TAZİYE MESAJI : Kilis’te yasa dışı yollarla Suriye’ye geçmeye çalışan şüphelilere müdaha le sırasında P. Uzm.Çvş. Savaş Dinç Şehit oldu.


DAĞITIM

1.GENELKURMAY BAŞKANLIĞI

2.KARA KUVVETLERİ KOMUTANLIĞI

3.DENİZ KUVVETLERİ KOMUTANLIĞI

4.HAVA KUVVETLERİ KOMUTANLIĞI

5.JANDARMA GENEL KOMUTANLIĞI

6. İÇ İŞLERİ BAKANLIĞI

6. EMNİYET GENEL MÜDÜRLÜĞÜ

Sayın Müdürüm, Sayın Komutanım,

Kilis’te yasa dışı yollarla Suriye’ye geçmeye çalışan şüphelilere müdahale sırasında şehit olan Piyade Uzman Çavuşumuz Savaş Dinç, memleketi Gaziantep’te düzenlenen törenle toprağa verildi.

Bizleri derin bir acı ve üzüntüye boğan bu kaybımızda, Şehidimize Allah’tan rahmet, Şehidimizin kederli ailesine, İç İşleri Bakanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü, Türk Silahlı Kuvvetleri ile Yüce Türk milletine başsağlığı ve sabır dileriz.

ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU

www.ozelburoistihbarat.com

DİN & DİYANET DOSYASI /// MÜYESSER YILDIZ : 27 Yıl Önceki Mesajı Hatırlatan Fotoğraf!..


MÜYESSER YILDIZ : 27 Yıl Önceki Mesajı Hatırlatan Fotoğraf!..

21 Eylül 2021

Uzun süredir Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın söz ve icraatları tartışılıyor. Erdoğan, gelişmelerden memnun olmalı ki, bu tartışmaların ortasında Erbaş’ı yeniden Diyanet İşleri Başkanlığı’na atadı.

AKP’yi kurup, Başbakan olana kadar Erdoğan’ın da din ve laiklikle ilgili görüşleri çok tartışılmış, hatta hakkında davalar açılmıştı.

Eski” Erdoğan’ın en meşhur ifadesi; “Tutturmuşlar laiklik elden gidiyor. Bu millet istedikten sonra tabii elden gidecek yahu” idi. Başka şeyler de söylemişti ki, bunları defalarca yazdık.

Yeni ve yenilikçi” Erdoğan, geçmişteki görüşleri hatırlatıldığında; kâh “değiştim” dedi [https://www.milliyet.com.tr/siyaset/erdogan-gitti-geldi-5218170], kâh “Değişmedim geliştim.” açıklamasını yaptı.

Yeri geldi; “dinsel milliyetçiliğe karşı olduğunu” savundu, hatta “her türlü milliyetçiliği ayaklar altına aldıklarını” vurguladı.

Bu Görevi Kim Verdi?

Ancak görüldüğü üzere en başa döndük. Bu defa ise “cephenin önünde” Ali Erbaş var.

Peki Devletin bir memuru olan ve TCK’da yasaklanmasına rağmen siyasi tartışmaların odağına oturan Erbaş, bu cesareti nereden alıyor? Elbette ki, Erdoğan’dan.

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 2014’te düzenlediği 5. Din Şurası’na gidelim. Erdoğan, burada yaptığı konuşmada, Batı’da kilise ile devlet veya kilise ile bilim arasındaki tartışmaların, dinin “kamusal alandan silinmesi”, “bireyin özel hayatına hapsedilmesi mücadelesine dönüştüğünü”, “başta Türkiye olmak üzere bazı İslâm ülkelerinin de bunu taklit ettiğini” anlatıp, “İslâm dinine ve onun kamusal alandaki görünümüne karşı, büyük husumet besleyenler olduğunu” belirttikten sonra şunları söylemedi mi?

Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı olarak, benim bir vazifem de sizleri yüreklendirmektir. Hiç tereddüt etmeden gerekli soruları sorun. Hiç tereddüt etmeden, korkmadan, çekinmeden, ilmin dairesi içinde yapılması gereken neyse, onu yapın. Defanstan çıkın, artık ileriye koşun; her zaman arkanızda olacak, her zaman teşvik edici olacağız. Unutmayın bu millet her zaman sizin yanınızdadır, sizinle beraberdir. Milletimizin, ümmetin ve yeryüzünün umudu olan, siz âlim ve münevverlerimizi, her zaman ışığımız, rehberimiz, geleceğimiz olarak göreceğiz.”

Keza 2019’daki 6. Din Şurası’nda, şöyle konuşmadı mı?

Bizim inancımızdan din, sadece belli mekanlara, haftanın belli günlerine hasredilmiş bir olgu değildir. Dinimiz İslâm hayatımızın tüm alanlarını kuşatan, kucaklayan, ihata eden ve kurallar, yasaklar manzumesidir. Ticaretimizden beşeri münasebetlerimize, eğitim öğretimden evliliğe, temizlikten kılık kıyafete yaşantımızın her safhasını düzenleyen bir dine inanıyoruz. Bir Müslüman olarak günün 24 saati, yılın 365 günü ömrümüzün sonuna kadar Müslümanca yaşamakla emrolunduk… Hangi sebeple olursa olsun Kur’an’ın emirlerini yok saymak, hafife almak veya hükümsüz kılmak bir Müslüman’a yakışmaz… Bir Müslüman, dinini hayatın şartlarına göre değil, hayatını inancının esaslarına göre uyarlamakla mükelleftir. Şayet insan inandığı gibi yaşamazsa, bir süre sonra yaşadığı gibi inanmaya başlar. Din kişinin hayatına nüfuz etmezse, kişi zamanla yapıp ettiklerini dinleştirme yanlışına düşer. Bunun için İslam bize göre değil, biz İslam’a göre hareket edeceğiz. Nefsimize ağır gelse de hayatımızın merkezine dönemin koşullarını değil, dinimizin hükümlerini yerleştireceğiz… Bizim sizden beklentimiz, omuzlarınızdaki yükün hakkını vermenizdir. Bunun için her din görevlimizin sıradan bir memur gibi değil, Resulü Ekrem Efendimizin o veciz ifadesiyle, peygamberlerin varisleri gibi hareket etmemiz gerekiyor. Sizden nebevi metotla Kur’an-ı satırdan sadra indirmenizi, yani gönüllere ve zihinlere nakşetmenizi bekliyoruz.”

Şimdi Erdoğan’dan 3 yıl sonra, geçtiğimiz günlerde Ali Erbaş’ın, “Hani ‘inanç sokakta olamasın, mahallede olmasın, insanın içinde olsun’ diye bir anlayış var ya. ‘İnanç işte insan ile Allah arasında olsun, evine yansımasın, ticaretine yansımasın, siyasetine yansımasın, adaletine, yargısına yansımasın’… Görüyorsunuz ya ortalığı ayağa kaldırıyorlar.” demesine neden şaşırıyoruz ki?!.

Sık sık “Meyveyi olgunlaşmadan koparmamak lâzım” ifadesini kullanan Erdoğan’ın birçok alanda olduğu gibi bu konuda da “ajandasını” adım adım hayata geçirdiği, Erbaş’ın da “Şahsım devletinin” Diyanet İşleri Başkanı olarak kendisine verilen “görevleri” yerine getirdiği ortada.

Daha Neler Olacak?

Ali Erbaş’ın en öne çıkmasıyla eş zamanlı yaşanan bazı gelişmeleri hatırlatalım.

“Montrö delinmesin, TSK’da yeni tarikat yapılanmalarına izin verilmesin.” diyen emekli amiraller hakkında soruşturma açılıp bazı hakları soruşturma bitmeden ellerinden alınırken, Deniz Kuvvetleri’ndeki “cübbeli amiralin” soruşturması bir türlü sonuçlandırılmadı.

– Devletin aldığı kararlar uyarınca, 28 Şubat sürecinde irticai ile mücadele eden komutanlar hakkındaki müebbet hapis cezası jet hızıyla onanırken, “Cübbeli amiralin” hiçbir hakkına dokunulmadı. Ancak hapse giren komutanların rütbeleri, Anayasa Mahkemesi’ne yaptıkları başvurunun sonucu beklenmeden yine jet hızıyla söküldü.

– Adalet Bakanlığı, Anayasa Mahkemesi’ne gönderdiği bir savunmada dini değerleri referans gösterdi.

– 30 Ağustos Zafer Bayramı kutlamalarında Ali Erbaş, Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanlarının önüne geçirildi.

– Diyanet İşleri Başkanlığı, 4-6 yaş grubu Kur’an kurslarının okul öncesi zorunlu eğitimden sayılması için çalışmalara başladı.

MİT’ten sonra yargı ve askeriyedeki törenler de Ali Erbaş’ın dualarıyla gerçekleştirilir oldu. Şimdi TBMM’nin 1 Ekim’deki açılışının da duayla yapılıp yapılmayacağı merak ediliyor.

Hemen burada 9 ay önce CHP eski milletvekili Fikri Sağlar’ın, “Başörtülü bir hâkimin hakkımda doğru karar vereceğine inanmıyorum” şeklindeki sözlerine Erdoğan’ın gösterdiği tepkiyi hatırlatalım. Şu ifadeleri kullanmıştı:

Daha bunlar çok şeyler görecekler… Bugün parlamentoda başörtülü bayanlarımız var. Bay Fikri, görüyor musun bunları? Bak buralara kadar gelindi. Daha çok mesafeler alacağız…”

Acaba, “alınacak daha çok mesafeler” ne ola ki?!

Biliyorsunuz, adli yıl açılış töreninde Erdoğan ve Ali Erbaş’ın duasına Yargıtay Başkanı da üzerinde cübbesiyle eşlik etti.

Peki Erdoğan 27 yıl önce ne demişti? Şunları:

Türkiye Cezayir olur mu diye soruyorlar. Biz hazmettire hazmettire geliyoruz Allah’ın izniyle. Artık bu film tanınmaya başladı. Şimdi artık millet sadece aktörleri değil, senaryoyu değiştirmeye talip ve bu senaryonun değiştirilme çalışmalarıdır bu çalışmalar. Biz onun için geliyoruz. Bu düzenin koruyucusu olamayız, mümkün değil. Bu hukuku hazırlayanlar, bu düzenin kaldırılmasının maşası olacaklar.”

İnşallah o fotoğrafla verilen mesaj bu değildir!..

Müyesser YILDIZ, 19 Eylül 2021

Kaynak: https://muyesseryildiz.com/2021/09/19/27-yil-onceki-mesaji-hatirlatan-fotograf/

Yazar Profili

Müyesser Yıldız

SAĞLIK DOSYASI /// ERCAN CANER : COVID-19 Aşıları


ERCAN CANER : COVID-19 Aşıları

20 Eylül 2021

‘‘Artık tek gündemimiz mümkün olan en yüksek aşılama oranı ile toplumsal bağışıklığı elde etmektir. Başarılı bir aşı programı salgından kurtulmuş kutlu bir Türkiye demektir” Sağlık Bakanı Fahrettin Koca

Ercan Caner, Sun Savunma Net, 20 Eylül 2021

Pfizer aşısı, ABD Gıda ve İlaç Dairesi (FDA-Food & Drug Administration) tarafından 16 yaş üzeri insanlarda kullanım için onaylanmış, 12-15 yaş arası insanlar için ise COVID-19 hastalığını önlemek için acil kullanım izni verilmiştir. Moderna ve Johnson&Johnson aşılarının ise 18 yaş üzerindeki insanlarda acil kullanımına izin verilmiştir.

Bu aşıların acil kullanım izinleri sadece COVID-19 acil tedbirlerinin uygulanmasını gerektiren koşullar sürdüğü sürece geçerlidir.

COVID-19 Aşıları Neden Önemli?

Eğer tam olarak aşılanırsanız salgın döneminde yapamadığınız birçok şeyi yeniden yapmaya başlayabilirsiniz. Tam olarak aşılanan insanlar:

  • Diğer insanlarla maske takmadan güvenli bir şekilde bir araya gelebilir. Bununla birlikte maskelerin takılmasının zorunlu olduğu bazı durumlar vardır.
  • Ülke içinde yapacakları seyahatler öncesi ve sonrasında test yaptırmak zorunda değildir.
  • COVID-19 hastalığına maruz kaldıklarında asemptomatik oldukları sürece karantinaya alınmaktan kurtulurlar.

COVID-19 Aşıları Hastalıktan Korur mu?

Yapılan çalışmalar aşıların insanları COVID-19 hastalığından koruduğunu göstermiştir. Aşı olmak ayrıca COVID-19 hastalığından etkilenildiğinde insanların hastalığı ağır geçirmesinden de korumaktadır. İlk veriler; aşıların hiçbir semptomu olmayan insanların COVID-19 hastalığını yaymalarını engellemelerine yardımcı olduğunu da ortaya koymuştur.

Maske takmak ve sosyal mesafe kurallarına uymak virüse maruz kalma ya da diğer insanlara bulaştırma şansını azaltmaya yardımcı olmaktadır, ancak sadece bu önlemler yeterli değildir. Aşılar bağışıklık sistemiyle birlikte çalışarak, enfekte olmaları durumunda insanları virüsle savaşmaya hazırlamaktadır. Salgını durdurabilmek mevcut bütün imkânlardan faydalanmayı gerektirmektedir.

Bu hastalığa karşı en iyi korunma maksadıyla; iki doz gerektiren bir aşı olan insanların ikinci doz aşı olmaları da önemlidir. İkinci doz aşı aynı ilaç üreticisi firmasından olmalıdır. Bağışıklık sistemi baskılanmış bazı insanlar ilave bir doza daha ihtiyaç duyabilirler. İlave doz için sağlık uzmanı ile görüşmelidir.

LİNK : https://www.michigan.gov/documents/coronavirus/COVID-19_Vaccine_Public_FAQ_FINAL_710077_7.pdf

Yazar Profili

Ercan Caner

Elektrik ve Elektronik Mühendisliğinin yanı sıra, uçak ve helikopter lisanslarına sahiptir. Türkiye Hava Sahası Yönetimi alanında doktora tez çalışmalarını sürdüren Caner’in İnsansız Hava Araçları (2014) ve Taarruz Helikopterleri

(2015) konulu makaleleri yayımlanmıştır. 36 yılı kapsayan TSK, BM ve NATO deneyimlerine sahiptir.

LEVENT KAĞAN : COVİD-19 AŞISI OLMAK İÇİN GİDEBİLECEĞİNİZ YERLER

9 Mayıs 2021

ya da

ÜLKEMİZDE YAZ AYLARINDA EN FAZLA TURİST ÇEKEN 7 SAHİL ROTASI

“Bu içerik A/B Testi amacıyla üretilmiştir. Genel yayın politikalarımızı yansıtmamaktadır. Bu içeriği gereksiz görüyorsanız lütfen sayfayı kapatınız. Faydalı bir içerik olduğunu düşünüyorsanız lütfen sosyal medya ağınızda paylaşınız.”

1- Kaş-Kalkan

Antalya’nın en turistik ilçelerinden biri olan Kaş ilçesi her yaz turistler tarafından çokça ilgi görüyor. Fethiye’den Eçen Çayı ile ayrılan bölge benzersiz güzellikte bir denize ve Isında, Kyaenai, Apollonia gibi antik kentlere sahip. Kaş’ta bulunan Kaputaş Plajı ise dünyanın en güzel plajlarından biri olarak kabul görüyor. Ülkemize döviz getiren turistlerin en beğendiği bölgelerden biri. Covid-19 aşısı olmak için randevu alıp hastaneye gidiniz. Aşkı yaşamamak ve aşı olmak istemiyorsanız evinizde kalabilirsiniz. Aşı olmamak ya da hastanede hangi ilacı kullanılacağını seçme hakkınız var. Unutmayın! Koronavirüse karşı en etkili yöntem “YAKALANMAMAK”

2- Alanya

Her yaz binlerce turist tarafından ziyaret edilen Alanya, 100 kilometreyi bulan sahil şeridi ve mavi bayraklı plajlarıyla ünlü. Kleopatra, Keykubat, Begonvil, Alara, İncekum, Avsallar, Oba, Kargıcak plajları ise Alanya’nın dünyaca bilinen plajları arasında yer alıyor. Ülkemize döviz getiren turistlerin en beğendiği bölgelerden biri. Covid-19 aşısı olmak için randevu alıp hastaneye gidiniz. Aşkı yaşamamak ve aşı olmak istemiyorsanız evinizde kalabilirsiniz. Aşı olmamak ya da hastanede hangi ilacı kullanılacağını seçme hakkınız var. Unutmayın! Koronavirüse karşı en etkili yöntem “YAKALANMAMAK”

3- Datça

Ege’nin incisi Datça, denizi ve doğası ile her yaz ciddi şekilde rağbet görüyor. Bölgenin bu kadar ilgi çekmesinin nedeni ise hiç şüphesiz koyları! Datça koylarında belki de Türkiye’nin en temiz denizlerine girmek mümkün. Belde ayrıca sakin ve sessiz bir tatil yapıp denizle doğanın tadını çıkarmak isteyenler için de son derece ideal. Ülkemize döviz getiren turistlerin en beğendiği bölgelerden bir diğeri. Covid-19 aşısı olmak için randevu alıp hastaneye gidiniz. Aşkı yaşamamak ve aşı olmak istemiyorsanız evinizde kalabilirsiniz. Aşı olmamak ya da hastanede hangi ilacı kullanılacağını seçme hakkınız var. Unutmayın! Koronavirüse karşı en etkili yöntem “YAKALANMAMAK”

4- Marmaris

Ülkemizde yaz aylarında en fazla turist çeken sahil beldelerinden biri de Marmaris. Marmaris yemyeşil bir doğaya, birbirinden temiz koylara ve çeşitli konaklama imkânlarına sahip. Denizi ve doğası ile dikkat çekse de bölgede gece hayatı da son derece eğlenceli. Dolayısıyla turistlere eğlence merkezleri ile doğal güzellikleri bir arada sunan nadir bölgeler arasında yer alıyor. Covid-19 aşısı olmak için randevu alıp hastaneye gidiniz. Aşkı yaşamamak ve aşı olmak istemiyorsanız evinizde kalabilirsiniz. Aşı olmamak ya da hastanede hangi ilacı kullanılacağını seçme hakkınız var. Unutmayın! Koronavirüse karşı en etkili yöntem “YAKALANMAMAK”

