DUYURU : ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU DUYURULARINI YAYMAK İÇİN KULLANDIĞIMIZ FAX HİZMETİMİ Z İÇİN “SPONSOR” ARIYORUZ !!!!!!!!


http://WWW.HELLOFAX.COM

DEĞERLİ YURTSEVERLER,

BİLDİĞİNİZ GİBİ ÖNEMLİ BİLGİLENDİRMELERİMİZİ, DUYURULARIMIZI SMS HARİCİNDE FAX ÜZERİNDEN DE BELLİ ADRESLERE GÖNDERİYORUZ.

ŞU ANA KADAR BU HİZMETİ ÖZEL BÜRO GRUBU BÜTÇESİ ÜZERİNDEN GERÇEKLEŞTİRDİK. AMA ARTIK MADDİ ANLAMDA YORULUYORUZ. WEB SİTEMİZİN VE SAİR MASRAFLARIMIZIN YANINDA BU HİZMETİ SÜRDÜRMEK İÇİN SPONSOR KULLANMAYA KARAR VERDİK.

HALİ HAZIRDA İNTERNETTE ÜCRETLİ FAX HİZMETİ VEREN HELLOFAX HİZMETİNİ KULLANIYORUZ VE ÖDEMEYİ DOLAR ÜZERİNDEN DÜZENLİ OLARAK AYLIK PERİYOD HALİNDE ÖDÜYORUZ.

ANCAK TEMMUZ 2022 İTİBARİYLE BU HİZMETİ SPONSOR OLACAK BİR KİŞİ VEYA KİŞİLER ÜZERİNDEN YÜRÜTMEK İSTİYORUZ.

BU HİZMETİN BEDELİ AYLIK 9,99 USD’DİR.

ŞU ANKİ DOLAR KURU ESAS ALINIRSA (DOLAR KURU 04.07.2022 İTİBARİYLE 16,83 TL) BU HİZMETİN AYLIK MALİYET 168 TL OLUYOR.

BİZE BU KONUDA SPONSOR OLMAK İSTEYENLER OLURSA (1 VEYA 1’DEN FAZLA KİŞİ OLABİLİR) MİNNETTAR OLURUZ.

İLGİLİLERİN WHATSAPP HATTIMIZ ÜZERİNDEN BAŞVURMASI RİCA OLUNUR.

WHATSAPP HATTIMIZIN NUMARASI : + (90) 539-570-2295

ŞİMDİDEN DESTEĞİNİZ İÇİN TEŞEKKÜR EDERİZ.

ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU

www.ozelburogrubu.com

www.gızlıstratejı.com

TAZİYE MESAJI : Pençe-Kilit Operasyonu bölgesinde, taciz atışı sonucunda kahraman silah arka daşımız P. Uzm. Çvş. Serhat Bal Şehit olmuştur.


DAĞITIM

1.GENELKURMAY BAŞKANLIĞI

2.KARA KUVVETLERİ KOMUTANLIĞI

3.DENİZ KUVVETLERİ KOMUTANLIĞI

4.HAVA KUVVETLERİ KOMUTANLIĞI

5.JANDARMA GENEL KOMUTANLIĞI

6. İÇ İŞLERİ BAKANLIĞI

6. EMNİYET GENEL MÜDÜRLÜĞÜ

Sayın Müdürüm, Sayın Komutanım,

Pençe-Kilit Operasyonu bölgesinde, 04 Temmuz 2022 tarihinde teröristlerce yapılan taciz atışı sonucunda kahraman silah arkadaşımız Piyade Uzman Çavuşumuz Serhat Bal Şehit olmuştur.

Bizleri derin bir acı ve üzüntüye boğan bu kaybımızda, Şehidimize Allah’tan rahmet, Şehidimizin kederli ailesine, İç İşleri Bakanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü, Türk Silahlı Kuvvetleri ile Yüce Türk milletine başsağlığı ve sabır dileriz.

ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU

www.ozelburogrubu.com

NAZİZM DOSYASI /// Prof. Dr. Ali Fuat KALYONCU : Güney Amerika’d aki Naziler, Che Guevara ve Monica Ertl


Prof. Dr. Ali Fuat KALYONCU : Güney Amerika’daki Naziler, Che Guevara ve Monica Ertl

Şili’li doktor arkadaşım Oscar Caro, Uppsala Üniversitesindeki Alerji polikliniğine Antalya’nın bir posterini astığımı görünce, şaka yollu ben de bizim General Pinochet’in bir posterini getirip buraya asacağım demişti. 1989 yılında Şili’de, 1973 yılında seçimle iktidara gelen sosyalist Salvador Allende’nin Unidad Popular hükümetini deviren askeri darbe hükümeti hala işbaşında idi. General Pinochet hala Şili devlet başkanıydı.

Oscar ile sohbetlerimizde bazen ülkelerimizi konuşurduk. Güney Amerika bize çok uzak bir yer, ama oralar ile ilgili yarım yamalak bilgilerim vardı. Oscar’dan İkinci Dünya Savaşı sonrası bir çok Nazi’nin çeşitli Güney Amerika ülkelerine yerleştiğini, muhtemelen yanlarında para veya altın ile geldiklerini, orada durumlarının çok iyi olduğunu ve yaşadıkları ülkelere her konuda danışmanlık yaptıklarını öğrendim. Zaten bakıldığında bütün Güney Amerika orduları kıyafet olarak, Nazi askerlerine benzeyen üniformalar giyiyordu, kaskları bile neredeyse aynıydı. İkinci Dünya Savaşı sonrası veya biterken özellikle Vatikan bir çok Nazi’ye pasaport vermişti. Bunlar da taşıyabildikleri mal varlıkları ile Güney Amerika ülkelerine gelip burada büyük çiftlikler almış, fabrikalar kurmuş ve sadece Almanların yaşadığı uzak dağ kasabaları yaratmışlardı.

Oscar, “gözden uzak olan bu bazı kasabalara biz gitsek bile giremeyiz” demişti. Avrupa literatüründe belki de gemiyi farelerin terk etmesine izafeten midir nedir, Nazilerin Güney Amerika’ya bu kaçışına rat race (farelerin yarışı veya tabana kuvvet anlamına da gelir) veya fare yolu gibi isimler verildiğini gördüm. Sonra bu konu ilgimi çekti ve zaman zaman gözüme ilişen yazı, makale ve kitapları okudum. Çok farklı yaşam öyküleri öğrendim.

Bugün bir Nazi’nin kızının farklı yaşamını anlatmak istiyorum. Kendisi de bir doktor olan Che Guevara’yı öldürenlerden intikam alan Monica Ertl’in hikayesi.

Kimdir Monica Ertl?

Babası Hans Ertl, çok yönlü ve becerikli bir kişidir, bir çok sporla uğraşmış, yeniliklere meraklı, kaşif, antropolog ve film yapımcısıdır. Meşhur aktris, sinema yönetmeni ve yapımcı Leni Reifenstal’ın ekibinde 1936 Berlin Olimpiyat Oyunlarının filmini çeken ekiptendir. Aynı zamanda Adolf Hitler’in resimlerini çeken fotoğrafçılardandır. Baba Hans, Nazi değildir ama SS (Schutzstaffel) subay üniformasını her zaman taşımaktan gurur duyar. Savaş suçu yoktur, sakin bir kişiliği vardır. Bu nedenle geri plan görevlerde bulunmuştur. 1950 yılına kadar Almanya’dadırlar, sonra ailesi ile önce Şili ve ardından Bolivya’ya giderler. Aile Santa Cruz şehrine 100 km uzaklıkta Chiquitania’da 3000 hektarlık La Dolorida çiftliğini kurar. Baba Hans Ertl 2000 yılında, 92 yaşında ölümüne kadar burada kalacaktır. Hans, burada da çevreyi incelemekte, fotoğraf ve filmler çekmektedir. Monica en büyük kızıdır, Bolivya’ya geldiklerinde 15 yaşında

Monica babasının sanatçı yönünü almıştır, o da babasından öğrendiği kadarıyla film çekmeye meraklıdır. Bolivyalı film yapımcısı Jorge Ruiz ile çalışmaya başlar. Monica, kadın belgesel film yapımcılarının öncülerindendir. Monica ve kardeşleri gerek Almanya ve gerekse Bolivya’da olsun dar bir Nazi çevrede büyürler. Babasının arkadaşları hep eski Nazilerdir. En yakınlardan olan Klaus amca (El Tio Klaus), aslında lakabı Lyon Kasabı olarak bilinen Gestapo üyesi bir SS subayı olan Klaus Barbie’dir. 1983 yılında yakalanıp yargılandığında 40.000 kişinin ölümünden suçlu bulunacak ünlü bir savaş suçlusudur, ömür boyu hapse mahkûm olacaktır.,,

Monica işte bu dar çevrede yaşayan sakin genç kız, kardeşi Beatrice’e göre medya ve kitaplardan tanıdığı kadarıyla Che Guevara’yı taparcasına sevmektedir. 9 Ekim 1967’de Che’nin Bolivya’da öldürülmesi Monica’yı çok etkiler. Che, onun idolüdür.

Belki de Che ile tanışmış da olabilir. Kısa bir süre kendisi gibi Alman asıllı bir maden mühendisi ile evlenir, ancak evliliği istediği gibi gitmez ve ayrılır. Babası ile yoğun tartışmalara girmektedir, babası en sevdiği kızı olmasına karşın onu çiftlikten atar. Devir 1960’ların değişim yıllarıdır, gençlik her yerde baş kaldırmaktadır. Ailesi ile ilişkilerini koparan Monica, ülkedeki Gueverist solcu gerillalara katılır. Katıldığı ELN örgütü, Kolombiya Ulusal Kurtuluş Ordusu’nun Bolivya koludur. Örgüt içindeki ismi, yerli Quechua ve Aymara lisanında kız ya da kız arkadaş ya da genç kız anlamına gelen İmilla’dır. Dört yıl boyunca kaldığı kamptan sadece senede bir kere iyi olduğunu yazar ailesine. Aslında takıntılı bir şekilde tek amacı Che’yi öldürenlerden intikam almaktır.

Monica intikam alıyor,

Neticede Monica’nın damarlarında dolaşan kan ve çocukluğundan beri çevresinden gördüğü eğitim onu aklına koyduğu hedefine kitlemiştir. 1 Nisan 1971 sabahı Hamburg Bolivya konsolosluğuna giren mavi gözlü güzel Avustralyalı kadın gazeteci, röportaj için konsolos Roberto Quintanilla Pereira’yı bekler. Konsolos, aslında Toto olarak bilinen, Che Guevara’yı kurşuna dizen ve ellerini kesen o dönemin polis şefi olan bir albaydır. Odada yalnız kaldıklarında gazeteci kız tabancasını çekerek hedefine sadece üç el ateş eder. Kaçarken çantasını, peruğunu, Colt Cobra 38 tabancasını ve Ya zafer ya ölüm ELN yazılı bir kağıt bırakır. Monica amacına ulaşmıştır.

Bu olaydan sonra Monica üst düzeyde önemli bir terörist olarak tüm dünyada aranmaya başlar. İnsan avı iki yıl sürecektir. Hatta bazı kaynaklarda bu ava Klaus Amca’nın da bizzat katıldığı yazılıdır. Neticede 1973 yılında yine Bolivya’da El Alto’da bir pusuya düşen Monica öldürülür. Babası çok istemesine rağmen kızının cesedini alamaz, Monica isimsiz olarak, kendisi gibi devrimcilerle beraber toplu bir mezara gömülür. Sonradan gazeteci Jürgen Schreiber olayı araştırarak bir kitap yazar; Sie starb wie Che Guevara die geschichte der Monica Ertl.

Monica, Bolivya’nın özel bir harekat timi tarafından öldürülmüştür.

Bu hikayede ismi geçen Klaus Barbie, harpten sonra 1947 yılında Amerikan Karşı Haber Alma Teşkilatına(CIA) girmiştir. 1951 yılında Katolik bir rahip olan Krunoslav Draganović yardımıyla Juan Peron yönetimindeki Arjantin’e kaçar. Daha sonra Klaus Altmann adını alarak Bolivya’dan sığınma talep etmiş ve buraya yerleşmiştir. Ancak kimliği deşifre olunca 1983’te Bolivya’dan sınır dışı edilir ve Fransa’ya götürülerek yargılanır. Mahkemenin ilk günü sadece işlediği suçlarının okunmasıyla geçer ve ömür boyu hapse mahkûm edilir. 1991’de hapishanede kanserden ölmüştür.

Prof. Dr. Ali Fuat KALYONCU

ARAŞTIRMA DOSYASI /// Prof. Dr. Ali Fuat KALYONCU : Tenten’in Kırık Kulak macerasındaki Basil Bazarof aslı nda Muğla’lı idi


Prof. Dr. Ali Fuat KALYONCU : Tenten’in Kırık Kulak macerasındaki Basil Bazarof aslında Muğla’lı idi

Osmanlı Devleti nüfus kayıtlarına göre Basileios Zaharyas (Rusça Vasil Zacharias, 1913’te vatandaşlığına geçtiği Fransa’da Basil Zaharoff ve 1918’de şövalyelik unvanı aldığı Büyük Britanya’da Sir Basil Zaharoff) 1849 yılında Muğla’da doğmuş Rum asıllı bir vatandaşımızdır. Çok maceralı bir hayat yaşayan Basil Zaharoff, 1936’da 87 yaşında Monte Carlo’da uluslararası silah ticareti ve finans yoluyla elde ettiği dev bir servetin sahibi olarak ölmüştür.

Kimdir Basil Zaharoff

Zaharoff ailesi İstanbul kökenli olup, 1821 yılındaki Yunan ayaklanması esnasında bir süre iltica ettikleri Rusya’da, etrafa uyum sağlamak için isimlerinin sonuna -of ekini alırlar. 1840’larda tekrar Osmanlı İmparatorluğu’na dönerek önce geçici olarak Muğla’ya yerleşirler ve Basil burada doğar. 1855’de ailece tekrar İstanbul’a dönüp, Tatavla (bugünkü Kurtuluş) semtinin dargelirli Rumları içinde yaşamışlardır. Baba Zaharoffun mezarı İstanbul-Büyükada’daki Fener Rum Patrikhanesi’ne ait mezarlıktadır. Küçük Basil, çalışma hayatına, İstanbul’a gelmiş turistlere rehberlik yaparak başlamış olup rehberliğini özellikle Galata’daki genelevler ile bağlantılı olarak yürüttüğü bilinmektedir. Bir İngiliz misyoner okuluna gider ve bu sayede İngilizce ve Fransızca öğrenir. Ardından itfaiyecilik ve döviz bürosu işletmeciliği yapmıştır.

Galata’da Bir handa kaşmir kumaş toptancılığı yapan dayısı Sevastopulos, yeğeninin orda burada çalışmasından memnun değildir, onu yanına alır. Zaharoff zamanla başarılı olup, dayısıyla ortak olur. Galata Borsası’nda oynarlar. Ama dayısıyla sık sık uyuşmazlıklar yaşamaktadır. Zaharoff, dayısının bir iş için Odesa’ya gitmesini fırsat bilerek kasadan kendi payı olduğunu düşündüğü 8000 lirayı alıp Londra’ya kaçar. Dayısı yeğeninin peşini bırakmaz, İstanbul ve Londra’da dava açar. Ticari ortaklığını ispat eden Zaharoff, 100 pound karşılığında beraat eder. Oradan Kıbrıs ve Atina’ya geçer. Bu yıllarda 27 yaşında iken, İngiliz Emily Ann ile hayatını birleştirir. Bu evliliği uzun sürmeyecektir.

Atina’da kendisi gibi İstanbul kökenli banker, diplomat ve siyasetçi Stefanos Skuludis (ki bu kişi 1915-1916 yıllarında Yunan başbakanı olacaktır) ve Büyük Britanya oteli sahibi Efstathios Lampas gibi çevresi geniş kişilerle tanışır, dost olur. Skuludis’in bir arkadaşı, o dönemin ünlü silah firması Nordenfelt’in Atina’daki Doğu İşleri Acenteliği’nden ayrılmak üzeredir. Şirketin sahibi Thorsten Nordenfelt aslen İsveçli bir mucit olup, İngiltere’de dönemin bu ünlü silah şirketini yaratmıştır. Basil Zaharof, doğru zamanda doğru yerde olarak Skuludis’in tavsiyesiyle 1877’de bu işi devralır ve silah ticaretine adımını atar. Bu dönem bizim 93 Harbi’ne denk geldiğinden, Zaharoff hem bu savaş esnasında, hem de sonrasında Osmanlı Devleti, Balkanlar ve Rusya’yı kapsayan çok karlı silah satışları yapacaktır. Sadece legal yollarla satış yapmıyor mesela Balkanlar’da Osmanlı’ya karşı ayaklanan ayrılıkçı milliyetçi gruplara da gizlice silah satıyordu. Nordenfelt top üretiminde bir numara idi. Tatavla’daki esnaflık eğitimi yaşam boyu işine yarayacaktır.

Amerikalı papaz George W. Garrett tarafından tasarlanan ve ABD Deniz Kuvvetleri’nin güvensiz olduğu gerekçesiyle almayı reddettiği ve diğer büyük devletlerin teknolojisinin gelişmesini beklemeyi tercih ettiği ilk denizaltı modellerinden olan Nordenfeldt I’den prestij arayışı içinde olan Yunan Deniz Kuvvetleri’ne bir adet satmayı başarır. Bu bölgesel rekabet için çok önemlidir. Bu satış sonrası, Osmanlı yetkililerini yeni Yunan denizaltısının arzettiği tehdit konusunda ikna ederek, Osmanlı Donanması’na da iki adet satmıştır. Hemen ardından, Rus donanmasını bu yeni Türk denizaltısının müstakbel tehdidi konusunda ikna ederek, Rus Deniz Kuvvetleri’ne de yedi adet daha satar. Halbuki bu denizaltılar hiçbir savaşta rol oynamayacak, denizaltılardan biri Osmanlı donanmasının ilk tatbikatı esnasında dengesini kaybederek batacaktır. Günümüzde Türkiye ve Yunanistan hala aynı rekabet duyguları ile sürekli silah almaktadır, geçmişten tek fark; değişen satıcılardır.

Zaharoff, bir sonraki aşamada, Maxim marka dakikada 600 mermi atan otomatik makinalı tüfek işinde, Nordenfeldt’in acenteliğinden, ortaklığına yükselir. Öncelikle Amerikalı bir mühendis ve boksör olan Hiram Maxim’in makinalı tüfek modelini tanıtmak için yaptığı Avrupa turunu gizliden sabote ederek, başarısızlıkla sonuçlanmasını sağlar. Maxim böylece, Nordenfeldt ve Zaharof ile ortaklığa gitmek zorunda kalır. Zaharoff satışlardan yüksek komisyonlar alacaktır. İngilizlerin Afrika’yı sömürgeleştirmeleri için yapılan Boer Savaşı, Rus-Japon Savaşı, Balkan Savaşları vs, Zaharoff her yere silah satmaktadır. Giderek zenginleşen Zaharoff’un ismi daha sonra Japon Amiral Fuji’nin donanmasının silah ihalesinde aldığı rüşvet skandalı ile gündeme gelir. Olay, Amiral’in harakiri yapmasıyla sonuçlanır. 1890’da Nordenfeldt-Zaharoff ortaklığı biter. Zaharoff, Hiram Maxim ile ayrı bir ortaklık kurmuştur. Maxim’in şirketinin hisselerini peyderpey satın alarak, şirket sahibine eşit güçte bir hissedar haline gelir. 1897’de dönemin silah devlerinden Vickers şirketi, Maxim şirketini satın almak ister. Zaharoff satıştan elde ettiği kazancın yanı sıra, 1911’de Armstrong-Vickers şirketi yönetim kuruluna da girer. İstanbul batakhanelerinde aldığı eğitim her zaman işine yaramaktadır.

Birinci Dünya Savaşı yaklaşıyor

Birinci Dünya Savaşı arifesinde bütün devletler silahlanma yarışına girmiştir. İngiltere, Almanya ve Rusya’nın donanmalarını yeniden kurmaya ihtiyaçları vardır. Rusya içindeki ‘’yerli malı donanma’’yı savunan güçlü bir lobi sayesinde, Zaharoff, Tsaritsin şehrinde Vickers şirketinin dev bir silah üretim kompleksi inşa etmesini sağlar. Vickers bu arada rakip Almanya’da üretime devam etmektedir. Ayrıca Vickers’in Almanya’daki tesislerinden sürekli haberler sızdırarak Alman silahlanmasının Fransa açısından oluşturduğu tehdidi Fransız basınında işlemekte, Fransız basını kaynaklı haberler ise Alman parlamentosu Reichstag’da bu kez Almanya’nın daha fazla silahlanma çabası ve harcaması için yapılan oylamalara dayanak teşkil etmekteydi. Zaharoff kolay anlaşılacağı üzere bütün dünyada savaş çığırtkanlığı ve provokasyonlar yapmaktadır. Birinci Dünya Savaşı onun açısından çok karlı geçer. Çanakkale Savaşı’nda İngiliz Donanması’na ait, Osmanlı’ya saldıran birçok zırhlıyı o satmıştır. Boğazda İngiliz gemilerini batıran savunma toplarının bazılarını İzmit Tersanesi’nde üretip, Osmanlı’ya satan da yine Zaharoff’tur.

Önceden beri ağır sanayi ile bağlantıları bulunan Union Parisienne Bankası, Excelsior gazetesi ve Fransız Radyo Ajansını satın alarak, silah sanayiinin hem finansman hem de kamuoyu açısından desteklenmesini kontrol eder duruma gelir. Ancak ilişkilerini daha da geliştirebilmesi için kamuoyunda güven duyulacak bir profil çizmesi gerekmektedir. Fransız denizcileri için bir huzurevi kurarak Fransız Başbakanı (sonradan Cumhurbaşkanı olacaktır) Poincare’nin imzasıyla 1914’te Legion d’Honneur nişanını alır. Savaşın sonuna doğru, Lloyd George ve Aristide Briand ile kurduğu dostluklar yoluyla, Britanya tarafından baron unvanı verilerek isminde Sir ünvanı kullanma hakkını elde eder.

1912 yılında henüz filmler sessiz dönemini yaşarken, o günlerin büyük sanatçısı ‘’Sarah Bernhardt à belle isle” filminde oynar. İngiltere’nin köklü üniversitesi Oxford onu yaptığı bağışlar nedeniyle fahri hukuk doktoru unvanıyla onurlandırır. Oxford’a Fransız Edebiyat Kürsüsü, Sorbonne’a ise İngiliz Edebiyat Kürsüsü açtırır, destekler. Balzac Edebiyat Ödülü’nün kurucusu olur. Zaharoff silah satmak için bir yandan savaş kışkırtıcılığı yaparken, diğer yandan da yaptıkları kötülükleri örtmek için hastaneler kurar, savaşta dul kalan kadınlara yardımlarda bulunur. Atina’da salgın hastalıkla mücadele için 1919 yılında Pasteur Enstitüsü’nü kurar ve bu enstitüye büyük miktarda bağışlar yapar. Atina’daki Evangelismos Hastanesine bağışlarda bulunur ve 10 milyon drahmiyi de fakir çocukların tedavisi için kurulan bir polikliniğe bağışladı. Dönem dönem büyüdüğü Tatavla insanlarına da yardımlar yapar. Zaharoff, yaşamı boyunca 31 ülkeden 298 adet ödül almıştır. Muğla’lı Basil dünyanın en güçlü insanları arasındadır artık.

İstiklal Harbimizde Yunanistan’ın destekçisi

Zaharoff siyasetle de ilgilenmektedir. 1915 senesinde, bir yıl sonra İngiltere başbakanı olacak Lloyd George ile tanışır. Yunanistan’ın İngiltere-Fransa-Rusya-İtalya yanında savaşa girmesi için sürekli özel çaba gösterir. Yunan Kralı I. Konstantin’in Hohenzollern hanedanına mensup olması ve bizzat Alman Kayzeri II. Wilhelm’in eniştesi olması bunu imkânsız kılacak gibi görünse de, Zaharof Yunanistan’da bir haber ajansı satın alarak Almanya aleyhindeki haberlerin yayılması için elinden geleni yapar. Sonuçta birkaç ay içinde Kral Konstantin tahttan indirilerek yerine Venizelos geçer. İngiliz The Times gazetesi Basil Zaharoff’un Britanya’nın çıkarları için savaş boyunca 50 milyon sterlin harcamış bulunduğunu övgüyle yazacak, ancak silah satışlarından elde ettiği kazanç konusuna hiç girmeyecektir.

