ÇİN İSTİHBARATI DOSYASI /// Prof. Dr. Orhan Yılmaz : Hong Kong’a, Sincan Özerk Bölgesi’n de İstihbarat Çalışması Yapmak İçin mi Geldiniz ???


Prof. Dr. Orhan Yılmaz : Hong Kong’a, Sincan Özerk Bölgesi’nde İstihbarat Çalışması Yapmak İçin mi Geldiniz ???

26 Mayıs 2022

1962 doğumlu. Tokat’ın Zile İlçesi’nden bir köylü çocuğudur. 1984 yılında Ankara Üniversitesi, Ziraat Fakültesi, Zootekni Bölümü’nü bitirdi. 1997 yılında Birleşik Krallık, University of Aberdeen’de yüksek lisans, 2007 yılında Ankara Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü (zootekni bölümü)’nde doktora çalışmasını tamamladı. Mesleği ziraat dışında, Çerkezler ve Aleviler gibi diğer bazı sosyal alanlarda da amatörce akademik çalışmalar yapmaktadır. Kitap okumak ve motosiklet kullanmak özel ilgi alanlarıdır. “Hayvanları sevmeyen, insanları da sevmez” zihniyetli, hararetli bir hayvan sever ve hayvan hakları savunucusudur.

Batılıların sözde iddiası “Bütün çoban köpeklerinin atası, Tibet Mastifi Irkıdır” şeklindedir. Bu kemter kulunuz da eline geçtiği her fırsatta, her internet sitesinde, her bilimsel sempozyumda veya yüzyüze konuşmalarda bunun aksini iddia eder. “Bütün çoban köpeklerinin atası, Orta Asya Çoban Köpeğidir” iddiasında bulunurum.

Bu iddiam ile ilgili araştırma yapmak amacıyla, Tibet Mastifi ırkından hücre dokusu numunesi alarak DNA analizi yapmak gerekiyordu. Bu yolla çoban köpeklerinin kökeninin tespit etmek için Çin’e 4 kez gittim. 2 kez Hong Kong, 2 kez Wuhan merkezli olmak üzere, aylarca kaldım. Kovid 19 pandemisinin çıktığı Wuhan’ı, Ankara’nın cadde sokaklarını bildiğim kadar iyi bildiğimi iddia edebilirim.

Yıl 2008. Amacım Çin’e gidip, oradan özel izinle çok zor gidilebilen Tibet’e geçmek ve Tibet Mastifi ile ilgili bilimsel araştırma yapmak idi. Batılıları, bilim insanları dâhil “çoban köpeklerinin kökeni konusunda mort ettiğimi” söylemiştim. Köpek ile ilgili konularda beni sevmeyen kalabalık başka bir grup, köpek dövüştürücüsü adı verilen “Mariana çukuru” kadar dibe batmış gruptur.

Bu köpek dövüştürücülerinin çeşitli saldırı ve iftiraları ile karşılaştığım için, araştırma gezilerine çıkarken ailem ve çok yakınlarım dışında kimseye söylemem. Ancak ben Tibet Mastifi ile ilgili Çin’e gitmeden önce, nasıl oldu ise benim yola çıktığım ve Hong Kong üzerinden Tibet’e geçeceğim bazıları tarafından duyulmuş.

Hakkımdaki asılsız ihbarın mektup mu, telefon mu, yoksa e-mail mii hangi yolla yapıldığını bilmiyorum. Bana bu konuda Hong Polis Yetkilileri bir bilgi vermedi. Ben Hong Kong’da havaalanında pasaport kontrolünden geçtikten sonra iki polis koluma girdi ve kendilerini zorluk çıkarmamamı söylediler.

