ANALİZ /// FERHAT ÜNLÜ : ‘Yalnızca geleceğe bak! Sakın geleceğe bakma !!!’


FERHAT ÜNLÜ : ‘Yalnızca geleceğe bak! Sakın geleceğe bakma !!!’

Bugün doğrudan girelim mevzuya. Size istisnalar hariç -muhtemelen çevrenizdeki hiç kimseden duymadığınız bir soru yönelteceğim. Aslında cevabını çok iyi bildiğiniz bir soru bu. Hatta bu soruya kuvvetle muhtemel birden fazla cevabınız vardır. On puanlık soru şu:

"İnsanlık tarihinin, gelmiş geçmiş en kötü insanı kimdir?"

Bir yerden Hitler cevapları geldi… Pink Floyd’un The Final Cut albümündeki ‘the ghost of McCarty’ deyişi gibi Hitler dediğinizi duyar gibiyim.

İyi ama Hitler tek başına değildi ki… Bunun görünen yüzünde Propaganda Bakanı Goebbels’i var, SS Lideri Himler’i var, arka planda Gamalı Haç’ın neo-kâşifi yeni-Paganist gazeteci Jörg Lanz von Liebenfels’i var, Nazizm’in, yani Nasyonel Sosyalizm’in mucidi Fransız romancı/gazeteci Maurice Barres’i var. Var oğlu var.

John Fowles, İkinci Dünya Savaşı’nı da anlattığı Büyücü‘de boşuna demiyordu, "Asıl trajik olan, bir insanın kötü olmaya cesaret etmesi değil, milyonlarca insanın iyi olmaya cesaret edememesi idi" diye.

Felsefe, bilim, edebiyat ve müzik tarihine büyük katkılar sağladığı halde

ilk sömürge dalgasından payını alamadığını düşünen Alman ırkının bilinçaltının şeytani yönünü temsil eden Hitler…

Bir yönetmenin (Roman Polanski, gerçi o da ‘çok iyi bir adam’ mıydı tartışılır, ama konuyla ilgisiz) hamile eşini çetesinin elemanlarıyla birlikte öldüren, başka pek çok seri cinayet işleyen ve sonra da "Bana tepeden bak; bir ahmak göreceksin. Bana aşağıdan bak; efendini göreceksin. Bana doğrudan bak; kendini göreceksin" diyen Charles Manson mı… Örnekler çoğaltılabilir.

Kabil mi… Adaylardandır. Hadi, kadın bir kötü mitolojik karakterden de söz edelim. (Kazanca ortak olunca maliyete de olmak lazım)

Lilith… Daha önce bu köşede okuduğunuz bir karakter… Yahudi mitolojisinde tanrıçalıktan şeytanlığa düşen bir dişi karakter. ‘Bebek katili’ olarak bilinir. Abdullah Öcalan gibi…

Lilith, şimdiki ‘Ortodoks Dördüncü Dalga Feministler’ce "Lilith’in sürtükleriyiz" diye pankart açtıkları kişi. Âdem’in ilk karısı olduğuna inanılıyor Yahudi ezoterizminde. Bu karakterle ilgili en kapsamlı çalışma, yer yer Feminist tezler barındıran bir çalışma. Ama okunmalı. Aynur Çınar adlı bir akademisyene ait. Google’dan bakıp okuyabilirsiniz.

En kötü insan listesi böyle uzar gider. Neron, Hasan Sabbah, Jasques de Molay, Marquis de Sade, Ted Bundy, Bin Ladin; bize göre Fetullah Gülen, Abdullah Öcalan vesaire, vesaire…

YAZLIK ARZU SİNEMASI’NDAN NETFLİX’E…

Bugün Üç Boyutlu Portre’de Netflix’teki Don’t Look Up filminden yola çıkarak 2021 portresini, belki 2022’ye dair bazı öngörüleri sıralayacağım. Ama fazla istihbari, siyasi, ekonomik astroloji beklentisine girmeyin. Çünkü bu metin, öncelikle bir film eleştirisi olacak.

