JEO-POLİTİK DOSYASI /// SİNAN ÜLGEN : Demokrasi Olmadan Jeopolitik Kart Türkiye’ye Yetmez


SİNAN ÜLGEN : Demokrasi Olmadan Jeopolitik Kart Türkiye’ye Yetmez

Değişen konjonktür Türkiye’ye Batılı ülkeler ile sorunlarını daha yapıcı bir zemin üzerinde ilerletme fırsatının kapısını aralıyor. Ama Türkiye bu ilişkiyi yalnızca jeopolitik düzlemde devam ettiremez. Bu ilişkiler manzumesinin güçlenmesi, içeride atacağı adımlara da bağlı. Bu ikisini birlikte yürütemeyen Türkiye’nin alacağı mesafe daha sınırlı olacaktır.

· SİNAN ÜLGEN

· 12 MART 2022

Rusya’nın Ukrayna’yı işgali Avrupa’da yeni bir dönemi ateşledi. Ufukta görünen gerilimin arttığı, sıcak çatışmanın yayılma riskinin yükseldiği, önceliğin ekonomik değil askeri kutuplaşmalar olduğu bir gelecek. Ukrayna Avrupa’nın Suriye’si olmaya aday.

Putin’in fütursuz genişleme politikası bir yanda küresel jeopolitik dinamikleri harekete geçirdi diğer yanda Türkiye’yi hem içerde hem dışarda tercihlerle karşı karşıya bıraktı. Ankara’nın bir süredir takip ettiği diplomatik normalleşme politikası ise tam bu sürecin üstüne oturdu.

“Rusya krizi” bağlamında küresel dengeleri ve Ankara’nın önündeki alternatif yol haritalarını eski diplomat ve Ekonomi ve Dış Politika Araştırmalar Merkezi – EDAM’ın kurucu başkanı Sinan Ülgen ile savunma ve dış politika alanındaki tecrübesinden yararlanarak konuştuk.

En sondan başlarsak perşembe günü (10 Mart 2022) Ukrayna-Rusya dışişleri bakanları buluştu, buradan bir sonuç bekliyor muydunuz?

Burada tabii beklentileri doğru oluşturmak lazım. Bu görüşmenin Türkiye’de olması, savaştan sonra Ukrayna-Rusya dışişleri bakanlarının ilk kez Türkiye’de görüşmeyi kabul etmeleri, Türk diplomasisi açısından bir başarıdır. Bunu tespit edelim. Bu görüşmeden ihtilafın çözümüne yönelik bir beklenti içerisinde olmak da çok gerçekçi değildi, nitekim Lavrov tarafından yapılan açıklamalar da zaten buna işaret ediyor.

Bu görüşme tamamen faydasız bir görüşme midir? Hayır. Kanaatimce burada taraflar ilk kez yüz yüze bir araya geldikleri için biraz daha karşı tarafın müzakere pozisyonunun ne olduğunu daha rahat anlayabilme, daha rahat test edebilme imkânına kavuştular. O açıdan önümüzdeki vadedeki müzakereler için bu bir hazırlık safhası oldu ve karşı tarafın neyi kabul edip edemeyeceğine dair enformasyon, bundan sonra önümüzdeki müzakere süreçlerine de bir girdi olacak. O açıdan bakınca bir faydası olmuştur. Eğer çıtayı ihtilafın çözümü olarak koyarsak, bu beklenti, bu görüşme itibarıyla gerçekçi değildi.

RUSYA-BATI İLİŞKİLERİNİN YENİ DİNAMİĞİ: YAPTIRIM REJİMİ

Ukrayna-Rusya meselesinin iki ülke arasında bir krizin ötesine geçen bir ölçeği var. Rusya-NATO, Rusya-Batı, Rusya-Amerika gibi. Bunun nereye evrilmesini öngörüyorsunuz? Müzakerelerle çözüm bulunur mu?

Biz artık yeni bir evreye girdik, Rusya Ukrayna’da askeri olarak başarılı olur, olmaz; siyaseten çözüm bulunur ya da bulunmaz, ne olursa olsun dünya ve Avrupa jeopolitiği yeni bir evreye girdi. Nasıl bir evre? Rusya’nın yeniden Avrupa’nın geri kalanı için bir tehlike oluşturduğu ve biraz Soğuk Savaş benzeri bir Rusya-Batı ihtilafının kalıcı zemine oturduğu bir dönem olarak görmek gerekecek bunu. Dolayısıyla netice ne olursa olsun, bunun dünya jeopolitiğine ve özellikle Avrupa güvenliğine kalıcı etkileri olacak.

