İSTİHBARAT DOSYASI /// Cengiz Erdinç : Stratejik şirketler satıldı, istihbarat teşkilatı ‘ne yap ıyorsunuz?’ demedi


Cengiz Erdinç : Stratejik şirketler satıldı, istihbarat teşkilatı ‘ne yapıyorsunuz?’ demedi

Türkiye’de eroin kaçakçılığını anlattığı, ‘Overdose Türkiye’ kitabının da yazarı olan Cengiz Erdinç: "Eski bir istihbarat geleneği var Türkiye’de ve anti-komünisttir. Yakın zamanlarda İstanbul’da iki İranlı öldürüldü. Yine Rusya’nın muhalifleri Ankara’da ve İstanbul’da öldürüldü. Başka istihbarat örgütleri cirit atıyor burada. Neden? Çünkü siz aydınlarınızın, gençlerinizin peşindesiniz… Türkiye’nin stratejik şirketlerini kim alıyor, kim satıyor?”

DUVAR – “Derin devlet komplocu bir kavram. İşin ilginci derin devlet efsanesinden yararlanan mafyatik tipler de var. Hukuku delmenin bir arka kapısıdır derin devlet. Türkiye’de ne 70’lerde ne 80’lerde ne de kontrgerillanın ilk ortaya çıktığı 60’lı yıllarda böyle bir şey olmadı. Türkiye hiçbir zaman hukuk devleti olmadığı için derin devlete de gerek yoktu. Devlet memurları her türlü suçu işler ve cezasızlıktan yararlanır.”

Organize suç örgütü liderlerinin kritik dönemlerde ülke meseleleriyle ilgili demeç verdiği hatta çoğu kez tehditler savurduğu bir dönemi konuşmak üzere sözleştiğimiz araştırmacı gazeteci Cengiz Erdinç’in sözleri bunlar.

Abdullah Çatlı, Oral Çelik gibi isimlerin ortak özelliği ne? Türkiye’deki istihbarat örgütlerinin kadim bir ideolojisi olduğundan bahsedebilir miyiz? Alaattin Çakıcı, ülkücüler için önemli bir figür mü? Teşkilat-ı Mahsusa’dan Özel Harp Daireleri’ne Türkiye’deki istihbarat örgütlerini diğer ülkelerin istihbarat örgütlerinden ayıran ne? Dünyadaki istihbarat örgütleri birbirlerinden bağımsız mı?

Türkiye’de eroin kaçakçılığını anlattığı, “Overdose Türkiye” kitabının da yazarı olan Cengiz Erdinç’le konuştuk.

‘DERİN DEVLET DEĞİL KONTRGERİLLA VAR’

Alaattin Çakıcı yakınlarda Kemal Kılıçdaroğlu’na tehditler savurduğu bir mektubu kamuoyuyla paylaşmıştı. Şimdi yine Boğaziçi Üniversitesi meselesi üzerine fikrini beyan ettiği, Melih Bulu’ya istifa etmemesi gerektiğini de söylediği bir mektubu geldi. Kritik zamanlarda sözünü söyleyen bu insanların gücü nereden geliyor?

Alaattin Çakıcı çok önemli bir figür değildi. Mafya içinde de değildi, ülkücüler içinde de değildi. “Derin devlet” diye tartışılıyor ama bu biraz Kurtlar Vadisi dizisi ile yaratılan bir efsanenin parçası. Abiler, konseyler falan… Böyle bir şey yok aslına bakarsanız. Türkiye’de derin devlet değil kontrgerilla var. 1940’lardan beri var diyebiliriz. Bu çok ayrı bir şey.

Bu gücü nereden buluyor? Devlet içindeki bir takım yapıların, istihbarat teşkilatının yeraltı dünyasından kaçakçılarla, mafya grupları ile ilişkileri hep oldu. Buna da “Devletin yüksek çıkarları için pis işleri bunlara yaptırıyoruz” gibi açıklama getirilir ama bu defalarca duvara çarptı, skandallarla sonuçlandı. Şimdi durum biraz daha farklılaştı. Çakıcı gibi isimler istihbarat teşkilatlarından daha çok politikacıların kullandığı bir figür haline geldi.