Lise yıllarında boks, daha sonra ilgilendiğim yakın dövüş tekniği ve tekvando gibi sporlar hesaba katılırsa, aslında “dibek kadar boyu” olan 2 Çinli polisi alt ederdim. Ancak orası Çin, yer de havaalanı. “Zaman iyi de, zemin iyi değil”

Beni havaalanının garaj katına götürdüler, orada kelepçeledikten sonra, gözlerimi de bağladılar. Tıngır, mıngır bir süre gittik. Sessiz bir yerde durduk. Zannediyorum bir binanın garaj katı idi. Beni asansörle tahminen en az 10-12 kat çıkardılar. Bir odaya aldılar. Odada kısa bir süre hareketlilik oldu. Kelepçelerim ve göz bağım çözüldü. Odadaki polisler, havaalanındaki resmi kıyafetli polisler değildi, sivil polisler idi.

Daha onlar konuşmadan ben hemen “What is the problem?” dedim.

“Relax, we’ll chat” dedi birisi.

Ulan hıyarağası, madem sohbet edecektin, ellerimi gözlerimi bağlayarak, beni buralara kadar getirmeye niye zahmet ettin? Havaalanında da bir sürü kafe falan vardı. “O tilki ise, ben kuyruğuyum.” Tabi ki bu lafı yemedim.

Sohbete başladık ama nedense bu sohbet daha sonra 3 günlük bir sohbet oldu. Aralıklarla. Herhalde çok hoş sohbet biriyim, adamlar beni bir türlü bırakmak istemiyor.

Artık buradan itibaren konuştuklarımız Türkçe yazıyım, çeviri için ne ben sıkıntıya gireyim, ne de siz “Google translate” ile fazla uğraşmayın.

2. cümle olarak “Ben yeşil renkli hususi pasaport taşıyan, diplomatik dokunulmazlığı olan üst düzey bir devlet yetkilisiyim. Beni bu şekilde tutmaya hakkınız yok. Hemen Türk Konsolosluğundan bir yetkili ile konuşmak istiyorum.” diyerek zeybeklendim. Geri kalanı doğru ama onlar da “diplomatik dokunulmazlık” lafını yemediler.

Konsolosluğu aradıklarını, ancak mesai saatleri dışında olduğu için, telesekreterin çıktığını, kimseye ulaşamadıklarını söylediler. Ulan, yalancının kaynanası ölsün mü? Tüm konsolosluk yetkililerinin e-maillerine bile giriyorsunuzdur siz.

Aksiliğe bakın, ben de tam Cuma günü gece saatlerinde indim Hong Kong’a. O an kendi kendime “Orhan, bu sana ders olsun. Eğer ihtilal yapacaksan Cuma gecesi yap, ama bir daha asla Cuma gecesi bir ülkeye giriş yapma.” Biliyorsunuz ihtilaller genelde Cuma gecesi yapılır, o saatlerde Birleşmiş Milletler Pazartesi’ye kadar kapalı olduğu ve şikâyet 3 gün sonra yapılsın diye. 3 gün içinde zaten “Atı alan Üsküdar’ı geçiyor

Bir daha efelendim ve “Bir konsolosluk yetkilisi ile görüşmeden, size pasaportumda yazılı bilgilerin dışında hiçbir bilgi vermiyorum” dedim. Fazla üstüme gelmediler. Herhalde yeşil renkli pasaporttan biraz tırstılar. Yani oradan bir kurtulursam, gerekli mercilere şikâyetleri yapacağım herhalde, “Avanak Avni” değilim. Bunun hesabını yapmışlardır.

Beni bir kanepe ile birkaç basit eşyadan meydana gelen bir odaya naklettiler. Bir (pilav + et yemeği) şeklinde bir yemek getirdiler. Eti yedim ama artık Allah affetsin, yılan eti miydi, köpek eti miydi, yoksa başka bir et miydi, bilmiyorum. Ama sığır-koyun-tavuk eti olmadığı kesin idi. Ama çok lezzetli idi. Odaya bir şişe su ile zaruri ihtiyaçlar için kapaklı plastik kova bıraktılar. Kemer gibi sakıncalı gördükleri eşyaları benden aldılar, odadan çıktılar.