Zaharoff Birinci Dünya Savaşı’nın hemen ertesinde Osmanlı aleyhinde çalışmaya başlar. Savaştan zayıflamış ve kaybetmiş olarak çıkan Osmanlı toprakları üzerinde Yunanistan’ın 100. yıldönümünün kutlanması konusunda Venizelos’u ikna edenlerden biridir Zaharoff. Yunanistan’ın Türklere karşı bu savaşı kazanması ve Megali Idea’nın gerçekleşebilmesi için 1920 yılında yarım milyon frank bağışlar Yunan devletine. Neticede kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez, Zaharoff da bu sözü gayet iyi bilir. Ama 1920 seçimlerini Kral Konstantin taraftarları kazanınca, lobi çalışmalarını Kral ve etrafındakilere yöneltir. İzmir’e çıkan Yunan ordusunun silahları Zaharoff desteklidir. Bunları sadece Yunanistan için yapıyor değildir; silah sanayiinden sonra el attığı petrol işinde hem Musul’daki Anglo-Persian petrol şirketinin, hem de Ortadoğu petrollerini taşıyan Batı Denizcilik Şirketi’nin de ortağıdır. Yunanistan’ın Anadolu’daki işgal hareketi ilerlerken, Zaharoff bu arada Türklere de silah satmaya niyetlenir. Mustafa Kemal Paşa ile iletişime geçmek ve Ankara Hükümeti’ne silah satmak için girişimde bulunmuşsa da, bu teklifi Mustafa Kemal Paşa tarafından geri çevrilir.

Ancak Mustafa Kemal Atatürk komutasında dirilen Kuvvayyı Milliye, Yunan ordusunu Büyük Taarruzla hezimete uğratınca bu planları suya düşer. Her zaman evdeki hesap çarşıya uymaz. Halbuki İnönü ve Sakarya muharebeleri, bilenler için bu sonun habercisidir. Türkler sadece Yunanlıları değil, onların arkasındaki bir sürü görünmeyen güçleri de yenmiştir. Yunan ordusu Anadolu’da mağlup olunca Yunanlılara silah veren Armstrong- Vickers şirketi 2,5 milyon frank zarar eder. Bu olaydan sonra İngiltere’de Lloyd George hükümeti düşer. İngiltere ile Mustafa Kemal Atatürk ve yeni Türkiye arasında İkinci Dünya Harbine kadar sürecek bir kan davası başlar, artık Türkiye’de çıkacak tüm iç isyanların destekçisi İngiltere’dir. İkinci Dünya Harbinde eski düşmanlar mecburen dönem dönem yakınlaşacaktır. Zaharoff, Bolşevik Devrimi sonrası Rusya pazarını da kaybedecektir.

Zaharoff, Anadolu’daki savaşın sonunda 1922 yılında toplanan Lozan Barış Konferansı esnasında ise Bulgaristan’da Türkler aleyhine çeşitli propaganda hareketlerini provoke eder. Hatta bu amaçla özel bir propaganda teşkilatı kurar. Zaharoff’un bu girişimi elbette nedensiz değildir, amacı Lozan Konferansı esnasında Türkiye ve Bulgaristan arasında ortaya çıkan yakınlaşmaya darbe vurmaktır. Konferans esnasındaki önemli bir diğer faaliyeti de Anadolu’daki bozgundan sonra travma yaşayan Yunan ordusunu yeniden canlandırmak için destekte bulunmasıdır. Lozan Antlaşmasının arka planı aslında romanlar yazılacak kadar karışıktır. Bu kaostan yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin çıkması büyük bir mucizedir. Bu yaşanan dönemler gençlerimize hala doğru dürüst öğretilmediğinden, ulusal geçmişimizin önemi yeterince anlaşılamamaktadır.

Yunanistan’ın bu hezimetinden sonra Avrupa’daki itibarı giderek azalan Basil Zaharoff dikkatini büyük gelecek vadettiğine inandığı petrole çevirir. Günümüzdeki British Petroleum (BP) şirketinin temellerini atar. Savaş uçakları endüstrisine büyük yatırım yapar. Monte Carlo Casino’sunu satın alarak, Monako ‘yu mesken edinir ve bu arada Fransa Başbakanı Clemenceau ile dostluğunu kullanarak Monako’nun özerk yapısının sağlama alınmasını sağlar.

İkinci evliliği: Marchena Düşesi Maria del Pilar

Özel yaşamında mutlu biri değildir. 22 Eylül 1924’te 75 yaşında iken hayatının aşkı, 30 yıl önce karşılaştığı ve kocasının ölümünü beklediği, Maria del Pilar ile evlenirler. Enteresan bir karşılaşmadır onlarınki, Zaharoff’un Orient Express’e karşı büyük bir ilgisi vardır, yolculuklarında her zaman 7 no’lu kompartımanı kullanmaktadır. O gün, Paris – Zürih arası tren yolculuğu sırasında eşi ile tartışan güzel kadını Bourbon Dük’ü olan eşi trende kovalamaya başlamıştır. Zaharoff koridorda sigarasını içerken bir genç kadının, ‘’Lütfen yardım edin, kocam beni öldürecek’’ diye bağırarak geldiğini görür. Kadını hemen kendi kompartımanına gizler. Olayı anlamak için koridorda beklemeye başlar. Az sonra saçı başı dağılmış, ufak tefek sinirli bir adam yanına gelir ve karısını görüp görmediğini sorar. Olumsuz cevap alınca da geldiği gibi gider. İşte Zaharoff ile Maria bu ortamda birbirlerini tanır ve aşık olurlar.

Düşes Katolik olduğu için yıllarca kocasından boşanamamış fakat iki aşık sürekli Paris, Venedik ve Cenevre’de gizlice buluşmuşlardır. İspanya Kralı’nın yeğeni olan Marchena Dükü Francisko Bourbon’un bu buluşmalardan haberi var mıydı bilinmez ama Zaharoff, bu arada 100 milyon mark karşılığında İspanyol ordusunu teçhizatlandırır. Ancak Dük vefat edip de 10 aylık yas dönemi bitince Zaharoff ve iki kızı olan güzel Düşes evlenirler. Ama bu evlilikleri uzun sürmez, Maria del Pilar nikâhtan 18 ay sonra bir infeksiyon sonucu ölecektir. Evlendiklerinde Düşes 55, kızları ise 29 ve 35 yaşlarındadır. Bir rivayete göre ünlü yazar Agatha Christie’ye, Doğu Ekspresinde Cinayet romanının ilhamını veren kişi Zaharoff’tur. Roman, trende gerçekleşen bir cinayetin hikayesini anlatmaktadır.

Anılarını önce yazmış sonra da uşağının çaldığı ve polisin geri getirdiği sırlarla dolu bu kağıtları yakmıştır (veya bir şekilde yakılmıştır!). Herhalde anıları bir çok kişi ve devlet için tehlikeli olabilecek bilgiler içeriyordu. Son yıllarını yalnızlık içinde, yaşlılıkla boğuşarak, tekerlekli sandalyede geçirir. Basil Zaharoff, Tenten’in Kırık Kulak adlı macerasında Basil Bazarof adıyla karikatürize edilerek, hiçbir vicdani tereddüdü olmayan ölüm tacirini sembolize edecek şekilde rol almıştır. Tenten 1929 yılında yayına başladığında, Zaharoff henüz hayattadır. Zaharoff 27 kasım 1936’da Paris yakınlarındaki Balincourt Şatosunda öldüğünde tüm mirası üvey kızlarına yani Maria del Pilar’ın iki kızına kalır.

Bugün kendisi tarihin en önde gelen ölüm tüccarlarından biri olarak anılmaktadır.

Prof. Dr. Ali Fuat KALYONCU

ORTADOĞU BÖLGESİ DOSYASI /// Prof. Dr. Ali Fuat KALYONCU : Papa’nın Irak gezisi nedeniyle kısa bir Ortad oğu tarihi


Prof. Dr. Ali Fuat KALYONCU : Papa’nın Irak gezisi nedeniyle kısa bir Ortadoğu tarihi

Irak halen pandemi nedeniyle bir süredir neredeyse kapalı, zaten çeşitli açılardan pek de güvenli bir ülke sayılmaz. Peki Papa’nın orada ne işi var? Bayram değil seyran değil, Papa Iraklılara neden Selamünaleyküm diyor? Bu konuyu anlayabilmek için biraz gerilere gitmekte yarar var. Ortadoğu ülkelerinin zenginliği ve tüm tek tanrılı dinlerin buradan çıkmış olması nedeniyle kutsal bir yer addedilmesi çok eskilere dayanıyor. Kudüs aslında Ortadoğu’nun kilit bir şehri. Peşinen size bir tavsiye; Kudüs’ü görme imkanınız olduğunda, şehri farklı dinlere mensup rehber turlarıyla gezin ki kafanızda belki gerçeğe yakın bir tarih şekillensin. Her farklı dinden rehberin ‘’aslında şöyle’’ diye başlayan hikayelerini dinlemek hem ilgi çekici hem de eğlenceli. Mesela İslamiyet’in ilk dönemlerinde kıble neden Kudüs’tü?

Milattan önceki zamanlardan Haçlı Seferleri’ne Ortadoğu

Irak’ın genelde dağlık ve Lübnan’ın da sırtının dağlık olduğunu bilinince, çöl bölgeleri dışında Ortadoğu’nun nispeten en düzlük ve yaşanabilir alanları Suriye’dir. Bu özelliği nedeniyle Suriye tarih boyunca Anadolu, Pers ve Kuzey Afrikalıların Kadeş gibi savaşlarını yaptıkları bir açık arena olmuştur. Roma’nın ordu merkezlerinden biridir Suriye. Irak ve ötesi, dağlık coğrafyası nedeniyle genelde geri planda kalmıştır. Ancak son yüzyılda hayatımıza giren petrol, bu bölgenin kaderini, dinlerden sonra değiştiren ikinci önemli olaydır. Yüzyıllar boyunca aslında bu bölgede her türlü dine ait kişi ve topluluklar beraberce yaşamıştır. Bu bölgenin Roma’dan sonraki en uzun barış döneminin Birinci Dünya Savaşına kadarki Osmanlı dönemi olduğu söylenebilir.

Aslen soylu bir Mısırlı olan Musa Peygamberin yerleştiği yerler, daha sonra yozlaşmış Yahudiliğe karşı gerçek Yahudiliğe dönüşü savunan İsa Peygamber ve sonrasında İslamiyet dönemi, hep buralarda yaşanmıştır. Bölgede aslında önceden Asur, Sümer, Babil, Hitit, Frigya, Fenike gibi yüzlerce yıl süren çeşitli medeniyetler yaşanmıştır. Bölgenin hala en geniş halklarından olan Suriyeliler ve Süryaniler, kabaca Asurluların torunları olarak kabul edilirler. Araplar ve Yahudiler ise Sami kökenli halklardır. Binlerce yıllık zaman yolculuğunda her ne kadar kültürler ayrı kalsa da insanlar birbirine karışmıştır. Hala Ortadoğu’da ülke sınırlarını önemsiz kılan büyük aileler/aşiretler vardır ve bu

ailelerde her kültürle olan evlilikler rahatlıkla barınır. Benim Suriyeli Hristiyan bir dostum, üniversiteyi İstanbul’da okuduktan sonra Ankara’ya yerleşmiş ve halen burada yaşamaktadır. Ailesinde Ermeni, Yahudi ve Türk akrabaları vardır. Ailesinin Irak, Suriye, Ürdün ve Lübnan’da yaşayan akrabalarının hepsi de birbiriyle haberleşmektedir. Yani ailesinde her üç dinden kişiler de vardır. Ortadoğu aslında böyle bir yerdir. Sabah günaydın yazdığınız çekirdek aile whatsapp grubunuz bu coğrafyada çok geniş olabilir ve size farklı alfabelerden farklı dillerden cevap gelebilir. Ortadoğu’da devletler geçici, insanlar ve aileler ise kalıcıdır.

İşte Avrupalıların bu bölgeye ilk ciddi ilgileri 1096 ile 1272 yılları arasındaki yapılan çeşitli Haçlı Seferleri ile başlar. Katolik Hristiyanların, Papa’nın isteği ve çeşitli vaatleri üzerine, genellikle Müslümanların elindeki Ortadoğu toprakları yani Kutsal Topraklar üzerinde askeri ve siyasi kontrol kurmak için düzenledikleri akınların bütünüdür Haçlı Seferleri. Bazı araştırmacılar bu Haçlı akınlarının aslında hiç bitmediğini ve tarih boyunca (günümüzde de) sürdüğünü kabul ederler. Kabaca 160 yıllık bu dönemde üç dine ait bir çok öge bazı açılardan içiçe girmiştir. Her üç dine mensup kişiler, kendi dinleri içinde kalan ancak diğer din ve inançlardan etkilenen tarikat, cemaat ve topluluklar oluşturmuşlardır. Bu gruplar Ortadoğu ve Avrupa tarihi içinde zaman zaman çok etkin olmuşlardır. Örneğin bu ortak kültürü içselleştiren Masonlar Avrupa’da bir çok politikacı, sanatçı ve bilim insanı çıkarırken, Osmanlı’da da Beşinci Murat gibi bir Padişah, Plevne kahramanı Gazi Osman Paşa gibi ünlü komutanlar ve devlet insanları ve hatta en yüksek derecede din alimleri çıkarabilmişlerdir. Haçlı Seferleri ile başlayan dönemde ortaya çıkan İran’daki Haşhaşi’ler yüzyıllarca Ortadoğu’da kalabilmiştir.

Haçlı Seferleri’nin ortaya çıkışı aslında İspanya ve Portekiz’den Müslümanların temizlenmesi için başlatılan Reconquista (Yeniden Fetih) hareketidir. O zaman Müslümanlar Akdeniz, İspanya ve Sicilya’da hakimiyet kurmuşlardı. İber yarımadasında bulunan Hristiyan krallıkların ortak düşmanları olan Arapların elindeki şehirleri almak için yaptıkları mücadele, 9.yy’dan 15.yüzyılın sonuna kadar sürmüştür. 1071 yılındaki Malazgirt Zaferi’nden sonra Anadolu yoğun bir Türk akınına uğramış ve Selçuklular burada güçlü bir devlet kurmuşlardı. Hristiyan dünyası, Suriye ve Filistin’i ele geçiren Türkleri tedirginlikle izlemekteydi. Bizans imparatoru I. Aleksios bu dönemde Türkler’e karşı Papa’dan yardım ister. Papa bu talebi kabul eder ama onun da esas amacı Bizans’a yardımdan ziyade doğu topraklarını ve Kudüs’ü ele geçirmek, Papalığın görüşlerini benimsemeyen heretik (yani sapkın) doğu Hristiyanlarını kontrol altına almak ve Avrupa’nın içinde bulunduğu fakirlikten kurtulmalarını sağlamaktı. Neticede 1202-1204 yıllarındaki Dördüncü Haçlı Seferinde hedef İstanbul olacak, şehir Katolik Latinler tarafından alınacak, yağmalanacak ve tahrip edilecektir. Bu olay batı ve doğu Hristiyanları arasında hala sürecek olan bir güvensizlik ve hatta düşmanlığa yol açacaktır. İstanbul’un Türkler tarafından fethi bile belki de bu kan davası atmosferi nedeniyle gerçekleşebilecektir. Ne kadar doğrudur bilinmez ama muhasara altındayken İstanbul içinde bazı Bizanslıların, Roma’dan yardım alacaklarına şehrin Türklere teslimini tercih edecekleri konusunda sözleri olduğu rivayet edilmektedir. Katoliklik ve Ortodoksluk bu ortamda ayrışır. Zamanla Protestanlık da bunlardan ayrışacaktır.

Osmanlılar

Osmanlılar döneminde birkaç yüzyıl kabaca sakin geçer. Ortadoğu’nun o zamanki şartlarda Hicaz yolu olması dışında büyük bir özelliği yoktur. Her üç din ve çeşitli cemaat mensupları bir arada yaşarlar. Lübnan’ın dağlarında yaşayan, Hac yolu güvenliğini bozan Dürziler Osmanlı döneminde Hac yolunun güvenliğinden sorumlu yapılınca barış da sağlanır. Din Osmanlılar için önemlidir ancak her şey değildir. Haçlı Seferlerinde canını tehlikeye atıp Avrupa’nın en ücra köşelerinden Ortadoğu’ya hacı olmaya gelen bir sürü kral varken, Osmanlı’da Hac’a giden padişah yoktur. Niyetlenen Genç Osman çok feci bir şekilde öldürülmüştür. Mısır’ı alan Yavuz Sultan Selim işi bitince oradan ülkesine geri dönmüştür. Osmanlı padişahları yaklaşık 200 yıl halifelik unvanını bile kullanmamıştır.

1536 yılından itibaren üstünlük duyguları ile peyderpey verilen kapitülasyonlarla Katolik Cizvitler ve son yüzyılda Protestan misyonerler okulları, kiliseleri ve yetimhaneleri ile Osmanlı’yı adeta işgal etmişlerdir. Osmanlı içindeki gayrimüslim ahali üzerinde çalışacaklarını söylemekle birlikte, zamanla bir çok Müslüman aile de çocuklarını bu okullara verecektir. Osmanlı’nın zayıflaması yani Hasta Adam durumuna düşmesi ile Ortadoğu’daki Ortodoksların hamiliği Ruslara, Katoliklerin Fransa’ya düşecek ve geride kalanların hepsine de İngiltere sahip çıkacaktır. Bağdat ve Hicaz demiryolları, Alman sermayesiyle yapılırken de Almanların düşünceleri benzerdir. Birinci Dünya Savaşı sonrası sınırlar çizilirken de hep ön planda bunlar düşünülecektir.

Birinci Dünya Savaşı esnasındaki Ermeni tehciri ve Türkiye Cumhuriyeti sonrası yaşanan mübadele dönemi, Ortadoğu’da son yüzyılda toplanmaya başlayan Yahudi nüfus, Lübnan’da yıllar süren iç savaş, İran-Irak arasındaki ve Suriye’deki son yaşanan iç savaş bölgenin demografisini sürekli değiştirmiştir. Yahudiler İsrail’de toplanırken, Hristiyanlar ise bölgeden Avrupa’ya göç etmektedir. Özellikle son yıllardaki İşid terörü ile Ezidiler gibi daha küçük azınlıklar da epey zarar görmüştür. Amerika’nın özellikle Irak’ta askeri olarak son 30 yıldır sürekli temsili, orada Protestan misyonerlik faaliyetlerini arttırmış olabilir. İşte Papa’nın Irak ziyaretine bu tarihi perspektiften bakmak gerekir. Herhalde Katolikler bölgede giderek sayıca azaldığı ve güçlerini kaybettikleri için, Papa onlara bir destek vermek istemiştir. Bu ziyaretin bölge için daha çok konuşulacak bir konu olduğunu anlıyorum.

Prof. Dr. Ali Fuat KALYONCU

BİYOGRAFİ DOSYASI /// Prof. Dr. Ali Fuat KALYONCU : Ahmet Rüstem Bielinski


Prof. Dr. Ali Fuat KALYONCU : Ahmet Rüstem Bielinski


E-POSTA : f.kalyoncu

Yakın tarihimizin çok enteresan kişilerinden biridir Ahmet Rüstem Bey. Babası Polonya’da1848 İsyanına katılmış Seweryn Bielinski’dir.

Burada biraz bilgi vermek uygun olacaktır. Polonya 1795 yılında komşuları Rusya, Prusya ve Avusturya tarafından bölüşülmüş ve fiilen Polonya ülkesi ortadan kalkmıştı. 1918 yılına kadar 123 yıl, Osmanlılar dışında Avrupa’da kimse Polonya’yı hatırlamaz. Polonya’nın haritada olmadığı dönemlerde ülkede çeşitli isyanlar yaşanır. İşte bu isyanların 1848 yılında olanı başarısızlığa uğrayınca, isyancılar ve önderleri Osmanlı’ya sığınır. Seweryn Bielinski de bu ekiptendir, 1854 yılında Osmanlı’ya iltica eder. Gelen 214 Polonyalı soylu kendilerine kucak açan bu ülkeye jest olarak Müslüman olur, Osmanlı Devleti de hepsine çeşitli görevler verir. Bielinski, Serasker Nihat Paşa ismini alır, o dönem için çok iyi bir maaş olan 5000 kuruş ile göreve başlar. 1814’de Galiçya’da doğan Nihat Paşa 1895’te İstanbul’da vefat edecektir. Nihat Paşa’nın bir İngiliz hanım ile olan evliliğinden Midilli adasında görev yaparlarken 1862 yılında doğan oğluna Alfred adı verilir. Midilli, Ege adalarının en büyüğü ve merkezidir. Alfred erişkin olduktan sonra kendi isteği ile Müslüman olur ve Ahmed Rüstem ismini alır. İlköğrenimini İzmir’deki İngiliz Mektebi’nde, liseyi İstanbul Kadıköy’de Frer Mektebi’nde tamamladıktan sonra Avusturya’da Siyasal Bilgiler eğitimi görür. İstanbul’a döndükten sonra bir süre Galatasaray Lisesi’nde öğretmenlik yapar. 1881’de Hariciye Nezareti’nde göreve başlar. İlk görev yeri Osmanlı Devletinin Bulgaristan Komiserliği’nde Fransızca mütercimliktir. Ekim 1884’de Washington’da toplanan ve Greenwich’ten geçen boylamın sıfır derece kabul edildiği bu uluslararası Meridyen Konferansı’nda Osmanlı İmparatorluğu’nu temsil eder. Daha sonraki yıllarda Amerika onun hayatında önemli bir yer tutacaktır.

Atina (1886), Londra (1890) ve Bükreş (1890) sefaretlerinde çeşitli görevler aldıktan sonra 1897 Osmanlı-Yunan Savaşı’na fahri yüzbaşı rütbesi katılır ve savaş sonrasında, gösterdiği yararlılıklar nedeniyle Yunan Muharebe Madalyası alır. Aynı yıl Washington Sefareti Başkâtipliği emrine atanan Ahmed Rüstem Bey, 1898’de birkaç ay için Londra Sefareti Başkâtipliğinde bulunduktan sonra görülen lüzum üzerine tekrar 11 Ocak 1899’da Washington Sefareti Başkâtipliği ’ne bu kez ikinci katip olarak atanır. ABD’de iken Büyükelçilik çalışanlarının aylıklarını düzenli olarak alamadıklarını ve kötü durumda olduklarını bu yüzden de çeşitli yolsuzluklara karıştıklarını görür ve Londra’da çıkan bir gazetede bu durum hakkında bir makale yazar. Dürüst ve vatanperver bir kişidir. Aslında önce olayı Bab-ı Ali’ye bildirmiş, ancak cevap alamaması üzerine olayı gazete makalesi olarak yazmıştır. İstanbul Londra basınında çıkan yazıyı, bir iç meselenin ifşası olarak yorumlar ve Ahmet Rüstem Beyi İstanbul’a çağırır. Bu emre uymayan Rüstem Bey 1909 yılına kadar Londra ve İskenderiye’de Jön Türk yayınlarında gazetecilik yapar.

İkinci Meşrutiyet’in yumuşama ortamında yeniden Hariciye ’ye dönen Rüstem Bey 1909 yılında tekrar ABD’ye maslahatgüzar olarak tayin edilir. 1911’de ilk Balkan Savaşı öncesi Karadağ Krallığının eski başkenti Cetinje’ye büyükelçi olarak atanır. 1912 yılında Balkan Savaşı başlayınca tekrar orduya gönüllü olarak katılır. Savaş sonrası 1914 tarihinde tecrübe ve liyakati göz önüne alınarak Washington Sefaretine bu sefer Sefir yani Büyükelçi olarak atanır. Ahmet Rüstem Bey, son hariciye görevi olarak aldığı Amerika Büyükelçiliği’ne 24 Haziran 1914’te başlayacaktır. Osmanlı Devleti tarafından Amerika’ya gönderilen ilk ‘’Büyükelçi’’ Ahmet Rüstem Bey’dir. Ahmet Rüstem Bey’den önce Amerika’da görev alan elçiler, ‘’Ortaelçi’’ sıfatındadır.