İyi bir sinema izleyicisiyim. 1981 senesinde Adana Hürriyet/Yenibey Mahallesi’ndeki Yazlık Arzu Sineması’nda izlediğim ilk sinema filmi olan Mad Max/Road Warrior’ı gördüğümden beri iyi bir sinema izleyicisi olageldim. Sinema, benim bir romancı olarak önemsediğim bir sanat. Edebiyattan çokça yararlandığı ve yararlanmaya da devam ettiği için ilgimi çekiyor. Bu yüzden bu metin, teknik olarak öyle adlandırılmasa bile bir parça da film eleştirisi olacak.

Etkilenmemek adına IMDB puanı haricinde Don’t Look Up ile ilgili hiçbir yerli, yabancı metin okumadım. Sosyal medyadaki yorumlara dahi bakmadım.

Başlığı da filmdeki ‘Just Look Up!’ (Sadece Yukarı Bak!) ve ‘Don’t Look Up!’ (Filmin hikâyesine uygun olarak Sakın Yukarı Bakma! diye çevirelim) mottolarından ilhamla ‘Yalnızca geleceğe bak! Sakın geleceğe bakma!’ diye attım. Bu bir oksimoron, farkındayım, ama anlatacağım.

Başlayalım: Benim seyirci beğeni kriterlerim gereğince Don’t Look Up bir şaheser. IMDB puanı; 7 değil, 8 bandında olmalıydı. Film; ABD’den başlayarak iyi bir ulus devletler ve Gates/Jobs/Musk sentezi Peter karakteri üzerinden de sağlam bir küresel sermaye eleştirisi.

Elbette filmin eleştirilmesi gereken yönleri var. Ama Don’t Look Up’ın; sadece 2021’in değil, bugüne kadarki en iyi Netflix yapımı olduğunu söyleyebilirim, ki bu bile başlı başına önemli bir kriter. Bu yönüyle amacına fazlasıyla ulaşmış bir film. Güçlü bir hikâyesi var. Onu da anlatacağım, yer yer spoiler var, uyarayım.

Film; bir Hollywood, özellikle de gerilim klişesi olan ‘ıslık çalan çaydanlıkla’ başlıyor. Mekân karanlık, ama buranın bir mutfak olduğunu ve ocakta çaydanlığın kaynadığını sesle bize gösteriyorlar. Sonra çaydanlığı, biri eline alıyor. Bu kişi filmin baş kadın karakteri. Kuyruklu yıldızı keşfedecek kızımız bu. (Jennifer Lawrence). Ama dakika bir gol bir. Filmin ortalarından sonra anlayacağınız ki kuyruklu yıldızda değerli metaller, yani bir tür hazine keşfedilecek, iyi de metaller astreoitlerde olur, kuyruklu yıldızlarda değil. Belki de bu kasıtlı çelişki ile Hollywood klişelerini sarakaya alıyorlar da olabilirler ama gözden kaçmıyor. (Bilmediğimiz, hesaplamadığımız başka bir nüans varsa astro-fizikçiler yeşillendirsin.)

Sonra kızın kuyruklu yıldızı keşfinin; çok mistik, romantik bir kâinat olayı gibi gösterildiğini izliyoruz. Ama sonra felaket, bir matematik hesaplamasıyla geliyor. Meğer bu kuyruklu yıldız 6 virgül beş ay sonra dünyaya çarpacakmış! Buyur burdan yak. Romantizm o dakika bitiyor. Çünkü malum, bilim acımasızdır. Daha doğrusu acımasız da olsa gerçeği söyler. Tabii ki bildiği kadarıyla… Bilmediği yerde kolaylıkla politikleşmeye de yatkındır. Bkz Koronavirüs Pandemisi.

Nitekim kahramanlarımız önce NASA’nın kadın yöneticisine ulaşınca o yöneticinin asıl mesleğinin tıpçılık olduğunu anlıyoruz. Anestezi Uzmanı. Konunun uzmanı değil yani. Bu kısım, nepotizme ilk gönderme.

