TÜRK DÜŞMANLARI DOSYASI : Milli marşında Türk düşmanlığı !!!!!! Yunandan komşu olu r mu ????


Milli marşında Türk düşmanlığı !!!!!! Yunandan komşu olur mu ????

Yunanistan’ın Milli Marşı’nda Türk düşmanlığı yaptığı belirlendi. 158 kıtalı marşta "Derin okyanus, işte böyle uğuldasın isterdim. ve dalgasında boğulsun her Türk tohumu.” ifadeleri yer alıyor.

24 Mart 2021

Yunanistan’ın 158 kıtalı Milli Marşı’nda, Türk düşmanlığının yapıldığı ortaya çıktı.

Müstafi Tümamiral Cihat Yaycı’nın başkanlığını yaptığı Bahçeşehir Üniversitesi Denizcilik ve Global Stratejiler Merkezi’nin Twitter paylaşımında bir kıtada “derin okyanus, işte böyle uğuldasın isterdim. ve dalgasında boğulsun her Türk tohumu.” ifadelerinin yer aldığı belirtildi.

Paylaşım şöyle:

"Bu kadar aleni Türk düşmanlığı Milli Marşına yansımış bir devletten iyi komşuluk ve dostluk beklemek ne kadar gerçekçidir? ‘DERİN OKYANUS, İŞTE BÖYLE UĞULDASIN İSTERDİM. VE DALGASINDA BOĞULSUN HER TÜRK TOHUMU.’

Yunanistan’ın 1821’de sivil Türk Halkı’nı katlederek kazandığı ‘bağımsızlığını’ anlatan 158 kıtalı Milli Yunan Marşı “Imnos is tin Eleftherian”, dünyanın en uzun milli marşı olma özelliğine sahiptir. Belirtilmelidir ki, bu marş halen Yunanistan’ın resmi milli marşıdır.

Bu marşın bazı kıtaları aşağıdaki resimdedir:"

Derin okyanus, işte böyle uğuldasın isterdim

Ve dalgasında boğulsun, her Türk tohumu

Neden muharebe yavaşladı biran?

Neden azaldı dökülen kan?

***

Hem palaskalar hem kılıçlar.

Etrafa saçılmış beyinlere.

Baştanbaşa yarılmış kafataslarına,

Kımıl kımıl oynayan iç organlarına bulanmış

***

Köpekler azalıyorlardı ve Allah!

Diye bağırıyorlardı. Allah!

Fakat Hıristiyanların dudakları daha doğruydu

Ateş diye bağırıyorlardı Ateş!

***

Aslanlar gibi vuruşuyorlardı

Hep Ateş! Diye bağırıyorlardı

Ve pislikler ölüyorlardı.

Allah! Diye böğürerek

***

Pis kanları nehir olmuş

Ovada akmakta

Masum otlar su yerine

Kan içmekte

***

En cesurları sarsıldı.

Kör adımlarıyla,

Korint’ten kovuldular

Saklandılar ve kaçtılar

***

Ölüm meleğini gönderir.

Kıtlık ve hastalıkla dolar.

İskelete benzer şekilleri.

Yürürler öyle yan yana

***

Çimlerin üzerinde uzanıyor

Ve her yerde ölüyorlardı

CIA DOSYASI : “CIA, Ukrayna özel harekat ve istihbarat mensuplarına ABD’de eğitim veriyor”


"CIA, Ukrayna özel harekat ve istihbarat mensuplarına ABD’de eğitim veriyor"

Bu programdaki Ukraynalı askerlerin potansiyel bir Rus işgali durumunda kritik rol oynayabileceği ifade edildi

15 Ocak 2022 10:53

ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı’nın (CIA) ABD’de Ukraynalı özel harekat ve istihbarat mensuplarına gizli bir program kapsamında özel eğitim verdiği iddia edildi.

Bu programdaki Ukraynalı askerlerin potansiyel bir Rus işgali durumunda kritik rol oynayabileceği ifade edildi.

Yahoo! News’a konuşan 5 eski ABD istihbarat ve ulusal güvenlik yetkilisine göre bahsi geçen program 2015’te başlatıldı. Programa katılan Ukraynalılara ABD’nin güneyinde ismi paylaşılmayan bir tesiste eğitim verildiği bildirildi.

Habere göre CIA’in Kara Operasyonları Departmanı için çalışan paramiliterlerin yürüttüğü program, 2014’te Rusya’nın Kırım’ı ilhak etmesinin ardından Barack Obama döneminde başlatılmış ve daha sonra Donald Trump döneminde geliştirilmişti.

Kaynaklar, 2015 itibariyle CIA’ye bağlı bu paramiliterlerin Ukrayna’nın doğusunda cepheye gidip mevkidaşlarına orada da danışma desteği verdiğini belirtti.

ABD yetkilileri, CIA eğitim programının saldırı odaklı olmadığını belirtti. Mevcut bir istihbarat yetkilisi, programda çoğunlukla "istihbarat toplamaya" odaklanıldığını ifade etti.

Yahoo! News, programın isyan hazırlığı eğitimi vermeyi hedeflemediğini, ancak öğretilerinin bunun için de kullanılabileceğini aktardı.

Kiev, Kırım’ın Rusya tarafından ilhak edildiği 2014 yılından bu yana ülkenin Rusya sınırındaki iki bölgede ayrılıkçılarla savaşıyor. Savaş boyunca 13 bin kişi hayatını kaybetti.

Kiev, Rusya’nın ayrılıkçılara askeri destek sağladığını ifade ederken Moskova bu iddiaları reddediyor.

Öte yandan Kiev ve Batı ülkeleri, Rusya’nın sınırda yaklaşık 100 bin asker topladığını ve Ukrayna’yı işgale hazırlandığını iddia ediyor.

AZINLIKLAR DOSYASI : Kulüp dizisinin 6-7 Eylül olayları çarpıtması ve milli dayanışma


Kulüp dizisinin 6-7 Eylül olayları çarpıtması ve milli dayanışma

14 Ocak 13:55

Netflix’te yayınlanan Kulüp dizisinin yaptığı 6-7 Eylül çarpıtmalarıyla birlikte 6-7 Eylül olayları yeniden tartışılmaya başlandı.

Netflix’in Kulüp dizisi üzerinden 6-7 Eylül olaylarını çarpıtması, 6-7 Eylül olaylarını yeniden gündeme getirdi. Dizide, 6-7 Eylül olaylarında ABD ve Gladyonun rolü görmezden gelinirken Türkiye’nin milli unsurları sorumlu ilan ediliyor. Üstü örtülü bir Türk düşmanlığı körükleniyor.

Teori Dergisi’nin internet sitesinde Kayahan Çetin’in yazdığı yazıda 6-7 Eylül olaylarının iç yüzü inceleniyor. Başkanlık Cumhuriyet Arşivi Başbakanlık Özel Kalem Müdürlüğü arşivine dayandırılan belgelerde 6-7 Eylül olaylarının sebepleri ve sonrasında toplumda yükselen dayanışma eylemleri gün yüzüne çıkartılıyor.

Yazının tamamı:

6-7 Eylül olaylarına karşı millî dayanışma örnekleri

Kayahan Çetin

6-7 Eylül 1955 tarihinde İstanbul’da yaşayan Rum azınlığa karşı, Kıbrıs meselesi ve daha sonra yalanlanan “Atatürk’ün Selanik’te doğduğu evin Yunanlar tarafından bombalandığı” iddiası ile kışkırtılan toplu saldırı ve yağma olaylarına dair farklı görüşler bulunmaktadır. Cumhuriyetle hesaplaşan sivil toplumcu-liberal görüşün 6-7 Eylül olaylarına dair en büyük tezi, bu olayların Cumhuriyetin baskıcı ve tepeden inmeci “Türkleştirme” politikasının son halkası olduğu ve yaşanan olayların amacının Rumların mübadele sonrası sadece İstanbul’da kalan ekonomik etkinliklerini de ortadan kaldırarak Türk burjuvazisinin önünü açmak şeklindedir. Toplumda her zaman “öteki” durumda olan Rum ve diğer azınlıkların bu olaylar sonrasında, Türk Milletinin bir parçası olmadıklarına ve hükümetler değişse de azınlıklara karşı ayrımcı politikaların değişmeyeceğine tam anlamıyla ikna oldukları ve bunun sonucunda Türkiye’yi yoğun şekilde terk ettikleri iddia edilir.

Gerçekte ise olayın müzakereleri süren Kıbrıs meselesinde Türk-Rum gerginliğini emperyalistlerin yararına diri tutmak üzere, baştan ayağa örgütlenmiş bir Gladyo tertibi olduğu, Gladyo’nun o dönemde devlet içinde örgütlediği Seferberlik Tetkik Kurulu ve Millî Emniyet Hizmeti işbirliğiyle planlandığı, medya, belli başlı dernekler, mitingler vb. ile toplumsal kışkırtmanın adım adım yükseltildiği ve olayın faillerinin ve liderlerinin çoğunluğunun o gün Türkiye’nin muhtelif yerlerinden özel olarak İstanbul’a taşındığı defalarca kez kanıtlanmıştır. DP hükümetinin olaylarla ilgili “komünistleri suçlama” davası beraatla sonuçlanmış, 27 Mayıs sonrası Yassıada mahkemelerinde 6-7 Eylül olayları da hükümete yöneltilen suçlamalar arasında yer almış ve Cumhuriyet tarihimizdeki ilk büyük Gladyo tertiplerinden biri bu davalarda yargılama konusu olmuştur. Olayın failleri ve kışkırtıcıları da farklı dönemlerde cezalandırılmıştır.

Tarihimizden Belgeler köşesinde ise olayın toplumsal boyutuna ışık tutacak belgeleri paylaşacağız. Olaylardan sonra yaşananların liberal-sivil toplumcu tezin savunduğu “son kalan azınlıkları temizleme amacıyla hareket edildiği” iddiasından çok farklı olduğunu ve 6-7 Eylül olaylarının toplumda büyük tepkilere yol açtığı görülüyor. Olaylar sonrasında zarar gören, kayba uğrayan Rum ahalinin ihtiyaçlarının karşılanması için bir yardım kampanyası başlatılıyor. Bu kampanyaya yurdun farklı noktalarından çok sayıda kurum, örgüt, dernek, kişi ve şirketten yardımlar geliyor ve kampanya bir toplumsal imeceye dönüşüyor. Özellikle emekçi sınıflardan gelen yardımları gösteren telgrafların bir kısmını yayımlıyoruz. Belgelerin aslı Başkanlık Cumhuriyet Arşivi Başbakanlık Özel Kalem Müdürlüğü dosyalarındadır.

Teori Dergisi’nde yayınlanan yazıya aşağıdaki bağlantıdan ulaşabilirsiniz:

LİNK : https://teoridergisi.com/index.php/6-7-eylul-olaylarina-karsi-milli-dayanisma-ornekleri

DİZİ TAVSİYESİ /// Ali Kayadibi : Teşkilat ve hakikat


Ali Kayadibi : Teşkilat ve hakikat

E-POSTA : alikayadibi

İstihbarat, her daim gizemli bir anlam taşır.

Ülkeleri sarsan olaylar karşısında yaratılan olumsuz iklimin baş sorumlusu olarak “istihbarat zaafiyeti” söylemleri öne çıkar.

Bu yüzdendir ki istihbaratın gizemli, esrarlı hali kamuoyunda daha da merak uyandıran bir konudur.

İstihbarat zaten bütün gücü, kudreti bilinmeyenlerin gölgeli dünyasından büyük öngörüler çıkaran analistler ve sahada uygulayanların başarısından kaynaklanır.

Ülkelerin karşı karşıya kaldığı tehdit ve riskler arttı.

Dünyanın en stratejik bölgesinde yer alan Türkiye için istihbaratın önemi daha da büyük.

Bu alanda yetişen insan gücü sayesinde Türkiye her alanda risk alabilen ülke konumuna da yükseldi.

Türkiye istihbarattaki mukayeseli üstünlüğünü sahada ve istihbarat analizlerindeki isabetli sonuçlarıyla da gösteriyor.

Bu umut ve güven verici durumun kamuoyundaki en değerli sonucu da can güvenliği ve toplumsal esenlik duygusu…

GÖRÜNÜR GÜÇ

Yazıma girişte söz ettiğim esrarın çözülmesi değil; anlaşılır olması..

ABD’den dünyaya film endüstrisiyle taşınan istihbarat teşkilatlarındaki kurmacalar bütün insanların ilgisini çekti.

Yıllarca sinemalar dolup taştı.

Hep kafalarda sorular; neden Türkiye’de böyle filmler yapılmıyor? Cevapları da hep “bizde öyle istihbarat gücü yok” sığlığıyla karşılık buldu.

TRT 1’de pazartesi akşamları yayınlanan “Teşkilat” dizisi bence her açıdan olabilecek en iyi proje…

Şu an 30. bölüme ulaştı.

Yapım ekibi, oyuncu kadrosu ve kullanılan çekim teknikleriyle şahane bir çalışma.

Son iki üç bölümü izledikten sonra şimdi arşive girip geçen bölümleri izliyorum.