Rüstem Bey’in Büyükelçi olarak Amerika macerası

Ahmet Rüstem Bey’in 24 Haziran 1914’te başlayan görevi uzun sürmeyecek ve aynı yıl 9 Ekim’de ABD’den ayrılmak zorunda kalacaktır. Henüz Ermeni Tehciri olayı ortada yokken basında yer alan Ermeni katliamı yapılıyor şeklinde yayınlara karşı verdiği tepki nedeniyle kısa süre sonra istenmeyen kişi (yani persona non grata) ilan edilecek ve diplomatik kariyerinden vazgeçerek ABD’yi terk edecektir. Ahmet Rüstem Bey’in Amerika’daki ilk faaliyeti Yunanistan’a satılmak istenen iki zırhlının satışını engellemeye çalışmak olur. O esnada Birinci Dünya Savaşı patlamak üzeredir ve İngiltere parasını aldığı iki zırhlı savaş gemisini Osmanlı’ya teslim etmemektedir. Osmanlı ile Yunanistan arasında güç dengesini olumsuz etkileyecek olan Idaho ve Missisipi isimli bu iki zırhlının Yunanistan’a satışını engellemek için ABD Başkanı Wilson ile bile görüşür. Satışı durduramaz ama Wilson’un satılan gemilerin savaş amaçlı kullanılmayacağı konusunda Yunan Başbakan Elefterios Venizelos’tan güvence almasını sağlar. Savaş gemilerinin savaş amaçlı kullanılmayacağı garantisi biraz komik bir garanti ama dünya demek her zaman böyle.

Rüstem bey, Yunan ve Ermeni lobilerine karşı sürekli gazetelere yazı yazmakta ve beyanat vermektedir. Amerikan basını belki biraz da Amerika’yı bu dünya savaşına sokmak için sürekli Türkler tarafından öldürülen Hristiyan azınlıklar konusunu işlemektedir. Halbuki kendi aile geçmişinden de bildiği üzere Rüstem Bey bunun böyle olmadığını anlatır durur. Asabi ve inatçı biridir. 8 Eylül 1914 günü Evening Star gazetesine verdiği demecinde Amerikan basınında Ermeni katliamı diye çıkan haberlerin yalan olduğunu söyler. Fransa, İngiltere ve Rusya’nın geçmişlerinde yaptıklarını hatırlatarak, Amerika’nın Filipinleri işgal ederken yerli halka uyguladığı işkenceleri ve Amerika’da hemen her gün Afro Amerikalılara karşı işlenen linç olaylarını hatırlatır. İngiltere, Rusya ve Fransa’nın Amerika’yı savaşa sokmak için sürekli bir tahrik planı uyguladığını söyler. Siz önce aynada kendi yüzünüze bakın, sonra başkalarına söz söyleyin, der. Amerika Başkanı Wilson, bu demece öfkelenerek Türk büyükelçinin derhal istenmeyen kişi -persona non grata- olarak ilanını ister. Ancak Dışişleri Bakanı Bryan’ın Osmanlı Devleti ile bozuşmanın Amerika’nın çıkarlarına zarar vereceğini söylemesi üzerine olayın soruşturulması ve soğutulmasına karar verilir. Amerikan Dışişleri Bakanı 11 Eylül günü Ahmed Rüstem Bey’le bir görüşme yapar ve Başkan Wilson’dan özür dilemesi halinde ülkede kalabileceğini söyler. Ahmed Rüstem Bey yazılı olarak verdiği cevabında, söylediklerinin ve yazdıklarının doğru olduğunda ısrar eder. Görevinin ülkesinin haklarını savunmak olduğunu, davranışlarında özür dilenecek, yanlış ve diplomatik teamüle aykırı bir yan olmadığını söyleyerek, özür dilemeyi reddeder. 20 Eylül’de Başkan Wilson’un görüşünü kabul edemeyeceğini ve on beş gün içinde İstanbul’a hareket edeceği cevabını verir. Ahmet Rüstem Bey, 9 Ekim 1914’te bir İtalyan vapuru ile ABD’den ayrılır ve Avrupa’ya döner. Bir daha da herhangi bir resmi diplomatik görev almayacak ancak gayrı resmi olarak lobi faaliyetlerine devam edecektir.

Ülkeye geri dönüş

İsviçre’de 1918 yılında ‘’Cihan Harbi ve Ermeni meselesi (La Guerre Mondiale et La Question Armenienne)’’ isimli Fransızca bir kitap yazarak konuya Osmanlı bakışını anlatır. Ayrıca Avrupa’da yaşayan Türk aydınlarla sürekli lobi faaliyetleri yapmaktadır. Kitabı bitirdikten sonra, mütareke günlerinde İstanbul’a döner. İstanbul ve ülke için için kaynamakta, Kuvayı Milliye her yerde örgütlenmektedir. İstanbul’daki Adanalıların bir araya gelerek kurduğu Kilikyalılar Cemiyeti yönetim kurulu üyeliğine getirilir. Rüstem Bey, 17 Eylül 1919’da Milli Mücadele’ye katılmak üzere İstanbul’dan hareketle Sivas’a gelir. 19 Eylül 1919’da Mustafa Kemal Paşa, Kazım Karabekir Paşa ile telgraf başında haberleşmeleri esnasında Milli Mücadele’ye katılan Ahmed Rüstem Bey’in gelişini şöyle anlatır; ‘’Koca diplomattan pek çok istifadeler ümit ediyoruz. Yalnız bizim çocukların bazen dili dolaşıp, Alfred demeleri mahcubiyetimize neden oluyor’’ der. Rüstem Bey, Mustafa Kemal Paşa’nın yanında Sivas Kongresi toplantılarına katılarak Milli Mücadele’ye açıktan destek verir. Heyet-i Temsiliye istişâri üyesi olarak görev alır, yani Paşa’nın dış politika danışmanıdır. Sivas Heyet-i Temsiliyesi 19 Eylül’de milli harekete zararlı akımlara karşı her türlü yayın yapacak ve toplantılar düzenleyecek bir kurul oluşturur. Burada Ahmed Rüstem Bey ile Mazhar Müfit ve Hüsrev Sami Beyler görevlendirilir. Mustafa Kemal Paşa 20 Eylül 1919’da Amerikalı General Harbord’la iki saat kadar süren bir görüşme yapar, bu toplantının çevirmeni ve danışmanı tecrübeli Sefir Rüstem Bey’dir.

Kongreden sonra Mustafa Kemal ile birlikte Ankara’ya gelir. IV.Dönem Meclis-i Mebûsan seçimlerinde Ankara milletvekili seçilerek İstanbul’daki Meclis-i Mebusan’a katılır. İstanbul’un işgali sürecinde bu meclis dağıtılınca, Antalya üzerinden Ankara’ya gelerek ilk Büyük Millet Meclisi’nde yine Ankara milletvekili olarak yerini alır. Nemrut Mustafa Divanı olarak bilinen İstanbul’daki askeri mahkeme tarafından 11 Mayıs 1920’de idamına karar verilen, aralarında Mustafa Kemal’in de bulunduğu listedeki yedi kişiden birisidir. Bu idam fermanı Vahdettin tarafından imzalanmış olup Anıt Kabir’deki İstiklal Harbi Müzesinde sergilenmektedir. Listedeki isimler mahkemeye İngiliz işgalciler tarafından verilmiştir. İngiliz Başbakanı Boris Johnson’un dedesi olan Ali Kemal, gazete yazılarında Kuvvayyı Milliye’yi ve Polonyalı Katolik dönme diye Rüstem Bey’i aşağılamaktadır. Mustafa Kemal Paşa, gazetelerde terörist diye geçmektedir. İstiklal Harbimiz hem dış güçlere karşı bir savaş, hem de bir iç savaştır.

Düello

Rüstem Bey’in asabi ve hatta biraz da paranoid bir kişi olduğu bilinmektedir. Bazı kaynaklar, kendini sakinleştirmek için o dönemde yaygın olan morfin kullandığını yazmaktadır. Sinirlendiği zaman karşısındaki kişiyi düelloya davet eder. Türkler aleyhinde kötü sözler sarf eden Yunanlı bir diplomatı düelloya davet etmiş, ağır yaralamış ve adam aldığı yaralardan kısa süre içinde ölmüştür. Düello sırasında Rüstem Bey de boynundan yaralanmıştır. 1920 Eylül ayında bir akşam yemeğinde basit bir nedenle, Mustafa Kemal Paşa’ya kızar ve kırılır. Rüstem Bey, Çankaya Köşkü’ndeki bir davet sırasında ana yemeği yedikten sonra sigarasını yakınca Paşa, “Başka yemekler de var Rüstem Bey, acele etmeyelim” demiştir. Bu sözün üzerine Ahmet Rüstem Bey, sigarasını söndürür ve sofrayı terk eder. Kendisine bir nezaket kuralı hatırlatılmasına çok bozulmuştur ve Mustafa Kemal Paşa’yı düelloya davet eder. Mustafa Kemal Paşa bu olayı ciddiye almaz ve çocukça bir Frenk davranışı diyerek arkadaşlarından Rüstem Bey’i uyarmalarını ister. Gerekirse silah olarak süpürge sopası kullanalım der. Ahmet Rüstem Bey, bu olay nedeniyle “Atatürk’ü düelloya davet etmiş tek kişi” olarak anılır. Paşa ile yaşanan bu olay üzerine, Ankara’da kalmak istemeyen Rüstem Bey 8 Eylül 1920’de milletvekilliğinden istifa eder. Milli Mücadeleye Avrupa’da kitap ve makale yazarak, iyi bildiği altı lisan ile destek vermek istediğini söyler. TBMM bu istifayı kabul ederek, kendisine vatana hizmet tertibinde milletvekili maaşına denk bir maaş bağlar, 1935 yılında 73 yaşında ölene dek bu aylıkla geçinecektir.

Sık sık çeşitli Avrupa gazetelerinde Türkiye’yi savunan yazılar yazan Rüstem Bey, hayatının geri kalanını Türkiye’nin gayrı resmi Avrupa temsilcilerinden biri olarak geçirmiştir. Ancak zaman zaman ülkenin bazı resmi girişimlerinde Atatürk tarafından bizzat görevlendirilir. Belki de Atatürk tarafından Avrupa’ya bu şekilde gönderilmiştir, kim bilir. Her zaman ülkesine çok bağlı biridir.

Ahmet Rüstem Bey; ‘’La Crise Proche-Orientale et la questiondes Détroits de Constantinople (1922), La Paix d’Orient et l’accord franco-turc, L’Orient et Occident (1922), The Great War and the Turkish-Armenian Question – Firsthand Account of a Witness (1928)’’ isimlerinde üç kitap daha yazacaktır. Rüstem Bey 1935 yılında Viyana’da hayatını kaybedecektir.

Çok iyi yetişmiş, ülkesini seven ve her ortamda hizmet eden, cesur ve korkusuz biridir. Polonyalı ve İngiliz kökeniyle, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti’ne her zaman bağlı bir insandır. Türkiye Cumhuriyeti de her zaman kendisini sevgi ve saygıyla hatırlamaktadır.

Prof. Dr. Ali Fuat KALYONCU

BİYOGRAFİ DOSYASI /// Prof. Dr. Ali Fuat KALYONCU : İngiliz Kemal’i tanıyor musunuz ???


Prof. Dr. Ali Fuat KALYONCU : İngiliz Kemal’i tanıyor musunuz ???

E-POSTA : f.kalyoncu

İngilizlerin James Bond’u, Lawrence’ı varsa bizim de İngiliz Kemal’imiz var

Yakın ve uzak tarihimiz enteresan simalarla doludur. Bu topraklarda doğmuş büyümüş ve tüm hayatı burada geçenlerimiz varken, aileleri melez olanlar, çeşitli nedenlerle dışardan buraya göçmen gelenler veya buradan dışarı gidip de oraların kültürü ile yoğrulan ama neticede yine ülkesine hizmet eden kozmopolit insanların hepsi birden tarihimizi ve toplumumuzu oluşturur. Herhalde Anadolu halkının önemli bir kısmı bu özellikte kişilerdir. Bu sıradışı insanların ülkemize faydaları da sıradışı önemlidir. İngiliz Kemal olarak bilinen ama esas adı Ahmet Esat Tomruk olan kişi de, böyle bir kişidir. Tomruk eğer bir Avrupalı olsaydı, meşhur İngiliz casusu Thomas Edward Lawrence gibi çok meşhur biri olabilirdi. Ancak yine de onu konu alan anıları, romanlar, filmler ve hatta çizgi romanlar sayesinde epeyce bir kişi onu tanımaktadır.

Çocukluğu ve gençliği

Muhtemelen 1893 yılında İstanbul’da Cerrahpaşa’nın Altın Mermer semtinde doğmuştur.

Evkaf nezareti Varidat Kalemi müdürü babası Mehmet Reşit Bey vefat ettiğinde beş yaşındadır, annesi Sıdıka hanım ile Hazine-i Hassa Kalemi Katibi olan dayısı Sezai Bey’in yanına giderler. Çocukluktan beri sporla çok ilgilidir. Emirgan’da ilkokulu okuyan Esat, orta öğretim dönemi gelince dayısı tarafından 679 numara ile Galatasaray Lisesine kaydettirilir. Çalışkan bir öğrencidir. Lisan eğitimini geliştirmek için yurtdışından mektup arkadaşları edinir. Ancak Abdülhamid döneminde sık sık mektup alıp göndermek sakıncalı bir konudur ve genç yaşında hafiyelerce Yıldız Sarayı’nda sorgulanır. Ayrıca gençler bu arada yurtdışındaki İttihatçılarla da mektuplaşmaktadır. Esat da yabancılarla mektuplaşırken ünlü İttihatçılardan Ahmet Rıza Bey ile de yazışmaktadır. Bu olaylardan çekinen dayısı, Ahmet Esat’ı 1908 yılında yabancı bir şilebe kaçak olarak bindirerek, İngiltere’ye yollar. Esat 16 yaşında, bindiği gemide yalnız olarak, bilmediği bir ülkeye giderken yakalanır. Yolda uygun zamanlarda kaptanla yaptığı sohbetler nedeniyle, kaptan Esat’ı sever, İngiltere’ye gidince onu manevi oğlu gibi evine alır ve onun Navy College’e kayıt olmasına aracı olur. Esat zaten birkaç yıldır boks ile ilgilenmektedir, İngiltere’de okurken profesyonel olarak boks yapar. Lisan öğrenmeye çok meraklı ve kabiliyetlidir, İngilizceyi lehçeleri ile bile konuşmayı öğrenir. 1914’de mezun olduktan sonra, uygun zamanlarında Avrupa’yı gezer. Bir ara Paris’te kalır, boks yapar. Avrupa kültürünü en ince detaylarına kadar öğrenir.

Birinci Dünya Savaşı başlamadan İstanbul’a döner. İstanbul’da İttihatçılar yönetimdedir. Önce Topçu Asteğmeni olarak Çanakkale’ye gönderilen Esat Bey, sonra lisan durumu göz önüne alınarak Teşkilat-ı Mahsusa’ya alınır, burada çetecilik dersleri görür, ayrıca İtalyanca ve Rumca öğrenir. Bir ara Kut’ül Amare’de esir edilen İngiliz generali Townshend’in yanına hapsedilerek ondan gerekli bilgileri almakla görevlendirilir. 1918’de İstanbul işgal edilince şehirdeki İngiliz boksörlerle ringlerde maç yapıp, başarılar kazanan Ahmet Esat sporcu İngilizlerin de ilgisini çekmiştir. Ahmet Esat, tutuklu İttihatçılar’ı kurtarmak için çalışırken, bir ara İngiliz istihbaratı tarafından tutuklanarak Beyoğlu’ndaki İngiliz hapishanesine atılır. Burada işkence de gören Ahmet Esat Bey, bir ara firar teşebbüsünde bulunur, yabancı bir gemiye binip kaçarken Çanakkale Boğazı’nda yakalanıp, tekrar İstanbul’da hapse atılır. Bir süre sonra Çanakkale’deki sahra hapishanesine gönderilir. Hapishane günlerinde boş durmaz, İstanbul’un ünlü yankesicisi Rum Koçaki’den ileride bazen işine yarayacak yankesiciliği öğrenir. Orada Müslüman Hintli askerlerle yakın ilişkiye girerek onların sempatisini kazanır ve bir müddet sonra da buradan kaçar. Ahmet Esat Bey, İngiliz Sahra Hapishanesi’nden kaçtıktan sonra Biga’da Kuvâ-yi Milliyeciler’e sığınır. İşte bu dönemlerde ona artık İngiliz Kemal adı takılır. Sonradan bazı gazeteler bu ismin kendisine Kazım Özalp veya Atatürk tarafından verildiği de yazar.

İstiklal Harbinde

Ankara’ya giden İngiliz Kemal, Mustafa Kemal Paşa, Genelkurmay Başkanı Albay İsmet (İnönü) Bey ve Fevzi Paşa tarafından da kabul edilir. Esat Bey, Yunan ordu karargahına girip bilgi toplamak için Genelkurmay İstihbarat Şubesi’nde görevlendirilir. Önce Antalya’dan Rodos’a geçip, burada kendini Amerikalı gazeteci Harry Willy olarak tanıtır. Rodos kumarhanelerinde hileyle kazandığı 45 bin frank ile Yunan işgalindeki İzmir’deki görevine gelir. Demek Rodos o zamanlarda da turistik bir bölgedir. Ege bölgesindeki Anzavur çetesine sızarak, onların çökertilmesini sağlar. Esat Bey’in İzmir’deki hayatı zengin bir Amerikalı gibidir. Kısa sürede gece hayatının aranan bir siması olan Esat Bey, üst düzey Yunan subaylarıyla samimi dostluklar kurar. Hatta onların bazı gizli toplantılarına dahi katılıp, aldığı bilgileri İzmir’de kendisi gibi görevli bulunan Uşaklı Alaattin Tiritoğlu vasıtasıyla Antalya mutasarrıfı Aşir Bey’e aktarır.

İzmir’de Yunan ordusu kurmay başkanı Sarıyani’nin akrabası olan zengin Angelika’yla gönül ilişkisi kuran Esat Bey, Yunan subaylar için bir kulüp gibi olan bu evden epey bilgi öğrenir. Esat bey çok güzel dans etmektedir.

Gazeteci kimliği ile Chicago Tribune gazetesi adına Yunan İşgal Kuvvetleri başkomutanı Anastasias Papulas ile röportaj yapar. Yunan Kralı’nın Anadolu gezisinde kendisiyle beraber olacak gazeteciler arasına girer. Yani Kuvâ-yi Milliye istihbaratı her yerdedir. Ancak bir süre sonra İzmir Kordon’da yemek yerken Çerkez Ethem, Manyaslı Şevket ve Ethem’in fotoğrafçısı Necati Beyler tarafından tanınır ve yakalanır. Fakat o, bu tutukluluk dönemi sırasında hiçbir şekilde Türkçe konuşmayarak gerçek kimliğini saklar. Hatta Yunan hâkimler bile onun gerçek bir Amerikalı olduğuna kanaat getirir. Yargılanırken Yunanistan’a nakledilir. Ama o 14. ayda Atina’daki hapishaneden kaçmayı başarır ve el becerileri konusunda usta biri olduğundan caddede avare avare dolaşan birisinden çaldığı parayla bir Fransız şilebine kaçak olarak binip tekrar İzmir’e gelir. Yunan hapishanesinde iken isyan için komünist bir örgüt kurduğu yazılmaktadır.

Bu sefer yeni görev yeri Batı Trakya’dır. Burada, o esnada Yunan Ordusu’nun hizmetindeki Ermeni general Antranik’in karargâhına sızmayı başarır ve aldığı çok değerli bilgileri yine Ankara’ya ulaştırır. Görev yaptığı İtalya, Trablusgarp gibi yerlerde çeşitli kimlikler kullanmaktadır.

Cumhuriyet Dönemi

Ahmet Esat Bey, 1924 yılında Cumhuriyet kurulunca Genelkurmay’daki istihbarat görevinden ayrılır, Millî Mücadele dönemini içeren anılarını yazıp yayınlar. Tomruk soyadını alacak olan Ahmet Esat Bey, İstanbul’a yerleşir ve tercüman-rehber olarak çalışır, bu arada 1932’ye kadar hafif sıklet boks şampiyonluğunu kimseye bırakmaz. Çok maceralı bir hayatı vardır, belki de gizli görevine devam etmektedir. İlk eşi Mevhibe Hanım’dan ayrıldıktan sonra 11 Şubat 1943 tarihinde Dorothy Minnic adlı bir Macar asıllı İngiliz aktrisle evlenir. Ancak bu hanımla da geçinemez ve Beyoğlu’ndaki dairesinde yalnız yaşamaya başlar. Hakkında yirmiyi aşkın roman vardır ve iki film çekilmiştir. 1960 yılında devrin popüler dergilerinden Pazar’da Vural Sözer’in yazıp, Altan Erbulak’ın çizgilerini yaptığı anıları yayınlanmıştır.

1964’de tek taraflı felç geçiren Esat Bey, uzun süre kapalı yerlerde kalamaz ve o haliyle yattığı hastaneden kaçar. Parasız kaldığı duyulunca, Ankara’da onu tanıyanlar devreye girerler ve 26 haziran 1964’de 487 sayılı kanunla kendisine 500 TL maaş bağlanır. 9 Şubat 1966’da İstanbul’daki Pasteur Hastanesine beyin kanaması ile kaldırılır ve 14 Şubat günü vefat eder. Ertesi gün Şişli Camii’nden ikindi namazı sonrası kaldırılan cenazesi Emirgan’daki aile mezarlığına defnedilir.

Hakkında ciddi araştırmalar yapılacak, film değil dizileri yapılacak, heykeli dikilecek bir kişidir.

Prof. Dr. Ali Fuat KALYONCU

BİYOGRAFİ DOSYASI /// Prof. Dr. Ali Fuat KALYONCU : Şostakoviç’in Türkiye anıları


Prof. Dr. Ali Fuat KALYONCU : Şostakoviç’in Türkiye anıları

Ünlü besteci Şostakoviç’in Türkiye anıları enteresandır

Sovyet Devrimi ile yeni bir toplum düzeni yaratılması amaçlanmış, sanat ve sporun insanları etkileme gücünden yararlanılarak, bunlar ideolojik propagandada kullanılmıştır. Bu dönemi kendi öz yaşamında içselleştiren, neredeyse tüm yaşamında bu dönemin izleri olan, dünyaca tanınan dahi bestecilerden biridir Dmitri Dmitriyeviç Shostakovich. Yeni Sovyet dönemine klasik bir besteci olarak girmiş, müziği klasik özellikler taşımakla beraber zamanla Sovyet sanatının özelliklerini de yansıtmıştır.

Şostakoviç’in senfoni bestecisi olarak önemi büyüktür. Sanatçının eserleri entelektüellik, duygusallık, heyecan ve yoğun bir felsefeyle dolu olup yalnız iç dünyasını ve duygularını değil, savaşların eksik olmadığı çağının karmaşasını da yansıtmıştır. 15 adet senfonisi olan Şostakoviç, 15 yaylı kuartet, bir çok film müziği, opera, şarkı ve caz süitleri dahil olmak üzere çeşitli türlerde eserler bestelemiştir. Piyano için yazdığı iki konçertosu, dünya piyano repertuarında oldukça önemli bir yere sahiptir.