Bunların bazılarını şimdiden görmeye başladık. Bir kere Rusya’nın 2008 Gürcistan, 2014 Kırım’a saldırı ve ilhakından çok farklı olarak, Batılı ülkeler bu sefer çok kayda değer bir yaptırım rejimiyle Rusya’nın karşısına çıktılar. Yaptırım rejimi, bir ‘game changer’, yani oyun değiştirici bir unsurdur. Bundan sonra Rusya-Batı ilişkilerinde bu yaptırım rejiminin geleceği, yani ne kadar yürürlükte kalacağı, ağırlaşıp ağırlaşmayacağı en temel dinamiklerden biri olacak. Bu aslında bizler bakımından da yenilik. Soğuk Savaş sonrasında yaptırım rejiminin iki güç odağı arasındaki uluslararası ilişkilerin ön plandaki en etkin dinamiklerinden biri olduğunu biz açıkçası görmedik. İran örneği verilebilir ama İran’ın uluslararası sistem içerisindeki ağırlığı tabiatı ile Rusya gibi değil.

Yeni dönemin ikinci işareti olarak, Avrupa kanadında bir savunma ve güvenlik paradigması yeniden Soğuk Savaş dönemine benzer şekilde oluşmaya başladı. Tarihsel nedenlerden dolayı savunma bütçesine ek para ayırmak istemeyen Alman toplumu ve siyasetinin çok kısa sürede farklı bir noktaya geldiğini, Almanya’nın NATO kriteri olan savunma harcamalarını milli gelirin yüzde ikisi seviyesine çıkarmaya karar verdiğini gördük. Berlin bu yıl için ayrıca 100 milyar Euro özel fon ayırdı. Avrupa Birliği (AB) de Macron’un da siyasi vizyonuna uyum sağlayacak şekilde savunma ve güvenlik alanında nasıl daha etkin rol oynayabilirim sorusunu daha ciddi olarak sormaya başladı. Geriye dönüp baktığımızda dünya ve Avrupa tarihinin sert dönüm noktaları vardır: Arşidük Ferdinand’ın vurulması, Nazi Almanya’sının Çekoslavakya’yı işgali, Berlin duvarının kurulması ve yıkılması gibi. Rusya’nın Ukrayna saldırısını da böyle bir dönüm noktası olarak görüyorum.

Avrupa’da yeni güvenlik mimarisinin şekillenmekte olduğundan bahsettiniz. Bu mimari ne kadar NATO ile entegre olur, neye benzer ileride? Avrupa Birliği’nin savunma örgütü olmasını hep konuştuk, Türkiye burada nereye oturur? NATO son tahlilde Türkiye’yi bir yere oturtuyordu. Şimdi Türkiye dışı şekillenen bir yapı mı var?

Tarihsel olarak Türkiye, Avrupa güvenlik ve savunma mimarisine biraz mütereddit yaklaştı. Türkiye her zaman için asıl savunma mimarisinin NATO olmasını tercih etti haklı nedenlerle. Öte yandan Türkiye’nin, Avrupa’nın kendisine özgü bir savunma kimliği yaratmasını da engelleme kabiliyeti yok. Bu gerçekten hareketle Türkiye, NATO’yu ön plana koymakla beraber, Avrupa Güvelik ve Savunma Politikası’na (AGSP) da bir şekilde entegre olmaya, bir şekilde onun içinde bulunmaya, irtibatlı olmaya çabaladı geçmişte. Bu çabalarının karşılığını da pek aldığı söylenemez. AB orada üyelik konusunu çok ön planda tutarak üye olmayan ülkelere açıkçası çok kayda değer açılımda bulunmadı. Bu da zaten Türkiye-AGSP ilişkisini baltalayan temel unsur oldu.

AGSP’nin gelişiminin önündeki temel engel ise Avrupa ülkelerinin savunma alanına pek de bütçe ayırmak istememeleriydi. Ayrılan bütçe zaten NATO için kurgulanan düzene de gittiği için NATO’dan bağımsız ayrı bir güç unsuru olarak AB’nin bu alanda öngörülen projesine çok da fazla destek yoktu. Şimdi tabii durum biraz değişti. İki nedenden dolayı. Birincisi, Trump. Hatırlayacak olursanız Trump döneminde Amerikan Başkanı’nın Amerika’nın NATO’ya olan taahhüdünü sorgulaması Avrupa içerisinde bu savunma konularında “acaba Amerika’ya bundan sonra ne kadar güvenebiliriz” sorusunu da beraberinde getirdi. Evet bugün Trump gitti ama bu soru masada duruyor. Çünkü Biden’dan sonra Trump’ın veya Trump benzeri bir Amerikan liderinin gelmeyeceğinin bir garantisi yok.