Uçuşun yorgunluğu, iki ülke arasındaki 6 saat farkının jet lag etkisi, son birkaç saatteki adrenalin iniş-çıkışı ve stres derken yorgunluktan geberiyorum. Bir ilkokul öğrencisi yanımda olsa, bana bir girse, ağzımı burnumu dümdüz eder yani, öyle bitkinim. Ancak sırt üstü uzandım, ama uyuyamıyorum. Sürekli kafamı kemiren soru şu;

Bu yolculuğa çıkacağımı bilen bir köpek dövüşçüsü, benim hakkımda asılsız bir ihbarda bulundu. Bu kesin bilgi. Ama kesin olmayan bilgi, o Mariana Çukurlarından hangisi yaptı bunu?

Nasıl oldu ise, uyumuşum. Koridordan gelen sesler üzerine uyandım. Günlerden Cumartesi. Beni bir müddet sonra ilk getirdikleri odaya aldılar. Sivil polisler aynı. Kahvaltı niyetine çukur porselenden tasta çorba getirdiler. Çorbanın suyu berrak idi. İçindekilerin hepsi net görünüyordu. Sebze parçalarının çoğunu tanıdım. Kiraz büyüklüğünde açık renkte et parçaları vardı. Ne eti olduğunu çözemedim.

Niyet ettim Allah rızası için, bu tavuk etli sebze çorbasını içmeye” diye niyet ederek, çorbayı kaşıklamaya başladım. “Niyet” sadece namazda edilmez ki! Her şeye niyet edebilirsin. Yeter ki niyetin halis olsun. Eğer çorbadaki et, domuz eti idiyse, bilemem, “Günahı beni şikâyet eden Mariana Çukurunun boynuna” dedim ve vicdanen rahatladım, çorbayı bitirdim.

Çorbayı içince, zihnim berraklaştı. Uykum falan tamamen açıldı. Kendime geldim. İnsan hemen ince bellide bir çay istiyor ama, nerdeeeee!… Varsa yoksa yeşil çay.

Şimdi sıra geldi polislerle sohbete. Ben hemen yine “konsolosluk yetkilisi” diyerek konuşmaya bodoslama daldım. Cevap yine aynı “Ulaşamıyoruz.” Ben Türkçe olarak “Yalancının anasını avradını” ile başlayan bizdeki o meşhur döşeme malzemesi ile polislere iyi bir döşendim. Haliyle anlamadılar, “What” falan dediler. Onlar Türkçe bilmeyince, iyi ki bilmiyorlarmış, çaresiz tekrar döndük İngilizceye.

Anti parantez, biz Türklerin bu analı avratlı küfür geleneği hiç hoş değil. Tamam, anladık, karşındaki küfür etmeye değecek birisidir ama anasını avradını ne diye bu işe karıştırıyoruz ki? Belki o kişinin anası avradı çok mübarek, evliya gibi kişiler. Karşındaki “Senin ananı, avradını” diye başlasa, hadi bakalım çık işin içinde. En iyisi kadınları bu işe karıştırmamak. Küfür etmek gerekiyorsa, karşıdakinin şahsı ile ilgi edilmeli. Aslında hiç küfür etmemeli.

Baktım konsolosluk yetkilisi falan hikâye, “Eğer konuşmalarımızı kayıt altına alırsanız, konuşalım” dedim. Yüzleri güldü, hemen odanın uzak yukarı köşesindeki kamerayı gösterdiler. Üstünde ufak bir kırmızı ışık yanıp, yanıp sönüyordu.

Türkiye’deki görevim ile ilgili birkaç soru sordular. Sonra asıl can alıcı soruya geçtiler; “Çin’e niçin geldiniz?” Ben köpek ile ilgili doktora yapmış bir bilim insanı olduğumu, bu amaçla Tibet’e gidip, Tibet Mastifi ile ilgili araştırma yapmak için geldiğimi anlattım.

