SU & ENERJİ & DOĞALGAZ DOSYASI : Yenilenebilir Enerji ve Enerji Devrimi


Yenilenebilir Enerji ve Enerji Devrimi

8 Ekim 2020

Dünya nüfusundaki hızlı artış, sanayileşme, teknolojik araç ve gereçlerin insan yaşamında yoğun bir şekilde yer alması, enerji tüketiminin çok hızlı artmasına sebep olmaktadır. Fabrikalar, atölyeler, evdeki elektronik araçlar, sokak aydınlatmaları, demiryolu taşımacılığı, hatta elektrikle çalışan otomobiller gibi birçok alanda enerji, temel girdi haline gelmiştir. Bütün bu gelişmeler,enerji tüketimini her yıl ortalama %4-5 oranında arttırmaktadır. Türkiye’de ve dünyada artan enerji ihtiyacına karşılık bu ihtiyacı karşılamada kullanılan fosil yakıt kaynakları ise hızla tükenmektedir. Üstelik fosil yakıt kullanımının olumsuz etkileri sebebiyle, gezegenimizde ortam sıcaklıkları yükselmekte, buzullar erimekte ve doğal felaketler meydana gelmektedir. Ayrıca, toprak, su ve hava kirliliğinin yol açtığı olumsuz etkilerden dolayı insan, hayvan ve bitkiler büyük zarar görmektedir. Tüm bu olumsuzluklara karşı, çevre sorunlarına neden olmayan, canlıların yaşamlarını tehdit etmeyen, temiz, güvenilir ve sürdürülebilir nitelikteki yenilenebilir enerjiler, insanoğlunun geleceği için büyük önem taşımaktadır. Bu enerji üretimleri, birincil enerjilerin temini için diğer ülkelere olan bağımlılığın da ortadan kaldırılmasında önemli bir rol oynamaktadır.

Gelişmiş ülkelerde oluşan tablo ile bizdeki tablonun karşılaştırmasını yaptığımızda gördüğümüz enerji devrimi gerçekleşirken eski teknolojiler ile enerji üretimine sıkışıp kaldığımız görülüyor. Bu işte hatta o kadar ileri gittiler ki mikro enerji santrallerini evlere monte edip her konutu yenilenebilir enerji kaynaklarıyla kendi enerjisini üreten yapılara çeviriyorlar. Almanya’da bu durum için şu anda konut başına 900 euro yardım veriliyor ve kendi elektrikli arabaları için şarj üniteleri kurulmasına uğraşıyorlar. Yine İngiltere’de de 2030 yılına gelindiğinde tüm enerji ihtiyacını rüzgar enerjisinden karşılayacağı bir planlama gerçekleşiyor. Enerji ithalatının cari işlemler açığını önemli ölçüde arttırdığını gördüğümüzde bu işin ne kadar önemli bir milli mesele olduğu da daha iyi anlaşılacaktır.

Tabloda görüldüğü üzere bu cari açığın büyük bir bölümünü enerji ithalatı oluşturmaktadır ve bunun sürdürülebilir bir model olmadığı aşikardır. Ayrıca eski teknolojilerin karbon emisyon değerlerini yükseltmesi de ekolojik denge açısından yaşanan iklim değişikliklerini bu günlerde haberlerde de çokça gördüğümüz üzere birebir yaşamamıza neden olmaktadır. Şu anda enerji üretimindeki en büyük pay termik santraller ve hes projelerinden üretilmektedir. Ancak yatırım maliyeti olarak aslında dikkatli bir biçimde incelersek yenilenebilir enerji kaynakları olan güneş enerjisi ve rüzgar enerjisi kaynakları ie çok büyük fark olmadığı görülecektir.

Bu tabloya bakım maliyetleri de eklemlendiğinde aslında kısa vadede yenilenebilir enerji santrallerinin diğer santrallerden daha karlı olduğu görülmektedir. Ulaşım endüstrisinde özellikle elektrikli arabalara olan yönelim ile enerji maliyetlerini düşüren gelişmiş ülkeler bu yatırımları sosyal durumlarını arttırmak için kullanacaklardır. Haliyle böyle bir dönüşümün içinde olan dünyada rüzgar ve güneş enerjisi yatırımlarına yönelmek milli bir mesele haline geliyor.

Ülkeler emisyonları olabildiğince önemli, hızlı ve maliyet etkin bir şekilde düşürmek istiyorlarsa, nükleer enerjiden ziyade yenilenebilir enerjilere yönelik desteğe öncelik vermelidirler. Araştırmacılar, yenilenebilir enerjilerden farklı olarak, dünya çapında daha büyük ölçekli ulusal nükleer projeleri olan ülkelerin önemli ölçüde daha düşük karbon emisyonları gösterme eğiliminde olmadıklarını ve daha fakir ülkelerde nükleer programların aslında nispeten daha yüksek emisyonlarla ilişkilendirilme eğiliminde olduğunu buldular. Sussex Üniversitesi’nin yaptığı bu araştırma bu kadar büyük ölçekli yatırımlar yerine karbon emisyon değerini düşüren yatırımlara yönelinmesini tavsiye ediyorlar.

Sonuç olarak istihdamı şimdiki seviyesinin çok çok üstünde yaratabilir hatta enerji maliyetlerini de sıfıra indirebiliriz. Nasıl mı ?

1-Yenilenebilir enerjiye geçeceğiz,
2-Her bölgedeki bina stoklarını yenilenebilir enerji toplayacak mikro enerji santrallerine dönüştüreceğiz,
3-Kesintili enerjileri depolamak için her binada ve altyapı genelinde depolama teknolojilerini uygulayacağız,
4-Her bölgedeki enerji şebekesini aynı internet gibi işleyerek enerjiyi paylaşan bir şebeke ağına döndürmek için internet teknolojisini kullanacağız,
5- Ulaşım araçlarını,iş makinelerini akıllı ,bölgesel,etkileşimli bir enerji ağı üzerinden elektrik alıp satabilen yakıt hücreli araçlarla değiştireceğiz.

Eski enerji sanayileri,en başta devletlerin enerji politikalarını şekillendirirken onlara etki edebilen zenginlerimiz yüzünden güçlerini halen koruyor. Devlet ödenekleri ve başka adam kayırma biçimleri yenilenebilir enerji konusunda yatırım yapanlar karşısında bu zengin arkadaşların haksız bir avantaj sağlamasına sebep oluyor yıllardır. Yenilenebilir enerji tiplerini kötüleyerek veya bunun yetersiz olacağını dile getirip duruyorlar. Ancak bu iddiaların hiç biri bir araştırmaya dayanmıyor. Şu gün hayatımızda ki teknoloji yukarıda saydığım 5 maddeyi de gerçekleştirilebilir kılıyor. Ülkemizdeki binaların çatıları %40 oranında bina yüzeyleri ise %15 oranında fotovoltaik uygulamalara elverişli. Ayrıca rüzgar enerjisi üretmek için kullanılacak türbinlerin kendini amorti etme süresi de 7 yıla kadar düşmüş durumda. Ayrıca bahsettiğim binaların her biri bulunduğu yerdeki çatıdaki güneş,dış duvarlara vuran rüzgar,evlerden çıkan atık sular,binaların altındaki jeotermal ısı(ülkemizdeki depremi avantaja çevirmek için uygulanabilir bir diğer model) gibi yenilenebilir enerjileri depolayabilecek potansiyel mini enerji santralleridir.

İşin istihdam kısmında 26 milyon haneye uygulanabilecek bu modelin yaratacağı ek istihdamın 250 bin kişi olabileceğini size söyleyebilirim. Aynısını İngiltere’de uyguladılar. Business Week dergisinde rakamlar mevcut. Bu projeler şu anda AB ülkelerinde,İngiltere’de ve Kuzey Avrupa ülkelerinde uygulanıyor.

Yeter ki bununla ilgili mevzuatlar hazırlansın, işin finans ayağı buna yenilenebilir binalara özel mortgage kredileri ile destek versin. Elektrikli araba projesini yapacaksak bunu neden kendi evimizdeki imkanlar ile şarj etmeyelim. Saydığım 5 madde birbirinden ayrılmaz bir bütünlükte hayata geçirilirse yaşadığımız coğrafyanın dezavantajlarından değil de doğal avantajlarından yararlanmayı düşünürsek ekonomideki kalkınmayı ek istihdam yaratarak ve gerekli tecrübeyi birbirimizle savaşmadan ya da iflas ettirmeden paylaşarak ,akılcı bir şekilde teknolojileri kullanarak yaratabiliriz.

Sonuç olarak mega projelere değil bütünleşik yapıdaki birbiri ile entegre mikro projelere ihtiyacımız var. Bu proje hayata geçerse dövizin geldiği düşük seviyeleri beraber izleriz ve her iddiasına da girerim ki fosil yakıtların kullanılmadığı şehirlerde ki hava kalitesi bile sizi tatmin edecektir. Dünya’da bu işin yaratacağı etkide ise yenilenebilir enerji ile doğa sevgisi aşılayan bir ülke imajı tüm bakış açılarını tersine çevirir ki küresel ısınmaya önlem alan Türkiye imajı çok güçlü bir imajdır. Yabancı yatırımcıların tüm ilgisini bir anda ülkemize çekebilecek cazibeyi kendimiz yaratabiliriz yeter ki isteyelim.

Mehmet Çağdaş

İnşaat mühendisi olarak planlama şefliği pozisyonlarında ve finansal analist olarak python bazlı fintech projelerinde danışman olarak çalışmaktadır . Balıkesir Üniversitesi inşaat mühendisliği lisans derecesi ve Beykent Üniversitesi bankacılık ve finans alanında yüksek lisans derecesi bulunmaktadır. Ağırlıklı olarak uluslararası inşaat projelerinde planlama ve bütçeleme departmanlarında çalışmış olup , finansal analist olarak python yazılımı ile çalışan Mehmet Çağdaş’ın uluslararası projelerde(github projeleri ve quantative modelleme) çalışmaları bulunmaktadır. Ayrıca makro ekonomiye meraklı olup fütürist çalışmalarını ekonomi-politik çerçevesinde yorumlamaktadır.

LİBYA SAVAŞI DOSYASI : Libya’ya asker gönderirken (BÖLÜM 1 VE 2)


Libya’ya asker gönderirken (BÖLÜM 1)

12 Aralık 2019

Fransız General Jacques De Guibert’in ‘’Askerî Yazılar 1772 – 1790’’ isimli güzel bir eseri var. (Askerî Yazılar 1772 – 1790, Anahtar Yayınları, İstanbul 2005)

Kitabın yazarı General Kont Guibert’in (1743-1790) çok özel bir geçmişi var. Guibert, Avrupa’nın güçlü devletleri arasında, 1756-1763 yılları arası yaşanmış bir dizi askerî çatışma olan Yedi Yıl Savaşları’nın pek çok askerî seferine katılmış, 1785’te askerî akademide hocalık yapmış ve bundan üç yıl sonra da mareşal olmuş. Şöhretini savaşlardaki başarılarından çok, bir kuramcı olarak yapmış.

General Guibert, kendisinden önceki dönem ve yaşadığı yüzyılın savaşlarını çok iyi irdelemiş ve bunlardan pratik sonuçlar çıkarmış. Öngörüleri ve önerileri başta II. Federic ve Napoléon Bonaparte olmak üzere birçok komutanı derinden etkilemiş, yaptığı analizlerin sentezini de XIX. Yüzyılda Clausewitz oluşturmuş.

Sonrasında Clausewitz’in sentezi daha ön plana çıkınca, Guibert’in popülaritesi azalmış ancak etkileri yurttaş – asker / modern ordu / profesyonel ordu kavramlarının fikir babası olarak Guibert’in etkisi günümüze kadar gelmiş.

Adı üstünde ‘’askerî yazılar’’, dolayısı ile kitap askerî konulardan, savaş sanatından bahsediyor. Ancak bu kitapta Guibert, savaş sanatını anlatırken arka planda devrim öncesi Fransa’yı ve bu dönemdeki Fransız politikacılarını, Fransız halkını ve Fransız Ordusunun gözden düşmesini ve aşağılanmasını anlatıyor.

Türkiye’de hiçbir yorumcu bu benzerliği yakalamadı, ortada da 1789 öncesi Fransa ile günümüz Türkiye arasında paralellik kuracak nesnel veriler de yok ama Guibert’in kitabında anlatılan devrim öncesi Fransa ile günümüz Türkiye’nin özellikle ordunun aşağılanması, gözden düşmesi arasında büyük benzerlikler bulunmaktadır… 1789 öncesi Fransa ile olan bu benzerlikler 1960 öncesi Türkiye ve 1919 öncesi Osmanlı ile de vardır. Tıpkı günümüzde de olduğu gibi…

Ancak bu tarihler öncesi olan benzerliklerin aynı zamanda bu tarihler sonrası da benzerlikleri olacağı anlamında değildir tabii ki.

1919 öncesi Osmanlı Ordusu Balkan Bozgununu yaşamış, Trablusgarp’ta savaşmış, Birinci Dünya Harbinde Kafkasya’dan Galiçya’ya, Basra’dan Mısır’a kadar olan cephelerde kahramanca savaşmasına rağmen kapasitesinin üstündeki bir hırsın kurbanı olarak Anadolu evladı bu cephelerde harcanarak mağlup ilan edilmiş, bu cephelerden döndüğünde askerlerinin, subaylarının yüzüne kimse bakmamış, aşağılanmış, hatta yaralılar, gaziler bile ortada kalmıştır.

Günümüzde de T.C. Ordusunun; Balyoz, Ergenekon, Amirallere Suikast, Causluk vb. kumpas davaları ile yıllarca ‘’darbeci’’ diye aşağılanarak şerefi ile oynanmış, pırıl pırıl, gelecek vaat eden subayları ve generalleri harcanmış, kadroları salya sümük FETÖ denen bir teröristin eline verilmiş, 15 Temmuz 2016 günü yine bu FETÖ denen teröristin sözde asker müritleriyle silah arkadaşlarına silah doğrultarak kendi milletine bombalar yağdırmış, bu olay da bahane edilerek okulları, akademileri, hastaneleri elinden alınmış, komuta yapısı dağıtılarak genetiği bozulmuştur.

Hal böyleyken; ülke doğasını, gücünü ve kapasitesini aşan politikalarla ülke Ortadoğu’ya bulaştırılmış, maksadı, süresi ve siyasi hedefi belirsiz olarak Suriye’ye askerî harekâta girişilmiş, şimdi de Libya’ya asker gönderme durumuna gelinmiştir.

Etrafımızdaki ateş çemberinin giderek daraldığı, ülkenin dünyada ve bölgede giderek yalnızlaştığı ve bunlardan dolayı iç barışa ve güçlü bir orduya her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyacağımız bu günlerde, akademik ve askerî dehası şüphesiz tartışılmaz olan General Jacques De Guibert’in bahsettiğim kitabında geçen şu müthiş tespitinin önemini vurgulamak istiyorum:

‘’Ulusların kendi güç ve doğalarıyla tamamen çelişen güvenlik kurgulamaları, askerlik mesleğinin kentli kesimin en yoksul kesimine bırakılması, bayraklarının altında şerefle yürüyüşlerini sürdüren askerlerin aşağılanmaları ve mutsuzlukları, yurtseverlik ve erdem duygularının kalmayışı bir ülkenin bekâsını olumsuz etki eden hayati derecedeki faktörlerdir.’’

Gerisi, etrafımızdaki gelişmeleri okuyabilecek ve General Jacques De Guibert’in bu tespitini anlayabilecek siyasilere kalmıştır… Her ne kadar yakılan kâfir Giordano Bruno ”anlamak zordur” dese de…

Gerçek ‘’Bekâ’’ tehdidi ise işte burada yatmaktadır. Çünkü tarihin çöplüğü hırsları ülke kapasitelerinin çok çok üstünde olan liderlerin kendileri ile beraber ülkelerini de harcadıklarının örnekleriyle doludur.

Osman AYDOĞAN

Libya’ya asker gönderirken (BÖLÜM 2)

03 Ocak 2020

TSK; fiilen savaştığı Kore ve eğitim amaçlı ve müttefiklerle beraber katıldığı Bosna Hersek, Kosova, Lübnan, Afrika ve Afganistan harekâtı hariç sadece 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı ve 1983’den beridir de Irak’ın Kuzey’ine sınır ötesi harekâtlar yapmıştır. Bu yazıda kısaca 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı ve 1983’den beri yapılan sınır ötesi harekâtlar ile Suriye harekâtı değerlendirilerek konu Libya’ya getirilecektir.

Yazıma çok kısaca üç konuya yer vererek girmek istiyorum.

Bunlardan birincisi ‘’tarih bilinci’’, bu kapsamda günümüzde oldukça göz ardı edilmiş kadim Çin askerî düşünürü ve devlet adamı Sun Tzu’nun ve yüzyılımıza damgasını vurmuş Prusyalı savaş felsefecisi Carl von Clausewitz’in ‘’Savaş Üzerine’’ düşünceleridir…İkinci olarak da Birinci Dünya Savaşı’nda Almanların nasıl yenildiklerinin kısaca anlatımı ve üçüncü olarak da Türkiye’nin şimdiye kadar yaptığı sınır ötesi askerî harekâtlar…

Bu üç konuyu anlamadan TSK’nin muhtemel Libya harekâtını anlatmamız ve anlamamız mümkün değildir.

1. Tarih bilinci…

Tarih konusunu çok kısa olarak geçmek istiyorum. Hemen hemen bütün yazılarımda vurgularım; Tarih bizim için iyi bir laboratuvardır. Ancak faydalanırsak tabii ki… Einstein’ın bir sözü vardır; ‘’Toplumlar; hiç ölmeyen, ancak sürekli öğrenen tek bir insan gibidir.’’ Toplum olarak tek bir insan gibiyiz ama hep unutuyor hiç hatırlamıyoruz. Tarihçiler hep hayatın ileriye doğru yaşandığını ancak geriye doğru anlaşıldığını söylerler. Geleceğe ilişkin öngörüler kökleri tarihte olan ve buradan beslenen bitkiler gibidir. Tarih insana ne olduğunu öğrettiği gibi, ne olacağını da öğretir. Bunlar kulağımızda küpe olarak kalsın öncelikle…

İkinci olarak anlatmak istediğim iki düşünürden önce en eskisini anlatmak istiyorum.

a. Sun Tzu

Kadim Çin askerî düşünürü ve devlet adamı Sun Tzu, günümüzden 2300 yıl önce imparatoruna “Devlet Yönetme Sanatı” (Savaş Sanatı) adlı bir eserini sunar. (Anahtar Kitaplar, 2016)

Sun Tzu’nun bu eseri MÖ 6. yüzyılda askerî taktikler, savaş ve strateji üzerine yazılmış en eski ve en iyi çalışmalardan biridir ve askerî konularda ve ötesinde tarih boyunca çok büyük etkisi olmuştur. 20. yüzyılın sonlarından itibaren ekonomi ve iş dünyasında da kullanılmaya başlanılmıştır.

Her biri savaşın farklı bir yüzünü anlatan 13 bölümden oluşur ve askerî strateji ve taktiğin temel kitabı olduğu kabul edilir. Çin’in ‘’Yedi Askerî Klasik’’i arasında en önemlilerindendir.

Sun Tzu, günümüzden 2300 yıl önce imparatoruna özetle şu öğütleri verir:

“Hasmı güç harcamaya sevk ederken kendi gücünü korumayı bilmek gerekir.”

“Savaş sanatından anlayan kişi başkalarının gücünü savaşmadan alt eder, kentleri kuşatmadan düşürür. Hasım milletleri, uyumlarını, morallerini çökerterek teslim alır.”

“Usta komutan hasım orduyu savaşmadan alt edendir.”

“Vuruşma incitir (yıpratır), tahkimli mevziiye taarruz kırım demektir. Önemli olan düşmanın stratejisini bozmaktır. Savaşmak değil.”

“Sen uyum ve dayanışma ile birliğe yönelirken düşman ona bölündüğünde gücün bire karşı on olur.”

“Bilge önderlerin dirayetli yönetimleri ve zaferleri şans değildir. Zira onlar kazanacaklarından emin oldukları durum, yer ve zamanda harekete geçerler ve çoktan yenilmiş kimseleri yenerler.”

“Yüksek savaş sanatı, düşmanın mukavemetini, meydan savaşlarında kazanılacak zaferlerle değil, meydan savaşına başvurmadan kırabilmeyi gerektirir.’’

Kitapta daha çok öğüt var ama şimdilik burada keselim.

b. Carl von Clausewitz

İkinci olarak anlatmak istediğim iki düşünürden Prusyalı savaş felsefecisi Carl von Clausewitz (1780-1831) ise günümüzde en tanınmış ancak düşünceleri en çok göz ardı edilen bir strateji uzmanıdır. Ölümünden sonra karısının düzenlediği notlarından oluşan ve savaş stratejisi konusunda yazılmış önemli eserlerden birisi kabul edilen ‘’Savaş Üzerine’’ (vom Kriege) adlı eseri (Doruk yayınları, 2015) askerlerden ziyade siyasetçilerin okuması ve anlaması ve içselleştirmesi gereken bir eserdir.

Bolşevik devriminde Lenin’in Clausewitz’in bu eserinden ciddi olarak yararlandığı bilinir. Eseri okumuş olmak öyle bir otorite hissi yaratır ki, Hitler bu durumu generallerle tartışması sırasında “Ben Clausewitz’i okudum, sizden öğrenecek bir şeyim yok!” diyerek ifade eder.

Clausewitz’in ‘’Savaş Üzerine’’ adlı eseri zor ve çelişkilerle dolu görünse de fikirlerini şu şekilde basitleştirerek özetleyebilirim:

‘’Savaşı küçük çapta tutabileceğinizi ve makul ölçülerde zapt edebileceğinizi zannetmeyin.’’

‘’ ‘Mutlak Savaş’ haline dönüşen bir savaşın hiçbir amacı yoktur, bu yüzden savaşların alevlenmemesi için sınırlar konmalıdır.’’

‘’Savaşların açık ve uygulanabilir hedeflerinin olmasına dikkat edin.’’