İkincisi Amerika’nın müesses nizamının, Ukrayna krizine kadarki stratejik bakış açısına baktığımızda, Avrupa Birliği’nin Avrupa coğrafyasındaki güvenlik ve savunma meselelerinde daha ön plana çıkması ve daha fazla sorumluluk üstlenmesi beklentisi içinde olduğunu görüyoruz. Amerika da uzun dönemli stratejik rekabette asıl rakip olarak gördüğü Çin’e ve Doğu Asya’ya odaklanacaktı. Obama döneminde başlayan bu süreç, “Pivot to Asia- Asya’ya dönüş” olarak adlandırmıştı. Trump döneminde sakar yöntemlerle devam etti. Biden döneminde de açıkçası çok daha net olarak bu ortaya çıkıyor. Amerika’nın Biden döneminde yayınladığı ulusal güvenlik doktrinine, Milli Güvenlik Danışmanı Sullivan’ın açıklamalarına baktığımız zaman bunu çok net görüyordunuz. Rusya’nın Ukrayna’ya saldırması birdenbire bu parametreyi de değiştirdi. Amerika’nın dikkatini yeniden Avrupa coğrafyasına yöneltti. Ama gene de daha önce bahsettiğim bu iki dinamik, yani Amerika’ya güvenmeme ve Amerika’nın nispeten Avrupa’dan uzaklaşma eğilimi, Avrupa içerisinde bu damarı güçlendiriyor.

Macron’un yeni bir dinamizm kazandırdığı Avrupa’nın bir savunma ve güvenlik kimliği olması ve bunu derinleştirmesi yönündeki siyasi proje yürüyor. Avrupa Birliği devlet başkanları bu konuda önemli bir kararın da eşiğindeler. Çok muhtemelen iklim değişikliği ile mücadele ve yeşil dönüşüme ayırdıkları büyük fonlar gibi, şimdi Avrupa’nın bir yandan savunma ve güvenlik alanında ilave yetenek kazanması bir yandan da Rusya’dan enerji alanında bağımsızlığını kazanmasına yönelik çok ciddi fonlar ayrılacak. Hatta bunun devletlerin mevcut bütçesinden değil, Almanya’nın bugüne kadar çok net karşı durduğu ortak borçlanma yöntemiyle yani Avrupa kurumlarının uluslararası piyasalardan borçlanması suretiyle yeni bir finansman imkânı üzerinden yaratılması söz konusu. Bu da AGSP konusunda Avrupa’nın belki de geri dönülemez bir kulvara girdiğini gösteriyor.

TÜRKİYE, İNGİLTERE İLE BİRLİKTE AVRUPA’YI ZORLAYABİLİR

Türkiye açısından çıkarılması gereken sonuca gelince; Türkiye, başta da ifade ettiğim gibi hep AB’nin savunma politikası içinde de olmaya gayret etti ama AB, Türkiye’nin bu talebini karşılamadı. Fakat aradan geçen zamanda Brexit ile beraber jeopolitik konjonktür de değişti. İngiltere gibi Avrupa’da askeri kudreti olan bir ülkenin AB dışına çıkması, İngiltere’yi Türkiye’nin statüsü ile eşitledi. Yani Birleşik Krallık da NATO üyesi olup AB üyesi olmayan bir ülke oldu. Şimdi dolayısıyla eskiden Türkiye’yi prensip bazında daha rahat dışlayan, yani “AB üyesi değilsin, AGSP’ye ancak sınırlı ölçüde katılırsın” diyen bir AB’nin aynı prensip temelinde hem İngiltere’yi hem Türkiye’yi dışlaması daha zor. Türkiye’nin İngiltere ile birlikte hareket ederek, yeni oluşan Avrupa savunma mimarisi içerisinde kendisine daha iyi bir konum elde etmek için Avrupa’yı zorlaması daha mümkün hale geldi. Bunu da bir fırsat olarak değerlendirmek lazım.