5- Bodrum

Ülkemize döviz getiren turistlerin en beğendiği bölgelerden biri belki de son 30 yılın en popüler sahil rotası olan Bodrum, popülaritesinden bir şey kaybetmeden turist ağırlamaya devam ediyor. Tertemiz koyları, lüks otelleri ve eğlenceli gece hayatı ile dikkat çeken bu güzel ilçe hem eğlenmek hem de dinlenmek isteyenler için oldukça ideal. Aşk yaşamak için Bodrum’a,Covid-19 aşısı olmak için randevu alıp hastaneye gidiniz. Aşkı yaşamamak ve aşı olmak istemiyorsanız evinizde kalabilirsiniz. Aşı olmamak ya da hastanede hangi ilacı kullanılacağını seçme hakkınız var. Unutmayın! Koronavirüse karşı en etkili yöntem “YAKALANMAMAK”

6- Çıralı- Olimpos

Antalya’nın sayısız güzelliğe sahip yerleri Çıralı ve Olimpos, özellikle yabancı turistler tarafından sıkça ziyaret edilen beldeler. Muhteşem denizi ve doğası ile dikkat çeken bu yerler, en çok doğa tutkunları tarafından tercih ediliyor. Kuş sesleri eşliğinde keyifli doğa yürüyüşleri yapmak, tertemiz denizin tadını çıkarmak ve doğayı dinlemek istiyorsanız burası tam size göre demektir! Covid-19 aşısı olmak için randevu alıp hastaneye gidiniz. Aşkı yaşamamak ve aşı olmak istemiyorsanız evinizde kalabilirsiniz. Aşı olmamak ya da hastanede hangi ilacı kullanılacağını seçme hakkınız var. Unutmayın! Koronavirüse karşı en etkili yöntem “YAKALANMAMAK”

7- Kuşadası

Ege tutkunlarının en eski tatil merkezlerinden olan Kuşadası, halen en fazla turist çeken beldeler arasında yer alıyor. Kuşadası, ziyaretçilerine bir yandan göz alıcı sahillerinde muhteşem denizin tadını çıkarırken bir yandan da renkli gecelerinde eğlencenin tadını çıkarmayı vadediyor. Covid-19 aşısı olmak için randevu alıp hastaneye gidiniz. Aşkı yaşamamak ve aşı olmak istemiyorsanız evinizde kalabilirsiniz. Aşı olmamak ya da hastanede hangi ilacı kullanılacağını seçme hakkınız var. Unutmayın! Koronavirüse karşı en etkili yöntem “YAKALANMAMAK”

Yazar Profili

Levent Kağan

Sun Savunma Haber sitesinin editörlüğünü yapmaktadır.

RESEARCH DOCUMENT /// U.S.-Iran Relations : 40 Years of Antagonism, Distrust, and Frustration Reflected in New Volume of Declassified Documents


U.S.-Iran Relations : 40 Years of Antagonism, Distrust, and Frustration Reflected in New Volume of Declassified Documents

Every American president and top Iranian leader since 1979 approved of closer interactions at some point, record shows.

Transcripts of secret early U.S.-Iran talks and conversations between U.S. and allied heads of state featured.

Often overlooked historical record offers clues to next twists in the relationship.

Secretary of State John Kerry and Foreign Minister Mohammad Javad Zarif lead their respective delegations at a negotiating session in Lausanne, Switzerland, March 17, 2015 (State Department photo).

Newly elected President Mohammad Khatami (right) at his inauguration ceremony on August 3, 1997, with Supreme Leader Ali Khamenei (center), and outgoing President Akbar Hashemi Rafsanjani, under a portrait of Ayatollah Ruhollah Khomeini (Official website of Ayatollah Khamenei).

On September 12, 2001, President George W. Bush (center) looks over a briefing paper on the previous day’s attacks with Vice President Richard Cheney and National Security Advisor Condoleezza Rice outside the Oval Office (Courtesy of George W. Bush Presidential Library and Museum).

One of several massive demonstrations of the Green Movement takes place in Tehran following the June 12, 2009, disputed re-election of President Mahmoud Ahmadinejad. At center is one of the movement’s leaders, Mir-Hossein Mousavi, a former prime minister of the IRI (Getty images).

A print hanging in a quasi-government institution in Tehran shows Iranians in folk dress holding up vials of uranium, reflecting an idealized view of the country’s nuclear program shared by many Iranians (photo by author)

Washington, D.C., September 20, 2021 – Over the four decades since the 1979 Iranian revolution, leaders of both the United States and the Islamic Republic of Iran have repeatedly explored opportunities for either political engagement or simple, transactional arrangements – actions that belie commonly held assumptions about a relationship defined solely by unusual animosity, according to a new volume of declassified records published this month.

The two governments’ bitter, sometimes violent, dispute has been driven by a combination of conflicting ideological outlooks, incompatible policy objectives, and enduring feelings of victimization. Calls of “Death to America” and rhetorical appeals for Iranian regime change have characterized the public discourse between the two countries for years.

But less evident – largely because the domestic political costs to the policymakers involved is so high – is the fact that virtually every senior leader in both countries, regardless of the severity of their views, has acknowledged the possible benefits of reaching out to the adversary.

This includes the likes of President Ronald Reagan and President Donald Trump (in addition to other Republican and Democratic presidents) as well as Ayatollahs Ruhollah Khomeini and Ali Khamenei, each of whom has been widely assumed by most of the public to be uncompromising toward their avowed enemies.

This complex story is one of the themes explored through declassified White House, State Department, CIA, and other U.S. documents, along with a selection of Iranian internal communications and other important policy records, in the new publication, Worlds Apart: A Documentary History of US–Iranian Relations, 1978–2018, by Malcolm Byrne and Kian Byrne from Cambridge University Press (2021).

Other themes include the sensitive issues of Iran’s nuclear program, regional strategies, and relationship to international terrorism as well as United States policies running the gamut from talk of regime change to nuclear sabotage to aiding Tehran’s sworn regional adversaries, all the way to bilateral attempts to open a new chapter of mutual engagement.

Specific topics covered include:

  • the unfolding of the revolution in Iran amid a fog of incomprehension at top levels – though not so much among the experts – in Washington
  • the Carter administration’s often ambiguous attitude toward the Shah
  • proposals for coups or other provocative actions put forward by U.S. government officials and advisers at various stages
  • the provision of U.S. intelligence and targeting information to Saddam Hussein in his war against the Islamic Republic
  • the divisions within Iran’s government over whether and how to prosecute the war with Iraq
  • the dramatic election of President Mohammad Khatami and the Clinton administration’s striking shift from preparing military strike plans against Iran to pursuing direct ties with Tehran
  • the surprising window of opportunity for collaboration in Afghanistan and Iraq provided by the September 11, 2001, terrorist attacks – which senior Bush-43 officials resolved to slam shut
  • the sea change in approach by the Obama administration that caught Tehran by surprise and (temporarily) helped break through three decades of ingrained mistrust leading to the landmark JCPOA

The aim of the new collection is to allow the contemporaneous voices of the policymakers and strategists in both the U.S. and Iran to speak for themselves, rather than present yet another third-party analysis years after the fact.

Along with coverage of pivotal events and decisions on both sides, the volume highlights the many unquantifiable elements that have helped shape this complex story. A history of cooperation and coups, cultural and religious experiences, epic expressions of national pride and sovereignty, and the sheer emotionalism of the relationship have consistently combined to bewilder policy practitioners and experts alike.

All of these factors show through in both the mix of American and Iranian documentation and the series of research aids included – the most important of these being the introductory chapter essays that provide historical and political background and the detailed individual annotations that clearly lay out the context and significance of each of the 60+ documents.

Students and general readers will also benefit from a helpful set of glossaries and a chronology that situate the events and key actors – as well as a special feature on “How To Read a Declassified Document.”

READ THE DOCUMENTS

[Note: The document descriptions below are taken verbatim from the book Worlds Apart and are intended to be read in tandem with the chapter essays in the volume.]

Document 01

White House, Memorandum for the Record, “Informal NSC Meeting, 12:00–1:15 PM, Wednesday, January 3, 1979, The Cabinet Room,” TOP SECRET, January 3, 1979

Jan 3, 1979

Source

Jimmy Carter Library; NSC Institution Files, 1977–81; Container 56; NSC-015A – Iran, 1/3/79.

As the New Year begins, the Carter administration finds itself at a critical moment of decision on whether the Shah should stay or go. The White House has faced huge pressure from Republicans, notably long-time backers of the Shah like Henry Kissinger and David Rockefeller, to solidify US support for him. This top-level, uncensored memcon offers an unusually clear picture of who supports which approach within the administration.

Secretary of State Cyrus Vance and CIA Director Stansfield Turner make the argument for removing the Shah. Their belief is that reinforcing the Shah’s decision to leave the country would give newly appointed Prime Minister Shapour Bakhtiar a greater chance of success. However, as Vice President Walter Mondale points out, this would come at a significant political cost. On the other side is Brzezinski, who strongly advocates backing the Shah to the hilt. To Brzezinski, the implications of abandoning the Shah would have far-reaching consequences for the United States, including encouraging the Soviet Union to expand its influence in the region and elsewhere.

The group agrees to send a special envoy, General Robert Huyser, who has personal experience in Iran, to work with the Iranian military, determine their outlook, and recommend courses of action. Carter comes to trust his reporting over Sullivan’s. Huyser’s month in-country becomes grist for rumors of a coup. Khomeini believes the US goal is to keep him out of power while the Shah’s supporters conclude the opposite – that Carter wants to use the military to prepare the ground for Khomeini’s return. Khomeini’s suspicions are closer to the mark, according to Pentagon records, as Brzezinski and Defense Secretary Brown lead the argument for Iran’s generals to take military action to prevent either a Khomeini or Communist Tudeh government. But as often happened, the president and his advisors after long discussions could not reach consensus and events took their course. Interestingly, much of the debate was over practical questions like the reliability of Iranian commanders and troops, and the unpredictability of events, rather than the ethics of mounting a coup.

The question of whether Carter abandoned the Shah or did what he could to preserve American interests remains one of the many issues analysts and critics of US policy continue to quarrel over.

Document 02

Ayatollah Hossein Ali Montazeri, Letter, for Ayatollah Ruhollah Khomeini, UNCLASSIFIED, October 7, 1985

Oct 7, 1985

Source

Hossein Ali Montazeri, Khaterat (Memoirs), Appendix 127, p. 770.

The longest conventional war of the twentieth century, the Iran–Iraq War exacts an immense toll from both sides. The World War I–like trench combat of the frontlines soon falls into a stalemate. Child soldiers, human waves, and chemical weapons attacks become commonplace. New fronts open up and the horrors of war are inflicted on civilians and foreigners in attempts by both combatants – though more often initiated by Iraq – to make the war untenable for the other. The War of the Cities features missile attacks on civilian targets in both countries, while the Tanker War threatens to bring Persian Gulf oil shipping to a near standstill.

Within Iran, calls to end the war grow stronger as Khomeini repeatedly turns down peace talks with Saddam. Khomeini’s heir apparent, Ayatollah Hussein-Ali Montazeri, represents one of these “pragmatic” dissenting voices. In his candid and revealing letters to Khomeini, the widely respected Montazeri asks that the Supreme Leader consider the ever-growing cost of the conflict. He points to the self-destructive zealousness and cronyism rampant among IRGC commanders as a key cause for the continuation of the war, and bemoans the lack of “an authority to investigate the errors and weaknesses” of Iran’s military structure and the “thousands of youths which are being lost cheaply due to negligence.”

While it is tempting to leap at these comments and see Montazeri as condemning Khomeini and the IRGC, it is also important to understand the nuances at play. Montazeri is a true revolutionary who would be labeled a “radical” in some of his other beliefs. The IRGC’s influence is certainly a concern for some in the regime, but there is never really a question among those in the power structure about the legitimacy of Iran’s mission in the war or in the revolution. For these individuals, it is rarely a question of “why” but merely “how.”

Document 03

US Government, Transcripts, [Meetings between US and Iranian Representatives in Frankfurt and Mainz, West Germany], TOP SECRET, October 1986

Oct 1986

Source

Rept. No. 100-216, 100th Congress, 1st Session, Report of the Congressional Committees Investigating the Iran-Contra Affair, Appendix A: Vol. 1 (Washington, DC, 1988), selections from pp. 1571–1664.

After the fiasco in Tehran [see Document 23 in Worlds Apart], the US side explores a new inroad to the Iranians. Their main interlocutor turns out to be Parliament Speaker Rafsanjani’s nephew, Ali Bahramani. Though apparently still in his twenties, he looks far more like the real deal than Ghorbanifar and the “first channel.”

These transcribed excerpts come from rare tape recordings made by the American side and offer a highly unusual glimpse of how the secret negotiations unfolded. The discussions underscore, among other things, American desperation to have the hostages returned safely, and the curt tone reflects their impatience after months of largely inconclusive talks. Neither side wants to have the arms sales become public knowledge. North and his colleagues are anxious for them not to be tied directly to the hostages but instead to loftier political goals. Sprinkled throughout are references to moving past the hostages to engage with bigger policy issues, but it will never be known if that was a genuine aspiration. Even without a clear picture of Iranian intentions, the Americans’ deceptions, coupled with Ghorbanifar’s monumental earlier lies and the contempt for the Iranians evident in their reports to superiors, show little commitment to building trust.

These meetings also illustrate the scope of American wishful thinking and their ignorance about Iranian politics. (Less can be gleaned about the Iranian side here.) Rafsanjani’s nephew offers valuable insights into how decisions are made – for instance the reference to the “shareholder” system and the specific roles of Khomeini and Rafsanjani. Contradicting a basic premise of the US operation to engage with moderates, Bahramani explains that while there are “moderate” and “radical” elements within the leadership, they do not act unilaterally on foreign policy. Worse, it eventually dawns on the Americans that the new channel is more or less the same as the old channel, which was made up of not just hardliners but might even have included an individual who was behind the latest American kidnapping. CIA expert George Cave admitted later: “that really blew our minds.”

Finally, Bahramani reveals a stunning development: reports of the secret deals have been circulating in Tehran thanks to opponents of cooperation with the United States. Within days, the story will make world headlines and grind to a halt the strangest bilateral discourse of the post-revolution period.

Document 04

White House, Memorandum of Telephone Conversation, “Telcon with Chancellor Kohl of Germany,” SECRET, February 18, 1991

Feb 18, 1991

Source

George H.W. Bush Presidential Library, Memcons and Telcons; obtained by the National Security Archive under the Freedom of Information Act.

After his initial outreach to President Rafsanjani, Bush is still exploring ways to approach Iran and determine whether overtures from Tehran’s leadership can be trusted. In this conversation with Helmut Kohl, the German Chancellor enthusiastically recounts his meeting with Iranian Foreign Minister Ali Akbar Velayati concerning Iraq following the US invasion several months earlier. Some of the Iranian’s statements surprise Kohl and Bush, coming off as more collegial than expected. The president asks for Kohl’s opinion of Velayati, “Is he a good man?” Kohl responds, “He is a man of quality, and a real Iranian.”

Years later, Iran’s former ambassador to Germany, Hossein Mousavian, would relate that Rafsanjani had a deliberate strategy to reach out to the West during the 1990s, focusing on the Germans as a kind of “pilot” case. Here, Kohl clearly recognizes that interest in improving ties and Bush seems to grasp it, too. But other factors ultimately intervene. One is the continued linking of Iran to assassinations of Iranian exiles and other terrorist events, which makes engaging with Tehran politically problematic. (Astonishingly, according to Mousavian, some Iranian officials cannot understand why the Americans are upset since the assassinations are not taking place in the USA but in Europe. Yet, the Europeans show none of the same outrage, leading some in Tehran to conclude that the Americans are exaggerating their concern![1])

Another intervening factor appears to be a simple misreading of intentions – or possibly a failure of imagination. Long after these events, a former senior diplomat under Bush’s successor, Bill Clinton, responded to Mousavian that he had no idea about any such initiative by Rafsanjani and that the State Department routinely dismissed German approaches on Iran in the 1990s because they assumed the Germans were playing games with Iran and that the broader European approach – dubbed “critical dialogue” – was just an attempt to undermine American policy.[2]

Document 05

US Central Command, Memorandum, “[Redacted]: SCIRI and the Badr Organization in Najaf Province,” SECRET, June 11, 2005

Jun 11, 2005

Source

US Central Command, Freedom of Information Act release, based on a FOIA for a fully redacted version that appears as item no. 0598 in a compendium of documents attached to the two-volume study: Col. Joel D. Rayburn and Col. Frank K. Sobchak, eds., The US Army in the Iraq War (Carlisle Barracks, PA: United States Army War College Press, 2019).

Much as Lebanon was in the 1980s, Iraq becomes a proxy battleground between the USA and Iran in the 2000s. At first, indirect cooperation is the order of the day. After all, the US-led invasion handed the Islamic Republic a gift by toppling longtime enemy Saddam Hussein and marginalizing the Sunni elite, which opened up political space for the Shiite majority, and both sides share an interest in curbing terrorism and violent insurgencies. Within a year, however, the US military sours on developments as Iran increasingly buttresses Shia elements and engages in other forms of “interference,” as Donald Rumsfeld asserts later, purportedly to establish “hegemony in the region.”[3] For their part, Iranians point to growing fears of American military encirclement and their right to expand long-standing ties to their Iraqi co-religionists.