Çocukluğu ve ailesi

Dmitri Dmitriyeviç Şostakoviç, 1906 yılında Çarlık dönemi Rusya’sında St.Petersburg’da doğmuştur. Bestecinin büyükbabası Polonyalı veteriner Pyotr Şostakoviç, babası ise periyodik tabloyu ve periyodik kanunu bulan ünlü kimyacı Mendeleyev ile birlikte çalışan ünlü kimyacı Dmitri Boleslavoviç Şostakoviç’dir. Annesi Sofya Vasilyevna ise bir piyanisttir. Dmitri Şostakoviç ilk piyano derslerine çocuk yaşta annesi ile çalışarak başlar. Daha sonra profesyonel öğretmenlerden dersler alır. Rusya’nın Çarlıktan Sovyetler rejimine geçişi, çok zor bir dönemdir. İlk bestesi olan Devrim Kurbanlarının Anısına Cenaze Marşı’nı bu dönemde yapar. 1919 yılında, henüz 13 yaşındayken ülkenin en iyi müzik akademisi olarak gösterilen Petrograd Konservatuvarı’na başlar. Çok zor şartlar altında eğitimine devam eder. Hem ülkenin hem de ailenin maddi sorunları vardır. 1922 başlarında babasını kötü beslenme ve zatürreden kaybeder. Annesi üç çocuğu ile ortada kalır. Piyanolarını bile satarlar ve ablası Marya ile birlikte çalışmaya başlarlar. İlk işi bir sinemada piyano çalmaktır. Sessiz filmler çağında, filmler ara yazılı ve sahne gerisinde piyano çalınmaktadır. Bu iş besteci kimliğine büyük katkı sağlar ve doğaçlama yeteneğini geliştirir. Ancak bu kötü yıllarda tüberküloz hastalığına (verem) yakalanır, yaklaşık on yıl süreyle ciddi olarak bu hastalığın etkisinde kalacaktır. O yıllar Sovyetler Birliğinin çeşitli yerlerinde ve dünyada bir çok ülkede 1929’da başlayan büyük ekonomik kriz nedenli açlık vardır. Dmitri gençliğinden itibaren sigaraya alışır, zamanla bunun çok zararını görecektir.

Sovyetler Birliğinde yaşamak zordur

Şostakoviç 1936 yılında ülke içindeki genel paranoid havaya uygun olarak gözden düşer, müziği burjuva diye karalanır. Pravda gazetesinde kendisine bir dizi suçlamalarda bulunulur ve aldığı maaşı azaltılır. Muhaliflerin Büyük Terör yılları diye kabul ettiği 1937’de birçok arkadaşı ve akrabası hapsedilir veya öldürülür. Bu dönemde onun tek tesellisi oğlu Maxim ve kızı Galina’dır. Bütün bu suçlamalara cevabını 1937 yılında yaptığı klasik türde bir beste olan beşinci senfoni ile verir. Dokuzuncu Senfonisini Sovyetler Birliği’nin Almanya’ya karşı kazandığı zaferden sonra besteleyecektir.

Ülkedeki iktidar bu eserin Sovyet halkını kutlamak ve yüceltmek için besteleneceğini ummuştur. Ancak, eserin ilk seslendirilişinden sonra Parti’nin beklentilerini karşılamayan görünüşte hafif, eğlenceli, küçük bir orkestra için kısa bir senfoni olduğu anlaşılmış ve büyük bir hayal kırıklığına neden olmuştur. Bu nedenle, asla sosyalist gerçekçiliğe yakışır ve zamanın ihtiyaçlarını karşılayan bir eser olarak görülmemiş ve daha sonra da bestecinin diğer birçok eseri ile birlikte bir süre yasaklanmıştır. Yani Şostakoviç, Stalin döneminde bazen sadık bir yoldaş, bazen de rejim düşmanı olarak tanımlanmış, yapıtları bazen belli sürelerde çalınmamış, yıllar boyunca tutuklanma ve öldürülme korkusuyla iç içe yaşamak zorunda kalmıştır. Savaşın başlangıcı ve Hitler’in Rusya’ya saldırması, Stalin’i farklı bir politika izlemeye zorlamış, ülkesindeki sanatçıları faşizme karşı giriştiği savaşta iyi bir propaganda aracı olarak kullanabileceğini fark etmiştir. Aslında resmi parti eleştirmenleri batının müzik geleneklerine göre müzik yapan bestecileri küçük düşürmek için önce formalist olarak tanımlayıp, sonra bu kişileri bireysellikleri ve yaratıcılıkları ile politik sisteminin karşısında diye suçlamaktadır. Bu damgalamadan Şostakoviç de nasibine düşeni alacaktır. Şostakoviç’in rejime ve partiye gönülden bağlı mı olduğu, yoksa eserlerinde düşüncelerini üstü kapalı bir biçimde aktaran gizli bir muhalif mi olduğu konusu hala tartışmalıdır.

İkinci Dünya savaşının başlarında Leningrad Konservatuarı’nda eğitmenlik yapan ve savaş esnasında gönüllü itfaiyecilik de yapacak olan Şostakoviç, Stalin’in emriyle kendisi istememesine rağmen Alman kuşatmasındaki Leningrad’dan alınarak, daha güvenli bir yer olan Kuybisev şehrine yerleştirilir. Kuybişev (yani 1991 yılından sonra Samara), Volga Federal bölgesinde bulunan Samara Oblast’ının başkenti olup yaşamın nispeten daha rahat ve güvenli olduğu bir yerdir. Burada, Leningrad’da başladığı ve faşizmi karakterize eden eserlerinden biri olan ve Leningrad’a adadığı 7.senfonisini tamamlar. Bu kuşatmada halka ve askerlere moral için sürekli müzik çalan senfoni orkestrası üyelerinin bazıları açlıktan ölecektir. Buradaki önder rolü nedeniyle Şostakoviç 20 Temmuz 1942 tarihli Time dergisine kapak olur.

Ancak Leningrad kuşatmasından kafasında bir hatıra kalır. Yıllar sonra 1983 yılında New York Times gazetesinde Çinli bir nörolog olan Dajue Wang, arkadaşı olan bir Sovyet beyin cerrahından aldığı sır bir bilgiyi paylaşacaktır. Şostakoviç beyninin sol ventrikül temporal boynuzunda metal bir şarapnel parçası taşımaktadır. Sanatçı bundan pek rahatsız değildir, kafasını farkı yönlere eğdiğinde farklı müzikler duymakta ve belki de bunları bestelerinde kullanmaktadır. Çekilen röntgen filminde görülen bu parçanın ameliyatla çıkarılmasını istemez ünlü sanatçı.

Müzik alanındaki kariyerinin yanı sıra devletle olan inişli çıkışlı ilişkisinde, Yüksek Sovyet Milletvekilliği yapmış, aralarında üç kez Lenin Nişanı (1946, 1956, 1966), Ekim Devrimi Nişanı (1971), Kızıl Bayrak İşçi Nişanı (1940), Halk Kardeşliği Nişanı (1972), SSCB Halk Sanatçısı Nişanı (1954), Lenin ödülü (1958) ve Stalin ödülü (1940) gibi birçok ödülün sahibi olmuştur. Dünyadaki 20. yüzyıl müziğine yön veren en önemli bestecilerden biri olan Şostakoviç, kötü bir kas hastalığı olan Amyotrofik Lateral Skleroz hastalığı yüzünden 1960 yılından sonra sağ elini kullanamaz hale gelir. Sonraki yıllarda sigara tiryakiliği nedenli iki kalp krizi ve akciğer kanseri sağlığını daha da bozacak ve son 15 yılını sık sık hastane ve sanatoryumlarda geçirmek zorunda kalacaktır. Fiziksel gücünün yerinde olduğu gençlik yıllarında ise ülke siyasi ortamının etkisiyle psikolojik açıdan hep tedirgin ve gergin olmuştur. Stalin’in 1953’teki ölümüne dek, her an tutuklanabileceği paranoyasıyla yaşamış ve evde yıllarca içinde iç çamaşırı, diş macunu ve sabun gibi acil ihtiyaç maddelerinin bulunduğu deprem çantası gibi bir çantayı hazır bulundurmuştur. Herhalde Stalin’in ölümü ünlü besteciyi rahatlatmış olsa gerek.

Çalışmalarında çeşitli müzik tekniklerini bir araya getirerek hibrit bir ses geliştiren Şostakoviç, Igor Stravinsky’nin neoklasik tarzından ve Gustav Mahler’in geç romantizminden büyük ölçüde etkilenmiştir. Eserlerinin büyük çoğunluğunda keskin kontrastlar göze çarpmaktadır. Besteci ve piyanist olmasının yanı sıra film müziği ve caz da dahil olmak üzere pek çok türde eserleri vardır. Batıda ilk tanınması yaptığı film müzikleri nedeniyledir. Tüm dünyada 20. yüzyılın en büyük bestecilerinden biri olarak kabul edilir. Sanatçı 9 Ağustos 1975’de Moskova’da hayatını kaybeder.

Şair Nazım Hikmet ve eşi Vera Tulyakova 1959 yılında bir Sovyet heyeti ile Stockholm gezisine çıkar. Bu bir haftalık gezide ekipte olan zayıf, çekingen ve iri gözlüklü bir genç adam, Nazım Hikmet’e günlük bazı işlerde yardımcı olur, gezi bitip de ayrılırlarken o genç Nazım Hikmet’e kartvizitini verir. Nazım Hikmet 1942’de Türkiye’de cezaevindeyken radyodan dinlediği 7.Senfoninin bestecisinin o olduğunu anlar. Talihin garip bir cilvesi, şimdi ikisi de Moskova’da Novodevici mezarlığında beraber yatmaktadır.

Futbola olan ilgisi

Şostakoviç futbolu çok seven biridir. Sanatçının hayatını ‘’Shostakovich: A Life’’ ismiyle yazan Laurel Fay şöyle açıklar bunu, “onun futbol tutkusu yarışmacı hislerden ziyade oyunun güzelliğine ve sanatsal niteliğine duyduğu bir sevgiydi. Futbol, Şostakoviç’e bir kaçış sunuyordu. Hem müzikten hem de günlük hayatın dertlerinden”. Bu nedenle sanatçı, bilinen ünlü sözünde ‘’futbol kitlelerin balesidir’’, der. İlgisini müziğe de taşır ve bir Sovyet futbol takımının hikayesini anlatan The Golden Age isimli balenin müziklerini yapar. Türkiye’ye 1935 yılında yaptığı özel bir gezide bile bir futbol maçına gidecektir. Bir söyleşisinde “neşeli kalabalıkların her türlüsünü seviyorum. Futbola karşı derinden gelen ilkel tutkum ise sınır tanımıyor”, der Şostakoviç. Sürekli spor gazetelerini ve mecmualarını okuyan izleyen sanatçı bazen buralara maç kritikleri de yazmaktadır. Yani ünlü bestecinin futbol tutkusu basit bir izleyici olmanın çok ötesindedir.

Türkiye gezisi

19 Nisan 1935 tarihinde Karadeniz üzerinden gelerek İstanbul’daki Galata rıhtımına yanaşan Franz Mering isimli yolcu gemisi taşıdığı değerli bir grubu karaya indirir. Atatürk’ün davetiyle Türkiye’ye konser vermek için gelen Sovyet müzik heyetidir bunlar. Ünlü piyanistler Lev Oborin ve Abram Makarov, ünlü Ukraynalı kemancı David Oistrakh, bale dansçısı Asaf Messerer, Bolşoy’un en önemli primadonnası Mariya Maksakova, balerin Natalya Dudinskaya, ve opera sanatçısı İvan Jadan gibi on kişiden fazla bir ekiptirler. Bu isimleri tek tek merak eden okurlar Google’dan ayrıntılı bilgi için tarama yapabilirler. İşte Şostakoviç de bu ekip içindedir. Önce İstanbul’da Pera Palas’a yerleşirler, Şostakoviç piyanist Lev Oborin ile 147 no’lu odada kalır. Burada kendilerinden otel ve yiyecekler için ücret alınmayınca çok memnun olurlar.

İstanbul’dan sonra Ankara’ya geçerler. Atatürk onları Çankaya’da kabul eder. Ankara’da bakanların makam araçları onlara tahsis edilir. Ankara’da ilk konser gecesi sonrası Atatürk Çankaya’da onların onuruna bir resepsiyon verir. Gecede Atatürk, soprano Mariya Maksakova’yı dansa davet eder ve vals yaparlar. Atatürk çok güzel vals yaparak herkesin beğenisini kazanır. Atatürk gece biterken herkese üzerinde kendi resim ve imzası olan altın kaplama, pırlanta süslemeli sigara tabakaları hediye eder. Bu gece ile ilgili okuduğum enteresan bir olay da daha sonra 1968 yılında yaşanır. Kemancı Oistrakh bir yurtdışı gezideyken Moskova’daki evi soyulur. Çalınan eşyalar arasında Atatürk’ün kemancıya o gece resepsiyonda hediye ettiği değerli sigara tabakası da vardır. Daha sonra hırsız yakalanır ve ifadesinde Audrey Hepburn’ün başrolde olduğu, bizde Hırsız Aşıklar adıyla oynayan 1966 yapımı “How to steal a million” filminden etkilendiklerini açıklarlar.

Bu olayı asrın soygunu diye inceleyen ünlü Sovyet polisiye yazarları Arkadiy ve Georgiy Vayner kardeşler 1972 yılında Minotr’a Ziyaret adlı bir roman yazar, 1987 yılında bu romandan Sovyetler Birliği’nde aynı isimle bir dizi de yapılır. Dizide bir Sovyet müzisyenin pahalı kemanının çalınması konu alınır. Nereden nereye. Neyse, ülkesine dönen Şostakoviç 23 Mayıs 1935 tarihli Sovetskoye İskusstvo gazetesine verdiği röportajda; Atatürk’ün büyük işler yaptığını ve Türk müziğinin gelişimine hayretle tanıklık ettiğini söyleyecektir. Aradan seneler geçtikten sonra sanatçı, Leningrad’daki kuşatmayı anlattığı meşhur 7.Senfonisini, İstanbul’dan aldığı ve köşesinde ‘’Jorj D.Papajorjiu Yayınevi. Yüksek Kaldırım, İstanbul’’ basılı nota kağıtlarına yazacaktır. Demek o yıllarda ve savaş döneminde Sovyetler ’de nota kağıdı bulunmamaktadır.

Yine internetten okuduğum bir yazıya göre Rus yazar Georgi Nikitin’in Samizdat dergisinde yazdığı bu geziye ait notlarında şöyle bir bilgi vardır. Yazara göre, Sovyet sanatçıların Ankara’da verdiği konserlerde Atatürk genç sanatçı Jadan’ın sesine hayran kalır ve onu evlatlık olarak almak ister. Atatürk hayatında bir çok çocuğu evlat edinmişti, belli ki Sovyetler ile iyi ilişkiler kurmada kararlıydı ve bu girişimi iyi niyetinin bir göstergesi olarak yapmıştı. Ancak tabii bu konu gerçekleşmez. Daha sonra Jadan İkinci Dünya Savaşı’nda Alman birliklerine esir düşer ve işgal altındaki Ukrayna’da Alman askerlerine moral konserleri verir. Nikitin, bu konserlerin Sovyet yönetimince işbirlikçilik olarak kabul edildiğini yazar. Herhalde bu nedenle savaştan sonra Jadan Amerika’ya göç eder ve orada kaybolur gider.

25 Mayıs 1935 tarihinde ise Krasnaya Gazeta’da Şostokoviç’in kendi kaleminden Türkiye izlenimleri yayınlanır ( D.Şostakoviç. Bir Sovyet bestecisi olarak tarihe tanıklığım. Çeviri: Volkan Terzioğlu. Yazılama yayınevi, 2010). Ünlü bestecinin izlenimleri şöyledir; ‘’Olağan üstü bir geziydi; bir ay yedi günlüğüne Türkiye’deydik. Ülkenin ekonomik ve kültürel düzeyinin yükselmesine hepimiz tanık olduk, Türk sanatçılarla ve vatandaşlarla tanıştık, karşılığında biz de onlara Sovyet kültüründeki başarıları gösterdik’’ der. Ankara konservatuarı çok sayıda halk türküsünün notalarını armağan ederek beni çok mutlu etti. Henüz bunları çalışma fırsatım olmadı ama notalarına kısaca göz gezdirdiğimde bile Türk ulusal müziğinin değerini anladım ve Türkiye’den zengin izlenimlerle döndüm’’ der. Ayrıca ‘’gezimiz öncesinde Türk müzikseverler yalnızca klasik Rus bestecilerini tanıyorlardı, şimdi ise Sovyet ustalarımızın en iyi şekilde seslendirdiği eserleri dinleyebildiler. Bu ustaların Türk dinleyicileri arasında çok duyarlı hayranlar bulduğunu ve bu andan itibaren bazı bestecilerimizin bu dost ülkede sevilen besteciler olacaklarını belirtmeliyim’’ diye ekler. Besteci Cumhuriyet gazetesine verdiği bir demecinde Türk halk müziğini çok beğendiğini, Türkiye’nin artık kendi müziğini dünyaya tanıtması gerektiğini söyler. Şostakoviç o esnada Cumhuriyet gazetesinin düzenlediği klasik müzik beste yarışmasının jüri üyeliğini de yapar.

Arkadaş olduğu Türk besteciler, Cemal Reşit Rey ve Hasan Ferit Alnar beyler ona Türk Halk müziği derleyicilerinin kaydetmiş oldukları geniş bir halk müziği kolleksiyonu hediye ederler. Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk’ün ülkede bir müzik reformu gerçekleştirmek için ciddi çaba harcadığını ve Türk ulusal müziğinde çağdaş bir gelişmeyi özendirdiğini, ulusal bir operanın kurulması ve müzikte öğretim sisteminin düzenlenmesi için büyük çaba harcadığını görür. O tarihte Türkiye’de bildiğimiz anlamda bir senfoni orkestrası henüz yoktur. Ama İstanbul Konservatuvarı ve Ankara’daki Cumhurbaşkanlığı Orkestrası’nda gördüğü yetenekli gençlerle kısa zamanda uluslararası düzeyleri yakalayacağını düşünür. Türkiye’de kaldıkları sürede 23 konser verirler. İstanbul’da 5, Ankara’da 15 ve İzmir’de ise 3 konser. Salonlarda sanata olan saygıyı hissettiklerini söyler sanatçılar. Kaldıkları hemen her gün konser verdikleri için anılarında ‘’smokin giymeyi Türkiye’de öğrendim’’ diye yazar ünlü besteci.

Futbolu sevdiğini öğrenen Türk arkadaşları onu Fenerbahçe’nin Viyana’nın Libertas takımı ile oynadığı Taksim Stadında bir maça götürürler. Libertas’ın 2-1 kazandığı maçın sonunda müthiş bir kavga çıkar. Şostakoviç maçı birinci sıradan yani en önden izler. O tarihlerde Libertas takımı, Fenerbahçe, Galatasaray ve Güneş kulüplerinin davetlisi olarak istanbul’da bulunuyormuş. Güneş o yıllarda Galatasaray’dan ayrılan bir grup tarafından kurulmuş bir takım olup 1939 yılında ligden çekilir ve kendini fesh eder.

Yazıyı Şair İsmet Özel’in bir sözü ile bitireyim.” Siz hiç aklınıza insanlığın İgor Stravinski veya Dmitri Şostakoviç’e neler borçlu olduğunu getirdiniz mi? Ben hep bu türden şeyleri aklımda tutmakla iftihar ederim. Hayatım istikamet mahrumiyeti çekmediyse, sanat eserlerinin insanlıkla münasebetine duyduğum alâka sayesinde çekmedi” der Şair.

Prof. Dr. Ali Fuat KALYONCU

SOSYALİZM DOSYASI /// Prof. Dr. Ali Fuat KALYONCU : Türkiye’de sosyalizm ve Mehmet Ali Aybar


Prof. Dr. Ali Fuat KALYONCU : Türkiye’de sosyalizm ve Mehmet Ali Aybar

Türkiye’de sosyalizm denince akla gelen ilk isimlerden biridir Mehmet Ali Aybar

Osmanlı’nın son dönemlerinde yetişen birçok kıymetli insan, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda önemli roller oynamıştır. Bunlardan birisi de nitelikli bir sporcu, hukukçu, gazeteci, yazar ve siyaset adamı olan Mehmet Ali Aybar’dır. Aybar, Türk sosyalist hareketinin önde gelen isimlerinden olup, 1971’de kapatılan Türkiye İşçi Partisi‘nin (TİP) lideri ve sonra da Sosyalist Devrim Partisi‘nin (SDP) kurucu genel başkanıydı. Güleryüzlü ve bağımsız bir sosyalizmi savunmaktaydı. Bu nedenle zamanla beraber yürüdüğü birçok arkadaşından ayrılır. Ünlü şair Nazım Hikmet’in büyük teyzesinin torunudur. Nazım’dan bir kuşak daha gençtir, iki akraba bir süre birlikte Üsküdar Paşakapısı Cezaevi’nde yatarlar. Nazım’ın annesinin kuzeni olan ünlü Kurtuluş Savaşı kahramanı Ali Fuat Cebesoy ile de akrabalığı vardır.

Ailesi

Mehmet Ali Aybar, 5 Ekim 1908’de meşhur Hüseyin Hüsnü Paşa‘nın büyük oğlu Yarbay Tahsin Bey’in oğlu olarak İstanbul‘da dünyaya gelir. Dedesi Hüseyin Hüsnü Paşa, 31 Mart Ayaklanmasını bastırmak için Selanik‘ten İstanbul‘a gelen Hareket Ordusunun ilk komutanıdır. Bir süre Trablusgarp Valiliği, Harbiye Nazırlığı ve Meclis-i Âyan üyeliği yapmıştır. Hüsnü Paşa II. Abdülhamid’i tahttan indiren ekibin arasında olup İstiklal Harbimiz döneminde Milli Mücadele safında yer almış, 1926 yılında İstanbul Kuzguncuk‘taki yalısında vefat etmiştir. Yani Aybar, o dönem için Osmanlı terbiyesi ile yetişmiş, ayrıcalıklı bir aileye mensuptur.

Spor Yaşamı

Mehmet Ali Aybar o zaman ailesi tarafından ülkemizin en iyi okullarından biri olan Galatasaray Lisesine gönderilir. Spor ve atletizmle orada tanışır, önce okulun atletizm takımına girer, oradan milli sporculuğa seçilir. 1928 yılında, yirmi yaşındayken Amsterdam Olimpiyat Oyunları’nda Türkiye’yi temsil eder. 1929 yılında 200 metre Türkiye rekorunu kıran Aybar, Balkan Oyunları’nda yedi kez yarışır. 1930 Atina Balkan Oyunlarında Türkiye Atletizm takımının kaptanı olarak, müsabakalarda yanlı ve yanlış kararlar veren bir Yunan hakemin görevinden alınmaması sonucu, takımını oyunlardan çekmek ister. O haksızlığı yapan hakeme bir daha görev verilmeyeceği sözünü alırlar. Aybar, 1931’de yani ertesi yıl yine 4×100 bayrak yarışında Balkan şampiyonu olan milli takımızdadır. Türk-Yunan dostluğunu göstermek isteyen Venizelos ve İsmet İnönü de Atina Averof stadının şeref tribünündedir. Aybar ve Türkiye’nin en iyi kısa mesafe koşucularından biri olan, 100 metre rekoru 25 yıl boyunca kırılamayan Semih Türkdoğan, 100 metre yarışı için hazırdır. Start çizgisine yürürken birden dururlar. Bir önceki yıl, bir daha görevlendirilmeyeceği bildirilen Yunanlı hakem yarışta yine görevlidir. Oysa Türk takımı bu kez buraya hakkıyla kazanmaya yani geçen yılın rövanşını almaya gelmiştir. Aybar, derhal yöneticilerin yanına giderek; bu hakem start verirse koşmuyoruz, der. Yöneticiler bir şey yapamayacaklarını söyleyince, Aybar ve Türkdoğan soyunma odasına geri gider. Kısa bir süre sonra federasyon başkanı Burhan Felek, verilen emre uyacaklarına dair imzalamaları için bir kâğıtla gelir. İsmet Paşa’nın onların koşmalarını istediğini söyler. Aybar ve Türkdoğan belgeyi de imzalamaz, yarışa da katılmazlar. Bu olay ciddi ses getirir. Ertesi gün, Balkan Oyunları organizasyon komitesi o hakemi görevden alınca, Enver Gökbil ve Hakkı Süslüay ile birlikte 4×100 bayrak yarışında takımımız altın madalya kazanır. Haklılıkları böylece tescil olmuştur ama emre itaatsizlik ederek devletin itibarını zedelemekten, Aybar ömür boyu, Türkdoğan ise iki sene spordan men edilir. Ama yine de spor yaşamını 1935’e kadar atletizm milli takımında sürdürür. Aybar bu dönemde 100 ve 200 metre bayrak yarışlarında Türkiye rekorları kırmıştır. Aybar’ın 100 metrede en iyi derecesi 11 saniyedir. Şimdi buradan bakınca yaptıklarının son derece şahsiyetli bir hareket olduğunu düşünüyorum. Ülkelerini seven, medeni cesaretli gençlermiş. Demek bu cesareti gösterecekleri bir ortam da varmış.