TÜRKİYE DENGE POLİTİKASINI KALİBRE ETMEK ZORUNDA

Brexit vurgusu çok önemli. İngiltere ne kadar aktif olabildiğini, “Avrupa’nın hâlâ dişleri yok, İngiltere’nin var” gibi söylemlerle gösterdi. Soğuk Savaş’tan sonra AB tereddüdü ile birlikte sistemsizliğin, odaksızlığın, kutupsuzluğun getirdiği süreçte Obama’nın çekilmesi, Trump’ın öncelikli görmemesiyle Türkiye’nin güvenlik beklentilerinin karşılanmaması gibi sebepler, üstüne Erdoğan’ın kişisel öncelikleri ve kişisel yakınlıkları Türkiye’yi farklı bir rotaya oturtmuştu. Bu bahsettiğiniz süreçte AB Türkiye’ye nasıl bakar? Türkiye bu dönemde hazır ortada daha belirli bir jeopolitik varken, daha sağlıklı işbirliğini mi tercih eder? Ya da Rusya’ya daha yakın durduğu mevcut süreci devam ettirebilir mi ya da imkânlar, sistem buna ne kadar müsaade eder? Türkiye bundan bir sene önce Rusya’ya daha yakın durabiliyordu, aynı çizgiyi sürdürebilir mi? “Ya bizdensin ya oradansın” gibi bir yere evriliyor durum. Türkiye’nin Batı ile ilgili haklı endişeleri de vardı ama bunu ne kadar sürdürebilir?

Bu tabii Türkiye’nin aslında karşılaşmak istemediği bir zorluğa işaret ediyor. Çünkü Türkiye’nin Rusya ile iyi ilişkiler içerisinde olması Türkiye’nin avantajına. Kaldı ki ortada Rusya’ya enerjide ve turizmde bir bağımlılık da var. Diyeceksiniz ki; birçok Avrupa ülkesinin de bağımlılığı var özellikle enerji kanadında. Fakat Türkiye’nin diğer NATO ülkelerinde olmayan ilave bir bağımlılığı söz konusu ki o da Suriye. Türkiye, Rusya ile Suriye’de ortak hareket etmek mecburiyetinde kaldı 2015’ten bu yana. Hatta bir ölçüde İran ile bile de. İdlib’te arzu etmediğimiz nitelikte senaryonun ortaya çıkmasını önlemek adına da Rusya ile yürütülen diplomatik ilişki önemliydi. Bütün bunları bir araya getirdiğinizde, bir de bunun üstüne Türkiye ekonomisinin bugün içinde bulunduğu durumu eklediğinizde, Türkiye’nin Rusya’ya yönelik sert bir yaptırım rejimine taraftar ve taraf olması mümkün değil. Ancak Türkiye ister istemez, geçmişte yürüttüğü denge politikasını kalibre etmek durumunda, aynı denge politikasını yürütmesi mümkün değil. Ortada çok ağır bir vaka var. Rusya’nın BM şartını ihlal ederek komşusu bir ülkeye saldırması, toprak bütünlüğünü ihlal etmesi söz konusu. Türkiye de buna tepkisiz kalamaz. O nedenle kalibre edilmiş bir denge politikasına yönelmek zorunda Türkiye ve kanaatimce bunu yaptı. Bazı yerlerde daha iyi bazı yerlerde daha az yaptı.

Buradan temel sorun; eğer ki Ukrayna meselesinde yakın dönemde bir çözüm olmayacaksa ve Rusya-Batı ilişkisi ihtilaflı biçimde ve hatta artan gerilim üzerinden devam edecekse, Türkiye’nin denge politikası da zorlanmaya başlayacaktır. O zamanı Türkiye ne kadar ertelerse kendi açısından o kadar iyi ama burada Türkiye’nin tercihte bulunması baskısı önümüzdeki vadede gelebilir, şu ana kadar gelmedi. Türkiye şu ana kadar içinde bulunduğu durumu diplomatik muhataplarına, Amerika ve Avrupa’ya anlatmaya muvaffak oldu kanaatimce ve bu bağlamda Türkiye’nin yaptırım rejimine taraf olmayacağını, hava koridorunu açık tutacağını iletti. Şu ana kadar görebildiğim kadarıyla bu konuda Türkiye’ye yönelik tepki de oluşmadı. Ama bunu, bugün itibarıyla söyleyebiliyoruz. Bu jeopolitik konjonktür içinde Rusya-Batı ilişkisi daha da ihtilaflı hale gelecek olursa, o zaman Türkiye dahi bu kalibre edilmiş denge politikasını devam ettirmekte zorlanabilir ki bu da kötü haber tabii Türkiye için.