‘’Siyaset komuta edilebilir. Komutanlar sivil yetkililere, özellikle uygulanabilirlik konularında tavsiyelerde bulunmalıdırlar, fakat siyasi hedeflerin belirlenmesi onların görevi değildir. Komutanlar uygulanabilir siyasi hedefler konduğundan ve sivil otoritelerin ödenecek bedelin ne kadar ağır olabileceğini anladığından emin olmalıdırlar.’’

‘’Savaşı, düşmanın onsuz direnemeyeceği ‘ağırlık merkezi’ni çökerterek kazanın. Bu aslında ana kuvvetlerin yok edilmesi anlamına gelir.’’

‘’Topraklar aslında çok da önemli değildir. Mesela düşmanın başkentini ele geçirmişseniz ama ana kuvvetleri hala etkin durumdaysa sorun bitmiş demek değildir. (Örneğin, Napoleon Moskova’yı aldı ama Rus ordusu dağılmadı). Topraklar, ancak düşmanı çökertmenize yardımcı oluyorsa işe yarıyor demektir. Sırf bir tepeyi ele geçirmiş olmak için hamle yapılmaz.’’

‘’Savaşların ucuz ve kolay olduğunu zannetmeyin. Kendinizi güçlü bir şekilde geride tutarsanız, düşmana pek şans tanımamış olursunuz.’’

‘’Savaşın dehşetinden kaçabileceğinizi zannetmeyin. Akıllıca manevralar ve blöflerle savaşı kazanabileceğiniz düşüncesiyle kendinizi kandırmayın. Bu yüzden, öncelikle ‘çok güçlü’ olun.”

‘’Halkın, hükumetin ve ordunun birliği işe yarar. Bu üçünden birinin zayıf olması bütün emekleri boşa çıkarır. (Vietnam’daki savaşı desteklemeyen Amerikan halkı gibi). Bu üç konuda da sağlam olmadıkça savaşa kalkışmayın.’’

Clausewitz eserinde tez olarak da şunu ortaya koyar: “Savaş, politikanın başka araçlarla devamından başka şey değildir.” Yani basitçe demek ister ki Clausewitz ‘’Siyasi bir hedefiniz yoksa savaşa girmeyin.’’

2. Birinci Dünya Savaşı’nda Almanlar nasıl yenildi?

Son olarak da Birinci Dünya Savaşı’nda Almanların nasıl yenildiklerinin kısaca anlatmak istiyorum.

Savaşın son senesi 1918 yılına girildiğinde durum şu şekildedir: Almanya, Doğu Cephesinde Rusya karşısında kesin bir zafer kazanmış, Rusya Ekim Devrimi ile çökmüş, yeni iktidara gelmiş olan Bolşevikler, Almanya ile bir barış anlaşması imzalamışlardır.

Savaşın kesin sonucunu belirleyecek Batı Cephesinde, ise dört yıldan beri, devam eden siper savaşı, Manş Denizinden İsviçre’ye kadar uzunlukta, Kuzey Fransa üzerinden geçen, çok detaylı ve iyi tasarlanmış statik savunma hatları yaratmış idi.

1916 yılı boyunca devam etmiş olan Verdun Muharebesi insanlık tarihinin en kanlı savaşları içinde yer almasına rağmen, sadece 60 km2 içinde savaşılmış idi. Yaklaşık sekiz ay süren bu muharebe, her iki taraftan toplam 1.000.000 kişinin ölümüne mal olmuştu. İngilizler 1917 sonlarında Passchendaele’de sadece 10 km ilerleyebilmek için yaklaşık 400.000 asker kaybetmişlerdi.

Batı cephesinde stratejik olarak savunma durumunda olan Almanya’nın toplam kayıpları, Müttefiklerden daha az olmasına rağmen, Almanya artık insan gücünün sınırına dayanmış, savaş sanayiinden ve tarım üretimden, üretim faktörlerini bozabilecek ölçüde kişiyi askere almak durumunda kalmıştı.

1918 senesine girerken, Almanya’nın stratejik anlamda savunma pozisyonu dışında, tüm faktörler aleyhinedir. Üstelik zaman da Almanya aleyhine çalışıyordu.

Savaşın kilidini çözen doktrin 1917’nin son aylarında yazıldı. Almanya az sayıdaki nitelikli insan kaynağını ve eldeki tüm kaynakların yeniden değerlendirilerek harmanlanması sonucunda sonuç alabileceği, iyi modellenmiş donanım ve kaynak ile donatarak oyunun kurallarını tamamen yeniden yazdı…

1918 İlkbaharında, bu doktrin ile beraber, Batı Cephesinde 1914 yılından itibaren oluşan statik durum kırıldı. Art arda yapılan dört ayrı taarruz ile Alman Orduları Batı Cephesini yardı ve 1918 yaz aylarında Paris’e 70 km’ye kadar yaklaştı. Bu başarı, önceki dört yıldaki savaşta başarıların kilometrelerle ölçüldüğü bir döneme göre bir mucize idi.

Ancak sorun şu idi, Almanya bu taarruz zinciri ile büyük bir taktik başarı elde etmesine rağmen, düşmanını kesin bir şekilde yenebileceği hiçbir stratejik başarı elde edememiş, müttefiklere göre daha az kayıp vermesine rağmen, hiçbir zaman yerine koyamayacağı önemli sayıda ve nitelikte adam kaybetmişti. Almanya, harita üzerinde savaşı kazanmak üzere gibi gözükse de son kozunu oynamış ve tüketmiş idi.

Bu noktadan sonra, deneyimsiz ama zinde Amerikan birlikleri ile beraber, Müttefikler 1918 yazından başlayarak 100 gün boyunca devam eden karşı taarruzlar ile savaşı kesin olarak kazandılar.

Bu harpten çıkan sonuç: Stratejik hedeflere ulaşmak için kullanılan taktik araçlar ve hedefler, stratejik hedeflerin önüne geçirildiği zaman, sonucun felaket olmasıydı. Almanya, muazzam bir alanı, nispeten az kayıp vererek ele geçirmesine rağmen (taktik başarı), düşmanının savaşma kapasitesine zarar veremeden kendi kaynaklarını tükettiği için (stratejik başarısızlık) savaşı 1918 Kasım ayında kesin olarak kaybetmiştir. Özetle stratejik hedeflerin, alt hedefler ile altının doldurulamaması, stratejik yönetimi kâğıt üzerinde bırakır.

3. TSK’nin Sınır Ötesi Harekâtları

a. PKK’ya karşı yapılan harekâtlar..

TSK, Kıbrıs hariç bütün sınır ötesi harekâtlarını PKK’ya karşı yapmıştır. Peki, Türkiye bu harekâtları neden yaptı? PKK terörünü önlemek için.. Peki, PKK ne istiyor terör yaparak, siyasi amacı nedir? Bölgede sözde ‘’Büyük Kürdistan’’ı kurmak… Peki, bu sözde ‘’Büyük Kürdistan’’ nerede kurulacak? Önce Irak, sonra Suriye, sonra Türkiye’deki ve sonra da İran’daki Kürtleri birleştirerek… Önce bu ülkelerde ayrı ayrı adı ne olursa olsun federal, özerk veya bölgesel Kürt yönetimlerini kurmak sonra da bu özerk veya federal Kürt bölgelerini birleştirerek sözde ‘’Büyük Kürdistan’’ı kurmak… Bunda bir tereddüt var mı? Yok… Tereddüt ediyorsanız açın bakın PKK’nın kongrelerinde aldıkları kararlara…

Eeee… PKK’nın amacı bu ise… Size öncelikle politik olarak hangi görev düşer? Bu ülkelerle sıkı bir işbirliği, bu ülkelerin ülke bütünlüğünü korumak değil mi?

Peki, Türkiye’deki son kırk yılın siyasi iktidarları ne yaparlar? Tam tersini.. Irak’ı parçalamak için emperyalistlerle işbirliği yaparlar… Türkiye’nin el vermesiyle ve desteği ile Irak’ta ‘’Bölgesel Kürt Yönetimi’’ni kurarlar. Suriye’yi parçalamak için emperyalistlerle işbirliği yaparlar… Sonra da Doğu’nun dağlarında, Irak’ın Kuzeyinin dağlarında PKK operasyonu diye fidan gibi gencecik insanlarımızı harcarlar…

1983’den beridir bakıyorsunuz Irak’ın Kuzeyine yapılan operasyonlara:

1983, 1984, 1986 ve 1987 yıllarında küçük çaplı operasyonları geçiyorum…

Süpürge Harekâtı (05-13 Ağustos 1991), 2 şehit,
1992 sınır ötesi harekâtı ve Hakurk Operasyonu (05 Ekim – 15 Kasım 1992), 12 şehit
Çelik Harekâtı (21 Mart -02 Mayıs 1995), 64 şehit,
Atmaca Harekâtı (Nisan 1996), 40 şehit
Tokat Operasyonu (14 Haziran 1996 – Ocak 1997), 11 şehit,
Çekiç Harekâtı (12 Mayıs – 07 Temmuz 1997), 114 şehit,
Şafak Harekâtı (25 Eylül -15 Ekim 1997), 31 şehit,
Murat Operasyonu (Nisan – Mayıs 1998), 3 şehit,
Güneş Harekâtı (21 Şubat – 29 Şubat 2008), 24 şehit,
2011 yılı sınır ötesi harekâtları (17 Ağustos – 24 Ekim 2011),
Şehit Yalçın Operasyonu (24 -25 Temmuz 2015),

(Bu tabloya yurt içi operasyonlarda veya pusu ile mayın ile verilen şehitler dâhi edilmemiştir.)

Bu harekâtlara tek tek girmeyeceğim… Konumuz bu değil… Soru şudur: Bu harekâtların siyasi hedefi ne idi? Ne yazık ki cevap koskocaman bir ‘’yoktur’’ ifadesidir. Hani Clausewitz ne diyordu: ‘’Siyasi bir hedefiniz yoksa savaşa girmeyin.’’

Bu sınır ötesi harekâtlar başlı başına birer taktik başarı ürünüdür… Peki, bu harekâtların stratejisi ne idi? Cevap yine koskocaman bir ‘’yoktur’’ ifadesidir.

Yine tekrar edelim; taktik hedefler, stratejik hedeflerin başarılabilmesi için oluşturulan araçlardır. (Çoğu zaman bu kavramlar birbirine karıştırılır. Tersi de ayrı bir başarısızlık faktörüdür. Stratejik hedeflere ulaşım, doğru tanımlanmış taktik hedeflere ulaşım ile mümkün olabilir. Stratejik hedeflerin, alt hedefler ile altının doldurulamaması, stratejik yönetimi kâğıt üzerinde bırakır.)

Tekrar soruyorum. Her birisi mükemmel taktik başarıları içeren bu harekâtların bir stratejisi, bir politik hedefi var mıdır?

Ne diyordu Clausewitz: ‘’Topraklar aslında çok da önemli değildir. Mesela düşmanın başkentini ele geçirmişseniz ama ana kuvvetleri hala etkin durumdaysa sorun bitmiş demek değildir. Topraklar, ancak düşmanı çökertmenize yardımcı oluyorsa işe yarıyor demektir. Sırf bir tepeyi ele geçirmiş olmak için hamle yapılmaz.’’

Irak’ın kuzeyinde o tepeleri o kadar şehitler vererek ele geçirdiniz… Peki, bu PKK’yı imha etti mi? Cevap ne yazık ki yine koskocaman bir ‘’hayır’’dır.

1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’nın politik bir hedefi vardı ve TSK bu politik hedefe ulaşmak için bu harekâtı yaptı ve amacına da ulaştı…

Tekrar tekrar soruyorum: Bu sınır ötesi askerî harekâtların politik hedefi, siyasi bir maksadı var mıydı? Yoktu! Hani Clausewitz ne diyordu: ‘’Siyasi bir hedefiniz yoksa savaşa girmeyin.’’

Şimdi başa dönün ve Clausewitz’in ne demek istediğini bir daha okuyun…

İsterseniz daha da başa dönün Sun Tzu’nun demek istediklerini bir daha gözden geçirin…

İsterseniz en sona gelin Birinci Dünya Savaşı’nda Almanya’nın nasıl yenildiğine bir daha bakın…

Ne idi Birinci Dünya Savaşı’nda Almanya’nın yenilmesinden bizim için çıkaracağımız ikinci sonuç? ‘’Stratejik hedeflere ulaşmak için kullanılan taktik araçlar ve hedefler, stratejik hedeflerin önüne geçirildiği zaman, sonucun felaket olmasıydı. Almanya, muazzam bir alanı, nispeten az kayıp vererek ele geçirmesine rağmen (taktik başarı), düşmanının savaşma kapasitesine zarar veremeden kendi kaynaklarını tükettiği için (stratejik başarısızlık) savaşı 1918 Kasım ayında kesin olarak kaybetmiştir.’’

Bu sınır ötesi harekâtlarla da aynısı yapılmadı mı? Taktik hedefler olmayan bir stratejinin ve olmayan bir politik hedefin önüne çekilerek PKK’yı imha da edemeden muazzam kaynaklar (insan, zaman, para, güven) harcanmadı mı?

O halde olması gereken neydi?

Yine tarihe döneceğiz…

Afganistan’a bakın.. Burası bir imparatorluklar mezarıdır. Buradan İskender geçti, buradan Cengiz Han geçti, buradan İngiliz ve Rus imparatorlukları geçti, onların hepsi sözde galiplerdi burada, hepsi de boylarının ölçülerini aldılar burada. Bunun nedeni işgal güçlerinin iyi olmaması, güçsüz olması ya da yeterli müttefiklerinin olmaması değildi. Nedeni sadece, bu ülkenin arazisinin hiçbir ordunun bu topraklardaki direnişçileri yenmesine imkân tanımayan yapısıydı..

Dağlarda savaşmak zordur… Hele hele bir de teröristlerle savaşıyorsanız o dağlar size cehennemin ta kendisi olur. Bir tugay askeri salsanız bile araziye arazi yutar önce bu askerleri.

Şeyh Şamil efsanesini hepimiz biliriz… Şey Şamil Kafkas Dağlarında cirit atarken Ruslar pek dokunmadan dağlara inmiştir ovalara, etrafından dolaşarak aşmıştır Kafkas dağlarını, gelmiş Gürcistan’ı, Azerbaycan’ı almış, Erzurum’u işgal etmiştir.

Siz de fetih maksadı olmaksızın gönderirsiniz dünyanın o en güçlü ordunuzu, gider oturursunuz bir zamanlar kırmızı çizginiz olan Kerkük’e, kurarsınız komuta çadırınızı, atarsınız bacak bacak üstüne, alırsınız yorgunluk çayı bardağını elinize ve dersiniz ki düveli muazzamaya ve Barzani’ye; ‘’Kandil’den çıkarın PKK’yı, ben de buradan çıkıp gideyim.’’

Boşu boşuna da fidan gibi gencecik Anadolu evlatlarını harcamazsınız, kırmazsınız o dağlarda…

(Tabii ki ülke içinde bir daha böylesi bir sorun olmaması için alacağınız ekonomik, sosyal ve siyasal tedbirler ayrı bir çalışma konusudur.)

İsterseniz, Sun Tzu’yu, Clausewitz’i bir daha okuyun…

b. Suriye’ye yapılan ‘’Fırat Kalkanı’’, ‘’Zeytin Dalı’’ ve ‘’Barış Pınarı’’ harekâtları…

Suriye’ye askerî operasyon; 24 Ağustos 2016 tarihinde Fırat Kalkanı Harekâtı ile başladı. Bu harekâtı 20 Ocak 2018 tarihinde Zeytin Dalı Harekâtı ve 09 Ekim 2019 tarihinde Barış Pınarı Harekâtı ile devam etti.

Suriye’ye yapılan askerî harekât 70 km genişlik ve 35 km derinlikteki, Şırnak’taki Bestler – Dereler ebadındaki bir alan değil ki bu alana yazın girip kışın çıkasınız….

Bu üç Suriye harekâtında ilk sorum şu: ‘’Politik hedefiniz nedir?’’ İkinci sorum da şu: ‘’Bu politik hedefi gerçekleştirecek askerî stratejiniz nedir?’’

PYD’nin Fırat batısına Afrin’e koridor açıp geçmesini engellemek mi amacınız? Peki, o zaman Salih Müslim’i Ankara’ya davet edip devlet protokolü ile karşılayanlar kimlerdi? PYD’yi vazgeçtim Suriye’de Fırat’ın batısına geçmelerini altlarına uçaklar otobüsler vererek, yemek ücretlerini de ödeyerek ülke topraklarından Kobani’ye geçirenler kimlerdi? Peki, bu harekâtın 35 km güneyinden sonrası ne olacak? PYD oradan geçmeyecek mi?

Sınır güvenliği midir amacınız? 911 km’lik sınırdan geri kalan 876 km ne olacak?

Suriye’nin ülke bütünlüğünü korumak mıdır amacınız? O zaman ÖSO’nu nereye koyacaksınız?

Suriye’nin ülke bütünlüğünü korumak mıdır amacınız? O zaman destek verin Esat’a, ülkesinin bütünlüğünü o sağlasın…

Tampon bölge mi yaratmak amacınız? Elinizdeki dört milyon Suriyeliyi bu daracak alanı mı sığdıracaksınız?

İniyor musunuz Halep’e! Tam kapatıyor musunuz koridoru? Ha o zaman anlarım ben bu harekâtı…

Amacım harekâtı eleştirmek değil. Amacım bu harekâtın politik hedefini ve askerî stratejini anlamak…

Şimdi gelelim Libya’ya…

Libya’ya asker gönderilmesine ilişkin tezkere 02 Ocak 2010 Perşembe TBMM Genel Kurulu’nda kabul edildi. Kabul edilen teskereye göre Libya’ya gönderilecek askerî gücün sınır, kapsam, miktar ve zamanını Cumhurbaşkanı belirleyecek. Aslında böyle bir teskere olmaz… Bir meclis böylesine ne olduğu belli olmayan bir yetkiyi kimseye devredemez…

Daha önce sınır ötesi harekâtta da olduğu gibi yine bu teskerede de siyasi bir hedef yok. Teskerenin bilinen amacı Libya’nın Tobruk merkezli General Halife Hafter güçlerine karşı Trablus kentinde kurulu Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH)’ni koruma amacıyla askerî destek vermek…

Sorun da burada başlıyor. Adı üstünde, ‘’askerî destek’’; askerî bir hedef… Siyasi hedef nedir?

Eğer siyasi hedef; Libya’nın birliği ise bu askerî hedef bu hedefi sağlamaz, tam tersine Libya halkını birbirine kırdırır… Türkiye de bu kırım da bir tarafta yer alır… Eğer siyasî hedef; Libya’nın birliği ise bu size Libya’daki bütün güçlerle eşit mesafede olmayı, arabulucu olmayı ve bu şekilde Libya’nın birliğini sağlamayı gerektirir… Eğer bu hedefi yalnız gerçekleştiremezseniz bu maksatla BM’ni davet edersiniz, İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT)’nı davet edersiniz…

Eğer siyasî hedef; Doğu Akdeniz’deki haklarımızı UMH ile beraber sağlamak ise bu siyasi hedef size öncelikle Doğu Akdeniz’de Suriye ve Mısır ile ortak hareket ermeyi öngörür… Sonra Lübnan ve İsrail ile… Yani bölge ülkeleri ile işbirliğini gerektirir…

Söylenmeyen hedef eğer siyasal İhvan’ı desteklemek ise… Suriye’de, Mısır’da, Libya’da batan, sönen, biten siyasal İhvan’ı destek beraberinde Türkiye’nin de bataklığa sürüklenmesini getirir… Çünkü böylesine bir siyasal İhvan desteği Türkiye’yi İhvan dışındaki tüm Arap dünyasını karşısına alır… Çünkü böylesine bir siyasal İhvan desteği Türkiye’yi Libya çöllerinde sıcak bir çatışmaya sürükler… Çünkü böylesine bir siyasal İhvan desteği Türkiye’nin ABD’yi, Rusya’yı, Çin’i karşısına bulmasına vesile olur… Çünkü böylesine bir siyasal İhvan desteği Türkiye’nin tüm kaynaklarını Fizan çöllerinde tüketmesine yol açar…

Sonuç

İsterseniz yazımın başına dönün ve Sun Tzu’yu, Clausewitz’i ve Almanların I. Dünya savaşını nasıl kaybettiklerini bir daha okuyun…

Hani diyor du ya Clausewitz: ‘’Siyasi bir hedefiniz yoksa savaşa girmeyin.’’

Ha bir de ne demişti Clausewitz: ‘’Savaşı küçük çapta tutabileceğinizi ve makul ölçülerde zapt edebileceğinizi de zannetmeyin.’’

Görüldüğü gibi Türkiye’nin Kıbrıs Harekâtı hariç hiçbir sınır ötesi harekâtında belirli net bir siyasi hedefi olmamış ve doğru bir strateji belirlenip uygulanmamıştır. Bu hata Libya teskeresinde de tekrarlanmaktadır.

Ünlü Rus oyun yazarı, ozanı Anton Çehov; “Eğer ilk sahnede duvarda bir silah asılıysa, oyunun sonunda mutlaka patlar” derdi… Libya’ya göndereceğiniz o silahlar orada mutlaka patlar, o askerler orada mutlaka çatışmaya girer…

Asıl adı Amos Klausner olan çağdaş İsrail edebiyatının önemli bir yazarlarından romancı, gazeteci, yazar ve barış yanlısı aktivist olan Amos Oz bir röportajında şöyle demişti:

“İki tür trajedi vardır. Shakespeare ya da Çehov tipi. Shakespeare trajedilerinde, perde kapanırken sahnede kan gölü oluşur. Çehov trajedilerinde ise herkes hayatta kalır. Ama büyük tavizler veren herkes için hayatta kalmanın faturası ağırdır. Herkes hayal kırıklığına uğramıştır ve mutsuzdur.’’

Libya teskeresi gerçekleşirse eğer ne yazık ki Türkiye için hem Shakespeare hem de Çehov trajedileri ile beraber sonuçlanacağını gösteriyor.