‘LOJİSTİK FAALİYETLER İÇİN ÜLKÜCÜLERE VAATLER VERİLDİ’

Çakıcı’nın Lübnan’da Asala’ya karşı kullanıldığı, Fransa’da bazı eylemler yaptığı söylenir. Bunlar doğru mu?

“Asala operasyonunda devlet, ülkücüleri kullandı” bilgisi gerçeği yansıtmıyor. Devlet o zaman çeşitli ülkelerde istihbaratçıları, askerleri ve profesyonel kadrolarını kullanarak bir operasyona kalkışıyor, evet ama operasyon baştan sona skandallarla dolu. Bir yerde vuracakları adam yerine komşusunu vuruyorlar. Bir yerde yine hedefleri yerine amcasının arabasına bombayı koyuyorlar. Öldürüldüğü anlatılan Ara Toranyan NTV’de canlı yayına çıkmıştı. Toranyan, iki kez saldırıdan kurtuluyor, ve ilginçtir Türk istihbaratı kadar “Asala içindeki gruplardan” da şüphelendiğini anlatıyor. Yine “biz öldürdük” dedikleri adam Azeri-Ermeni savaşında tankın altında kalarak öldü. Asala operasyonunda lojistik ve yan faaliyetlerde kullanılmak üzere ülkücülere bazı vaatler verildi, doğru. Abdullah Çatlı gibi, Oral Çelik gibi isimler bunlar. Yurt dışında kaçak yaşıyorlardı. Geri döneceksin, pasaport vereceğiz gibi vaatlerle bir takım yerlere molotofkokteyli atmak, silah sağlamak gibi faaliyetlerde bulunuyorlar. Daha sonra başka ülkücüler ortaya çıkıyor, “Asala operasyonlarını biz yaptık” diyor. Devlet üstlenemediği için, istihbarat teşkilatı fiyasko olduğu için buna ses çıkarılmıyor. Asala örgütünü Türk istihbarat teşkilatı bitirmedi, ayrışmalar zaten başlamıştı. Orly Havalimanı saldırısıyla sivilleri öldürmeleri çok tepki aldı ve bölündü bu yüzden.

‘ÇAKICI KASEDİ YÜZÜNDEN HÜKÜMET DÜŞMÜŞTÜ’

Çakıcı, Cumhur İttifakı’nın korunup kollanması gerektiğine dair de mesaj verdi. Bu kişilerin iktidarlarla bağları geçmiş yıllarda daha arka planda tutulmuyor muydu?

Tam tersine. Çakıcı’nın 90’lı yılların sonunda bakanlarla konuşmaları patlardı. Hatta Tempo Dergisi’nde “Best of Çakıcı” diye bu konuşmaları içeren kaset vermiştik. Örneğin ANAP döneminde Eyüp Aşık’tı Çakıcı’yla ilişkilendirilen isim. O kadar politikayla ilişkisi aleniydi. Çakıcı kaseti yüzünden hükümet düştü. (1998’de Türkbank ihalesine Alaattin Çakıcı’nın müdahale ettiği ses kayıtları ile ortaya çıkmış, bu skandal üzerine Mesut Yılmaz hükümeti devrilmişti.) O zaman da aleniydi. Şimdiki farkı, politika sahip çıkıyor. Bu kadar net sahip çıkılmıyordu. Yani örneğin Devlet Bahçeli için Çakıcı’ya sahip çıkmak kendi ayağının altındaki meşruiyet zeminini ortadan kaldırmak demek aslında. Kağıt üzerinde de olsa kuvvetler ayrılığı var. Bir politikacı kalkıp da organize suç örgütü liderini politikadaki hamlelerinden dolayı -işte Kılıçdaroğlu’nu tehdit etmesi, Boğaziçi meselesine dahil olması- destekliyorsa kendi ayağının altındaki meşruiyet zeminini çeker.

‘KAMU İHALELERİNE ÇÖKÜLÜRKEN ZATEN MAFYANIN SİVİLLEŞMESİ GEREKİR’

İleride bunun bir sonucu olabilir mi?