Tibet Mastifi hakkında birkaç sorudan sonra, başka nerelere gideceğimi, Sincan (Uygur) Özerk Bölgesi’ne de gidip gitmeyeceğimi sordular. Ben henüz karar vermediğimi ama Çin’den dönerken belki Urumçi üzerinden gidebileceğimi söyledim. Bunu duyunca odadaki polislerde bir kıpırdanma, bir canlanma oldu. Bu beni işkillendirdi. Bu sefer ben çok dikkatli ve az konuşmaya başladım.

Ben az konuşunca odanın bir köşesinde ufak bir TV vardı. Onu açtılar. Televizyon seyretmek, sağdan soldan konuşmak derken, o gün öyle geçti. Ertesi gün, Pazar günü aynı polislerle sorgulama yaptıkları odada tekrar buluştuk. Bu sefer ben çok az konuştum, bir bilgi veriyorsam, içine sahte parçalar yerleştirdim. Onlar bana bir şey sorunca, “Sorry, I couldn’t understand” diyor, onlar soruyu tekrarlayana kadar ben söyleyeceğim yalanı zihnimden hemen 2-3 saniye içinde tasarlıyordum.

Pazar günü polisler benden pek bir şey koparamayınca, akşama doğru yüzleri asıldı. Akşam olunca, aniden beni sorgulayan polisler odadan çıktı, 10-15 dakika sonra daha önce hiç görmediğim 3 polis odaya girdi. Bu polislerin üçü de ceketlerini odada çıkardılar. Üçünün de koltuk altlarındaki kılıfta tabanca, bellerinde jop vardı. Önceki polislerde hiç tabanca görmemiştim.

Bu sorgulama ekibi değişikliğini, daha önce yabancı filmlerde olduğu gibi “iyi polis-kötü polis” oyunu olarak gördüm. Bu polislerin konuşmaları daha da sertti. Ben onları gereksiz tahrik etmemek için, konuşma tavrımı değiştirmedim. Hatta “Siz de kim oluyorsunuz lan?” der gibi birkaç kez uzun uzun esnedim.

Bunlar bana “Mr Yılmaz, herhalde uykunuz geldi, daha vakit erken, biraz terasa çıkalım, hava alalım” muhabbetine girdiler. Ben “Olur, çıkalım terasa” dedim. Ama onlar bana “Güvenlik tedbirleri bakımından, havaalanından nasıl getirildi iseniz, terasa o şekilde çıkabiliriz” dedi. Ben kabul etmedim. “Ben size herhangi bir güçlük çıkarmıyorum. Gerek yok” dediysem de, aniden suratları sertleşti, beni yüzüstü yere yatırdılar. Ellerimi arkadan kelepçeleyip, gözlerimi bağladılar.

Odadan çıktık, yürürken iki kişi iki yandan koluma girdi ve sıkı şekilde tuttu. O şekilde koridor, asansör, koridor, merdiven falan derken, yüzüme gelen nemli havadan dışarı çıktığımızı anladım. Hong Kong’un havası yazın bayağı nemli olur.

Terasta beni yürütürken, bir ara adımlarını bayağı yavaşlattılar. Ben de yavaşladım. Sonra durdular, doğal olarak bende durdum. Ancak durduğumuz yerde, aşağıdaki trafikte ilerleyen araç sesleri daha çok duyulur oldu. Hiç konuşmuyorlar.

Ben bir fırsat göz bağının altında aşağıya bakabildim. Beni tam olarak terasın kenarına getirmişler. Bir adım değil, bir ayak boyu ilerlesem, direkt aşağı gideceğim. Binanın yüksekliği yaklaşık 20 kat falandı. Yani aşağı bir düşsem, ya da beni itseler, aşağıda yola manda boku gibi yayılırım, parçalarımı kaşıkla falan toplarlar. Böyle bir müddet bekledik, bir iki havadan sudan konuştuk. Sonra geri yürüdük ve tekrar aşağıdaki sorgu odasına döndük.