Sonunu düşünmeyen bir insan kahraman olabilir. Ancak sonunu düşünmeyen bir devlet felakete düçâr olur…

Benden söylemesi…

Doğru sözler nazik olmaz. Zarif sözler doğru olmaz. Doğru sözler eğri görünür. Ama ben doğru bildiklerimi söylemek zorundayım… Dost acı söyler!…

Devleti yönetenlere duyurulur…

Sürçü lisan ettiysek de affola…

Osman AYDOĞAN

CHP DOSYASI /// Celal Eren ÇELİK : ‘SAHTE EFSANE’ : CANAN KAFTANCIOĞLU


Celal Eren ÇELİK : ‘SAHTE EFSANE’ : CANAN KAFTANCIOĞLU

E-posta: ekoprestij

14 Eylül 2020

Cumhuriyet Halk Partisi İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu yine ve artık alıştığımız üzere partinin ilkeleri ile uzaktan yakından alakası olmayan ve adeta parti tabanının sinir uçları ile oynayan bir açıklaması ile gündemde..

Kısaca özet geçmek gerekirse katıldığı Taksim Toplantları’nda yapmış olduğu konuşmada üst üste 3 farklı yerde Atatürk soyadını kullanmadan “Gazi Mustafa Kemal” ifadesini kullanan Kaftancıoğlu’na toplantının moderatörlüğünü yapan solun duayen isimlerinden Uluç Gürkan “Atatürk ifadesini kullanmamanız özel bir tercihiniz mi?” diye sorunca Canan Hanım “Kişilerin isimlerinden bahsedilirken bunların belirli alışkanlıklar ile kategorize edilmesine karşıyım.Yıllardır kullandığım gibi bu şekilde ifade etmek,kendimi ait hissettiğim bir ifade olduğu için tercih ediyorum” cevabını veriyor…

Türkçe meali, Canan Kaftancıoğlu “Atatürk” demeyi “Kendisine ait” hissetmiyor…

***

Canan Kaftancıoğlu’nun bu açıklaması geçmiş açıklamalarına bakılınca aslında hiç de yadırganacak bir açıklama değil…Neticede “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sözüne karşı çıkan da kendisi

Canan Kaftancıoğlu’nun Cumhuriyet Halk Partisi’nin dizayn edilerek dönüştürülmesi sürecindeki en önemli aparat olan 10 ARALIK HAREKETİ tarafından kendisine verilen “Görevi” layığı ile yerine getirdiğini görmek gerekiyor aslında…

Bu tip açıklamalar bu “Görevin” bir parçası.

Kaftancıoğlu ve en önemli isimlerinden birisi olduğu 10 ARALIK HAREKETİ bugün Cumhuriyet Halk Partisi’ni adeta “Ele geçirmiş” durumda…

Bahsettiğimiz ekibin geçmişte “CHP kapatılmalı ve yoluna bir vakıf olarak devam etmelidir,CHP Sosyal demokrasinin önündeki en büyük engeldir” diyen muhterem zatlardan kurulu olduğunu hatırlatmak yeterli olacaktır.


Yazımızın sonunda bu 10 ARALIK HAREKETİ’ne tekrar değineceğiz.

***

Ama olaya Kaftancıoğlu özelinden devam etmek gerekirse Canan Kaftancıoğlu için oluşturulan ve aslında “İçi boş” olan bir “Efsane” kültü var…

Nedir o içi boş “Efsane”: İstanbul’u kazanan başkan…

Şimdi efendim Canan Kaftancıoğlu’nun partinin ilkelerine,tüzüğüne,kurucu değerlerine aykırı bu hareket ve açıklamaları her eleştirildiğinde karşınıza bir koro çıkıyor ve şu argümanlar ile karşınıza dikiliveriyorlar:

“Canan Kaftancıoğlu olmasaydı İstanbul seçimleri kazanılamazdı”
“Canan Kaftancıoğlu sayesinde ilk kez İstanbul’u kazandık”
“Canan Kaftancıoğlu CHP’nin tarihindeki en başarılı,en örgütçü İstanbul İl başkanıdır”
Yani zannedersiniz ki Canan Kaftancıoğlu “Dokunulamaz”,kendisine laf söylenemez kutsal bir varlık,parti içinde ayrı bir parti…

Peki gerçekten bu söylenenler doğru mu? Yoksa karşımızda bolca “Makyajlanmış”, iyi bir PR yapılmış,uluslar arası ilişkilşer ağının ortasındaki bir “EKİBİN” kilit ismi olarak parlatılarak bir “Şehir efsanesine” dönüştürülmüş harika bir “Siyasi mühendislik” ürününün sonucu mu var?
İsterseniz somut gerçekler ve veriler üzerinden detaylıca bakalım…

***

Ne diyor yılmaz Kaftancıoğlu savunucuları? “Canan Kaftancıoğlu olmasa İstanbul kazanılamazdı”

Şimdi öncelikle Kaftancıoğlu’nun İstanbul’un kazanılmasında tabii ki katkısı var il başkanı olarak. Ama kimse kusura bakmasın o katkı “Canan Kaftancıoğlu olmasa seçim alınamazdı”, “İstanbul’u Kaftancıoğlu kazandı” denilecek gibi bir katkı değil…

İstanbul seçimlerinde Ekrem İmamoğlu son 25 senenin en iyi seçim performansını gösterdi bu bir…

İYİ PARTİ ve HDP desteği olmasaydı İmamoğlu’nun bu muhteşem performansına rağmen İstanbul’un kazanılması mümkün değildi bu iki…

Tüm illerden çok daha fazla İstanbul’da AKP’nin ciddi bir yıpranmışlığı,kendi tabanı da dahil olmak üzere AKP’ye çok ciddi bir tepki vardı bu üç…
Ve AKP çok büyük bir hata yaparak seçimi iptal etti.

Bu iptal ile birlikte AKP’li ve MHP’li seçmen ile birlikte ilk seçimde sandığa gitmeyen “Umutsuz” kitleler bir umudu yakaladıklarını anlayarak ikinci seçimde sandığa koştular ve 800 binlik o fark öyle geldi…Bu da dört…

Şimdi tüm bunları yok sayarak kim,nasıl “İstanbul’u Canan Kaftancıoğlu sayesinde kazandık” diyebilir?

***

Gelelim Kaftancıoğlunun yılmaz savunucularının bir diğer “Savunma” argümanına”… Diyorlar ki “ CHP İstanbul’u ilk kez Canan Kaftancıoğlu zamanında kazandı”

2017 yılındaki EVET-HAYIR referandumu aslında ittifakların da temelinin atıldığı referandumdu…CHP’nin İstanbul yerel seçimlerini de kazanmasını sağlayan ittifakın diğer bileşenleri İYİ PARTİ,SAADET PARTİSİ yine CHP ile birlikte HAYIR bloğundaydı. İstanbul seçimlerinin kilidi olan HDP de HAYIR bloğu içerisindeydi.

2017 referandumunda CHP’nin başını çektiği HAYIR bloğu İstanbul’da %51,35 alırken, AKP ve MHP başını çektiği EVET bloğu %48,65 oy aldı.
Yani İstanbul aslında ilk kez EVET-HAYIR referandumunda,2017’de “KAZANILDI”.

Peki bu referandum esnasında CHP İstanbul İl Başkanı kimdi? Cemal Canpolat. Canan Kaftancıoğlu’nun adı sanı dar bir çevre dışında bilinmiyordu dahi…

Yani yılmaz Kaftancıoğlu savunucularının “İstanbul’u ilk kez Kaftancıoğlu kazandı” propagandası ve tezi de burada çöküyor.

***

Geçelim Canan Kaftancıoğlu ile ilgili bir başka büyük “Şehir efsanesine”…Ne diyorlar yılmaz Kaftancıoğlu savunucuları: “Canan Kaftancıoğlu CHP tarihinin gördüğü en iyi İstanbul il başkanı”

Şimdi Canan Hanım’ın İstanbul İl Başkanı olarak girdiği 2018 Cumhurbaşkanlığı seçimine gidelim isterseniz…

Sandıklar açıldığında İstanbul’da AKP %42,7 oy ile 43 vekil çıkartırken,Canan Kaftancıoğlu’nun il başkanlığı yaptığı İstanbul’da CHP %26,4 ile sadece 27 vekil çıkartabildi.

Canan Kaftancıoğlu’nun il başkanı olduğu bu seçimde İstanbul’da CHP AKP’den tamı tamına %16 fark yedi.

Şimdi bazı aklı evveller çıkıp “Ama bu Cumhurbaşkanlığı seçimi.Oradaki başarısızlık seçimde Cumhurbaşkanı adayı olan Muharrem İnce’ye ait” diyecek olursa o zaman bizim de “Ekrem İmamoğlu seçim kazanırken başarı Canan Kaftancıoğlu’na ait oluyor adaya değil,ama AKP’den fark yenildiğinde başarısızlık neden adaya ait oluyor?” diye sorma hakkımız doğar.

Ayrıca Canan Hanım’ın cevaplaması gereken bir diğer soru da hani “CHP tarihinin en iyi İstanbul il başkanı”(!) olarak 2018 Cumhurbaşkanı seçiminde partisinin adayını neden yalnız bıraktığı,neden yerel seçimlerdeki gibi bir çalışma sergilemediği sorusudur.

Bu sorunun cevabı –Cumhurbaşkanı seçimlerinin yapıldığı geceden başlayarak bu güne kadar yaptığı hataları kabul etmek ve başlattığı son hareketi de tasvip etmemekle birlikte- o dönem aday olan İnce’nin parti içerisinde Canan Kaftancıoğlu’nun mensubu olduğu 10 Aralık Hareketi’nin karşısında yer alması ve seçimi kazanırsa 10 Aralıkçıların da tasfiye olacağı gerçeği midir?

Devam edelim biz “CHP tarihinin en iyi İstanbul İl Başkanı”nın (!) karnesindeki rakamlara bakmaya…

Hani Canan Kaftancıoğlunu “içi boş” bir efsaneye çeviren bu son İstanbul seçimleri var ya…İşte isterseniz bu seçimlerin rakamlarına bakalım…
İstanbul’da Büyükşehir’i kazanmasına rağmen bunun dışında CHP her alanda AKP’nin gerisinde…

İstanbul yerel seçimlerinde İstanbul İl Genel Meclisi’nde AKP’nin oyu %45,58, CHP’nin oy oranı ise %38,54… Yani il genel meclisinde Canan Kaftancıoğlu’nun il başkanlığını yaptığı İstanbul’da,Büyükşehir Belediyesi kazanılmış olmasına rağmen AKP CHP’ye %7 fark atmış…

İstanbul’da kazanılan ilçe belediye sayısında AKP 24’e 14 önde…
Büyükşehir Belediye Meclisi’nde AKP çoğunlukta…

Yani Canan Kaftancıoğlu öyle yılmaz savunucularının söylediği gibi “CHP tarihinin gördüğü en başarılı İstanbul İl Başkanı” falan da değil,bu tezler de rakamlar ile “Çürüyor”…

***

Evet efendim ne diyorlar bu yılmaz ve azimli Canan Kaftancıoğlu savunucuları başka: “Canan Kaftancıoğlu müthiş bir örgütçü,İstanbul örgütüne çok hakim”

Şimdi biz size yerel seçimlerde İstanbul Büyükşehir Belediyesi kazanılmasına rağmen aradan geçen 1,5 sene zarfında CHP İstanbul örgütünden 41 bin 800 üyenin istifa ettiğini söylesek…

Hani nasıl bir “Muhteşem örgütçülük,nasıl bir örgüte hakim olmak bu” desek, “On binlerce insan İstanbul ilinde partisinden istifa ederken Canan Kaftancıoğlu il başkanı olarak ne yapmaktadır?” diye sorsak bu sahte “Efsane” yaratıcıları ve onlara inanarak bu savunmaların peşine takılanlar ne cevap verirler acaba?

***

Peki iyi de bunca somut rakam ortadayken,Canan Kaftancıoğlu’nun “Yaratılan” sahte bir efsane olduğu bu kadar belliyken neden bu “Efsane” algısı nasıl oluşturuluyor?

Onun cevabını da FOX TV-ERDOĞAN TOPRAK-ECE GÜNER-10 ARALIK HAREKETİ dörtgeninde aramak lazım…

Erdoğan Toprak 10 Aralık Hareketi’nn en önemli destekçilerinden,kendisinin eşi Ece Güner ve babası FOX’un Türkiye’nin temsilcisi,Canan Kaftancıoğlu 10 Aralık Hareketi’nin “Yıldızı” ve FOX TV’de kendisinin bolca PR’ının yapıldığı medya alanı…

***

Canan Kaftancıoğlu tüm bu “Makyajın” arkasındaki gerçeklere rağmen neden “Dokunulamaz” bir kişi derseniz o sorunun cevabı yazımızın başında değindiğimiz partiyi ele geçiren 10 Aralık Hareketi’nde saklıdır.

Yola çıkarken ayrı bir sol parti kurmak isteyip, “CHP kapatılıp vakıf olsun” diyen bu hareket daha sonra Kemal Kılıçdaroğlu’nun Genel Başkanlığı ile birlikte CHP’ye “Monte” edilmiş,kurucuları olan Süleyman Çelebi milletvekili,Burhan Şenatalar PM üyesi,Oğuz Kaan Salıcı önce İstanbul İl Başkanı,sonra milletvekili en sonunda “Örgütlerden Sorumlu” Genel Başkan Yardımcısı olurken,ekibin en önemli isimlerinden Canan Kaftancıoğlu’nu da İstanbul İl Başkanlığı’na taşıyarak İstanbul delegasyonunu kontrol altına almış,İstanbul’daki rant üzerinden siyasetin kontrolünü de sağlamışlardır.
İlerleyen süreçte bu ekip Türkiye genelinde il başkanlarının belirlenmesinden milletvekili ve belediye başkanı aday listelerinin hazırlanmasına,son olarak Canan Kaftancıoğlu eli ile Kadın Kolları Başkanı seçimine kadar her yerde müdahil ve etkin bir hale gelmiştir.

Kemal Kılıçdaroğlu ile birlikte CHP’yi değerlerinden kopartıp,küresel bir dizayn ile “Dönüştürme” operasyonun en önemli aparatı işte bu 10 ARALIK HAREKETİ’dir.

Bu 10 ARALIK HAREKETİ’nin Türkiye’yi aşan tüm girift ilişkiler ağını ise bu ay “Genişletilmiş” 3. Baskısını yapacak olan İÇERİDEN FETHEDİLEN KALE:CHP kitabımda ilk kez 2 sene önce kaleme almıştım.

Bu kitabımın tek bir satırını yalanlayamayan dava açamayan CHP yönetimi,dava edemedikleri bu kitap nedeni ile beni partiden ihraç etmek istemiş lakin ben “Mahkemeye gideceğim,yazdıklarımı belgeleyerek mahkeme kararı ile geri döneceğim” deyince ihraç kararını işleme sokamamıştı.

***

Ama bu 10 ARALIK’çılar da,onların “Sahte Efsanelerini” savunanlar da bilecek ki Aralıklar’dan önce Ekimler vardı ve o takvim kendilerine ezberletilecek,sahte efsaneleri ile birlikte geldikleri gibi CHP’den gidecekler…

Kaynak: ‘SAHTE EFSANE’: CANAN KAFTANCIOĞLU – Celal Eren ÇELİK

TARİH /// Ekrem Hayri PEKER : Harp tarihçilerimiz ve Bursalı Mehmet Nihat Bey (1886-1928)


Ekrem Hayri PEKER : Harp tarihçilerimiz ve Bursalı Mehmet Nihat Bey (1886-1928)

16 Mart 2017

Mülazım Hasan, “Tekrar Başımıza Gelenler” adlı kitabında “Eğer daha önce esirlik yaşayan komutanlarımız esaret anılarını yazsalardı belki bu kadar kolay teslim olmazdık” diye yazar. Mülazım Hasan, ayrıca Edirne’nin teslim olmasıyla ilgili olarak, Bulgarların nasıl siperlerimizin yanına kadar soktukları projektörleri yakarak siperdeki askerlerimizi etkisiz hale getirdiklerini yazar. Elektrik, akıllı Bulgar subayları elinde etkili bir silaha dönüşür.

Mülazım Hasan, ayrıca Edirne Müdafaasını yapan Şükrü Paşa’yı “Askeri tel örgü dışında kırdırdı. Bulgar Ordusu tel örgüye dayandıklarında müdafaa yapacak asker kalmamıştı” diye eleştirir.

93 Harbinde Gazi Ahmet Muhtar Paşa’nın yanında bulunan Arif Bey, yaşadıklarını ve gördüklerini “Başımıza Gelenler” adlı eserinde acı şekilde anlatır. Ordunun elinde harita yoktur. “Çarlık, rahatsız olmasın” diye harita çıkarılmamıştır. Ordunun süvarisi yoktur. Geri çekilen Rus birlikleri takip edilemez. Süvari kuvveti olarak iki tarafta da eşkıyalık yapan Karapapak Mihrali, çetesiyle orduda süvari görevini üstlenir.

Ahmet Muhtar Paşa, Bursalıdır. 1839 yılında Bursa’da doğmuş. Ahmet Muhtar Paşa, İlk ve Orta eğitimini Bursa’da tamamlar. Bursa Askeri İdadisini bitirdikten sonra İstanbul’a giderek öğrenimini Harbiye Mektebi’nde sürdürür. 1860 yılında Harbiye’yi birincilikle bitirerek kurmay yüzbaşı olur. 21 Ocak 1919 tarihinde 80 yaşındayken İstanbul”da vefat eden Paşa, Fatih Camii avlusuna gömülür.

Ordudaki komutanlar, subaylar, harita okuyamaz. Artvin’de ve Doğu Beyazıt’taki birlikler hareketsiz kalır. Muhtar Paşa’nın yardım götürdüğü Kars Kalesi beklenmedik şekilde teslim olur. Rus Orduları Erzurum’dan püskürtülür. Gazi Muhtar Paşa, Balkanları müdafaa için çağrılır. Muhtar Paşa cepheden ayrıldıktan sonra Erzurum Kalesi düşer.

Savaş bittiğinde Gazi Muhtar Paşa, Plevne’de destan yazan Gazi Osman Paşa ve Elena kahramanı Fuat Paşa gibi deneyimli komutanlar ordudan uzaklaştırılırlar. Gazi Osman Paşa, sarayda başmabeyinci olur ve iki çocuğu saraya damat olur. Gazi Muhtar Paşa, fevkalade komiser olarak Mısır’a gönderilir. Yirmi yıl sonra döner. 1897 yılında Yunan ordularını bozguna uğratan Ethem Paşa’da ordudan uzaklaştırılır ve sarayda görevlendirilir.

Gazi Ahmet Muhtar Paşa, Çapı büyük Topların Kullanımı, Dumansız Barutlar… Gibi çok sayıda kitap yazmıştır. Paşa, Ayan Meclisinde görev alan Paşa, Miladi takvime geçilmesini savunan yazılar yazmıştır.

1826 yılında yeniçeri ordusunun ortadan kaldırılmasının faturası 1828-1830 yıllarında Rusya’yla savaştaki yenilgi; Kafkasların kaybı, Balkanlarda toprak kaybı ve Yunanistan’ın bağımsızlığı olmuştur. Oysa Mısır Valisi olan Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın kurduğu ordu, kısa sürede Mora isyanını bastırmış ve Girit’de asayişi sağlamıştı.

Osmanlı Devleti’nin Müslüman tebaası matbaayı geç kullanmaya başladı. Okullaşmanın yaygınlaşması da çok geç oldu. Askeri yenilgilerden sonra Prusya Kralına gönderilen elçiyle Kraldan müneccimler istendiği anlatılır. Doğruluk payı olabilir. Zira Osmanlı ordusunda danışmanlık yapan Alman General Moltke, asi Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa komutasındaki kuvvetlerle yapılan Nizip Savaşı’ndan önce müneccimlerin Keçi bağırsaklarından fal baktıklarını, ona göre savaş gününü seçtiklerini yazar. Savaş Osmanlı ordusunun yenilgisiyle biter ve Mısır ordusu hiçbir direnişle karşılamadan Kütahya’ya gelir.

Prusya Kralı’ndan müneccim gelmeyince mecburen Mühendis Okulu ve topçuluk okulları açıldı. Ancak bunlar uzun süreli olmadılar. Askeri alanda ciddi diyebileceğimiz okullar Padişah II. Mahmut döneminde açıldı 1827 yılında Tıbbiye, 1835 yılında Harbiye ve 1849 yılında baytar Mektebi açıldı.

Osmanlı Ordusu II. Mahmut döneminde Prusya’dan askeri danışman getirdiyse de esas fayda Polonyalı ve Macar yurtseverlerden gelmiştir. Önce 1830’da Rus Çarlığına ayaklanan Polonyalı yurtseverlerden Osmanlı Ordusunda görev almışlardı. Daha sonra1848 yılında Macaristan’ın bağımsızlığı için ayaklanan Macar yurtseverler ve onlara yardıma koşan Polonyalı yurtseverler, isyanın kanla bastırılmasından sonra Osmanlı Devleti’ne sığındılar. Rus Çarlığı ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun ültimatomuna rağmen Osmanlı Devleti mültecileri iade etmedi.

Mültecilerin çoğu Komiseri Ahmet Vefik Paşa’nın teklifiyle Müslüman olup Osmanlı Ordusu’nda görev aldılar. Bugün, Budapeşte’nin şirin bir meydanında heykeli olan Josef Bem’in, Osmanlı Ordusu’ndaki adı Murat Paşa’ydı. Osmanlı Ordusu’nda görev alan bu subaylar Kırım Savaşı’nda canla başla savaştılar.

Kırım Savaşı’nı anlatan Tolstoy, Rusya’da subay yetiştiren 20 askeri okul olduğunu yazar. O yıllarda Osmanlı Devletinde bir okul vardır.

Subayların dışında çok sayıda sivil sığınmacı Osmanlı Devleti’nde görev alarak, Topçuluktan, haritacılığa; matematik eğitiminden, veterinerliğe kadar değişik alanlarda Osmanlı Devleti’ne canla başla hizmet ettiler.