Dizilerden hep şikayet edilirken şu ifadeleri duyuyoruz: Dakikalarca aynı sahne ekranda kalıyor, senaryolar hep aynı, erkekler hep yakışıklı, kadınlar her an makyajlı ve estetikli…

Uzayıp giden eleştiriler…

Teşkilat dizisinde şu var: Her oyuncu rolünün hakkını veriyor. Oyuncular istihbarat ciddiyet ve tutarlılığını taşıyor. Derslerine çalışmışlar, büyük ihtimalle yapımcıları zorlamayacak oyunculuklarıyla da işi kolaylaştırmışlar.

Daha da önemlisi; Türkiye’nin güncel sorunlarını gerçekliğiyle yansıtıyor.

Aksiyon, gerilim, dayanışma, devlete bağlılık, ülkeye sevgi…

Hepsi var.

Her şeyden önemlisi o ABD yapımı filmlerdeki sahte senaryolardan daha gerçekçi.

Milli İstihbarat Teşkilatı’nın (MİT) esrarı çözülmüyor elbette.

Zaten o esrar değil mi teşkilatı güçlü yapan…

Bugün bu coğrafyada güvenlik içinde yaşamayı, devletin ve milletin itibarının korunmasındaki bedeli ödeyenlerin destanı var o dizide.

İzlemek gerek.

ÖZEL-BÜRO /// KİTAP TAVSİYESİ : Adnan Öz’ün Türk Ruleti kitabı çıktı


Bana mail göndermeyin daha önce de uyardım. Lütfen mail grubundan çıkarın beni. Yoksa şikayet edeceğim. İyi çalışmalar

iPhone’umdan gönderildi

Özel Büro İstihbarat (GMAIL) <ozel.buro.istihbarat@gmail.com> şunları yazdı (18 Oca 2022 14:55):



KİTAP TAVSİYESİ : Adnan Öz’ün Türk Ruleti kitabı çıktı


Adnan Öz’ün Türk Ruleti kitabı çıktı

Samsunlu yazar Adnan Öz’ün 7. Kitabı olan Türk Ruleti isimli Aşk, polisiye ve macera dolu romanı kitapçılardaki yerini aldı.

16 Ocak 2022

Adnan Öz romanında, bölgede yaşanan istihbarat savaşlarını ve Türkiye’nin yakın siyasi tarihini akıcı bir dille sorguluyor.

HİS (Harici İstihbarat Teşkilatı) mensubu Kemal’in büyük aşkı ve o aşk uğruna verdiği inanılmaz mücadeleyi okurken soluğunuz kesilecek.

Adnan Öz’ün Türk Ruleti kitabı için ilgi çekici bir de tanıtım videosu hazırlandı.

Video sosyal medyada büyük ilgi uyandırdı.

Paris’te başlayıp Tuapse’ye uzanan oradan da İstanbul’a sürüklenen müthiş bir aşk hikayesini kaleme alan Adnan Öz’ün Türk Ruleti’nin tanıtım videosu;

VİDEO LİNK : https://youtu.be/n43eGjlCuXY

SAVAŞLAR DOSYASI : Amerika’dan Marib savaşına doğrudan müdahale


Amerika’dan Marib savaşına doğrudan müdahale

Amerika’nın özel kuvvetleri aracılığıyla Suudi koalisyonuna destek için Yemen’in Marib ilinde Sanaa hükümetine bağlı Yemen ordusuna karşı savaştığı açıklandı.

YDH- Lübnan’da yayımlanan el-Ahbar gazetesi, 2015 yılından beri yemen savaşında Suudi koalisyonuna dolaylı destek veren Amerika’nın özel kuvvetleri aracılığıyla Marib savaşına doğrudan müdahale ettiğini bildirdi.

Amerika’nın Joe Biden hükümetinden önce Suudi koalisyonuna lojistik ve teknik desteğin yanı sıra istihbarat desteği verdiğini itiraf ettiğini hatırlatan gazete, Amerika’nın hedef verilerini güncelleyerek, uçaklara yakıt ikmali sağlayarak, İngiliz ordusuyla birlikte askeri danışmanlık vererek ve kurdukları operasyon odasıyla Suudilerin Yemen savaşında dolaylı olarak yer aldığına dikkat çekti.

El Ahbar gazetesinde Lokman Abdullah imzasıyla yayımlanan haberde şu ifadelere yer verildi:

“Ancak bugün yeni olan şey, Amerika’ya ait el-Hurra televizyonunun bir Pantagon yetkilisinden naklen bildirdiği haber. Bu habere göre Amerikan özel kuvvetleri, Suudi koalisyonuna destek vermek için şu an Yemen’deki cephelerde savaşa katılıyor. Bu somut açıklama, birden çok mesaj içeriyor. Bu mesajlardan birincisi sahadaki gelişmelerin Amerika’yı Yemen savaşında müttefiklerinin yanından savaşa girmeye mecbur edecek düzeyde olduğudur. Yemen savaşı, kader belirleyici bir noktaya ulaşmıştır ve Washington, başta Suudiler olmak üzere müttefiklerinin hızlı bir çöküş sürecine girdiğini tahmin etmiştir.”

Son açıklanan bilgilerin Amerika’nın Hadramaut vilayetine bağlı Bavazir kentindeki el-Reyyan hava üssünde ve el-Mahra vilayetindeki el-Gayda havaalanı ile Niştun limanında, birden fazla cephede ve bölgede konuşlandığını gösterdiğine işaret edilen haberde Amerikan ve İsrail istihbarat unsurlarının ise Bab el-Mendeb’in ortasındaki Meyun Adası’na ve ayrıca Kızıldeniz’deki Moha şehrine gidip geldikleri ifade edildi.

Amerika’nın Arapça yayın kuruluşu el-Hurra’nın haberinin Marib savaşının önemini ortaya koyduğunu belirten haberde Amerika ve İsrail rejiminin savaşa doğrudan müdahil olmaya başlamalarının sahada da somut bir şekilde etkisinin görüldüğüne dikkat çekti.

Habere göre savaşın yönetiminde, cepheler arasındaki koordinasyonda, teknik ve istihbarat kabiliyetlerinde ve hava saldırılarının hız ve isabetlilikte görülen nitelik artışı, Amerika’nın savaşa doğrudan müdahalesinin somut sonuçları oldu.

Amerika’nın savaşa doğrudan müdahalesi ile insan ve araç hedeflerini bombalamak için füzelerle donatılmış insansız uçakların yaygın kullanılmaya başlandığının belirtildiği haberde Birleşik Arap Emirliklerine bağlı güçlere Şebva ili cephesindeki operasyonları yönetme görevi verildiği bildirildi.

Haberde ayrıca Amerikalıların Birleşik Arap Emirliklerine bağlı güçlerin Suudilerden daha yüksek verimlilik gösterdiğini düşündüğü belirtildi ve Suudi tarafındaki Marib cephesine de Emirliklere bağlı güçlerin yerleştirildiği ifade edildi.

Amerikan subaylarının ise, sahadaki Amerikan özel timlerine komuta etmenin yanı sıra Şebva ve Marib cepheleri arasındaki koordinasyondan sorumlu olduğu bildirildi.

MİLLİ SAVUNMA DOSYASI : ABD vermedi, ROKETSAN daha gelişmişini üretti


ABD vermedi, ROKETSAN daha gelişmişini üretti

Denizlerin keskin kulağı istihbarat gemisi TCG Ufuk göreve başladı. ABD, MİLGEM için dikey atım sistemini vermeyince ROKETSAN daha gelişmişini üretti. Batı’nın açık ve örtülü silah ambargoları, bugün savaşların sonucunu değiştiren projelerin yolunu açtı.

ASELSAN, ROKETSAN ve HAVELSAN başta olmak üzere savunma sanayiinin dev şirketleri, Türk savaş gemileri için birçok savaş yönetim sistemlerini geliştirerek, ülkeyi dışa bağımlılıktan kurtardı.

Türkiye "savunmada dışa bağımlılığı asgariye indirmiş bir ülke" hedefine doğru emin adımlarla ilerliyor. Geçmişte uygulanan silah ambargoları, kısıtlamalar, örtülü yaptırımlar Türkiye’yi savunma alanında daha da güçlendiriyor. Savunma Teknolojileri Mühendislik ve Ticaret AŞ’de (STM) kritik görevlerde bulunan mühendis, asker, diplomat gibi mesleklere sahip 23 uzmanın ambargolara yönelik değerlendirmesi bir kitapta toplandı.

"Türk Savunma Sanayiinin Yükselişi ve Ambargolar" başlıklı kitapta en dikkat çeken değerlendirmeyi Savunma Sanayii Başkanlığı Deniz Araçları Daire Başkanı Alper Köse yaptı. Türkiye Gazetesi’nin haberine göre, Köse, savunma sanayiindeki ambargolar ve kısıtlamaların, Türkiye’yi savunma alanında nasıl güçlendirdiğini şu örneklerle anlattı:

OYALADILAR

> TCG İstanbul gemisinde dikey atım sistemi olarak ABD yapımı Mk 41 kullanacaktık. Ancak onlara ihracat izni çıkmadı. İşin garip tarafı vermiyoruz da demediler ve oyaladılar. Biz de ROKETSAN ile anlaştık. Böylece dikey atım sistemi gereken tüm gemilerimiz için artık kendi çözümümüz oldu.

> Gemilerimizde yaygın olarak yakın hava savunma sistemleri Phalanx ve SeaRAM kullanılıyor. Ancak ASELSAN, Phalanx muadili GÖKDENİZ’i geliştirdi. Artık onlara bağımlı değiliz. Kötü komşu mal sahibi yaptırıyor. İyisini de yapıyoruz. HARPOON’da da sorun çıkardılar ama daha iyisi olan ATMACA yapıldı.

AMBARGO BEKLERKEN ASELSAN GELİŞTİRDİ

> Atış kontrol radarı tedarik edilen ülke henüz ambargo koymamıştı ancak bekliyorduk. Bu nedenle çalışmalara başladık. Neticede ASELSAN, kendi Atış Kontrol Radarı olan AKREP-D’yi geliştirdi. Daha sonra da ambargo geldi.

> Denizaltı veya gemi için tehditlerin nereden geldiğini algılayan, nasıl müdahale edileceğine karar veren savaş yönetim sistemleri, HAVELSAN tarafından geliştirildi. Gemilerimize entegre edilmektedir. Ayrıca bu sistem ihraç da ediliyor.

> Savaşa gireceksek kendi sistemlerimizle savaşmanız lazım. Bu nedenle gemilerimizde ASELSAN’ın millî ve yerli olarak geliştirdiği elektronik destek ve taarruz sistemleri kullanılıyor.

> Yerli ve millî hamlesiyle birlikte bağımlılıktan kurtulduğumuz bir başka sistem de torpido karıştırma-aldatma sistemi. Önceden İngiltere’den alınan bu sistem, şimdi ASELSAN tarafından yapılıyor.

> Bugün de Müşterek Taarruz Uçağını (F35) vermiyorlar, karşılığında Millî Muharip Uçağımız olacak. Ambargolar veya kısıtlamalar sonuca ulaşmamıza engel değil. Hedeflerimize kendi millî ve yerli çözümlerimizle ulaşabiliyoruz.

Kaynak: Türkiye Gazetesi

CASUSLAR DOSYASI /// Tülin Uygur : Kuzey ülkelerinde Amerikan casusluk skandalı !!!


Tülin Uygur : Kuzey ülkelerinde Amerikan casusluk skandalı !!!

Danimarka ordusuna bağlı Genelkurmay İstihbarat Dairesi (FE) ve polise bağlı İstihbarat Teşkilatı’nın 4 elemanı “önemli” bilgileri sızdırdıkları gerekçesiyle gözaltına alındı. Gözaltına alınanlardan FE’nin eski şefi Lars Findsen tutuklandı. Altı yıl FE’nin başkanı olarak görev yapan Lars Findsen “vatana ihanet” şüphesiyle suçlanıyor. Dava ile ilgili detaylar ve soruşturma büyük gizlilik içerisinde yürütülüyor. İsveç ve Danimarka Radyolarının verdiği bilgilere göre Lars Findsen, FE’nin gizli belgelerini basına sızdırmıştı. Kamu sektöründeki en yetkin isimlerinden biri olarak bilinen Lars Findsen daha önce de polise bağlı İstihbarat Teşkilatının başkanlığını yapmıştı.

Skandal nasıl ortaya çıkaran devlet kurumlarını denetleyen bir kurumun raporu oldu. Raporda Danimarka’ya ait telekomünikasyon hatlarının yabancı istihbarat örgütleri tarafından izinsiz dinlendiği ve bu bilgilerin saklandığı yer almıştı. Danimarka Genelkurmay İstihbarat Dairesi (FE)’nin,İsveç ve Avrupa’nın üst düzey politikacılarını dinlemesi için ABD Ulusal Güvenlik Dairesi (NSA)’ya yardımcı olduğu ortaya çıkmıştı. Bunun üzerine Lars Findsen ve bazı üst düzey istihbarat örgütü yöneticileri Ağustos 2020’de istifaya zorlanmıştı. Yapılan soruşturmada 2021 baharında Angela Merkel dahil Fransız ve Norveçli politikacıların ABD’nin Ulusal Güvenlik Dairesi (NSA) tarafından dinlendiği belirlenmişti.