Mesleki ve sosyal yaşamı

Aybar, Galatasaray Lisesi’nden sonra İstanbul Hukuk Fakültesi’ni bitirerek aynı fakültede Anayasa Hukuku Kürsüsünde Prof.Dr. Ali Fuat Başgil’in asistanı olarak kalır. Başgil, Grenoble Üniversitesinde hukuk okumuş, Paris Üniversitesinde doktorasını yapmış ve ayrıca Lahey Devletler Hukuku Akademisinden diploma almış değerli bir hukukçudur. 1937 yılında Hatay Cumhuriyeti’nin anayasasını hazırlayacaktır. Başgil hoca liberal sağ görüşlüdür ama Aybar’ı yanına almaktan çekinmez. Aybar belki de hocasının yardımıyla İkinci Dünya Savaşı başlarken Paris’e gitmiş ancak Almanlar orasını işgal edince yurda geri dönmüştür. İstanbul’da hukuk doktoru ve devletlerarası hukuk doçenti olur. Tek parti devrinde olmalarına karşın, muhalif basında yazılar yazmaktadır. 1946’da bu muhalif yazıları nedeniyle üniversitedeki görevine son verilir. Aynı yıl bağımsız milletvekili adayı olur ama seçilemez. Aslında o seçimde aday olmasını Demokrat Partililer(DP) çok istemiş ve hatta onu zorlamıştır. Ancak ilkesel olarak DP’ye girmemiş, bağımsız aday olmuştur. Bu adaylık sonrasında DP’nin “Yeni Türkiye” isimli gazetesinde; kendisine çok değer verdiğimiz Aybar, son zamanlarda bazı komünist dergilere yazılar yazmaya başladı. Şaşırdık kaldık. Hep beraber Aybar’ın maalesef solcu, hatta daha da ilerisi, komünist olduğuna karar verdik, şeklinde bir analiz yazılmıştır.

Önce Hür, sonra Zincirli Hürriyet gazetelerini çıkarır ve buralardaki yazıları nedeniyle hem matbaasına saldırı düzenlenir hem de 1949’da 3 yıl 8 ay hapis cezasına çarptırılır. Yaklaşık bir yıl hapis yatan Aybar 1950’de DP’nin çıkardığı genel afla serbest bırakılır ve serbest avukatlığa başlar. O dönemde bazı gazetelere saldırılar olmaktadır. 4 Aralık 1945 tarihinde hükümete muhalif yayın yapan sol eğilimli Tan Gazetesi basılacak ve tahrip edilecektir. Bayar’ın yazarken kullandığı takma isimlerinden birisi Tahsin Hüsnü’dür, yani dedesi ve babasının isimleri.

Türkiye İşçi Partisi(TİP)

TİP 1961 Anayasa’sının getirdiği özgürlükçü ve demokratik ortamda aralarında sonradan DİSK genel başkanı olacak Kemal Türkler, İbrahim Denizcier, Rıza Kuas, Kemal Nebioğlu gibi isimlerin olduğu 12 sendikacı tarafından kurulur. Kurucu genel başkanı da bir sendikacı olan Avni Erakalın‘dı. Erakalın’ın Yeni Türkiye Partisi’nden milletvekili adayı olmak için partiden istifa etmesi üzerine partinin kurucuları, Doç. Dr. Mehmet Ali Aybar‘a genel başkanlık teklifi götürürler. Yeni Türkiye Partisi, DP’nin yerine kurulan sağ liberal ama biraz da hükümetten icazetli bir partidir. Böylece 1962 Şubat ayında Mehmet Ali Aybar TİP’e genel başkan olur. Mayıs ayında Türkiye Sosyalist Partisi, TİP’e katılır. Şubat 1963’te bağımsız senatör Niyazi Ağırnaslı ve kontenjan senatörü Esat Çağa TİP’e girer. TİP kısa sürede iki senatör sahibi olmuştur. TİP’in amblemini bizzat Aybar’ın çizdiği biliniyor. Dişli çark ve bir başaktan oluşan amblem, işçi sınıfını simgeler. Çarkın tam ortasında yer alan başak ise köylüyü, emeği, alın terini temsil etmektedir. TİP işçi sınıfının, köylünün partisi olmak için yola çıkmıştır. Özellikle de sermaye ile emek çelişkisini anlatmaktadır. Partinin kurucuları 1962 yılında partiye aydınları davet ederler. Bu sayede ülkede solun önemli temsilcileri Behice Boran, Adnan Cemgil, Nazife Cemgil, Cemal Hakkı Selek, Yunus Koçak, Fethi Naci gibi isimler ve Yaşar Kemal, Çetin Altan gibi edebiyat ustaları da TİP’de yer alır. TİP’in görüşleri Vatan ve Öncü gazetelerinde destek bulur.

1963 yerel seçiminde TİP 9 ilde 36 bin oy alır. 1964 senato yenileme seçimlerine Yüksek Seçim Kurulunun engelleyici kararı yüzünden katılamaz. Diğer partilere yapılan hazine yardımı TİP’e yapılmaz. Türkiye İşçi Partisi, 10 Ekim 1965 seçimlerinde 54 ilde toplam 276.101 oy alarak (yüzde 2,96) 15 milletvekili ile Meclis’e girer. Aybar, 1965 ve 1969 genel seçimlerinde bu partiden İstanbul milletvekili seçilir. Behice Boran, Çetin Altan ve Mehmet Ali Aybar’ların sosyalist bir partiden parlamentoya girebilmesi, Türkiye’de hala sol siyasetin en önemli başarılarından biridir. Sayıları az olmakla beraber çok etkili muhalefet yaparlar. Onları parlamentoda çok zor günler beklemektedir. 1966’daki bütçe görüşmelerinde Adalet Partililer Nâzım Hikmet’e büyük şair diyen Çetin Altan’a linç girişiminde bulunur. TİP’in parlamentoya girmesinin hazmedilmemesi, seçim sisteminin değiştirilmesiyle sonuçlanır. 1968’de Senato kısmi yenileme seçimlerinde TİP oy oranını yüzde 4,7’ye yükselttiyse de senatörlük kazanamaz. Ancak yerel seçimde Yozgat Bahadın’da belediye seçimini kazanır. Aynı yıl TİP’e yapılan saldırılar şiddete dönüşür ve Vedat Demircioğlu öldürülür. Temsilde adaleti en iyi sağlayan seçim sistemi olarak bilinen millî bakiye sisteminin yerine, 1969 genel seçimlerinden hemen önce D’Hondt sistemi getirilir ve TİP o seçimlerde de yüzde üç oy almasına rağmen, Meclis’e ancak iki vekil gönderebilir.

TİP’in Görüşleri neydi?

TİP tabandan gelen bir parti olduğunu, nüfuzlu kişilerce değil işçi, köylü ve sendikacı kökenlilerle kurulduğunu söylemektedir. Lideri Aybar ise partisinin en büyük farkının, Marksizm’e eleştirel yani analitik bakabilme özelliği olduğunu düşünüyordu. Aybar’a göre TİP, işçi sınıfının demokratik öncülüğü etrafında birleşen, tüm emekçilerin temsilcisi olduğunu söyleyen, onları iktidara getirmeyi ve insanın insanı sömürmesine son vermeyi amaçladığını belirten bir partiydi. TİP parti programı bunun yanı sıra tam bağımsızlığa önem veriyor ve bu doğrultuda Türkiye’nin NATO’nun elinde oyuncak olmamasını, Amerikan üslerinin kapatılmasını ve NATO çerçevesinde yapılan ikili anlaşmaların feshedilmesini vurguluyordu.

Atatürkçü dış politikanın en kısa ve en doğru tanımının; Türkiye’de herhangi bir yabancı nüfuza, yabancı sultasına meydan vermeyecek bir politika izlemek olduğunu söyleyen TİP, Kurtuluş Savaşı’mızın tarihsel nedenleri ve bütün Atatürk devrimlerinin temel hedeflerinin hep bu özellik olduğunu belirtir. Adalet Partisi hükümetini; Türkiye’nin yabancı nüfuzundan bağımsız olmadığını ve Amerikan üslerinin 35 milyon metrekarelik vatan toprağını egemenliği altında tuttuğunu söyleyerek eleştirmektedir. Aybar, Atatürk için; ona gençlik yıllarım boyunca İstanbul sahillerinde beni yabancı bir harp gemisi görme acısından uzak tuttuğu için müteşekkirim, der. TİP Kurtuluş Savaşı ve Milli Mücadeleyi anti-emperyalist bir savaş olarak görmesine rağmen, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kapatılması ve İnönü CHP’sinin bir takım uygulamalarını da eleştirmektedir.

Etyen Mahçupyan 5 Ekim 1998 tarihinde Radikal Gazetesinde yazdığı bir yazısında Aybar için şöyle der; Aybar’ın siyaset adamlığı Türk siyasetinin son 50 yılında gelişen yaklaşım ve anlayışların uzağında biçimlenmiştir. Ne garip ve hazindir ki, Aybar siyaset yapma yöntemini, örnekleri 19. yüzyıl başında özellikle Jön Türkler ve İttihat ve Terakki kadroları arasında görülen bir yönelimle bütünleştirmiştir. Bence Aybar, ailesinden gördüğünü kendi yaşamında uygulamaktadır. Etyen Mahçupyan analizine şöyle devam eder; öncelikle artık Aybar’ın yıllar önce büyük bir cesaretle vurguladığı düşünceleri günümüzde evrensel birer doğru olarak kabul edilmiştir. Aybar sosyalizmi insanın özü ve toplumun değişkenliğiyle bütünleşen bir süreç olarak tanımlamıştır.

İnsan, insanın kurdudur

Zaman geçtikçe her parti içinde farklı sesler çıkmaya başlar, TİP’de de öyle olur. Zaten baştan beri parti içinde farklı çizgide gruplar vardır. Mihri Belli’nin Milli Demokratik Devrim grubu 1965 seçimleriyle partide ayrışır ve 1966’da partiden ihraç edilirler. İhraç edilen bu grup, Fikir Kulüpleri Federasyonunda etkin olup isimlerini Devrimci Gençlik (Dev-Genç) olarak değiştirip, TİP ile bağlarını koparır. Bunun üzerine TİP, kendi çizgisinde Sosyalist Gençlik Örgütü’nü kurar.

Parti’de aslında baştan beri Aybar’ın güler yüzlü insancıl sosyalizmi ile daha katı bir çizgide duran Behice Boran’ın Emek Grubu ayrışmayı beklemektedir. Behice hanım, ABD’de sosyoloji alanında doktora yapan ilk Türk kadınıdır. Aynen Aybar gibi üniversiteden sol görüşlü olduğu için atılmıştır. Bu ayrışma 1968 yılında Varşova Paktı’nın Çekoslovakya’daki Prag Bahar’ına müdahale etmesiyle derinleşir. Genel Başkan Aybar 20-21 Ağustos gecesi gerçekleştirilen bu askerî müdahaleyi 21 Ağustos günü yaptığı bir basın açıklaması ile kınar. TİP MYK üyesi Behice Boran da 27 Ağustos 1968 tarihli Milliyet gazetesinde yayınlanan makalesinde Sovyet müdahalesinin, milli bağımsızlık ve eşitlik haklarına olduğu kadar sosyalizm ve sosyalist enternasyonalizm ilkelerine de aykırı olduğunu söyleyerek TİP’in bu tutumunu kendi ideolojik temelleriyle savunur. Ancak, daha sonra Aybar’ın Sovyetler Birliği’ne yönelik artan eleştirileri, Sovyet tipi sosyalizmi reddi ve güler yüzlü sosyalizm yönünde konuşmalarına devam etmesi üzerine Behice Boran ve Sadun Aren’in başını çektiği grupla arasında gerilim artar. Aybar açıkça Antisovyetik Eurososyalist bir çizgidedir, sosyalizm insan içindir insan sosyalizm için değildir, der. 1969 seçimlerinde TİP’in vekil sayısının azalmasıyla Aybar genel başkanlıktan istifa eder. Şubat 1971’de Aybar TİP parti üyeliğinden istifa edecektir. TİP içinden daha sonra birçok farklı parti ve gruplar çıkacaktır.

Aybar’ın bu özgürlükçü sosyalizm düşüncesi, önce Komünizmle mücadele Derneği ve diğer ABD destekli sağ gruplar tarafından kaba kuvvetle, sonra da özgürlükçü sosyalizmin revizyonist olduğu iddiasıyla sol içindeki provokatörlerle yıkılmak istenmiştir. Burada özel bir tarihsel yere sahip olan Komünizmle Mücadele Derneği’ne bir parantez açmak isterim. 1950’de Türkiye’de sol merkezli görüşlere karşı kurulmuş muhtemel NATO destekli ilk dernektir. Derneğin kurucuları arasında direk Nur Cemaatinin önde gelenleri vardır. Recai Kutan, Fethullah Gülen, Cemal Gürsel, Adnan Menderes, Celal Bayar, Süleyman Demirel ve Turgut Özal derneğin bilinen üyelerinden bazılarıdır. Bu dernek 27 Mayıs 1960 Hareketi ile kapatılır. Türkiye çapında NATO/Gladyo destekli sol karşıtı kontrgerilla faaliyetleri çerçevesinde kurulan ikinci nesil Türkiye Komünizmle Mücadele Derneği ise 1963 yılında kurulur. 1965’te 27 olan şube sayısı kısa sürede 110’a çıkar. TİP’in yükselişi ile beraber, 1965 yılından itibaren İzmir,Antalya, Adana, Erzurum, Kars ve Trabzon’da mitingler düzenleyen bu derneğin Erzurum şubesi kurucularından biri de bugün ABD’de kaçak olan Fethullah Gülen’dir. Derneğin önde gelen üyeleri, daha sonra aralarında İlim Yayma Cemiyeti’ni de kuracaklardır. Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel, 16 Temmuz 1965 tarihinde, TİP’in Bursa mitingine yapılan saldırı sonrasında Komünizmle Mücadele Derneği fahri başkanlığından ayrılır.

Aybar 1975’te, kısa bir süre sonra Sosyalist Devrim Partisi adını alacak olan ve 12 Eylül 1980’de diğer partilerle birlikte kapatılacak Sosyalist Parti‘yi kurar. Sosyalizmin enternasyonal özelliğinden ziyade, Türkiye’yi merkeze alan bir milli sosyalizm anlayışının temsilcisidir. Bu yönüyle sol kesimde yaşam boyu eleştirilecektir.

Uluslararası Russell Mahkemesi‘nde Yargıç

Mehmet Ali Aybar, hukukçu olduğu için ABD’nin Vietnam’daki savaş suçlarını yargılamak üzere 1967’de oluşturulan Uluslararası Russell Mahkemesi‘ne yargıç olarak da seçilir. Ünlü İngiliz bilim insanı Bertrand Russell öncülüğünde kurulan uluslararası savaş suçluları mahkemesinde, aralarında Jean Paul Sartre, Simone de Beauvoir ve Yugoslav politikacı Vladimir Dedijer gibi barışsever ve ünlü düşünce adamlarının bulunduğu 25 kişilik bir heyette görev yapar. Mahkeme sonunda, ABD’nin Vietnam’a karşı savaş suçu işlediği, sivil hedeflere karşı yoğun ve sistemli bombardıman yapıldığı ve bunun Vietnam halkına yapılmış bir soykırım olduğu, Tayland, Filipinler ve Japonya gibi hükümetlerin de bu suçun işlenmesinde işbirlikçi oldukları sonucuna ulaşır. Bugün her görüşten tarihçiler, bu mahkemenin sonucunu kabul etmektedir. Aybar’ın orada olması ülkemizin prestiji açısından önemlidir.

Bağımsızlık, Demokrasi, Sosyalizm (1968), 12 Mart’tan Sonra Meclis Konuşmaları (1973), Örgüt Sorunu (1979) ve TİP Tarihi (BDS Yayınları) isimli kitapları bulunan Aybar’ın 1947’de evlendiği Siret Uncu’dan bir kızı vardır. Mehmet Ali Aybar, İstanbul’da tedavi edildiği Florence Nightingale Hastanesi’nde 10 Temmuz 1995 tarihinde kalp yetmezliği sonucu hayatını kaybedecektir. Sol, hümanist ve güler yüzlü sosyalizm kavramlarını Aybar ile kazanmıştır. Ve tarih galiba onu haklı çıkarıyor.

Prof. Dr. Ali Fuat KALYONCU

BİYOGRAFİ DOSYASI /// Prof. Dr. Ali Fuat KALYONCU : Theophano ödülü ve İmparatoriçe Theophano kimd ir ??


Prof. Dr. Ali Fuat KALYONCU : Theophano ödülü ve İmparatoriçe Theophano kimdir ??

Covid-19 aşısını geliştiren Dr.Özlem Türeci ve Dr.Uğur Şahin’e Yunanistan’ın İmparatoriçe Theophano Ödülü verildi. Peki bu ödüle ismi verilen imparatoriçe kimdir? Neden bu ödül verilmektedir?

Küresel koronavirus pandemisinin sürdüğü bugünlerde, hastalık üzerine en etkili aşılardan birini geliştiren, Almanya’da yaşayan Türk bilim insanları Dr.Özlem Türeci ve eşi Dr.Uğur Şahin’e insanlığa yaptıkları katkılarından dolayı Selanik’te 14 Ekim 2021 tarihinde İmparatoriçe Theophano Ödülü verildi. Ödül, kendilerine tarihi Rotonda binasında Yunanistan Cumhurbaşkanı Katerina Sakelaropulu tarafından takdim edildi. Yunan Cumhurbaşkanı, Danıştay başkanlığı yapmış saygın bir hukukçu olup son zamanlarda Türkiye’den gasp ettikleri adalarda askerlerle resim çektirmeyi çok seven bir kişi. Yunan Devlet Haber ajansı AMNA, ödül törenine İrlanda eski Cumhurbaşkanı Mary McAleese, Finlandiya eski Cumhurbaşkanı Tarja Halonen, Alman Parlamentosu eski Başkanı Rita Süssmuth, Makedonya-Trakya Bakan Yardımcısı Stavros Kalafatis, Pfizer’ın Selanik kökenli CEO’su Albert Burla ve Selanik Aristotelio Üniversitesi Rektörü Nikos Papaioannou katıldığını bildirdi. Ödülü kazanan ünlü çift, bu vesileyle geldikleri Selanik’te ziyaret ettikleri Atatürk’ün evindeki anı defterine “Atatürk’ün doğduğu yeri ziyaret etmek, Türk kökenli bilim insanları olan bizler için bir onurdur. Modern Avrupa’nın öncü liderlerinden biri olan Atatürk’ün, özgür düşünce ve bilimin insanlık için taşıdığı temel değerleri vurguladığı ‘Hayatta en hakiki mürşit ilimdir’ şeklindeki bilge sözüne tamamen katılıyoruz” ifadelerini yazdılar.

Bu haber aynı gün bütün Avrupa, dünya ve Türkiye haber sitelerine çıktı. Ben açıkça bu ödülü ve bu imparatoriçeyi ilk kez duyduğum için konuyu biraz araştırdım, öğrendiklerimi sizlerle paylaşmak isterim. Kim bu İmparatoriçe, bu ödül nereden çıktı, neden Rotonda’da verildi? İlk kez 2020’de Avrupa Birliği’nin öğrenci değişim programı olan ERASMUS’a verilen bu ödül, geçen yıl Dönem Başkanı Ursula von der Leyen’e takdim edilmişti. Bilmek lazım ki bu gibi olaylarda tesadüf olmaz, herşeyin bir anlamı vardır.

İmparatoriçe Theophano

Esas ismi Anastasia veya Anastaso olarak kabul edilmektedir. Muhtemelen Sparta’da Yunan asıllı fakir bir bekçinin kızıdır. Güzelliğine aşık olan veliaht Prens Romanos ile 956 yılında evlenirler. Evlenince fakir geçmişini arkada bırakarak, Theophano ismini alır. Makedonyalılar Hanedanı‘nın azize imparatoriçesi Theofano‘dan sonra tahta çıkan bu isimli ikinci imparatoriçedir. Vikipedi’deki özgeçmişinde kayınpederi İmparator VII. Konstantinos‘u zehirlediğine dair dedikodular olduğu yazılıdır. Eşi Romanos’un karısına bağlılığı ve onun tavsiyelerini dinlemesi kısa süren iktidarında Theofano’nun ön plana çıkmasına neden olur. 15 Mart 963 tarihinde, İmparator II. Romanos 26 yaşında aniden ölür. Theofano’nun onu da zehirlediğine dair söylentiler çıkar. Oğulları veliahttır ve Theofano tahtın naibi olur. Ancak İktidarını güvence altına almak için zamanın en güçlü generali Nikiforos Fokas ile işbirliği yapmak zorunda kalır. Çıkan kısa bir iç savaş sonrası Nikiforos 16 Ağustos günü Ayasofya‘da tac giyer, ardından Theofano ile evlenerek hanedan ile akraba olur ve hükümdarlığını meşrulaştırır.

İmparatoriçe’nin evliliği, Nikiforos’un Theophano’nun çocuklarından biri (ya da ikisinin) vaftiz babası olması, dini açıdan tartışmalara neden olur. Bizans Patriği Polyeuctus uzun tartışmalı bir dönem sonrasında bu evliliğin dini açıdan geçersiz olduğunu açıklar ve imparatoru aforoz eder. Neticede çocukların vaftiz babalığından vazgeçen Nikiforos’un evliliği devam eder ve kendisi de tekrar kiliseye alınır. Kısa bir süre sonra, Theophano genç ve parlak bir general ve akrabası olan olan İoannis Cimiskes ile ilişki kurar. İkisi daha sonra Nikiforos’a karşı bir suikast düzenleyip, 10 Aralık 969’u 11 Aralığa bağlayan gece onu öldürtürler. Cimiskes, I.Ioannis adıyla imparator olur.

Ama evdeki hesap çarşıya uymaz. Theophano imparatoriçeliğe devam etmeyi düşlerken, kötü Patrik Polyeuctus gene araya girer ve İoannis’ten tövbe edip önceki imparatorun katillerini cezalandırmasını ve Theofano’yı da saraydan atmasını ister. İoannis, Patriğin isteklerine uymak zorunda kalır ve ancak ondan sonra imparator olarak taç giymesi için kiliseye girmesine izin verilir. Theofano ise şehire en yakın olan Prens Adalarına sürgüne gönderilir. Prens Adaları boğazın hemen güney ucunda yerleşen dokuz adaya verilen isimdir. Bu adaların altısında tarih boyu yerleşim olmuştur. Bunlar; Kınalıada (Proti), Burgazada (Antigoni), Heybeliada (Halki), Büyükada (Prinkipo), Sedefadası (Anterovithos), Kaşıkadası (Pitta),Tavşanadası (Niandros), Yassıada (Plati) ve Sivriada’dır (Oksia). En az üç çocuğu olan imparatoriçe’nin iki oğlu daha sonra sırayla Bizans tahtına çıkacak (II.Basileos ve VIII.Konstantinos) ve kızı Anna Porphyrogenneta, dönemin Kiev’deki Rus Çarı I. Vladimir ile evlenecektir. İmparatoriçe muhtemelen daha sonra oğullarının tahta geçmesi ile Konstantinopolis’e geri dönmüştür. Aslında buna benzer hikayeleri olan başka imparatoriçeler de vardır Bizans’ta. Mesela İmparator Justinianos’un eşi Theodora ve kızkardeşi Zoe de çok becerikli kadınlardır. Zoe evlendiği üç kocasını da imparator yapmıştır, Aya Sofya tavanında resmi vardır.