1.Mahmut döneminde 1826’da Yeniçeri Ocağı kaldırılınca Askerî Mansure-i Muhammediye ordusu kurulmuştur. Avrupa’nın en güçlü kara ordusu olan Fransız ordusunu, Osmanlı yeni kurulan orduya örnek almıştır. Ancak Fransız ordularının 1870–1871 Sedan Savaşı’nda Alman ordularına yenilmesinden sonra, Osmanlı Erkânı Harbiyesi, II. Abdülhamit dönemi (1882) yönünü Alman ordularına çevirmiştir. Osmanlı Erkânı Harbiyesi, II. Abdülhamit’in de onayıyla Alman İmparatorluğu’nun Başbakanı Bismark’tan askerî uzmanlar istemiştir. 1882’de çeşitli ordu sınıflarına mensup yüksek rütbeli subaylardan kurulan bir Alman heyeti İstanbul’a gelmiştir. Heyetin başkanı Süvari Albay Köhler’di. Bir yıl sonra da Osmanlı ordusunda uzun müddet hizmet edecek olan Albay Colmar von Der Goltz gelmiş ve Köhler’in ölümü üzerine heyet başkanı olmuştur. Alman heyet başkanı Goltz, adını Türk tarihine “Golç Paşa” olarak yazdırmıştır.

Goltz, Berlin Askerî Üniversitesi’nde harp tarihi öğretmenliği yapmıştır. Aynı zamanda Alman İmparatoru II. Wilhelm’e de harp tarihi dersleri vermiştir. Alman heyeti başkanı olduktan sonra Osmanlı ordusuna ait askerî eğitim kurumlarında reformlar yapmaya başlamıştır. Osmanlı ordusuna uygulamalı eğitim (tatbikat, atış, harp oyunu vb.) vermiştir. Goltz, Harp Akademisi’nde (Erkan-ı Harbiye Mektebi) ilk kez tabiye ve harp tarihi derslerini, 1907’de nazari olarak okutmuştur. Ancak burada harp tarihi bir ders konusu olarak kurmay subayların yetiştirilmesine yardımcı olmak maksadıyla görülmüştür.

Goltz Paşa’yla ilgili olarak İsmail Okday’ın anılarında ilginç bir olay vardır. Son Osmanlı Sadrazamı Tevfik Paşa’nın oğlu, Padişah V. Mehmet Vahdettin’in oğlu olan İsmail Okday’ın Yanya’dan Ankara’ya adıyla yayınladığı anılarına bakalım(s.289-90). 1915 yılı Kasım ayında Von Der Goltz Paşa, kendi isteği ile İngilizlerle savaşan VI. Osmanlı ordusu Kumandanlığı’na tayin edildi. Bu sırada orduyu Nurettin Paşa kumanda ediyordu. Nurettin Paşa, Selman-ı Pak harbini kazanmış, General Towsend komutasındaki İngilizleri Kut-ul Amare kasabasına hapsetmişti.

Görev devri esnasında Golt Paşa ve Nurettin Paşa tartışırlar. İhtiyar Müşir (orgeneral); “Düşmana karşı yapılacak hücum, onun evvela siperlerini kesif bir topçu ateşi altında bunaltıp ondan sonra piyade hücumuna geçilmesi suretiyle olmalıydı. Halbûki, siz bunun tersini yapıyor evvela piyadeyi hücuma kaldırıyor, ondan sonra topçu atışlarına geçiyorsunuz. Bu yüzden birliklerinizin ağır kayıplara uğramansa sebep oluyorsunuz. Bu bölgedeki birliklerin hepsi Anadolu’nun Türk Mehmetçiklerinden kuruludur. Bunların sevk noktalarından buralara gelirken zaten yüzde otuzu hastalık, gıdasızlık ve bakımsızlıktan yolda ölüp gitmiştir. Kalan yüzde yetmiş ini de siz silah, cephane, yiyecek ve içecek bakımından noksansız muhafazalı olan ve siperlerde bulundukları içinde emin bir şekilde müdafaa harbi yapan İngilizlere beyhude yere kırdırıyorsunuz” diyordu. İsmail Hakkı Bey, Kazım Karabekir’in de bu görüşe katılıyordu.

Oysa İsmail Hakkı Bey, Yanya’nın Güney’inde bulunan Kozmira’da yapılan savaşlardaki Mehmetçik kırımından bu şekilde bahsetmez. Arnavutlardan kurulu alayın kaçmasıyla Manolassa tepeleri ve Aetoraki Dağı Yunanlıların eline geçmiş, yapılan hücumlarda Anadolu Mehmetçiklerinden kurulu iki tümen büyük zayiat vermiş, Arnavut alayı hücuma katılmamıştır.

Savaş sonrası yokluklar içinde bulunan genç Türkiye cumhuriyetinin var gücüyle demiryolu yapmaya çalışmasının bir sebebi de asker nakli sırasındaki yüksek kayıptır.

*

Askeri tarihçilik alanında faaliyet gösteren subayların birisi de Süreyya Paşa’dır. Kadıköy’de sinema, opera, plaj, çiftlik ve yün işleyen Adalet Mensucat Fabrikası’nı kuran Süreyya Paşa (İlmen) Osmanlı ordusunda havacılık şubesini kuran subaylardan birisidir. Erkan-ı Harbiye İkinci Şubesi Müdürü görevindeyken Ceride-i Askeriye’de makaleler yazar, askeri konularda kitaplar kaleme alır. İlk kez askeri cep takvimini hazırlar.

Mehmet Nihat Bey, 1886’da Bursa’da doğmuştur. Bu nedenle kendisine Bursalı denilmiştir. Babası Abdulvahap, dedesi Özbekistan’ın Buhara kentinde doğan Hacı Vikvik’tir. 1928’de görev esnasında kaza kurşunu ile İzmir’in Güzelbahçe ilçesinde (Kilizman) şehit düşen Kurmay Yarbay Bursalı Mehmet Nihat Bey, 42 yıllık kısa hayatına kendi harp tecrübelerinden (Trablusgarp, I. ve II. Balkan Harpleri, I. Dünya Harbi, Kurtuluş Savaşı) ve yabancı kaynaklardan çevirdiği 39 harp tarihi eserini sığdırmıştır.

Bursalı Mehmet Nihat Bey, Trablusgarp, Balkan Harbi, Çanakkale ve İstiklâl Savaşı’na katılmıştır. Uzun yıllar Harp Akademisinde öğretmenlik yapmış ve birçok kurmay subayı fikrî yönden etkilemiştir. Cumhuriyet’in ilk yıllarında Harp tarihi içerikli konferanslar vermiş, vefatından bir yıl öncesine kadar Çanakkale’yi ziyaret edenlere, çarpışmaların geçtiği mekânlarda, çok değerli bilgiler aktarmıştır.

Nihat Bey, yaşadığı dönem ve katıldığı savaşlar itibarıyla döneminin koşullarını objektif bir gözle analiz etmiş ve kendinden sonra gelecek nesillere büyük eserler bırakmıştır. Tanık olduğu olayları kaleme alarak yakın tarihimize ışık tutmuştur.

Osmanlı ordusunda gerçek anlamda harp tarihinin, teşkilat halini alması ise I. Dünya Savaşı döneminde (29 Mart 1916’da) İstanbul’da Karargâhı Umumiye’nin (Erkânı Harbiye) 16. Şubesi olarak “Tarihi Harp”’in kurulmasıyla başlamıştır. Bu teşkilat askerî tarih olaylarına ait belgeleri toplayarak bir arşiv kurmaya çalışmıştır. 1917’de “Harp Cerideleri ile Vesaik-i Harbiye Dosyaları Hakkında Talimat” (Harp Cerideleri ile Harp Belgeleri Dosyaları Hakkında Yönetmelik) çıkarılarak askerî tarih çalışmaları yönlendirilmiştir. 16. Şube, 10 Kasım 1919’da 8. Şubeye dönüştürülmüş ve olaylara ait belge tasnifine başlanmıştır. Olayların gruplandırılmasında “Balkan Harbinden Önceki Harpler”, “Balkan Harbi”, “1. Dünya Harbi”, “Sağlık Harp Tarihi”, “Veteriner Harp Tarihi” ve “Arşiv” başlıkları saptanmıştır. Erkânı Harbiye-i Umumiye, Tarihi Harp Şubesi, 3 Temmuz 1920 yılında, “Tarih-i Harp Tahrir Heyeti” (Harp Tarihi Yazma Kurulu) adıyla, askerî tarih çalışmalarını sürdürmüştür. Adı geçen kurul, 1921’de Tarihi Asker’i Encümeni; 1922 yılında “Genelkurmay Encümeni” adını aldıktan sonra aynı yıl “Tarihi Harp Şubesi”, 1926 yılında da “Harp Tarihi Dairesi” olmuştur.

Kısaca anlatılan bu süreçte Bursalı Mehmet Nihat Bey, ilk harp tarihi çalışmalarının içinde olmuş ve bizzat kurucuları arasında yer almıştır. Nihat Bey, 1907’de Harp Akademisi’nde öğrenci olmasından dolayı sınıf arkadaşlarıyla birlikte ilk kez nazarî harp tarihi alan şanslı öğrencilerden olmuştur. Harp tarihinin önemini bu dönemde kavramıştır.

Bursalı Mehmet Nihat Bey, askerlik hayatı boyunca harp tarihi açısından önemli olan kişisel notlarını harp tarihine vesika oluşturması bilinciyle hazırlamaya başlamıştır. Özellikle Balkan ve I. Dünya Harpleri esnasında gelecek kuşakların ders alabilmesi için tanık olduğu olayları objektif bir biçimde yazmıştır. Osmanlı Erkânı Harbiyesi, Bursalı Mehmet Nihat Bey’in bu özelliğini takdir etmesinden olacaktır ki genç bir subay olmasına rağmen 30 Eylül 1918’de İstanbul’da Yıldız Sarayı’nda bulunan Harp Akademisi Müdür Yardımcılığı’na atamış ve ardından Harp Akademisi ile ilgisi sürmek koşuluyla Erkânı Harbiye, 16. Şubede (Tarihi Harp) görevlendirmiştir. Bu şubenin gerçek anlamda Harp Tarihi şubesi olması için çok çalışmış, bilgi ve tecrübelerini aktarmıştır. 1918’den itibaren Harp tarihi açısından önemli yabancı kaynakları Türkçeye çevirmeye ve tanık olduğu savaşları yazmaya başlamıştır. 10 Kasım 1919’da 16. Şubenin 8. Şubeye dönüştürülmesi ve modern anlamda harp tarihi için arşiv oluşturmak üzere, olaylara ait belge tasnifine başlanmasında etkin rol almıştır.

Cumhuriyet’in ilk harp tarihçisi olan Nihat Bey’in yazdığı eserler, zamanın çok ötesinde tarafsız bir kalemle ustaca yazılmış, hatalar ve ders alınması gereken noktalar titizlikle işlenmiştir.
14 Mayıs 1905 tarihinde Harp Okulundan teğmen olarak mezun olmuş ve kurmay sınıfına ayrılmıştır. Haziran 1912’de Çanakkale Ordusu ile İtalya Savaşı seferberliğine katılmıştır.29 Eylül 1912’de Balkan Savaşı seferberliği dolayısıyla Büyük Karargâh-ı Umumi Kurmay Başkanlığı emrine verilmiş ve 19 Ekim 1912’de yüzbaşı olmuştur.

Kasım 1912’de kurmay sınıfına kabul edilen Mehmet Nihat Bey, Balkan Savaşı’ndan sonra savaş sonunda harp okulunun açık bulunan harp tarihi öğretmeni yardımcılığına atanmıştır.

Çanakkale Savaşı başlayınca 28 Mart 1915’te Çanakkale Truva yakınında Kalvert çiftliğindeki 15.Kolordu karargâhına atanmış, 15. Kolordu Harekât Şube Müdürlüğü yapmıştır. Daha sonra

9 Ocak 1916’ya (düşmanın Çanakkale’yi boşalttığı tarih) kadar Çanakkale Seddülbahir cephesi Güney Grubu Harekât şube Müdürlüğü’nü yapmıştır.

1 Eylül 1916’da binbaşı olmuştur. Değişik tarihlerde 6.Tümen ve Kafkas Grubu karargâhlarında bulunmuş, Başkomutanlık Kurmay Başkanlığı 2. Başkanlığı’nda görevlendirilmiş ve 12 Ekim 1918’de Harp Akademisi Müdür Yardımcılığı’na atanmıştır.

Daha sonra Genelkurmay Harp Tarihi Şubesi’nde görevlendirilmiş ve daha sonra Genelkurmay 2. Şube Müdür Yardımcılığında, Veliaht yaverliğinde ve Harp Akademisi öğretmenliğinde görevlendirilmiştir.

Mustafa Kemal (Atatürk) Paşa, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkarak başlattığı Millî Mücadele’ye birçok gönüllü subay gibi Kurmay Binbaşı Bursalı Mehmet Nihat Bey’de katılmak istemiştir. Bunun için Mustafa Kemal Paşa’dan izin istemesi üzerine kendisine şu haber gönderilecektir;

“Bursalı Binbaşı Mehmet Nihat Bey gibi değerli bir zabitimizin Anadolu’ya geçmemesi gerekir. Millî Mücadele’de savaşacak düzenli ordunun, eğitim görmüş tecrübeli kurmaylara daha çok ihtiyacı vardır. Böyle kıymetli zabitimizin İstanbul’da kalarak Harp Akademisinde yetiştireceği öğrencilerini Anadolu’ya göndermesi daha faydalı olacaktır.”

Mustafa Kemal Paşa, Yunanlıları Anadolu’dan atmak için Doğu ve Güney cephelerindeki kuvvetleri, Kocaeli bölgesindeki kuvvetleri Büyük Taarruzdan önce bir noktaya toplamaya başlayacaktır. Harp tecrübesi olan değerli komutanlara ihtiyaç duyduğu için Kurmay Binbaşı Bursalı Mehmet Nihat Bey’inde Anadolu’ya geçmesini ister. Büyük Taarruz’dan önce Mehmet Nihat Bey, Anadolu’ya geçmiş ve 6. Kolordu Kurmay Başkanı görevine tayin edilmiştir.

1922’de yarbay olmuştur. Bursalı Mehmet Nihat Bey, Cumhuriyet döneminde harp tarihi çalışmalarına hız vermiştir. 29 Ağustos 1923–06 Şubat 1926 yılları arasında Harp Akademileri Harp Tarihi Öğretmenliği ve Genelkurmay Neşriyat Şube Müdürlüğü yapmıştır. 1928’e kadar İstanbul ve Çanakkale’de harp tarihi konferansları vermiş, bizim tespit edebildiğimiz kadarıyla 39 harp tarihi eserini ülkemize kazandırmıştır. Kendisinden sonra harp tarihçisi olacak öğrenciler yetiştirmiştir.

1926’da 5. Alay Komutanlığı’na atanmıştır.

İzmir Müstahkem Mevkii Tugay Komutanı iken, bir görevden döndüğü sırada geceleyin Jandarma nöbetçi eri tarafından atılan kurşunla 14 Temmuz’u, 15 gecesi Temmuz‘a bağlayan gece 1928’de şehit olmuştur. Mezarı İzmir Güzelbahçe yolu mahalle mezarlığındadır.

En önemli eseri olan, 1213 sayfa ve 107 kroki içeren üç ciltlik “Balkan Harbi, Trakya Seferi” eserinin I. ve II. ciltleri 1924, III. cildi 1928 yılında basılmıştır. Kendi harp tarihini yazan Bulgar Genel Kurmayı bu eserden faydalanmıştır.

Mehmet Nihat Bey bu savaşın kaybedilme sebebi olarak şunları yazar: “… (Orduda) yokluklar ve kötülükler ise başlıca ‘Bilim ve bilgi sahibi olma’ noksanlığından doğmuştur. Ordu ‘tarihini ve harp tarihini’ bilmiyordu, incelememişti. Kuruluş ve malzemesini bilim ve bilgiye değil, hayal ve isteğe ve basmakalıp teorilere dayandırmıştı. … Sayıları 1100’ü geçen tabura ve bu oranda çeşitli sınıflara sahip bir teorik ordu kuruluşunu kâğıt üzerin çizmekle taklitçisi olmak istediğimiz Alman Ordusu’nun bir kısım talimatname ve yönetmeliklerini yalan yanlış çevirerek yarım yamalak orduya dağıtıvermekle, bizde de bulunsun diye alman Ordusu’ndaki bazı okul ve kurumları yarım yamalak taklit edivermekle istenen sağlamlığa sahip bir temele dayanarak vücuda gelmeye başlamış ve hatta gelmiş olduğu kabul edivermiştik.”

Mehmet Nihat Bey “Balkan Harbi, Trakya Seferi” eserinin III. Cildini şu sözlerle bitirir: “Bu ciltte beni iten içtenlik ve iyi niyettir. Kendime göre yanlış gördüğüme yanlış, kötü saydığıma kötü dedim. Bu savaştan ders alan bazı subaylar Büyük Harpte, istiklal muharebelerinde yüksek nitelik göstermişlerdir.”

Eski kuşak subayların ordunun NATO emrinde olmasına karşı çıkmasının altında yabancı subayların danışmanlığında ve yönetiminde olmasının Balkan Savaşı ve I.Dünya Savaşı’nda nelere mal olduğunu yaşamışlardı.

Eserleri:

Eski Yazılar:

  1. Balkan Harbi, Trakya Seferi, 1. cilt, 1340(1924)
  2. Balkan Harbi, Trakya Seferi, 2. cilt, 1924
  3. Balkan Harbi, Trakya Seferi, 3. cilt, 1928
  4. Büyük Harp, 1., 2., 3., 4.cilt, Almancadan çeviri 1926
  5. Büyük Harp’te Türk Harbi, 1. cilt, 1927
  6. Büyük Harp’te Türk Harbi, 2.cilt, 1928(Türk Cepheleri Harekâtı)
  7. Büyük Harp’te Türk Harbi, 3.cilt 1928
  8. Harbi Umumi Tarihi, l ve 2.cilt, çeviri
  9. Büyük Harp’te Çanakkale Seferi, çeviri, İlhami Fevzi Matbaası, 1926
  10. Harbi Umumi’de-Seddülbahir (Cenup) Grupları Muharebatı, 1336 (1920) telif
  11. Harbi Umumi’nin Tenkidi, çeviri
  12. Harbi Umumi’nin İhzar ve İdaresinde Alman Erkan-ı Harbiyesı, Genaral Kol, çeviri
  13. Harbi Umumi’de Fransız Sefer Planı ve Harbin İlk Ayı. çeviri
  14. Harbi Umumi’de Genaral Moltke’nin Mektupları ve Hatıratı. çeviri
  15. Trakya’da Osmanlı-Bulgar Muharebesi, 1335(1919)
  16. Balkan Harbi’nde Çatalca Muharebesi, Konferans.1341(1925)
  17. Çanakkale Seferi, Charleroux’dan çeviri. Binbaşı Nihat ve Yüzbaşı Asım, İst Askeri Matbaası 1337(1921)
  18. Meşhur Osmanlı Sefer ve Muharebeleri’nde Sevk ve İdare
  19. Napoleon Muharebatı (Hazırlanmakta olan)
  20. Kont Schilliffın’in Canne adlı eserinin 2.cildi, çeviri
  21. Liege ve Namur’un Zaptı, çeviri
  22. 13.Kolordu’nun İran Seferi, telif
  23. Falkenhein’in Hatıratı, çeviri
  24. Harbi Umumi Silsilei Neşriyatı
  25. Rus-Japon Harbi (hazırlanmakta)

Öğretim Notları:

  1. Harp Çantası (Kurmay Subay Muhtırası)
  2. Kıtaat-ı Cesime’nin Tabiyece İstihdamları Hakkında Muvakkat Talimname, çeviri
  3. Atlı Farazi Tatbikat ve Tatbikat Seyahatleri’nin Suret-i Tertip ve İdaresi
  4. 1870-1871 Seferi

Ölümünden Sonra Yayımlananlar:

  1. Alman-Avusturya Şark Cephesi’nde 1914 Yaz Seferi, Grafik Halinde, Yazan Em. Albay Von Montey, çeviren Bnb. Nihat, İstanbul Askeri Matbaa, 1930 (yeni yazı)
  2. 32-1914’ten 1916’ya Kadar Balkan ve Türkiye’de Büyük Harp, 95 sayılı Askeri Mecmuanın tarih kısmı, çeviri, İstanbul Askeri Matbaa 1934 (yeni yazı)

KAYNAKÇA:

-Ahmad, Feroz, İttihat ve Terakki, İstanbul-2010
-Arif Bey, Başımıza Gelenler, İstanbul-1973
-Avcıoğlu, Doğan, 31 Mart’ta Yabancı Parmağı-İstanbul-1998
-Aydın, Mahir, Şarki Rumeli Vilayeti, Ankara-1992
-Hasan Amca, Doğmamış Hürriyet, İstanbul, 1989
-İmbert, Paul, Osmanlı İmparatorluğunda Yenileşme Hareketleri, İstanbul, (Basım yılı yok)
– İnalcık, Halil, Devlet-i Aliyye-III, İstanbul-2016
– İnalcık, Halil, Devlet-i Aliyye-IV, İstanbul-2017
-Mantran, Robert, Osmanlı Tarihi, İstanbul-1995
-Mardin, Şerif, Jön Türklerin Siyasi Fikirleri (1895-1908), İstanbul-1992
-Mülazım Hasan, Tekrar Başımıza Gelenler, İstanbul-1991
-NTV Tarih, Nisan-2010
-Okar, Mehmet Ali, Osmanlı’nın Balkanlardaki Son On Yılı, İstanbul-2013
-İsmail, Okday, Yanya’dan Ankara’ya, İstanbul-1975
-Ortaylı, İlber, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, İstanbul-2016
-Özyüksek, Murat, Anadolu ve Bağdat Demiryolları, İstanbul-1988
-Peker, Ekrem Hayri, Teşkilat-ı Mahsusa’dan Kuşçubaşı Hacı Sami, İstanbul-2011
-Ramsaur, E.E. ,Jön Türkler ve 1908 İhtilali, İstanbul-1982
-Stoddard, P,Teşkilat-ı Mahsusa, İstanbul-1993
-Tolstoy, Sivastopol, Ağustos 1885, İstanbul-2005
-Türsan, Tuğgenaral O.Nurettin “Askeri Tarih Yazarı ve Harp Akademileri Tarih Öğretmeni Kur. Yb. Bursalı Mehmet Nihat Bey, Cumhuriyetin En Büyük Askeri Tarihçisine Vefa Borcu, Harp Akademileri Basımevi, İstanbul -Ocak 1996
-Uzer, Tahsin Makedonya Eşkıyalık Tarihi ve Son Osmanlı Yönetimi, Ankara, 1999

NOT: Bu yazı “Türk Dünyası Uygulama ve Araştırma Merkezi Yakın Tarih Dergisi” Cilt 1, Sayı 3 (2018), sayfa. 98-108’de yayınlanmıştır.