Denetleme raporunun ardından 2014 yılında Danimarka Genelkurmay İstihbarat Dairesi (FE) “ Operasyon Dunhammer” adı altında kendi soruşturmasını başlatmıştı. Soruşturma, Danimarka ve ABD’ninortak oluşturduğu casus sistemi XKeyscore’un ABD tarafından Danimarkalı yetkililerden izinsiz olarak kullanıldığını ve Danimarka’nın komşusu ülkelerin üst düzey yetkililerinin dinlendiğini ortaya çıkarmıştı. Komşu ülkelerdeki politikacıların telefon numaralarının kullanılarak internet yoluyla tüm konuşmaların, yazışmaların ve SMS’lerin ABD Ulusal Güvenlik Dairesi (NSA) tarafından dinlendiği anlaşılmıştı. Ancak bu kadar açık ve önemli bilgiler içeren bu soruşturma sonuçlarının Danimarka Savunma Bakanının masasına gelmesi tam 5 yıl almıştı.

Soruşturmada sadece İsveçli politikacıların değil, İsveç savunma sanayisinin kilit firması ve askeri uçak üreticisi Saab yöneticilerinin, iş insanlarının ve yüksek rütbeli kamu görevlilerinin de ABD Ulusal Güvenlik Dairesi tarafından sistematik olarak dinlendiği belirlenmişti.

Bir NATO ülkesi olan Danimarka’da hükümet casusluk skandalının tüm derinliğiyle araştırılmasını istiyor. Danimarka ve İsveç kamuoyu Lars Findsen’in tutuklanmasının ardından gelişmeleri dikkatle izliyor.

Danimarka’nın fiber kablo trafiği tablosu: Skandalın sebebi olan Amerikan Ulusal Güvenlik Dairesi NSA’nın, Danimarka’dan fiber kablolarla dağılan internet trafiğini casusluk amacıyla serbestçe izlediği ve böylece İsveç, Norveç, İngiltere ve Almanya’daki önemli bilgi akışına vakıf olduğu ortaya çıkmıştı.

T.S.G.A. /// TERÖR DOSYASI /// Kayahan UYGUR : Ard ında kim vardı. “Şok stratejisi” bir dönemi böyle kapattı


Ben sizin mail grubunuza kayitli degilim yanlis kisiye mail atiyorsunuz beni listenizden silerseniz sevinirim

18 Oca 2022 14:20 tarihinde "Özel Büro İstihbarat (GMAIL)" <ozel.buro.istihbarat@gmail.com> yazdı:

açık hava, bina içeren bir resim Açıklama otomatik olarak oluşturuldu

Kayahan UYGUR : Ardında kim vardı… “Şok stratejisi” bir dönemi böyle kapattı

16 Ocak Pazar 2022 14:10

Kayahan Uygur yazdı…

Naomi Klein, "Şok Doktrini, Felaket Kapitalizminin Yükselişi" adlı kitabında istihbarat örgütlerinin günümüzdeki misyonu toplum mühendisliğinin siyasal, sosyal krizler, doğal felaketler ve terör olaylarından yararlanılarak yapıldığını anlatır. Geçtiğimiz hafta İtalyan sol şiddet örgütü Kızıl Tugaylar’ın "Brigate Rosse" ikinci kuşak önderlerinden Giovanni Senzano’nun yakalanışının 40’ıncı yıl dönümü idi (13 Ocak 1982). Bu tarih, İtalya’da “kurşun yıllar” olarak anılan ve ülkenin ardı ardına gelen büyük terör olaylarıyla sarsıldığı 1970-80 döneminin kapanışı sayılmaktadır. Sağ ve sol örgütlerin, mafyanın, mason locası P2’nin, Vatikan’ın en çok da “Gladyo” gibi değişik adlarla istihbarat örgütlerinin adının geçtiği bu dönemde uygulanan “gerilim stratejisi” tipik bir “Şok Doktrini” örneğidir.

1

İtalya’da şok doktrini uygulandı

2

* Naomi Klein’ın toplum mühendisliğini anlatan kitabı.

İTALYA’YI SARSAN OLAYLAR

Bu yazıda sol şiddet örgütü Kızıl Tugaylar’ın bazı liderleri hakkında örgütün kendi içinden gelen iddiaları ele alacak ve ilginç bağlantılar üzerinde duracağım. Bilindiği gibi Kızıl Tugayları’n en büyük eylemi 1978 yılında İtalyan Hristiyan Demokrat Partisi Başkanı, eski Başbakan Aldo Moro’nun kaçırılması ve hükümetin pazarlığı reddetmesi sonucu öldürülmesidir.

3

* Aldo Moro’nun öldürülmesi

O dönemde örgütün başında olan Mario Moretti 4 Kasım 1981’de yakalanmış, örgüt içinde onunla liderlik rekabeti olan Giovanni Senzani onun yerine geçmiştir. Senzani ve ekibi de aynı yıl yine Hristiyan Demokrat liderlerden Ciro Cirillo’yu kaçırmışlardır. Bu kez hükümet pazarlık etmiş ve mafya örgütü Comorra ve İtalyan İstihbaratı SİSMİ üst yöneticisi Francesco Pazienza olaya dâhil olmuştur. Cirillo serbest bırakılmış, bir yıl sonra da örgüt büyük ölçüde dağıtılmıştır.

İKİNCİ DÖNEM KIZIL TUGAYLARIN ARDINDA KİM VARDI

Ancak Moretti ve Senzani Kızıl Tugayların kurucu liderleri değildir. Örgütün kuruluş tarihi dünyadaki birçok benzerleri gibi 1970’tir. Kurucuları Alberto Franceschini, Renato Curcio ve 1975 yılında çatışmada ölen ünlü kadın devrimci Margherita Cagol’dür. Bu tarihten sonra örgüt büyük darbe yemiş ve “Birinci Kızıl Tugaylar” dönemi sonra erip örgüt Moretti, Senzani ve arkadaşlarının yani “İkinci Kızıl Tugaylar” ekibinin eline geçmiştir. Örgütün eski lideri Alberto Franceschini, 2004 yılında yayınlanan “Che cosa sono-Onlar Kimdir?” başlıklı kitapta gazeteci Giovanni Fasanella’ya yaptığı açıklamalarda 1975’te dağılan ilk Kızıl Tugaylar sonrasında yeni yapıya küresel istihbarat örgütlerinin sızmış olduğunu vurguluyor.

4

* Kızıl Tugayların kurucusu ünlü kadın devrimci Margherita Cagol

5

* Ajanlıkla suçlanan isimlerden Giovanni Senzani

Franceschini örgütün bazı eylemlerinin arkasında bir “İl Grande Vecchio” (büyük yaşlı adam- İtalyan kültüründe kuklacı) bulunduğunu iddia ediyor. Bu iddia kimileri tarafından örgüt içi fraksiyon çatışması nedeniyle yapılmış bir suçlama olarak yorumlanmışsa da, kendisi de Başbakanlık yapmış ve devlet bilgileri elinin altında bulunan sosyalist Bettino Craxi tarafından da doğrulanmıştır. Craxi, “bir dönemdeki yol arkadaşlarımız bir baktık ki daha sonra kuklacı haline gelmiş” demiştir. Craxi’nin bu sözleriyle eski tüfeklerden Corrado Simioni’yi kast ettiği biliniyor. Simioni, ılımlı bir sosyal demokrat görünümündeyken 1960’larda bireysel şiddet yanlısı olmuştur, Aldo Moro’yu öldürdüğü bilinen Moretti’yi örgüte sokan da odur. Simioni ve onun arkadaşları olan üst düzey entelektüel bir grup (Giovanni Mulinaris, Franco Troiano, Innocente Salvoni et Francoise Tusher) iddiaya göre devrimci sol örgütlerin tepesinde yönlendirme yapacak gizli bir çatı örgütlenmesi kurmuşlardır.

6

* Bir başka suçlanan isim Mario Moretti

7

* Kızıl Tugayların kurucusu Alberto Franceschini

PARİS’TE BİR DİL KURSU: HYPERİON

Simioni arkadaşlarıyla birlikte 1960’ların sonunda Paris’e gitmiş ve orada “Hyperion” adlı bir dil okulu kurmuştur. Bu okulun Londra, Brüksel ve Bonn’da şubeleri olmuştur. Okulun Roma bürosunun içinde İtalyan istihbaratı SİSMİ’ye ait firmaların bulunduğu bir iş merkezinde açıldığı daha sonra anlaşılmıştır.

8

* Kuklacı olmakla suçlanan entelektüel Corrado Simioni.

Paris’teki Hyperion dil okulu çevresi 1960’lı ve 70’li yıllarda dünyadaki tüm bireysel şiddet yanlısı örgüt militanlarının, İRA, ETA, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi ve diğer ülkelerin benzer örgüt üye ve yöneticilerinin takip ettikleri veya dil öğrendikleri bir “karargâh” haline gelmiştir. Bu kurum döneminde ve o sayede kurulan ilişkiler sonucu Paris uzun yıllar boyunca bireysel şiddet yanlısı solun önemli bir merkezi olarak kalmıştır.

İşin daha da ilginç tarafı terör uzmanları bu dil okulunun arkasında iki büyük devletin işbirliği halinde oluşturdukları bir yapının, yani ABD ve Rusya’nın Yalta Koordinasyonu benzeri özel bir kuruluşun bulunduğunu iddia etmiş olmalarıdır. Dil okulunun “Hyperion” yani eski Yunan mitolojisindeki titanlar üzerindeki üst titanı simgeleyen adı da buradan gelmektedir. Bilindiği gibi İtalya’da uzun süre İtalyan Hristiyan Demokrat Partisi ile Komünist Parti arasında bir balayı yaşanmış ve İtalya’nın NATO’yu terk edip, Varşova paktında da yer almayan tarafsız ve bağlantısız bir statüye geçmesi söz konusu olmuştu. Bu durum dünyadaki nüfuz bölgelerini Yalta’da bölüşmüş olan ve herhangi bir değişiklik istemeyen ABD ve Rusya’yı ortak olarak rahatsız etmekteydi. İtalya’da 10-12 yıl aralıksız süren terörün nedeni ülkede yaratılan şiddet ve dehşet ortamı sayesinde bağımsızlıkçı yeni girişimleri engellemek ve ülkeyi iki süper devletin ortak arzularına göre şekillendirmekti.

KIZIL TUGAYLARDAN AĞCA OLAYINA

Kızıl Tugayların Hristiyan Demokrat politikacı Ciro Cirillo’yu Napoli’de kaçırdıkları tarih olan 27 Nisan 1981 ile Mehmet Ali Ağca’nın Roma’da Papa’ya suikast girişiminde bulunduğu 13 Mayıs 1981 arasında sadece 15 gün var. İki olayı birleştiren isim ise SİSMİ yöneticisi Francesco Pazienza’dır. Pazienza, Cirillo’nun kaçırılmasından hemen sonra bir yandan Kızıl Tugay lideri Senzano ile görüşürken, Ağca yakalandıktan sonra da defalarca onu hücresinde ziyaret etmiştir. Pazienza, Ağca’ya kendine eylem emrini Bulgarların verdiğini söylemesi için de baskı yapmıştır. Öte yandan, Ağca’nın ilişki kurmuş olduğu Bulgaristan’daki Türk mafyası ile Pazianza’nın çok sıkı ilişkileri bulunan Napoli mafyası Camorra zaten etle tırnak gibidir.

9

* Kızıl Tugaylar ve Ağca ile ilişkili İtalya Gizli Servis Yöneticisi Francesco Pazienza

İtalya eski Başbakanı Craxi, Kızıl Tugaylara Hristiyan Demokrat Cirillo’yu kaçırma görevinin Paris’teki Hyperion grubu ve Corrado Simioni tarafından verildiğini ima ediyor. Peki, Papa’ya suikast girişimi ile Hyperion’un ne ilgisi olabilir? Bireysel şiddet yanlısı küresel sol örgütlerin temas noktası Hyperion için aynı zamanda İrlanda Kurtuluş Ordusu (IRA) ile de bağlantılı deniliyor. Ve iddiaya göre küresel Yalta güçlerinde Papa’nın asıl rahatsızlık uyandıran faaliyeti medyada iddia edildiği gibi Polonya’da antikomünist Hristiyan Sendikacıları desteklemesi değildir. Ortada çok vahim başka bir gizli faaliyet vardır. Papalıkla ilişkili Banka Ambrosiano’nun İngiltere’de çok sayıda eylem yapan terör örgütü İRA’yı fonladığı belirtiliyor.

Katolik kilisesinin tüm parasını yöneten bu bankanın Papa’ya suikast girişiminden sonra 1982’de iflasının ilan edildiğini söyleyeyim. Genel müdürünün kendisini köprüden atarak intihar ettiğini, bir eli Kızıl Tugaylar’da, diğer eli Mehmet Ali Ağca’da olan istihbaratçı Pazienza’nın ise daha sonraki dönemde bu Banka’daki usulsüzlükler ve diğer suçlardan toplam 13 yıl hapis yattığını da anımsatayım. Eski İtalyan istihbaratçısının soruşturmada verdiği ifadede tanınmış Türk aşırı sağcı Abdullah Çatlı ile olan ilişkilerini de anlattığını ise özellikle vurgulayayım.