Kim yargılar bilmiyorum ama yasalarda suçu övmek tarif edilmiş, cezası olan bir şeydir. Bunu bir politikacı yaptığında dokunulmazlıktan yararlanıyor. Suçu övmek fena bir şey bir politikacı için. 1980 darbesinin nasıl hazırlandığını düşünürsek buna en çok ülkücüler itiraz etmeli. Türkiye’de politika ile kontrgerilla faaliyetleri arasında bir paralellik her dönemde var. 90’lı yıllara kadar siyaset mekanizmasına Milli Güvenlik Kurulu üzerinden müdahale ediliyordu. Milli Güvenlik Kurulu devletin kendisiydi bir anlamda, o da darbenin getirdiği bir yapıydı. Daha sonra MGK’nın devreden çıkarılması, organize suçun sivilleşmesine yol açtı. Yani mafya kendi işi ile meşgul oldu, siyasete çok dahil olmadı, dahil olmasına da çok gerek yoktu. O kadarını söyleyeyim, daha fazlasını söylemeyeyim.

Anladım…

Mafya ne yapar? İhalelere çöker. Kamu gücünü ve yargı içindeki adamlarını kullanarak gelir elde eder. Her şekilde suçtan gelir sağlanır. Eee şimdi birileri kamu ihalelerine çöküyorsa zaten mafyanın sivilleşmesi, kendi alanına dönmesi gerekir.

“Devlet için yaptık” diyen bu insanlar maaş alıyor mu?

1984’de meşhur Abdullah Çatlı, Nevzat Bilecen olayı vardır. İsviçre’de 5 kilo civarı eroini kaçırırken yakalanıyorlar. Bilecen, MİT’le çalıştığını söylüyor. Bu olay dışardan bakıldığında örtülü operasyonları eroin kaçırarak desteklemek, finanse etmek gibi gözüküyordu. Dolayısıyla işin para yanı bu. Siz maaş dediniz.

Başka bir şey söyleyeyim. İşte ne denir, PKK’nın para kaynaklarını kurutmak için devlet içinde Jandarma, MİT ve Emniyet’in bir takım grupları oluşturduğu ve Kürt iş insanlarını ortadan kaldırdığı söylenir. Yanlış… 1989’da mafya içinde Avrupa’dan İtalyalardan başlayarak zincirleme bir çöküş yaşandı. Kürtlere operasyon dendi ama bazı Kürt iş insanlarına ya da daha doğru ifadeyle narkotik kaçakçılıkla ilgili isimlere yapılan operasyon aslında yeraltı dünyasındaki çatışmaya hizmet etti. Bu operasyonlar; bir takım kaçakçılık yollarının merkezlerinin, bir elden başka bir ele geçilmesi için yapıldı ama bu kamuoyuna “PKK’nın finans kaynaklarını kurutma” şeklinde lanse edildi. PKK’nın finans kaynakları kurudu mu? Hayır. Faaliyet gösteriyor örgüt. Görüyoruz. Peki, kimse sormuyor mu, bu kadar Kürt iş insanı öldürüldü, silahlar var, tanıklar var. Bu olaylara katılanlardan biri Teyfik Ağansoy’du. Ağansoy da Çakıcı tarafından öldürüldü.

Mafya; devletin meşru şiddet tekelini delen bir yapıdır. Mafyayla devlet arasındaki ilişki, meşru şiddet tekelini tartışılır hale getirir. Devletin içinden hukuku çıkardığınızda geriye çete kalır. Devletin silahlı gücünün içinden hukuku çıkarttığınızda geriye bir çete faaliyeti kalır. Susurluk denilen şey aşağı yukarı budur. Jandarma, polis, MİT içindeki bir takım gruplar devlet gücünü kullanarak şantaj, para koparma, haraç alma gibi faaliyetlere girişmiş. Bunun da adı ya da bahanesi PKK’nın finans kaynaklarını kurutmak olmuş.