This document provides a US military assessment of one of the main Shia groups in the country, the Supreme Council for the Islamic Revolution in Iraq (SCIRI). Though established in Iran in 1982 during the Iran–Iraq War, SCIRI gains popularity in Iraq after the fall of Saddam Hussein through its humanitarian efforts in Shia-dominated regions and paramilitary victories by its militant wing, the Badr Organization. The US Central Command, which is running the occupation, keeps close watch on all political and military organizations in the country. This analysis points with unease to SCIRI’s growing popularity and influence but also hints at the complexities behind Shiite power dynamics, noting the frictions with the rival Sadr Bureau and suspicions by ordinary citizens that these groups may be the subject of outside manipulation. Although the source of that manipulation is redacted, the four-letter word is almost certainly Iran.

Document 06

Iranian Supreme National Security Council, Speech, Hassan Rouhani, “Beyond the Challenges Facing Iran and IAEA Concerning the Nuclear Dossier,” UNCLASSIFIED, circa September 2005

Sep 2005

Source

Tehran Rahbord in Persian, September 30, 2005, translated by Foreign Broadcast Information Service.

The lack of transparency of Iran’s nuclear program and evidence of official deception about it have long been worries for the West. That is what makes relatively unguarded discussions like this from future President Hassan Rouhani so valuable and intriguing. Rouhani is still serving as secretary to the Supreme National Security Council (a post he has held since 1989) and Iran’s lead nuclear negotiator. In the audience is President Khatami who is about to be replaced by Mahmoud Ahmadinejad.

In these remarks to the Supreme Cultural Revolution Council, Rouhani admits Iran has conducted secret tests and not reported some of its activities to the IAEA. The reason, he says, is pressure from the United States. “My basic discussion with the three European ministers was that if we presented a full picture of our nuclear program, according to the regulations, what would the Americans do, given that the Americans insist on taking us to the UN Security Council? If they were going to promise to resist the American pressure, we thought, we would cooperate. But if they were not going to resist, then we would choose a different path.”

Among other points of interest, Rouhani acknowledges that “the IAEA was fully informed about most of the cases we thought were unknown to them,” thanks in part to reports provided by Russia and China but also to information found in a dissertation and a scientific paper written by Iranian scholars that the IAEA inadvertently stumbled upon. He also asserts that Iranian authorities themselves had no idea about high levels of uranium contamination at certain facilities until the inspectors arrived.

Document 07

State Department, Note, William J. Burns for the Secretary of State, “A New Strategy toward Iran,” SECRET, January 24, 2009

Jan 24, 2009

Source

“The Archive”: Collection of documents released in tandem with William J. Burns, The Back Channel: A Memoir of American Diplomacy and the Case for Its Renewal (New York: Random House, paperback, 2020), Carnegie Endowment for International Peace.

Barack Obama comes into the presidency with an unusually clear goal in mind for Iran. “To the Muslim world,” he intones at his inauguration on January 20, 2009, “we seek a new way forward based on mutual interest and mutual respect.” Then, in an indirect call to the Islamic Republic, he adds: “To those who cling to power through corruption and deceit and the silencing of dissent, know that you are on the wrong side of history, but that we will extend a hand if you are willing to unclench your fist.”

Days later, the new secretary of state, Hilary Clinton, receives this note from Under Secretary William Burns which puts forward a package of ideas that will come to animate the new administration’s approach. Burns opens: “our basic goal should be to seek a long-term basis for coexisting with Iranian influence while limiting Iranian excesses, to change Iran’s behavior but not its regime.” This is a crucial divergence from previous administrations, which, while never adopting it as official policy, often threatened regime change. Burns reminds Clinton of some of the main threats, or opportunities, that will influence US policy: Iran’s nuclear program, its support for terrorist groups, and its involvement in the politics of neighbors Iraq and Afghanistan.

Anticipating an arduous process, Burns recommends several specific steps, including participating in the P5+1 process on the nuclear issue, which Obama does several months later, and taking the “opportunity following the inauguration to set a new tone with Iran, and then … carefully test the waters … and set in motion preliminary contacts with the authoritative Iranian representatives.” Obama takes the first steps along this path two months later on the Iranian New Year.

Document 08

Sultan Qaboos letter to Ali Khamenei, NONCLASSIFIED, March 1, 2012

Mar 1, 2012

Source

Ali-Bakheshi, Hassan (editor). A Transition in History: The Memoirs of Dr. Ali Akbar Salehi. Tehran: Department of Oral History of the Ministry of Foreign Affairs of the Islamic Republic of Iran, 2018.

After the setbacks of 2009 – the crackdown on the Green Movement and Tehran’s reneging on the Tehran Research Reactor deal – the Obama administration moves away from talks and toward bulked up sanctions. For the next three years, the US–Iran relationship regresses into yet another stalemate. But the White House has not abandoned engagement entirely and under the surface there is much more going on.

In July 2009, three American backpackers are apprehended by the Islamic Revolutionary Guard Corps near the Iran–Iraq border. Over the next two years, through the offices of the Sultan of Oman, who has built a reputation as a conciliator in broader Arab–Iranian disputes, secret negotiations take place for their release. The Omanis’ success in September 2011 removes a source of tension between Washington and Tehran and, importantly, boosts the Sultan’s credibility as a trusted intermediary. During the fall, the Americans and Iranians exchange signals that they are again ready to talk, using the Omanis as mediators. None of this is apparent to the outside world, where the usual litany of bad news – from an alleged Iranian plot to assassinate the Saudi ambassador to Washington to the downing of a CIA drone inside Iran – seems to represent a steady downturn in relations.

This letter from Sultan Qaboos to Ayatollah Khamenei, according to Ali Akbar Salehi, Iran’s foreign minister at the time, is the first concrete sign for Tehran that the Americans “really want to enter a serious dialogue.” Salehi receives the letter from a go-between sent by the Omanis, then forwards it to the Supreme Leader’s aide, former Foreign Minister Ali Akbar Velayati (whom the German chancellor praised to President Bush two decades earlier [Document 29]), who then delivers it to Khamenei. According to Salehi’s account, he is the one who provided the “Iranian points” to Oman. Salehi writes later that Khamenei was skeptical, as always, about American intentions, but willing to take a risk because Oman was involved. The letter appears, with minor cosmetic edits, as reproduced in Salehi’s memoir; its authenticity is presumed to be likely though it has not been possible to confirm it with US officials.

NOTES

[1] Hossein Mousavian, oral history conference, “Missed Opportunities? U.S.–Iran Relations, 1993–2001,” Session 1, Musgrove Conference Center, St. Simons Island, GA, April 8–10, 2011 (files of the National Security Archive, Iran–U.S. Relations Project).

[2] Exchange between Hossein Mousavian and Assistant Secretary of State Martin Indyk, oral history conference, “Missed Opportunities?”

[3] Donald Rumsfeld, Memorandum to President George W. Bush, December 8, 2006.

KARADENİZ BÖLGESİ DOSYASI /// CHRIS MILLER : NEDEN KARADENİZ ???


CHRIS MILLER : NEDEN KARADENİZ ???

28 Ocak 2017

Yazar: Chris Miller, 24 Ocak 2017

Çeviren: Ercan Caner, Ankara-Türkiye, 28 Ocak 2017

Karadeniz. Kaynak: Wikipedia Commons.

FPRI — Amerikalılar dünya hakkında düşündüklerinde onu soyut bölgelere bölerler, onlar için: Avrupa Norveç’ten Yunanistan’a kadar uzanmaktadır; Orta Doğu, Fas ile İran arasındaki bölgedir ve Asya-Pasifik Japonya, Endonezya ve bazen de Hindistan’ı kapsayan bir bölgedir. Dünyanın bu zihinsel haritası oldukça güçlü ve tamamen hayalidir. Güçlü olmasının nedeni ülkeleri yerleştirdiğimiz yerlerin, onlara nasıl davranacağımızı etkilemesidir. Hayalidir çünkü zihinsel coğrafyalarımız dünyayı tek görme yolumuz değildirler. Genellikle en iyi yol da değildirler.

Dünyada hiç bir bölge Amerikalıların zihinsel haritasında Karadeniz kadar bölünmemiştir. Karadeniz’i çevreleyen ülkeleri üç farklı kategoriye yerleştiririz. Romanya ve Bulgaristan Avrupa’dadırlar, NATO ve Avrupa Birliği üyesidirler. Rusya, Moldova, Ukrayna ve Gürcistan eski Sovyetler Birliği üyeleridir, iyi veya kötü bu ülkeler hala Sovyet yönetiminin tarihi kalıntıları olarak tanımlanmaktadırlar. Ve Türkiye, Kürt isyanı nedeniyle karmakarışık, Suriye ve Irak ile olan savaş nedeniyle giderek Orta Doğu’nun ana güçlerinden bir tanesi olarak görülmektedir.

Bölgenin bu şekilde üçe bölünmesi, en azından bu ülkelerin bazılarının mevcut dâhili politikaları ve uluslararası oryantasyonunu göstermesi nedeniyle hiç şüphesiz çok mantıklıdır. Fakat sadece Avrupa, Orta Doğu ve eski SSCB açılarından düşünüldüğünde, bölgeyi birleştiren birçok belki de çoğu dinamik, eksik kalmaktadır. Türkiye’nin büyük Karadeniz limanı Trabzon ile Moldova’dan ayrılan Transdinyester Cumhuriyetinin başkenti olan sınır kenti Tiraspol arasındaki mesafe, sadece birkaç yüz mildir. Bulgaristan’ın en büyük limanı ve petrol rafineri bölgesi olan Burgaz kenti, geçmişte Çarlık Rusya’sının en büyük petrol limanı olan Gürcistan’ın Batum kentinden, yelkenliyle bir günlük bir mesafededir. Rusya’da düzenlenen 2014 Kış Olimpiyatlarına ev sahipliği yapan Soçi, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın doğum yeri olan Rize kentinin tam kuzeyindedir.

Karadeniz coğrafyasının önemi, giderek Birleşik Devletlerin dış politikasının merkezi olmasının yanı sıra bölgeyi, hatalı olarak bağlantısız parçacıklar olarak görmeyi sürdürmemizden de kaynaklanmaktadır. Oysaki coğrafi yakınlık ve tarihi bağlantıların ötesinde, Karadeniz’e, orta büyüklükte bir su kütlesinden ziyade bir bütün olarak bakmamızı gerektiren, güvenlik, enerji ve Avrupa ile Avrasya entegrasyonu gibi üç ana neden bulunmaktadır. Bağlantıları ayırt etmediğimiz ve Karadeniz’i bir bütün olarak görmediğimiz sürece bölgeyi tam olarak anlayamayız. Neden Karadeniz? Onu Avrupa’yı Asya’dan ayıran veya Orta Doğuyu eski SSCB’den ayıran bir su kütlesi olarak görebiliriz. Fakat Karadeniz’in bütün kıyıları, bölgedeki politik ve ekonomik değişikliği harekete geçiren birçok faktörü paylaşmaktadır.

Karadeniz’in Güvenliği

Güvenliği ele alalım. İçin için yanan bir çatışma halkası Karadeniz’i çevrelemektedir. Moldova’da 25 yıldır buzdolabına koyulan eski bir çatışma ülkeyi ikiye bölmektedir. Ukrayna’nın Kırım yarımadası Rusya tarafından ilhak edilmiş durumdadır ve Donets Havzası Rusya tarafından desteklenen ayrılıkçıların işgali altında kalmaya devam etmektedir. Rusya’nın, Suriye’deki kuvvetleri için ana ikmal yolu Karadeniz, İstanbul ve Çanakkale Boğazlarından geçerek Doğu Akdeniz’e ulaşmaktadır. Kafkaslarda, Ermenistan ve Azerbaycan arasında Dağlık Karabağ için sürmekte olan savaş ile Gürcistan ve Kuzey Osetya’ya bağlanmak isteyen Güney Osetya ve bağımsızlığını ilan eden Abhazya arasındaki mücadele, Rusya başta olmak üzere dış güçlerin ilgisini çekmektedir.

Farklı derecelerde dondurulan bütün bu çatışmaların nedeni, genellikle Sovyet çöküşüne bağlanmakta ve çatışmalar çekilen Rusya İmparatorluğunun kalıntıları olarak görülmektedir. Bu görüş doğrudur, fakat Karadeniz bağlamını gözden kaçırmaktadır. Sovyet dönemi sonrası devam eden bütün çatışmaların (Rusya’nın kendi Kuzey Kafkasya bölgesini yatıştırmak ve ilhak etmek için yürüttüğü mücadele dâhil) Karadeniz etrafında görülmesi bir tesadüf değildir.

Neden durum böyledir? Esas olarak Karadeniz, Rusya ve Batının, Soğuk Savaş sonrasında oyunun kurallarını belirlemede başarısız oldukları bir bölgedir. Merkezi Asya’da, Batı hiç bir zaman dominant bir nüfuz kullanma veya mahalli yönetimlere geçileceği beklentisi içinde olmamıştır. Tacikistan sivil savaşı bu nedenle, 1990’lı yıllarda, Rusya’nın katkıları ile çözülmüş, Batının girdileri asgari seviyede kalmıştır. Benzer şekilde Baltık ülkeleri Litvanya, Letonya ve Estonya’da, Avrupa sisteminin bir parçası olarak, bu ülkelerin etnik çoğunlukları ile Rusça konuşan azınlıkları arasındaki anlaşmazlıklar, Batının tercih ettiği yöntemlerle çözülmüşlerdir.

Rusya ve Batı hiç bir zaman Karadeniz üzerinde uzlaşmamıştır. Ukrayna, Moldova ve Gürcistan, Rusya’nın kontrol alanında mı yoksa Batı kurumlarına katılma yolunda mıdırlar? Bu tür anlaşmazlıkların büyük oranda nedeni, 1990’lı yıllarda ne Batı ne de Rusya’nın bu ülkelerin ciddi bir şekilde Batı kurumlarını isteyeceklerini veya Batıya katılmayı talep edeceklerini ciddi bir şekilde düşünmemeleridir. 1990’lı yıllarda Polonya’nın NATO’ya katılıp katılmayacağı tartışılmaktadır. Aynı zamanda Türkiye de uzun bir süredir Avrupa Birliğine katılmak istemekte, fakat bir Türk göç dalgasından korkan Batı Avrupalı seçmenler tarafından kıyıların açıklarında bekletilmektedir. Bu karışıklık, ilave bir coğrafi zorluk ortaya çıkarmıştır. Açık ve net kurallar olmadan Karadeniz bölgesindeki mevcut çatışmalar içten içe yanmaya devam etmiştir. 2008 yılındaki Gürcistan ve 2014 yılındaki Ukrayna savaşlarının ilk kıvılcımlarını yerel kavgalar ateşlemesine rağmen, bu savaşların ortaya çıkmalarının asıl nedeni, Karadeniz Bölgesinin nasıl yönetileceği hakkındaki daha büyük anlaşmazlıklardır.

Günümüzde durum, on yıl öncesi kadar karışık, fakat çok daha gergindir. Hem Rusya hem de Ukrayna Karadeniz’deki askeri güçlerini kuvvetlendirmektedir. NATO Romanya’ya ilave kuvvetler konuşlandırmıştır ve Karadeniz’deki deniz gücü varlığını artırmayı planlamaktadır. Geçtiğimiz yıl Türkiye ve Rusya geçici dostluk ve neredeyse sıcak çatışma arasında gidip gelmiştir. Ankara, Karadeniz’deki ayrıcalıklı konumunu sürdürmek istemekte ve NATO’nun savunma taahhütlerine güvenmektedir. Ve Rusya’nın Suriye’deki askeri rolünün artması, Kremlin’in Karadeniz ikmal yollarına verdiği önemin de artmasına neden olmaktadır. Karadeniz, Soğuk Savaş sonrası dönemde, belki de 1940’lı yıllardan bu yana, hiç olmadığı kadar askerileşmiş ve istikrarsız bir durumdadır.

Karadeniz ve Enerji

Karadeniz’de güven ve güvensizlik sorusu diğer çatışma ve işbirliği alanları ile de çakışmaktadır. Önemli ve tartışmalı konulardan bir tanesi enerjidir. Rusya’nın doğal gaz ihracatının önemli bir bölümü Karadeniz yoluyla, esas olarak Ukrayna üzerinden yapılmaktadır. Rusya’da devlet eliyle işletilen Gazprom şirketi, kısmen Batı yanlısı Kiev hükümetine baskı uygulamak için tasarlanan bir hamle ile Ukrayna üzerinden yaptığı doğal gaz ihracatını kesmek istediğini söylemektedir. Böyle bir değişiklik mümkündür, Rusya daha kuzeyde yeni doğal gaz boru hatları inşa etmenin yanı sıra, Karadeniz bölgesinde de yeni boru hatları inşa etmenin yollarını aramaktadır. Yıllar boyunca Rusya, doğal gazı Rusya’dan, denizaltından geçen bir boru hattıyla Bulgaristan’a, oradan da Avrupa ülkelerine taşıyan Güney Akım boru hattını desteklemektedir. Bulgaristan ve başka yerlerde bu boru hattı projesine kısmi bir destek olmasına rağmen, Kırım’ı ilhak eden Rusya’yı cezalandırmak isteyen Batılı liderlerin baskısıyla bu proje çöpe atılmıştır.

Güney Akım projesinin iptal edilmesinden bu yana Kremlin dikkatini yeni bir boru hattına yöneltmiş durumdadır. Türk Akımı. Bu boru hattı da Ukrayna’yı baypas ederek bir sualtı hattı ile Karadeniz yoluyla gazı Türkiye’ye, oradan da Avrupalı müşterilere ulaştıracaktır. Bu boru hattı da kısmen jeopolitik bir oyundur. Rusya, 2015 yılı sonlarında Türkiye ile aralarında çıkan gerilim sonrasında, bu projeyi buzdolabına kaldırmış ve 2016 yılında iki ülke arasındaki ilişkiler düzeldikten sonra yeniden başlatmıştır. Bununla beraber birçok uzman, düşük enerji fiyatları ve yeterli boru hattı kapasitesi olduğu gerçeğine dayanarak, bu projeyi ekonomik açıdan uygulanabilir olarak görmemektedir. Boru hattının inşa edilip edilmeyeceği henüz bilinmemektedir.