Sonra kuyruklu yıldızı ilk gören doktora öğrencisi ile DiCaprio’nun oynadığı profesör karakteri, siyahi bir NASA uzmanını ekibe dâhil ederek hep birlikte ABD Başkanı’na gidiyorlar.

Başkanın propaganda danışmanı kendi oğludur. Nepotizm’e ikinci gönderme…

Filmde Don’t Look Up mottosu; ‘Amerikan ulusalcı bağnazlar’, Trumpian bakış açısına sahip olanlar ve dünyaya dair kıt bilgileriyle Trumpizm’i ideoloji haline getirenlerce kullanılıyor. Ama film, yalnızca Trumpizm üzerinden Cumhuriyetçiler eleştirisi değil, Demokratların da eleştirisi. Zaten apaçık biçimde, hatta bir anlık resimle gözümüze sokulurcasına Bill Clinton’ın karısı Hillary Clinton olarak resmedilmiş kadın başkan. Daha önemlisi her ne kadar tarz-ı siyaseti ‘Trumpian’ görünse de ulusalcı değil, küreselci. Onlarla işbirliği yapıyor. Spoiler vermeyeyim şimdi.

Üç bilim insanı, Beyaz Saray’da pek de ciddiye alınmadıkları bir toplantıda durumun vahametini anlatmaya çalışıyorlar. Ancak başkanın başka siyasi hesapları var. Bununla birlikte film, bir devlet eleştirisinden önce, bir toplum eleştirisi. Tamam, ABD Başkanı, dünyaya ‘gezegen katili’ denilen türden bir kuyruklu yıldız çarpacağının kendisine bildirildiği toplantıyı lakayt bir tavırla dinleyip masanın altında sigara bulunca neşeyle kahkaha atıyor. Ya olayı ciddiye almıyor. Ya da deliye vuruyor. Toplum da aynı.

Bu yönüyle Don’t Look Up; dünyada devletler, küresel sermaye, toplumlar, aileler ve giderek bireylere bakmaktan yukarıya bakmayı unuttuğumuzu bize hatırlatan bir film.

ZAMAN İLE ARAMIZA ÖRÜLMÜŞ DUVAR: UZAY

Genesis’in, yani Yahudi ve Hristiyan eskatolojisindeki Yaradılış Kitabı’nın ilk cildinin ilk ilk sözü şudur: "Başlangıçta Tanrı gökleri ve yeri yarattı."

Önce gök diyor. Gök; hiyerarşik olarak her zaman yeryüzünden üstün olmuştur. Yalnızca jeo-fiziksel bağlamda üstte olduğu için değil ama, her iki dinde ‘ilahi’ olduğu için de…

Hatta Sümer mitolojisinden bu yana pagan dinlerin de göğü her zaman ‘ilahi’ gördüğü izahtan varestedir. Bunda ileri gidenler; paganist dinleri ve hatta ilahi dinleri tahrif edenler olarak görülür. Gök, yalnızca bir aracıdır. Tanrı’nın kendisi değildir. Üstelik Gök, Yaradan ile aramızdaki, ‘yaratılmış’ tek aracı da değildir. Daha görünmezi, gizemlisi var: Zaman.

Ama insan bazen zamanı aşabilen sezgiler de geliştirebilir. Mitolojideki gök kutsamasının, insanlığın büyük düşünsel evriminin 20. Yüzyıl’da geldiği noktada izafiyet teorisi ile doğrulanmış olan mistik, sezgisel ve kolektif bir bilginin dışavurumu olduğu kanısındayım. İnsanlık, ilk çağlardan beri, daha doğrusu zaman denilen kavramın doğurgan ve aynı zamanda öldürücü etkilerini görünce bunun sırrının uzayda olduğunu sezmişti. Uzayın sırrını çözmeden zamanın sırrını çözemeyiz. Bilim Kurgu bu yüzden hep satar, romanları satar, filmleri izlenir.

