TSK DOSYASI /// HAKAN ŞAHİN : BAŞKA BİR ORDU MÜMKÜN MÜ ??? (2 )


HAKAN ŞAHİN : BAŞKA BİR ORDU MÜMKÜN MÜ ??? (2)

-*Hakan Şahin. Maltepe Askeri Lisesi, Kara Harp Okulu, Kara Harp Akademisi, KHO Savunma Bilimleri Enstitüsü ve NATO Savunma Kolejinde öğrenim gördü. Hatay, Şırnak, Kosova, İstanbul, Edirne ve Hakkari’de takım, bölük ve tabur komutanlığı yaptı. Napoli’de bulunan NATO karargâhının Kaynaklar Direktörlüğünde ve Genelkurmay Başkanlığının uluslararası harekât şubesinde çalıştı. İ.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesinde kamu yönetimi yüksek lisansı ve siyaset bilimi doktorası yaptı; doktora tezi “Türkiye’de Asker, Toplum ve Siyaset” başlığıyla kitaplaştı. Şahin, Türkiye siyaseti üzerine gözlem ve çalışmalarını savunma politikaları ve sivil-asker ilişkileri odaklı olarak sürdürüyor.

Ekim 24, 2021

Mülakat komisyonlarında oluşturulan bazı mekanizmalar yoluyla, alınacak astsubayların bile “sivil”lerin “denetiminden” geçtiği, generallerin sivil siyasetin onayını almadan tek adım bile atamadığı bu yeni konjonktürde eksik olan, orduyu bir parti ordusu olmaktan kurtaracak demokratikleşme ayağı.

Başka bir ordu mümkün mü” tartışmasına bir giriş yapmaya çalıştığım bir önceki PolitikYol yazımın başlığı, ünlü anti-kapitalist ve ekolojist slogan “başka bir dünya mümkün”den ilham alıyordu.

Susan George’un bu konuya ayırdığı kitabın başlığındaki “eğer…” vurgusu önemliydi (“Başka Bir Dünya Mümkün, Eğer” Metis Yayınları). Yazar, toplumsal değişim ve küresel adalet mücadelesi veren hareketin katılımcılarına “eğer”li bir öneri sunuyordu: “Daha çok bilgilenirsek, yanılsamalardan kurtulup doğru hasımlarla mücadele edersek, kapsayıcı olup ittifaklar kurarsak başka bir dünyaya sahiden ulaşabiliriz.”

Başka bir ordunun mümkünlüğüne ilişkin tartışmanın da buna benzer bir eğer’ler dizisine sıkı sıkıya bağlı olduğunu düşünüyorum. Bu eğer’lerin neler olduğunu toplum olarak bulup çıkartmamız gerekiyor.

Ancak bu eğer’ler dizisinden de önce, ilk iş olarak, ortada çözülmesi gereken bir sorun, iyileştirilmesi gereken bir durum olduğu konusunda mutabık olup olmadığımıza bakmalıyız.

Tek başına askeri darbe ve müdahalelerin tekrar eden özelliği ve sıklığı bile bu sorunun varlığının en önemli göstergelerinden biri. Buna karşın, Cumhuriyet dönemi boyunca askerî darbe ve müdahalelerle ortaya çıkan, ancak bunlarla sınırlı kalmayıp siyasal yaşamın ordu tarafından mütemadiyen gözetlenmesi ile beliren toplumsal ve siyasal krizlere iktidarlar bugüne kadar maalesef kalıcı, cesur ve kökten çözümler getirmeye girişmek konusunda başarısız oldular.

Bu başarısızlığın ardındaki en önemli faktörlerden biri, bugünlerde yurtdışına asker gönderme tezkeresi tartışmalarında da gözlendiği üzere, orduya “kahraman Mehmetçik” söylemleriyle kuşatılmış bir hamasetle yaklaşarak onu toplumun denetiminden kaçırmak oldu. Bu ise aslında onu aklın alanından kaçırmak anlamına geliyordu. Orduyu aklın alanından kaçırmak bazen de onun Kemalist değerlerle eyliyor olmasıyla gerekçelendirildi.

Hangi gerekçeyle olursa olsun, ordu etrafında kümelenmiş bir sorunlar dizgesini aklın alanından kaçırmak sadece topluma değil, aynı zamanda ordunun kendisine de yapılmış bir kötülük.