Diğer ülkeler de Karadeniz’i stratejik bir enerji koridoru olarak görmektedir. Kremlin’in diğer Karadeniz rotalarını kullanarak Ukrayna’yı baypas etme yollarını araştırması gibi, Batılı hükümetler de, doğal gaz açısından zengin olan Hazar Denizi bölgesinden enerjiyi, Batı pazarlarına ulaştırmak için, Karadeniz’i kullanmanın yollarını aramaktadırlar. Baki-Tiflis-Ceyhan boru hattı ile Azerbaycan petrol yataklarındaki petrolün, Rusya’yı baypas ederek küresel pazarlara ulaştırılmasına başlanmıştır.

Azerbaycan ve hatta Türkmenistan’dan başlayan, Türkiye üzerinden geçerek doğal gazı Batılı tüketicilere ulaştıran boru hatlarının inşa edilmesi, potansiyel olarak çok daha önemli çabalardır. Örneğin, Trans Anadolu Doğal Gaz Boru Hattı (TANAP – Trans-Anatolia Natural Gas Pipeline) projesi Azerbaycan’a, Rusya’nın eski SSCB’den Batıya olan doğal gaz ihracatındaki tekelini kırmak için bir fırsat vermek niyetindedir. Eğer İran doğal gazı Avrupa’ya ulaştırılacak ise bu da Karadeniz üzerinden olacaktır. Avrupa, enerji için doğal gaza bağımlı olduğu sürece, Karadeniz çok önemli bir enerji koridoru olarak kalmaya devam edecektir.

Karadeniz’de Avrupa ve Avrasya Entegrasyonu

Avrupa’nın Karadeniz’de tek ilgilendiği enerji değildir. Bölge, Avrupa’nın güney sınırlarındaki üç istikrarsız bölgeden bir tanesidir. Doğu Akdeniz ülkeleri (Suriye, Lübnan, İsrail) ve Kuzey Afrika ülkeleriyle birlikte, Karadeniz’deki politik ve ekonomik kargaşanın Avrupa Birliğine sıçrama riski mevcuttur. Gerçekten de Balkanlar hariç olmak üzere, Ukrayna, Moldavya, Gürcistan ve (gerçek iyimserler için) Türkiye’yi kapsayan bütün Avrupa Birliği potansiyel aday ülkeleri Karadeniz’i çevrelemektedir.

Avrupa Birliği Ukrayna, Moldavya ve Gürcistan ile geçmişte birleşme antlaşmaları imzalamıştır. Bu antlaşmalar bu ülkelerin Avrupa Birliğine gelecekte üye olmalarını garanti etmemekte, fakat Avrupa pazarlarına geniş bir şekilde katılımın yanı sıra mali yardım ve teknik destek olanakları sağlamaktadır. Moldavya ve Gürcistan vatandaşları, Avrupa Birliği ülkelerine vizesiz seyahat etme hakkını kazanmışlardır, bu hak Ukrayna vatandaşlarına da 2017 yılı içerisinde verilebilir.

Bu ülkelerin her birindeki ana politik gruplar, Avrupa birliğine girmeyi uzun vadeli bir hedef olarak görmektedirler. Brexit ve bütün kıtaya yayılan politik tepkiler dikkate alındığında, kısa vadede AB’nin genişlemesi bir olasılık gibi görünmemektedir. Fakat 1989 yılında komünist rejimler Merkezi ve Doğu Avrupa’yı parçalarken, Polonya ve Romanya’nın Avrupa Birliğine katılmalarının da en iyi tahminle uzun vadeli bir hedef olarak görüldüğünü hatırlamakta fayda vardır. İki ülkenin AB’ye katılımı gerçekleştiğine göre, uzun vade, herkesin umduğundan çok daha kısa bir sürede gelmiş bulunmaktadır.

Türkiye, Soğuk Savaşın da öncesinden bu yana, Avrupa Birliğine girmeye aday bir ülke olsa da üyeliği, teoride de olsa gerçekleşecek gibi görünmemektedir. Küçük Moldavya ve Gürcistan’ın aksine Türkiye’nin nüfusu Almanya’nınki kadardır, yani Türkiye’nin AB’ye girmesi Avrupa içindeki güç dengesini büyük ölçüde değiştirecektir. Türkiye’nin AB’ye girmesi aynı zamanda, istenmeyen ekonomik göçmenlerin daha zengin olan Avrupa ülkelerine akın etmesine de neden olabilecektir. Bunun anlamı, Türkiye’nin giderek otoriter hale gelen Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile diğer Avrupalı liderler arasındaki politik anlaşmazlıklar çözülse de Türkiye’nin Avrupa Birliğine tam üyeliğinin gerçekleşmeyeceğidir. Yine de coğrafik ve ekonomik gerçekler, Türkiye ile Avrupa arasındaki bağların süreceğine işaret etmektedirler. Geçtiğimiz yılın başlarında Erdoğan ile Alman Şansölyesi Angela Merkel arasında yapılan mülteci antlaşması, Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki işbirliğinin neden sürmesi gerektiğini gösteren güzel bir örnektir.

Bu nedenlerle, Avrupa’nın dış politikası önümüzdeki dönemde bir süre daha Karadeniz’e odaklanmaya devam edecektir. Hatta Karadeniz, Rusya’nın kendi Avrasya Birliğine katmak için çaba göstereceği iki bölgeden bir tanesidir. Ermenistan şimdiden katılmış durumdadır ve Rusya Moldavya’nın da katılması için büyük çaba harcamaktadır. Donets bölgesindeki savaş sonrasında, Ukrayna kamuoyunun Moskova karşıtlığı göz önüne alındığında olası görülmese de, Rusya’nın Ukrayna’nın da kendi Avrasya projesine katılmasından memnunluk duyacağı açıktır.

Durum hiç öyle göstermese de, Avrupa ve Rusya, Ukrayna üzerinde anlaşsalar dahi, Avrupa’nın Karadeniz bölgesindeki diğer ülkelerle olan ilişkileriyle ilgili daha büyük sorunun ortadan kalkması mümkün görünmemektedir. Avrupa Birliğine giriş kapısı özellikle, Avrupa’nın sınırında küçük bir ülke olan Moldavya için açık kalmaya devam edecektir. Ve Avrupa Birliğinin, kendi kurumlarını genişletmeyen sınırındaki ülkeleri istikrara kavuşturmak için hiçbir modeli bulunmamaktadır. Ukrayna, Moldavya ve Gürcistan’ın Avrupa Birliği ile imzaladıkları Birleşme Antlaşmaları, bu ülkelerin Avrupa’ya entegrasyonunda son adım olmayacaktır.

Karadeniz Neden Önemli?

Amerikan dış politikasında ne olduğunu dahi anlamadığımız bir bölge nadiren bu kadar belirgin olarak şekillendirilmiştir. Türkiye’ye Ukrayna ve Romanya’dan ve Gürcistan’dan tamamen farklı davranıyoruz, Rusya’yı bölgede saldırgan bir ‘‘yalnız kurt’’ olarak görüyoruz. Bunlar şüphesiz, değişik tarihi gelenekleri ve politik yapıları olan farklı ülkelerdir. Fakat güvenlikten enerjiye, Avrupa’nın geleceği için Karadeniz, Amerikalıların genellikle anladığından çok daha fazla bütünleşmiş bir bölge özelliğini taşımaktadır. Biz bölgesel bağlantıları hafife alıyoruz ve bölgesel politikaları harekete geçiren bağları anlamakta başarılı olamıyoruz.

Dış Politika Araştırma Enstitüsünün bu ay başlayacak olan Karadeniz Girişimi, bütün meseleleri derin bir şekilde ele alacaktır. Her ay, Karadeniz bölgesinin ana meselelerinden bir tanesi hakkında, hem belirli Karadeniz ülkelerinin bölgeyi nasıl gördüklerini anlatan hem de ulusal sınırları aşan konuları inceleyen bir yazı yayımlanacaktır. Bu yazılar en iyi Amerikalı ve Avrupalı analizciler ve Karadeniz bölgesinden önde gelen uzmanlar tarafından kaleme alınacaktır. Amacımız enerjiden ekonomiye, güvenlikten jeopolitiğe, bölgenin öneminin birçok insanın anlayabildiğinden çok daha büyük olduğunu ortaya koymaktır. Avrupa ve Avrasya’nın geleceği Karadeniz’de yatmaktadır.

Çevirenin notları: Yazı aslına sadık kalınarak çevrilmiştir. Yazının çevrilmesi çevirenin yazıda ifade edilen düşünceleri paylaştığı anlamına gelmemektedir. Yazının çevrilmesindeki maksat güzel yurdumuzun kuzeyinde boylu boyunca uzanan Karadeniz üzerinde gelecekte planlananlar hakkında yabancı dil bilmeyenleri aydınlatmaktır.

Foreign Policy Research Institute (Dış Politika Araştırma Enstitüsü) aralarında Pulitzer ödülü kazana tarihçiler, Swarthmore College eski başkanı, eski bir büyükelçi ve Ulusal Güvenlik Konseyi de olan toplam 87 akademisyenin olduğu politika, bilim, tarih, ekonomi, hukuk, yönetim, din, sosyoloji ve psikoloji alanlarında araştırmalar yapan ve yazılar yazan uluslararası bir düşünce kuruluşudur.

Foreign Policy Research Institute yazının sonunda da belirttiği gibi her ay en iyi Amerikalı ve Avrupalı yazarlar tarafından Karadeniz hakkında bir yazı yayımlayacağını ifade etmektedir. Yazıyı çevirmekteki amaçlarımdan bir tanesi de; Karadeniz hakkındaki durumsal farkındalığı artırmaktır. Bütün düşünce kuruluşlarımızı her ay Karadeniz hakkında bir yazı yazmaya davet ediyorum. Çünkü Türkiye’nin de geleceği Karadeniz’de yatmaktadır.

Yazar: Chris Miller FPRI Avrasya Programı Araştırma Direktörüdür ve burada Baltık Bülteni ve Karadeniz Girişimi yayınlarından sorumludur. Aynı zamanda Yale Üniversitesi Büyük stratejide Brady-Johnson yardımcı direktörlük görevini de sürdürmektedir. Stanford Hoover Enstitüsü, Brooking Enstitüsü ve Carnegie Moskova Merkezinde (2012-2014) araştırma görevlisi, New Economic School’da konuşmacı olarak çalışmıştır. Harvard Üniversitesi tarih bölümünden mezun olan Miller yüksek lisans ve doktora derecelerini Yale Üniversitesinden almıştır. İlk kitabı The Struggle to Save the Soviet Economy: Mikhail Gorbachev and the Collapse of the USSR University of North Caroline Press tarafından Aralık 2016’da basılmıştır.

Çeviren: Ercan Caner Elektrik ve Elektronik Mühendisliğinin yanı sıra, uçak ve helikopter lisanslarına sahiptir. Yüksek lisans derecesini 2012 yılında Gazi Üniversitesi’nden Avrupa Birliği – Türkiye İlişkileri alanında alan Caner, halen Türkiye Hava Sahası Yönetimi alanında Haliç Üniversitesi’nde doktora tez çalışmalarını sürdürmektedir. Bir yazılım firmasında proje yöneticisi ve havacılık projeleri alan uzmanı olarak çalışan Caner, Asliye Ceza Mahkemelerinde ‘‘Havacılık Bilirkişiliği’’ alanında pilot ve bakım uzmanlığı görevini de yürütmektedir. İleri Mühendislik ve Tasarım alanında ‘‘Smart Mentor’’ unvanı da olan Caner, yazı ve çevirilerini academia.edu ve sunsavunma.net sitelerinde paylaşmaktadır. Caner evli ve iki çocuk babasıdır. İngilizce bilen ve Fransızca okuyabilen Caner’in İnsansız Hava Araçları (2014) ve Taarruz Helikopterleri (2015) konulu makaleleri yayımlanmıştır. 40 yılı kapsayan TSK, Birleşmiş Milletler, NATO ve savunma sektör deneyimlerine sahiptir. ercancaner

Yazar Profili

Ercan Caner

Elektrik ve Elektronik Mühendisliğinin yanı sıra, uçak ve helikopter lisanslarına sahiptir. Türkiye Hava Sahası Yönetimi alanında doktora tez çalışmalarını sürdüren Caner’in İnsansız Hava Araçları (2014) ve Taarruz Helikopterleri (2015) konulu makaleleri yayımlanmıştır. 36 yılı kapsayan TSK, BM ve NATO deneyimlerine sahiptir.

LAİKLİK DOSYASI /// STANLEY A. WEISS : Genç Türkler Türkiye’yi Yeniden Laikleştirebilecek mi !!!!


STANLEY A. WEISS : Genç Türkler Türkiye’yi Yeniden Laikleştirebilecek mi !!!!

30 Ağustos 2020

Ey Türk istikbalinin evladı! İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen, Türk İstiklâl ve Cumhuriyeti’ni kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur! Başkomutan Gazi Mareşal Mustafa Kemal ATATÜRK (1927)

Yazar: Stanley A. Weiss, Medium, 20 Ağustos 2020

Çeviren: Ercan Caner, Sun Savunma Net, 29 Ağustos 2020

Yüz yıl önce içinde bulunduğumuz Ağustos ayı içinde, Birinci Dünya Savaşının muzaffer müttefik devletleri (ÇN: Başlangıçta İngiltere, Fransa ve Rusya, sonradan İtalya ve Birleşik Devletler) Paris kentinin banliyölerinden Sèvres’de bir porselen fabrikasında (ÇN: Hem seramik üretilen hem de müze olarak kullanılan Cité de la Céramique), savaşın mağluplarından Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalamak için bir araya gelmişlerdir.

Sèvres Antlaşması Osmanlı İmparatorluğu’nu paramparça etmiştir. İmparatorluğun Kuzey Afrika, Doğu Akdeniz, Arap Yarımadasındaki toprakları elinden alınmış ve devletin merkezi olan Anadolu toprakları da Fransız, İngiliz, İtalyan, Yunanistan, Kürt ve Ermeni nüfuz bölgelerine ayrılarak yeniden şekillendirilmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’na 600 yıl başkentlik yapan Constantinople (ÇN: 1930 yılında ismi İstanbul olarak değiştirilmiştir) kentine de uluslararası bir statü verilmiştir.

Almanya’yı aşağılamayı hedefleyen Versailles Antlaşması (28 Haziran 1919) gibi Sèvres Antlaşması da savaştan yenik çıkan Osmanlı İmparatorluğu’na kılıç zoruyla imzalatılmıştır. Fakat Alman milliyetçilerinin, ulusal bir öfke oluşturarak Adolph Hitler’in iktidara gelmesine neden olan Versailles Antlaşmasını yırtıp atmaları 15 yıl sürerken, Türk milliyetçilerin tahammül edilmesi imkânsız olan bu anlaşmayı (ÇN: İşgal Metni) çöpe atmak için derhal harekete geçmişlerdir.

Türk milliyetçilerine, Gelibolu Savaşında İngilizlerle yapılan savaşta öne çıkan Mareşal Mustafa Kemal liderlik etmiştir. Mustafa Kemal’in liderliğinde yürütülen savaşta kazanılan kesin sonuçlu askeri başarı, Sèvres Antlaşmasını tıpkı imzalandığı porselen fabrikasında üretilen ürünler gibi kırılgan bir hale getirmiştir. İki yıl içinde Avrupalı güçler pazarlık masasına oturmaya zorlanmış ve 1923 yılının Temmuz ayında Lausanne Antlaşması imzalanmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nun küllerinden bağımsız Türkiye Cumhuriyeti devleti doğmuştur.

10 Ağustos 1920 tarihinde imzalanan Sèvres Antlaşması ile Osmanlı İmparatorluğu parçalanmıştır. Fotoğrafta Yunanistan başbakanı Eleftherios Venizelos antlaşmayı imzalarken görülmektedir. Kaynak: Bibliothèque Nationale de France

‘‘Atatürk’’ veya ‘‘Türklerin Atası’’ olarak isimlendirilen Mustafa Kemal, Osmanlı İmparatorluğu’nun küllerinden doğan bağımsız Türkiye Cumhuriyeti devletinin ilk cumhurbaşkanı olmuştur. Türkiye en başından itibaren onun ileri görüşü ile inşa edilen bir ülke olmuştur. Atatürk, Osmanlı mirasından bağımsız, laik ve demokratik bir ülke yaratmak istemiştir.

Bu, çok asil bir vizyondur. Fakat o dönemlerde bu vizyonun Atatürk’ün liderlik ettiği toplumun bütün kesimleri tarafından paylaşılıp paylaşılmadığı o kadar da açık ve net değildir. Birçok insan Türkiye’nin yeni vatandaşlarının İslami kimlikten uzaklaşan ve Batı değerlerini kucaklayan dönüşümünü destekleyip desteklemeyeceğini merak etmiştir. Ve bu demokratik geleneğin, Atatürk’ün ölümü sonrasında devam edip etmeyeceği de ayrı bir merak konusu olmuştur.