KIZIL TUGAYCI, KATOLİK VE DE MÜSLÜMAN GARAUDY’NİN YOLDAŞI

Bu arada kuklacı olmakla suçlanan Corrado Simioni’nin Ağca’nın suikast girişiminde bulunduğu Papa İkinci Jean-Paul tarafından Vatikan’da kabul edilerek Kasım 1992’de özel bir görüşme yaptığını da unutmayalım.

Kızıl Tugaycı, devrimci şiddet yanlısı Simioni’nin bir yandan da Fransa’nın 20’inci yüzyıl boyunca en tanımış “antikapitalist rahibi” Rahip Abbé Pierre’in özel sekreteri ve Katolik yardım derneklerinin başkanı ve saymanı olması da tüm bu ilişkiler yumağının önemli bir parçası sayılabilir. Rahip Pierre’in antisemit ve Filistin dostu görüşleri de ilginç olmakla birlikte bunların değişik ülkelerdeki devrimci sol örgütlerin eylemleri üzerindeki etkileri de araştırılabilir. Ancak bu çevrede dünyaca tanınan bir başka kişilik var ki “kambersiz düğün olmaz” dedirtecek cinsten. Fransız Komünist Partisi eski Merkez Komitesi üyesi, Paris Komünist Senatörü ve sonraki dönemlerin cihatçı yeni Müslümanı Roger Garaudy.

ŞOK STRATEJİSİ DEVİR KAPATIP DEVİR AÇTI

1950’lerden beri Abbé Pierre, 60’ların sonundan itibaren de Simioni’nin dostu olan Garaudy’nun 1982 yılında Müslüman olmasıyla ne rastlantıdır ki küresel planda sol şiddet devri kapanmış ve cihatçı terör başlamıştır. Garaudy’nin şiddet tercihi, İsrail düşmanlığı, siyasal İslamcılık ve Batı karşıtlığıyla ilgili fikirleri tüm bir kuşak İslamcı gençleri yakından etkilemiştir.

Güzel ve hiç de yalnız olmayan İtalya ise NATO’nun sadık müttefiki, Avrupa Birliği’nin önemli bir üyesi, Akdeniz’deki ABD üsleri ve ABD’deki çok önemli İtalyan toplulukları ve şahsiyetleriyle bugün eski konumundan farksız bir yerdedir. Aynı dönemde benzer eylemlere sahne olmuş güzel fakat yalnız ülke ise kuklacılar tarafından “Pakistanlaşmaya”, “Afganistanlaşmaya” doğru sürüklenmek istenilmektedir.

Kayahan Uygur

Odatv.com

TERÖR DOSYASI /// Kayahan UYGUR : Ardında kim vardı. “Şok stratejisi” bir dönemi böyle kapattı


Kayahan UYGUR : Ardında kim vardı… “Şok stratejisi” bir dönemi böyle kapattı

16 Ocak Pazar 2022 14:10

Kayahan Uygur yazdı…

Naomi Klein, "Şok Doktrini, Felaket Kapitalizminin Yükselişi" adlı kitabında istihbarat örgütlerinin günümüzdeki misyonu toplum mühendisliğinin siyasal, sosyal krizler, doğal felaketler ve terör olaylarından yararlanılarak yapıldığını anlatır. Geçtiğimiz hafta İtalyan sol şiddet örgütü Kızıl Tugaylar’ın "Brigate Rosse" ikinci kuşak önderlerinden Giovanni Senzano’nun yakalanışının 40’ıncı yıl dönümü idi (13 Ocak 1982). Bu tarih, İtalya’da “kurşun yıllar” olarak anılan ve ülkenin ardı ardına gelen büyük terör olaylarıyla sarsıldığı 1970-80 döneminin kapanışı sayılmaktadır. Sağ ve sol örgütlerin, mafyanın, mason locası P2’nin, Vatikan’ın en çok da “Gladyo” gibi değişik adlarla istihbarat örgütlerinin adının geçtiği bu dönemde uygulanan “gerilim stratejisi” tipik bir “Şok Doktrini” örneğidir.

İtalya’da şok doktrini uygulandı

* Naomi Klein’ın toplum mühendisliğini anlatan kitabı.

İTALYA’YI SARSAN OLAYLAR

Bu yazıda sol şiddet örgütü Kızıl Tugaylar’ın bazı liderleri hakkında örgütün kendi içinden gelen iddiaları ele alacak ve ilginç bağlantılar üzerinde duracağım. Bilindiği gibi Kızıl Tugayları’n en büyük eylemi 1978 yılında İtalyan Hristiyan Demokrat Partisi Başkanı, eski Başbakan Aldo Moro’nun kaçırılması ve hükümetin pazarlığı reddetmesi sonucu öldürülmesidir.

* Aldo Moro’nun öldürülmesi

O dönemde örgütün başında olan Mario Moretti 4 Kasım 1981’de yakalanmış, örgüt içinde onunla liderlik rekabeti olan Giovanni Senzani onun yerine geçmiştir. Senzani ve ekibi de aynı yıl yine Hristiyan Demokrat liderlerden Ciro Cirillo’yu kaçırmışlardır. Bu kez hükümet pazarlık etmiş ve mafya örgütü Comorra ve İtalyan İstihbaratı SİSMİ üst yöneticisi Francesco Pazienza olaya dâhil olmuştur. Cirillo serbest bırakılmış, bir yıl sonra da örgüt büyük ölçüde dağıtılmıştır.

İKİNCİ DÖNEM KIZIL TUGAYLARIN ARDINDA KİM VARDI

Ancak Moretti ve Senzani Kızıl Tugayların kurucu liderleri değildir. Örgütün kuruluş tarihi dünyadaki birçok benzerleri gibi 1970’tir. Kurucuları Alberto Franceschini, Renato Curcio ve 1975 yılında çatışmada ölen ünlü kadın devrimci Margherita Cagol’dür. Bu tarihten sonra örgüt büyük darbe yemiş ve “Birinci Kızıl Tugaylar” dönemi sonra erip örgüt Moretti, Senzani ve arkadaşlarının yani “İkinci Kızıl Tugaylar” ekibinin eline geçmiştir. Örgütün eski lideri Alberto Franceschini, 2004 yılında yayınlanan “Che cosa sono-Onlar Kimdir?” başlıklı kitapta gazeteci Giovanni Fasanella’ya yaptığı açıklamalarda 1975’te dağılan ilk Kızıl Tugaylar sonrasında yeni yapıya küresel istihbarat örgütlerinin sızmış olduğunu vurguluyor.

* Kızıl Tugayların kurucusu ünlü kadın devrimci Margherita Cagol

* Ajanlıkla suçlanan isimlerden Giovanni Senzani

Franceschini örgütün bazı eylemlerinin arkasında bir “İl Grande Vecchio” (büyük yaşlı adam- İtalyan kültüründe kuklacı) bulunduğunu iddia ediyor. Bu iddia kimileri tarafından örgüt içi fraksiyon çatışması nedeniyle yapılmış bir suçlama olarak yorumlanmışsa da, kendisi de Başbakanlık yapmış ve devlet bilgileri elinin altında bulunan sosyalist Bettino Craxi tarafından da doğrulanmıştır. Craxi, “bir dönemdeki yol arkadaşlarımız bir baktık ki daha sonra kuklacı haline gelmiş” demiştir. Craxi’nin bu sözleriyle eski tüfeklerden Corrado Simioni’yi kast ettiği biliniyor. Simioni, ılımlı bir sosyal demokrat görünümündeyken 1960’larda bireysel şiddet yanlısı olmuştur, Aldo Moro’yu öldürdüğü bilinen Moretti’yi örgüte sokan da odur. Simioni ve onun arkadaşları olan üst düzey entelektüel bir grup (Giovanni Mulinaris, Franco Troiano, Innocente Salvoni et Francoise Tusher) iddiaya göre devrimci sol örgütlerin tepesinde yönlendirme yapacak gizli bir çatı örgütlenmesi kurmuşlardır.

* Bir başka suçlanan isim Mario Moretti

* Kızıl Tugayların kurucusu Alberto Franceschini

PARİS’TE BİR DİL KURSU: HYPERİON

Simioni arkadaşlarıyla birlikte 1960’ların sonunda Paris’e gitmiş ve orada “Hyperion” adlı bir dil okulu kurmuştur. Bu okulun Londra, Brüksel ve Bonn’da şubeleri olmuştur. Okulun Roma bürosunun içinde İtalyan istihbaratı SİSMİ’ye ait firmaların bulunduğu bir iş merkezinde açıldığı daha sonra anlaşılmıştır.

* Kuklacı olmakla suçlanan entelektüel Corrado Simioni.

Paris’teki Hyperion dil okulu çevresi 1960’lı ve 70’li yıllarda dünyadaki tüm bireysel şiddet yanlısı örgüt militanlarının, İRA, ETA, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi ve diğer ülkelerin benzer örgüt üye ve yöneticilerinin takip ettikleri veya dil öğrendikleri bir “karargâh” haline gelmiştir. Bu kurum döneminde ve o sayede kurulan ilişkiler sonucu Paris uzun yıllar boyunca bireysel şiddet yanlısı solun önemli bir merkezi olarak kalmıştır.

İşin daha da ilginç tarafı terör uzmanları bu dil okulunun arkasında iki büyük devletin işbirliği halinde oluşturdukları bir yapının, yani ABD ve Rusya’nın Yalta Koordinasyonu benzeri özel bir kuruluşun bulunduğunu iddia etmiş olmalarıdır. Dil okulunun “Hyperion” yani eski Yunan mitolojisindeki titanlar üzerindeki üst titanı simgeleyen adı da buradan gelmektedir. Bilindiği gibi İtalya’da uzun süre İtalyan Hristiyan Demokrat Partisi ile Komünist Parti arasında bir balayı yaşanmış ve İtalya’nın NATO’yu terk edip, Varşova paktında da yer almayan tarafsız ve bağlantısız bir statüye geçmesi söz konusu olmuştu. Bu durum dünyadaki nüfuz bölgelerini Yalta’da bölüşmüş olan ve herhangi bir değişiklik istemeyen ABD ve Rusya’yı ortak olarak rahatsız etmekteydi. İtalya’da 10-12 yıl aralıksız süren terörün nedeni ülkede yaratılan şiddet ve dehşet ortamı sayesinde bağımsızlıkçı yeni girişimleri engellemek ve ülkeyi iki süper devletin ortak arzularına göre şekillendirmekti.

KIZIL TUGAYLARDAN AĞCA OLAYINA

Kızıl Tugayların Hristiyan Demokrat politikacı Ciro Cirillo’yu Napoli’de kaçırdıkları tarih olan 27 Nisan 1981 ile Mehmet Ali Ağca’nın Roma’da Papa’ya suikast girişiminde bulunduğu 13 Mayıs 1981 arasında sadece 15 gün var. İki olayı birleştiren isim ise SİSMİ yöneticisi Francesco Pazienza’dır. Pazienza, Cirillo’nun kaçırılmasından hemen sonra bir yandan Kızıl Tugay lideri Senzano ile görüşürken, Ağca yakalandıktan sonra da defalarca onu hücresinde ziyaret etmiştir. Pazienza, Ağca’ya kendine eylem emrini Bulgarların verdiğini söylemesi için de baskı yapmıştır. Öte yandan, Ağca’nın ilişki kurmuş olduğu Bulgaristan’daki Türk mafyası ile Pazianza’nın çok sıkı ilişkileri bulunan Napoli mafyası Camorra zaten etle tırnak gibidir.

* Kızıl Tugaylar ve Ağca ile ilişkili İtalya Gizli Servis Yöneticisi Francesco Pazienza

İtalya eski Başbakanı Craxi, Kızıl Tugaylara Hristiyan Demokrat Cirillo’yu kaçırma görevinin Paris’teki Hyperion grubu ve Corrado Simioni tarafından verildiğini ima ediyor. Peki, Papa’ya suikast girişimi ile Hyperion’un ne ilgisi olabilir? Bireysel şiddet yanlısı küresel sol örgütlerin temas noktası Hyperion için aynı zamanda İrlanda Kurtuluş Ordusu (IRA) ile de bağlantılı deniliyor. Ve iddiaya göre küresel Yalta güçlerinde Papa’nın asıl rahatsızlık uyandıran faaliyeti medyada iddia edildiği gibi Polonya’da antikomünist Hristiyan Sendikacıları desteklemesi değildir. Ortada çok vahim başka bir gizli faaliyet vardır. Papalıkla ilişkili Banka Ambrosiano’nun İngiltere’de çok sayıda eylem yapan terör örgütü İRA’yı fonladığı belirtiliyor.

Katolik kilisesinin tüm parasını yöneten bu bankanın Papa’ya suikast girişiminden sonra 1982’de iflasının ilan edildiğini söyleyeyim. Genel müdürünün kendisini köprüden atarak intihar ettiğini, bir eli Kızıl Tugaylar’da, diğer eli Mehmet Ali Ağca’da olan istihbaratçı Pazienza’nın ise daha sonraki dönemde bu Banka’daki usulsüzlükler ve diğer suçlardan toplam 13 yıl hapis yattığını da anımsatayım. Eski İtalyan istihbaratçısının soruşturmada verdiği ifadede tanınmış Türk aşırı sağcı Abdullah Çatlı ile olan ilişkilerini de anlattığını ise özellikle vurgulayayım.