Bu bakımdan, muhalefet partilerinin bugünlerde açıkladığı beyannameler ve tutum belgelerinde ordu konusuna ayrılan (ayrılmayan) yer ve içeriğin umut verici olmaktan uzak olduğunu not etmemiz gerekiyor.

Zira söz konusu belgelerde siyasi partilerin çözüm önerileri temelde askeri lise ve askeri hastanelerin tekrar açılması, kuvvet komutanlıklarının tekrar genelkurmaya bağlanması gibi, AKP-öncesi duruma dönüşe odaklanan çeşitli yasal düzenlemelerle sınırlı. Buradan, yakın vadedeki hedefin eski statükoya döndükten sonra askerî meseleleri geçmişte olageldiği gibi yine askerin kendisine havale etmek olduğu anlaşılıyor.

Ancak bu hedefin ötesine geçmeye ve en temelde de bir zihniyet dönüşümünün en azından taşlarını döşemeye başlamaya ihtiyacımız olduğu çok açık.

NASIL BİR ORDU?

Bu aslında yeni bir soru değil. III. Selim’in sadrazamı Yusuf Paşa bundan yaklaşık iki yüzyıl önce, eski ordu Yeniçeri’nin yerine kurulacak yeni bir ordu hakkında sultanına şunları söylüyordu:

Bize bir takım asker lazımdır ki, emrimize râm, hükmümüze fermânber olub, padişâh ulufesi yiyüb, gice ve gündüz tüfeği elinde bıçağı belinde olub, dur dediğimiz vakit dura, git dediğimiz zaman gide.”

18.yüzyıl Osmanlısında formüle edilen bu çözüm aslında modern sivil-asker ilişkilerinin çekirdek değerleriyle epey benzerdir. Fransız kamu hukukçusu Duguit, Yusuf Paşa ile çok benzer bir beklentinin peşindedir: “Ordu hükûmetin elindeki pasif bir araçtır. Onun görevini yapabilmesi, hükûmetin emrinde tam anlamıyla bilinçsiz bir aygıt olarak kullanabilecek bir durumda olmasına bağlıdır. Askerlerin hükûmetin emrini tartışabildikleri yerde devlet yoktur. İdeal ordu, hükûmetin yalnızca bir düğmeye basarak harekete geçirebileceği bir kuvvettir.”

Ancak buraya bir mim koymak gerekiyor. Zira dikkat edersek, yukarıdaki alıntıların her ikisinde de yer alan sivil idareye mutlak anlamda tâbi bir ordu kavrayışı, yani sivilleşme, günümüzde AKP iktidarı altında epeyce gerçekleşmiş durumda.

Mülakat komisyonlarında oluşturulan bazı mekanizmalar yoluyla, alınacak astsubayların bile “sivil”lerin “denetiminden” geçtiği, generallerin sivil siyasetin onayını almadan tek adım bile atamadığı bu yeni konjonktürde eksik olan, orduyu bir parti ordusu olmaktan kurtaracak demokratikleşme ayağı.

Muhalefet partilerinin önerilerindeki ordu tahayyülünde eksik bırakılan şey de, askerî özerklik alanı tekrar tesis edildikten sonra bu özerklik alanının demokratik bir dönüşüme nasıl uğratılacağı meselesi.

SİVİL-ASKER İLİŞKİLERİNİN DEMOKRATİKLEŞTİRİLMESİ

Askeri özerklik alanının sorgulanması gerekiyor, zira askerin kendisini “toplum içinde bir kale” halinde örgütleyebildiği bu alan, askerlerin içinde bulunduğu toplumsal havuza ve onun sosyolojisine duyduğu ilgisizliğin de katkısıyla, ülke için uzun vadede maliyeti yüksek sonuçlar doğurdu, doğuruyor.

Şerif Mardin Türkiye’de bürokrat davranışı ve toplumsal gerçeklik arasındaki ilişkiyi yorumlarken, bürokratik davranışın gizli, pek göze çarpmayan bir temeli olduğunu söyler. Bu temel, kağıt üstünde düzenlilik sağlamak uğruna toplumsal gerçekleri hasıraltı etmektir. Gerçekler, bürokratın kafasında yaşayan daha düzenli, kitaba uygun Türkiye’ye ters gelirse, bürokrat eğilim bu uyumsuzluğun kaynağını aramadan uyumsuzluğu görmezden gelir. Bürokrat davranış hep düzenlemeye yöneliktir ve bunun karşısına çıkan gerçekleri kural dışı sayma eğilimindedir. Mardin, bu davranışın bilinçli olarak izlenen bir hareket olmadığının da altını çizer. Bu bir bilişsel model ve gerçekleri algılama süzgecidir. Bürokrat aslında davranışının ardında yatan bu sistemin genellikle farkında değildir.