AVRUPA’NIN GÖBEĞİNDEKİ AFGANİSTAN

Ukrayna Avrupa’nın Suriye’si haline gelebilir mi? Savaş belki de uzun yıllar boyu var olacak bir mülteci krizine neden olacak. Suriye’de bunun etkilerini gördük. Bir açmaza doğru gider mi? Maliyetli bir çözüm olur mu Avrupa için?

Maalesef, hâkim senaryo bu. Rusya-Ukrayna savaşının ne şekilde sonuçlanabileceğine dair bir iki senaryo üzerinden bunu analiz etmek lazım. Olumsuz senaryodan başlayalım. Askeri olarak baktığımızda iki ülke arasındaki güç asimetrisi o kadar net ki, Ukrayna’nın gösterdiği direniş çok takdire şayan olmakla beraber, en nihayetinde Rusya’nın askeri hedeflerine ulaşması yönünde çok büyük bir engel olduğunu düşünmüyorum. Bu durumu değiştirebilecek temel faktör Batı’nın Ukrayna’nın yanında askeri olarak yer alması olurdu. Ancak Batılı ülkeler en baştan bu opsiyonu dışladılar. Ukrayna uğruna nükleer bir güç olan Rusya ile çatışmayı göze almadılar. Öyle olunca da her ne kadar silah yardımı yapılsa da bunun genel dengeyi değiştirecek bir yardım olduğunu düşünmüyorum. O yüzden Rusya’nın eninde sonunda, gecikme de olsa daha büyük kayıplar da verse askeri hedeflerine ulaşacağını düşünüyorum.

Öte yandan her askeri operasyonun bir de siyasi hedefi vardır. Buradaki siyasi hedef ne? Gördüğüm kadarıyla Rusya Kiev’de Zelenski yerine kendisine yakın bir rejimi iktidara getirmek ve hatta o rejimle bir barış anlaşması yapıp uluslararası kamuoyuna ilan etmek isteyecektir. Bir başka deyişle Rusya, Ukrayna’ya bir kukla hükümet modeli empoze etmeye çalışacaktır. Bunun karşılığında ne olacak? Zelenski, umarım siyasi kulvarda devam edebilir. Devam edebilirse böyle bir girişim sonrasında çok muhtemelen karşımıza bir sürgünde hükümet modeli çıkar Ukrayna için. Yani bir yanda bir kukla hükümet, diğer yanda da sürgünde bir hükümet. Ukrayna gibi büyük bir coğrafyaya sahip, 42 milyonluk nüfuslu, yüzde 70’i Batı ile ülkesinin entegre olmasını isteyen bir ülkede kukla hükümet modelinin istikrar getirmesi kanaatimce mümkün değil. O zaman ne olacak? Ona karşı mukavemet başlayacak. Gerilla savaşı mı silahlı direniş mi, ne denirse artık. Kaldı ki Ukrayna’nın coğrafyası da bu direnişin dışarıdan destek alması için çok daha avantajlı. Ukrayna bir Afganistan değil. Buradaki iç mukavemete destek daha rahat olacaktır Avrupa içerisinden, Polonya’da Romanya’dan. O nedenle maalesef Avrupa’nın göbeğinde Irak hatta bir Afganistan gibi yabancı savaşçı boyutunun olacağı bir istikrasızlık odağı olacak bu coğrafya. Uzun yıllar boyunca böyle devam edeceğini düşünüyorum. Rusya oradan çekilmediği sürece tabii. O kukla hükümetin meşruiyet sağlaması mümkün değil. Burada şunu hatırlatmak lazım, Afganistan’da bile bu model tutmadı. SSCB 79’da girdi 88’de çıktı aynen bu nedenle. Ukrayna’da da benzer bir senaryo olması çok ihtimal dahilinde.

Olumlu senaryo ne? Seçilmiş Zelenski hükümetinin Rusya ile barış anlaşması yapması, önce ateşkes ardından Barış anlaşması yapması. Ama bu da kolay değil. Nitekim bu hafta Antalya’da iki ülke Dışişleri Bakanları arasında yapılan görüşmede pek bir yakınlaşma olmadığını görüyoruz. Benim kanaatim Zelenski’nin Ukrayna’nın “Sevr anlaşmasına” imza atmayacağı. O da meşruiyetini korumak için sürgünde hükümet modelini tercih edecektir diye düşünüyorum. Dolayısıyla Ukrayna-Rusya savaşının uzun yıllara yayılacak bir istikrarsızlık alanı yaratacağını ve bunun üzerinden de Avrupa’daki güvenlik dengelerini kökünden değiştireceğini düşünüyorum.