‘TÜRKİYE’DE HİÇBİR ZAMAN HUKUK OLMADIĞI İÇİN DERİN DEVLETE DE GEREK YOK’

Geçmişten bu yana mafya olarak anılan kişiler uyuşturucudan silah kaçakçılığına kadar bir devlet görevlisi ile ismi anıldı. Bazıları MİT’den bazıları Emniyet’den, Jandarma’ya kadar. Bu durumda suç ortaklığı devletin kendisi mi oluyor?

Evet. Bakın, devletin örtülü operasyonların arkasına sığınarak yaptığı bir takım yolsuzlukları sorduğunuzda “devlet sırrı” denir. İşte “Devlet için önemli işler yaptık” denir. Eee ne yaptınız? Ortada bir şey yok. Asıl kilit soru bence şu: Türkiye’de istihbarat faaliyetlerinin polis, jandarma, emniyet, ordu bir sürü kolunun hesap verilebilirliğinin olmaması. Sadece MİT de değil, Emniyet, Jandarma, Genelkurmay, Dışişleri vs. farklı farklı istihbarat faaliyetleri yürütür. Burada operasyon yapan kurumlar denetlenmelidir. Uzun süre Başbakanlığa bağlıydı Milli İstihbarat Teşkilatı. Gelip geçen başbakanlar ne kadar denetlerse o kadar denetleniyordu. Meclise ya da meclisin bir koluna hesap vermiyordu. Halen de vermiyor. Halbuki farklı ülkelerde mesela Amerika’da istihbarat faaliyeti senatoya, belli komisyonlara hesap verir. Yani yürütmenin dışında yasamaya hesap verir. Bizde ise böyle bir şey yok.

Derin devlet komplocu bir kavram. İşin ilginci derin devlet efsanesinden yararlanan mafyatik tipler de var. Hukuku delmenin bir arka kapısıdır derin devlet. Türkiye’de ne 70’lerde ne 80’lerde ne de kontrgerillanın ilk ortaya çıktığı 60’lı yıllarda böyle bir şey olmadı. Türkiye hiçbir zaman hukuk devleti olmadığı için derin devlete de gerek yoktu. Devlet memurları her türlü suçu işler ve cezasızlıktan yararlanır. Bakın örnek vereyim. Türkiye’de kontrgerilla ya da diğer adıyla “özel harp dairesi” ilk defa 1966 yılında ortaya çıkmıştır.

‘BÜTÜN BUNLARI YAPAN 25-30 KİŞİLİK BİR EKİP’

Ne oldu 1966 yılında? Nasıl ortaya çıktı?

Genelkurmay Başkanı Cemal Tural’ın karısı İzmir Caddesi’ni kapatıp alışveriş yapıyor, gazeteci İlhami Soysal da bunu eleştiriyor, sonra kaçırılıp dövülüyor. O zamanki adı Seferberlik Tetkik Kurulu. Sonra Özel Harp Daire’si oldu.

1969 yılında Taylan Özgür öldürülüyor. Taylan Özgür’ü öldüren bir polis diye biliniyor uzun süre. Sonra 1990’larda Talat Turhan çıkıyor, “Hayır, bir üsteğmendi şimdi de general” diyor. Çok kabaca söyleyeyim. Arada 27 Mayıs olmuş, Talat Aydemir ayaklanması olmuş. (20 Mayıs 1963’te, anayasada öngörülen reformların gerçekleştirilmediği gerekçesiyle, Kara Harp Okulu’nun katılmasıyla darbe girişiminde bulundu.) Harbiye olduğu gibi atılmış. Dolayısıyla o tanıma uyan beş tane general kalıyor geriye. Çok kolaydı onu bulmak ama bunlar hiç konuşulmadı. Taylan Özgür cinayeti bir kontrgerilla cinayetidir. Derin devlet değil, devlet cinayetidir. Doğru düzgün soruşturulmamıştır, tanıklar karartılmıştır. Talat Turhan da dahil tanıklar tanıklıklarını değiştirmiştir.