AMERİKA DOSYASI : Trump Libya Meselesinde Kimi Tutuyor ????


Trump Libya Meselesinde Kimi Tutuyor ????

01 Ağustos 2020

Yazar: Bryant Harris, AL MONITOR, 20 Temmuz 2020

Çeviren: Ercan Caner, Sun Savunma Net, 31 Temmuz 2020

Mısır Devlet Başkanı Abdel Fattah al-Sisi, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Almanya Şansölyesi Angela Merkel ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, 19 Ocak 2020 tarihinde Berlin’de yapılan Libya Barış Zirvesinde görülürken. Foto: Alexey Nikolsky/Sputnik/AFP/Getty Images.

Başkan Donald Trump telefonla görüştüğü Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’a Fransa’nın Libya’daki rolü üzerinde baskı yapmıştır.

Beyaz Ev sözcüsü Judd Deere tarafından yapılan açıklamada iki liderin; dış güçler ve silahların varlığının durumu iyice kötüleştirdiği Libya’daki gerginliği azaltmak maksadıyla yapılması gerekenler üzerinde görüş alışverişinde bulunduğu ifade edilmiştir.

Fransa, Türkiye destekli Ulusal Mutabakat Hükümetine karşı sürdürdüğü mücadelede Libyalı savaş lordu Khalifa Haftar ile birlikte hareket etmektedir. Trump ayrıca Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile de Libya hakkında bir telefon görüşmesi gerçekleştirmiştir.

Trump ile Macron arasında yapılan telefon görüşmesi, ulusal güvenlik danışmanı Robert O’Brien’in Paris’in Türkiye’yi, Libya’ya silah taşıdığı iddia edilen Tanzanya bayraklı bir gemiyi durdurmak isteyen Fransa gemilerine tacizle suçlaması sonrasında Fransa yanlısı açıklaması sonrasında gerçekleşmiştir. Fakat hemen bir gün sonra Yakın Doğu İlişkileri ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı David Schenker Avrupa Birliğinin sadece Libya Ulusal Mutabakat Hükümetine giden Türk askeri malzemelerini önlediğini, fakat Rusya, Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır tarafından ambargoyu ihlal ederek Haftar’a yapılan destekleri göz ardı etmesinden yakınmıştır.

Trump yönetimi Libya politikasını bugüne kadar çoğunlukla daha düşük seviyedeki Dışişleri Bakanlığı diplomatlarına devrettiğinden; başkanlık seviyesinde bu konuya odaklanılması ayrıca dikkate değerdir. Libya’daki Birleşik Devletler Büyükelçiliği, Temmuz 2020 ayı başlarında yaptığı bir açıklamada; Libya ekonomisine zarar veren ve askeri gerginliğe bel bağlayanları ekonomik yaptırımlar ile tehdit etmiştir.

NATO, Türkiye ile Fransa arasında yaşanan gerginliğin soruşturulması emrini vermiştir, fakat soruşturma gizli olarak yürütülecektir. Bununla birlikte Fransa raporun gerçekleri yansıtmadığını ifade etmiş ve Libya silah ambargosunu destekleyen deniz unsurlarını NATO’dan çekmiştir.

Çevirenin Notları: Yazının orijinal metnine aşağıdaki link üzerinden erişebilirsiniz.

LİNK : https://www.al-monitor.com/pulse/originals/2020/07/trump-presses-marcon-libya-france-turkey-row-nato-hifter.html#ixzz6TSZvTn1H

EĞİTİM DOSYASI : Atatürk’ün İstanbul’dan Bursa’ya İzmir Zaferinin Kutlamaları İçin Giden Öğretmenlere Yaptığı Tarihi Konuşma


Atatürk’ün İstanbul’dan Bursa’ya İzmir Zaferinin Kutlamaları İçin Giden Öğretmenlere Yaptığı Tarihi Konuşma

Düşmanın İzmir’e dökülmesinin ardından zaferi kutlamak için, İstanbul’dan kalabalık bir öğretmen topluluğunun Bursa’ya gider. Şark Tiyatrosu’nda düzenlenen toplantıda, Atatürk öğretmenlere seslenir.

baş öğretmen, baş komutan gazi mustafa kemal atatürk, düşmanın izmir’de denize dökülmesinin hemen ardından bursa’ya gelerek öğretmenlere bir konuşma yapacaktır…

*

hanımlar, beyler!

istanbul’dan geliyorsunuz. hoş geldiniz. istanbul’un ışık ocaklarını temsil eden yüce heyetiniz karşısında duyduğum zevk sonsuzdur. kalplerinizdeki duyguları, beyinlerinizdeki fikirleri doğrudan doğruya gözlerinizde ve alınlarınızda okumak benim için olağanüstü mutluluk sebebidir. bu dakika önünüzde duyduğum en içten duyguyu izninizle söyleyeyim:

isterdim ki çocuk olayım ve sizin ışık saçan öğretim çevrenizde bulunayım. sizden bilgileneyim, siz beni yetiştiresiniz.

o zaman milletim için daha yararlı olurdum; fakat ne yazık ki gerçekleşmesi mümkün olmayan bir arzu karşısında bulunuyoruz. yerine başka bir istekte bulunacağım; bugünün çocuklarını yetiştiriniz. onları memlekete, millete yararlı fertler yapınız… bunu sizden istiyor ve rica ediyorum.

öğretmen hanımlar, öğretmen beyler!

belki muallime demediğim için benim yanlışımı çıkarıyorsunuz. ben dilimizde “tâi te’nis”* kullanmak mecburiyetinde olmadığımızı sanıyorum. evet, öğretmen hanımlar ve öğretmen beyler, bilirsiniz ki, milletimiz büyük bir felâket geçirdi. devletimiz bir yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldı, varlığımıza karşı birçok cinayetler yapıldı. çok çalıştık, bugüne ait başarıyı elde ettik.

hanımlar, beyler!

bir milleti, düşmüş olduğu herhangi bir felâketten kurtarmakta, bir milleti aydınlatmakta devlet adamlarının sahip olduğu büyük önem inkâr edilemez. hatta diyebiliriz ki, bugünü görmek; milletin temizliği ve namusu, vatansever millî çabası ve özellikle hor görülen faydalı duyguları sayesinde etkili olmuştur. fakat bugün ulaştığımız nokta gerçek kurtuluş noktası değildir. bu düşüncemi açıklayayım: bir milletin felâkete uğraması demek, o milletin hastalıklı olması demektir… bundan dolayı kurtuluş sosyal yapımızdaki hastalığı açmak ve tedavi etmekle elde edilir. hastalığın tedavisi ilmî ve fennî bir şekilde olursa iyileştirici olur. yoksa tam tersine hastalık sürekli ve tedavi edilemez bir hale gelir. bir sosyal yapının hastalığı ne olabilir? milleti millet yapan, ilerleten ve yükselten güçler vardır: düşünce güçleri ve sosyal güçler…

düşünceler, anlamsız, mantıksız safsatalarla dolu olursa, o düşünceler hastadır. kezâ sosyal hayat akıl ve mantıktan mahrum, yararsız ve zararlı birtakım inançlar ve geleneklerle dolu olursa felç olur.

öncelikle düşünce ve sosyal güçlerin kaynaklarını temizlemekten başlamak gerekir. memleketi, milleti kurtarmak isteyenler için, millî onur sahibi olmak, güzel niyet, fedakârlık gerekli olan özelliklerdendir… fakat bir sosyal yapıdaki hastalığı görmek, onu tedavi etmek, sosyal kurumu çağın gereklerine göre ilerletebilmek için, bu özellikler yeterli gelmez; bu özelliklerin yanında ilim ve fen gereklidir. ilim ve fen girişimlerinin çalışma merkezi ise okuldur. bundan dolayı okul gereklidir. okul adını hep birlikte saygıyla söyleyelim. okul genç beyinlere, insanlığa saygıyı, millet ve memlekete sevgiyi, onuru, bağımsızlığı öğretir… bağımsızlık tehlikeye düştüğü zaman onu kurtarmak için takibi uygun olan en sağlam yolu belletir… memleket ve milleti kurtarmaya çalışanların aynı zamanda mesleklerinde birer namuslu uzman ve birer bilgin olmaları gerekir. bunu sağlayan okuldur. ancak bu şekilde her türlü girişimlerin mantıklı sonuçlara ulaşması mümkün olur.

hanımlar, beyler! memleketimizin en bayındır, en güzel yerlerini üç buçuk yıl kirli ayaklariyle çiğneyen düşmanı yenilgiye uğratan zaferin sırrı nerededir. bilir misiniz? orduların yönetiminde ilim ve fen ilkelerini rehber kabul etmektedir. milletimizi yetiştirmek için asıl olan okullarımızın, üniversitelerimizin kurulmasında aynı mesleği takip edeceğiz. evet, milletimizin siyasî, sosyal hayatında, milletimizin düşünce eğitiminde de rehberimiz ilim ve fen olacaktır. okul sayesinde, okulun vereceği ilim ve fen sayesindedir ki türk milleti, türk sanatı, ekonomisi, türk şiir ve edebiyatı, bütün güzelliğiyle meydana çıkar.

hanımlar, beyler!

memleketimiz içinde çağdaş düşüncelerin çağdaş ilerlemelerin güzelliği kaybedilmeden yayılması, ortaya çıkması gerekir. bunun için bütün ilim ve fen adamlarının bu konuda çalışmayı bir namus gereği bilmesi gerekir.

öğretmen hanımlarımız, öğretmen beylerimiz, şairlerimiz, edebiyatçılarımız, yazarlarımız sürekli millete bu felâket günlerini ve onun gerçek nedenlerini açık ve kesin olarak söyleyecekler, bildirecekler, bu kara günlerin dönmemesi için dünya yüzünde medeni ve çağdaş bir türkiye’nin varlığını tanımak istemeyenlere, onu tanıtmak zorunda olduğumuzu hatırlatacaklardır.

hanımlar, beyler!

görülüyor ki, en önemli ve verimli görevlerimiz eğitim işleridir. eğitim işlerinde mutlaka başarılı olmak gerekir. bir milletin gerçek kurtuluşu ancak bu şekilde olur. bu zaferin sağlanması için hepimizin tek can ve tek fikir olarak ilkeli bir program üzerinde çalışması gereklidir. bence bu programın ilkeleri ikidir:

1. sosyal hayatımızın ihtiyaca uygun olması.
2. çağdaş gereklere uygun olmasıdır.

gözlerimizi kapayıp soyut yaşadığımızı kabul edemeyiz. memleketimizi bir çember içine alıp dünya ile ilgisiz yaşayamayız… tam tersine ilerleyen ve medenileşen bir millet olarak uygarlık sahasının üzerinde yaşayacağız. bu hayat ancak ilim ve fen ile olur. ilim ve fen nerede ise oradan alacağız ve milletin her bireyinin kafasına koyacağız. ilim ve fen için kayıt ve şart yoktur.

hiçbir mantıklı kanıta dayanmayan birtakım geleneklerin, inanışların korunmasında ısrar eden milletlerin ilerlemesi çok güç olur; belki de hiç olmaz. ilerlemede kayıt ve şartları aşamayan milletler hayatı akıllıca ve fiilen göremez. hayat felsefesini geniş gören milletlerin hakimiyeti ve köleliği altına girmeğe mahkûmdur.

öğretmen hanımlar, öğretmen beyler!

bütün bu gerçeklerin milletçe iyi gelişme ve iyi bir şekilde sindirilebilmesi için her şeyden önce cahilliği yok etmek gereklidir. bundan dolayı eğitim programımızın, eğitim siyasetimizin temel taşı, cahilliğin yok edilmesidir.

bu yok edilmedikçe, yerimizdeyiz… yerinde duran bir şey ise geriye gidiyor, demektir. bir taraftan genel olan cahilliği yok etmeye çalışmakla beraber, diğer taraftan sosyal hayatta kişi olarak pratik etkili ve verimli fertler yetiştirmek gerekir. bu da ilk ve orta öğretimin uygulamalı bir şekilde gerçekleşmesiyle mümkündür. ancak bu sayede sosyal kurumlar iş adamlarına, sanatçılarına sahip olur. doğal olarak millî dehamızı ortaya çıkartacak duygularımızı layık olduğu dereceye ulaştırmak için yüce meslek adamlarını da yetiştireceğiz. çocuklarımızı da aynı tahsil derecelerinden geçirerek yetiştireceğiz.

hanımlar, beyler!

kesinlikle bilmeliyiz ki, iki parça halinde yaşayan milletler zayıftır, hastadır. çocuklarımıza ve gençlerimize vereceğimiz eğitimin sınırları ne olursa olsun, onlara esaslı olarak şunları öğreteceğiz.

1.milletine,
2. türkiye devletine,
3. türkiye büyük millet meclisi’ne,

düşman olanlarla mücadele sebepleri ve araçlarıyla donatılmış olmayan milletler için yaşama hakkı yoktur. mücadele gereklidir. hanımlar, beyler! itiraf edelim ki, biz üç buçuk yıl öncesine kadar topluluk halinde yaşıyorduk. bizi istedikleri gibi yönetiyorlardı. dünya bizi, temsil edenlere göre tanıyordu. üç buçuk yıldır, tamamen millet olarak yaşıyoruz. bunun maddî ve belirgin tanığı hükûmet şeklimiz ve hükûmetimizin içeriğidir ki, onu kanun büyük millet meclisi diye adlandırdı.

bütün dünya bir an kararsız olmasın ki, türkiye devletinin tek ve gerçek temsilcisi yalnız ve ancak türkiye büyük millet meclisi’dir. değersiz çıkarları için ve kendilerini saklamak endişesiyle milletin ve memleketin bağımsızlığını düşmanlara vermede zarar görmeyen, bağımsızlığımızın imha edilmesi sévres antlaşmasını kabul eden hâkimlerin, sultanların, padişahların hikâyelerini, bu idareyi gasp etmelerini türk milleti artık, ancak yalnız tarihte okur.

hanımlar, beyler!

ordularımızın kazandığı zafer, sizin ve sizin ordularınızın zaferi için yalnız zemin hazırladı… gerçek zaferi siz kazanacak ve devam edeceksiniz ve mutlaka başarılı olacaksınız. ben ve sarsılmaz inançla bütün arkadaşlarım, sizi takip edeceğiz ve sizin rastlayacağınız engelleri kıracağız. son bir söz: sizin değerli bir heyet halinde bursa’ya gelmeniz, yalnız bursa’yı değil; bütün anadolu’daki kardeşlerinizi mutlu etti. ve istanbul’dan getirdiğiniz selâmları bütün millete bildireceğiz. ben de sizden rica edeceğim ki, oradaki kardeşlerimize selâmlarımızı bildiriniz. istanbul’un talihi, istanbul’da yaşayan katıksız türklerin kalp ve vicdanlarındaki istek gibi görünecektir.

mustafa kemal atatürk

MK ULTRA PROJESİ : TELEGRAM MAĞDURU İKBAL HANIMDAN TÜM KAMUOYUNA DUYURU !!!!


TÜM KAMUOYUNA DUYURU

Değerli Kamuoyu,

Bu paylaşımı yapıyor olmamın sebebi uzun yıllardır maruz kaldığım zihin kontrolü ve buna bağlı olarak son dönemlerde maruz kaldığım tacizlerle ilgilidir.

Zihin kontrolü yaygın olarak kullanılan fakat kanunen kabul edilmediğinden çoğu kesim tarafından hala pek bilinmeyen bir konudur. Zihin kontrolü elektromanyetik ve parapsikolojik yöntemlerle hedeflenen kişi üzerinde baskı oluşturarak intihar ettirmeyi hedefleyen bir işkence yöntemidir.

Şöyle ki bu yöntemlerden elektromanyetik kısmı kişi üzerinde radyo dalgaları ile beyin frekansları üzerinde baskı oluşturarak kişinin motor becerilerini, parapsikolojik kısmı ile ise de kişiyi enerjisel düzeyde engelleyerek ve hayatında terslikler oluşmasını sağlayarak yaşamını idame ettirmez hale getirerek intihar etmesini amaçlayan bir işkence yöntemdir. Belirtileri ise hissizlik, imgeleme yeteneğini kaybetme, olaylar arasında bağlantı kuramama, unutkanlık, karar alamama, dünyadan soyutlanma hissi, kulakta elektriksel çıtlama sesi, canlı rüyalar görme, görme ve duyma kabiliyetinde azalma, kaslarda güçsüzlük, çabuk yorulma, isteksizlik, kişinin karakterinin dışına çıkması, kişinin hayatında sürekli bir aksilik ve düzelememe durumu ve bunlara benzer başka belirtilerde sayılabilir.

Bunlar insanın yaşamını sürdürmesini sağlayan etkenler olduğundan kişi bu özelliklerini kaybettiğinde uzun vadede hayatını sürdüremez hale gelir ve intihar etmek zorunda kalır .

Kişinin fikirlerini çalmak ve kişiyi veri tabanı olarak kullanmak da işin başka bir kısmı çünkü gördüğünüzü görebilirler duyduğunuzu duyabilirler, ne düşündüğünüzü yüzde yüz olmasa da anlayabilirler.

Bana bu işkencenin yapılıyor olmasının sebebi ise bu işkenceyi yapanlar tarafından fark edilmiş olmam. Psişik özelliklerim olduğunu anlamış olmaları ve telekinezi ile insan öldürme yeteneğimin olma ihtimali. Öncelikle belirtmem gerekirse benim insan öldürme yeteneği diye bir yeteneğim yoktur. Yeteneklerim şifacılık yapmak yönündedir. Şifacılık bazı enerji türleri ile yapılan alternatif tedavi yöntemidir. Günümüzde üniversitelerde bioenerji adı altında tamamlayıcı tıp olarak eğitimi verilen bir konudur. Yeteneklerimin ne yönde olduğu anlaşılmaz da değildir. Buna rağmen bir ihtimal üzerine uzun yıllardır baskı altında tutularak intihara zorlanıyorum.

Son 7 yıldır ise daha ağır baskılara maruz tutuluyorum/tutuluyoruz.

Örneğin bedenime metafiziksel yöntemlerle yerleştirilmiş jelimsi yapıda bir varlıkla yaşıyorum (Bir bioenerji uzmanının söylediğine göre amip benzeri bir varlık) Bunun ilk belirtisi boğazda sıkışma, bir elle boğazı dışardan sıkılıyormuş hissi, bir elle de içerden dışarı itiliyormuş gibi bir his oluşmasına sebep olan bir varlıktan bahsediyorum.

Diğer belirtileri kilo alma, sürekli yorgunluk veya çabuk yorulma, hastalıkların çoğalması ve iyileşememe, güçsüzlük, zihnen uygulanan baskının daha da artması, düşüncelerin eskiye nazaran daha fazla dağılması, kesintisiz baş ağrısı, kapalı ve kalabalık ortamlarda içimin şişmesi ve içte baskı oluşma, kusma hissi, göz kararması, elektriğe çarpılma hissi oluşuyor.

Elektriğe çarpılmada aynı zamanda başka bir madde daha kullanılıyor ve bu varlığın her şeyi kendine çekme özelliği olduğundan bu tür etkiler oluşmasına sebep oluyor. Bunlar hem kendi deneyimlerimden hem de buna maruz kalan kişilerde fark ettiğim belirtilerdir.

Bu aynı zamanda bedenlerimizi kontrol etmekte kullanılan bir varlık. Örneğin uyurken sürekli düşme hissi, istemsiz ve alışılmadık kas hareketleri, organlar üzerinde beklenmedik hastalıklar, beyne ve kalbe baskı uygulayarak beyin felci ve kalp krizi geçirterek kişiyi iz bırakmadan öldürmek te işin cabası. Aynı zamanda kişinin düşünmesini engelleyen ve düşünülebilse dahi bu düşüncenin geri dönmesine sebep olarak kişiyi sistem dışı bırakan bir etkiye sahip.

Özellikle büyük toplumsal olayların ardından bu tür şikayetleri ortaya çıkan kişilerin özellikle boğazda sıkışma şikayeti yaşayan kişilerin genelinde bundan vardır.

Bu sorunu yaşayanlar intihar etmek yerine bir bio enerji uzmanından yardım alırlarsa sorunlarını büyük oranda çözebilirler, tamamen kurtulmaları da mümkündür.

Yılardır yapılan baskılara rağmen intihar etmemiş olmamdan ve son 7 yıldır daha ağır bir biçimde uygulanan elektromanyetik ve parapsikolojik işkenceye de direnmiş olmam ve kurtulma ihtimalim üzerine ve böyle bir işkencenin varlığının ortaya çıkmasından korktular.

Bilgisayar ortamında yapıp internet ortamında ve sosyal medyada yayınladıkları uygunsuz görüntülerle ve evimi televizyonumdan izleyerek ve istedikleri yerlere izlettirerek toplum içinde itibarsızlaştırma yöntemi ile intihara zorlanıyorum ve tüm çevreme aynı şeylerin yapılması ile tehdit ediliyorum.

Bazı lazer türleri ile organlarıma kontrollü bir biçimde zarar verilerek de öldürülmeye çalışılıyorum.

(Bunlardan bir türünü bir radyasyon cihazı ile tespit edebildik.)

Ve maalesef bu tacizin ve işkencenin hukuk yoluyla önüne geçmek mümkün olmadığından ardı arkası kesilmiyor. Her şeyi kontrol altında tutabildiklerinden somut bir delille savcılığa başvurmam engelleniyor. Farklı deliller ile başvurmak ise savcılığın bu durumu araştırması için yeterli olmuyor. Hatta bu delillere el konuluyor.