Bilim kurgu hikâyemize ve karakterlerimize tekrar dönersek… Don’t Look Up da işte tam böyle bir film. Ama bir yandan da "Bilim Kurgu’yu bir inanç haline getirip çok fazla yukarı bakmaya başladınız. Bu kadar bakmayın" da diyor.

Kendi adıma konuşayım, ilk sinema filmini izlediğim 1981’den bu yana bilim-kurgu, daha doğrusu teknoloji alanında öyle gelişmeler yaşandı ki bu iş, küresel ideolojiye doğru gidiyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, boşuna dijital diktatörlük demiyor. "Dünya beşten büyüktür" sözünün de adresi var. Yalnızca ulus devletler değil, küresel sermaye de bu BM düzenine ses etmiyor. Kendi ajandasının peşinde. Komplo değil, analiz bu.

Bilim-kurgu diktatörlüğü yoluna girersek bunun dönüşü yoktur. Bilim-kurgu, iyidir hastır ama şimdilik sanat seviyesinde kalmalıdır. Bilimsel alanda (uzay, laboratuvar, yani mekân) ve kurgusal (sanatsal, kültürel, yani zamansal anlamda…) kalmalıdır şimdilik. Siyasete bulaştırırsanız, insanların seçtiklerince yönetilme hakkını istediğiniz zaman gasp edecek, ettirecek yapay zekâ güce erişmiş olursunuz ki, bu da hiç adil değildir. Filmin sonu (ama jenerikten de sonraki final) bunu gösteriyor.

KÜRESELCİLER NEDEN OTORİTER?

Küreselci olan her şey aynı zamanda birleşmeden yanadır. Dolayısıyla otoriterdir doğası gereği. Nitekim Peter, insanı mutlu edecek telefonunun tanıtımı yaparken gösteride kullandığı çocuklardan biri, "Bir şey sorabilir miyim?" deyince, "Hayır" diye tersliyor.

Global sermayenin, hadi -‘küresel’i de benden- eski sol jargonla söyleyeyim, komprador küresel burjuvazi’nin, ‘lümpen’ diliyle de âlemin ensesi galın godamanlarının temsilcisi ne kadar diktatör değil mi? Bunu şimdiden görün.

Ulus devleti mi istiyorsunuz, yoksa sırf parası olduğu için bizlerin üzerinde hegemonya kuracak derinlikten yoksun sözde bilimperestlerin tek dünya diktatörlüğünü mü….

Düşünün. Bütün dünyadaki insanların hayatı, dünyadaki bir tek adamın (O da en yeteneklisi ve en bilgilisi değil, en paralısı olacak, sadece para kazanma yeteneği yüksek. Ama hayatta paradan başka büyük değerler de var. Hatta o değerleri keşfedersek gerçekten insan olmaya başlıyoruz.) insafına, daha beteri kibrine emanet edilecek. Vahim!

İşin enteresanı, bizdeki ‘milli muhalifler’ diktatörlüğe karşıyız naraları atarken küresel tek adamlara hiç ses etmiyorlar. Hatta sıklıkla onları alkışladıkları da vaki. Gerçi Elon Musk’ı alkışlayan muhaliflerin, Cumhurbaşkanı ile görüşmesinden sonra ona kızgın olduklarını tahmin etmek zor değil.

Filmde de muhalifler ‘Look Up’ derken iktidar yanlıları ‘Don’t Look Up diyor.

İyi de; Look Up diyenlerden de genele teşmil edemesek de hatırı sayılır bir kesimin, dünyaya Süpermen de gelse yaranamayacağı bir müşkülpesentlik, hatta düpedüz beğentisizlikle düşündüğünü/davrandığını söylemek zorundayız. Sosyal medya tepkilerini tek başına veri alarak böyle söylüyor da değilim. O da var, ama sadece o değil.

Don’t Look Up bize şunu da dolaylı olarak söylüyor: İnsanlığın âdeta -teşbihte hata olmaz- Kolektif Alzheimer ya da belki Jungien manada Kolektif Psikoz’a düçar olduğu bu çağda Süpermen bile inse, hatta hâşâ o mucizevi güçlerle doğrudan elçi olarak gönderilse bile beğenmeyecek, en azından eleştirecek hatırı sayılır bir kitle var bu dünyada.