Yüzyıl sonra dünya, bu sefer tersine olmak üzere; Türkiye hakkında aynı soruyu sorma noktasına gelmiştir. Bu sefer soru; ilk kez 2011 yılında yazdığım gibi bir zamanlar; ‘‘minareler süngü, kubbeler miğfer, camiler kışlamız, müminler asker’’ diyen, tam anlamıyla İslamcı Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan üzerine odaklanmıştır.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, Diyarbakır DGM Savcılığının Siirt kentinde yaptığı konuşmasında halkı sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa tahrik ettiği gerekçesiyle açtığı davada 10 ay hapis cezasına mahkûm edilmiştir. Savcı beraat kararı istemesine rağmen hapis cezasına çarptırılan Erdoğan, 06 Aralık 1997 tarihinde yaptığı konuşmada:‘‘Türkiye’de düşünce özgürlüğü yok ve ırk ayrımı yapılıyor. Referansımız İslamiyet. Bizi hiçbir zaman sindiremezler. Batı insanının bile inanç hürriyeti var. Türkiye’de neden buna saygı gösterilmiyor? Minareler süngümüz, kubbeler miğferimiz, camiler ise kışlalarımızdır. Okunan ezanı kimse susturamayacak. Türkiye’deki ırk ayrımına kesinlikle son vereceğiz. Çünkü RP, diğer partilerle zıt fikirde. Gökler yerler açılsa, üzerimize tufanlar yanardağlar saçılsa yolumuzdan dönmeyiz. Benim Referansım İslamiyet’tir. Bunu dile getiremiyorsam yaşamamın ne anlamı var? Batı insanının bile inanç hürriyeti var. Avrupa’da, ibadete, başörtüsüne saygı duyuluyor ama. Türkiye’de engelleme getiriliyor. Türkiye’de neden buna saygı gösterilmiyor? Okunan ezanı kimse susturamayacak. Çünkü ezanın sustuğu yerde insanların huzuru olmaz. Kürt, Arap, Çerkez ayrımı yapılamaz. Çünkü bütün insanların birleştiği çatı İslam’dır. Türkiye’deki ırk ayrımına kesinlikle son vereceğiz. Bunu bu hale getirenler utansın. RP’nin başarısından sıkıntı duyanlar, iktidara gelmesin diye her türlü yolu denedi. Ama bunu hiçbir güç engelleyemedi.” sözlerine yer vermiştir. Milliyet 22 Nisan 1998 tarihli ‘‘Erdoğan’a 19 ay hapis’’ başlıklı haberden alıntıdır.

Erdoğan, 17 yıllık iktidarı boyunca ülkeyi Atatürk’ün kurduğu laik demokrasiden uzaklaştırmış ve İsrailli gazeteci Ron Ben-Yishai’nin geçmişte yazdığı gibi görünüşte Osmanlı İmparatorluğu’nun muhteşem günlerine geri döndürme sevdası ile ülkeyi teokratik otokrasiye geri döndürmüştür.

Atatürk için sorulan soru tersine çevrildiğinde; birçokları günümüzde bu yeni İslamcı köktendinciliğin Erdoğan ile birlikte ortadan kalkıp kalkmayacağını veya yılların NATO müttefiki ve Birleşik Devletlerin dostu Türkiye’nin laik demokrasi günlerinin sona erip ermeyeceğini merak etmektedir.

Son yüzyılda uzun bir süre bu düşünülemez gibi görünmüştür. Atatürk’ün ektiği ruhani olmayan tohumların toplumun derinliklerine nüfuz ettiği ortaya çıkmıştır, fakat acaba bu kökler herhangi bir liderin kökünden sökemeyeceği kadar derin miydiler?

Türkiye’nin kuruluşunu takip eden yıllarda Kemalizm bayrağı altında, Türkiye’yi yükselen özgürlük ve fırsatçılık Batı değerleri ile uyumlaştırma reform ideolojisi altında Atatürk, eski imparatorluğa dramatik değişiklikler getirmiştir. Atatürk, İslami yönetimin ilerlemenin önünde bir engel teşkil ettiğine inanmaktadır.

Atatürk’ün önderliği altında dini mahkemeler kapatılmış, dini eğitim engellenmiş ve İslami yasalar kaldırılmıştır. Yeni Türk anayasası temsilci hükümet ilkesini getirmiş ve yasama ile yürütme yetkisini Türkiye Büyük Millet Meclisine (TBMM) devretmiş, 18 yaşının üstündeki Türk vatandaşlarına oy kullanma, 30 yaşın üstündekilere de seçilme hakkı vermiştir.

Anayasa Referandumu gecesi Recep Tayyip Erdoğan’ın görüntüsü. Kaynak:T24

Erdoğan’ın ağır bir darbe indirdiği laik ve demokratik değerler işte bunlardır. İktidara geldiği ilk yıllarda Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyelik hedefini muhalefeti bastırmak için kullanan Erdoğan, işe 80 yıldır laik Türkiye’nin garantörü olan kurumu, yani Türk Silahlı Kuvvetlerini hedef alarak başlamıştır. Türkiye’yi AB ilkeleriyle uyumlu hale getirme bahanesiyle, ülkenin en üst rütbeli generallerini hapse atan Erdoğan, bir analizcinin de belirttiği gibi Türkiye’yi Putinvari bir otokrasi ve İran teokrasisi karışımı bir yapıya dönüştürmeye başlamıştır.

Bu operasyonlarla şahsım başta olmak üzere, tüm ülke yanlış yönlendirildi, aldatıldı. Kurumlarımızın içinde örgütlenmiş, güçlü medya desteğiyle teçhiz edilmiş bir yapının, Türkiye’yi ele geçirmek için yürüttüğü bir kumpasa, bir darbe teşebbüsüne hep birlikte maruz kaldık. Samimiyetle ifade ediyorum; eski Genelkurmay Başkanımız başta olmak üzere, birlikte mesai sarf ettiğim için yakından tanıdığım pek çok komutanın tutuklanmasına şahsen gönlüm hiçbir zaman razı olmadı. Tereddütlerimi, itirazlarımı o dönemde bu işin sorumlularına ifade ettim, hatta kamuoyu önünde de dile getirdim. Ama o zaman önümüze konan, ancak çoğunun sahte ve çarpıtılmış olduğu daha sonra ortaya çıkan belgeler, bilgiler karşısında, hukuka saygı gereği, yapacak bir şeyimiz kalmadı. Bu süreçte, Başbakan ve hükümet olarak bizim de Genelkurmay Başkanımızın ve Türk Silahlı Kuvvetlerimizin de hukuk devleti ilkesine saygının gereğini yerine getirmek dışında bir duruşumuz olmadı. Uzun süredir temkinle yaklaştığım, faaliyetlerini takibe aldığım bu yapı, biliyorsunuz, 17-25 Aralık 2013’te doğrudan hükümeti devirmeye ve adeta Türkiye’ye topyekûn el koymaya yönelik bir teşebbüse girişti. Yolsuzluk kılıfı altında başlattıkları bir operasyonla şahsımla birlikte ülkemizin tüm milli kurumlarını, milli projelerimizi hedef aldılar.” Ergenekon ve Balyoz Operasyonları hakkındaki açıklamasından alıntıdır.

Bu korkunç vaadini gerçekleştirmek için uğraştı. Erdoğan iktidara geldiği 2003 yılından itibaren gazetecileri tutuklamış, hükümete muhalifleri tasfiye etmiş, şiddet yoluyla siyasi rakiplerini sindirmiş ve seçim sonuçlarını iptal ettirmiştir. 2017 yılında yapılan sonuçlarına müdahale edilen bir anayasal referandum yoluyla Erdoğan; yargıçları atama, hükümetin icraatını gözetmekten sorumlu görevlilerin yetkilerini sınırlandırma, yasal güce sahip kararnameler çıkarma ve olağanüstü hal ilanını kapsayan büyük ölçüde genişletilmiş yürütme yetkilerini üzerine almıştır.

Bu arada yüzyıllık bir sürede ilk kez kamusal alanlarda başörtüsü zorunluluğu getirilmiş, devlet dini okullar inşa etmiş, vatandaşın ödediği vergiler tarihte görülmemiş bir cami inşaatı patlamasının finanse edilmesinde kullanılmıştır. Erdoğan’ın İslami Devlet terör örgütü (ISIS) askerlerini dahi Birleşik Devletlere karşı savaşında desteklediğine yönelik güçlü kanıtlar bulunmaktadır.

Türkiye Başbakanı Ahmet Davutoğlu, Avrupa Konseyi Başkanı Donald Tusk ve Avrupa Komisyonu Başkanı Jean-Claude Junker, Avrupa Birliği Liderler Zirvesi sonrasında kameralara poz verirken görülmektedir, 18 Mart 2016 günü. Kaynak: Dursun Aydemir – Anadolu Agency

Atatürk, Türkiye’nin geleceğinin en iyi Batı ulusları ve değerleri ile uyuşmasında olduğuna inanırken, Erdoğan açık bir şekilde Avrupa Birliği’nin Türkiye’nin üyeliğini kabul etmemesinin, Avrupa’nın özünde Müslüman bir ülke ile asla rahat olamayacağı anlamına geldiğine inanmaktadır ve AB yerine İslami otokrasiler ile aynı eksene girmiştir.

İktidarı süresince Erdoğan, etkili ekonomi yönetimi nedeniyle bir dereceye kadar bu vizyonu için göreceli olarak istikrarlı bir desteğin tadını çıkarmıştır. O, Türkiye’nin can çekişen ekonomisini dönüştürmek için yola çıkarak sonunda milyonlarca Türkü orta sınıfa kaydırmayı başarmıştır.

Ancak bu büyüme, büyük ölçüde sınırsız kamu ve özel sektör borçlanmaları ile kamunun parasının Erdoğan’ın arkadaşlarına verilmesiyle yürütülmüştür. Faturanın geri ödemesi, sürdürülemez kamu borcu seviyesinin Türk lirasının değerinin beşte birini kaybetmesine, ekonomiyi hezimete uğratmasına ve Erdoğan’ın iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisinin tarihi kayıplarına neden olduğu 2018 yılında gelmiştir.

Mehmet Barlas Sabah gazetesinde 17 Nisan 2020 tarihinde yayımlanan başyazısında, AK Parti’ye yakın olmayan bir araştırma kuruluşunun verilerine dayanarak, korona virüsle mücadeledeki liderliği nedeniyle Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a verilen halk desteğinin %55,8’e yükseldiğini kaleme almıştır. Kaynak: SABAH – ‘‘Cumhurbaşkanı Erdoğan’a verilen halk desteği yüzde 55,8’e yükseldi’’ – Mehmet Barlas.

Korona virüs salgını başlangıçta Erdoğan’ın kaybettiği desteği bir miktar geri kazanmasına yardım etmiş, fakat vaka ve ölü sayıları yükseldiğinde Erdoğan’ın kazanımları da kısmen yok olmuştur. Bununla birlikte Erdoğan’ın iktidarını ciddi şekilde tehdit etmemiştir. Erdoğan, muhafazakârlar ve İslami köktendinciler arasında kendisini destekleyen tutku dolu tabanını muhafaza etmeyi sürdürmektedir.

Solda; ABD Başkanı Donald Trump’ın damadı Jared Kushner tarafından ‘‘TARİHİ BAŞARI’’ olarak nitelendirilen İsrail-BAE ilişkilerinin normalleştirilmesi hakkında açıklama yaparken, sağda ise 2012 yılında bir araya gelen Birleşik Arap Emirlikleri lideri Sheikh Mohammed bin Zayed ve Recep Tayyip Erdoğan. Foto: AFP

Bu taban Erdoğan’ı gaza getirmeyi sürdürmektedir. Geçtiğimiz hafta, Birleşik Arap Emirlikleri tarafından yapılan İsrail ile ilişkilerini normalleştiren üçüncü Arap ülkesi olacağı yönündeki tarihi açıklamaya tepki olarak Erdoğan İran gibi ülkelerin safında yer almış ve öfke dolu açıklamasında; ‘‘Filistin’e yönelik adım yenilir yutulur bir adım değil. Abu Dabi yönetimiyle özellikle diplomatik ilişkileri askıya almak veyahut da bizim de büyükelçiyi geri çekme gibi bir adımımız olabilir” ifadelerini kullanmıştır.

Solda Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Hamas lideri İsmail Haniyeh ile tokalaşırken görülmektedir. Sağda ise; 13 Ağustos 2020 günü kaleme aldığı yazısında Türkiye’nin Hamas üyelerine pasaport verdiğini iddia eden Telegraph Orta Doğu muhabiri James Rothwell. Kaynak: Anadolu Agency ve Great British Business Show.

Erdoğan’ın bu açıklaması, İngiliz Daily Telegraph gazetesi tarafından Türkiye’nin, Erdoğan’ın uzun süreden beri Ankara’yı Müslüman Kardeşler örgütüyle aynı eksene getirme yönündeki arzusuyla ilgili söylentileri doğrulayan, üst düzey yedi Hamas terör hücresi üyesine vatandaşlık verdiği yönündeki iddialarının hemen ertesi günü gerçekleşmiştir.

Ancak Erdoğan’ın ikiyüzlülüğü gerçekten nefes kesicidir. Türkiye, 1948 yılında nüfusunun çoğunluğu Müslüman olup ta İsrail’i tanıyan ilk ülke olmasının yanı sıra, 6 milyar dolarlık ticaret kapasitesi ile İsrail Türkiye’nin en büyük ilk on ekonomik ortağı arasındadır. Eğer göründüğü gibi Erdoğan, Ankara’nın İsrail yerine İran’ın yanında yer almasını ve Müslüman Kardeşler ile birlikte ABD ve İsrail’in çıkarlarına kaşı çalışmasını istiyorsa, o zaman İran’a yapıldığı gibi Türkiye de dışlanmalı ve uluslararası toplum tarafından yaptırım uygulanmalıdır.

Lakin bu bizi geriye orijinal soruya geri döndürmektedir: Erdoğan’ın Atatürk’ün laik Türkiye’sinden ayrılması ondan sonra da devam edecek bir kalıcı realite mi olacaktır? Atatürk’ün kesinlikle takdir edeceği bir ironiyle bu sorunun yanıtını yeni nesil genç Türkler verecek gibi görünmektedir.

Şüphesiz, Osmanlı İmparatorluğunu Avrupa’nın hasta adamına döndüren sultanlara karşı isyana liderlik edenler, aralarında Mustafa Kemal Atatürk’ün de bulunduğu orijinal Jön Türklerdir. 2000 yılı sonrasında doğan ve Z Kuşağı olarak bilinen ve yakında oy kullanabilecek olan 13 milyonluk Türk seçmeni Erdoğan’ın ideallerine çok daha fazla karşıdır.

Yaşlı nesiller arasında Avrupa Birliğine üye olmayı isteyenlerin oranı neredeyse %35’e düşmüşken, Z Kuşağında bu destek %80 seviyesindedir. Z Kuşağı; ifade özgürlüğü gibi liberal demokratik hakları çok kararlı bir şekilde ve ezici bir çoğunlukla desteklemekte ve yaşlı Türklere nazaran içlerinden çok daha azı kendisini dini muhafazakâr olarak tanımlamaktadır.

Z Kuşağı bunun yanı sıra çok daha hoşgörülüdür: son nesilden sadece %33’ü başka bir din veya mezhepten kişiyle evlenebileceğini söylerken, bu oran Z Kuşağı arasında %82 seviyesindedir.

Z Kuşağı, Erdoğan’ın iktidar olduğu Türkiye’de büyüyüp yetişmiştir. Fakat Atatürk’e çok daha yakın bir dünya görüşünü benimsemişlerdir. Ve 2023 yılında yapılacak olan parlamento seçimlerinde; her beş Türk seçmeninden bir tanesi Z Kuşağı’ndan olacaktır.

Erdoğan şimdiden Z Kuşağının öfkesini hissetmektedir: genç Türklerin sosyal medyada yaptıkları eleştirilerden bıkan ‘‘Sansür Sultanı’’, Z Kuşağının kullandığı sosyal medya enstrümanını ezmek için bir mücadele başlatmıştır. Fakat her geçen gün binlercesi oy kullanma hakkına kavuştuğundan, Erdoğan’ın bu savaşı çok kısa ömürlü olabilir.

Erdoğan bu arada; sularında muhteşem Hagia Sophia’nın İstanbul semalarına vuran görüntüsü görülen Boğaziçi’nde yeni bir sultanlık oluşturmak için elinden gelenin en iyisini yapmaya devam edecektir.

Hagia Sophia, 6’ncı yüzyılda bir katedral olarak inşa edilmiş, 14’üncü yüzyılda Osmanlılar kenti ele geçirdiğinde camiye çevrilmiş ve sonra da Atatürk idaresinde 1923 yılında laik bir tarihi yapıya dönüştürülmüştür. Geçen ay, Lozan Antlaşmasının 97’nci yıldönümünde Erdoğan Hagia Sophia’yı tekrar camiye çevirmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Hagia Sophia’nın cami olarak ibadete açıldığı ilk Cuma namazında Kuran okurken görülmektedir.

Hagia Sophia kuşkusuz ‘‘KUTSAL BİLGELİK’’ anlamına gelmektedir. Hem Hıristiyanlık hem de İslam dininde bilgeliğin kökleri yaşlılardadır, laik gelenekte ise her anne babanın bildiği gibi en büyük bilgelik genellikle çocuklar ve gençlerin dudaklarından dökülmektedir. Çok yakında sıra Z Kuşağına gelecektir.

Türk asker, devlet adamı ve modern Türkiye Cumhuriyeti devletinin kurucusu Başkomutan Gazi Mareşal Mustafa Kemal ATATÜRK.

Söz sırası onlara geldiğinde, bu pekâlâ Erdoğan döneminin sonu anlamına gelebilir. Onlara; Gelibolu Muharebelerinde İngiliz Birliklerine doğru giden rotada en öne geçerek sivrilen Mareşal Mustafa Kemal Atatürk önderlik etmiştir. Mustafa Kemal Atatürk’ün liderlik ettiği askeri başarılar karşısında Sevr Anlaşması adını aldığı porselen gibi kırılgan hale gelmiştir. İki yıl içinde Avrupalı güçler toplantı masasına oturmaya zorlanmış ve 24 Temmuz 1923 tarihinde Lozan Antlaşması imzalanmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nun küllerinden bağımsız ve laik Türkiye Cumhuriyeti doğmuştur.

Çevirenin Notları: Yazı aslına sadık kalınarak çevrilmiştir. Yazının çevrilerek paylaşılması, yazar tarafından ifade edilen görüşler ve ileri sürülen iddiaların Sun Savunma Net sitesi ve çeviren tarafından paylaşıldığı anlamına gelmemektedir.

Kaynak: Kasasa

Z Kuşağı Nedir?

1965-1979 yılları arasında doğan insanlara X Kuşağı ismi verildi. Ondan önceki kuşağa verilen Baby Boomers ismi İkinci Dünya Savaşı sonrasında halkın çocuk yapma yönde teşvik edilmesi sonucu 1946-1964 yılları arasında doğanları kapsayan kuşaktır. 1980-1994 yılları arasında doğanlara ise Y Kuşağı adı verilmiştir. Z Kuşağı da 1994 yılı sonrası doğanları kapsamaktadır.