Alparslan Türkeş’in 27 Mayıs’tan sonra halkı aydınlatmak için tahta sandıklar yaptırıp içlerine günlük gazeteleri koyarak bunları köy ve kasabaların otobüs duraklarına bıraktırması girişimi yahut 12 Eylül’den sonra üniversitelerde İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük’ün zorunlu ders olarak okutulması halinde tüm gençliğin Atatürkçü olacağı beklentisi gibi.

Türkiye’de askerler, neden-sonuç ilişkisini genellikle korelasyonel ilişkiyle karıştırdılar. Örneğin, 1982 Anayasa referandumu sonuçlarını Genelkurmay karargâhında “coğrafi ve sosyolojik olarak” analiz ettiklerini aktarırken korgeneral Nevzat Bölügiray şunları söylüyordu: “Sonuçlara göre, üniversitelerin bulunduğu illerde hayır oyu çoktu. Bunda da öğretim üyelerinin rol oynadığı değerlendiriliyordu. Bu nedenle YÖK görevlileri özenle izlemeliydi.”

Bu örnekteki gibi aceleci kısa devre bağıntılar kurarken “ilmiye sınıfı” başta olmak üzere yanında bulmakta zorluk çekmediği “hınk deyicisi” birtakım ittifak güçlerinin desteği ve onayı, orduyu bu tür hatalarına karşı çoğu zaman körleştirdi, körleştiriyor.

Bu körleşmenin somut ve dramatik sonucu, Başbakan’ın başörtülü eşini askeri hastaneden içeri almayan çatık kaşlı bir askerî sistemin, bir on yıl içinde, başörtülü kadın teğmenine diploma verirken yüzüne yerleşiveren şaşkın, mahcup ve zoraki gülümseme idi.

Esaslı ve soğukkanlı bir dönüşüm için, subaylar ve general/amiraller başta olmak, ancak onlarla sınırlı kalmamak üzere, demokratik değer ve tutumları benimsemiş ve daha önemlisi, bunu gündelik meslekî yaşantısı içinde deneyimleyerek pekiştiren ve bu pekişmiş deneyimi nesilden nesilden aktarmayı başarabilen bir TSK kadrosu yaratmayı öncelemek gerekiyor.

Bu, biraz incelikli bir konu.

Geçtiğimiz günlerde İngiltere’de yaşanan ve bize şimdilik epey bol gelecek bir vaka, “vatandaşını koruyacak kadar güçlü, ona zarar vermeyecek kadar da hukukla sınırlandırılmış”lığın bir örneğiydi. Ortaya çıkan akaryakıt dağıtım krizinin çözümünde askerin devreye girmesi çağrıları gelmeye başlayınca, İngiliz generaller şu koşulu dile getirmekten imtina etmediler: Tanker sürücüsü askerî personele yakıt taşımacılığı konusunda iş güvenliği ve iş sağlığı eğitimi vermeleri gerekiyordu. Mevzuat böyleydi!

Türkiye’de bu cümleleri kurmaya tevessül edecek bir general, emeklilik dilekçesini hazır etmeyi de göze almış olmalıydı.

Deneyimin gündelikleştirilmesi derken buna benzer örnekleri kastediyorum.

Tam da bu örnek bağlamında, bir önceki yazımda bahsettiğim İspanya ordusundaki demokratik dönüşümün mimarı savunma bakanı Narcis Serra’nın demokratikleşmeyi amaç edinen sivil iktidarlara öğüdünü tekrar hatırlamak gerek: “Ordu politikası okulda, karargâhta, eğlendiği, gezdiği, soluk aldığı her askeri mekânda teyit edilen değerleri, gelenekleri ve normları içeriden ‘yeterli’ biçimde değiştirmesini sağlamalıdır.”