Ankara’da yayınlanan Barış gazetesi vardı. İlk kontrgerilla belgeleri bu gazetede yayınlanıyor. Gazetenin sahibinin yeğeni çok şüpheli şekilde trafik kazasında ölüyor. Dünyada; kontrgerilla faaliyetinin daha doğrusu “gayri nizami harp” denilen olayın ilk ortaya çıkışı 1970’ler. Bizde 1 Mayıs 1977 katliamı ile başlıyor bu süreç, 12 Eylül darbesine hazırlanılıyor. Bir takım aydınlar öldürülüyor. Ankara’da savcı Doğan Öz öldürülüyor ki kontrgerillayı soruşturmaya çalışan bir isim. Abdi İpekçi öldürülüyor. 25 aydın öldürülüyor. Çorum ve Maraş’taki katliam girişimleri gerçekleştiriliyor. Bütün bunları yapan ülkücüler içinde 25-30 kişilik bir ekip. Özel bir ekip, seçilmiş bir ekip. Daha sonra bunlardan mafyaya evrilenler oldu. Bu gücü bir takım yeraltı işlerinde kullananlar oldu.

‘BU MAFYA BABALARININ ALAYI ASLINDA BULGAR GİZLİ SERVİSİNE ÇALIŞIYOR’

“Özel bir ekip, seçilmiş bir ekip” dediniz. Ortak özellikleri neydi? Bu insanlar nasıl seçildi?

Ortak özellikleri Özel Harp Dairesi’nin subayları tarafından eğitilmeleriydi. Mesela 1970 yılında Necdet Güçlü cinayeti vardır. (13 Nisan 1970’de silahlı ülkücüler Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bastı. Tabip Asteğmen Necdet Güçlü başından vurularak öldürüldü) Bu cinayette kullanılan iki tane silah var. Birisi teğmen Fehmi Altınbilek’in adına kayıtlı öbürü de Mustafa İlerisoy’un. Uğur Mumcu bunu defalarca yazdı ama kimse bu askerleri çağırıp, bu silahlar sizde ne arıyor demedi. Bu iki isim ülkücüleri eğiten isimlerden. Abdullah Çatlı, Oral Çelik, Muhsin Yazıcıoğlu da buna dahildir. “Ülkü ocakları ikinci başkanı” denir mesela. Neden ikinci başkan? Çünkü birinci başkan yasalar önünde sorumlu, ikinci başkan asıl başkan ama yasalar önünde bir sorumluluğu yok.

Devletin “pis işlerini yaptırdığı”, işi bittikten sonra öldürdüğü isimler var mı?

Yoldan çıkan, hükmedilemeyen Cem Ersever (Jandarma İstihbarat ve Terörle Mücadele adlı birimin kurucularından biri olan asker) gibi adamlar öldürülüyor elbette. Bunun dışında ikinci bir vaka var mı deseniz, bilmiyorum. Bir başka fiyasko var çok konuşulmayan. Bakın MİT’in çalıştığı mafya babaları var. Yaşar Yamak, yurt dışına kaçan Sarı Avni gibi… Bunlar büyük isimler. Devlet adına bunlara pasaport verildiği, korunduğu söylenir ama sonradan ortaya çıkıyor ki bu babaların alayı aslında Bulgar gizli servisine çalışıyor.

Bu olay nasıl anlaşıldı?

Papa suikastinde Türk mafyası var gibi gözüküyordu ama bunların hep Bulgaristan’ın desteği ile çalıştığı ortaya çıktı. Bulgar gizli servisi sağcı mafya babalarını komünist Bulgaristan’ın gizli servisine angaje etmiş. MİT kendisine çalıştığını zannediyor ama asıl çalıştıkları Bulgar gizli servisi. Bu bir fiyasko ama böyle fiyaskolar konuşulmaz. Nedir? İşte devletin yüksek çıkarları gereği iş yapıyorduk… İyi de senin adamların Bulgaristan’a çalışıyormuş!

‘FETHULLAHÇILAR KONTRGERİLLA GİBİ DAVRANDI’

JİTEM’de, MİT’te veya emniyet istihbarata çalışanların kendi aralarındaki çatışmalardan bahsedilir. Bu çatışmaların sebebi ne?