Bu ödül hakkında

Bizans kültüründe kadının yeri, o dönem Batı Avrupa’dan daha ileri idi. Kadınlar eğitilebiliyor, yazar, hekim olabiliyor ve ticaret yapabiliyorlardı. Theophano’nun Avrupa kültüründe çağına göre ilerici düşünceler olan cinsiyet eşitliği, eğitim ve temizlik konusunda(beden ve giysiler) olumlu bir etki yarattığı bilinmektedir, yemekte çatalı kullanan ilk kişilerden olmuştur. Bizans (Doğu Roma) ile Batı Roma arasında ticaretin arttırılması, o dönem Avrupa ekonomisi için de önemli bir destekti. Theophano’nun üyesi olduğu Makedonyalılar hanedanı ikiye ayrılmış Roma arasında hep iyi ilişkiler kurmak için çalışmış ve kültürel anlamda birçok olumlu faaliyet yapmıştır. Bu nedenle Bizans kültürünün yaşatılması amacıyla bu ödül konmuş ve ortak Avrupa kültürüne hizmet eden kişi ve kuruluşlara ödüller verilmektedir. Bence ödülün verilmesinin esas amacı dünya kamuoyunda Bizans konusunu gündemde tutmaktır. Ödül jürisi esasen Yunan ağırlıktadır.

Rotonda

Rotonda Selanik’in en tarihi ve özel binalarından birisidir. Yapı ismini dairesel şeklinden almaktadır, iç çapı 24.5 m ve yüksekliği 29.8 m’dir. Binanın yapımı MS 300 yılı civarında Sezar Galerious dönemindedir. Binanın yapılma amacı ile ilgili iki düşünce vardır; ya Zeus için yapılmıştır ya da Galerious’a anıt mezar olarak kullanılacaktır, ancak Sezar Selanik’ten uzakta ölünce, toprağa gömülür. Daha sonra bu pagan bina Theodosios döneminde(MS.379-395) gerekli ekler yapılarak Kilise’ye dönüştürülür ve Baş Meleklere adanır. İçi özel mozaiklerle bezenir, bugün bu bina Selanik’in en güzide binası ve timsali olarak kabul edilmektedir. Şehir 1591 yılında Osmanlılar tarafından alınınca Camii’ye dönüştürülür. Hala binanın batı tarafında bu dönemden kalan bir minaresi vardır. 1912 yılında Selanik Yunanlılara geçince bina tekrar Kilise ve 1917’de Venizelos’un kararı ile Makedon Müzesi olur. Bina o zamandan beri müze ve galeri olarak kullanılmaktadır. Yunanlılar, bu binaya bahçesinin batı girişi karşısındaki Ayos Georgios kilisesine atfen, Ayos Georgios da derler. Türk kimliklerini hep belirten bilim insanları Uğur Şahin ve Özlem Türeci’nin bu ödülü burada alması bence de bir kültürler buluşması olmuştur.

Peki törene katılan Burla Biraderlerin yeğeni Albert Bourla kimdir? Nereden nereye.

Theophano Ödülünü alan Türk bilim insanlarının törenlerine katılan misafirlerden biri de aşı üreten Pfizer’in CEO’su Albert Bourla idi. Albert Bourla’nın kuzenleri Türkiye’de yaşıyor. Albert Bourla’nın ailesi esasen 1492 yılında İspanya’dan kovulunca Osmanlıya sığınan Musevi ailelerden. Önce İtalya, oradan da Selanik’e gelmişler. Aile evleri ülkemizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün doğduğu evin sokağında yani Kasımpaşa Mahallesinde. 1911 yılında Selanik’ten İstanbul’a gelen Eli ve Daniel kardeşler, Burla Biraderler şirketini kurmuşlar. Henüz ülkemizde beyaz eşya ve otomotiv üretimi yokken, buzdolabı, elektrik süpürgesi, otomotiv, pil, fotoğraf makine ve filmleri vs ithalatı ilk olarak bu şirket tarafından gerçekleştirilir, kendi isimleri de markalarıdır; Burla Biraderler. Zamanla Ankara’lı Koç ailesi ile ortak olurlar. Bugün Pfizer’in CEO’su Albert Bourla’nın kuzenleri, Arçelik Yönetim Kurulu’nda üyeler ve Burla ailesi Arçelik’in yüzde 17,6 hissesine sahip. Albert, ailenin Selanik’ta kalan kardeşlerinin oğlu, onlar soyisimlerini Fransızca gramere uygun Bourla olarak kullanıyor. Selanik’te kalan son kardeş de zamanla Amerika’ya göç etmiş, işte Albert o tarafın çocuğu. Dünya üzerinde tesadüfler çok enderdir, hemen hemen her şeyin ardında nesiller boyu birikmiş çalışma ve birikim vardır. Kimbilir belki bu ödülün alınmasında bu kişilerin de ilişkileri rol oynamış olabilir.

Ne Mardin Savur’lu anne ve babası okuma yazma bilmeyen Aziz Sancar’ın Amerika’da Nobel Ödülünü alıp, getirip Atatürk’e armağanı, ne de Almanya vatandaşı olabilirler ama Türk kökenlerini her fırsatta dile getiren Hatay’lı Uğur Şahin ve Rize’li Özlem Türeci’nin bu ödülü alınca hemen Atatürk’ün doğduğu o evi ziyaret edip, anı defterine o güzel duygularını aktarmaları sebepsizdir. Türkiye ve Avrupa tarihi birbiri içinde sürüp gidiyor. Avrupa ve Batı’nın kötü zamanlarında Polonyalı, Macar ve Alman göçmen ve sığınmacıları nasıl kabul ettiysek ve onlara görevler verip başarılı olanları taltif ettiysek, Avrupa da şimdi bilim insanlarımıza -eski bir pagan mabedi iken zamanla Kilise ve Camii de olmuş Rotonda binasında- bu tür ödüller vererek , belki de bize biriken borçlarını ödüyor.

Prof. Dr. Ali Fuat KALYONCU

BİYOGRAFİ DOSYASI /// Prof. Dr. Ali Fuat KALYONCU : İstanbul’da isimleri semt ve caddelere verilen iki Fransız : Farrére ve Loti İstanbul’da isimleri semt ve caddelere verilen iki Fransız : Far rére ve Loti


Prof. Dr. Ali Fuat KALYONCU : İstanbul’da isimleri semt ve caddelere verilen iki Fransız : Farrére ve Loti

İstanbul’da yaşayıp Pierre Loti’yi bilmemek, duymamak mümkün değildir. Aynı şekilde eski yarımada bölgesini, Cağaloğlu’nu, Sirkeci’yi, Eminönü’nü gezmeyi seviyorsanız Claude Farrére adını da duyacaksınız. Kimdir bu kişiler, neden isimleri buralarda karşımıza çıkmaktadır? Aslında şehirlerimizde birçok yabancı isimli semt, cadde ve sokak vardır. Bence şehir kültürünün gelişimi açısından gençlere bu isimlerin kim oldukları öğretilmelidir. Özellikle son yıllarda yapılan en büyük yanlışlardan bir tanesi, eski isimlerin değiştirilmesidir. Bu büyük bir saygısızlıktır, kendisinden sonra gelenlere de o yenilenen isimleri değiştirme hakkı vermektir. Şimdi gelin bu isimlerin bazılarının kimler olduklarına bakalım. Bu yazı serisinde Pierre Loti ve Claude Farrére üzerine yoğunlaşacağız. Her ikisi de aşağı yukarı benzer dönemlerde benzer işler yapan insanlardır. Her ikisi de Fransız deniz subayıdır, arkadaştırlar, subay iken yazılarını takma isimlerle yazar ve öyle tanınırlar. Dünyayı dolaşıp İstanbul ve Türkleri severler. Hem Osmanlı, hem de yeni Türkiye Cumhuriyeti’ni desteklerler. Hem Osmanlı döneminde hem de Ankara’da TBMM kurulduğu andan itibaren yöneticilerimiz için bu tip insanlar, seslerini dünyaya duyurmak için uygun birer fırsattır. Hem Loti hem de Farrére bu görevlerini çok iyi yaparlar. Belki edebi yönleri çok kuvvetli olmayabilirler ama dönemlerinde çok okunmuşlardır ve ünlü kişilerdir. Her iki yazar da seçkin edebiyatçıların atandığı Fransız Akademisinin üyesidir.

Pierre Loti

Asıl adı Louis Marie Julien Viaud olup 1850’de doğmuş ve 1923’de ölmüş bir Fransız romancıdır. Yazarın kullandığı bu takma ismin kimi kaynaklara göre öğrencilik yıllarında, kimi kaynaklara göreyse, 1867 yılında yaptığı Okyanusya seferi sırasında, Tahitili yerliler tarafından verildiği söylenir. Loti, egzotik iklimlerde yetişen bir çiçektir. Kendisine kullanmayı tercih ettiği isimle seslenelim, Pierre Protestan bir ailenin çocuğudur, önce 17 yaşında deniz kuvvetlerine girer, 1881 yılında yüzbaşı olur, sonra kariyerine devam ederek albaylığa kadar yükselir, dünyayı gezer. Daha sonra romanlarına konu edeceği birçok kültürü böylelikle yakından tanır. Hayatı boyunca birçok kez İstanbul’da bulunan yazar ilk kez 1876 yılında bir bahriyeli olarak gelir, burasını çok sever ve burada 16 ay kalır. Aziyade isimli romanının baş kahramanı olan kadınla burada tanışır.

1887’de tekrar İstanbul’a gelen Loti ilk romanı Aziyade’nin devamı sayılabilecek Fantôme d’orient’i, 1890’da üçüncü gelişinde ise Constantinople’i yazar. Mayıs 1894’e rastlayan dördüncü gelişinde ise 28-31 Mayıs günlerini Bursa’da geçirir. Le Galilée adlı kitabındaki La Mosquée Verte bölümü, Bursa’ya yaptığı bu gezinin izlenimlerini yansıtır. 1898’de yayımlanan Figures et choses qui passaient’de yer alan Le passage de Sultan’da II. Abdülhamid’in Yıldız Sarayı’ndan Cuma Selâmlığı için Hamidiye Camii’ne gidişini ve dönüşünü anlatır. Le Vautour adlı geminin kaptanı olarak 1903’teki beşinci ziyaretinde, mürettebat arasında henüz genç bir subay olan ve birçok yönüyle kendisine benzeyen bir diğer Türk dostu yazar Claude Farrère de vardır. Loti İstanbul’da bu defa yirmi ay kalır. Onun 220.000 basımla o yılların en çok okunan kitapları arasına giren Les désenchantées adlı ünlü romanı, büyük ölçüde bu ikametindeki izlenimlerine dayanır. Loti’nin şehirde dolaşmak üzere her karaya çıkışında başına mutlaka fes giydiği ve gemi mürettebatının da kendisine “paşa” diye hitap ettiği söylenir. Bu gelişinde Türkçe öğrenmeye teşebbüs ettiği ve şehremaneti kâtiplerinden Zekî Mugāmiz’den ders aldığı bilinmektedir. Ağustos 1910’da İstanbul’a altıncı defa gelen Loti, bu seyahatinde bir süre Kandilli’de Ostrorog yalısında misafir edilir, sonra Divanyolu’nda Atik Ali Paşa Camii karşısındaki bir evi kiralar ve bir ay süreyle burada oturur. Halen bu sokakta kaldığı evin duvarında Fransızca ve eski Türkçe olarak şöyle bir plaket vardır; Türklerin saadet ve felaket günlerinde necip ve sadık bir dost olmuş, Fransız Akademisi azası Piyer Loti 1328 tarihinde bu evde ikamet etmiştir (Pierre Loti, de L’Academie Française, le noble et fidele ami des Turcs dans leurs jours de prosperite et de malheur, a habite cette maison en 1910).

Son olarak Ağustos 1913’te İstanbul’a geldiğinde Trablusgarp ve Balkan savaşları sırasında yayımladığı, Türkleri müdafaa eden eserleri ve Batı dünyasında sergilediği Türk dostu davranışları dolayısıyla Tophane rıhtımında büyük bir merasimle karşılanır ve Sultan Reşat tarafından sarayda ağırlanır. Loti bu gelişinde, Şehremaneti ve Müdâfaa-yi Milliyye Cemiyeti tarafından Çarşamba’da Fethiye Camii yakınlarında kendisine tahsis edilen bir konakta kalır. O yıl yayımlanan La Turquie agonisante adlı eseri Can Çekişen Türkiye adıyla Türkçe ’ye çevrilir. Birinci Dünya Savaşı hemen öncesi Osmanlı hükümetine bir mektup yazarak Batılıların Osmanlı Devleti’ni parçalama niyetlerinden bahsederek, savaşa girilmemesi konusunda hükümeti uyarır. Türkler’ in hukukunu müdafaa eden bu tavrı ve eserleri dolayısıyla Avrupa’da ve özellikle Fransa’da istenmeyen adam ilan edilir ve zaman zaman çok ağır hakaretlere maruz kalır. Ama uyarı mektubunda yazdıkları aynen çıkacaktır. Birinci Dünya Savaşı’nda ve sonrasında Anadolu işgalinde Avrupa’ya karşı hep Türklerin yanındadır. Millî Mücadele döneminde Anadolu’daki direnişe destek vermesi ve kendi ülkesi olan işgalci Fransa’yı ağır bir dille eleştirmesiyle Pierre Loti, Türk halkının sevgisini kazanır. Pierre Loti, Ermeni meselesi ve Sevr Antlaşması gibi konularda da açıkça Türkleri müdafaadan çekinmez.

10 Aralık 1919’da Abdülhak Hâmid (Tarhan), Hamdullah Suphi (Tanrıöver), Yahya Kemal (Beyatlı), Celâl Sâhir (Erozan), Ahmed İhsan (Tokgöz), Velid Ebüzziya ve Kâzım Şinâsi’nin (Dersan) bir araya gelmesiyle Pierre Loti Cemiyeti kurulur. 1921’de Müfide Ferid (Tek) başkanlığında bir heyet Türkiye Büyük Millet Meclisi adına Loti’yi ziyaret eder ve kendisine İstanbul’un fahrî hemşerilik beratını sunar. Loti, İnönü Zaferi sonrası Mustafa Kemal Paşa’ya bir mektup yazarak Türk milletine sevgiyle bağlı olduğunu belirtir ve kendisini kutlar. Paşa da buna karşılık olarak verdiği destek için teşekkür eder ve dostluğunun bir simgesi olarak bir halı hediye eder. Mektubunda; tarihin en karanlık günlerinde sihirli kalemiyle daima Türk milletinin hakkını teyit ve müdafaa etmiş olan büyük üstat için Türk milletine beslediği derin ve sarsılmaz muhabbet hislerine, istiklal mücadelesinde şehit düşen erkeklerimizin yetim bıraktığı kızlarımız tarafından gözyaşları ile dokunan bu halı şehadet edecektir.” der. Bu tür ilişkiler her zaman çok önemlidir. 1927’ye kadar her yıl 23 Ocak tarihinde Pierre Loti günleri tertip edilir. Tabii zamanla bu toplantılar günün şartlarında tavsar ve unutulur.

Daha sonra İstanbul’da Divanyolu’nda bir caddeye Pierre Loti Caddesi ve Eyüp’te bir kahvehaneye de Pierre Loti kahvesi adı verilir. Günümüzde bu kahvehanenin olduğu tepe, Pierre Loti Tepesi olarak anılmaktadır. Ayrıca bu tepeye ulaşmak için inşa edilen Eyüp-Piyer Loti Teleferiği ismi ile anılmaktadır. 1942 yılında İstanbul-Beyoğlu’nda kurulan Fransız Lisesine de adı verilir.


Loti, belki edebi yönü çok kuvvetli bir yazar olmasa da döneminde halkın okuduğu bir yazar olarak Avrupa’da kendini kabul ettirir. Daha sonraki yıllarda her sene bir kitap yazar ve kitapları geniş kitlelerce okunur. 1891 yılında Fransız Akademisi‘ne seçilen yazara 1910 yılında Légion d’Honneur nişanı verilir. Derin bir umutsuzluğu dile getiren yapıtlarında aşkın yanı sıra ölüm duygusu da geniş yer almaktadır. Bütün bu umutsuzlukla birlikte içinde olan, insanlığa karşı şefkat duygusunu yapıtlarına yoğun olarak yansıtır. Hakkında farklı cinsel tercihleri olduğu yönünde söylentiler vardır.

Loti, Türk aydınlarını ikiye bölmüştür. Kimi aydınlar onun gerçekten bir Türk dostu olduğuna inanırken, kimileri de onun aslında Osmanlı’nın zayıf ve geri kalmış hâlini acıyarak sevdiğini savunurlar. Mesela 1925 yılında Nâzım Hikmet yazdığı Şarlatan Piyer Loti şiirinde kendisinden pek hoş bahsetmez. Tevfik Fikret, Halit Ziya (Uşaklıgil), Celâl Nuri (İleri) ve Adnan Adıvar başta olmak üzere bazı Türk yazarları da onu Avrupa’da yanlış ve hayalî bir Türk imajı oluşturmakla suçlarlar. Ama diğer yandan mesela yazar Abdülhak Şinasi Hisar, ‘’İstanbul ve Pierre Loti’’ adlı kitabında Loti’ ye övgüler yağdırır ve Loti’nin yazılarının bazı Türklerin yazdıklarından daha millî bir his ve zevk taşıdığını söyleyerek, onun Türkiye ile ilgili bütün eserlerinin Türkçeye çevrilmesini ister.

1920 yılında felç geçiren yazar, 1923 yılında hayatını kaybeder. Felç geçirince bunu duyan Atatürk kendisine bir geçmiş olsun mesajı gönderir. Cenazesine Türkiye adına Avrupa Türk Basın Bürosu Müdürü Ahmed İhsan (Tokgöz) katılır. Tokgöz, Servet-i Fünun dergisinin sahibi ve ilk Olimpiyat Komitemizin başkanıdır.

Yarın Claude Farrére ile devam edeceğiz…

Prof. Dr. Ali Fuat KALYONCU

BİYOGRAFİ DOSYASI : FRANSIZ YAZAR Claude Farrére


FRANSIZ YAZAR Claude Farrére

Gerçek adı; Charles Frederick Bargone olup 1876’da Lyon’da doğmuş ve 1957’de Paris’te ölmüş bir Fransız yazardır. Loti gibi uzun yıllar Fransız donanmasında görev yapmış ve dünyayı dolaşmıştır. Üslerinden izin almadan yazı yayımlaması mümkün olmadığından önce Pierre Toulven takma adını kullanır, sonra Claude Farrère adını alır. Romanlarının konusu İstanbul, Saygon ve Nagazaki’de geçer. 1905 yılında yayımlanan Uygarlaşanlar (Les Civilisés) adlı romanla, Goncourt Akademisi Edebiyat Ödülü’nü kazanır. Pierre Loti‘nin, Vautour gemisinin kaptanı olarak İstanbul’da bulunduğu 1903-1905 yılları arasında, Claude Farrere de aynı gemide subaydır. Balkan Savaşları sırasında, Loti’nin daveti ile Türkiye lehine siyasî analizler yazar. Birinci Dünya Savaşı’nın öncesi, destek bulmak amacıyla Paris’e giden Cemal Paşa’nın girişimleri sonucunda kurulan Türkiye-Fransa Dostluk Cemiyeti’nin Paris şubesi yönetim kurulunda yer alır. İkinci Meşrutiyet esnasında istanbul’dadır ve 1910’da Mecidiye nişanı ile ödüllendirilir. Savaştan sonra Loti ile beraber Türkler lehine mücadele etmeyi sürdürür. 1919’da binbaşı iken daha rahat roman yazmak için ordudan ayrılır.

Türk Kurtuluş Savaşı sürecinde, Türkiye’ye cephe alan kendi ülkesi Fransa’ya karşı Türkiye’yi destekleyen yazılar yazar. Yazar, Türk dostu olmanın yanı sıra bir Japon dostu olarak da tanınır. 1905 yılındaki Rus-Japon Savaşı sırasında geçen bir aşk hikayesini anlattığı Savaş (La Bataille) romanı bilinen bir eseridir. 1919’da piyasaya sürülen ve halen üretilmekte olan Mitsouko (Japonca Gizem) adlı parfüm, ismini romandaki Japon kadın karakterinden almıştır.

Kuvvetli bir Türkiye’nin dünyanın stratejik, sosyal ve iktisadi dengesi için gerekli olduğunu savunan aydınlar arasındadır. Türkiye lehine yazılarından ötürü Le Temps gazetesi eleştirmeni Paul Souday onun hakkında şöyle yazar; Claude Farrére Türksever olmaktan da ileri, baştan ayağa kadar Türk ve Müslümandır. Farrére, Türk davası lehindeki çalışmalarından dolayı Pierre Loti’ye Nobel Ödülü’nün verilmediğini belirten bir makaleyi bir Cenevre gazetesinde yayımlandıktan sonra bu yazı TBMM’de gündeme gelmiş ve 21 Ocak 1922 oturumunda Celal Nuri Bey ve arkadaşlarının önergesiyle bu yazı nedeniyle Claude Farrére’e teşekkür edilmiştir.

Farrére Ankara’ya gidip Başkumandan Mustafa Kemal Paşa ile görüşmek üzere 15 Haziran 1922’de İstanbul’a gelir. Sirkeci İskelesi’nde coşkulu bir törenle karşılanır. İstanbul’da kaldığı süre içinde Pierre Loti ve Fas konulu iki ayrı konferans verir. Ankara’da bulunan Türk Matbuat Cemiyeti tarafından kendisine fahri üyelik verilir. Ankara’ya gitmek ister ancak çeşitli nedenlerle gidemeyeceği anlayınca, o sırada Kocaeli cephesini teftiş etmekte olan Mustafa Kemal Paşa ile İzmit’te görüşme talebinde bulunur. 18 Haziran 1922’de İzmit rıhtımında coşkulu bir törenle karşılanır ve Sultan Abdülaziz için inşa edilmiş av köşkünde kalan Mustafa Kemal ile iki saat görüşürler. Ertesi sabah binlerce kişiden oluşan halk kitlesinin tezahüratı içinde Mustafa Kemal Paşa ile köşkten istasyona kadar yürürler ve özel bir trenle Adapazarı’na kadar Mustafa Kemal’le birlikte seyahat eder. Adapazarı’ndaki askeri denetlemede Mustafa Kemal Paşa’ya eşlik eder. Mustafa Kemal Farrère’e, üzeri gümüşle işlenmiş bir kırbaç hediye eder.

Ekselsioré gazetesinin İstanbul muhabirine verdiği mülâkat, 23 Haziran 1922’de İstanbul’dan ayrılışından sonra yayınlanır. İzlenimlerini “Mustafa Kemal harikulâde bir insan. İzmir, İstanbul ve Edirne Türklere verilmeli, 1914 yılı sınırları yeniden tesis olunmalı, aksi takdirde harp yeniden başlayacaktır” şeklinde aktarır. Le Figaro ve La Galois gibi gazetelerde de benzer izlenimlerini paylaşır. 1922’de Turquie ressuscitée adlı uzun makalesi yayımlanır. Bu makale daha sonra 1930 yılında kitap olarak da yayımlanacaktır. Farrère, Osmanlı Devleti’nin varlığını anayasaya bağlı bir sultanlık olarak sürdürmesini, Mustafa Kemal Paşa’nın sadrazam olmasını düşünmektedir. Bu nedenle Cumhuriyet döneminde Türkiye’ye birkaç kez giderek konferanslar verir ama pek eskisi gibi itibar görmez. Toplam altı kez Türkiye’ye giden Farrère’nin son Türkiye seyahati 1950’dedir.