SİLAH ARKADAŞLIĞI VE BİRLİK RUHUNUN ÇETREFİLLİ DOĞASI

Bir diğer önemli boyutun ise orduların ortak değerlerinden olan silah arkadaşlığı ve birlik ruhu (esprit de corps) ile ilgili olduğunu düşünüyorum. Bir ordunun savaşma yeteneği bakımından yaşamsal önemdeki bu iki özelliğin, kışla ve karargâhların tel örgüleri ardında “suç için anlaşma”yı mümkün kılamayacak bir demokratik bir duyarlılıkla harmanlanması gerekiyor. Başka bir deyişle, birlik ruhunun, ordunun savaşma yeteneğinin destekleyici bir öğesi olacak kadar güçlü tutulurken, hizmetinde olduğu topluma karşı düşmanca bir hareket örgütleyebilmesine olanak vermeyecek çeşitli denetleme önlemleriyle zapturapt altına alınmasının yolları aranmalı.

Bu noktada 27 Mayıs’tan birkaç yıl önce yaşanan “Dokuz Subay” olayını hatırlamak yararlı olur: Darbe hazırlıkları yapan ve aralarında Faruk Güventürk’ün de olduğu bazı subayları ilgili makamlara ihbar eden bir kurmay binbaşı, ordu içinde “ispiyoncu”olarak anılarak ayıplanmış, çünkü kendisinin birlik ruhuna aykırı hareket ettiği düşünülmüştü. Ve neticede, askeri mahkemede yapılan yargılama sonucunda ceza alan tek kişi bu ihbarcı asker olmuştu. Suçu, orduyu isyana teşvik idi!

Bu bakımdan 1961 tarihli, 27 Mayıs ürünü TSK İç Hizmet Kanunu ve Yönetmeliğinin, hukuk dışına çıkmaya fazlasıyla yatkın bir ast-üst ilişkisi inşa eden ve ast konumundakini, bu ast isterse bir general olsun, adeta kişiliksizleştiren ve hukuk dışı emirlerin uygulanması konusunda güvencesiz bırakan kimi maddelerine eğilmek yararlı olabilir.

Ancak mevzuat konusuna her zaman dikkatli yaklaşmak ve sadece mevzuata bel bağlamamak gerekir. Türkiye bundan yaklaşık 30 yıl önce, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’nın 1994 Budapeşte zirvesinde “Güvenliğin Siyasi-Askerî Yönüyle İlgili Kurallar” başlıklı bir metne imza atmıştı. Sivil-asker ilişkilerinde liberal-demokratik modelin bir manifestosu sayılabilecek bu metinde, ordunun demokratik kontrolüne, demokratikliğin önemli bir dışavurumu olarak askerin sivil toplumla entegrasyonuna ve anayasal kurumlarca denetlenmesine, ordu mensuplarının yurttaşlık haklarını özgürce deneyimlerken kurum olarak ordunun tarafsızlığını koruması gerektiği gibi hususlara vurgu yapılıyordu. Ancak mevzuat ile “praksis”kafiyeli gitmedi ve Türkiye 28 Şubat’ı, 27 Nisan’ı ve 15 Temmuz’u bu imzadan sonra yaşadı.

Bu sorunların ortaya çıkışında, sivil-asker ilişkilerinin doğasının, işbölümü bakımından sivillerle askerler arasında tam bir ayrışmayı yer yer bulanıklaştıran özellikler taşımasının da payı var. Zira, tüm taraflar iyi niyetli olsa bile, ordu üzerinde demokratik kontrolün nerede başlayıp nerede bittiği, demokrasilerde askerlerin hangi konularda, ne ölçüde görüş beyan edebilecekleri ancak “iyi uygulama” ile ortaya çıkabiliyor.

Bu bakımdan, yazılı kurallar kadar, yazılı olmayan kuralları da yeniden biçimlendirecek yeni bir yaklaşıma ihtiyacımız olduğunu söyleyebiliriz. Bunun için de Meclis’te görünür hale geleceğini umduğumuz bir çoğul aklın elini taşın altına sokmasını beklemek hakkımız.

O zaman, baştaki alıntıyı tekrar ederek bitirebiliriz:

Daha çok bilgilenirsek, yanılsamalardan kurtulup doğru hasımlarla mücadele edersek, kapsayıcı olup ittifaklar kurarsak…”

LİNK : https://www.politikyol.com/baska-bir-ordu-mumkun-mu-2/

İnceleyeceğiz ...

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s