DEMOKRASİ, TEMEL HAKLAR VE EKONOMİ

Ateşkes anlaşması süreçlerine hakimsiniz. O noktaya gelinemiyor olmasının sebebi masada olmamak değil henüz sahada tarafların kendi güçlerini test etmemiş olmasından kaynaklanıyor. Arazide, masaya en güçlü oturacak kadar kazanımı maksimize etmeden yapılacak bir arabuluculuk ateşkesi de sağlamayacaktır. İç politika parantezi açmak istiyorum kutuplaşma bağlamında… Son durum, ülkemizde Rus yanlısı, Avrasyacı diye tabir edeceğimiz bir kitlenin ne kadar etkin olduğu, olayları kendi prizmasından gördüğünü gösterdi gibi geliyor. Türkiye’deki Rus etkisini, bu yaklaşımın etkisini nasıl görüyorsunuz? Bu olay iç siyasette bir denge getirir mi?

Ümit ediyorum ki getirir. Dünya gerçeklerinin ne olduğunu umarım bugüne kadar bu konuda taraf tutan bu bahsettiğimiz kesimler daha net görmeye başlarlar. Ben işin dış dünya vizyonu kadar aslında Türkiye’nin toplumsal ve siyasal geleceğine dair tasavvurun da etkili olduğunu düşünüyorum. Bugün ABD ve Batı’nın dünyada yaptığı birçok hata var. ABD’nin Irak’a müdahalesi, PKK/YPG’yi silahlandırması gibi uluslararası hukuk zemininden ayrıldığı birçok uygulaması var. Ve bütün bunlar da haklı olarak eleştirilerimizin odağında olmalı. Ancak bu eleştiriler başka bir gerçeği ortadan kaldırmıyor. Hukukun üstünlüğü, demokrasi, insan hakları, çok seslilik, kadın hakları vs. alanlarda en iyi devlet ve toplumsal sistemi yaratmış olanlar da bu Batılı ülkeler.

Türkiye’de Avrasya-Rusya-Çin kanadını destekleyenlerin, maalesef bu desteklerin arkasında biraz da Türkiye’ye yönelik gelecek vizyonlarına dair işaretler alıyorum. Nedir bunlar? Türkiye’nin geleceği bu Avrasya tarzı yönetim anlayışı doğrultusunda şekillensin. Temel özgürlüklerin daha kısıtlı olduğu, daha bize özgü bir demokrasi anlayışı hâkim olsun. Oysa ki Türkiye, Batı’ya yaklaşırsa, Batı ile bu ilişkiler zenginleşirse demokratikleşme yönünde baskılar da ister istemez artacaktır.

Bugün değişen konjonktür Türkiye’ye Batılı ülkeler ile sorunlarını daha yapıcı bir zemin üzerinde ilerletme fırsatının kapısını aralıyor. Ama Türkiye bu ilişkiyi yalnızca jeopolitik düzlemde devam ettiremez. Bu ilişkiler manzumesinin güçlenmesi, içeride atacağı adımlara da bağlı. Bu ikisini birlikte yürütemeyen Türkiye’nin alacağı mesafe daha sınırlı olacaktır. Üstelik bu saptama yalnızca demokratik hak ve özgürlüklerle de ilgili değil. Ekonomik refahımız ile de ilgili. Türkiye’nin ekonomisine baktığımız zaman ihracatımızın yüzde 50’si Avrupa’ya, gelen yabancı sermayenin yüzde 70’i Avrupa’dan, yüzde 10’u ABD’den. Teknoloji deseniz keza öyle. Sonuçta Türkiye Batı ekonomisi ile entegre. Refahını da bu yapı üzerinden üretiyor. Bu yakınlaşmanın daha ilerlemesi, Türkiye’nin hem demokrasi anlamında daha iyi normlara sahip olması hem de ekonomi anlamında daha güzel bir gelecek için şart.

JEO-STRATEJİK KART TÜRKİYE’YE YETMEYECEK, DEMOKRASİ KARTI DA LAZIM

Erdoğan-Biden ile görüşmesi gerçekleşti, Lavrov ve Kubela Antalya’da, Alman Başbakan Scholz geliyor, NATO Genel Sekreteri de Türkiye’de. Türkiye, Soğuk Savaş’ta insan hakları ihlallerine rağmen güvenlik anlamında ifade ettikleri sebebiyle masada kendine yer buluyordu ve insan hakları problemleri göz ardı ediliyordu. Türkiye ile ilişkilere mesafe koymak, Türkiye’ye tepki göstermek konusunda biraz daha mütereddit olabilir mi Avrupa? Üç ay öncesine kadar olmayan manevra alanı açar mı?