Bu hareketten sonra dillerinin altındaki baklayı çıkardılar. Kendilerine Türkiye kaynaklı bir ihbar geldiğini, ihbarda “Orhan Yılmaz, bir Tarım Bakanlığı çalışanı değil, aslında bir MİT ajanıdır. Kendini gizlemek için, köpekler ile ilgili araştırma yaptığını söyler. Bu bahane ile Türkiye’nin ve dünyanın çeşitli bölgelerin gider. Çin’e köpek araştırması için geldiğini söylerse, inanmayın. Sincan (Uygur) Özerk Bölgesi’ndeki Uygur Türkleri arasında MİT adına istihbarat çalışması yapacak” içerikli bilgiler varmış.

Ben polislere bunların asılsız iftiralar olduğunu, Türkiye’deki köpek dövüştürücüleri ile sürekli mücadele ettiğim için, büyük olasılıkla onlardan birinin, çalışmalarımı baltalamak için benim hakkımda böyle bir asılsız ihbarda bulunmuş olabileceğini söyledim.

Hong Kong’a gelmeden önce, Skype kanalı ile birkaç köpek sever ile tanışmış ve yazışmıştım. Hepsine Tibet Mastifi ile ilgili araştırma yapmak için Tibet’e gitmek istediğimi, yanımda Çinli birisi olursa, bu seyahatin benim için daha kolay olacağını, benimle bu yolculuğu beraber yapmak isteyip istemediklerini sordum.

Hong Kong’lu Phyllis adında bir bayan bu isteğimi kabul etmişti. Phyllis de çok zamandır Tibet’e gitmek istediğini, fırsat bulamadığını, beraber gidebileceğimizi söylemişti. Phyllis’in adı, Hong Kong’lu bayan L.K.Y.’nin takma adı idi. Batılılar ile temasta olan Çinlilerin bir çoğu kendilerine İngilizce bir takma ad seçiyor ve temasta olduğu Batılar ile onu sürekli olarak takma isimlerini kullanıyorlar.

Bu bana yaptıkları teras gezintisinden sonra, bayağı endişelenmeye başlamıştım. Polislere “Buraya Phyllis adında bir bayanın misafiri olmak için geldim. Kendisi ile günlerce süren Skype görüşmelerimiz ve yazışmalarımız var. Yazışmalarımızda bir kere bile Urumçi ya da Sincan Bölgesinin adı geçmedi. Niçin ona gidip, söylediklerimin doğruluğunu sormuyorsunuz?” diye çıkıştım.

Aralarında biraz Çince konuştular, sonra bu sert çocuklar odadan çıktı, önceki yumuşak çocuklar geldi. Onlarla biraz kakara, kikiri tarzında muhabbet ettik. Amaç beni yumuşatmak idi. Bana tam bir “Sandviç yöntemi” uyguluyorlardı. Önce yumuşak polis, sonra sert polis, sonra yine yumuşak.

Bir müddet sonra beni yine uyuduğum odaya götürdüler, uyudum. Pazartesi sabah oldu. Kahvaltıda yine esrarengiz ama lezzetli bir çorba geldi. Akşamki stresten sonra bayağı acıkmıştım. Çorbaya yumuldum. Sonra beni duş alabileceğin bir yere götürdüler. Alıkoydukları valizimden giyecek getirdiler. Traş oldum.

Beni aldılar bu sefer bayağı bir kat aşağı indikten sonra, kapısındaki Çince yazıyı okuyamadım ama yetkili olduğunu tahmin ettiğim, top model gibi güzel bir emniyet yetkilisinin odasına aldılar. Diğer polisler çıktı, biz yalnız kaldık.

Top model emniyet yetkilisi, çok kibar bir tavır ile önce olanlar için üzgün olduğunu ifade etti. Çin’de Tibet ve Sincan (Uygur) Bölgelerinin, Çin Devlet güvenliği açısından son derece hassas yerler olduğunu söyledi. Bu iki bölge ile ilgili herhangi bir ihbarı çok ciddi şekilde değerlendirdiklerini vurguladı. Benim hakkımda Sincan Bölgesi hakkında ihbar geldiğini, bunun üstüne benim de Tibet’e gitmek istediğimi öğrendiklerinde, beni bu şekilde 3 gün boyunca sorgulamak zorunda olduklarını söyledi.