Sonuç olarak;

Görüntülerin hiç birinin gerçekle hiçbir ilgisi yoktur, ne benim ne çevremde herhangi bir insanın ahlak dışı bir yaşam şekliyle yada o tarz içerikli herhangi bir görüntü ile hiçbir ilgimiz yoktur.

Görüntüler tarafıma ait değildir ve gerçekle de bir ilgisi yoktur.

Bu iddia olunan görüntüler, işkenceyi yapanlar tarafından toplum içinde küçük düşürmek amaçlı yapılmış ve yayınlanmış görüntülerdir. Ardı arkası kesilmediğinden ve kesilmeyeceğinden , hukuk yolu ile bu durumun önüne geçmek mümkün olmuyor.

Tek çekinceleri bu durumun ortaya çıkması olduğundan bu durumu bu şekilde KAMUOYU’na ilan etmeye karar verdim .

Son olarak;

Bahsettiğim konularla ilgili kimse bana gelmiş ve açıkça beni tehdit etmiş değildir.

Psişik özelliklerimden dolayı bana bu işkenceyi yaptıklarına dair bir beyanda bulunmuş da değillerdir .

Zihin kontrolü yönteminde oluşturdukları yapay rüyalar yoluyla ve zihne yönlendirilen mesajlarla benimle iletişim kurulmaktadır. Dışardan anlaşılması mümkün değildir. Bundan dolayıdır da zihin kontrolünde somut bir delil göstermek güçtür. Fakat bilimseldir ve belirtileri bellidir. Açıklamaları vardır ve bu durumu Türkiye de açıklayabilecek çok sayıda bilim insanı mevcuttur. Bende bu konuda deneyimli bir psikiyatr tarafından muayene edildim ve durumumun zihin kontrolü olduğunu doğruladı.

Fakat kanunen kabul edilmediğinden bir raporum yoktur. Gerekmesi halinde tüm kontrollerden tekrar geçebilirim.

Maalesef benim gibi çok sayıda insan var Özel Büro İstihbarat Grubunun web sitesinde – www.ozelburoistihbarat.com – yüzlerce Telegram mağdurunun kaydı bulunuyor.

Bu fenomen teknoloji kanunen kabul edilmediğinden dolayı insanlar özel kuruluşlardan yardım istemek zorunda kalıyorlar. Anlattıklarım bilimseldir.

Konuyla ilgilenenler konunun detaylarına Google sitesinden bile ulaşabilirler.

Kısacası bu tür görüntülerle karşılaşanların gerçekliğine itibar etmemelerini ve şikayet ederek yayınının engellenmesinde yardımcı olmalarını rica ediyorum.

Bununla beraber tüm ülkemizi ve dünyayı ilgilendiren böylesine önemli bir konuda dileyenler kendi sosyal medya hesaplarından bu duyurumu yayınlayabilirler. Bence iyide etmiş olurlar.

Ayrıca bu fenomen konuda daha detaylı ve teknik bilgi edinmek isteyenler www.ozelburoistihbarat.com sitesinde bulunan TELEGRAM menüsünü inceleyebilirler.

Lütfedip duyurumu okuyan tüm vatandaşlarımıza teşekkür eder, saygılarımı sunarım.

İKBAL EVYAPAN

MK ULTRA & TELEGRAM MAĞDURU

14.07.2020

DIŞ POLİTİKA DOSYASI /// Suinbay Suyundikov : ABD’nin Orta Asya Politikaları




Suinbay Suyundikov : ABD’nin Orta Asya Politikaları

02 Temmuz 2020

Giriş

21. Asrın ortalarına doğru ilerlerken, bu çalışmada Amerika Birleşik Devletlerinin Orta Asya ülkelerine yönelik politikalarını tespit edilmeye çalışılacaktır.

Orta Asya Türk Cumhuriyetleri, Sovyetler Birliği’nin çözülüşünden sonra kazandığı bağımsızlıklarının 30. Yılına doğru ilerlemektedir. Bölge ülkelerinin, bir yandan bağımsızlık yolunda devletleşme-kurumsallaşma yapılarını inşa etmesi ve bölgesel güçlerin zengin enerji kaynaklarının yönetimini hâkimiyetine alma mücadelesi yaşanırken, diğer yandan da büyük güçlerin “Büyük Oyun” larını Orta Asya coğrafyasında sürdürmeye devam etmesi sonucunda; aynı bölgedeki Türk Cumhuriyetleri kendi çapında büyük güçlerin taleplerine karşılık dengeyi ve istikrarı muhafaza etmeye çalışmaktadır.

Orta Asya ülkeleri, bölge güçleri olarak bilinen ve coğrafik açıdan sınır komşu olan Rusya ve Çin gibi bölge güçleri ile ilişkilerini iyi tutmaya çalışırken, diğer yandan dünyanın ekonomik ve askeri açıdan küresel gücü olan Amerika Birleşik Devletleri ile de münasebetlerini ilerletme ve ABD’nin yaklaşımına bir anlamda uyum sağlama çabası vermektedir.

Bu çalışma, özünde Soğuk Savaş dönemi ve sonrası Amerika Birleşik Devletleri’nin Orta Asya politikalarını değerlendirmektedir. Çalışma içerisinde Sovyetlerin çöküşünden bu yana ABD’nin bölgeye yaklaşımı ve 1990’lı yıllardaki Amerikan politikasının teorik ve kuramsal olarak genel görünümü incelenecek; daha sonra 2000’li yıllarda ABD dış politikasının değişen parametreleri kapsamında Orta Asya’yla olan münasebetleri ele alınacak ve bölgede artan ABD’nin bölge ile ilgili başlıca hedefleri anlatılmaya çalışılacaktır. Son olarak da ABD dış politikasının Orta Asya ülkeleri üzerindeki yansımaları ile bölgede Rusya ve Çin’i çevreleme politikası ele alınacaktır.

ABD’nin Soğuk Savaş Döneminde Orta Asya

1967 yılında Olaf Caroe’nin“Sovyet İmparatorluğu, Orta Asya Türkleri ve Stalincilik”adlı eserinde, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin Orta Asya’daki Türk Cumhuriyetlerde meydana çıkacak anlaşmazlık sebebiyle çözülmeye uğrayacağını söylemişti. Caroe, “1300 yıla dayanan bir Müslüman geçmişi bulunan ve Sovyet yönetimi tarafından ortadan kaldırılmaya çalışılsada güçlü biçimde varlığını devam ettiren ve Türklük bilincine sahip olan Orta Asya halkları, Moskova’nın Ruslaştırma ve dinsizleştirme politikalarına başkaldıracaklardı".[1]

Olaf Caroe’nin eseri ile yaklaşık aynı tarihte Türkiye’de çıkan Samet Agaoğlu’nun Sovyet Rusya İmparatorluğu başlıklı kitabında, komünist propaganda faaliyetleriyle Orta Asya Türk Cumhuriyetlerindeki Müslüman ve Türk toplumunu dinsizleştirmeye planlı olarak çalışıldığı, Orta Asya coğrafyasının yeraltı ve yerüstü doğal zenginliklerinin Sovyet Rusya’sı tarafından sömürüldüğü ve bu sömürü sisteminin çöküşü ile beraber Sovyetler Birliği’nin de çözüleceğinin altı çizilmiştir.[2]

1991 yılında Sovyetler Birliği’nin çöküşü ile başlayan süreç, dünyada iki kutuplu sistemin ortadan kalkmasını da beraberinde getirmiştir. Bu gelişmenin oluşumunda yeni bir jeopolitik sistemin oluşumunun gerçekleşmesi mümkün değildi. 1980’li yıllarda ABD’de başlayan dönüşüm sürecinin dinamikleri ile ilgili teorik argümanlar geliştirilmiştir. Bunların ileri gelenlerinden birisi Francis Fukuyama’nın “The National Interest”[3] dergisinde yayımlanan makalesidir. Fukuyama, liberal demokratik rejimlerin sosyalist sisteme galip geldiğini ileri sürerek artık dünyada yeni bir devrin başlayacağını öngörmüştür. Fukuyama’ya göre, Soğuk Savaş’ın sona ermesi, Orta Asya Cumhuriyetlerinin liberal demokratik sistemlere uyum sağlamasını beraberinde getirmiştir.[4]

1982 yılında İstanbul’da düzenlenen bir bilimsel konferansta Türk aydını Muzaffer Özdağ, Sovyetler Birliği’nin yakın gelecekte çözüleceğini öngörerek şu ifadeleri kullanmıştır:“Sovyet Rusya’yı ziyaret ettim. Birçok şey gördüm. Ama bir şey gördüm: Sovyet insanının yüzünde elem çizgiler vardı, sevinç ve mutluluk duygusu yoktu. Gülerken bile gözlerindeki ıstırabı okuyordum. İşte “Dünya Cenneti” bu. Başkalarının hürriyetini, emeğini çalanlar, kendi hürriyetlerini de kaybetmiş olurlar. İşte Sovyet rejimi, kendi halkına da, yani birliğin sahibi kabul edilen Rus halkına da mutluluk vermedi. Onlar direniş halindeler. Sistem iflas etmiştir.Devletler, milletler ne kadar haksız olursa olsun reel güçleri belirmeden izanla, insafla tasallutlarından, gasplarından vazgeçmezler. Fetih hakkı derler, çıkmazlar. Ama günümüzde bir başkasının ülkesini ilanihaye fetih hakkı diye muhafaza etmek mümkün değildir. İmparatorluk zulümle, cebirle, zorbalıkla sürdürülemez. Ancak ve ancak milletlerin gönüllü işbirliği ile topluluk yaşatılabilir.”[5]Özdağ bu cümlelerle çürümüş bir rejime dikkat çekerek toplumun hürriyeti ve emek verenin alın terine ve hakkına vurgu yapmıştır.

Sovyetler Birliği’nin çöküşüne yola açan büyük sebeplerden biri de birliğin Batı bölgesindeki topraklardan kaynaklanmıştır. Zbigniew Brzezinski“Büyük Çöküs” adlı eserinde Marquis de Custine’nin 1839 yılında ele aldığı “Rusya’dan Mektuplar” adlı kitabına atıfta bulunarak "Ağızları mühürlenen Rus halkı konuşma özgürlüğünü nihayet ele geçirince o kadar çok konuşacak ki, bütün dünya şaşıracak, kıyamet gününün geldiğini sanacak" cümleleriyle meseleye dikkat çekmiştir.[6] Sovyetler Birliği’nin çöküşünün batısındaki hâkimiyet alanlarından başlamasının temel sebeplerinden biri de "Rus halkının konuşmaya başlaması" ile beraber ABD’nin Soğuk Savaş döneminde dış politikasındaki ağırlığını Doğu Avrupa bölgesine ve SSCB’nin bu bölgede sınır komşusu olduğu ülkelere yönelik yoğunlaştırması ve bu devletleretesir etmeye çalışmasına dayandırılır. Jeopolitiğin kurucusu olarak bilinen İngiliz coğrafyacısı Sir Halford John Mackinder’in"merkez bölge" (heartland) olarak adlandığı Avrasya bölgesini[7] ve Orta Asya’yı da içeren geniş coğrafya; Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarını kapsayan "dünya adasını" denetleyebilmek için mutlaka kontrol edilmesi gereken bir bölgedir. Mackinder’a göre, Kalpgahı’n (merkez bölge) hâkimiyetini elinde bulundurmak ancak Doğu Avrupa’yı kontrol altına alınmasıyla mümkün olabilirdi. Coğrafyacı Sir Hartord Mackinderbu görüşünü, "Doğu Avrupa’ya egemen olan Merkez Bölgeyi denetler. Merkez Bölgeye egemen olan Dünya Adasını denetler. Dünya Adasına egemen olan dünyayı denetler" cümleleri ile açıklamıştır.[8]

Amerikalı Prof. Dr. Nicholas Spykman’ın (1893-1943) rimland (kenar kuşak) teorisi üzerinden geliştirdiği jeopolitik çıkarımları ile II. Dünya Savaşı sonrası ABD dış politikalarının mimarlarından biri olarak bilinir. Akademisyen Spykman’ın Orta Asya’ya yönelik jeopolitik çıkarımı şöyledir; “Whorules Rimlandcountriescommands Eurasia, whorules Eurasiacontrolsdestiny of the World” (Kenar Kuşak ülkelerine hakim olan Avrasya’ya hükmeder, Avrasya’ya hükmeden dünyanın kaderini kontrol eder)[9]Spykman’ın“İç Hilal Avrasya’yı denetler. Avrasya dünyayı kontrol eder”[10]sözünde kenar kuşakta bulunan ülkeler Batı Avrupa’dan başlamakta; Türkiye, Irak, İran, Pakistan, Afganistan, Hindistan, Çin ve Kore’yi de kapsamaktadır. Spykman’a göre, bu ülkelerin bulunduğu bölge kara kuvveti ile deniz kuvveti arasındaki bir tampon bölge olarak tanımlanmıştır.[11] Ama ABD, Sovyet İmparatorluğu’nun hâkimiyeti altında bulunan ve dış dünya ile bağları demir perde ile kapatılmış olan Orta Asya bölgesine, Doğu Avrupa bölgesinde gerçekleştirdiği gibi radyo yayınları yoluyla Moskova’ya karşı ayaklandırma ve özgürlük, egemenlik ve bağımsızlık düşüncelerini uyandırma politikasını gerçekleştirmedi. ABD’nin “komünizmle mücadele” politikasında Orta Asya Cumhuriyetleri önemsiz olarak biliniyordu.[12]

Sir Haltord Mackinder’in ortaya koyduğu fikirler, II. Cihan Harbi’nden sonra Sovyetler Birliği’ne karşı stratejiler üretmeye çalışan ABD’li strateji uzmanları tarafından yol haritası değerinde idi. 1947 yılında George Kennan, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın isteği üzerine hazırladığı raporda ABD’nin tüm ağırlığını Avrupa ve Asya’da uluslararası güç dengesini inşa etmeye yoğunlaştırması gerektiğini yazmıştı. 1948 yılında ABD Ulusal Güvenlik Konseyi’nin yayınladığı raporda ise, Sovyetler Birliği’nin tüm Avrasya kıtasına siyasi yollardan ve güç kullanarak egemen olmasının ABD açısından kesinlikle kabul edilemez olduğu belirtilmiştir. Sir Mackinder’in“Merkez bölge” olarak adlandırdığı bu bölgenin Sovyetlerin egemenliğine bırakılması durumunda ilk yapılması gereken stratejik hamlelerden biri de ABD nüfuz alanının bu bölgeye kenar teşkil ederek kontrol edilmesi olarak belirtmiştir. 1950 yılının başında ABD Başkanı Harry Truman’ın onayı ile "uluslararası komünizmin çevrelenmesi" politikası, geniş çerçevede ABD’nin resmi dış politika aracı durumuna getirmiştir.[13]

Tüm bunlara rağmen ABD’nin dış politikasında Orta Asya uzunca bir süre göz ardı edilmiştir. 24 Aralık 1979 yılında Sovyetler Birliği askerlerinin Afganistan’a girmesi ile ABD, ciddi manada Orta Asya bölgesine önem vermeye başlamıştır. Sonrasında da ABD, SSCB’nin Basra Körfezi’ne ve daha sonra Hint Okyanusu’na çıkış sağlama tehlikesiyle karşı karşıya gelmiştir. Afganistan’ın konum olarak stratejik öneminin anlayan ABD, Suudi Arabistan’ı yanına alarak Pakistan üzerinden Afganistan’daki komünizme karşı direniş gruplarına askeri ve mali yardım sağlamıştır.[14] Sovyetler Birliği’nin Afganistan’a gönderdiği askeri birliklerin çoğunlukla Orta Asya cumhuriyetlerinden oluştuğunu fark etmiş ve RadioLiberty (Azattık Radyo) ve RadioFreeEurope’un radyo frekansların kullanarak yerel dillerdeki yayınlarıyla Orta Asya halklarına hitaben "ateist" Sovyet iktidarına karşı ayaklanma propagandası uygulamıştır.[15]

Soğuk Savaş sonra ve ABD’nin Orta Asya Politikalarının Oluşması ve Ana Hatları

Soğuk Savaş döneminde Orta Asya bölgesi ABD’nin dış politikası için hayati öneme sahip bir bölge durumunda değildi. Sovyetler Birliği’nin çöküşünün ardından Orta Asya’ya yönelik ABD angajmanı başlamasına rağmen, Orta Asya bölgesi Washington tarafından Orta Doğu kadar stratejik ve hayati bir önem taşımamıştır. 11 Eylül 2001 olaylarından evvel Orta Asya, ABD strateji uzmanlarına göre, 1990’ların ilk yarısında Sovyetler Birliği’nden geriye kalan nükleer silahına sahip olan, özellikle Hazar denizinde enerji kaynaklarının yeniden keşfedilmesiyle ve 1990’ların sonuna doğru bölge ülkelerinde demokrasi ve insan hakları ihlalleri gibi temalarla dikkati üzerine toplamıştı.[16]Yine 11 Eylül 2001 olaylarına kadar ABD, Orta Asya’ya daha çok ekonomi temelli bir yaklaşım oluşturmuştur. Bununla beraber, ABD’nin Orta Asya’da yaşamsal çıkarlarının mevcut olduğu, bunun da enerji kaynaklarının dünya pazarına güvenli bir şekilde ulaştırılması ve bölge ülkelerinin Sovyet ekonomi sisteminde arınarak serbest piyasa ekonomisine uyum sağlamaları ile gerçekleşeceği stratejisi, ABD’nin bölgeye yönelik politikalarının zeminini teşkil etmiştir.[17]

Orta Asya bölgesinde ABD’nin çıkarlarının tek yönlü ekonomik yaklaşımla sınırlı olmadığını söyleyen görüşlerde 2000 yılının başlaması ile çoğalmıştır. Orta Asya’nın jeopolitik açıdan öneminin ifade edildiği bu görüşlerde, ABD’nin Orta Asya’da bölgesel güç olarak bilinen Rusya, Çin ve Hindistan’ın etkisini asgariye indirmeye ve kendi hegemonyasını güçlendirmeye yönelik aktif bir politika izlemesi, bunu gerçekleştirebilmek için de bölge ülkeleriyle çok boyutlu stratejik münasebetler kurmasının gerekliliği dillendirilmiştir. Fakat 2000 yılında Rusya’da yönetime Vladimir Putin’in gelmesinden sonra Moskova, yakın çevre ülkeleri ile işbirliğini stratejik konuma taşımıştır. Özellikle Orta Asya’ya yönelik izlemeye başladığı çok yönlü politikayla; ekonomik, ticari ve askeri bağları sağlamlaştırmaya önem vermiştir. Bununla beraber, Çin’in Şangay İşbirliği Örgütü üzerinden Orta Asya’da giderek artan etkisi gibi faktörler ABD’nin bölgeye doğrudan etki etmeye yönelik stratejik hareketlerini engellemiştir. Buna karşılık Washington, bölgeye yönelik aktif bir "bekle−gör" politikasını uygulamaya koymuştur.[18]

2001 yılından sonra ABD’nin bölgeye yönelik ürettiği politikaları şu şekilde özetlenebilir: Orta Asya’da politik ve ekonomik refahı arttırmak, bölgede meydana gelebilecek çatışmaları engellemek, enerji kaynaklarını dünya pazarına problemsiz ve güvenli ulaşabilmesi için bölge ülkelerine gerekli yardım ve desteği göstermek, Orta Asya Cumhuriyetlerinin serbest piyasa koşullarına geçişlerini hızlandırabilmek ve ticaret hacimlerinin gerekli seviyelere ulaşabilmesi ve ekonomik zeminlerinin hazırlanabilmesi için bölge ülkelerine ekonomik yardım ve desteği sağlamak, bölge ülkelerinin demokrasiye uyum sağlama faaliyetlerini desteklemek, bölge ülkelerinde meydana gelen insan hakları ihlallerinin asgari düzeye indirilebilmesi için gereken yardımları sağlamak,nükleer silahların hızla yayılmasının önlemek ve bölgenin nükleer silahlardan arındırılması için çaba sarf etmek, Orta Asya bölgesinde hızla artış gösteren dini radikal akımların artmasının önüne geçerek terör saldırılarına karşı engel olabilmek ve bu dini aşırı grupların finans kaynağı olan silah ve uyuşturucu trafiğini kesmek.[19]

11 Eylül 2001 yılında New York ve Washington’da gerçekleştirilen saldırılar, hem ABD’nin terörle mücadele söylemine hukuki zemin hazırlayarak dünyanın farklı yerlerinde güvenlik ve askeri operasyonlar yapmasına imkân sağlamış, hem de terörle mücadele teması altında birçok devletle yoğun bir şekilde münasebetlerini arttırmıştır. Bu gelişmelerin arasında Orta Asya Cumhuriyetleri ile yeni ilişkiler de yerini almaktaydı. Amerika Birleşik Devletleri, Afganistan’da El-Kaide ve diğer terör örgütlerine yardım eden Taliban rejimine gerçekleştirdiği askeri operasyonlar çerçevesinde ilk aşamada Afganistan’a sınır komşu olan Orta Asya ülkeleri olan Özbekistan, Kırgızistan ve Tacikistan’ın hava sahalarını kullanamaya başlamıştı. Özbekistan’ın Termiz ve Hanabad, Kırgızistan’ın Manas ve Tacikistan’ın Kulyab, Kurgan−Tyube ve Hokant havaalanları Amerikan ve İngiliz askeri uçaklarına açılmıştır. Bununla beraber ABD; Kırgızistan’a 3000, Özbekistan’a 1000 askeri personelini konuşlandırmıştır. 2002 yılında ABD’nin Orta Asya ülkelerinden Özbekistan, Kırgızistan ve Tacikistan’a gerçekleştirdiği ekonomik yardımlar bir evvelki seneye göre iki kat artarak 580 milyon dolar olarak hesaplanmıştır. Aynı zamanda, Orta Asya bölgesinde en büyük yüzölçümüne sahip olan Kazakistan ile ABD arasında imzalanan anlaşma gereği, Amerikan askeri uçakları acil ihtiyaç durumlarda Almatı havaalanını kullanma hakkını kazanmıştır. Ayrıca, tarafsız ülke statüsünü benimsenen Türkmenistan ordusuna ABD askeri subayları tarafından askerî eğitim faaliyetleri gerçekleştirilmesi de bu esnada gündeme gelmiştir.[20]