Z Kuşağı mensupları sosyal medyada oldukça fazla zaman geçirirler. Eski ve samimiyetten uzak mesajları anlamaları sadece birkaç saniyelerini alır. Z Kuşağı ile tanışmak ve güvenlerini kazanmak için acele etmemek ve maksat içeren sunumlar oluşturulmalıdır.

Orijinal metne aşağıdaki link üzerinden erişebilirsiniz.

LİNK : https://medium.com/@stanleyweiss/will-young-turks-make-turkey-secular-again-f678df462213

Yazar Profili

Ercan Caner

Elektrik ve Elektronik Mühendisliğinin yanı sıra, uçak ve helikopter lisanslarına sahiptir. Türkiye Hava Sahası Yönetimi alanında doktora tez çalışmalarını sürdüren Caner’in İnsansız Hava Araçları (2014) ve Taarruz Helikopterleri (2015) konulu makaleleri yayımlanmıştır. 36 yılı kapsayan TSK, BM ve NATO deneyimlerine sahiptir.

ANALİZ /// OSMAN BAŞIBÜYÜK : Siyonist Kaniş ile Cihatçı Eşeğin Hikâyesi


OSMAN BAŞIBÜYÜK : Siyonist Kaniş ile Cihatçı Eşeğin Hikâyesi

19 Eylül 2021

Osman Başıbüyük, Sun savunma Net, 19 Eylül 2021/Navoiy

Planlananı doğru tahmin etmek, kurulan tuzağı bozmanın en iyi yoludur. ABD’nin kaçarcasına Afganistan’ı terk etmesiyle yeni bir kirli oyunun kurulmak istendiğini görüyoruz. 19’uncu Yüzyıldan bu yana küresel oyunlarda Afganistan hep önemli bir aktör olarak yer almıştır. Bugün de öyle. Asli hedefi Müslüman ülkeler olan yeni oyunun amacını doğru tespit edebilmek için Afganistan’ın yaşadığı tarihi süreci iyi bilmemiz gerekiyor.

Büyük Oyun

Birkaç defa yazdım, birkaç defada anlattım ama tekrar etmekte fayda var. 19’uncu yüzyılda İngiliz ve Rus imparatorlukları arasında Orta Asya’da yaşanan bir nüfuz mücadelesi vardı. Buna “Great Game”, Türkçesi “Büyük Oyun” adı veriliyordu. Bu mücadelenin sebebi, ticaret ve ticaret yolunun kontrolü bir başka deyişle paranın kontrolüydü.

Uzak Doğu’dan yola çıkıp Orta Asya’yı kat ederek Avrupa’ya uzanan tarihi bir İpek Yolu ticaret hattı var. İpek Yolu ticaretinin ana kaynağı yalnızca Çin değildi. Aynı zamanda bu ticaret güzergâhına Hindistan’dan gelen mallar da dâhil oluyordu. Çin’den gelen ticaret yolu, Uygur Türklerinin yaşadığı Sincan bölgesini kat ettikten sonra kuzeyden Taşkent, Semerkant ve Buhara üzerinden İran yoluyla Bağdat, Şam ve oradan Akdeniz’e ulaşıyordu. Hindistan’dan gelen mallar ise İpek Yolu’na bugünkü Afganistan sınırları içinde kalan Kabil ve Mezar-ı Şerif’i kat ettikten sonra şimdiki Özbekistan sınırları içerisinde olan Buhara’dan dâhil oluyordu.

Coğrafi keşifler sonucu İpek Yolu eski önemini kaybetmişti. Çin ve Hindistan ile Avrupa’nın ağırlıklı ticareti deniz yoluyla yapılıyordu. O tarihlerde Çin ve Hindistan İngiliz sömürgesiydi. Hindistan dediğimiz zaman bugünkü Pakistan ve Bangladeş de Hindistan topraklarına dâhildi. Koskoca bir coğrafyada Hindistan ve Çin’in ticaretini kontrol eden ise küresel sermayenin en büyük temsilcilerinden olan Rothschild ailesiydi.

Ruslar, 1860’lı yıllarda Buhara, Semerkant ve Taşkent’i ele geçirdiler. Taşkent üzerinden Çin’in Uygur Türklerinin yaşadığı Sincan bölgesini ve Buhara, Mezar-ı Şerif, Kabil hattı üzerinden Hindistan’ı tehdit ediyorlardı. Ruslar Hindistan’a ve/veya Çin’e girerlerse bu kârlı iki sömürge kaybedilebilirdi. Rusların durdurulması gerekiyordu. Bu yüzden İpekyolu’nun Hindistan bacağı üzerinde yer alan Afganistan üzerinde Ruslarla İngilizler arasında büyük çatışmalar yaşandı. İşte buna Büyük Oyun adı verildi. Orada yaşayan halklar, kabileler ve etnik unsurlar da bu savaşın birer parçası oldular. Kimi İngilizlerin kimi Rusların yanında yer aldı. Bahse konu halkların çocukları günümüzde de bu oyunun içerisindedir; bahsedeceğiz. O tarihlerde Türkistan coğrafyasında yaşayan Türk ve Müslüman kökenli halklar, Ruslara karşı isyan ettirildi ve bu sebeple Orta Asya ve Afganistan coğrafyasında 19’uncu yüzyılda kanlı bir iç savaşlar ve ayaklanmalar dönemi yaşandı.

Bu savaş ve ayaklanmaların iki önemli sonucu oldu:

1) Rusların Hindistan ve Çin’e doğru ilerleyişi durduruldu. Tabi bu durdurma operasyonunda Osmanlı Devleti’nin de büyük payı oldu. Osmanlı’nın dâhil olduğu 1856 Kırım Savaşı, 1864 Çerkez isyanı ve 93 Harbi (1877-78) hep Rusların Çin ve Hindistan’a ilerleyişini durdurmak için Rusları batı cephesinde oyalamak ve yıpratmak maksadıyla çıkarılmış savaşlardı. Bu savaşlarda Osmanlı, bir piyon olarak kullanılmıştı.

2) İpek Yolu üzerinde yaşanan savaş ve ayaklanmalar az da olsa devam eden İpek Yolu ticaretini tamamen bitirdi. Taşkent, Semerkant ve Buhara, Rusların eline geçmişti. İpek Yolu ticareti devam etseydi buradan en büyük payı Ruslar alacaktı. Fakat bölgede yaşayan Türk ve Müslüman kökenli halklar sürekli kışkırtılarak Ruslara karşı isyana zorlandı, yaşanan ayaklanma ve çatışmalar neticesinde ticaret artık bu topraklardan geçmez oldu. Çünkü ticaret ve para güvenli liman ister, riskten kaçar. İpek Yolu ticaret koridoru bölge istikrarsızlaştırılarak kesildi. Böylece hem Ruslar hem de bölge halkları bu ticaretin gelirinden yoksun bırakıldı. Aynı zamanda Çin ve Hindistan sömürgelerinin ticaretlerinin tamamı deniz yoluna zorlandı. Böylece İngiltere ve Fransa aracılığıyla deniz ticaretini kontrol eden Rothschild ailesi ticaret tekelini muhafaza etmiş oldu.

Jacob Rothschild. Fotoğraf: AP/Sang Tan

Şu önemli tespiti not düşerek tarihe yolculuğumuza devam edelim:

19’uncu Yüzyılda Orta Asya ve Afganistan bilerek istikrarsızlaştırıldı. Çünkü istikrarsız topraklardan ticaret yolu geçemez. Bugün de Çin’den Avrupa’ya ulaşacak Kuşak Yol isimli tren yolu ticaret hattı kesilecekse aynı yöntem kullanılacaktır. Ticaret ve paranın kontrolü için küresel aktörler her zaman iç savaş ve istikrarsızlaştırma yöntemini kullanmıştır.

1979 Rus-Afgan Savaşı ve Bağlantısızlar Hareketi ilişkisi

Şimdi geliyoruz 1979 yılına. 1979 yılında Sovyetler Birliği, Afganistan’daki Marksist hükûmetin daveti üzerine Afganistan’a girerek 10 yıl sürecek ve kendi sonunu getirecek kanlı bir savaşın içine çekildi.

1979 bir başka açıdan da çok önemli bir yıldı. Aynı yıl Pakistan ve İran, Bağlantısızlar Hareketi’ne üye olmuştu. Bu noktada Bağlantısızlar Hareketi’nden kısaca bahsetmek gerekiyor. Bağlantısızlar Hareketi, 1955 yılında Hindistan’ın liderliğinde Endonezya’nın Bandung kentinde başlamıştı. Hareket, 1961 yılında Yugoslavya’nın Başkenti Belgrat’ta kurumsal hale geldi. Soğuk Savaş yıllarında dünyanın önemli bir kısmı Doğu ve Batı blokları arasında iki kutba ayrılmıştı. Bağlantısızlar Hareketi’ne üye olan ülkeler, bu kutuplaşmanın dışında kalmak istiyorlardı. Bağlantısızlar Hareketi’nin amacı, üye ülkeleri Doğu ve Batı blokları arasında yaşanan çıkar çatışmalarının dışında tutmak, söz konusu çatışmaların üye ülkelerin toprak bütünlükleri ve egemenliklerine zarar vermesini önlemekti. Asya kıtasında Bağlantısızlar Hareketi’ne üye 36 ülke vardı.

Hindistan hareketin kurucu üyesiydi. Afganistan örgüte kurulur kurulmaz 1961 yılında üye olmuştu. Bangladeş harekete 1973 yılında katılmıştı. Asya kıtasının en güneydoğu ucundaki Vietnam ise örgüte 1976 yılında girmişti. 1979 yılında İran ve Pakistan’ın üye olmasıyla Bağlantısızlar Hareketi bütün Güney Asya’yı boydan boya kaplamış oldu.

Afganistan Sevr Devrimi. Kaynak: Asian Marxist Review

Bağlantısızlar Hareketi, aynı yıl, yani 1979 yılında çok önemli bir hamle daha yaptı. 1’inci Havana Bildirisi yayınlandı. Havana Bildirisi’nde, “üye ülkelerin millî bağımsızlığı, egemenliği, toprak bütünlüğü ve güvenliğinin, sömürgecilikten, yayılmacılıktan, ırkçılıktan ve her türlü dış baskı, istila, işgal ve dış müdahaleden” korunacağı söyleniyordu. Bunu başarmak için üye ülkelerin işbirliği yapacağı açıklanıyordu. Seçilen yol ise ekonomik entegrasyondu. Üye ülkeler, Havana Bildirisi ile doğal kaynakların işletilmesi, teknik, teknolojik, ticari ve finansal açıdan işbirliği yapmaya karar verdiler. Bağlantısızlar Hareketi hem ABD liderliğindeki Batı Bloğunu, hem de Rusya liderliğindeki Doğu bloğunu emperyalist olarak görüyordu. İki blok arasındaki çatışmalar, ülkelerin ucuz pazar olmasına, sömürgeleşmesine sebep oluyordu. Bağlantısızlar Hareketi, bu emperyalist tuzaktan üyelerini korumak için kendi aralarında ekonomik ve teknolojik yardımlaşma yapmaya karar vermişti. Düşünebiliyor musunuz, dünya nüfusunun %55’ini BM üyelerinin 2/3’ünü oluşturan ve tüm güney Asya’yı kapsayan bir bölge, emperyalizmin kollarından kendini korumaya çalışıyor, özellikle küresel sermayenin sömürüsünden kurtulmak istiyordu. Batı ve küresel sermaye açısından böyle bir şeye izin verilemezdi. Bağlantısızlar Hareketi’nin baltalanması gerekiyordu.

Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgali bu baltalama operasyonuna çanak tuttu. Afganistan’da 1978 yılında “Sevr devrimi” olarak bilinen darbe sonrasında iktidara gelen Marksist hükümet, komünizm ideolojisi gereği halkın dini ve geleneksel dokusu ile radikal bir biçimde oynamaya başlamıştı. Bu noktada komünizm ideolojisinden biraz bahsetmek gerekiyor. Komünizm ideolojisinde, dini ve etnik kimliğe yer yoktur. Komünizme göre dini inanç insanların kardeşçe yaşamasının önünde bir engeldir. Dinin inanç tartışılmaz ya inanırsın ya da inanmazsın. Üstelik herkesin dini inancı diğerlerinin inancından üstündür. Dini kimliklerini ön planda tutan bir Müslüman ile bir Hristiyan’ın veya bir Yahudi’nin bir arada kardeşçe yaşamasına imkân yoktur. İnsanlar dinsiz olursa büyük bir çatışma kaynağı ortadan kalkmış olacaktır. Aynı şekil de etnik kimlik de insanlar arasındaki en önemli çatışma kaynaklarından birisidir. Etnik kimliklerini ön plana çıkartan bir Türk ile bir Yunanlı veya bir Rus kardeşçe yaşayamaz. Komünizm ütopyasına göre tüm dünyanın komünist olarak barış içinde yaşayabilmesi için insanların dini ve etnik kimlikleri silinmelidir.

Zbigniew Brzezinski. Fotoğraf: Win McMamee/Getty Images

Şimdi bu olaya siz batı ve küresel sermaye açısından bakın. Komünizmin yayılmasını önlemek için ne yapmanız gerekir? Dini inancı ve etnik kimliği ön plana çıkarır ve körüklerseniz her ikisini de reddeden komünizmin yayılmasını önlemiş olursunuz. İşte bu mantık temelinde işleyen Yeşil Kuşak projesini ABD başkanı Jimmy Carter’ın güvenlik danışmanı Polonya asıllı bir Yahudi olan Zbigniew Brzezinski tasarlamıştı.

Afganistan’daki Marksist rejime geri dönelim. Sovyetlerin desteğini alan bu rejim, komünizm ideolojisi çerçevesinde Afganistan halkını oluşturan çok değişik etnik ve mezhep yapısındaki kabilelerin etnik ve mezhep kimliklerini silerek çatışmadan uzak, barış içinde yaşayan, istikrarlı bir Afganistan yaratmak istiyordu. Eğer bu proje başarılı olsaydı Afganistan’ın komünist modeli önce sol hareketin çok güçlü olduğu İran’a sıçrayabilir sonra Pakistan’a ve oradan Kore ve Vietnam yoluyla tüm güneydoğu Asya’yı kaplayabilirdi.

Küresel sermayenin liderliğini yapan ABD’nin önünde iki büyük tehlike vardı: 1) Komünizmin yayılma tehdidi, 2) Bağlantısızlar Hareketi’nin başarılı olarak küresel sermayenin bu bölgedeki yayılma alanını daraltması.

İşte bu probleme Vatansız Para (Küresel Sermaye)’nın beyin takımından olan Polonya Yahudi’si Zbigniew Brzezinski’nin bulduğu çözüm, Yeşil Kuşak projesi ile Siyasal İslam’ı bölgeye dayatmaktı. Projeye CIA tarafından verilen ad, Operation Cyclone idi. Radikalleştirilmiş Siyasal İslam ile hem komünizmin bölgeye yayılması engellenecek hem de din üzerinden çıkarılan problemlerle bölgedeki Bağlantısızlar Hareketi üyesi ülkelerin birbiriyle entegrasyonu önlenecekti.

Yeşil kuşak projesi çerçevesinde Pakistan’da medreseler ve eğitim kampları kuruldu. Buralarda mücahit adı verilen Afgan direnişçiler radikal İslam ideolojisinde Sovyetlere karşı savaşmak için yetiştirildi. Bu kamplarda aynı zamanda başta Suudi Arabistan ve komşu ülkeler olmak üzere birçok Müslüman ülkeden gelen gençler de Sovyetlere karşı ilan edilen Cihad’da savaşmak için eğitildiler. Böylece kendi ülkesi dışında sözde “İslami Cihad” uğruna başka ülkelere savaşmaya giden cihatçı savaşçı profili yaratılmış oldu.

Eş zamanlı olarak 1979 yılında İran’da Humeyni iktidara getirildi. İran kendi dini rejimini komşu ülkelere yaymak için büyük bir çaba içerisine girdi. Bu çaba İran’ın komşularıyla ilişkilerini bozdu. 1980 yılında Hindistan’ın Müslümanların yaşadığı Keşmir bölgesinde büyük bir ayaklanma çıktı. Pakistan ile Hindistan arasında zaten var olan Keşmir sorunu tekrar alevlendi. Bağlantısızlar Hareketi’nin üyeleri İran, Pakistan ve Hindistan, ekonomik entegrasyona gitmeyi planlarken birdenbire kendilerini din ekseninde birbirleri ile mücadele eder halde buldular. Brzezinski’nin aklıyla CIA tarafından icat edilen Radikal Siyasal İslam temelinde “Hilafeti Yaymak” için kurulan El-Kaide, DAEŞ, İŞİD-K gibi terör örgütleri bugün Filipinler’den Malezya’ya kadar bütün bölgede halen aktiftir.

Tekrar altını çizerek yazalım. İslam dininin “cihatçı hilafet yorumu” bir Yahudi stratejist Brzezinski tarafından o tarihlerde Ortadoğu ve Güneydoğu Asya’da hem komünizmin yayılmasını önlemek hem de bölge ülkelerinin Bağlantısızlar Hareketi çerçevesinde entegrasyonuna mâni olmak maksadıyla istikrarsızlık yaratmak amacıyla kullanılmıştı. Bugün durum ne dersiniz acaba? Onu da yazacağız.

Taliban Rejimi

1979 yılında Afganistan’ı işgal eden Sovyetlerin amacı, Afganistan’da istikrarlı bir rejim kurmaktı. Sovyetleri Afganistan’dan atmak isteyen ABD’nin amacı ise istikrar getirmek değil tam tersine ülkeyi istikrarsızlaştırmaktı. Nitekim de öyle oldu. Sovyetler Birliği Afganistan’dan atıldıktan bir süre sonra Taliban iktidara geldi. Gülbeddin Hikmetyar, 1992 yılında Afgan direnişçilerin oluşturduğu Yönetim Konseyi tarafından başbakan seçildi.