Ben, kendilerinin elbette devlet güvenliği ile ilgili bu tip korunma önlemleri alacaklarını, yapılanları bir yere kadar normal karşıladığımız söyledim. Ancak dün gece 3 tane polisin beni ellerim arkadan kelepçeli, gözlerim bağlı terasa çıkardıklarını, sanki beni aşağıya atacaklarmış gibi, terasın yanında beni beklettiklerini, bunun Çin Makamları uyarınca her zaman uygulanan bir sorgulama yöntemi olup, olmadığını söyledim.

Beni serbest bıraktıkları anda, Türkiye Cumhuriyeti Konsolosluğuna gideceğimi, bu konuda şikâyette bulunacağımı söyledim. Bunun üzerine top model oldukça şaşırdı. “Biz böyle bir sorgulama yöntemi uygulamayız. Biz Birleşik Krallık yönetiminden 1997 yılında Çin Yönetimine tekrar bağlandık ama Hong Kong çok özel statüsünü hala korumaktadır. Bu yüzden biz hala Birleşik Krallık sorgulama yöntemlerini uygulamaya devam ediyoruz” falan fıstık dedi. Ben yapıldığını tekrarlayınca, telefonu kaldırdı, Çince bir şeyler söyledi. 3-5 saniye içinde beni getiren yumuşak polisler odaya girdi.

Yumuşak polislere sert bir ses tonuyla Çince bir şeyler söyledi. Polislerin hepsi birden elleri ile bazı hareketler yaparak falan hep bir ağızdan heyecanlı şekilde konuşmaya başladılar. Çince anlamıyorum ama eminim Çince “Vallahi, billahi, tillahi biz böyle bir şey yapmadık. İki gözümüz önümüze aksın, bu yapılandan haberimiz yok. Odada kamera var, her şey ortada. Biz bir ara yemeğe gitmiştik, nöbeti başka bir ekip devralmıştı. Onlar yapmıştır” gibi şeyler söylüyordu.

Top model sinirli şekilde elini masaya vurdu. Hepsi sustu. Top model hepsini fırçalamaya başladı. Yumuşak polislerin hepsi süt dökmüş kedi gibi önlerine bakıyorlar, “Mr. Yılmaz” diye benim adım geçince kafayı bana çeviriyorlar, falan. Tabi hepsi mizansen, benim gazımı almak için koftiden kayıkçı kavgası yapıyorlar.

Neyse sonunda beni öğleye doğru serbest bıraktılar. Phyllis çalışan bir kadın olduğu için, akşama kadar şehirde gezdim. Akşam Phyllis’in evine gittim. Pazar gecesi beni terasa çıkaran sert çocuklar eve gelmişler. Phyllis 2 gündür beni bekleyip, benden haber alamayınca, bayağı endişelenmiş. Sert çocuklar durumu anlatıp, Phyllis’e bilgisayarını açtırıp, Skype’den yazışmalarımızı okumuşlar.

Tibet’e geçmek için önceden özel izin almak gerekiyor. Phyllis, bu olanlardan sonra bana Tibet’e gitmek için kesinlikle izin vermeyeceklerini söyledi. Phyllis bunun üzerine, Çin Anakarası üzerinde, Hong Kong’a yaklaşık 200 km uzaklıkta olan Guangzhou (Türkçe tarih kitaplarından bildiğimiz adı ile Kanton) Şehri’nde bir Tibet Mastifi Çiftliği buldu. Elim boş dönmeyim diye, biz de oraya gittik.

Hong Kong’da birkaç gün kaldıktan sonra, geri Türkiye’ye döndüm.

İnceleyeceğiz ...

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s