ABD, Orta Asya coğrafyasında Kırgızistan, Özbekistan ve Tacikistan’da askeri üsler kurmuş; fakat bu Orta Asya ülkelerinin ABD’ye sıcak yaklaşımları uzun sürmemiştir. Başlangıçta ABD’nin uyguladığı angajmana çok yatkın olan ülkelerin bir kısmı, ülke içi “renkli devrimler” zincirinin devamının meydana gelmesinden endişelenerek ABD’ye mesafeli yaklaşmaya başlamıştır. ABD’nin Orta Asya cumhuriyetlerine etkisinin en çok zayıfladığı dönem 2004-2008 yılları arası olarak tanımlanır. [21] Örnek olarak, 2005 yılında Özbekistan’da Amerikan destekli 200’den fazla STK kapatılmış ve Özbekistan aynı yıl Moldova’da gerçekleştirilen GUAM toplantısına da katılmamış, sonrasında da üyeliğini dondurmuştur. Rusya ve Çin de bu esnada Orta Asya Cumhuriyetlerinde ABD tarafından desteklenen “renkli devrimlerin” tekrarlanacağı propagandasını yoğunlaştırmıştır.[22]

2009 yılında ABD Başkanı olarak Barack Obama’nın seçilmesi ile birlikte bölgede Rusya da dâhil olmak üzere Orta Asya cumhuriyetlerinin ABD ile ilişkilerini düzeltmeye yönelik politikalar uygulanmıştır. Bu adımlardan biri de dünya kamuoyu önünde Orta Asya ülkelerinin demokrasi ve insan hakları ihlallerinin daha az konuşulması olmuştur. Bu stratejik adımlar, bölgedeki diğer büyük güçler olan Rusya ve Çin’i dengeleyebilmek için Amerika Birleşik Devletleri’nin Orta Asya’da varlığını gerekli gören ülkeler tarafından da olumlu karşılık bulmuştur.İlişkilerin diğer boyutlarındaki nispi zayıflığa dikkat çeken uzmanlar, Amerikan askeri varlığının niçin daha fazla rahatsız edici hale geldiği hususunda ipuçları vermektedirler.ABD başta Orta Asya cumhuriyetlerinin bağımsızlıklarını gözettiği halde, bölge ülkeleri ile ekonomik ve ticari alanlardaki ilişkileri hem istediği düzeyde kuramamış hem de arzu ettiği sistemsel değişiklikleri geniş çapta gerçekleştirememiştir. Bölgedeki yaklaşık 30 yıllık çabalarına rağmen ABD’nin hâlihazırda Hazar havzasında sahip yada ortak olduğu bir petrol veya doğalgaz boru hattı yoktur. Bu “Great Game” (büyük oyun) bölgede her geçen gün ekonomik güç olarak yükselen Çin’in[23], Orta Asya’da artan ticari girişimleri de hesaba katıldığında, Orta Asya bölgesini sadece Afganistan’daki savaşın lojistik destek hattı olarak gören ABD stratejisinin modası geçmiş bir yaklaşım olduğunu göstermektedir. [24]

ABD, Orta Asya’nın radikal dini gruplar için bir sığınak olmasını engellemek istiyor. 2000 yılından bu yana, Orta Asya’da kurulan birkaç terörist grup, genellikle Afganistan ve Pakistan coğrafyasında faaliyetlerini sürdürmektedir. Bu gruplar hâlihazırda ABD veya Orta Asya için doğrudan tehdit oluşturmamakla birlikte, bazı gruplar Taliban ile işbirliğine gidebilmektedir. Diğer taraftan bazı terör örgüt üyelerinin El-Kaide ile Orta Doğu’daki militanlarla ilişkili olan IŞİD terör örgütüne katıldığı bilinmektedir. Orta Asya bölgesi, buradaki ülkelerin güvenlik güçlerinin sıkı çalışması sayesinde, radikal gruplar açısından “düşman” bir bölgedir. Bununla birlikte, Tacikistan’ın uzak ve kötü yönetilen bölgeleri ve diğer bazı alanlarda radikal örgütler, özellikle de terörist grupların kuzey eyaletlerinde ve ülke genelinde önemli toprakları kontrol ettiği Afganistan’da etkilidir. Altını çizmek gerekir ki, radikal örgütlerin Orta Asya’da kalıcı bir şekilde faaliyet göstermeye başlaması bölgenin istikrar ve güvenliğine ciddi zarar verecektir. ABD’nin terörizmle mücadelede Orta Asya ülkelerine destek sağlaması, radikal dini terör tehdidinin önlenmesine yardımcı olabilir. Bu konuda tecrübeli bir diğer ülke olan Türkiye’nin de Orta Asya Türk Cumhuriyetlerine radikal terörizmle mücadele kapsamında destek vermesi bir diğer olumlu senaryo olabilir.

ABD’nin Orta Asya’daki Çıkarları ve Hedefleri

ABD’nin Orta Asya’ya yönelik emelleri iki temel strateji üzerinden analiz edilebilir. Bunlardan birincisi, ABD’nin küresel bir güç olarak sahip olduğu rolü ile ilgilidir. ABD, Orta Asya bölgesinde iki büyük bölgesel gücün, Rusya ve Çin’in, bu bölgedeki egemenliği ve etkinliğini minimum seviyeye indirmek ve kendi hâkimiyetini artırmak istemektedir. Diğer önemli stratejisi ise, Orta Asya coğrafyasındaki zengin yeraltı ve yerüstü enerji kaynaklarına kolaylıkla erişebilmeyi temin etmektir. ABD’nin Orta Asya’ya yönelik diğer bütün politikaları, bu iki esas hedefin üzerinden çeşitlendirilebilir.[25]

Bölgede Çin ve Rusya’nın kontrol edilmesi ve kısmen de olsa bölgesel güvenlik kapsamında ABD’nin Orta Asya Cumhuriyetleri ve bölgedeki diğer bölgesel güçlerle kurulan askeri ve ekonomik işbirliği girişimleri bu çerçevede incelenmelidir. ABD’nin bölgedeki ikinci hedefi olarak tanımladığımız enerji güvenliği konusu ise, hem dünya piyasasına erişimi sağlama hem de bu ticaretin güvenliğini tesis etme temalarını içermektedir. Neticede Amerika Birleşik Devletleri’nin Orta Asya’ya ilişkin politikaları, küresel stratejik emelleri ile örtüşmektedir.[26]

Amerika Birleşik Devletleri’nin Orta Asya bölgesindeki enerji güvenliği stratejisi; bölgedeki enerji kaynaklarına sorunsuz erişim, bu enerji ürünlerinin dünya piyasalarına sorunsuzca ulaşabilmesi ve enerji kaynaklarının dünya ekonomisine kazandırılması başlıkları üzerinde şekillenmiştir. ABD, Hazar havzasında Rusya’nın ticari ve politik etkisinin artmasını ve enerji koridorlarında tekel haline gelmesini uygun bulmadığı için kendi kontrolü altında Avrupa piyasasına ulaşım hatlarını meydana getirerek Rusya’yı devre dışı bırakma stratejilerini uygulamayı isteyecektir. Bu uygulamaların önemli bir örneği de Bakü-Tiflis-Ceyhan Petrol Boru Hattı olarak bilinir. Hayata geçirilmesi zor olan diğer alternatif projelerden birisi de Nabucco projesidir.[27]

Rusya’nın bölgedeki stratejisi ise sınır güvenliği ve işbirliğini sağlamlaştırma yaklaşımı üzerine kurulmuştur. Rusya bölgedeki enerji kaynakları hususundaki baskın rolü ile fosil enerji kaynaklarını dünya piyasasına ulaştırmada tekel konumundadır denilebilir. Rus dış politikasında öncelik; enerji kaynaklarının denetimi ve güvenli ulaşımı, özelikle Orta Asya’daki petrol ve doğal gazın Avrupa pazarlarına taşınması olarak belirlenmiş; sonuçta da Rusya bu alanda uluslararası bir aktör haline gelmiştir.[28] Ekonomik olarak büyüyen Çin, ulusal güvenliği açısından enerji talebini Orta Asya coğrafyasından temin etmeye çalışmaktadır. Çin Orta Asya bölgesinde stratejik rekabetçi olarak Amerika’yı bellemektedir. Çin bölgede etkisi artırmak için ABD’ye karşı Rusya ile işbirliğine daha çok önem vermektedir.[29]

Amerika Birleşik Devletleri’nin stratejik emeli, doğal olarak Orta Asya enerji kaynaklarının bir bölümünü alternatif yollarla Batı Avrupa’ya güvenli şekilde iletmek; diğer bölümünü ise, Güney Asya ülkelerine ulaştırarak bu yöntemlerle ekonomik-ticari ve güvenlik açılarından küresel tekel olmayı başarmaktır.[30]

ABD’nin Hazar havzası enerji kaynakları konusundaki tavrı birkaç önemli etkene bağlıdır. Öncelikle ABD ekonomisi için petrol ithalatı önemli bir yere sahiptir. Petrolü Orta Doğu ve Hazar havzasından ithal etmek, ülke içinde üretim yapmaktan daha ucuza mal olmakta; ABD’nin Hazar havzasındaki alternatif boru hatların Gürcistan ve Türkiye’den geçmesini sağlamak, aynı zamanda üç jeopolitik sorunu çözmektedir. Birincisi, Orta Asya ve Kafkasya’da bulunan ülkelerin bağımsız olmalarını çabalarını güçlendirmek; ikincisi, Türkiye’nin ekonomik kalkınmasına katkıda bulunmak; üçüncüsü ise, İran üzerinden geçecek alternatif petrol ve doğalgaz boru hattının gerçekleşmesine engel olmak bu stratejiyle mümkün olabilecektir.[31] Uluslararası Dış Politika Analizi Enstitüsü (The InstituteforForeign Policy Analysis/IFPA) raporuna göre, 2025 senesinde Orta Asya bölgesi dünya politikasını etkileyecek bir konuma gelecektir. Gelişmeleri yakından takip eden Amerika, stratejik hamlelerini de bu doğrultuda geliştirmektedir. ABD Başkanı olarak Donald Trump’ın seçilmesinden sonra ABD’nin dış politika önceliklerinin eskisi gibi Orta Doğu’da yoğunlaşması sonucunda, günümüzde Orta Asya enerji politikalarında halen aktif rolü Rusya ve Çin üstlenmektedir.

Öte yandan Şubat 2020 yılında ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, Orta Asya bölgesine önemli ziyaretler gerçekleştirmiştir. Pompeo, ilk olarak Kazakistan’ın Başkenti Nur-Sultan’da Cumhurbaşkanı Kassym Jomart Tokayev ve ülkenin kurucu lideri Nursultan Nazarbayev ile bir araya gelmiştir. Daha sonra Özbekistan’a geçerek Cumhurbaşkanı Şevket Mirziyoyev ile görüşmüştür. Son olarak da tüm Orta Asya devletlerinin dışişleri bakanlarıyla birlikte bir toplantı düzenlenmiştir. Bu ziyaret sırasında ABD Dışişleri Bakanlığı da Orta Asya bölgesine yönelik yeni strateji raporunu açıklamıştır.

ABD Dışişleri Bakanı Pompeo’nun“Orta Asya’daki her bir ulusun bağımsız ve egemen olmasını istiyoruz; bölgedeki başka bir ülkenin himayesinde olmasını veya vasal devlet haline gelmesini değil” şeklindeki açıklamalarında bulunmuştur. Strateji belgesinde yer alan “beş ülkeyle yakın ilişki ve işbirliğinin ABD değerlerini teşvik edeceği ve bölgesel komşuların etkisine karşı bir denge sağlayacağı” ifadesi, ABD’nin komünizmi çevreleme doktrini bağlamında geçmişte uyguladığı politikalarını hatırlatmaktadır. 2020 yılında gerçekleştirdiği Orta Asya ziyaretleri ve açıklanan rapor da, ABD’nin Orta Asya bölgesinde etkili olan Rusya ile Çin’in nüfuzunu azaltmaya yönelik bölgesel çıkarları doğrultusunda, çevreleme doktrinini devam ettirme niyetini göstermektedir.

Sonuç Yerine

20.yüzyılın sonunda SSCB’nin çözülmesinden sonra Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinin bağımsızlıklarını kazanması ile küresel ve bölgesel güçlerin uluslararası arenada kendi menfaatlerini koruma ve varlıkların sürdürebilirliği açısından hayati ve stratejik öneme sahip bölgeye dönüşmüştür. 11 Eylül 2001 sonrası Orta Asya, hem dünya hem de bölgesel güçlerin güçlerini yarıştırmak için rekabet alanına çevrilmişti.

Bağımsızlıklarının ilk yıllarında Orta Asya ülkelerinin, siyasi kurumları, güvenlik yapıları ve ekonomik reform ve kalkınma modelleri de dâhil olmak üzere Batı eksenli politika izlemeye yönelmişlerdi. Her zaman başarıyla uygulanmasa da bir piyasa ekonomisine geçiş ve liberal reform çabaları, bölgede güvenilir bir siyasi ve ideolojik muhalefetle karşılaşmadı.Çünkü güvenilir bir alternatif model yoktu. Bölgenin enerji potansiyelini gerçekleştirmeye yönelik ilk girişimler Batı tarafından önerilmiş; ABD ve Avrupa hükümetleri ve şirketleri tarafından desteklenmiştir. Orta Asya devletleri uluslararası arenaya ağırlıklı olarak Batılı örgütler aracılığıyla girdi. O zamanlar Rusya bile Batı eksenli politika izlemişti. Gelinen nokta itibariyle Çin, Orta Asya ülkelerinin en önemli ekonomik ortağı olmayı başardı. Ekonomik alanda büyüme yavaşladığı için Rusya’nın bölge ülkelerine yönelik politikası da önemli ölçüde değişti. Avrupa ülkelerinin Orta Asya’ya yönelik ekonomi, politika ve güvenlik alanlarındaki sorunlarının çözülmesindeki rolü git gide azalmaktadır. Tüm bu olaylar Orta Asya’daki ABD ve Batı ekseninin zayıflamasına neden olmakla beraber bölge ülkelerinin giderek Çin’in siyasi ve ekonomik yörüngesine yanaşmasına ve Rusya’nın güvenlik şemsiyesi altında girmesine sebep olmaktadır.Orta Asya ülkeleri, yalnızca Çin ve Rusya’nın etkisini dengelemek için Amerika ile dostane ilişkileri sürdürmektedir. Bu da ABD’nin bölge ülkeleriyle etkileşimi ve karşılıklı çıkarların gerçekleştirilebilmesi açısından bir fırsattır.

Sonuç olarak, bölgede Rusya ve Çin ile ABD arasında Orta Asya’nın enerji kaynakları için ciddi bir mücadele yaşanması, yakın gelecekte olasılığı yüksek bir senaryodur. Bu sadece Orta Asya ülkelerini kontrol etme ekseninde değil, aynı zamanda ünlü jeopolitik teorisyenlerin ortaya koyduğu kalpgâh mücadelesi temelinde de olacaktır. Bu süreçte Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinin kendilerine yeter hâle gelebilmesi, açık pazar ve açık toplum kültürlerinin yerleşmesi, ulus inşa süreçlerini, demokratikleşmelerini, bölgenin enerji kaynaklarının küresel sisteme uyum sağlaması ve nihayet bölgesel kalkınmanın gerçekleştirilmesi yönünde çeşitli başarılar elde etmesi gerekmektedir. Böylece Orta Asya Türk cumhuriyetleri, doğal zenginliklerini ve enerji kaynaklarını kendi kontrolü altında tutabilme ve bu kaynakları işletebilme becerisini sergilediği durumda bağımsızlıklarını da muhafaza edecektir.

Kaynaklar

Aydın, Aydın, Küresel Mücadele Politikaları: Orta Asya’da Rusya, ABD ve Çin. Süleyman Demirel Üniversitesi Vizyoner Dergisi, 6 (13) , 1-11, 2016.

Brzezinski, Zbigniew, The Grand Chessboard: AmericanPrimacyandItsGeostrategicImperatives (New York: Basic Books, 1997).

Çağrı, Erhan, "Jeopolitik Kuramlar", Türk Dış Politikası Kurtuluş Savasından Günümüze Olgular, Belgeler,

Çağrı Erhan, “ABD’nin Orta Asya Politikası ve 11 Eylül Sonrası Yeni Açılımları”, Stradigma Strateji ve Analiz Dergisi, C.VI, Sayı 9 ( 2003), s.2.

Erhan, Çağrı, “ABD’nin Orta Asya Politikaları ve 11 Eylül’ün Etkileri”, Uluslararası İlişkiler, Cilt 1, Sayı 3 (Güz 2004), s. 123-149

Evan A. Feigenbaum, “WhyAmerica No LongerGetsAsia”, The Washington Quarterly, Spring 2011, s. 37.

Ferhat Pirinççi, Soğuk Savaş Sonrasında Abd’nin Orta Asya Politikası: Beklentiler Ve Gerçeklikler, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, 63-1, 2006, s.s. 208-234.

Francis Fukuyama, “TheEnd of History?,” TheNationalInterest 16 (Summer 1989): 3–18.

Hekimoğlu Asem, Uluslararası Dengeler Bağlamında Orta Asya’daki Enerji Politikaları, Bölgesel ve küresel politikalarda Orta Asya / editör: M. Savaş Kafkasyalı Ankara-Türkistan: Hoca Ahmet Yesevi Uluslararası Türk Kazak Üniversitesi, 2012.

Hilal Önal, “ABD’nin Afganistan Politikasının Açmazları: Bölgesel Bir Analiz” Uluslararası Hukuk ve Politika Cilt 6, Sayı: 23, 2010. ss.43-71,

İlhan Üzgel, "1980−1990 ABD’yle İlişkiler", Türk Dış Politikası Kurtuluş Savasından Günümüze Olgular, Belgeler, Yorumlar, Baskın Oran (der.), Cilt II, İstanbul, İletişim, s. 37.

Kireçci, M. Akif, Amerika Birleşik Devletleri’nin Orta Asya Politikaları, Hoca Ahmet Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesi, Rapor, 2011

Laruelle, Marlène ve SébastienPeyrouse, "The United States in Central Asia: Reassessing a ChallengingPartnership", Strategic Analysis, Vol. 35, No. 3, May 2011.

Mehmet Akif Okur, “Amerikan Dış Politikası Ve Orta Asya: Dünya Düzeni Değişirken İlişkilerin Geleceği Üzerine Düşünceler” Bölgesel ve Küresel Politikalarda Orta Asya / editör: M. Savaş Kafkasyalı Ankara-Türkistan: Hoca Ahmet Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesi, 2012, s. 247

Mehmet Seyfettin Erol, “Avrasya Jeopolitiğinde Orta Asya Ve 11 Eylül”, Yakın Dönem Güç Mücadeleleri Işığında Orta Asya Geçeği, Ed. Ertan Efeğil- Elif Hatun Kılıçbeyli- Pınar Akçalı, İstanbul: Gündoğan Yayınları, 2004, s.212.

Menon, "The New Great Game in Central Asia", s. 192.

Mustafa Kocakenar, Amerikan Dış Politikasında Jeopolitik Teoriler Ve Pratikler, https://tasam.org/Files/Icerik/File/amerikan_d%C4%B1%C5%9F_politikas%C4%B1nda_jeopolitik_teoriler_ve_pratikler.pdf_bbb8f41e-d1bd-47e0-9202-38be4882d7b8.pdf Erişim(01.06.2020)

Muzaffer Özdağ, Türkiye ve Türk Dünyası Jeopolitiği, Avrasya-Bir Vakıf Yayınları, Toplu Eserleri-4, 2003.s.

Nicholas J. Spykman, TheGeography of thePeace, New York, HarcourtBraceandCompany, 1944, p. 43.

OlafCaroe, SovietEmpireTheTurks of Central AsiaandStalinizm, London, Macmillan, 1967, s. 257−268.

Rumer, Eugene (2002), “Flashman’s Revenge: Central AsiaafterSeptember 11,” Strategic Forum, No. 195.

Uğrasız, B.,(2002),Çin’in Hazar ve Orta Asya Bölgesine Yönelik Politikası, Sosyal bilimler Enstitüsü Dergisi Cilt 4 Sayı 3. Yorumlar, Baskın Oran (der.), Cilt I, İstanbul, İletişim, s. 562.

Попов Д. С. ЦентральнаяАзиявовнешнейполитике США. 1991–2016 гг. М.: РИСИ, 2016. S.124-146.

[1]OlafCaroe, SovietEmpireTheTurks of Central AsiaandStalinizm, London, Macmillan, 1967, s. 257−268.

[2] Erhan, Çağrı, “ABD’nin Orta Asya Politikaları ve 11 Eylül’ün Etkileri”, Uluslararası İlişkiler, Cilt 1, Sayı 3 (Güz 2004), s. 123-149

[3] Francis Fukuyama, “TheEnd of History?,” TheNationalInterest 16 (Summer 1989): 3–18.

[4]Kireçci, M. Akif, Amerika Birleşik Devletleri’nin Orta Asya Politikaları, Hoca Ahmet Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesi, Rapor, 2011

[5] Muzaffer Özdağ, Türkiye ve Türk Dünyası Jeopolitiği, Avrasya-Bir Vakıf Yayınları, Toplu Eserleri-4, 2003.s.

[6] Erhan, Çağrı, s. 123-149

[7] Muzaffer Özdağ, s. 10.

[8] Çağrı Erhan, "Jeopolitik Kuramlar", Türk Dış Politikası Kurtuluş Savasından Günümüze Olgular, Belgeler,

Yorumlar, Baskın Oran (der.), Cilt I, İstanbul, İletişim, s. 562.

[9]Nicholas J. Spykman, TheGeography of thePeace, New York, HarcourtBraceandCompany, 1944, p. 43.

[10] Erhan, "Jeopolitik Kuramlar", s. 562.