Çok üretken bir yazar olan Farrère, hayatı boyunca seksen kadar kitap ve bir o kadar da esere önsöz yazmış olması onun yaşadığı dönemdeki ününü ve prestijini gösterir. Bilim kurgu alanı ile de ilgilenmiştir. 1932’de Paris’te düzenlenen küçük bir kitap fuarı ve imza günü sırasında dönemin Fransa Cumhurbaşkanı Paul Doumer, La Bataille (Savaş) adlı kitabını ona imzalatmak için beklerken Pavel Gorgulov adlı bir Rus anarşisti tarafından vurularak öldürülür. Claude Farrere, saldırganın kolunu tutup onunla boğuşur. Farrère, ülkesinde çok okunan bir yazar olmasına rağmen az sayıda eseri yabancı dillere çevrilir. Kitapları en çok Rusça’ya çevrilmiştir. 1935 yılında Fransız Akademisi’ne üye olarak kabul edilir. Yazar, 21 Temmuz 1957’de 81 yaşında Paris’te yaşamını kaybeder. İstanbul’da Sultanahmet semtinde bir caddeye Klodfarer adı Türkçe okunuşuyla verilmiştir. Paris’te ve Fransa’nın başka kentlerinde de yazarın adını taşıyan cadde ve sokaklar vardır.

Prof.Dr.Ali Fuat KALYONCU

NAZİZM DOSYASI /// PROF. DR. ALİ FUAT KALYONCU /// Alfred Kantorowicz : Nazi temerküz kampından Türkiye’ye


PROF. DR. ALİ FUAT KALYONCU /// Alfred Kantorowicz : Nazi temerküz kampından Türkiye’ye

E-POSTA : f.kalyoncu

1933 yılındaki nüfus kayıtlarına göre Almanya’da 5oo.ooo civarında Yahudi vardı. Almanya nüfusunun ancak yüzde 1’i idiler. Bunların yaklaşık dörtte üçü şehirlerde orta sınıf, esnaf, sanatçı ve ticaret yapan kişilerdi, tabii zengin olup bankası olanlar da vardı. Kırsal kesimin büyük bir kısmını Almanlar oluştururken, şehirlerde Yahudilerin fazla olması, Almanların kıskançlığını çeken bir noktaydı. Naziler 1929 ekonomik krizinden büyük ölçüde etkilenen halkın tepkilerini bu Yahudiler üzerinde toplamayı başardılar. Halbuki bu kriz esasen Amerika’dan kaynaklanıp dünyayı etkileyen bir kapitalist sistem sorunu ve sonucuydu. Hitler, partisinin propaganda çalışmalarında sürekli Yahudileri bir nefret odağı haline getiriyordu. 1933 yılında iktidara geldiklerinde 7 Nisan’da Ari ırktan olmayan kişilerin her tür kamu hizmetinden atılmasına imkân veren Ulusal Kamu Hizmeti Kanunu çıkarılır. Üniversitelerde imzaya açılan Pro Adolf Hitler (Hitler’e bağlılık yemini) bildirisini imzalamayanlar görevlerinden atılmaya başlanır. Görevden atılanların bazıları tutuklanır ve toplama kamplarında zorunlu gözetim altına alınırlar.

9 ay toplama kampında kalan doktorun serbest bırakılması ile ilgili hem Alman hem de Türk kayıtlarında çeşitli söylemler var. Ancak iki iddia daha başat durumda: Birincisi Atatürk’ün araya girerek bizzat Kantorowicz’in Türkiye’ye gönderilmesini istemesi ikincisi ise İsveç Veliaht Prens’in araya girerek doktorun serbest kalmasını sağlaması.

Einstein gibi çok ünlü ve şanslı olanlar hemen Almanya dışına çıkarlar. Ancak burada bahsedilecek olan Alfred Kantorowicz o kadar şanslı değildir. Bildiri imzaya açıldığında Kantorowicz önce izine çıkar ancak izin dönüşü hem de bir öğrencisi tarafından ihbar edilerek yakalanır ve kardeşi ile beraber tutuklanır. Yahudi kökenli olmasının ötesinde Sosyal Demokrat Parti üyesidir ve Sovyetler Birliği’ne iki kez gidip bir süre orada kalmıştır, komünist olduğu yönünde dedikodular vardır. Yani Nazilerin istemediği her olumsuzluğu üzerinde taşımaktadır. Dünya çapında bir bilim insanı olmasının hiçbir önemi yoktur. Kantorowicz önce Bonn Hapishanesi’nde dört ay yatar. Sonra bir toplama kampı olan Boergermoore’a gönderilir. Bu kamplara sadece Yahudiler değil, aryan ırk içine girmeyen çingene, homoseksüel ve engelliler de getiriliyordu. Naziler, tutukluların sayısı artınca bu grupları birbirinden ayırmaya karar verir. Kantorowicz sosyalistlerin ve Yahudilerin tanınmış entelektüel kesiminin toplandığı başka bir kampa nakledilir. Bu yeni kampta yaklaşık beş ay kaldıktan sonra başına gelecek kötü gelişmeleri beklerken birden beklenmedik bir biçimde kendini Türkiye’de bulacaktır. Şimdi bu olayın geri planına bakalım.

Türkiye, 1933 yılından itibaren kapılarını bu sakıncalı Alman Yahudi ve muhalif bilim insanlarına açmıştı. Nöropatoloji alanında çalışan Macar asıllı bilim insanı Prof.Dr.Philipp Schwartz ve dönemin en ünlü cerrahlarından Prof.Dr.Rudolf Nissen İstanbul’a gelerek çalışmaya başlamışlardır.

Zamanla bazı kaynaklarda 400’ü aşkın (veya bazı kaynaklar 1200’e kadar çıkmaktadır) bilim ve sanat insanı Türkiye’ye gelecektir.

Alfred Kantorowicz kimdir ??

Döneminde Avrupa’nın en ünlü diş hekimlerinden birisidir, aynı zamanda Tıp doktorudur. 1933 yılından 1950 yılına kadar İstanbul Üniversitesi Diş hekimliği fakültesini kuracak ve orada çalışacaktır. Diş hekimliğinin her alanında araştırmalar ve eğitmenlik yapmıştır. Kantorowicz 1880 yılında Prusya’nın Poznan bölgesinde doğmuş, 1900 yılında diş hekimi olmuş ve 1901-1905 yılları arasında da tıp eğitimi almıştır. Ancak 1909 yılında Münih Üniversitesi Diş Enstitüsünde diş hekimliğine dönüş yapar. 1914 yılında Birinci Dünya Savaşının başlamasıyla birlikte gönüllü doktor olarak savaşa katılır. 1917 yılında 2.Sınıf Demir Haç madalyası alır. Nisan 1918’den itibaren ise Bonn Üniversitesinde öğretim üyesi olarak diş hekimliği dersleri vermeye başlar. Mesleğinde yükselerek 1923 yılında Bonn Üniversitesi Diş, Ağız ve Çene ordinaryüs profesörü olur.

,

Kantorowicz tutuklu iken Almanya’da görevlerinden ayrılmak zorunda kalan bilim adamları çeşitli ülkelerde üniversitelerde görevler almaya başlamışlardır. Türkiye’ye ilk gelen ekipte yer alan Prof.Dr.Schwartz tarafından Mustafa Kemal Atatürk’e sunulan bilim adamı listesinde Kantorowicz’in ismi, kendisi o sırada toplama kampında olduğu için çizilidir. Kantorowicz o dönemde mesleğinde tanınan, ünlü bir bilim adamı olduğu için Atatürk Kantorowicz’in de Türkiye’ye mutlaka gelmesini ister. Bu amaçla Alman Hükümetine bir mektup yazar. Atatürk’ün ilk mektubunun yazılmasının ardından İstanbul’da o sırada ders veren, daha sonra Amerika’da UCLA Üniversitesi’ne geçen ünlü Alman Filozof Hans Reichenbach ve Duke Üniversitesi’nde kuramsal kimyacı olan Fritz London ile İsveç Veliaht Prensi VI.Gustaf Adolf da Kantorowicz’in toplama kampından çıkarılması için mektup yazdıkları bilinmektedir. Ancak konuya son noktayı Atatürk koyar. Atatürk, tam iki ay boyunca Alman Hükümetinden bir cevap gelmeyince, Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’ı çağırıp bir nota çektirir. Notanın içeriği; “İki ay boyunca mektubumuza cevap verilmemesi Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ne karşı kasıtlı bir hareket midir?” şeklindedir. Bu mektuptan 48 saat sonra Alfred Kantorowicz İstanbul’a gelir. Aslında Atatürk’ün talebi sadece Kantorowicz değildir, Gestapo izlemindeki iki bilim insanını daha yani Gerhard Kessler ve Friedrich Dessauer’i de birlikte ister ve üç bilim insanı da İstanbul’a gelir. Türkiye ve lideri çok prestijlidir. Günümüzde üzülerek böyle bir durumun olamayacağını görüyor ve üzülüyorum.

Kantorowicz İstanbul’da.

Yaptığı ilk işlerden biri diş hekimliği eğitimini 4 seneye çıkarmak olur. Eğitim ve sınav kurallarını düzelten doktor, meslektaşlarının derslerini de denetler. Ayrıca Kantorowicz, diş hekimliği okulunda cerrahi, çene ortopedisi gibi yeni bölümler kurarak eğitimi çeşitlendirir. Doktora ve doçentlik sınavları için de düzenleme yapan doktor, böylece özgün bilim insanlarının yetişmesine önayak olur.

Kantorowicz, Türkiye’de modern diş hekimliğinin gelişiminde kilit bir rol oynar ve 3 yıllık eğitimi 4 yıla çıkarıp, diş hekimliğini cerrahiden ayırır. Diş Hekimliği alanında çeşitli kitaplar yazar. Sadece öğrencilere değil, eğitici kadroya da ders verecektir. Maaşı 625 TL’dir. Bu o zamanki milletvekili maaşı 350 TL olduğu düşünülürse, iyi bir gelirdir.


İran Şahı Pehlevi, 1934 yılındaki Türkiye seyahatinde Atatürk’ün dişlerini çok beğenir. Atatürk, Şah’a ağzındaki dişlerini çıkarıp gösterir. Şah bunu görünce şaşırıp aynı dişlerden kendisinin de istediğini söyler, Şah’ın dişleri çok sorunludur. Atatürk dişlerini yapan Kantorowicz’ten Şah’ın dişlerinin tedavisini yapmasını rica eder. İran Şahı, Kantorowicz‘in yapmış olduğu yeni dişleri ile Türkiye’den mutlu ayrılacaktır. Şah vefatına kadar etrafına bu olayı anlatacaktır.
Türkiye’de ayrılma dönemi geldiğinde dekanlığa şöyle bir mektup yazar; ‘’Artık bana kalan, Üniversite amirlerine ve dolayısıyla Türkiye Hükümetine teşekkürlerimi sunmaktır. Ben Türkiye’nin kendi başına bırakıldığı bir zamanda yapmış olduğu tarihi terakkiyi beraberce yaşama imkanına nail olduğumdan dolayı bahtiyarım. Türkiye Hükümeti bana çok şerefli ve beni tamamiyle tatmin edici bir vazife olarak Tıbbın bir kolunu yeniden ihya etmek ve beni Türk gençliğini yetiştirme vazifesini üzerine almış olan kimseler sırasına dizmek lütfunda bulundu. Türk Hükümeti bana karşı olan tekeffülünü büyük bir alicenaplık ve dikkatle ifa etmiş olduğu gibi, bende his ettiğim teşekkürümü, vazifemi kusursuz ifa etmek suretiyle ispat etmek istedim. Eğer bunda muvaffak olmuş isem kendimi çok bahtiyar hissedeceğim’’.


Alfred Kantorowicz iyi bir sporcu, iyi bir kayakçıdır. Uludağ’ın kayak merkezi olarak kullanılmaya başlanmasının öncülerindendir. Maalesef kayak yapma amacıyla Uludağ’da bulundukları bir sırada 13 yaşındaki oğlu Erich geçirdiği bir bunalım sonucu intihar eder. 1946 yılında Türk vatandaşlığı için başvurmuş fakat hangi nedenle bilinmez, bu başvurusu kabul edilmemiştir. 1950 yılında tekrar ülkesine dönerek Bonn Üniversitesine geçmiştir. Türkiye’ye en son 1958 yılında gelmiş ve Diş Çürüğü Proflaksisi konulu bir konferans vermiştir. 17 Şubat 1962’de Bonn Tıp Fakültesi tarafından kendisine eğitimde 50. yıl ödülü verilmiştir ve bundan kısa bir süre sonra, 6 Mart 1962’de 82 yaşında yaşamını yitirmiştir.

Prof.Dr.Ali Fuat KALYONCU

ÖRTÜLÜ OPERASYONLAR DOSYASI /// Nazilerin Türkiye’yi İşgal Planı : Gertrude Operasyonu ve Orientster n Harekatı


Nazilerin Türkiye’yi İşgal Planı : Gertrude Operasyonu ve Orientstern Harekatı

İkinci Dünya Harbinde Nazi Almanya’sının Türkiye’yi işgal etmek için hazırlık yapmamış olması mümkün değildi, gerektiğinde devreye girmek için hazırlanan bu planın kod adı Gertrude Operasyonuydu. Türkiye 1939’dan itibaren iki yıl içinde, Balkanlardan, Akdeniz’den, Ortadoğu’dan, Kafkaslardan yani her taraftan sıkıştırılmıştı. Harbin başlamasıyla birlikte hem Almanlar hem de müttefikler Türkiye’yi kendi taraflarında harbe girmesi için ikna etmeye çalışıyorlardı. Türkiye süresi ve sonucu belli olmayan bir dünya savaşına girmek için hiç de istekli değildi. 25 yıl önce 1914’de başlayan ilk dünya savaşında, koskoca imparatorluktan Anadolu ve Trakya cansiperane bir savaşla ancak kurtarılmıştı. İlk savaşında Almanlara güvenmiştik, hatta Çanakkale’de ve Kut’ül Amare’de İngilizlere karşı zaferler kazanmıştık da sonra ne olmuştu?

Gertrude Planı 1942 yılı yaz başında oluşturulmaya başlanmıştı. Kod adı daha sonra değiştirilmiştir. Bu konuda Türkçe belge yoktur ve internet üzerinden ulaşılan bilgiler son derece azdır. Herhalde Türkiye müttefiklerin yanında savaşa girseydi veya Alman ordusu Sovyetler Birliği’nin işgal planı olan Barbarosa Harekatında başarılı olsaydı, bu plan hayata geçirilebilirdi. Harbin gidişatı, Almanların Sovyetler’i işgalinin kış nedeniyle başarısız olması ve Müttefikler’in Sicilya’daki harekatları gibi gelişmeler muhtemelen bu planı hayata geçirmekten alıkoymuştur.

Naziler, o döneme ait bulunan çeşitli resmi belgelere göre Azerbaycan’ın neticede Türkiye ile birleşebileceğini ve bunun Alman çıkarlarına uygun olmayacağını düşünmüşlerdi. Halbuki Türkiye’deki kendilerine yakın olan Turancı gruplar, Türkler Almanlar ile beraber olursa ve Almanlar harbi kazanırsa, Kafkasya Türkiye’ye bırakılacak propagandasına inanmışlardı. Alman SS ordusunda bulunan Türk Tugaylarındaki askerlerin önemli bir kısmı da bu propagandaya kapılmıştı. Bu nedenle Almanlar, Türklerin Kafkasya’daki isteklerine karşı Büyük Ermenistan fikrini bir denge unsuru olarak düşüneceklerdi. Bazı iddialara göre Ermenilere bu destek Adolf Hitler tarafından önerilmiş ve onaylanmıştır. Allahtan Türkiye Cumhuriyetini yöneten savaş tecrübesi olan İsmet İnönü ve ekibi, bu tür tuzaklara düşmezler. Bu ekip Birinci Dünya Savaşından sonra imparatorluğun kaybından büyük oranda Almanları sorumlu görüyor ve bu nedenle Almanlarla beraberliğe soğuk duruyorlardı. Ayrıca daha sonra büyük bir sorun olarak her mecrada karşımıza çıkacak olan ilk Dünya Savaşı esnasındaki 1915 Ermeni Tehcirinde Almanların büyük oranda azmettirici rolü vardı. Demek güncel politika zamanla değişen bir olguydu.

Nazi casuslar Türkiye’de

Almanların Türkiye’yi işgal için hazırladıkları plan dosyalarında o dönemin her türlü bilgisi vardır. Türk ordusuna ait tüm detaylar, savunma planları, deniz suyu sıcaklıklarına kadar gereken her bilgi toplanmıştır. Hangi madenin hangi bölgede ve illerde olduğunun haritaları çıkarılmıştır. Almanlar İkinci Dünya Harbi sırasında sadece Türkiye ile ilgili değil, çevre ülkelerin de her tür savunma gücüne dair bilgileri toplamışlardı. Nazilerin amacı esasen petrole ulaşmaktı. En yakın petrol de Kafkasya ve Musul’da idi.

Rusya’nın kışına teslim olan Almanlar Gertrude planına göre 1942 ilkbaharında yıldırım saldırısı ile Balkanlardan Türkiye’ye girip, Bakü ve Musul’a ulaşmayı istiyordu. Bulgaristan, Yunanistan, Arnavutluk zaten işgal edilmiş ya da Alman tarafındaydı. Böylece petrollere el koyunca, buradan beslenen müttefikler de zorda kalacaklardı. Trakya’nın ve orada hazırlanan Çakmak Hattı’nın hızla geçilmesi gerekiyordu, burada takılırlarsa Anadolu’ya geçemeyebilirlerdi. Çakmak Hattı, II. Dünya Savaşı’nın çıkacağının anlaşılmasının ardından Almanlar tarafından gelebilecek bir saldırıya Trakya sınırında karşı koymak amacıyla Çatalca’da kurulan savunma hattıdır. Fransızların Maginot Hattı’na benzer bir yapı olup Marmara Denizi’nden Karadeniz’e uzanmaktaydı. Alman saldırısının tüm detayları dosyada tamamlanmış, komutanlar bile ismen atanmıştı. Suriye zaten o tarihlerde Nazi Almanya’sına bağlı Fransız Vichy Hükümeti’nin bir uydusu olduğu için onlar da güneyden saldırabilirdi, ülkemiz için ne kötü bir senaryo.

Dr.Nerin Emrullah Gün


Almanların Türkiye’yi işgal planı hakkında ayrıntılı bir diğer bilgiyi de gazeteci Nerin Emrullah Gün yazmıştır. Gün’ün muhabiri olduğu
Gazette de Lausanne’da 25 Temmuz 1945 tarihinde yayımlanan makalesini Zekeriya Sertel yönetimindeki Tan Gazetesi aslına sadık kalarak, Orientstern yani Şark Yıldızı Harekatı: Nazilerin Türkiye’de yandaş hükümet kurma planı başlığıyla tercüme ve 28, 29 ve 30 Eylül 1945 tarihlerinde tefrika eder. Makalede Nazilerin Türkiye’yi işgal etmek için plan yaptığı ve bu plan dahilinde hükümet içinden bile bazı isimlerle iş birliği halinde oldukları yazılmıştır. Bu plana göre önce ülke içine tüccar, mühendis veya diplomat sıfatıyla birçok Alman sokulacak, bunlar harekat başladığında önce A listesine dahil olan hükûmet ve parti yöneticilerini tevkif edecekler, sonra B listesine dahil olanları göz altında bulunduracaklardı. Alman işgalini kolaylaştıracak ve kendileriyle işbirliği yapacak olan C listesindeki kimseleri de himaye edeceklerdi. Sonra bunlardan oluşan yeni bir hükûmet kurulacaktı. Belgeyi yayınlayan muhabir, isimleri vermekten çekinmişti.

Peki kimdir bu Nerin Gün? 1916 tarihinde Roma’da doğan Nerin Emrullah Gün’ün annesi Türk, babası İtalyan’dı. 1939 yılında Berlin Üniversitesi’nde öğrenci iken gazeteciliğe başlar, birkaç İsviçre ve Belçika gazetesinin muhabirliğini yapar. 1941 başından 1943 Temmuz ayına kadar Anadolu Ajansı Berlin Büro şefidir. Yazdığı haberler Nazilerin hoşuna gitmediği için 1940 yılında üç ay tutuklanır. İkinci Dünya Harbinde Nazilerin tutukladığı iki tarafsız gazeteciden biridir. 1941’den itibaren İsveç’teki Telgraf Ajansı ve Illustre dergisinin de Berlin muhabirliğini alır. Yazdığı Alman karşıtı (veya doğru olan) haberleri sürdürmesi üzerine Adolf Hitler, İnönü’den bu kişiyi almasını rica eder. Gün, bunun üzerine İtalya ve Macaristan’a geçer. Ancak 1945’de Macaristan işgal edildiğinde Gestapo tarafından tevkif edilerek önce Mauthausen ve sonra da Dachau toplama kampına gönderilir. Şanslıdır, iki hafta sonra Amerikan askerleri tarafından kurtarılır. Paris’teki Türk Büyükelçiliği’nin araya girmesi ile Paris’e gönderilir. Sonra da ABD’ye göç eder.

Gün, temerküz kamplarında iken lisan bildiği için, SS örgütünde memur olarak çalıştırılır. Kampta güvenlik çok yüksek olduğu (ve belki de tüm mahkûmların kamptan sağ çıkamayacağı bilindiğinden), subaylar her bilgiyi yanlarında rahatça konuşmaktadır. Gün, orada Orientstern Harekatı dosyasını duyar ve bu dosyayı okur. Dosyada Türkiye hakkında çok ayrıntılı bilgiler ve ülkede nasıl bir kontrol kurulacağının detayları bulunmaktadır. Yazdıkları içinde tartışmalı bilgiler de olabilir. Gün’ün Orientstern Harekatı diye yazdığı, muhtemelen Gertrude operasyonu’nun devamıdır. Ben bu bilgileri internet üzerinden ulaştığım bazı makalelerden buldum. Bu tür bilgilerin devamının tarihçiler tarafından araştırılması gerekir. Türk-Alman ilişkileri her zaman çok önemlidir.

Prof.Dr.Ali Fuat KALYONCU

KOMPLO TEORİLERİ : Almanlar, Naziler, Osmanlı, Türkler ve Thule-Gesselchaft üzerine


Almanlar, Naziler, Osmanlı, Türkler ve Thule-Gesselchaft üzerine

Birinci Dünya Savaşı sonunda İtilaf Devletleri ile Almanya arasında imzalanan Versay Barış Antlaşması, içerdiği ağır koşullardan ötürü Almanya’da büyük bir tepkiye yol açmış ve hatta ihanet olarak kabul edilmiştir. Birçok tarihçi Almanya’da 1920’lerde yaşanan ekonomik ve siyasi istikrarsızlığa, Nazi Partisi’nin yükselişine ve sonuçta çıkan II. Dünya Savaşı’na esas olarak Versay Antlaşması’nın neden olduğu düşüncesindedir. Almanlar derin bir hayal kırıklığı ve büyük bir ekonomik çöküntüye girer. Kendilerini hep Avrupa ve dünyanın hakimi gibi gören bu insanlar birden kendilerini çok kötü bir noktada bulurlar, ülkeleri bir şekilde parçalanmıştır. İnsanlar böyle dönemlerde kendilerini iyi hissedebilmek için ya dine ya da bazı aşırı (milliyetçi, ırkçı) akımlara yönelebilir, bazı kişi ya da grupları suçlayabilir. İşte o dönemin geri planı bu şekilde bilinirse, insanların düşünsel ve siyasal faaliyetleri daha iyi anlaşılabilir. Bu dönemde ortaya çıkan Nazizm başta Almanları ama belki de muhtemelen bütün dünyayı etkilemiştir. Türkler de bu kötü ideolojiden en çok etkilenenlerden biridir. Ancak Avrupa, Balkan halkları, Doğu Avrupa ülkeleri, Müslüman dünya, eski Sovyetler Birliği ülkeleri ve Uzak Doğu da etkilenmiştir. Nazizm ve benzeri ırkçı ideolojiler bugün hala birçok ırkçı sağcı parti ve gruplar içinde yaşamaktadır.