KIZIL TUGAYCI, KATOLİK VE DE MÜSLÜMAN GARAUDY’NİN YOLDAŞI

Bu arada kuklacı olmakla suçlanan Corrado Simioni’nin Ağca’nın suikast girişiminde bulunduğu Papa İkinci Jean-Paul tarafından Vatikan’da kabul edilerek Kasım 1992’de özel bir görüşme yaptığını da unutmayalım.

Kızıl Tugaycı, devrimci şiddet yanlısı Simioni’nin bir yandan da Fransa’nın 20’inci yüzyıl boyunca en tanımış “antikapitalist rahibi” Rahip Abbé Pierre’in özel sekreteri ve Katolik yardım derneklerinin başkanı ve saymanı olması da tüm bu ilişkiler yumağının önemli bir parçası sayılabilir. Rahip Pierre’in antisemit ve Filistin dostu görüşleri de ilginç olmakla birlikte bunların değişik ülkelerdeki devrimci sol örgütlerin eylemleri üzerindeki etkileri de araştırılabilir. Ancak bu çevrede dünyaca tanınan bir başka kişilik var ki “kambersiz düğün olmaz” dedirtecek cinsten. Fransız Komünist Partisi eski Merkez Komitesi üyesi, Paris Komünist Senatörü ve sonraki dönemlerin cihatçı yeni Müslümanı Roger Garaudy.

ŞOK STRATEJİSİ DEVİR KAPATIP DEVİR AÇTI

1950’lerden beri Abbé Pierre, 60’ların sonundan itibaren de Simioni’nin dostu olan Garaudy’nun 1982 yılında Müslüman olmasıyla ne rastlantıdır ki küresel planda sol şiddet devri kapanmış ve cihatçı terör başlamıştır. Garaudy’nin şiddet tercihi, İsrail düşmanlığı, siyasal İslamcılık ve Batı karşıtlığıyla ilgili fikirleri tüm bir kuşak İslamcı gençleri yakından etkilemiştir.

Güzel ve hiç de yalnız olmayan İtalya ise NATO’nun sadık müttefiki, Avrupa Birliği’nin önemli bir üyesi, Akdeniz’deki ABD üsleri ve ABD’deki çok önemli İtalyan toplulukları ve şahsiyetleriyle bugün eski konumundan farksız bir yerdedir. Aynı dönemde benzer eylemlere sahne olmuş güzel fakat yalnız ülke ise kuklacılar tarafından “Pakistanlaşmaya”, “Afganistanlaşmaya” doğru sürüklenmek istenilmektedir.

Kayahan Uygur

Odatv.com

TARİH : Almanya’nın Osmanlı Devletine kalleşliği ve Dünya tarihinden aıintılar ! I Dünya Harbi


Almanya’nın Osmanlı Devletine kalleşliği ve Dünya tarihinden aıintılar ! I Dünya Harbi

Birinci Dünya Harbinde Türk Harbi (haz. Genelkurmay Harp Tarihi Başkanlığı), Ankara 1967-86, I-VIII.

Bu savaşın gerçek sebebi, sanayileşmiş ülkeler arasında dünyada iktisadî ve siyasî hâkimiyeti ele geçirme mücadelesidir. Almanya’nın Avusturya-Macaristan ile 1879’da imzaladığı “İkili İttifak”, 1882’de İtalya’nın katılmasıyla “Üçlü İttifak” halini almıştı. Bu devletler civar bölgelerde nüfuz sahası elde etmeye, Avrupa ve Amerika kıtaları dışında sömürgeler sağlamaya çalışıyorlar, fakat daha önce aralarında dünyayı paylaşmış olan İngiltere, Fransa ve Rusya’nın muhalefetiyle karşılaşıyorlardı. Nitekim, 1893’te Fransa ile Rusya arasında imzalanan anlaşmayı 1904’te Fransa ile İngiltere’nin anlaşması takip etmiş, 1907’de İngiltere Rusya ile de bir sözleşme yapmıştı. Böylece İngiltere, Fransa ve Rusya arasında “Üçlü İtilâf” meydana gelmişti.

“Üçlü İttifak” ve “Üçlü İtilâf” devletleri giderek silâhlanıyorlardı. Bu rakip devletler arasında herhangi bir vesile ile geniş çapta bir savaşın çıkması bekleniyordu. 28 Haziran 1914’te Avusturya-Macaristan veliahtı ile eşinin Saraybosna’da bir Sırp milliyetçisi tarafından öldürülmesi, İttifak ve İtilâf devletlerinin zincirleme olarak birbirlerine savaş açmasına sebep oldu. 28 Temmuz 1914’te Avusturya-Macaristan’ın Sırbistan’a karşı savaşa girmesi üzerine Almanya da 1 Ağustos’ta Rusya’ya, 3 Ağustos’ta Fransa’ya, 4 Ağustos’ta Belçika’ya savaş ilân etti. 4 Ağustos 1914’te İngiltere anlaşmalar gereği Almanya’ya savaş ilân etti. Böylece tarihe I. Dünya Savaşı olarak geçen mücadele başlamış oldu. Savaşa daha sonra Japonya, Osmanlı Devleti, İtalya, Bulgaristan, Romanya, Amerika Birleşik Devletleri ve Yunanistan da katıldı. Savaş Avrupa’nın batı, doğu, Galiçya, Balkanlar ve güney cephelerinde cereyan etti. Osmanlı Devleti’nin katılmasıyla da Kafkasya, Filistin, Irak ve Çanakkale Boğazı’nda sürekli muharebeler oldu. Asya ve Afrika’daki sömürgelerde, açık denizlerde de çarpışmalar vuku buldu. Savaş, müttefik devletler de denilen “Üçlü İtilâf”ın merkezî devletler adı ile tanınan “Üçlü İttifak”a karşı zafer kazanmasıyla sona erdi. Harbin çeşitli safhaları ise şu şekilde özetlenebilir:

Avrupa Cepheleri. Almanlar savaşın başlamasından sonra batıda hızla harekete geçip Belçika’da ilerlediler. 7-22 Ağustos 1914’te yaptıkları muharebelerde galip geldikten sonra Paris’e yöneldiler. General Joffre kumandasında Marne nehrine çekilen Fransız kuvvetleri 5-10 Eylül 1914’te Marne Meydan Muharebesi’nde Almanlar’ı yendi. Bunun üzerine Alman orduları Oise ırmağı ile Verdun arasında cephe tuttu. Bir İngiliz ordusu da Fransız kuvvetlerinin solunda mevzilendi. Almanlar’ın Fransız ve İngiliz ordularını birbirinden ayırmak maksadıyla Manş denizi istikametinde giriştiği kuşatma hareketi başarılı olmadı. 29 Ekim’den 15 Kasım 1914’e kadar süren Ypres muharebeleri de sonuç vermedi. Bundan sonra Ypres-Arras-Soissons-Verdun-Belfort hattı boyunca siper savaşları yapıldı.

Fransa, batı cephesinde mâruz kaldığı Alman baskısını hafifletmek için Rusya’ya doğudan taarruza geçmesi teklifinde bulunmuştu. Rus ordularının 20 Ağustos’ta sınırı aşması üzerine 8. Alman Ordusu Vistül nehri gerisine çekilme kararı aldı. Ancak 8. Ordu kumandanlığına getirilen emekli General Hindenburg çekilmeyi durdurdu. 26-30 Ağustos 1914’te yapılan Tannenberg Meydan Muharebesi Almanlar’ın zaferiyle sonuçlandı. Bu muharebede Ruslar ağır kayba uğradılar.

Buna karşılık Avusturya-Macaristan kuvvetleri Galiçya’da Ruslar’ı Karpatlar’dan atamadılar. Avusturyalılar 29 Kasım’da ele geçirmiş oldukları Belgrad’ı da Sırplar’ın taarruzları sonunda 14 Aralık 1914’te geri verdiler.

Goeben, Großer Kreuzer Stapell.: 28.3.1911 “Goeben” in der Steniawerft (vor 1917) Bosporus vor der Werkstatt rechts das desarmierte Kanonenboot “Kubanez” als Mutterschiff des Bergeverbandes

Osmanlı Devleti’nin Almanya Tarafında Savaşa Girişi. Almanya’nın Rusya’ya savaş açmasının ertesi günü, 2 Ağustos 1914’te, İstanbul’da Osmanlı Devleti ile Almanya arasında gizli bir ittifak antlaşması imzalanmıştı. Aynı gün Türkler umumi seferberlik ilân ettiler. Osmanlı hükümeti aslında tarafsız kalmak niyetindeydi. Ancak 10 Ağustos 1914’te Akdeniz’de İngiliz donanmasının takibinden kaçan Goeben ve Breslau adlı Alman kruvazörleri Çanakkale Boğazı’na girerek Osmanlı Devleti’ne sığındılar. Devletin tarafsızlığı Alman gemilerinin Türk sularını terketmesini gerektiriyordu. Kruvazörler Türk hükümetince satın alınmak yoluyla meseleye çözüm getirildi. Ancak Yavuz ve Midilli adı verilen kruvazörler de dahil olduğu halde Osmanlı donanmasının Alman Amirali Souchon kumandasında 27 Ekim’de Karadeniz’e açılıp Rus gemilerini batırması, Sivastopol ve Novorosisk limanlarını topa tutması, Rusya’nın 2 Kasım 1914’te Osmanlı Devleti’ne savaş ilân etmesine sebep oldu. Böylece Türkler bir oldubitti sonucunda Almanya ve Avusturya-Macaristan’ın müttefiki olarak savaşa katıldılar. Türk harekât planı, Osmanlı ordularının müttefiklerinin Avrupa cephelerinde yükünü hafifletmek maksadıyla Karadeniz kıyılarında veya Kafkasya’da Rusya’ya, Süveyş Kanalı’nda İngiltere’ye taarruz etmesi esasına dayanıyordu.

Doğu Anadolu Cephesi. Savaş ilânından sonra Sarıkamış-Erzurum istikametinde ilerleyen Ruslar’ı 3. Osmanlı Ordusu’nun büyük kısmı karşıladı. 6-9 Kasım 1914’te vuku bulan Köprüköy Muharebesi’nde Rus kuvvetleri yenilerek sınır yakınlarına kadar çekildiler. Osmanlı Başkumandan vekili ve Harbiye Nâzırı Enver Paşa cepheye gelip ordu kumandanlığını üstlendi. Hazırlıklar tamamlanmadan başlatılan Sarıkamış taarruzu 22 Aralık 1914’ten 1915 Ocak başlarına kadar sürdü. Bu taarruzda Türk kuvvetleri 112.000 mevcudun 60.000’ini kaybetti. Askerin çoğu soğuktan donmuştu.

Kanal Harekâtı. Sarıkamış mağlûbiyetinden sonra 4. Osmanlı Ordusu 14 Ocak 1915’ten itibaren gece yürüyüşleriyle Bi’rüsseb‘den Süveyş Kanalı’na doğru yöneldi. Bahriye Nâzırı Cemal Paşa kumandasındaki Türk kuvvetleri 3 Şubat’ta kanalı geçmeye giriştiler; fakat başarısızlığa uğrayarak 15 Şubat’ta geldikleri yere döndüler.

Çanakkale Savaşı. Alman ve Avusturya ordularının Avrupa cephelerinde karşılaştıkları baskıyı azaltmak gayesiyle Türkler’in Doğu Anadolu ve kanal bölgesinde yaptıkları harekât neticesiz kaldı. Çanakkale’de cereyan eden deniz ve kara savaşlarının sonucu ise farklı oldu. Alman savaş gemilerinin Çanakkale’ye sığınması üzerine İngiliz donanması Boğaz’ı ablukaya aldı; bunun üzerine Osmanlı hükümeti 27 Eylül 1914’te ticaret gemilerinin de Boğaz’dan geçişini yasakladı. İngiltere bu karara karşı tepkisini 3 Kasım’da Boğaz tahkimatını topa tutarak gösterdi. İngiliz savaş kabinesi 1914 sonunda yaptığı toplantılarda, Deniz Bakanı Churchill’in ısrarıyla, Çanakkale’yi denizden zorlama kararı aldı. Böylece İstanbul işgal edilecek ve Rusya’ya en kısa yoldan yardım yapılacaktı. Hazırlıklar tamamlanınca 19 Şubat’ta Boğaz’ın dış tabyaları topa tutuldu. İtilâf donanması 18 Mart 1915’te Boğaz’ı geçme teşebbüsünde bulundu. Ancak Türk topçuları ve denizcilerinin kahramanca direnişi karşısında başarı sağlayamadı. Üç zırhlının batması üzerine donanma geri çekildi.

Bu durumda İngiliz savaş kabinesi Çanakkale Boğazı’nı denizden ve karadan sürdürülecek ortak harekâtla ele geçirmeyi kararlaştırdı. İngilizler’in yanı sıra Anzak denilen Avustralya ve Yeni Zelanda birlikleri 25 Nisan 1915’te Gelibolu yarımadasının Adalar denizine bakan Arıburnu kıyısına çıktılar. Çıkarma 19. Tümen kumandanı Yarbay Mustafa Kemal’in düşmanı Conkbayırı’nda geri atması neticesinde hedefine ulaşamadı. Ancak dar bir kıyı şeridinde tutunabilen istilâcı kuvvetler Türk askeriyle siper savaşına giriştiler. İngilizler ve Anzaklar takviye aldıktan sonra 6-7 Ağustos gecesi yarımadanın Anafartalar bölgesinde taarruza geçtiler. İngiliz kuvvetlerinin ilerleyişini Anafartalar grubu kumandanı Albay Mustafa Kemal 9-10 Ağustos’ta durdurdu ve onları kıyıya sürdü. İngilizler’in 20-27 Ağustos’ta tekrarladıkları 2. Anafartalar taarruzu da sonuç vermeyince düşman kıyıda mevzilendi. Türk askerinin fedakârlığı sayesinde İstanbul istilâdan kurtulmuş oldu.