Susurluk süreci böyleydi zaten. Birisinin adamını öbürü kaldırıyor. Tarık Ümit hem MİT’in hem Emniyet’in adamıydı, iki tarafa birden çalışıyordu. O çatışma yüzünden hâlâ cesedi bile bulunamadı. Alman istihbaratına buradan giden eroini bildiriyordu, öbür taraftan Alman istihbaratından gelen asetik anhidriti bildiriyordu. (Eroin üretiminde kullanılan kimyasal bileşik) Birini MİT’e öbürünü Emniyet’e söylüyordu falan. Osman Nuri Van Belçika’da öldürülen bir MİT mensubu ama neden öldürüldüğü hâlâ meçhul. Teyfik Ağansoy’la Çakıcı’yla beraber hareket eden biri olduğu söyleniyordu. Bu cinayetler aydınlatılsaydı belki istihbarat teşkilatları bu isimleri bu kadar rahat kullanamazdı.

Hrant Dink, Uğur Mumcu, Cevat Yurdakul, Ümit Kaftancıoğlu, Beyçet Aysan, Bahriye Üçok… Türkiye’de siyasi cinayetler her daim kesintisiz devam etmiş. Kadim devlet geleneğinin arkasında sadece ‘sağcı’, ‘ülkücü’ denenler mi var?

Bakın Ergenekon diye bir şey icat ettiler ama ima edilen şey kontrgerilla idi. Kontrgerilla demiyorsunuz Ergenekon diyorsunuz. Genel anlamda Stay-behind deniliyor buna. (“Geride kal” olarak tercüme edilebilir. NATO bünyesindeki ülkelerde sol örgütlenmeye karşı oluşturulan yasa dışı silahlı kuvvetler.) Ergenekon adını ilk kamuoyuna duyuran Erol Mütercimler’di ama Ergenekon’un dayandığı kaynaklar ölü generallerdi. Ergenekon diye bir yapı Fethullahçıların tarif ettiği anlamıyla yok, uydurma. Buna kontrgerilla faaliyeti yürütülen isimler de dahil edildi, muhalifler de dahil edildi. Hrant Dink cinayetinde etkin bir yargılama hâlâ engelleniyor ama orada görülen manzarada bu bir devlet cinayeti. Fethullahçılar bunu görmüş, önünü açmış, kolaylaştırmış. Çünkü Ergenekon diye bir şeye hazırlanıyorlar, bu da onun gerekçesi olacak. Tipik kontrgerilla gibi davranmış Fethullahçılar.

‘2010 YILINDAN İTİBAREN NARKOTİK KAÇAKÇILIK PATLAMA HALİNDE ARTIYOR’

Stay-behind nedir?

NATO içindeki bir takım güçler savaş durumunda ortaya çıkar, barış durumunda ise uykudaki güç halinde beklerler. Türkiye’de “Beyaz Kuvvetler” diye geçiyor. Yunanistan’daki adı Altın Post, İtalya’daki adı Gladio, Fransa’daki adı Rüzgar Gülü. Hepsi sağın efsanelerine dayanıyor.

Yunan iç savaşında hem Almanlar hem İngilizler komünistlere karşı “Kraliyet Hava Tugayları” diye bir yapıyı destekliyor. 1948’den sonra Kore ile birlikte Türkiye’ye atlamış bir şey ama Türkiye NATO içindeki bu işlerin önemli bir noktası. Kıbrıs’ta da ciddi bir kontrgerilla faaliyeti var. CIA bir yandan TMT’yi destekliyor, öbür taraftan Rum kesiminde EOKA’yı destekliyor. İki tarafın çatışması savaşa kadar gidiyor. Bizzat Denktaş’ın açıklamaları vardı, TMT’nin cami bombaladığına, Türklere yöneldiğine dair. Amaç Rumlar yaptı deyip halkı galeyana getirmek. Uğur Mumcu suikastı soruşturulmadı bile. İran’ın desteklediği bazı gruplara yıkıldı ihale. Oysa istihbarat teşkilatı ile kontağı olan yapılara dair ciddi ipuçları vardı. Bakılmadı hiç.