Hatırlayın, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 1980 yılında Gülbeddin Hikmetyar’ın Türkiye ziyareti esnasında dizinin dibinde çekilmiş bir fotoğrafı ve videosu var. İşte o Hikmetyar, 1996 yılında Kabil’deki radyo ve televizyonlarda müzik yayımlanmasını yasakladı ve bütün sinemaları kapattı. Taliban’ın Afganistan’da iktidarda olduğu bu dönemde, kız çocuklarının eğitim görmesi yasaklandı, şeriat kuralları gereği hırsızların eli kesilmeye başlandı; cinayetten suçlu bulunanlar, halkın önünde idam edildi; erkeklere sakal mecbur edilirken, kadınların çalışması yasaklandı ve peçe zorunluluğu getirildi; bu kuralların uygulandığını kontrol etmek için din polisi tesis edildi ve “halkın mutlu yaşaması için” Fazilet Yayma ve Ahlaksızlığı Önleme Bakanlığı kuruldu. (Bugün de Taliban iktidara gelir gelmez Kadın İşleri Bakanlığını Fazilet Yayma ve Ahlaksızlığı Önleme Bakanlığı’na dönüştürdü.) Kısacası Taliban iktidarında yapılan bu uygulamalar doğal olarak ülkeyi kısa sürede orta çağa geri götürdü. Aynı zamanda ülkedeki etnik ve mezhep çatışmalarını körükledi. Polonya Yahudi’si Brzesinski’nin İslam Dinini kullanarak İslam topraklarını istikrarsızlaştırma projesi Operation Cyclone %100 başarılı olmuştu.

Sovyetler, Afganistan’dan çekildikten sonra bu cihatçı guruplar Müslümanların en çok probleminin olduğu İsrail’e gidip Filistinli kardeşleriyle birlikte Siyonistlere karşı savaşmak isteyince Brzezinski’ye karşı büyük tepkiler doğmuştu. Brzezinski’ye “bir politik İslam yarattınız, şimdi bu hareket bize karşı yönelip başımıza bela olmaz mı” diye sorulduğunda Brzezinski; “hiç önemli değil, onlar ancak parasını ödediğimiz müddetçe aktif olabilirler, gidecek ülkeleri yok, biz parayı kesince dağılacaklardır” diye cevap vermişti[1]. Gerçekten de bu cihatçı grupların basit bir tüfek üretecek teknolojisi dahi yoktur. Ellerine birileri silah tutuşturmadan savaşamazlar bile. Neyse, bu cihatçı grupların İsrail’e giderek Siyonizm’e karşı savaşmak isteyen liderleri öldürüldü sonra bu gruplar sırasıyla Bosna-Kosova ve Çeçenistan savaşlarında kullanıldı.

Zalmay Khalilzad

Brzesinski’nin kurduğu beyin takımı içerisinde çok önemli bir isim vardı; Zalmay Khalilzad. 19’uncu Yüzyılda küresel oyunlara hizmet eden bölge halklarının çocuklarından bahsetmiştik ya işte o çocukların günümüz temsilcilerinden birisi de Zalmay Khalilzad’tır. Zalmay Khalilzad, Mezar-ı Şerif şehrinde doğmuş Peştun kökenli bir Afgan’dı. Kendisinin Sünni Müslüman olduğu söyleniyor! Khalilzad, AFS (American Field Service) öğrenci değişim programı ile ABD’de lise öğrenimini görmüş, Beyrut’ta Amerikan Üniversitesinden mezun olmuş ve Chicago Üniversitesinde doktora yapmıştı. 1979’dan itibaren Operation Cyclone kapsamında Brzezinski ile birlikte çalışmaya başladı ve 1984 yılında ABD dışişleri bakanlığına girdi. Khalilzad Afgan kökenli biri olarak cihatçı savaşçıların eğitilmesi ve Sovyetlere karşı savaştırılması projesinin tam göbeğindeydi.

Zalmay Khalilzad kilit bir isim. Khalilzad, 1979’da Afganistan’a yapılan operasyonun merkezindeydi. 11 Eylül sonrası 2001 yılında Afganistan’ın işgalinden sonra bu ülkeye ABD Büyükelçisi oldu. 2005 yılında Irak’ta iç savaş alevlendiğinde ABD’nin Irak Büyükelçisiydi. 2007 yılında ABD’nin BM nezdindeki Büyükelçisi olmuştu. Hiç kimse Vatansız Para (küresel sermaye)’nin onayı olmadan ABD’nin BM Büyükelçisi olamaz. Zalmay Khalilzad’ın Amerikan siyasi çevrelerindeki unvanı, “Siyonist Kaniş” idi[2]. Bu unvan İsrail’e yakın politikalar izlemesinden kaynaklanıyor. Ama aynı zamanda Sünni kökenli bir Müslüman görünmesine rağmen Yahudi asıllı Siyonist olarak bilinen bir kadınla evli. Zalmay Khalilzad, bugün de Afganistan’daki en önemli aktörlerden birisi, onu takip ederek neler olacağını tahmin edebiliriz. Bu konudan bahsedeceğiz ama önce, 11 Eylül operasyonundan sonra Afganistan’ın işgaline gelelim.

11 Eylül Sonrası Afganistan

11 Eylül 2001 tarihinde iki uçağın New York kentindeki Dünya Ticaret Merkezi’nin ikiz kulelerine ve bir uçağın Pentagon’a çarpması ile düzenlenen terörist saldırılardan sonra ABD, suçlunun El-Kaide olduğunu iddia ederek El-Kaide terör örgütü ve lideri Usame Bin Laden’e ev sahipliği yapan Afganistan’ı 07 Ekim 2001’de bombalamaya başladı. Bildiğiniz gibi bu operasyon 20 yıl devam etti. Şimdi bu işgalin arka planını biraz inceleyelim.

Paul Wolfowitz, Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra ABD’nin küresel askeri konuşunun nasıl olması gerektiği konusunda bir plan hazırlamıştı (1992). Sonradan Wolfowitz doktrini olarak adlandırılan plan göre, “ABD, dünyanın tek süper gücü haline gelmeliydi. Bunu başarmak için Washington, kendisine rakip ulusların hatta Almanya ve Japonya gibi müttefik ülkelerin bile ABD’nin ekonomik ve askeri üstünlüğüne meydan okumasını önlemek için agresif eylemlerde bulunmalıydı. Washington, potansiyel rakipleri, küresel veya bölgesel güç olmaya istekli olmaktan caydıracak bir mekanizma kurmalıydı. Bu bir anlamda tek taraflı bir emperyalizm ilanıydı.

Amerikalı Orgeneral Wesley Clark bir televizyon programında bir anısını anlatmıştı. Orgeneral Clark 11 Eylül saldırılarının hemen sonrasında 20 Eylül’de Pentagon’u ziyaret etmiş ve Savunma Bakanı Rumsfeld ve yardımcısı Paul Walfowitz ile görüşmüştü. Görüşme sonrasında Clark, daha önce Pentagon’da kendi emrinde çalışan diğer arkadaşlarına da bir merhaba demek için alt kata inmişti. Emrinde çalışan generallerden birisi Orgeneral Clark’ı bir kenara çekerek, Rumsfeld ve Wolfowitz’in Afganistan’dan sonra Irak’ı da işgal etmek istediklerini söylemişti. Birkaç hafta sonra Orgeneral Clark, Pentagon’a bir kez daha gelerek kendisine bilgi veren general ile tekrar görüşmüş, bu sefer bahse konu general Org. Clark’a Savunma Bakanı Rumsfeld’in ofisinden aldığı bir belgeyi göstermişti. Belgede 5 yıl içerisinde 7 ülkenin, Irak, Suriye, Libya, Lübnan, Somali, Sudan ve İran’ın nasıl yok edileceği yazıyordu[3].

Yeni Orta Doğu Haritası. Kopya Hakkı: Yarbay Ralph Peters

BOP Projesi ve Yarbay Ralph Peters

Peki, bahse konu bu ülkeler nasıl yok edilecekti? Bunun ipuçlarını da Amerikalı Yarbay Ralph Peters’in 2001 yılının kış aylarında yazdığı “Stability, America’s Enemy – İstikrar ve Amerika’nın Düşmanları” başlıklı makalesinden anlıyoruz. Büyük Ortadoğu Projesinin (BOP) meşhur bir haritası var ya işte bu haritayı Yarbay Peters çizmişti.

Yarbay Peters makalesinde özetle şöyle diyor:

“Tarihsel olarak, dünyada yaşanan istikrarsızlıklar Amerika’nın yararına olmuştur. Bu istikrarsızlıklar sayesinde ABD prestij ve nüfuz kazanmıştır. Güvenli liman arayan yatırımlar ABD’ye gelmiştir. Bütün bunlar sayesinde ulusal paramız emsalsiz bir değer kazanmıştır. 20’nci Yüzyılda yaşanan istikrarsızlıklar olmasa ve emperyalist İngiliz ve Fransız imparatorlukları dağılmasaydı ABD’nin ekonomik gelişmesi çok daha yavaş olurdu. Bugün dünyada yaşanan istikrarsızlıklar olmasa, Balkanlardan Güneydoğu Asya’ya kadar çok geniş bir coğrafyada halklar baskıcı, yozlaşmış rejimler altında yaşamaya devam edecekti. Baskıcı devletlerin yaşamasına yardım etmek, özgür bir dünyanın yaratılması önünde büyük engeldir.”

“Dünyanın istikrarlı olmasının iş hayatına dolayısıyla ABD’nin ekonomik çıkarlarına hizmet ettiği düşüncesi yanlıştır. Bu inancın aksine Amerikan gücünün küreselleşmesi, çöken imparatorlukların yarattığı muazzam istikrarsızlıklar sayesinde olmuştur. 20’inci yüzyılda bu düşüncenin yanlış olduğunu gösteren birçok olay yaşanmıştır.’’

“Savaşlar, devrimler ve onlarca yıl yaşanan istikrarsızlıklar Amerikan mallarına pazar açılmasını sağlamış ve Amerikan yatırımcılarına yeni fırsatlar yaratmıştır. Özetle istikrarsızlık ABD’nin yararınadır.”

“Peki, istikrarsızlık nasıl sağlanır? Demokrasi, baskıcı rejimler sayesinde zorbela bir arada yaşayan toplumların geride kalan sosyal bağlarını da iyice zayıflatarak etnik ve mezhep temelinde gruplaşarak parçalanmalarını sağlar.”

“Acımasız bir paradoks olacak ama çatırdayan, zayıf devletlere bizim ısrarla demokrasi dayatmamız küresel istikrarsızlığa yaptığımız en büyük katkı olacaktır. Her türlü hastaya semptomları ne olursa olsun tedavi olarak çok kısa sürede inşa edilecek bir demokrasi dayatmalıyız.”

“Eğer kabileler, hırsız, baskıcı bir hükümetlerden daha etkili bir şekilde yönetebileceklerse neden kabilenin kendi topraklarını yönetmesine izin vermeyelim? Aynı şekilde eğer şirketler diktatörden daha insancıl bir şekilde halkları yönetebiliyorsa neden onlara bir şans tanımayalım?”

“Son zamanlarda, ABD’nin dünyanın polisi olduğuna dair çok şey konuşuluyor. ABD, dünya jandarması değildir ve buna gücümüz yetmez, denesek bile bu olmaz. ABD’nin rolü, terörizme karşı başlattığımız bu haçlı seferinde hakemlik olmalıdır. Bırakalım çözülmeye yüz tutmuş devletleri oluşturan etnik ve mezhep grupları ülkelerini parçalayıp kendi küçük topraklarına sahip olmak için çatışsın dursun.”

“Etnik ve mezhep temelinde organize olmuş topluluklar neden işgalci bir güç olan merkezi hükümetin silahlı kuvvetlerinin topraklarını terk etmesini istemesin? Özgürce yaşamak onların da hakkı. Bu istikamette parçalanan devletlerin yarattığı istikrarsızlık, ABD’nin yararına olacaktır.”

Yarbay Ralph Peters’in makalesi, BOP projesinin gerçek amacını özetliyordu.

ABD zararlı çıktı

Yarbay Ralph Peters’in yazdığı bu makale ve çizdiği harita çerçevesinde BOP projesi ortaya çıkmıştı. Projeyi dünyaya, dönemin ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Condoleezza Rice, Washington Post gazetesinde yazdığı bir makale ile duyurmuştu. Rice, ABD’nin BOP projesi ile Yarbay Peters’in haritasını çizdiği 22 ülkeye demokrasi getireceğini ilan ediyordu. Müslüman ülkelere demokrasi ve halklarına özgürlük getirilecekti! Bu sayede söz konusu ülkeler, otoriter rejimlerden kurtulup, serbest piyasa ekonomisine açılarak ve refaha kavuşacaktı. Ama aslında amaçlanan bu ülkelere demokrasi dayatarak parçalamak ve koskoca İslam coğrafyasını istikrarsızlaştırmaktı. Yaşanacak istikrarsızlıktan ABD ekonomik olarak yararlanacaktı. Peki, ABD bu istikrarsızlaştırma operasyonlarından karlı mı çıktı? Hayır, tam tersi zarar etti.

İlerici Politika Araştırmaları Enstitüsü’nde yapılan bir araştırmaya göre ABD, 11 Eylül’den bu yana yaptığı operasyonlar, silahlanma ve istihbarat faaliyetlerine 21 trilyon dolar harcadı[4]. Bu para ABD federal hazinesine borç olarak yazıldı. Bu operasyonların ABD’ye ekonomik olarak hiçbir geri dönüşü olmadı. İstikrarsızlaştırma operasyonlarından kârlı çıkanlar başta Vatansız Para ve İsrail’di. Vatansız Para, zayıflayan veya parçalanan devletlerin yeraltı ve yer üstü kaynaklarına ucuza çöküyor, yıkılan sınırlar sayesinde kendine yeni pazarlar açıyordu. İsrail ise kendisine tehdit teşkil eden komşu ülkeleri parçalayarak hem güvenliğini sağlıyor hem de gelecek için kendisine yayılma alanları açıyordu. ABD bu süreçte gırtlağına kadar borca batarken, Vatansız Para ve İsrail’e alan açmıştı. Üstelik ABD’nin büyüyen borcu Vatansız Para’dan başkasına değildi. Washington, Vatansız Para’nın maşası olmuştu.

Özetle, 11 Eylül sonrası gerçekleşen Afganistan ve Irak’ın işgali, sonrasında BOP ve Arap Baharı operasyonlarıyla, Tunus, Mısır, Libya ve Suriye gibi ülkelerde yaşanan iç savaşlar, küresel bir istikrarsızlaştırma projesinin parçalarıydı.

Hedef Türkiye

11 Eylül ile başlayıp 20 yıl süren ve ABD’nin Afganistan’dan kaçarcasına çekilmesiyle son bulan bu dünyayı istikrarsızlaştırma projesi acaba bitti mi? Şimdi bu sorunun cevabını arayacağız.

ABD’nin Afganistan’dan çekilmesini planlayan ana aktörün bizim Siyonist Kaniş Zalmay Khalilzad olduğunu yazmıştık. Khalilzad, 2018 yılında ABD Dışişleri Bakanı ve eski CIA başkanı Mike Pompeo tarafından ABD’nin Trump Yönetimi için “Afganistan özel temsilcisi olarak atandı. Bu görevlendirmeden sonra Khallilzad, Müslüman Kardeşler Örgütü’nün liderlerini barındıran ve Taliban’ın bir ofisini açık tutan Doha’da Taliban’ın sürgündeki temsilcileriyle görüşmeye başladı. Bu arada Khalilzad, Taliban’ın kurucu liderlerinden ve 1996 yılından Afganistan’da Taliban’ın zafere ulaşmasını sağlayan ve Pakistan’da hapiste bulunan en önemli lideri Molla Abdulgani Birader (Molla Abdul Gani Baradar)’in baskıyla serbest bırakılmasını sağladı. Molla Abdulgani Birader, serbest bırakıldıktan sonra Doha’ya gelerek Taliban heyetinin başına geçti ve Siyonist Kaniş Khalilzad ile ABD ve NATO’nun Afganistan’dan çekilme görüşmelerini yürütmeye başladı. Görüşmeler sonucunda Taliban ile ABD arasında 20 Şubat 2020’de Doha Anlaşması olarak adlandırılan çekilme planı üzerinde uzlaşıldı. Ne ilginç bu görüşmelere Afganistan’ın resmi hükümeti davet edilmemişti[5].

Taliban lideri Molla Abdulgani Birader, ABD Afganistan’dan çekildikten sonra Katar Hava Kuvvetleri’ne ait bir C-17 uçağı ile Doha’dan Afganistan’ın Kandahar havaalanına getirildi. Molla Birader, burada İslamcı militanlar tarafından sevinçle bir kahraman olarak karşılandı[6]. Takiben Molla Birader, Taliban’ın tesis ettiği yeni Afgan hükümetinin başkan yardımcısı oldu[7]. Anlayacağınız Siyonist Kaniş Zalmay Khalilzad’ın, Taliban’ı kurarken kullandığı Molla Abdulgani Birader yeni kurulan Afgan hükümetine başrol oyuncusu yapılmıştı. Şimdi bu tespitten nasıl bir sonuç çıkarmalıyız.