Batı Avrupa Cephesi. Çanakkale’de savaş devam ederken 23 Şubat 1915’te Almanlar Ypres’de Fransızlar’a karşı yeniden taarruza geçtiler. Bu savaşlarda zehirli gaz da kullanıyorlardı. Karşılıklı taarruzlar yapıldı, ancak Fransızlar’ın büyük kayıplar vermesine rağmen kesin sonuç alınamadı.

23 Mayıs 1915’te İtalya’nın Avusturya-Macaristan’a savaş ilân etmesi savaşan güçler arasında İtilâf Devletleri lehine dengeyi bozdu. Gerçekte Üçlü İttifak üyesi olan İtalya önce tarafsız kalmış, İngiltere ve müttefikleriyle gizli görüşmeler sonunda Almanya ve müttefiklerine karşı savaşa girmeyi kabullenmişti. 26 Nisan 1915’te Londra’da imzalanan antlaşma ile İtalyanlar birtakım tavizler elde ettiler. Savaş sonunda galipler arasında paylaşılması tasarlanan Osmanlı Devleti topraklarından Antalya ve civarı İtalyanlar’a bırakılacaktı.

İtalya’nın savaşa girmesi üzerine Avusturyalılar 300.000 kişilik bir kuvveti İtalya sınırında tutmak zorunda kaldılar. Bu cephede İsonzo muharebeleri cereyan ettiyse de hiçbir taraf üstünlük sağlayamadı. Fransızlar yeni durumdan faydalandılar ve İtalya sınırında bulundurdukları kuvvetleri batı cephesine aktardılar. Böylece Almanlar’ın 21 Şubat 1916’da başlattıkları taarruzlara karşı Verdun’ü savunan General Petain kumandasındaki 2. Fransız Ordusu 3 Eylül 1916’da düşmanı çekilmeye mecbur etti.

Balkan Cephesi. İtalya’nın İtilâf Devletleri safında yer almasından bir süre sonra 14 Ekim 1915’te Bulgaristan ittifak devletleri tarafında savaşa girdi. Bulgarlar Almanya ve müttefikleriyle 6 Eylül 1915’te gizli bir anlaşma yapmışlar, taviz olarak da Osmanlı Devleti’nden Dimetoka’nın bir bölümünü almışlardı. Alman, Avusturya ve Bulgar kuvvetlerinin Sırbistan’a taarruzları 6-7 Ekim 1915’te başladı ve Sırplar’ın 26 Kasım’da yenilmesiyle sona erdi. Ekim başında İtilâf Devletleri’nin Selânik’e bir ordu çıkarmış olmasına rağmen Sırbistan merkezî devletlerin işgali altına girdi. Artık Almanya ile Osmanlı Devleti arasında karadan bağlantı sağlanmıştı.

Galiçya ve Balkan Cepheleri. 11. Alman Ordusu General Mackensen kumandasında 1915 ilkbaharında taarruza geçerek Ruslar’ı Galiçya’yı boşaltmak zorunda bırakmıştı. Almanlar yazın Polonya’yı işgal etmişler, ağır kayıplar veren Ruslar da eylülde doğuya çekilmişlerdi. 4 Haziran 1916’da Rus güney orduları grubu General Brusilov kumandasında Avusturyalılar’a karşı büyük bir taarruza girişti. Üç ay süren taarruz başarılı fakat yıpratıcı oldu. Zira Rus kayıpları 1.400.000’i buluyordu. Avusturyalılar’la birlikte bu cephede Türkler’in 15. Kolordusu da yiğitçe savaşmıştı.

Ruslar’ın başarısı üzerine Romanya 27 Ağustos 1916’da Almanya ve müttefiklerine savaş ilân etti. Ancak aralarında Türkler’in 6. Kolordusu’nun da bulunduğu Alman ve müttefik kuvvetleri Romenler’i yendi ve 7 Aralık’ta Bükreş’e girdi. 1917 Ocağının ilk haftasında Romanya’nın işgali tamamlandı. Ne var ki merkezî devletler aynı başarıyı Makedonya cephesinde gösteremediler. İngiltere ve Fransa 1915 Aralık sonu ve 1916 Ocak başında Çanakkale’den kuvvetlerini çekip Selânik’e taşımışlardı. Böylece takviye edilen İtilâf Devletleri orduları Makedonya’da taarruza geçerek 11 Aralık 1916’da Manastır’ı aldılar. Bu cephede Almanya ve müttefikleri safında Türkler’in 10. Kolordusu çarpışıyordu.

1916 yılı sonunda savaşın müttefik devletler lehine geliştiği gözlenmekteydi. Merkezî devletlerin zaferleri karada ve denizde devam etmekteydi. Fakat İngiltere ve müttefiklerinin savaş gücü azalmamakta, hareket serbestliği giderek onları geçmekteydi. 31 Mayıs 1916’da Skajerrak Deniz Muharebesi’ni Alman donanması kazanmıştı. Alman denizaltıları düşman harp ve ticaret gemilerini tahribe devam ediyordu. Buna rağmen açık denizlere İngiliz ve Fransız donanmaları hâkim durumdaydı. Ayrıca Osmanlı Devleti’nin Arap vilâyetlerinde meydana gelen gelişmeler harp talihinin İngiltere ve müttefikleri tarafına döndüğünü gösteriyordu.

Arabistan Cephesi. Osmanlı Devleti’nin harbe katılmasından hemen sonra İngiliz kuvvetleri 23 Kasım 1914’te Basra’yı işgal etmişlerdi. Dicle nehri boyunca ilerleyen İngilizler 1915 Eylülü sonunda Kûtül‘amâre’yi ele geçirdiler. Ancak 6. Osmanlı Ordusu beş ay süren kuşatmadan sonra 28 Nisan 1916’da buradaki İngiliz birliklerini teslim aldı. Bu arada İngilizler Mekke Şerifi Hüseyin ile gizlice haberleşiyorlar, onu isyana kışkırtıyorlardı. Şerif Hüseyin 27 Haziran 1916’da Osmanlı Devleti’ne karşı ayaklandı. Arap isyanı Hicaz, Filistin ve Suriye’de yayıldı. Halifenin 15 Kasım 1914’te ilân ettiği “cihâd-ı mukaddes”, İngiliz ve Fransız propagandası sonucunda etkisiz kalmıştı. İngiliz kuvvetlerinin 11 Mart 1917’de Bağdat’ı işgal etmeleri de Irak’ın Türkler’in elinden çıkmakta olduğunu gösteriyordu.

Rus İhtilâli ve Amerika Birleşik Devletleri’nin Savaşa Girişi. 15 Mart 1917’de Rusya’da ihtilâl patlak verdi. Ruslar’ın cephelerde ağır kayıplara uğraması, asker ve sivil halkın sefalete düşmesi Çarlık idaresini zayıflatmış, ihtilâlcilerin hükümeti devirmesini kolaylaştırmıştı. Çanakkale seferinin başarısızlığı sebebiyle Batılı devletlerin müttefikleri Rusya’ya yardım yapamamasının da ihtilâlin çıkmasında payı vardı. İş başına gelen Kerenski hükümeti ülkeyi saran karışıklıkları gideremedi ve Lenin yönetimindeki Bolşevikler 14 Kasım 1917’de bir darbe ile Rusya’da iktidarı ele geçirdiler. Bolşevik hükümeti 15 Aralık 1917’de Almanya ve müttefikleriyle mütareke yaptı; 3 Mart 1918’de de Brest-Litovsk Antlaşması’nı imzalayarak savaştan çekildi.

Rusya’daki gelişmeler müttefik devletleri fazla sarsmadı. Çünkü Çarlığın yıkılmasından az sonra, 6 Nisan 1917’de, Amerika Birleşik Devletleri Almanya’ya karşı savaşa girmişti. Bu kararın alınmasında başlıca sebep Alman denizaltılarının Amerikan ticaret gemilerini batırmasıydı. Amerika Birleşik Devletleri’nin İngiltere ve müttefikleri tarafında savaşa katılması Rusya’nın harpten çekilişini telâfi etti.

Zafere ulaşmak azmiyle gayrete gelen İngiltere ve müttefikleri ortak başkumandanlık kurmayı kararlaştırdılar. Bunun için 1917 Kasımında Yüksek Harp Kurulu ve Yürütme Komitesi meydana getirdikleri gibi 17 Nisan 1918’de de Fransız generali Foch’un İtilâf Devletleri orduları başkumandanı olmasında anlaştılar.

Almanlar bütün güçlerini toplayarak 21 Mart 1918’de batı cephesinde Fransa Büyük Meydan Muharebesi’ni başlatmışlardı. Taarruz şiddetli oldu, ancak 19 Nisan’da başarısızlıkla sonuçlandı. Bundan sonra Almanya ve müttefikleri stratejik savunmada kaldılar.

İtilâf Devletleri orduları batı cephesinde General Foch’un başkumandanlığında 21 Mayıs 1918’de karşı taarruza geçtiler. Tanklar ve uçakların desteğinde yapılan bu taarruzlar yaz boyunca sürdü; sonunda Almanlar geride hazırladıkları mevzilere çekildiler.

Filistin cephesinde de durum İngiltere ve müttefikleri lehine gelişmekteydi. General Allenby kumandasındaki İngiliz ordusu Alman Mareşali Falkenhayn’ın başında bulunduğu yıldırım orduları grubuna karşı 31 Ekim 1917’de bir taarruz başlatmış ve 9 Aralık’ta Kudüs’e girmişti. Araplar’ın da yardımcı olduğu harekât sonunda Türk kuvvetleri Suriye’yi boşalttılar ve 1 Ekim 1918’de Şam’ı terkettiler. Güneydeki bu çekilmeye rağmen Türkler Doğu Anadolu’da başarı sağlamışlardı. Rus orduları ihtilâl sonunda savaşı bırakınca Van bölgesinde Ermeni çeteleri müslüman halka zulüm yapmış, 3. Ordu’nun 1918 başında Ermeniler’i yenmesi üzerine vatan toprakları kurtarılmıştı.

İtilâf Devletleri’nin Zaferi ve Barış. 770.000 kişilik İtilâf Devletleri ordusunun 15 Eylül 1918’de Makedonya’da Bulgarlar’a karşı başlattığı taarruz 29 Eylül’de Üsküp’ün işgaliyle sonuçlandı. Bu durumda Bulgaristan İtilâf Devletleri’yle mütareke imzalayarak savaştan çekildi. Böylece Türkiye ile Almanya arasında ulaşımın kesilmiş olması Osmanlı hükümetini de mütareke istemek zorunda bıraktı ve 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi yapıldı. Yenilgiyi kabul eden Avusturya 3 Kasım’da, Almanya da 11 Kasım’da silâhları bıraktılar.

Barış Konferansı 18 Ocak 1919’da Paris’te toplandı. 28 Haziran’da Almanya ile Versailles, 10 Eylül’de Avusturya ile Saint-Germain, 27 Kasım’da Bulgaristan ile Neuilly, 4 Haziran 1920’de Macaristan ile Trianon ve 10 Ağustos’ta Osmanlı Devleti ile Sevr antlaşmaları imzalandı. Ancak bu son antlaşma uygulanmadı ve Türk Millî Mücadelesi’nin zaferle sona ermesi üzerine 24 Temmuz 1923’te Lozan Antlaşması yapıldı. Galipler Türkiye dışında yenilen devletlere ağır barış şartları kabul ettirmişlerdi ki bu insafsız davranış 1939’da II. Dünya Savaşı’nın çıkmasına sebep olmuştur.

Dört yıl üç ay on bir gün süren I. Dünya Savaşı’nda pek büyük maddî hasar meydana gelmişti. İnsan kaybı da tahminleri aşıyordu. İngiltere ve müttefikleri 5.152.115, Almanya ve müttefikleri de 3.386.200 ölü vermişlerdi. Türkler’in şehid sayısı ise 325.000’i buluyordu.