Devlet deyince akla iktidarda olan hükümet gelir. Bu durumda hükümet sadece önde kurulmuş bir sahne mi?

Siyaset biliminde yönetmek, iktidar olmak, hükümet olmak ayrı ayrı kavramlar. Devleti yönetmek ayrı bir kavramdır, hükümet olmak ayrı bir kavramdır. Türkiye’de askeri vesayetten bahsediliyordu ve açıktır ki 2010’lara kadar Milli Güvenlik çevresinin oluşturduğu böyle bir yapı vardı. AKP güç kazanınca bu yapıyı tasfiye etti ama yerine ne geldi? Önce Fethullahçıların vesayeti geldi, Fethullahçılar 8 Şubat 2012’de MİT Müsteşarı’nın kapısına dayandı. Sonra 17/25 Aralık ve sonra 15 Temmuz. Böyle bakıldığında 15 Temmuz dört yıl boyunca adım adım örgütlenen bir darbedir ve bu darbenin hazırlığı içinde “çözüm sürecinin baltalanması” da vardır, Ankara ve Suruç’taki katliamlar da. Fethullahçılar tasfiye edildi ama şimdi de bir vesayet rejimi var, yargı ve güvenlik bürokrasisi eliyle kullanılan, her tür muhalefeti “terörist” diye kriminalize eden bir vesayet biçimi.

Şimdi şu soruyu sormak gerekir: Türkiye’de mafya, organize suç ne durumda? Türkiye’de yılda 20 ton eroin yakalanıyor. Sadece eroin, 20 ton! 2010 yılından itibaren narkotik kaçakçılık patlama halinde artıyor.

‘DOĞAN ÖZ CİNAYETİNDE ECEVİT SESSİZ KALMIŞTIR’

Ne demek istiyorsunuz?

Kamu gücünün delinmesi söz konusu olmasa bu miktarda bir kaçakçılık olamaz. Türkiye’de kara para aklamak kağıt üzerinde suç ama Varlık Barışı gibi yöntemlerle bu devlet eliyle affa uğruyor, devlet eliyle yok sayılıyor. Yani devlet yurt dışından getireceğiniz parayı soruşturmayacağını taahhüt ediyor size. Yurt dışından 500 milyon dolar getirin, kimse size sormayacaktır bunun kaynağı nedir diye? 2008 yılından beri her 3- 5 yılda bir Vergi Barışı çıkartılıyor.

Buraya kadar söylediklerinizden anladığım kolay kolay mafya düzeninin dağıtılamacağı yönünde…

Bir ülkede kamu gücünü kullanan bağımsız yargıya dayanan bir savcı 24 saatte mafya dediğiniz herhangi bir yapıyı, ne kadar güçlü olursa olsun dümdüz eder.

Doğan Öz ve başka pek çok örnek var. Başına gelecekler de üç aşağı beş yukarı belli iken nasıl mümkün olabilir?

Bağımsız yargı ve kamu gücünü arkasına alan bir savcıdan söz ediyorum. Doğan Öz yalnız bırakıldı. Kontrgerilla ve MHP ilişkisini raporla bildirdiği halde Ecevit sessiz kalmıştır. Ecevit Doğan Öz cinayetinin üzerine gitmemiştir.

Niçin sizce?

Artık ona tarih cevap verecek. Benim bir cevabım var ama vermeyeyim. Ecevit’in azınlık hükümeti döneminde Tuncay Mataracı, Gümrük ve Tekel Bakanı yapıldı. İlk defa bir kaçakçı bakan koltuğuna oturdu, sonra yüce divanda yargılandı.

Kimdi Mataracı?

Ecevit tarafından Güneş Motel’de bakan yapılarak ayartılan Adalet Partisi milletvekillerinden biriydi. Mafyanın bakan koltuğuna oturttuğu bir adamdı. (Güneş Motel Olayı veya 11’ler Olayı, 1977 yılı sonunda, Adalet Partisi’nden 11 vekilin partilerinden istifa ederek Cumhuriyet Halk Partisi’ne destek vermesi olayı) Türkiye’de kontrgerillayı dile getiren insanlara dikkatle bakmak lazım. Bülent Ecevit saygın bir politikacı evet ama Doğan Öz cinayetini arkasını getirmeyen bir siyasetçi, elindeki güce rağmen hiçbir zaman kontrgerilla ile hesaplaşmaya kalkışmadı.