İki saptama yapmak lazım. Birincisi, bu yeni bir dönem ve bu yeni dönem içerisinde gerçekten de Soğuk Savaş’a benzer bir konumlanma olacak. Nasıl Soğuk Savaş’ta coğrafi konumu Türkiye’nin avantajıydı, bu stratejik rekabet içerisinde jeo-stratejik önemi ön plana çıkıyordu, şimdi benzer bir durum da önümüzdeki vadede ortaya çıkacak. Ama burada şöyle bir ihtirazı kayıt da yapmak lazım. Tek başına yeniden konumlanma Soğuk Savaş dönemindeki gibi olmayacak. Neden? Bir kere dünya değişti. Aynı şartlar aynı etkiyi yaratmayacak.

Soğuk Savaş’taki kutuplaşma ideolojik kutuplaşma idi. Komünizme karşı kapitalizm diyelim. Şimdiki kutuplaşma otoriter sistemlere karşı demokrasi kültürüne sahip ülkelerin kutuplaşması. Doğrudur-yanlıştır yorumunu yapmıyorum ama yapılan tespitler ve izlenen politika dünyanın, en azından ABD yönetiminin buna yönelik bakış açısına sahip olduğunu gösteriyor. O nedenle sadece jeo-stratejik kart ile Türkiye’nin bu yeni dünya düzeni içerisinde arzuladığı yeri sağlama alması bence mümkün olmayacak. Bir fırsat var muhakkak ama bu fırsatı gerçek anlamda sahaya geçirebilmek ve bu potansiyeli realize edebilmek için Türkiye’nin jeo-stratejik kartın ötesinde demokrasi kartını da kullanması lazım. Şu an gündeme getirilen Türkiye’nin hangi kutba ait olduğuna dair soruların sorulamıyor olması lazım. Yani Türkiye otoriter sistemlere mi yakın duracak kendi iç düzeni itibarıyla, özgürlükçü ülkelere mi yakın duracak? Bu sorunun artık Türkiye’ye sorulmuyor olması lazım. Bu da bazı tercihleri beraberinde getiriyor.

Mevcut iktidar bu tercihleri yapabilir mi yoksa dışarısı da 2023’ü bekler mi karar için?

Rusya-Ukrayna ihtilafından bağımsız olarak gerçekten de 2023 seçimlerinin yurt dışının Türkiye’ye bakışında önemli bir etken haline geldiğini görüyoruz. Zaten seçim tarihinin nispeten yaklaşmasının getirdiği bir durum var. İkincisi, 2002’den bu yana Türkiye’de bir siyasal değişimin olabilme ihtimalinin yükselmiş olması da var. Olur ya da olmaz ayrı konu. Anketlere bakınca siyasal değişim ihtimalini görüyorsunuz, bunu yurt dışı muhataplarımız da görüyor. O nedenle birçok açıdan hem Amerika hem Avrupa aslında artık Türkiye’ye yönelik bekle gör politikasına girdi. Bunun izdüşümü ne oluyor? Şu oluyor; Türkiye’ye yönelik tasarruflarda ne çok olumlu ne de çok olumsuz işler yapılıyor artık ve 2023’e kadar biraz durumu idare edelim havası hâkim. Ukrayna meselesi bile bunu şu ana kadar değiştirmiş değil.

2023’e kadar konjonktürün çok değişeceğini düşünmüyorum ama tabii ki Türkiye bunu fırsata dönüştürmek isterse, bunu sadece değişen jeopolitik üzerinden değil içeride atacağı adımlar üzerinden yapması gerekecek. Seçime kadar yapılır mı? Açıkçası şu ana kadar o konuda çok heyecanlı bir sinyal almış değiliz.

RUSYA BATI’YA ALTERNATİF OLAMAZ

Türkiye sorunlu olduğu ülkelerle normalleşme süreci yaşıyor. Rusya-Ukrayna Savaşı, işgal de buna ayrı çerçeve sundu. İsrail Cumhurbaşkanı Türkiye’deydi. Daha öncesinde Birleşik Arap Emirlikleri’nden (BAE) üst düzey ziyaretler oldu. Bu normalleşme sürecini nasıl yorumluyorsunuz? Rasyonel akıl mı bunun arkasında? Yoksa içerideki sıkışmışlığın dayattığı mecburiyet mi?