Thule-Gesselchaft

İngilizce ’de Thule Society olarak bilinen Thule Cemiyeti, Nazilerin en gizemli örgütlerinden birisidir. Berlin’de 1918 yılında Rudolf von Sebottendorff tarafından kurulan bu cemiyet özellikle yaptığı tuhaf deneyler ve hakkında çıkan gizemli komplo teorileri ile tanınmaktadır. Bunu o zamanın şartlarında sosyal ve siyasi bir fikir kulübü olarak görebilirsiniz. Neticede toplum içinde bu tip bir çok kulüp, grup, topluluk, tarikat ve cemaat vardır. Nazilerin bir anlamda ideolojik olarak yetiştikleri bir akademidir Thule. Dönemin neredeyse tüm ünlü Alman soylu, aydın, sanatçı ve Nazileri burasının üyesidir. Antik ve pagan Alman (Germen)köklerini araştırmak amacıyla kurulan bu cemiyetin kurucusu ve Nazilerin benimsediği ırkçı öğretinin manevi babası ya da başöğretmeni olarak tanınan Rudolf von Sebottendorff oldukça gizemli bir kişidir. Üstün ırk düşüncesinin ve neopaganizmin fikir babası olan Viyanalı Guido von List’in, Nazilerin diğer bir lider olarak kabul ettikleri (gazeteci rahip) Adolf Josef Lanz ile birlikte, öğrencisi ve dava arkadaşıdır. Bu isim sadece İkinci Dünya Savaşı sırasında değil, öncesinde de Almanya için tanınan bir kişiydi.

Aslında Birinci Dünya Savaşı öncesindeki dönemlerden itibaren Almanların Hristiyanlık öncesi pagan Germen tarihleri hep ilgi çekmiştir. İşte bu pagan dönemini yücelten Töton Şövalyeleri grubu (diğer adı Germaneorden) üyesi olan Walter Nauhaus, Thule Cemiyeti’nin temellerini atan isim olarak bilinse de, örgütün kurucusu olarak kabul edilmemektedir. Kabaca kılıç zoruyla Hristiyan olmanın, Germenleri uyuşturduğunu savunmakta ve eski vahşi Viking dönemlerini özlemektedirler. Bizde de dönem dönem Türklerin kılıç zoruyla Müslüman olduğu tartışmaları yaşanmaktadır. Ben İsveç’te iken hocam Gunnar Hillerdal’a dünyanın tozunu atan Vikingler neden birden tarih sahnesinden çekildiler diye sormuştum, çünkü Hristiyan oldular demişti. Demek her yerde böyle düşünenler var. Kendisi de bir Töton Şövalyesi olan Sebottendorff, Thule Cemiyetinin Almanya’daki faaliyetlerini güvenli bir şekilde başlatabilmesi amacıyla Töton Şövalyeleri’nin Almanya Locasına bağlı olarak 18 Ağustos 1918’de resmi kuruluşunu ilan etmiştir. Şimdi Thule ve kurucusunu biraz daha yakından tanıyalım.

Kimdir bu Rudolf von Sebottendorf?

Adam Alfred Rudolf Glauer, 1875 yılında Almanya’da Saksonya eyaletine bağlı Hoyerswerda kentinde doğmuştur. Babası demiryollarında çalışan bir makinisttir. Mühendislik eğitimine başlamış ama bu eğitimini tamamlayamamıştır. Sonra gemilerde elektrikçi olarak çalışmaya başlamış, üç yıl neredeyse tüm dünyayı dolaşıp 1900 yılında Kahire’de Hidiv Abbas Paşa’nın hizmetinde bulunan Hüseyin Paşa‘nın yanına girmiştir. Paşa, kışın Kahire’de yazın İstanbul’da yaşamaktaydı. Bir Bektaşi olan Paşa Glauer’i sever ve onu yanında çalıştırmak ister. Yazın İstanbul’a giderken onu da yanında götürür. Beykoz’daki yalıya yerleşen Glauer, Paşa’nın yardımıyla Beykoz Camii imamından Türkçe öğrenmiş ve aynı yılın Ekim ayında Paşa’nın Bandırma ve Bursa’daki mülklerini denetleme görevi ile buraya gönderilmiştir. Glauer, Uludağ eteklerindeki Paşa’nın arazilerine ipekböcekçiliğinde kullanılmak üzere dut ağaçları ile Avrupa çikolata endüstrisine satılmak üzere fındık ağaçları dikimine nezaret eder. Burada yaklaşık on yıl kalacak ve Paşa’nın bahçesinden çıkan bu fındıklar Glauer’in girişimi ile Nestle firmasına satılacaktır. Bursa’da zamanı bol olacak ki ilgilendiği Bektaşilik, Masonluk, Sufizm ve Kabala üzerine kitaplar okur, kendince araştırmalar yapar. Paşa’nın kendisinin tanıttığı Bektaşilikten ve tanıştırdığı Mevlevilerden etkilenir. Gene Hüseyin Paşa’nın Bursa’da tanıştırdığı bir Yahudi ailesiyle dost olur, sonra bir Mason Locasına girer. Bursa’da o yıllarda geniş bir gayrimüslim nüfus bulunmaktadır. Dost olduğu bu Yahudi ailenin kitaplığında kendine göre ilgilendiği bazı eserler bulan Glauer, Masonluğun hümanist temellerini aslında Türk Bektaşiliği ve sufizmden aldığını ve Avrupalı Masonların bu bilgileri kullanarak 1717 yılında Anderson Anayasası‘nı hazırladıklarını ancak zamanla Masonluğu saptırdıklarını iddia eder. Buradaki bilgileri doğrultusunda sonradan 1924 yılında Leipzig’de basılacak olan Die Praxis der alten Turkischen Freimaurerei, yani Türkçe’ye Eski Türk Masonlarının Uygulamaları ismi ile çevrilen ilk kitabını yazacaktır. Aslında kişisel olarak Yahudilere karşı düşmanlığı ve Aryan ırka olan inancı belirgindir, Hristiyanlık inancı zayıf ya da yoktur. O dönemde muhtemelen Türkleri de Aryan ırktan kabul etmekte veya en azından dost görmektedir. Halbuki uğraştığı, başta Bektaşilik ve sufizm gibi düşünce ve inanç akımlarının hepsi, ırkçılık karşıtıdır. Demek kafası karışık biridir.

Yeniden İstanbul

Bursa’da geçirdiği on yılın ardından 1911 yılında İstanbul’a geri döner. Kendisi gibi İstanbul’a yerleşen Alman asıllı bir Amerikalı olan Baron Heinrich von Sebottendorff ile tanışır ve bu kişi Glauer’i evlatlık olarak alır. Glauer, ismini de Rudolf Freiherr von Sebottendorff olarak değiştirerek Osmanlı vatandaşlığına geçer. Enteresan olaylar dizisidir İstanbul’da yaşananlar. Genç adam, gizli tarihe, komplolara, mistik ritüellere ve astrolojiye çok meraklıdır ve kendince bu

konularda araştırmalar yapmaktadır. Beyoğlu’nda kendisi gibi kişilerden oluşan özel bir gayrıresmi grup kurmuş ve bu gruba Thule ismini vermiştir. Pera Palas ve Cumhuriyet otellerinde toplanmaktadırlar.

Thule ismini tarihte ilk kez 2300 yıl önce yaşamış Yunan seyyah Massilialı Piteas kullanmış ve İngiltere’ye yelkenli ile altı günlük uzaklıkta bir ada olduğunu söylemiştir. Bu ada gerçekte Grönland’ın kuzeybatısındadır ve bugün üzerinde ABD’ye ait bir Hava üssü bulunmaktadır. Sebottendorff, Thule adasını Germenlerin köken aldığı bir ütopya gibi düşlemektedir. Yahudi düşmanlığı temelli olan bu örgütün amblemi gamalı haç diye bilinen Swastika ve Kılıçtır. Thule topluluğunun amacı saf Alman ırkını bir araya getirip tek çatı altında toplamak ve dünyaya hakim olmaktır. İşte, Türkler ve Müslümanlar burada kendilerine yardımcı olacaklardır! 1913 yılında 2. Balkan Harbinde Osmanlı Ordusunda savaşa katılır. Birinci Dünya Savaşında İstanbul’da Kızılay başkanıdır. Enver Paşa ile yakından tanışmaktadır. İki ülke vatandaşlığını da kullanmaktadır. Savaş sonrası evlenir ve Almanya’ya döner. Bundan sonraki yaşamı Almanya ve Türkiye arasında gidip gelme ile geçecektir.

Sebottendorff ’un önce İstanbul’da gayrı-resmi olarak kurduğu, sonra da 1918’de Münih’te resmen kuracağı Thule Cemiyeti Almanya’da çok gelişecek ve Alman siyasetini belirleyecektir. Sebottendorff, tüm dünyada yükselen komünizme karşı milliyetçi sosyalist bir hareketin başarılı olabileceğini görmektedir. Bu nedenle Thule hareketi, 1919 yılında önce Alman İşçi Partisi’ni (DAP) kurar, bu parti sonra Nasyonal Sosyalist İşçi Partisi’ne (NSDAP) evrilecektir. Bu partiye Dieter Echardt aracılığıyla getirilen ve Sebottendorff tarafından kayıt edilen 7555 kayıt numaralı üyesi ise Adolf Hitler’dir. Sebottendorf Hitler’in sadece fikir babası değil, siyasette ortaya çıkmasında ana nedendir. Thule, 1919 ile 1924 tarihleri arasındaki toplantılarını Münih’te Hotel Vier Jahreszeiten’de yapmıştır.

Hotel Vier Jahreszeiten Münih

Ancak Sebottendorf önderlik yönü olmakla birlikte belli ki biraz da huysuz biridir. NSDAP’ın üye bilgilerini basına sızdırdığı iddiasıyla parti içindeki konumu sarsılınca, Türkiye’ye geri döner. Meksika’nın Türkiye Fahri Başkonsolosu olur, bir kaç kez Amerika’ya gider. Seyahati ve kendince yeni bilgiler öğrenmeyi çok sevmektedir. Bilinmeyen birileri (muhtemel bazı gizli servisler) onu korumakta ve kollamaktadır. 1933 yılında Hitler’in iktidara gelmesiyle Almanya’ya döner ve Hitler Gelmeden Önce isimli kitabını yayımlar. Ne var ki bu kitap başına bir sürü sorun açar. Hitler kitapta Thule’nin NSDAP’ın kuruluşundaki rolünü fazla abarttığı için kendisine kızar ve tutuklattırır. Ancak artık Türk vatandaşı olduğundan Türk Büyükelçisi’nin girişimleri ile bir kaç gün sonra serbest bırakılır ve 1934 yılında İsviçre üzerinden tekrar Türkiye’ye döner. Doğru olup olmadığı bilinmez ama İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanya, İngiltere ve Türkiye adına casusluk yaptığı konusunda bilgiler vardır. Sonraki yaşamı da Türkiye’de geçmiştir. Muhtemeldir ki, İkinci Dünya Savaşı esnası ve sonrasında Türkiye’deki Naziler ve Nazi eğilimli Turancı gruplar ile ilişkileri yürütmüş olabilir. Neticede Türkiye’de bu gruplar ile ilgili bilgiler çok azdır. Sebottendorff konuşmalarında, Reich(Almanya) ve İtalya, yanına Türkiye ile Japonya’yı alarak düşmanlarına karşı muazzam bir mihver oluşturacaktır, demektedir.

Türkiye ile Almanya ilişkileri

Almanya, ilk dünya harbine Osmanlı’yı belki de biraz oldu bittiye getirip de sokmuştu. Almanya, Türkleri şimdi yine kendi safında İkinci Dünya Harbine de istemektedir. Bu seferki pazarlık galiba şöyledir; Türkiye Almanya’nın yanında savaşa girerse, Hitler savaş sonunda Kafkasya’yı Türklere verecek. Ama bu tez galiba sadece bazı Turancı fikirleri olan kişiler dışında, Ankara’yı ikna edemeyecektir. Birinci Dünya savaşında koskoca bir İmparatorluğu kaybeden ve Almanlardan hiçbir şey alamayan Türkler, şimdi bu sözlere nasıl güvenecektir? Zaten savaşın sonunda, savaşa girmemenin ne kadar doğru bir karar olduğu anlaşılacaktır.

Dönemin ünlü kişilerinden biri olan Enver Paşa’nın üvey kardeşi Nuri Killigil Paşa da Enver Paşa’nın İttihatçı ve Turancı ideallerine inanmaktadır. Killigil Paşa, ikinci Dünya Savaşında Alman Ordusunda Azeri ve Türkmen kıtalarının örgütlenmesinde önemli rol oynamıştır. 1941 yılında Killigil Paşa, Ankara’da Alman büyükelçisi von Papen ile görüşmeye başlar (veya belki de tam tersi, görüşmeyi Papen başlatmıştır). Killigil Paşa’nın görüşleri doğrultusunda Almanya’da Turancılık Masası ve SS Doğu Türkistan Alayı‘nın kurulur. Nuri Paşa, Azerilerle Türkmenler ’in Türkiye ile birleşecek ilk Türk halkları olacağına inanıyordu. Daha sonra da Orta Asya’ya kadar uzanan bölgede yaşayan diğer Türk halkları bu birliğe katılacaktı. Bu nedenle Türkiye, Almanya ile birlikte Sovyetler Birliği’ne karşı savaşmalı ve Almanlar Türk asıllı Sovyet esirlerinden bir ordu kurup Türkiye’nin emrine vermeliydi. Sebottendorff ‘un Killigil Paşa ile fotoğrafları vardır, belli ki birbirlerini iyi tanımaktadırlar. Dolaylı olarak, Ankara’daki İnönü yönetimi 1944 yılında savaşın Almanlar tarafından kaybedildiği anlaşılana kadar, müttefiklere de, Almanlara da hep biraz mesafe koyacaktır.

Savaşın seyri değişince Ankara, Nazi yanlısı Turancılara artık dünya dengesinin değiştiğini gösterircesine tutuklamalara başlayacaktır. Savaşı kazandığı belli olan müttefiklerin Şubat 1945’te toplandığı Yalta Konferansı’nda artık işlevsiz kalan Cemiyeti Akvam yerine yeni kurulacak Birleşmiş Milletler’e yalnızca 1 Mart 1945 tarihine kadar Almanya’ya savaş açmış ülkelerin katılmasını içeren bir karar almaları üzerine, Türkiye 23 Şubat 1945’te Almanya’ya savaş ilan edecektir.

Sebottendorff ‘un ölümü ve bugün Thule Çeşitli kaynaklarda Sebottendorff ‘un 1945 yılında İstanbul’da boğaza atlayarak intihar ettiği, 1957 yılında Adana’da öldüğü ya da 1965 yılında Üsküdar Doğancılar parkında soğuktan donarak öldüğü ve kimsesizler mezarlığına defnedildiği gibi bir sürü bilgi vardır. Hangi bilginin doğru olduğunu bilmek mümkün değildir. Muhtemelen Nazi avcılarından saklanmıştır.

Thule topluluğu ise muhtemelen yeraltında hep devam etmiş ve 1980 yılında Almanya’da Kassel şehrinde savaştan sonra ilk kongresini düzenlemiştir. Kongreyi düzenleyen kişi Fransız milliyetçi Alain de Benoist’dır. Thule’yi yeniden örgütleyen bir başka kişi ise ünlü Neo-Nazi Pierre Krebs’tir. 1993’ten itibaren Mailbox Phantom, BBS ve Elias BBS gibi çeşitli adlarla kamufle olan radyo ağı Thule Netzwerk‘e 22 Ekim 1995’te New York Times’ta yer alan bir haber ile dikkat çekilmiştir.

Thule Netzwerk

1999 yılında artık Thule Netzwerk adıyla yayın yapmaya başlayan bu radyolar, ağırlıklı olarak Tibet’te ve Türkmenistan’dan yayın yapmaktadır. Örgütün sembolleri ve amaçları bugün Ku Klux Klan, neo- Naziler ve diğer çeşitli ırkçı gruplar tarafından açıkça savunulmaktadır.

Sebottendorff’un hayatından anlaşılacağı üzere, bizim ve Avrupa’nın tarihi içiçedir. Ne iki dünya savaşı ne de Almanya tarihi, Türkler bilinmeden asla anlaşılamaz. Hayatının yarısı Türkiye’de geçen ve Türk vatandaşı olan bir Alman, kabaca Hitler’i yaratan birkaç kişiden biridir. Türkiye’de edindiği hümanist öğretileri belli ki kullanmamış olsa da, adamın Türkiye-Almanya gelgitleri insanlık tarihini ne yazık ki olumsuz etkilemiştir.

Prof.Dr.Ali Fuat KALYONCU

TAZİYE MESAJI : Pençe- Kilit Operasyonu bölgesinde, 1 Temmuz 2022 tarihinde, 1 Piyade Uzman Çavuşumu z ve 2 Güvenlik Korcularımız Şehit olmuştur


DAĞITIM

1.GENELKURMAY BAŞKANLIĞI

2.KARA KUVVETLERİ KOMUTANLIĞI

3.DENİZ KUVVETLERİ KOMUTANLIĞI

4.HAVA KUVVETLERİ KOMUTANLIĞI

5.JANDARMA GENEL KOMUTANLIĞI

6. İÇ İŞLERİ BAKANLIĞI

6. EMNİYET GENEL MÜDÜRLÜĞÜ

Sayın Müdürüm, Sayın Komutanım,

Pençe- Kilit Operasyonu bölgesinde, 1 Temmuz 2022 tarihinde, kahraman Mehmetçiğimiz Piyade Uzman Çavuşumuz Serkan Taşcı,, Güvenlik Korcularımız Kemal Alim ve Hüseyin Sarı Şehit olmuştur

Bizleri derin bir acı ve üzüntüye boğan bu kaybımızda, Şehitlerimize Allah’tan rahmet, Şehitlerimizin kederli ailesine, İç İşleri Bakanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü, Türk Silahlı Kuvvetleri ile Yüce Türk milletine başsağlığı ve sabır dileriz.

ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU

www.ozelburogrubu.com

ANALİZ /// BERCAN TUTAR : Bir buçuk asır sonra bir ilk…


BERCAN TUTAR : Bir buçuk asır sonra bir ilk…

Dünya literatürüne ‘psikolojik harp’ olarak giren yumuşak güç mücadelesinin en etkili araçlarından olan algı yönetimi çalışmalarını İngiliz ekolü ‘siyasi savaş’ diye tanımlar. Bu bağlamda İsveç ve Finlandiya‘nın NATO üyeliklerine dair süren müzakerelerde Türkiye’nin dediği oldu. Cumhurbaşkanı Erdoğan masadan her istediğini alarak kalktı.
Madrid‘de imzalanan
11 maddelik memorandumda da bu talepler yazılı güvenceyle kayıt altına alındı. 15 Mayıs’tan bu yana devam ettirdiği ‘siyasi savaş’tan zaferle ayrılan Sayın Erdoğan sadece üye olmak isteyen İsveç ve Finlandiya’ya değil Avrupa, ABD ve NATO’ya da ülkemizin şimdiye kadar görmezden gelinen bütün haklı endişelerini kabul ettirdi.
Bu siyasi zafer, Sayın Erdoğan’ın şahsında ülkemizi hedef seçen Atlantik Paktı’nın kirli beşinci kol faaliyetlerini bundan sonra rahatlıkla devam ettiremeyecekleri anlamına da geliyor.
Bir bakıma ‘Erdoğan’sız Türkiye’ senaryosunu hayata geçirmek isteyen Batılı güçler ve onların taşeronları hakikatle yüzleşmek zorunda kaldı.

***

Ayrıca Batı’nın taşeronu terör örgütleri de Türkiye’nin küresel sistemdeki ağırlığını gördü. PKK/YPG ile FETÖ şu an psikolojik ve siyasi çöküntü içinde. Batı tarafından kullanılıp atılmanın ruhsal girdabında debeleniyorlar. Moral hezimetleri bundan sonra daha da derinleşecek.
Zira bundan sonra Batı’da kolay kolay barınamayacaklar. Güvendikleri dağlara kar yağıyor artık. Kuşkusuz Türkiye’nin küresel sistemde artan nüfuzu Batılı aktörlerin terör örgütlerine kol kanat germesini gelecekte daha da zorlaştıracaktır. Reel-politik mercekten Madrid zaferi, Türkiye ve Batı ilişkilerinde tarihi bir dönemece ve derin bir siyasi kırılmaya da işaret ediyor aslında.
Bu anlamda Madrid mutabakatı, 70 yıllık NATO üyeliği süreci yanında Avrupa ile 19’uncu yüzyılın ortalarından bu yana devam eden sancılı ilişkilerdeelde ettiğimiz tarihi bir zaferdir. Önceleri Avrupa ve dahasonra da Atlantik olarak karşımıza çıkan küresel sistem,hep bizden taleplerde bulundu. Ülkemiz bir buçuk asırdır Batı’ya sürekli bağlılığını ispatlamakla meşgul.

***

Unutmayalım ki Osmanlı İmparatorluğu’nun Batı’nın siyasi ve askeri sistemine kabulü sorunu 1856’daki Paris Barış Antlaşması’yla başladı.
Sadrazam Mehmet Emin Âli Paşa’nın (1815- 1871) kaleme aldığı barış şartnamesi Osmanlıların ittifaka diğer güçlerle eşit koşullarda dâhil edilmesini talep ediyordu. Fakat antlaşmanın VII. maddesi Avrupalı büyük güçlerin Osmanlı İmparatorluğu‘nun toprak bütünlüğüne saygı göstereceğini taahhüt ediyor ancak bu saygının hukuki bir bağlayıcılığının olmadığını vurguluyordu.
Nitekim 1875-1876 Sırp, Bulgar ve Karadağ isyanlarıyla Rus savaşlarında Osmanlı yalnız bırakıldı. Osmanlı yıkılana kadar emperyalist saldırılara maruz kaldı. Bu durum Türkiye kurulduktan sonra da sürdü.
BM ve NATO üyesi olarak Batı ittifakına girmemiz de ülkemize yönelik emperyal projeleri sonlandırmadı.
Fakat 28 Haziran 2022’de yapılan Madrid’deki dörtlü NATO zirvesi Batı ile ilişkilerimizde yeni bir çığıraçan özellikte.
Çünkü bu mutabakat, Türkiye’nin bir buçuk asır sonra Batı sistemine aidiyet arayışını yok eden bir mahiyete sahip. Boşuna "Dünya devran devrandır" dememişler. Bu kez Türkiye’ye olan aidiyetlerini ispatlamak ve bizim istediklerimizi yerine getirmek sırası Batı’da…

TEKNİK TAKİP DOSYASI : Duvarların arkasını gösteren teknoloji : Xaver 1000


Duvarların arkasını gösteren teknoloji : Xaver 1000

İsrail şirketi Camero-Tech’in geliştirdiği yapay zekalı bir izleme algoritma sistemi Xaver-1000, duvarların arkasındaki nesneleri görebiliyor.

Teknolojinin oldukça gelişmesiyle birlikte karşımıza birçok yeni cihaz çıkıyor. Bu cihazlardan biri de İsrail şirketi Camero-Tech’in geliştirdiği yapay zekalı bir izleme algoritma sistemi olan Xaver-1000.

İsrailli görüntüleme çözümleri şirketi Camero-Tech tarafından üretilen Xaver 1000, ilk kez Fransa’nın Paris kentinde düzenlenen Eurosatury 2022 Fuarı’nda görücüye çıktı.

Camero-Tech, yeni XAVER-1000’in ordular, kolluk kuvvetleri, istihbarat birimleri, arama ve kurtarma ekipleri için temel bir sistem olduğunu iddia ediyor.

Duvarların arkasını görüyor

Xaver-1000, duvarların arkasına gizlenmiş nesneler ve insanlar hakkında gerçek zamanlı bilgi sağlayan “See Through Walls” ürün sistemlerinin bir parçası.

Xaver-1000, yüksek çözünürlüğe sahip teknolojisiyle duvar arkasındaki nesnelerin ve insanların sistemden uzaklığını, hedef yüksekliğini ve yönünü tespit edebiliyor.

Sistem, kişi önemli bir süre hareketsiz kalsa bile oturduğunu, ayakta durduğunu veya yattığını algılayabiliyor. Şirket, belirli vücut parçalarının da tespit edilebildiğini söyledi.