I. Dünya Savaşı sonunda Ortadoğu, galip devletlerin menfaatine göre yeniden düzenlendi. İngiltere, savaşın çıktığı ilk günlerden itibaren Osmanlı Devleti’ni parçalamak için bütün Arap âlemini Osmanlı Devleti’ne karşı ayaklandırmak istemiş ve bunun için de bazı Arap şeyhlerinden faydalanmıştır. İngiltere, daha Osmanlı Devleti’ne resmen savaş ilân etmeden iki gün önce 3 Kasım 1914’te Küveyt Emirliği’ni himayesine aldığını, 5 Kasım’da Kıbrıs’ı ilhak ettiğini ve 18 Aralık’ta da 1882’den beri işgal altında tuttuğu Mısır’dan padişahın hükümranlık haklarının kaldırıldığını ilân etmiştir. 1915 Temmuzunda Mekke şerifi Hüseyin ile başlattığı gizli temaslarda şerif, padişaha karşı ayaklanmak için, Hicaz Emirliği’nden başka kendisinin “Arabistan Krallığı”nın ve “İslâm Halifeliği”nin tanınmasını şart koştu. İngiltere buna yanaşmadı. Fakat savaş şiddetlenince İngiltere ile Hüseyin arasında Ocak 1916’da anlaşmaya varıldı. Buna göre, Lübnan hariç bütün Arap yarımadası ile Suriye ve Irak’ı içine alacak bağımsız bir Arap devleti kurulacak ve başına da Şerif Hüseyin getirilecekti. İngiltere aynı zamanda Necid Emîri İbn Suûd ve Fransa ile de aynı bölge konusunda gizli görüşmeler yapıyordu. İbn Suûd ile İngiltere arasında Aralık 1915’te varılan gizli anlaşmaya göre İngiltere Necid toprakları ve Basra körfezinin güney kıyılarında (Küveyt hariç) İbn Suûd’un bağımsızlığını ve egemenliğini tanıyordu. Halbuki aynı topraklar üzerinde Şerif Hüseyin’in egemenliğini de tanımıştı. Diğer taraftan 9 ve 16 Mayıs 1916’da İngiltere ile Fransa arasında imzalanan Sykes-Picot Antlaşması’na göre, Suriye’nin Akkâ’nın kuzeyinde kalan kıyı bölgesiyle Adana ve Mersin Fransa’nın, Bağdat-Basra arasındaki Dicle ve Fırat bölgesi de İngiltere’nin olacaktı. Geri kalan topraklarda da bir Arap devleti veya Arap devletleri federasyonu kurulacaktı. Bu kurulacak devletin Akkâ-Kerkük çizgisinin kuzey kısmı Fransız, güney kısmı da İngiliz nüfuz alanlarına ayrılacaktı. Ayrıca İskenderun serbest liman ve Filistin de milletlerarası bölge olacaktı. İngiltere’nin iki yüzlü bir politika ile kendisine oyun oynadığından haberi olmayan Şerif Hüseyin 1916 Haziranında Osmanlı Devleti’ne karşı isyan etti. 1916 Ekiminde de kendisini Arabistan kralı ilân etti ve İngiltere bunu hemen tanıdı. İbn Suûd ise Osmanlı Devleti’ne savaş ilân etmedi. Fakat Basra körfezinde İngiltere’yi rahat bıraktığı için İngiltere’nin Irak harekâtını çok kolaylaştırmış oldu. İngiltere Dışişleri Bakanı Balfour, 2 Kasım 1917’de Siyonist Federasyonu başkanı zengin bankacı Lord Rothschild’a gönderdiği bir mektupta, İngiltere’nin Filistin’de bir yahudi anavatanının kurulmasını kabul ettiğini resmen bildirdi. Balfour Deklarasyonu adını alan bu belge 1918 yılı içinde Fransa, İtalya ve Amerika Birleşik Devletleri tarafından da kabul ve destek gördü. Şerif Hüseyin ve oğulları savaşın sonuna kadar İngiltere ile iş birliğini sürdürdüler. Fahreddin Paşa’nın savunduğu Medine hariç bütün Arabistan yarımadası düşmanın eline geçti. Medine de Mondros Mütarekesi’nden sonra teslim oldu.

Savaştan sonra Mart 1920’de Şam’da toplanan bir eşraf kongresi, Filistin ve Lübnan’ı da içine alan Büyük Suriye Krallığı’nı ilân ederek başına Hicaz Kralı Hüseyin’in oğlu Faysal’ı getirdi. Fakat Nisan 1920’de toplanan San Remo Konferansı bunu tanımadı ve Filistin’i Suriye’den ayırdı. Suriye ve Lübnan Fransız mandasına, Irak’ın manda idaresi de İngiltere’ye verildi. Yalnız San Remo Konferansı 1916 İngiliz-Fransız antlaşmasında bir değişiklik yaparak Musul bölgesini de İngiltere’nin nüfuz alanı olarak kabul etti. Buna karşılık Fransa’ya Musul petrollerinden hisse verildi. İngiltere, Fransızlar tarafından Suriye Krallığı’ndan uzaklaştırılan Faysal’ı 1921’de Irak Krallığı’na getirdi. Kral Faysal’ın Büyük Suriye Krallığı’na dahil olan Ürdün ayrı bir devlet olarak İngiliz mandasına verildi. Başına da Faysal’ın küçük kardeşi Abdullah getirildi. Paris Barış Konferansı’nda Emîr Faysal, Balfour Deklarasyonu’na uygun olarak Arap İmparatorluğu içinde yahudilere mahallî muhtariyet verileceğini bildirdiyse de kabul edilmedi. İngiltere San Remo Konferansı’nda Filistin’in mandasını da ele geçirdi. İlk günden itibaren yahudilerin Filistin’e gelip yerleşmelerine göz yumdu. Araplar’la yahudiler arasında şiddetli çatışmalar başladı. Buna rağmen diğer devletlerin tarafları kışkırtmaları ve desteklemeleri sonucu yahudi göçü azalmadı. Sonunda 1948 Mayısında İsrail Devleti kuruldu ve pek çok Filistinli topraklarından sürüldü. Mekke şerifi Hüseyin ile Necid Sultanı Abdülaziz arasındaki rekabet giderek arttı. Hüseyin’in Hicaz, oğullarının Irak ve Ürdün kralı olmaları, Hâşimî ailesine Arap dünyasında ağırlık sağlıyordu. 3 Mart 1924’te Türkiye’de hilâfetin kaldırılması üzerine, Hicaz Kralı Hüseyin 7 Mart 1924’te kendisini halife ilân etti. Bunun üzerine Abdülaziz Ağustos 1924’te Hicaz’a savaş açtı; 1925’te bütün Hicaz Abdülaziz’in eline geçti. Ocak 1926’da Abdülazîz b. Suûd kendisini Hicaz ve Necid sultanı ilân etti. 1932’de de Suûd egemenliği Suudi Arabistan Krallığı adını aldı.
Kütüphane:

M. Larcher, La Guerre turque dans la Guerre mondiale, Paris 1926.

Bayur, Türk İnkılâbı Tarihi, II/5, s. 504-669; III/4.

Elie Kedourie, England and the Middle East, 1914-1921, London 1956.

P. M. Holt, Egypt and the Fertile Crescent: 1516-1922, London 1966, s. 262-277.

Birinci Dünya Harbinde Türk Harbi (haz. Genelkurmay Harp Tarihi Başkanlığı), Ankara 1967-86, I-VIII.

U. Trumpener, Germany and the Ottoman Empire 1914-1918, Princeton 1968.

F. G. Weber, Eagles and the Crescent, Ithaca-London 1970.

J. L. Stokesbury, A Short History of World War I, New York 1981.

P. Renouvin, Birinci Dünya Savaşı 1914-1918 (trc. Adnan Cemgil), İstanbul 1982.

Ali İhsan Sâbis, Birinci Dünya Harbi, İstanbul 1990-91, I-III.

TA, XIV, 172-192.

“World War I”, EBr., XXXIII, 685-729.

“Guerre Mondiale (Première)”, EUn., VIII, 1164-1177.

TAZİYE MESAJI : Yüksekova’daki üs bölgesinde görev yapan Jandarma Uzman Çavuşumuz Ayberk Soyutem iz el bombasının kaza sonucu patlamasıyla Şehit oldu.


DAĞITIM

1.GENELKURMAY BAŞKANLIĞI

2.KARA KUVVETLERİ KOMUTANLIĞI

3.DENİZ KUVVETLERİ KOMUTANLIĞI

4.HAVA KUVVETLERİ KOMUTANLIĞI

5.JANDARMA GENEL KOMUTANLIĞI

6. İÇ İŞLERİ BAKANLIĞI

6. EMNİYET GENEL MÜDÜRLÜĞÜ

Sayın Müdürüm, Sayın Komutanım,

Yüksekova’daki üs bölgesinde görev yapan Jandarma Uzman Çavuşumuz Ayberk Soyutemiz el bombasının kaza sonucu patlamasıyla Şehit oldu.

Bizleri derin bir acı ve üzüntüye boğan bu kaybımızda, Şehidimize Allah’tan rahmet, Şehidimizin kederli ailesine, İç İşleri Bakanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü, Türk Silahlı Kuvvetleri ile Yüce Türk milletine başsağlığı ve sabır dileriz.

ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU

www.ozelburoistihbarat.com

ANALİZ /// ALİ SERDAR BOLAT : Mumcu – Ergenekon – PYD – Soykırım – Fincancı – Kanserli bölücül ük – TURKOVAC


Mumcu – Ergenekon – PYD – Soykırım – Fincancı – Kanserli bölücülük – TURKOVAC

"Bu kadar ayrı olayı nasıl bir araya getirdin?" diye soracak olursanız, getiren ben değilim, Türk Tabipleri Birliği (TTB).

Sözde solcu, sözde demokrat, hatta sosyalist, özde Amerikancı ve Avrupa Birlikçi Biden tayfası bileşenini takdimimdir:

+++

TURKOVAC ile başlayalım:

Biden tayfası TURKOVAC’a savaş ilan etmişti. Doktor olmaları dolayısıyla en etkili olan bileşen TTB (Türk Tabipleri Birliği) idi.

HDP destekçisi, Kürdistan sevdalısıeylemleri için bakınız: TURKOVAC yaptıralım, Atlantikçi bozgunculara inat

LİNK : https://aliserdarbolat.blogspot.com/2022/01/turcovac-yaptralm-atlantikci.html

+++

TTB Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı’nın

– Uğur Mumcu’nun katillerini kurtarma,

– Ergenekonla mücadele, ve

– PKK’nın gazetesine nöbetçi yönetmen olma maceraları şöyle:

+++

Uğur Mumcu, Prof. Dr. Muammer Aksoy ve Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı cinayetleri dahil 18 cinayetten tutuklanan 3 kişiye muayene bile etmeden sahte "Emniyette işkence gördüler" raporu verdi, konuşmalarını engelledi.

Halbuki sanıklar mahkemede her şeyi açıklayacakları yönünde ifade vermişlerdi. CIA derhal, İ.Ü. Adli Tıp Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı’yı devreye sokarak işkence raporu düzenletti. Böylece Mumcu ve diğerlerinin asıl katillerinin, yani NATO’nun Gladyo örgütünün açığa çıkmasına engel oldu.

Rapordan sonra ABD Elçiliği ve CIA yetkilileri sanıkları cezaevinde ziyaret ettiler.

Rektör Kemal Alemdaroğlu, bu olay üzerine Fincancı’nın bu tip faaliyetlerini yasakladığı için Ergenekon’da sanık oldu. Fincancı, işkenceye karşı mücadelesinin Ergenekon terör örgütü talimatıyla Alemdaroğlu tarafından engellendiği iddiası ile mahkemeye müdahil oldu.

Uğur Mumcu’nun ağabeyi Av. Ceyhan Mumcu anlatıyor:

Rezaletin video kaydı:

VİDEO LİNK : https://www.youtube.com/watch?v=C3GCXBgl-wc

Geniş bilgi için bakınız:

Hangi Cumhuriyet? Uğur Mumcu’nun katillerini kim kurtardı?

LİNK : https://www.aydinlik.com.tr/hangi-cumhuriyet-ugur-mumcu-nun-katillerini-kim-kurtardi-oktay-yildirim-kose-yazilari-aralik-2018

Aferin Kılıçdaroğlu, aferin CHP’li Vekiller

LİNK : https://aliserdarbolat.blogspot.com/2016/06/aferin-klcdaroglu-aferin-chpli-vekiller.html

+++

Uğur Mumcu’nun ağabeyi Av. Ceyhan Mumcu’nun mahkeme ifadesi:

TTB’nin yeni başkanı Uğur Mumcu’nun katillerinin kurtarıcısı

LİNK : https://www.ulusal.com.tr/haber/8669759/ttbnin-yeni-baskani-ugur-mumcunun-katillerinin-kurtaricisiymis

"Hayatımın her döneminde bu Ergenekoncularla mücadele etmek zorunda kaldım, eylemlerinden şikayetçiyim" diyerek yaptığı davaya müdahil olma talebi kabul edildi. Şebnem Hanım, Ergenekon ve Balyoz duruşmalarında sanıklar aleyhinde tanıklık yaptı.

Cumhuriyet gazetesi de sözde "faili meçhul cinayetleri aydınlatmak" amacı ile davaya müdahil olmuştu. Katiller Ergenekon sanıkları arasında idi çünkü…

Rezaletin büyüğüne bakın ki, Öcalan’ın avukatları ile Cumhuriyet gazetesinin avukatları yan yana müdahil olarak otururken, İlhan Selçuk ve Mustafa Balbay sanık sandalyesinde oturuyordu. (Fincancı’nın avukatları, aynı zamanda Öcalan’ın avukatlarıydı.)

2008’de "Ergenekon Derinleştirilsin, Kazanan Yurttaşlar Olacak" bildirisini imzaladı.