‘TÜRKİYE’NİN STRATEJİK ŞİRKETLERİ SATILIRKEN İSTİHBARAT TEŞKİLATI NEDEN SESSİZ KALDI?’

Türkiye’de bir istihbarat geleneği yok mu? Yani bir ideolojisi, sabit bir fikri olan bir gelenekten bahsedemez miyiz?

Evet. İstihbarat teşkilatı anti-komünisttir. Eski bir istihbarat geleneği var Türkiye’de, “Teşkilat-ı Mahsusa” denir ama MİT’in ve MAH’ın (Milli Amele Hizmet) öncüsü Yıldız Saray Örgütü’dür. Abdülhamit döneminde olan hafiyeler, jurnalciler bunlar. Ona dayanan bir yapının geleneği sürüyor.

1952’de Türkiye NATO’ya girdikten, ağırlıkla Menderes döneminden sonra kesintisiz olarak kadro yapılanması hep bir takım Amerikan yardımları ile gerçekleşmiştir. CIA, Türk İstihbaratını önemli ölçüde kontrol etmiştir. İhsan Sabri Çağlayangil de Bülent Ecevit de bunu söyler.

İstihbarat örgütü ne kadar bağımsız olabilir?

Olması gerekir ama bu koşullarda olamaz. Türkiye’de Amerikan ajanlığı yaptığı için yakalanan bir kişi var, o da Turan Çağlar. Turan Çağlar kontgerilla ile ilgili Aydınlık’ta yayınlanan belgelerin kaynağı olduğu için Amerikan ajanı olarak cezalandırılan bir adam. Rus ajanı, Bulgar ajanı, İngiliz ajanı bol ama CIA ajanı yakalanmıyor nedense. Peki şimdi CIA, Türkiye’de bir istihbarat faaliyeti yürütmüyor mu? 12 Mart, 12 Eylül darbeleri nedir? Çok uzağa gitmeyelim. CIA, 15 Temmuz’un neresinde duruyor? Arkasında mı, yanında mı? Rus ve İran istihbaratları Türkiye’yi bir gün önceden uyarıyor da Türk istihbaratının neden haberi olmuyor? Başbakan darbeyi neden eniştesinden duyuyor?

Yakın zamanlarda İstanbul’da iki İranlı öldürüldü. Yine Rusya’nın muhalifleri Ankara’da ve İstanbul’da öldürüldü. Başka istihbarat örgütleri cirit atıyor burada. Neden? Çünkü siz komünist faaliyetlere odaklanmışsınız, hadi o geçmiş şimdi muhaliflerle uğraşıyorsunuz, aydınlarınızın, gençlerinizin peşindesiniz. Oysa istihbarat başka bir şey.

Türkiye’nin stratejik şirketlerini kim alıyor, kim satıyor? Lübnanlı bir şirket geliyor sizin Telekom’unuzu krediyle yağmalıyor. 15 milyar dolar kadar borç takıyor ve hiçbir şey olmuyor. Nasıl oluyor bu? Geçmişte Havaş ihalesi için rapor verebilen istihbarat dünyası Telekom’da sessiz mi kaldı? Telekom’da yağmalanan sadece şirketin mali varlığı mıydı? Ülkenin bütün iletişiminin omurgası, bütün kritik verilerinizin ana yolundan bahsediyoruz. Acaba neler oldu? İstihbarat Teşkilatı ihaleyi kime veriyorsunuz, siz ne yapıyorsunuz demiyor mu? 15 milyarlık bir soygun, herkesin gözü önünde yapıldı. Nasıl olur? Böyle baktığınızda Türkiye müthiş açıklar veriyor. Ve biz bu manzarada bir organize suç örgütü liderinin siyaseti tehdit etmesini izliyoruz. Daha kötüsü ne olabilir gerçekten bilmiyorum.

İnceleyeceğiz ...

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s