KENDİNDEN BAŞKA HER ŞEYE YABANCILAŞAN İNSAN

Hesap edin, film şunu da gösteriyor: Kendimizden başka (nesnel) her şeye o kadar duyarsızlaşmışız ki, hatta yabancılaşmışız ki; kuyruklu yıldızı ilk keşfeden kız, TV programında kıyametin 6,5 ay sonra kopacağını anlatırken doğru düzgün dinlenilmedi bile. Biri erkek, diğeri kadın iki sunucu onu alaya aldı. Kız da sonunda haklı olarak dayanamayıp bağırarak yayını terk ettikten sonra da tüm toplumca ‘Bipolar’ olarak lanse edildi. Kayıtsızlığı eleştiriyorsan delisindir! Öyle ya, Edgar Allan Poe’un o meşhur hikâyesindeki gibi zaten kim akıllı, kim deli, belli değil.

Bu arada filmin iyi kadın, kötü kadın ve iyi erkek, kötü erkek tipolojilerini de adil bulduğumu söylemeliyim. Misal, DiCaprio’nun oynadığı karakter her ne kadar sistemin içinden ayrılmasa da, zaman zaman büyük yanlışlar yapsa da isteme içeriden eleştiri yöneltmeyi tercih ediyor, bunun için bir bilim adamı olarak tavizler de veriyor. İnsan olarak verdiği kötü tavizler de cabası.

Son olarak ilk roket fırlatılırken "Her şey yapılana kadar teorik olarak imkânsızdır" diyerek hem bilimi idare ediyor, hem de siyaseti…

Tam o anda içeriye Gates/Jobs/Musk sentezi Peter, yani ‘Küresel Diktatör’ giriyor. Ve o andan sonra planlar tamamen değişiyor. Peter, kuyruklu yıldızda 140 trilyon dolarlık maden olduğunu, şayet yıldız parçalanarak dünyaya kontrollü bir şekilde düşürülürse dünyadaki servetin daha adil bölüşüleceğini söylüyor.

Hâlbuki sorunun asıl kaynağını görmüyor. Ekonomik olarak sorun maliyet enflasyonu değil ki, talep enflasyonu, yani imaj. Altın; nadir olduğundan ve çağlardır talep gördüğünden ötürü değerli. Elbette reel bir değeri var. Ama bin yıllara sarih bir imaj değeridir bu aynı zamanda.

Şimdi dev bir mineraller hazinesi olan kuyruklu yıldız dünyaya kontrollü biçimde düşürülse bile servet adil mi bölüşülecek. Hem şu definecilik işinin peşini bir türlü bırakmadınız,

Daha bugün (Yazının yazıldığı 30 Aralık) Niğde’de bir turist kafilesinin define için kazı yapanların üzerine, elbette kazı alanında göçük meydana geldiği için düştüğü haberi geldi ajanslardan.

Yani ısrarla define arıyoruz bu hayatta. Define hikâyeleri, bilim kurguları da çok tutar. Define aramak da bir anlam arayışı herhalde. İşin ucunda para var, ama tek başına para bu derece bir büyü yaratmaz. Bunun altında zamanla ilgili bir anlam arayışı da olmalı. Geçmişten gelen bir büyü… Kim bilir belki de bölüşüm, daha adil olmalı, hazineden bizler de payımız almalıyız ana fikri… Bunda şaşılacak bir şey yok.