[11]Mustafa Kocakenar, Amerikan Dış Politikasında Jeopolitik Teoriler Ve Pratikler, https://tasam.org/Files/Icerik/File/amerikan_d%C4%B1%C5%9F_politikas%C4%B1nda_jeopolitik_teoriler_ve_pratikler.pdf_bbb8f41e-d1bd-47e0-9202-38be4882d7b8.pdf Erişim(01.06.2020)

[12] Erhan, Çağrı, s. 123-149

[13]A.g.m, s. 123-149

[14] Hilal Önal, “ABD’nin Afganistan Politikasının Açmazları: Bölgesel Bir Analiz” Uluslararası Hukuk ve Politika Cilt 6, Sayı: 23, 2010. ss.43-71,

[15] Çağrı Erhan, bkz. İlhan Üzgel, "1980−1990 ABD’yle İlişkiler", Türk Dış Politikası Kurtuluş Savasından Günümüze Olgular, Belgeler, Yorumlar, Baskın Oran (der.), Cilt II, İstanbul, İletişim, s. 37.

[16] Ferhat Pirinççi, Soğuk Savaş Sonrasında ABD’nin Orta Asya Politikası: Beklentiler Ve Gerçeklikler, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, 63-1, 2006, s.s. 208-234. Bkz. RUMER, Eugene (2002), “Flashman’s Revenge: Central AsiaafterSeptember 11,” Strategic Forum, No. 195.

[17] Çağrı Erhan, “ABD’nin Orta Asya Politikası ve 11 Eylül Sonrası Yeni Açılımları”, Stradigma Strateji ve Analiz Dergisi, C.VI, Sayı 9 ( 2003), s.2.

[18]A.g.e. s. 11.

[19] Mehmet Seyfettin Erol, “Avrasya Jeopolitiğinde Orta Asya Ve 11 Eylül”, Yakın Dönem Güç Mücadeleleri Işığında Orta Asya Geçeği, Ed. Ertan Efeğil- Elif Hatun Kılıçbeyli- Pınar Akçalı, İstanbul: Gündoğan Yayınları, 2004, s.212.

[20] Erhan, Çağrı, “ABD’nin Orta Asya Politikaları ve 11 Eylül’ün Etkileri”, Uluslararası İlişkiler, Cilt 1, Sayı 3 (Güz 2004), s. 123-149, bkz. Menon, "The New Great Game in Central Asia", s. 192.

[21]Laruelle, Marlène ve Sébastien PEYROUSE, "The United States in Central Asia: Reassessing a ChallengingPartnership", Strategic Analysis, Vol. 35, No. 3, May 2011.

[22] Mehmet Akif Okur, “Amerikan Dış Politikası Ve Orta Asya: Dünya Düzeni Değişirken İlişkilerin Geleceği Üzerine Düşünceler” Bölgesel ve Küresel Politikalarda Orta Asya / editör: M. Savaş Kafkasyalı Ankara-Türkistan: Hoca Ahmet Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesi, 2012, s. 247

[23]Mehmet Akif Okur bkz.Evan A. Feigenbaum, “WhyAmerica No LongerGetsAsia”, The Washington Quarterly, Spring 2011, s. 37.

[24] Mehmet Akif Okur, “Amerikan Dış Politikası Ve Orta Asya: Dünya Düzeni Değişirken İlişkilerin Geleceği Üzerine Düşünceler” Bölgesel ve Küresel Politikalarda Orta Asya / editör: M. Savaş Kafkasyalı Ankara-Türkistan: Hoca Ahmet Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesi, 2012, s. 247

[25]Kireçci, M. Akif, Amerika Birleşik Devletleri’nin Orta Asya Politikaları, Hoca Ahmet Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesi, Rapor, 2011, bkz. Brzezinski, Zbigniew, The Grand Chessboard: AmericanPrimacyandItsGeostrategicImperatives (New York: Basic Books, 1997).

[26]A.g.r. s. 37.

[27]A.g.r.

[28]Aydın, Aydın, Küresel Mücadele Politikaları: Orta Asya’da Rusya, Abd Ve Çin. Süleyman Demirel Üniversitesi Vizyoner Dergisi, 6 (13) , 1-11,2016.

[29]Uğrasız, B.,(2002),Çin’in Hazar ve Orta Asya Bölgesine Yönelik Politikası, Sosyal bilimler Enstitüsü Dergisi Cilt4 Sayı3

[30] Mehmet Akif Okur, s. 41.

[31]Asem Hekimoğlu, Uluslararası Dengeler Bağlamında Orta Asya’daki Enerji Politikaları, Bölgesel ve küresel politikalarda Orta Asya / editör: M. Savaş Kafkasyalı Ankara-Türkistan: Hoca Ahmet Yesevi Uluslararası Türk Kazak Üniversitesi, 2012, bkz, Попов Д. С. ЦентральнаяАзиявовнешнейполитике США. 1991–2016 гг. М.: РИСИ, 2016. S.124-146.

GLOBAL SİLAH ENDÜSTRİSİ DOSYASI /// ERCAN CANER : Çinli Savunma Şirketlerinin Önlenemeyen Yükselişi


ERCAN CANER : Çinli Savunma Şirketlerinin Önlenemeyen Yükselişi

28 Haziran 2020

Ercan Caner, Sun Savunma Net, 28 Haziran 2020

Çin bayrağı, National Stadium’da düzenlenen Beijing Olimpiyat Oyunları açılış seremonisinde göndere çekilirken selam duran Çinli askerler. 08 Ağustos 2008. Fotoğraf: Jerry Lampe/Reuters.

Defense News tarafından Londra merkezli Uluslararası Stratejik Çalışmalar Enstitüsü ille yapılan ortak çalışma sonuçlarına göre Çinli savunma şirketleri İLK 100 sıralamasında hızla ilk sıralara yükselmektedir.

Şirket ve hükümet raporları, Çin medya organları ve diğer haber kaynakları incelenerek yapılan araştırma sonucuna göre Çinli şirketler büyük bir atılım içindedirler.

2018 yılı rakamlarına göre ilk sekiz Çin firması, toplam gelirleri ve ilk yüz şirket içindeki yerleri aşağıda sıralanmıştır.

  • Aviation Industry Corporation of China (24,9 milyar ABD Doları, 5’nci sıra),
  • China North Industries Group Corporation Limited (14,8 milyar ABD Doları, 8’nci sıra),
  • China Aerospace Science and Industry Corporation 12,1 milyar ABD Doları, 10’uncu sıra),
  • China South Industries Group Corporation 12 milyar ABD Doları, 11’inci sıra),
  • China Electronics Technology Group (10,3 milyar ABD Doları, 12’nci sıra)
  • China Shipbuilding Industry Corporation (9,8 milyar ABD Doları, 14’üncü sıra),
  • China Aerospace Science and Technology Corporation (8,1 ABD Doları, 19’uncu sıra),
  • China State Shipbuilding Corporation (5 milyar ABD Doları, 22’nci sıra).

Yukarıdaki toplam sekiz firmanın 2018 yılı toplam geliri 97 milyar ABD dolarıdır ve bu rakamla Çin, savunma gelirleri sıralamasında Birleşik Devletlerin ardından ikinci sıradadır. Avrupa Birliği üyesi ülkelerin 2018 yılı toplam savunma geliri ise 100 milyar ABD dolarıdır.

Tayvan Askeri Haber Ajansı tarafından paylaşılan fotoğrafta; Çin savaş uçaklarının hava üslerine saldırısının simüle edildiği bir tatbikat esnasında, otoban üzerine iniş yapmış Tayvan Hava Kuvvetlerine ait savaş uçakları görülmektedir. Kaynak: Military News Agency

Defense News haber sitesinde yer alan habere göre Çinli firmaların silah sattığı ülkeler Bangladeş, Cezayir, Myanmar (Burma) ve Pakistan ile sınırlıdır ve bazı körfez ülkeleri de Çin’den insansız hava araçları tedarik etmektedir.

Haberde ayrıca; Avrupalı ve Rus savunma şirketlerinin batmamak için dışsatım yapmak zorunda oldukları, fakat Amerikan ve Çin firmalarının iç pazarın büyüklüğü göz önüne alındığında böyle bir problemlerinin olmadığı da ifade edilmektedir.

Araştırmacılara göre Çinli savunma firmaları üç alanda yetersizdir. Bunlar; hava aracı motorları, deniz itki sistemleri ve muhabere yönetim sistemleridir. Beijing bu alanlardaki eksikliklerini kapatmak maksadıyla; yeni kurduğu inovasyon merkezlerinde çalışmalar yürütmekte ve Ukrayna merkezli hava aracı motor üreticisi Motor Sich firması gibi dış firmalarla ortaklıklar kurmaktadır.

İlk dört sırayı; sırasıyla Amerikan Lockheed Martin, Boeing, Northrop Grumman ve Raytheon Company firmalarının paylaştığı İlk 100 Savunma Firması listesinde ASELSAN 52’nci, Turkish Aerospace Industries 69’uncu, BMC Otomotiv Sanayi ve Ticaret A. Ş. 85’inci ve ROKETSAN 89’uncu sırada yer almaktadır.

GÜNDEM ANALİZİ /// Ceyhun BALCI : BEN SENİN BABANI DA SEVMEZDİM !!!


Ceyhun BALCI : BEN SENİN BABANI DA SEVMEZDİM !!!

Unutulmaz Türk filmlerinden Süt Kardeşler’de Şener Şen Kemal Sunal’a söylemişti sanırım.

“Ben senin babanı da sevmezdim!”

Filmlerde güldüren bu replik gerçek yaşamda ağlatı nedenidir. Kolaycı olduğu kadar sağduyulu ve akılcı insana yakışmayan bir davranış olduğu kuşkusuz.

Oysa, soy sop üzerinden suçlama ya da mevcut suçlamayı bu yolla güçlendirme hiç de gerekli değildir.

Bülent Arınç için de söz konusu olmuştu anımsadığım kadarı ile. Dedelerinden birinin Menemen kalkışmacısı olduğu öne sürülmüştü. Öyle olsa ne olur olmasa ne olur? Bir insan büyüklerinin hatasının ya da yanlışının yükünü taşımak zorunda mı? Düşünülmeden üretilen ve günümüz sosyal medya geyikleri için bire bir bu türden zevzeklikler insanım diyeni utandırmalıdır. Öte yandan, Bülent Arınç gibi günah küpü birisine atası üzerinden günah yüklemeye çalışmak ironiktir.

Benzer yaklaşım geçtiğimiz yerel seçimler öncesinde, şimdi İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı olan Tunç Soyer için sergilenmişti. Babası, askeri yargıç Nurettin Soyer üzerinden yük altına sokulmaya çalışılmıştı. Ayıptı, günahtı, utanç vericiydi. Kaldı ki suçlama olarak gündeme getirilen konu Soyer soyadını taşıyanlar için övünç kaynağıydı. Yakın zamana dek FETÖ kumpaslarının aracısı olmuşların çokluğu göz önüne alındığında 40 yıl önce FETÖ tehlikesini görmek ancak olumlu ayrıcalık olabilirdi.

Son olarak Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu hedef yapıldı. Dedesinin Milli Mücadele karşıtı bir kişi olduğu savıyla. Bir kez daha yineleyelim! Doğru da olsa uydurma da! Fark etmez! Kişiler soy öncüllerinin hataları üzerinden eleştirilemez. Bu yaklaşım en azından evrensel ilkelere uymaz! Niyet Feyzioğlu’nu eleştirmekse son birkaç yıldaki duruşu ve söylemleri yetip de artmalı!

Arınç, Soyer ya da Feyzioğlu eleştirilebilir!

Bu ayrı konu!

Ama, bu kimseleri eleştirmek için soylarına soplarına gereksinim duyulması her şeyden önce bu bilgileri kullananlar açısından sorunlu bir durumun varlığının göstergesidir.

Babanı da sevmezdim söylemine denk düşen kötü alışkanlıkların bir an önce terk edilmesi gerekir. Bu söylemi kullanmak ilkesizlik ve düzeysizlik göstergesidir. Ayrıca, bu söylemi kullananlara şan ve şeref getirmeyeceği de açıktır.

Bu kötü alışkanlığa ilişkin yakın tarihimizden bir örnekle bağlayalım yazıyı!

Milli Mücadele karşıtı gazeteci Ali Kemal’i tanımayanımız kalmamış olsa gerektir.

Milli Mücadele karşıtlığını sivri dili ve keskin kalemiyle katmerleyen söylem ve yazıları vatan hainliğiyle damgalanmasını kaçınılmaz kılmıştır.

Durum böyleyken Türkiye Cumhuriyeti devletinin verdiği bilgelik dersini görmezden gelmemek gerekir.

Hainlikle damgalanan ve olmaması gerektiği şekilde yaşamına linçle son verilen Ali Kemal’in oğlu Zeki Kuneralp Türkiye Cumhuriyeti’nin Büyükelçisi olarak Madrid’de bulunurken eşi Necla Kuneralp’i ASALA terörüne kurban vermiştir. Oğlu Selim Kuneralp de Türkiye Cumhuriyeti’ne uzun yıllar büyükelçi olarak hizmet etmiştir. Ne oğul ne de torun Kuneralp’e “biz senin babanı da sevmezdik” deme çiğliği sergilenmemiştir.

Bilindiği gibi İngiltere’nin şu andaki Başbakanı Boris Johnson da Ali Kemal’in torunudur.

Hiç kimse özellikle babasının ya da dedesinin ya da bir başka atasının hatalarının ya da günahlarının hesabını vermekle yükümlü değildir. Bunu düşünmek ve bir şekilde dile getirmek ayıp olduğu kadar insanlık dışı bir tutumdur.

Tersini düşünenler Cumhuriyet’in kurucu kadrolarının bilgeliğe eşdeğer uygulama ve kararlarını öğrenmeliler.

Azim ve Karar, 26.06.2020

KAMPANYA : Koronavirüs, gıdamızı vurmasın !!!


KAMPANYAYA BURADAN KATILABİLİRSİNİZ.

Koronavirüs, gıdamızı vurmasın !!!

Koronavirüs salgını, tüm dünyada gıdaya erişim konusunda endişe yarattı. Böylesi büyük bir sağlık krizinde, kendine yetebilen tarım üretimi ile gıdaya eşit erişimin sağlanmasının önemi bir kez daha anlaşıldı.

Bu sağlık krizi ortamında, olası bir gıda krizinden etkilenmemek adına Türkiye vakit kaybetmeden tarım ve gıda konusunda ülkeyi daha güçlü ve tamamen kendine yeter bir konuma taşıyacak bir “Kriz Dönemlerinde Tarım ve Gıda” planı hazırlamalı ve paketi hayata geçirmelidir.

Son 6 aylık süreçte sadece Türkiye değil, dünyada hiçbir ülkenin uzun vadede böylesi bir krize karşı koyacak stratejik bir gıda&tarım planına sahip olmadığı görülmüştür. Türkiye, yıllık 44 Milyar ABD Doları üretimle halihazırda dünyada en çok tarımsal üretim yapan ilk 10 -11 ülke içinde yer almaktadır.

Ne var ki bu durum, Türkiye tarımının da diğer ülkeler gibi krizler karşısında şu an kırılgan olmadığı anlamına gelmemektedir. Koronavirüs salgınının henüz ne zaman sonlanacağı belli olmadığı gibi, salgının seyrine dair de net bir öngörü bulunmamaktadır. Bu durum da uzun vadede tarım&gıda alanında sıkıntılar yaşanılmasını kaçınılmaz kılmaktadır.

Bu nedenle Tarım ve Orman Bakanlığı hiç vakit kaybetmeden harekete geçerek bir “Kriz Dönemlerinde Tarım ve Gıda” planı hazırlamalıdır.

KAMPANYA : AK PARTİ 52 SANAT KURUMUNU KAPATMAYA HAZIRLANIYOR /// BUNA DUR DEMEK İÇİN BU İLETİYİ ÇEVRENİZLE PAYLAŞIN !!!!!


Arkadaşlar merhaba,

Aşağıda yer alan metni mümkün olduğunca çok yere ulaştırmayı hedefliyoruz. Lütfen listenizdeki herkese yollar mısınız? Ayrıca CİMER’e de yazabilirsiniz.

Sevgiler ve teşekkürler.

ÖZEL BÜRO GRUBU

***

Değerli Basın Mensupları;

Hükümetin başta Devlet Opera ve Balesi ,Devlet Tiyatroları, Devlet Senfoni Orkestraları, Devlet Halk Dansları Topluluğu, Devlet çok Sesli Korosu olmak üzere toplam 52 sanat kurumunun kapatılmasını öngören yasa tasarısı bizim ve çocuklarımızın geleceğini yok ediyor.

Bizler Cumhuriyet’in kültür-sanat kurumlarının kapatılmasına sonuna kadar karşıyız. Yapılması planlanan model baskıcı ve gerici bir modeldir ve sanatın özgürlüğünü elinden almaktadır.

Bunun yanı sıra Eğitim fakülteleri, güzel sanatlar liseleri, konservatuvarlar da topun ucunda. Türkiye’de sanatın ölüm fermanı olan 52 sayfalık yasa tasarısı mecliste yarın, öbür gün onaylanabilir.

Cumhuriyet’in çağdaş sanat kurumları tek tek yok ediliyor. Esasında hepimizin bildiği gibi asıl yok edilmek istenen laik Cumhuriyetimizdir.

ATAOL BEHRAMOĞLU

CİMER E-POSTA : https://www.cimer.gov.tr

KAMPANYA : DİYARBAKIR DAĞKAPI MEYDANININ ADI ÜYELERİN OY BİRLİĞİYLE “ŞEYH SAİT MEYDANI” OLARAK DEĞİŞTİRİLİP ŞEY SAİT ANITININ DİKİLMESİNE KARAR VERİLDİ !


DİYARBAKIR DAĞKAPI MEYDANININ ADI TOPLANTIYA KATILAN AKP’Lİ ÜYELERİN OY BİRLİĞİYLE "ŞEYH SAİT MEYDANI" OLARAK DEĞİŞTİRİLİP ŞEY SAİT ANITININ DİKİLMESİNE KARAR VERİLDİ !

BİR TÜRK ÖLDÜRMEK 70 GAVUR ÖLDÜRMEKTEN DAHA ÜSTÜNDÜR SÖZÜ ŞEY SAİT’E AİTTİR.

DÜNYANIN HİÇBİR ÜLKESİNDE GEÇMİŞTE KENDİSİNE KARŞI AYAKLANMIŞ BİR TERÖRİST LİDERİNİN İSMİ MEYDANLARA VERİLİP ANITI DİKİLEMEZ.

KENDİNE TÜRK’ÜM DİYORSAN, PAYLAŞ, TEPKİNİ GÖSTER !!!!

KAMPANYA : — BARIŞ PINARI HAREKATI—MIZ HAKKINDA ASPARAGAS SÖYLEMLERLE İTHAM EDİCİ TUTUM ALAN İTALYAN HÜKÜMETİNİ VE MALLARINI BOYKOTA DAVET EDİYORUZ !!!!


Değerli Yurtseverler,

İtalyan medyası ve hükümeti, BARIŞ PINARI HAREKATI’nı kabullenmedikleri gibi bir de silahlı kuvvetlerimiz hakkında asparagas söylemlerle itham edici bir tutum takınarak karalama yolunu seçti. Olabilir. Her ülke her yaptığımızı kabul etmek ve onaylamak durumunda değildir. Biz de görmek isteriz karşımızdakilerden kim DOST kim DÜŞMAN. Böylece dostumuzu sahiplenir düşmanımıza karşı da safları sıklaştırırız.

Bu İtalya’nın ilk vukuatı değil biliyorsunuz. SÖZDE SOYKIRIM konusunda Ermeni DİASPORASI’nın söylemine karşı resmi onay vermesi ve uygulaması, ve Kasım 1998 yılında da İTBAŞI APO’nun İtalyan Başkanı DALLAMA’nın korumasına girmesi sonucunda da aynen böyle bir milli tasarruf oluşmuştu ve o dönem de İtalyan mallarını boykot etmiştik. Gerçi o dönem biraz amatördük ve boykot edeceğiz diye burada üretilen yerli Fiat marka araçları da yakmaya kalktık ama olsun. Şimdi ustalık dönemindeyiz ve bizim milletimiz bu boykotu nasıl yapacağını gayet iyi biliyor. Yardımcı olması açısından araştırma ekibimiz İtalyan hükümetinin en önemli ve en çok ihraç edilen 10 italyan malını aşağıda dikkatinize sundu. Tabi bunun yanı sıra, aşağıdaki sektörlerde ürün ve hizmet alacakların da dikkatli olmasında fayda var. Ama lütfen BOYKOT yapacağız derken MİLLİ SERVET’imize zarar vermeyelim ve şiddete başvurmayalım.

İtalya’nın ürünlerinin Barkod Numarası 80-83. Vatandaşımız ürün alırken barkod numarasında 80-83 ibaresini görürse mümkünse alternatif bir ürün tercih etsin.

Ki böylece bu boykot kararından en çok onlar mı etkilenecek yoksa biz mi ? Hep birlikte göreceğiz.

İTALYANIN DİĞER BOYKOT EDİLECEK SEKTÖRLERİ

  1. Gıda/İçki/Tütün
  2. Tekstil/Giyim/Deri
  3. Ağaç/Kâğıt/Basım
  4. Kimya/Plastik/Petrol/Ecza
  5. Metal (Ana+Fabrikasyon)
  6. Makina-Teçhizatları
  7. Ulaşım araçları
  8. Mobilya/Bakım-Onarım

İŞTE İKİYÜZLÜ İTALYA’NIN BUGÜNKÜ GAZETELERİNDEKİ HABER BAŞLIĞI

ÖZETLE TÜRK MALLARINI BOYKOT EDİN DİYOR !!!

İTALYAN HÜKÜMETİNİN EN ÇOK İHRAÇ ETTİĞİ TOP 10 ÜRÜN

1- Modena balsamik sirke,

2- Parmigiano Reggiano PEYNİRİ,

3- Zeytinyağı, OLIO EKSTRA,

4- Trüf aromalı: makarna, yağ,

5- Pesto sos,

6- Şarap: – Valtellina’dan Sfurzat,

7 Grappa ve Limoncello,

8 – Zeytin patè ve fegatini patè,

9 – Nutella,

10 – Coffe,

11 – Kurutulmuş domates.