+++

"Hrant Dink’i ulusalcılar, Ergenekoncular öldürdü" palavrasını her yerde dillendirdiğinden, asıl katil olan NATO Gladyousu’nu (FETÖ’yü) gizlediğinden dolayı 2014 Hrant Dink ödülü Şebnem Hanım’a verildi.

+++

Prof. Fincancı, "Barış İçin Özalan’a Özgürlük Platformu" içinde yer aldı. (2012)

PKK’nın hendeklere gömülmesini suç ilan eden "Bu Suça Ortak Olmayacağız" başlıklı "Barış İçin Akademisyenler" bildirisini imzaladı.

FETÖ’nün ZAMAN gazetesine "Ergenekon bugün de olsa müdahil olurdum" diye demeç verdi.

15 Temmuz darbe girişiminde Fethullahçıların rolü olduğuna dair bir belge olmadığını iddia etti.

+++

PKK’nın çıkardığı Özgür Gündem gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni tutuklanınca, Şebnem Korur Fincancı, Ahmet Nesin ve Erol Önderoğlu birer günlüğüne gazeteye nöbetçi yönetmen oldular. Onlar gözaltına alınınca yerlerini can Dündar aldı.

Geniş bilgi için bakınız:

Haydi PKK ile dayanışmaya

LİNK : https://aliserdarbolat.blogspot.com/2016/06/haydi-pkk-ile-dayansmaya.html

PKK ile omuz omuza durma zamanı

LİNK : https://aliserdarbolat.blogspot.com/2016/06/pkk-ile-omuz-omuza-durma-zaman.html

+++

18 Mart 2015

TTB, PKK’nın Suriye kolu PYD’nin Eş Başkanı Asya Abdullah’a "Barış, Dostluk ve Demokrasi" ödülüverdi.

LİNK : https://www.haberturk.com/gundem/haber/1055208-pyd-baskani-asya-abdullaha-turkiyeden-odul

+++

İstanbul Tabip Odası Başkanı Prof. Dr. Selçuk Erez : “Halkın alkış tutup tebrik etmesi gerekiyor.

Kürt halkının temsilcisi Apo’dur.

Barışa inanıyorsak, bir an evvel masa başına oturmalıyız”

9 Eylül 2016

"Devlet PKK ile masaya otursun" diyor.


LİNK : https://www.evrensel.net/haber/289842/cozum-icin-tecrit-kaldirilsin

+++

Sözde Ermeni soykırımının 100. Yıldönümünde Ermenistan Tabipleri Birliği’ne gönderdikleri mektupta TTB şöyle diyordu: "… insanlığa benzeri acıların yaşatılmaması için birlikte çalışmalar yapma isteğimizi iletiyoruz"

LİNK : https://www.ttb.org.tr/haberarsiv_goster.php?Guid=1049a684-d44f-11e7-acb3-e8c5204e2ae7

+++

Prof. Fincancı, onur konuğu olduğu ATİK (Avrupa Türkiyeli İşçiler Konfederasyonu) sonuç bildirgesine konulan şu sözlere sahip çıktı:

"Kahrolsun Faşit Türkiye Cumhuriyeti Devleti"

"Kürt halkına yönelik TC devletinin paranoyak – histerik bayrak

şovenizmini kınıyoruz."

"1915 Ermeni Soykırımını lanetliyoruz!

Ermeni halkının acısını paylaşıyoruz"

+++

TTB Merkez Konseyi Üyesi Dr. Halis Yerlikaya, PKK’nın Almanya yapılanması KURD-AKAD’ın düzenlediği konferansa Kuzey Kürdistan (Nordkurdistan) delegesi olarak 16 Ocak 2021’de katılacaktı. Kürt kökenli vatandaşlarımızı bir yandan asimile ederken, bir yandan da dışlıyormuşuz. (Ausgrenzung und Assimilation). Konuşma konusu bu olacaktı. Bakınız: aşağıdaki ilan.

Onlara göre:

Türkiye’nin güneyi Kuzey Kürdistan (Nordkurdistan)

Irak’ın kuzeyi Güney Kürdistan (Südkurdistan)

İran’ın batısı Doğu Kürdistan (Ostkurdistan)

Suriye’nin kuzeyi Batı Kürdistan (Westkurdistan) (Almanca)

Buyurun konferans ilanı:

LİNK : https://aydinlik.com.tr/haber/ttb-yoneticisi-pkk-konferansinda-225125#1

Aydınlık’ın manşeti üzerine geri adım atmak, "Yanlışlık olmuş, adımızı geri çekiyoruz" demek zorunda kaldılar.

Ama yanlışlık yoktu. Suçüstü yakalanınca inkar ettiler. KURD_AKAD’ın İngiltere merkezinin 13 Temmuz 2020 günlü video konferans toplantısına Yerlikaya yine Kuzey Kürdistan (Northern Kurdistan) temsilcisi olarak katılmıştı. Konu yine aynı: Kürtlerin dışlanması ve asimilasyonu:

Northern Kurdistan: Medical care in the context of exclusion and assimilation

Buyurun: Video kaydı:

LİNK : https://www.aydinlik.com.tr/haber/ttb-yoneticisi-suc-ustu-yakalandi-goruntuye-ragmen-inkar-etti-225335

+++

Gelelim günümüze:

Aynı Dr. Halis Yerlikaya, AB destekli sözde solcu Bianet ajansında yayınlanan yazısında şöyle diyor:

"Kürt illerinde görülen kanser vakalarının önemli bir kısmı Türkiye’nin diğer bölgelerine kıyaslandığında hastalar ilerlemiş aşamada başvuruyor. Kanserin önlenmesine, taranmasına ilişkin halka verilmesi gereken eğitimler hemen hemen hiç yapılamıyor."

"Kürt illeri" ne demek arkadaş?

Devlet "Kürtler kanser olup ölsün" diyor, öyle mi?

PKK’yı bile solladılar bölücülükte.

Sağlık-Sen Genel Başkanı Semih Durmuş:

"Halis Bey’in iddialarının bugün geldiğimiz aşamada gerçek hayatta karşılığı yok. ‘Ben Kürtçe konuştuğum için sağlık hizmeti alamıyorum’ diyen bir tane insanımızı duydunuz mu? Sağlık çalışanlarımız toplumu aşılamak için dağ-bayır dolaşıyor. Hemşireler yarı beline kadar karda köylere mecralara gidiyor. Bu beyanlar kötü niyetli. TTB bir siyaset aracı değil. Marjinal örgütlerin eline geçmiş, dağdaki teröristin yaptığını diliyle şehirde yapan bir zihniyet olmaz."

LİNK : https://www.ulusal.com.tr/haber/9111776/ttb-merkezinde-kanserli-boluculuk-o-iddiaya-hekimlerden-tepki-geldi

+++

TTB Başkanı Prof. Dr. Fincancı, PKK’nın gazetesi Yeni Özgür Politika’ya demeç vererek TURKOVAC’ı kötüledi.

"Aşı milliyetçiliği yapamayız" dedi.

+++

Biden tayfasının solcusu böyle.

Sağcısı bir başka alem.

Dincisi üzerinize afiyet.

+++

TAZİYE MESAJI : Bursa’da kaza ihbarına giderken geçirdikleri kaza sonucu 4 itfaiye erimiz hayatını Şehit oldu.


DAĞITIM

1.GENELKURMAY BAŞKANLIĞI

2.KARA KUVVETLERİ KOMUTANLIĞI

3.DENİZ KUVVETLERİ KOMUTANLIĞI

4.HAVA KUVVETLERİ KOMUTANLIĞI

5.JANDARMA GENEL KOMUTANLIĞI

6. İÇ İŞLERİ BAKANLIĞI

6. EMNİYET GENEL MÜDÜRLÜĞÜ

Sayın Müdürüm, Sayın Komutanım,

Bursa’da kaza ihbarına giderken geçirdikleri kaza sonucu 4 itfaiye erimiz hayatını Şehit oldu.

Bizleri derin bir acı ve üzüntüye boğan bu kaybımızda, Şehitlerimize Allah’tan rahmet, Şehitlerimizin kederli ailesine, İç İşleri Bakanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü, Türk Silahlı Kuvvetleri ile Yüce Türk milletine başsağlığı ve sabır dileriz.

ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU

www.ozelburoistihbarat.com

TAZİYE MESAJI : Şanlıurfa’nın Akçakale ilçesine sınır komşusu olan Suriye’nin Tel Abyad kentin de teröristlerce infilak ettirilen el yapımı patlayıcı sonucu P. Onb. Enes Koç Şehit oldu.


DAĞITIM

1.GENELKURMAY BAŞKANLIĞI

2.KARA KUVVETLERİ KOMUTANLIĞI

3.DENİZ KUVVETLERİ KOMUTANLIĞI

4.HAVA KUVVETLERİ KOMUTANLIĞI

5.JANDARMA GENEL KOMUTANLIĞI

6. İÇ İŞLERİ BAKANLIĞI

6. EMNİYET GENEL MÜDÜRLÜĞÜ

Sayın Müdürüm, Sayın Komutanım,

Şanlıurfa’nın Akçakale ilçesine sınır komşusu olan Suriye’nin Tel Abyad kentinde teröristlerce infilak ettirilen el yapımı patlayıcı sonucu Şehit olan Piyade Onbaşı Enes Koç düzenlenen cenaze töreniyle son yolculuğuna uğurlandı.

Bizleri derin bir acı ve üzüntüye boğan bu kaybımızda, Şehidimize Allah’tan rahmet, Şehidimizin kederli ailesine, İç İşleri Bakanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü, Türk Silahlı Kuvvetleri ile Yüce Türk milletine başsağlığı ve sabır dileriz.

ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU

www.ozelburoistihbarat.com

ATATÜRK VE TÜRK MİLLİYETÇİLERİ DOSYASI : Atatürk’ün içimizi ısıt acak yılbaşı hikayesi


Atatürk’ün içimizi ısıtacak yılbaşı hikayesi

2022 gece yarısı "Zam" yağmuru ile girdik yeni yıla. Atatürk’ün 1936 yılındaki yılbaşı gecesi hatırasını paylaştım dostlarla…

1936 yılbaşı akşamı… O gece saat 23.00’a kadar Çankaya’da arkadaşlarıyla çalışan Atatürk yeni yılı karşılamak için yapılan eğlenceye katılmak üzere yola çıkar. Salon tıklım tıklım doludur. Nihayet saat 23.00’de bir haber "Atatürk geliyor"… Atatürk giriş kapısından içeri girer. Kendisinin paltosunu almak isteyenleri durdurarak vestiyerin olduğu merdivenlerden inmeye başlar. Birden gözü orada bekleyen iki inzibat erine takılır. Onlara dönerek "Burada ne bekliyorsunuz?" diye sorar. Ve şaşkınlıktan ne diyeceklerini bilemeyen erlerin cevabını beklemeden "Anladım, siz de benim gibi buraya davetlisiniz. Peki neden yukarı çıkmadınız? Haydi üstünüzdekileri vestiyere bırakın sizi bekliyorum. Yukarı birlikte çıkacağız. Fakat benim yanımdan bir karış bile ayrılmayacaksınız" der. Erler bu büyük insana ne diyeceklerini bilememenin sıkıntısıyla kendi nazarlarındaki en kıymetli kelimeyle "emret komutanım" derler. Atatürk merdivenlerden çıkarken yanına gelmek isteyenler çok olunca erlerin geride kaldığını görerek; "Siz yanıma gelin ve yanımdan hiç ayrılmayın" ikazını yapar. Salonda oturacağı masaya geldiklerinde yanındakilere sağ ve solunda oturacak olanların kaydırılmasını isteyerek erleri sağ ve solundaki koltuklara oturtur.

Dünyanın hiç görmediği ve göremeyeceği muhteşem bir tablodur bu. Ve bu tabloya dünyanın işitip işitebileceği en önemli bir mesaj olan şu sözlerle imza atar; "Ben tüm bu güzelliklerin, neşenin, coşkunun yolunu açabilmek adına yıllarca siperlerde bu yiğit Mehmetçik ile mücadele verdim. Bu zafer her şeyden önce onların eseridir. Bu durumda, bu kutlamada eğlenmek herkesten önce onların hakkıdır. Onlar bu vatanı kurtarırken benim sağ ve sol kolumdu. Vatan onların varlığıyla yaşayacak. Bu yüzden onların bugün de yeri başkomutanlarının sağ ve sol omuz başı olmalıdır." Salonda istinasız herkes bu sözler üzerine gözyaşlarını siliyordu. Aslında ahde vefa, sevgi, saygı, inanç, koruma, sahip olmanın değil sahip çıkmanın önemi gibi ne çok anlam ileten bir davranış… Bunun ardından diğer bir önemli davranış modeli olarak yaverini çağırarak "Amirlerine haber verin. Bu iki yiğidi bu akşam izinli saysınlar" demesi. Yani ben yaptım oldu değil. Silsiledeki hiçbir kişinin vazifesine müdahale edemeyeceğinin iletisi…

NATO DOSYASI : Nato’nun ilk kadın savaş pilotunun bir Türk olduğunu biliyor musunuz ???


Nato’nun ilk kadın savaş pilotunun bir Türk olduğunu biliyor musunuz ???

1932 Sarıkamış doğumlu Albay Leman BOZKURT.

Onları kadına değer veren Atatürk Cumhuriyeti yetiştirdi.

Saygı ile anıyoruz.