Ama Peter’ın hazineyi paylaşma fikri paradoksal… Çünkü çok olan bir şey değersizleşir, altın veya diğer mineraller bol gelince değeri azalacak. Ancak birileri tekeli elinde tutarsa değerlenir. O da adil bölüşüme ters… Yani her türlü paradoks…

Ayrıca film şunu söylüyor. Ulus devletleri eleştirirken, küresel sermayeye selam çakmam, bilakis tiye alırım. Don’t Look Up, bu yönüyle de vicdanlı bir film…

Peter, bir yerde iyice sarakaya alınmış, hoşuma gitti: "Kronos (Vay, ‘zaman tanrısı’) gökte bir tanrı olacaksın" diyor, kuyruklu yıldızı yok edecek dronelardan birine…

Kaldı ki görev başarısız oluyor. Üstelik görev öncesinde haklı bilimsel sorgulamaya girişen profesör karaktere şantaj yapmıştı. Onun hakkında topladığı istihbaratları yüzüne vurmuştu. İnsana dayalı değil (HUMINT), artık Yapay Zekâ’ya bağlı istihbarat. (‘Elektronik İstihbarat/ELINT deniliyor ama artık bu kavramı da yapay zekâ ile güncellemenin zamanı geldi.

Küresel istihbarat yapay zekânın patronu Peter’ın elinde. Vay, ‘Dünya İstihbarat Teşkilatı’na hoşgeldiniz. Zaten istihbari iktidar olmadan küresel diktatörlük olur mu!

DERİN KUŞAK FARKLARI

Bu arada DiCaprio’un oynadığı karakter X kuşağından. Doktora öğrencisi ise Y Kuşağı… Filmin kuşak farklılığıyla ilgili de epey göndermesi var.

Karakterler iyi işlenmiş minvalinde konuştuk. Mesela doktora öğrencisi kızın sevgilisi; iyi bir erkek olmadığı/olamadığı için kızın şöhretinden yararlanmaya çalışıp, sonra da onunla sırlarını sattı. Kötü bir adam, kötü bir insandı çünkü.

Başkanın oğlu da cahil ve snop olduğu için dünyaya kötülüğü olan erkeklerden biriydi. Pek de ciddiye alınacak bir tarafı yoktu. Ama çapının çok üstünde bir gücü elinde bulundurduğu için tehlikeliydi. Ayrıca kamusal alanda onca torpile rağmen ‘başarısız bir erkek’ olduğunu fark ettikçe daha da kötü bir adam haline geliyordu. Muhtemelen Hitler de böyle böyle şeytanlaştı.

Kadın Başkanı, yani bunun anası, daha bir sorumluluk sahibiydi elbette. Ama o da iyi bir kadın, iyi bir insan değildi.

Hoşuma giden sahnelerinden biri kızın, TV programından sonra koşarken gözaltına alınma sahnesiydi. Pek bilinmeyen bir klişedir. İstihbaratta fiziki takipte âmâ engelli kılığına girmek; geçmişten beri, operasyon öyküsüne uyuyorsa uygulanan bir metottur. Ama filmde FBI’ın görev alanı olan suç istihbaratında değil, milli stratejik istihbaratta kullanılan bir yöntemdir.

Bu arada şunu da unutmadan ekleyeyim: Filmi iki kere izledim. Bir kere İngilizce, bir kere dublajlı izledim. Dublaj; hem ses olarak, hem de çeviri olarak pek başarılı değildi, ilgililere iletmiş olalım.

Toparlarsak… Don’t Look Up’ı 2020’nin başında başlayan ama asıl psiko-sosyal etkilerini dün geride bıraktığımız 2021 yılında gördüğümüz pandeminin bahse konu psiko-sosyal, kültürel etkilerinin 2022’de daha ziyadesiyle görüleceğini öngörüyor.

Şöyle diyor: Geriye bakmayalım, 2021’e misal. Çünkü pek iyi hatıralar bırakmadı dünyaya. Ama yukarıya da, bu yazının temel tezine uyarlarsak zamansal anlamda ileriye de çok ümitvar bakmayın da diyor.

Biz ise şöyle bağlayalım: Enseyi karartmaya gerek yok insanlık adına. Her sanat yapıtı bir parça abartı içerir, içermelidir de. Açılıştaki gibi dolaysız sözlerle bitirelim: Don’t Look Up, abarttığımı düşünmüyorum, geleceğe kalacak kült bir film. Ve ‘aşıyı kendimize, çuvaldızı başkasına’ batırıyor.

İnceleyeceğiz ...

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s