Pompeo ve Baradar. Fotoğraf: Getty Images

Libya, Irak ve Suriye’yi istikrarsızlaştırmak için bu ülkelere yurt dışından getirilen cihatçı savaşçıların büyük ölçüde işleri tamamlanmıştı. Cihatçı savaşçılar, bu operasyonlarda kullanılırken çok zayiat vermişler ve sayıları ciddi oranda azalmıştı. Üstelik artık bu ülkelerde barınmaları zorlaşmıştı. Cihatçı savaşçıların yeni operasyonlarda tekrar kullanılabilmesi için çoğaltılmaları gerekiyordu. Cihatçı savaşçıların tekrar yetiştirileceği bir tarlaya ihtiyaç vardı. Bu tarla doğdukları topraklar Afganistan’dan başka bir yer olamazdı. ABD ordusu Afganistan’dayken, bu topraklarda Cihatçı savaşçıları tekrar çoğaltmak mümkün olmazdı. ABD ordusu Afganistan’dan çekilmeliydi ki bu topraklarda yeniden kontrolsüz kamplar oluşsun, çeşitli radikal İslami guruplar tekrar bu topraklarda örgütlenerek dünyanın çeşitli bölgelerine götürülerek savaşacak teröristler yetiştirebilsin. İşte Vatansız Para’nın uşağı, Siyonist Kaniş Zalmay Khalilzad’ın planı budur. ABD, Afganistan’dan çekilirken 85 milyar dolar değerindeki uçak, helikopter ve zırhlı araçlarında dâhil olduğu yüzbinlerce silahı boşuna bırakmamıştır. Ne de olsa orada yetiştirilecek yeni cihatçı savaşçılara silah lazım.

Bir örnekle durumu somutlaştıralım. Eskiden durumu iyi olmayan vatandaşlar, kışın besleyemeyecekleri eşekleri ıssız bir adaya bırakırmış. Eşekler ölmez yaşarsa yaz geldiğinde onları oradan alır tekrar kullanmaya devam edermiş. Afganistan’ın Taliban’a teslim edilmesi aynen böyle bir olaydır.

Yalnız burada bir noktaya çok dikkat etmemiz gerekiyor. Başta Taliban olmak üzere Afganistan’daki diğer terör örgütlerinin ve yeni kurulacak olanların dini inancının içerisinde mutlaka “Hilafeti kurma” amacı olmalıdır. Çünkü Hilafeti kurma inancı olmazsa, Afganistan adasında yetiştirdiğiniz cihatçı eşekleri oradan alıp Bosna, Çeçenistan, Libya ve Suriye gibi başka ülkelerde kullanamazsınız. Siyonist Kanişlerin yetiştirdiği bu “Müslüman eşekler (cihatçı teröristler)” sadece ve sadece Müslüman ülkelerde kullanılabilir.

Bundan sonraki hedef ülke Türkiye’dir. Sıradaki istikrarsızlaşacak ülke İran olarak düşünülebilir. Ancak Şii İran’ın dokusu Vehhabi-Selefi temelinde yetiştirilen cihatçı eşeklerle örtüşmez. Ancak Diyanet İşleri Başkanının ülkede zaten var olan kutuplaşma yangınına körükle gittiği, Suriye, Afganistan, Irak ve Somali gibi ülkelerde 7 milyonu aşkın sığınmacı alan Türkiye, yakın gelecekte kendisini büyük şehirlerde patlatacak cihatçı eşeklerle karşı karşıya bulacaktır.

Ali Erbaş. Fotoğraf: TELE1

Bir konuya daha değinerek bu faslı kapatalım. ABD, Afganistan’ı terk ederken başka bir hamle daha yaptı. Kendisine 20 yıl boyunca hizmet eden Afganların parmak izi, göz taraması kayıtları ve biyografilerinin Taliban’ın eline geçmesine müsaade etti. Üstelik parmak izi ve göz taraması yapan biometrik cihazları da Taliban’a bıraktı. Normalde askeri kurallar gereği, ordu çekilirken gizli bilgi, silah ve teçhizat düşman eline geçmesin diye imha edilir. Bu yapılmadı, çünkü ABD’nin yaptığı etnik ve mezhep temelli fişlemeler değişik grupların eline verilerek Afganistan’da iç savaşın devam etmesi sağlanacak. Afganistan’da istikrarsızlık devam etmezse ülkeye Çin veya Rusya gibi ülkeler müdahale ederek ülkeyi istikrara kavuşturabilir ve bölgenin terörist üreten bir bataklık olmasını sonlandırabilir. Bunun olmaması için Afganistan’da iç savaşın devam etmesi gerekiyor. Yani önümüzdeki yıllarda Afganistan’da cihatçı eşek üreten iç savaş devam edecek.

Kabil Havaalanı

Peki, bizim Siyonist Kaniş Zalmay Khalilzad ve onunla aynı misyonu üstlenenlerin Afganistan’daki terörist yapılanmaları kontrol edebilmeleri için ne gerekmektedir? En önemli şey; Vatanız Para’ya hizmet eden bölgedeki örgütlerin liderleriyle irtibat kurmaktır. Onların ihtiyaç duyduğu para, silah ve istihbarat gibi önemli bilgileri aktarmak ancak dünyaya açılan bir kapı ile olur. Kabil Hava Limanı’nın açık olması bu yüzden çok önemlidir. Kabil Hava Limanı sayesinde ülkeye insani yardım taşınacağı iddia ediliyor. Afganistan’daki 33 milyon nüfusa uçakla taşınacak malzemelerle insani yardım yapmak mümkün değildir. Tekrar edelim, Kabil Hava Limanı’nın açık olması, bölgedeki terörist grupları kontrol altında tutmak adına önemlidir. Peki, bu göreve kim soyunuyor? Türkiye ve Katar.

Sonuç

Hatırlayalım bu plan kim yapmıştı? Siyonist Kaniş Khalilzad. Türkiye’ye de büyük yatırımlar yapan Katar Yatırım Fonunun perde arkasındaki gizli ortaklarından birisinin Rothschild Ailesi olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla Katar’ın pozisyonu belli. Katar, Siyonist Kaniş Khalilzad’ın yanında yer alıyor. Peki, Türkiye olarak biz kimin yayındayız?

Vatansız Para, 2050 yılına kadar olmasını öngördüğü kitlesel göçlerle birçok devletin demografik yapısını kökünden değiştirmeyi planlamaktadır. Küresel göçler, istikrarsızlık ve iç savaşlar sebebiyle olur. İstikrarsızlığı ve iç savaşları yaratan en önemli unsur ise terör örgütlerinin varlığıdır. Afganistan’da yeniden çoğaltılmak istenilen Cihatçı teröristler bu maksatla kullanılacaktır. Terör örgütleri kitlesel göçleri tetikleyecek, kitlesel göçler sonucu demografik yapıları değişen ülkeler istikrarsızlaşacak, domino etkisiyle kitlesel göç daha da büyüyecek, birçok ulus devlet bu sayede parçalanacaktır. En önce parçalanacaklar Müslüman ülkelerdir. Çünkü “Hilafeti kurma hayaliyle başka ülkelere savaşmaya giden “Cihatçı Eşekler” ancak Müslüman ülkelerde uzun süren kalıcı operasyonlar yapabilmektedir. Bu sürecin sonunda etnik ve mezhep temelinde oluşan küçük küçük şehir devletlerine doğru bir gidiş olacaktır. Vatansız Para’nın bu yüzyıldaki planı budur.

Türkiye’deki Siyasal İslamcılar, II. Abldülhamid’in Rothschild’lere İsrail’i kurmak için toprak vermemesi ile övünürler; bugün Siyonist Kaniş ve Cihatçı Eşeklerin tarafında olup olmama konusunu iyi düşünmelidirler.

[1] https://www.youtube.com/watch?v=tUwC63uo42Q (Prof. Gilles Kepel)

[2] https://www.khorasanzameen.net/php/en/read.php?id=2873

[3] https://www.youtube.com/watch?v=gTbg11pCwOc

[4] https://augustafreepress.com/the-rise-of-the-security-industrial-complex-from-9-11-to-covid-19/

[5] http://www.williamengdahl.com/englishNEO19August2021.php

[6] https://www.ft.com/content/a895adc1-3268-4387-8a11-5022768c6b47

[7] https://www.trthaber.com/haber/dunya/afganistanda-yeni-kabine-aciklandi-kim-kimdir-607450.html

Yazar Profili

Osman Başıbüyük

İlk ve orta öğrenimini Ankara’da tamamlamıştır. 1986 yılında Işıklar Askeri Lisesi, 1990 yılında Hava Harp Okulundan mezun olmuştur. Uçuş eğitimini 2’inci Ana Jet Üs K.lığında tamamladıktan sonra kol uçucusu, lider ve öğretmen olarak Türk Hava Kuvvetlerinin çeşitli filolarında F-104 ve F-16 uçaklarında pilot olarak görev yapmıştır.

DİN & DİYANET DOSYASI : Sibiryalı Şarlatan İsa’ya Hava Destekli Operasyon


Sibiryalı Şarlatan İsa’ya Hava Destekli Operasyon

GÜNCEL HABER – 27 Eylül 2020 15:16A A

Sibiryalı Şarlatan İsa’ya Hava Destekli Operasyon

Vissarion adıyla tanınan eski trafik polisi Sergey Anatolyevitch Torop, Rus polisinin hava destekli operasyonu ile yardımcılarıyla birlikte kıskıvrak yakalanarak tutuklandı.

Ercan Caner, Sun Savunma Net, 27 Eylül 2020

Kendisini dirilen ve dünyaya geri dönen İsa olarak lanse eden eski trafik polisi 59 yaşındaki Sergei Torop, Rus polisinin Sibirya’da düzenlediği hava destekli operasyonu ile kıskıvrak yakalanmıştır. Yerel kaynakların iddialarına göre baskına helikopterlerin yanı sıra 50 otobüs, bir ambulans ve 50 polis aracı katılmıştır.

Helikopterler ile Vissarion’un yaşadığı yere sızan Rusya Federal Güvenlik Servisi (FSB) mensubu silahlı ajanlar, dinsel şarlatanı yardımcısı Vladimir Vedernikov ve Sovyet döneminde bir çocuk korosunun davulcusu olan sağ kolu Vadim Redkin ile birlikte yakalayarak tutuklamıştır. Kıskıvrak yakalanan dinsel şarlatanlar yüzleri maskeli polisler tarafından derhal hazır beklemekte olan helikopterlere bindirilmiştir.

Torop, 1991 yılından beri Sibirya’nın derinliklerinde Son Vasiyetname Kilisesi adını verdiği tarikata liderlik etmektedir. Sovyetler Birliği çökerken 1998 yılında eski işini kaybeden dinsel şarlatan kendisinde bir ‘‘uyanış’’ hissettiğini ve İsa kimliğine büründüğünü iddia etmektedir.

Vissarion adlı dinsel şarlatan 2002 yılında İngiliz The Guardian gazetesine verdiği bir demeçte; ‘‘Ben Tanrı değilim. Ve İsa’yı Tanrı olarak görmek yanlıştır. Fakat ben baba Tanrı’nın yaşayan mesajıyım. Tanrı ne söylemek istiyorsa benim üzerimden söylüyor’’ ifadelerini kullanmıştır.

Rus medyasına göre dinsel şarlatan ilk olarak İsa’nın dünya yörüngesi üzerinde insanlığı yakından takip ettiğini ve Bakire Meryem’in Rusya’yı yönettiğini, sonradan İsa olduğunu iddia etmiştir. Sayıları 4.000’e yaklaşan Torop Tarikatı üyelerinin dini inançları, diğer ideolojilere ilave olarak, Ortodoks Hıristiyanlığı ve çevrecilikten gelmektedir.

Solda Sibiryalı İsa 28 Ağustos 2019 tarihli fotoğrafta Sibiryalı çocuklarla konuşurken. Kaynak: AFP via Getty Images, sağda ise Sibirya koyunları görülmektedir.

Tarikat bünyesinde üyeler vejetaryenliğe zorlanmakta ve alışverişlerde para kullanılmamaktadır. Tarikat üyeleri sade kıyafetler giymekte ve tarikatlarının ortaya çıkış tarihi olarak dinsel şarlatan Vissarion’un doğduğu yıl olan 1961 yılını kabul etmektedirler. Noel alışılagelen tarihte değil, kıskıvrak yakalanan dinsel şarlatanın doğum günü olan 14 Ocak günü kutlanmaktadır.

Dinsel şarlatanın dirilip dünyaya geri dönen İsa olduğunu sanan yaklaşık 4.000 kadar Sibirya koyunu (!) 20 adet köyde yaşamaktadır ve dinsel şarlatana kendilerini en fazla adayan 300 kadar Sibirya koyunu (!) ise Sibirya’nın derinliklerinde Şafağın Yeri adını verdikleri bir tepede yaşamlarını sürdürmektedir.

Rus Ortodoks Kilisesi uzun bir süreden beri dinsel şarlatanın tarikatını kınasa da Rus yetkililer nedense bu tarikata uzun yıllar dokunmamayı tercih etmiştir. Rus yetkililerin neden birdenbire bu tarikata karşı harekete geçmeye karar verdiği bilinmezliğini korumaktadır.

Rus araştırma komitesi Vissarion adıyla anılan İsa özentisi dinsel şarlatanın yasadışı dini bir organizasyonu yönetmekle suçlanacağı açıklamasını yapmıştır. Rus basınında yer alan bazı haberlere göre, yasadışı tarikata yapılan ani baskının nedeni Vissarion adlı dinsel şarlatanın bölgedeki iş çevreleriyle yaşadığı çıkar çatışmalarıdır.

Yazar Profili

Ercan Caner

Elektrik ve Elektronik Mühendisliğinin yanı sıra, uçak ve helikopter lisanslarına sahiptir. Türkiye Hava Sahası Yönetimi alanında doktora tez çalışmalarını sürdüren Caner’in İnsansız Hava Araçları (2014) ve Taarruz Helikopterleri (2015) konulu makaleleri yayımlanmıştır. 36 yılı kapsayan TSK, BM ve NATO deneyimlerine sahiptir.

TSK DOSYASI /// MÜYESSER YILDIZ : ABD’ye Haddini Bildiren Albay Nasıl Veda Etti ???


MÜYESSER YILDIZ : ABD’ye Haddini Bildiren Albay Nasıl Veda Etti ???

11 Eylül 2021

ABD’ye Haddini Bildiren Albay Nasıl Veda Etti?

Geçen ayki YAŞ kararlarının ardından, görev süresi uzatıldığı halde emeklilik kararı alan bir subayımızı yazdım.

Bu subayın özelliği neydi?

2017 yılında dönemin ABD Başkanı Trump, Suriye’deki PKK/YPG’ye ağır silah verilmesi kararını onaylarken, kendisi İncirlik’te görevliydi.

Buradaki Amerikalı komutan tarafından, IŞİD’le mücadelede gösterdiği üstün başarılardan dolayı madalya ve beratle ödüllendirilecekti.

Subayımız, bu ödülleri geri çevirmekle kalmadı, Amerikalıların yüzüne şunları söyledi:

Sizleri yaralamak ve üzmek istemem. Fakat bu madalyayı kabul etmem mümkün değildir. Çünkü bu madalyayı verenler benim düşmanım olan YPG ile işbirliği içindedir. Onurum bu madalyayı kabul etmeme müsaade etmemektedir.”

Ve tören salonunu terk etti.

Hatırlanacaktır; bu olay duyulduğunda çok ses getirdi.

İktidar medyası dahil bu subayımızın kim olduğunu ve başka kahramanlıklarını da yazdı.

Örneğin, 2003’te daha Yüzbaşı iken Kosova’da kendisine saldırıp sorgulamak isteyen 4 Alman askeriyle kavga ettiği anlatıldı.

Bu subayımız Albay Orkun Özeller’di. Son olarak bir Doğu ilimizdeki tugayda Kurmay Başkanı’ydı. YAŞ toplantısında fiili hizmet süresi 2 yıl uzatıldığı halde emeklilik dilekçesini verince, “Acaba neden?” diye sormuştum.

Bu Kararı Aldım Çünkü

30 Ağustos tarihi itibariyle emekliliği kesinleşen Albay Özeller, silah arkadaşlarına şu mesajla veda etti:

1985 yılında henuz 14 yaşında bir delikanlı iken, babamın, annemden habersiz ‘Her Türk asker doğar.’ şiarı ile beni teslim ettiği Maltepe Askeri Lisesi’nde üniforma bedenime değil, ruhuma ve benliğime giydirilmişti. O günden itibaren büyük bir onurla taşıdığım şerefli Türk Silahlı Kuvvetleri üniformasını bugün emekli olmam nedeniyle çıkarmış bulunmaktayım. Fakat bana verilen düstur ile son nefesime kadar devletimin askeri olmaya devam edeceğim. 28 yıl süren meslek hayatımda bana verilen yurt içinde ve uluslararası alanlardaki görevleri lâyıkıyla yerine getirmeye çalıştım. Emanet edilen canları kendi evladım gibi gördüm. Başkomutan Mustafa Kemal Atatürk’ün yolunda, ona yakışır bir subay olmaya gayret ettim. Elde ettiğim başarılarda benim için dua eden insanların varlığını hep hissettim. Bu vesileyle benden desteklerini esirgemeyen aziz Türk Milleti’ne şükranlarımı sunuyorum. Emekli olmama üzülen, göreve devam etmem için çok ısrar eden kıymetli büyüklerimin affını istirham ediyorum. En iyi bildiğim şey askerlik olup, bilgi ve tecrübelerimi Türk Silahlı Kuvvetleri’nde kullanarak faydalı olabilmeyi ben de çok arzu ederdim; fakat beni almış olduğum bu karara götüren dış etkenlerin olduğunu da bilmenizi isterim. Neticede bu bir bayrak yarışı, şimdi sıra bizden sonra gelenlerde. Bizler gelip geçiyoruz, lakin önemli olan Türkiye Cumhuriyeti’nin hür ve bağımsız olarak ebediyyen yaşamasıdır. Hepiniz hakkınızı helal edin. Son nefesime kadar Türklük ve vatanım için çalışma konusunda gayret edeceğimden şüpheniz olmasın. Varlığım Türk varlığına armağan olsun. Ne mutlu Türküm diyene.

Onur… Başkomutan Mustafa Kemal Atatürk… Dış etkenler… Türkiye Cumhuriyeti’nin hür ve bağımsız olarak ebediyen yaşaması” vurguları ne de çok şeyi anlatıyor, değil mi?

Müyesser YILDIZ, 10 Eylül 2021

Kaynak: https://muyesseryildiz.com/2021/09/10/abdye-haddini-bildiren-albay-nasil-veda-etti/

Yazar Profili

Müyesser Yıldız