Türkiye olması gerekeni yapıyor. Biraz da gecikmeyle yapıyor. En nihayetinde bu normalleşme sürecinin başlangıcı olarak 2021 yılını göreceksek ondan önceki yıllarda yürütülen dış politikanın aslında Türkiye’nin istediği hedeflere ulaşmasına pek de yardımcı olmadığı, tam tersine hem bölgede yalnızlığa ittiği hem de geleneksel siyasi güvenlik ve ekonomik ortakları ile ilişkilerini zora soktuğuna dair bir muhasebe yapıldığını düşünüyorum ben Ankara’da. Ondan sonra dış politikadaki dönüşümü görmeye başladık. Bu dış politikadaki dönüşüm, mesela BAE ile ilişkiler bakımından sonuç getirdi. Umarım İsrail ile ilişkiler de benzer şekilde bir ivmeye kavuşur. Herzog’un yanılmıyorsam 18 yıl sonra Türkiye’yi ziyaret eden ilk devlet başkanı olması önemli gelişme. İki ülke bunun üzerinden, iki tarafın da ulusal menfaatine hizmet edecek yeni bir dayanışma işbirliği çerçevesi üretebilirler. Öte yandan Mısır ve Suudi Arabistan ile yakınlaşmanın daha zor olacağı görülüyor.

NORMALLEŞME POLİTİKASINDA ISRARCI OLUNMALI

Sonuçlara bakarsak, özellikle bu normalleşme sürecinde ülkelerin jeopolitik çıkarlarında bir yakınsama olmadan daha çok Ankara temelli bir normalleşme çabası ne kadar kalıcı sonuç üretebilir? Sonradan dönüşmüş olsa da, AK Parti iktidarının başında uygulanan ‘komşularla sıfır sorun’ politikası, aslında komşularıyla Türkiye’nin jeopolitik çıkarlarının örtüştüğü bir dönemde gerçekleşti. Ekonomik katkısı da vardı, bölgesel entegrasyona gitme ihtimali olan bir süreç yaşandı. Şu anda jeopolitik çıkar örtüşmesi süreci var mı? Eğer yoksa, normalleşme doğru politika olsa bile ne kadar kalıcı sonuç üretebilir?

Var mı ortak çıkar? Kısmen var, kısmen yok. BAE örneğinden yola çıkalım. BAE ile Türkiye ilişkisi özellikle darbe girişimi sonrası bunalımlı bir dönemden geçti. Birkaç hafta içerisinde ani bir dönüşümle büyük bir dostluk sergilenmeye başlandı. Burada Türkiye’nin açılımın yanı sıra BAE’nin de değişen uluslararası konjonktürden kaynaklanan bir arayışının olduğunu ifade etmek lazım. Dolayısıyla burada gerçekten bir çıkar örtüşmesi var. Nedir bu arayışın temelindeki temel husus? İki tane. Birincisi, İran. BAE, İran ile yürütülen nükleer müzakerelerin bir şekilde başarısızlığa uğraması senaryosunda İran’ın gittikçe artan, istikrarsızlık yaratan aktör olması senaryosuna karşı Türkiye ile ilişkilerini düzeltme yoluna gitti.

İkincisi; Amerika, yani Trump döneminde Amerika’nın bu ülkelere sağlamış olduğu siyasi ve güvenlik şemsiyesinin Biden döneminde kalmadığı gerçeğinin farkına varmaları. Bu da BAE gibi bir ülkeyi Türkiye ile yakınlaşmaya iten dinamik oldu. Bir de tabii Körfez İşbirliği Konseyi içerisinde, onların Suudiler ile artan ihtilaflı ilişkileri. Şimdi BAE ile bu var, Mısır ile henüz bunu göremiyoruz. Onun için bir genelleme yapmaktansa bazı ülkeler bazında ortak çıkarlar var, bazı ülkeler için ise bunu bu şekilde telaffuz etmek daha zor. Türkiye’nin yaklaşımının doğru olduğunu düşünüyorum. Ortak çıkarların daha net görüldüğü yerler ile hareketlenme daha hızlı oluyor, diğerleri ile biraz daha zorlu oluyor. Ama sebat etmek lazım, bunun çözümü de bu politikadan dönmek değil ısrarcı olmak lazım kanaatimce.

İnceleyeceğiz ...

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s