DİĞER ÖYKÜLER : ÇETİN İLE FEZA


ÇETİN İLE FEZA

1955 Ankara…

Çetin 27 yaşında Feza ise 33 yaşındaydı. İkisi de yedek subay okulunda. Daha ilk görüşte Çetin’in kanı kaynamıştı Feza’ya. Çetin’in Bahçelievler’de bodrum katında iki göz odacığı vardı; “Gel” demişti Çetin “hafta sonu evci çıkıyoruz, benim fakirhanede kalırız, laflarız ha?

Feza tamam demişti. Gitmişlerdi evciğe. Feza pek bir suskundu. Çetin karşısındaki gizemli Feza’yı deşmek için kendini anlattı biraz; “Ben fal yazarım gazeteye, Ankara Radyosu’nda da arada çıkar laflarım. Falla – lafla geçer benim ömrüm” deyip güldü. “Ya sen?” Feza çekingendi. Konuşmak istemedi pek.

Sonra utanarak “Ben hocayım” dedi. “Hangi lise?”. Feza “İstanbul Üniversitesi’ndeyim. Fizik bölümünde” Çetin inanmaz tavırla süzdü bir.

Feza biraz sonra çantasını açtı bir mektup çıkardı. Çetin “Kız arkadaşın mı gönderdi?” dedi.

"Yok” dedi Feza “Einstein” Çetin bastı kahkahayı. “Kafa bulma benle!” İnanmadı. Düşünceli bir halde “Yani Einstein sana mektup mu yazdı?” “Evet” dedi Feza “Benim teorimle ilgileniyor.” Çetin’e üç sayfalık mektubu gösterdi

“Burada da bana yanıt yazdı. “Güneş düzeninin manyetik çekim alanlarına göre biçimlenmiş olmasından hareket ederek, bir de bu çekime dayalı düzene karşı itime dayalı bir düzenin bulunması gerektiğini iddia ettim. Evrende her tezin anti tezi varsa, çekimin anti tezi itme de olmalıdır değil mi?” dedi.

Çetin şaşkın bir şekilde önce Feza’nın suratına sonra Einstein imzalı mektuba baktı. Çetin “Ben anlamam, Einstein ne diyor bu işe?” dedi. Feza gülümseyerek “Yanıldığımı düşünüyor” “Peki nereden merak duydun bu işe?” deyince Feza utangaçça “Annem Türkiye’nin ilk kadın kimyageridir, babam da fizikçi ve doktor.”

Çetin ile Feza’nın askerliği Ankara’da devam etti. Arada bir Bahçeli’deki o bodrum katında hafta sonları evci çıkıp sohbet ettiler. Bir daha mektup almadı Einstein’dan çünkü Nisan 1955’te Einstein öldü.

Çetin askerden sonra tanınmaya başladı. ‘Gazeteci Çetin Altan’ oldu. Feza ise askerden sonra Princeton ve Columbia Üniversitelerinde profesörlük yaptı. Uzay-zaman konusunda çalışmalar yaptı, Quantum renk dinamiği kuramını genişletti. Dünyadaki sayılı fizikçilerdendi. Yale Üniversitesi’nin kürsü başkanı oldu. İtalyan’dan Commendatore nişanı, Fransız madalyası, Morrison ödülü, Tübitak ödülü aldı.

İlginç olan da ne biliyor musunuz? Quantum ve fizik alanındaki çalışmalarından ötürü 1979’da Einstein Madalyası ile ödüllendirildi. İşte o bodrum katında iki göz oda Çetin Altan ile Türkiye’nin hatta dünyanın en önemli fizikçilerinden Feza Gürsey’i yan yana getirdi.

Atatürk döneminin önemli bilim insanlarından Feza Gürsey. Şimdi kim hatırlar merak ederim.

Tolga Aydoğan Paylaşımından

TÜRK SANATI DOSYASI : BÜYÜK SELÇUKLU SANATI


Muhammed İbn Zeyd Türbesi

11 Mayıs 2017

İnşa tarihi: Muhammed İbn Zeyd Türbesi, 1112-1113 tarihinde inşa edilmiştir.

Konumu: Yapı, güney Türkmenistan’da Mari Şehri’nin yaklaşık 30 km doğusunda yer alan Sultan Kale (eski Merv) olarak bilinen şehir harabesinin 3 km kadar batısında yer almaktadır.

Mimar ve Banisi: Yapının banisi Emir Serafeddin Ebu Tahir Sa’d’tır.

Mimari Tanım

Muhammed İbn Zeyd Türbesi ilk olarak 1890 yılında V. A. Jukovskiy tarafından incelenmiştir. Bir külliyenin parçası olan yapı daha sonraki yıllarda B. N. Zasıpkin, N. İ. Baçinskiy ve V. İ. Pilyavskiy tarafından incelenmiş ve onarımı yapılmıştır. Yapının tahmini restitüsyon planını S. Hmelnitskiy tarafından çıkarılmıştır.

Muhammed İbn Zeyd Türbesi’de yapılan incelemeler sonucu mihrap ve sandukanın daha sonra yapıya eklendiği anlaşılmıştır. Bu sebeple yapının cami olarak inşa edildiği sonradan türbeye dönüştürüldüğü tahmin edilmektedir. Yapı bir külliye içinde yer almaktadır. Yapının kuzeydoğusuna tek kubbeli bir türbe, kuzeybatısına iki kubbeli bir cami sonradan ilave edilmiştir.

Plan Özellikleri

Tamamıyla tuğladan inşa edilen Muhammed İbn Zeyd Türbesi, kare planlı ve tek kubbelidir. Dıştan 8.50×8.50 m, içten 5.70×5.70 m ölçülerinde olan yapının kubbesi 20. yüzyıl başlarında yıkılmış olup 1937 yılında onarılmıştır. Kubbe yüksek bir kasnak üzerine oturur ve kubbeye geçişte tromp kullanılmıştır.

Yapının duvarları kerpiçlerle örülmüş ve dıştan tuğlalarla kaplanmış olup harç olarak kil tercih edilmiştir. Yapının kuzeybatı cephe duvarı, tuğlaların farklı şekilde istiflenmesiyle düzenlenmiştir. Bu cephe üç adet geniş sivri kemerli nişle bölünmüştür. Bu nişlerin arasında birer adet sivri kemerli dar ve uzun niş bulunmaktadır. Geniş nişlerden ortada olanına sivri kemerli kapı açılmıştır. Bu kapı günümüzde tuğla ile örülmüştür. Cephe caminin inşası sebebiyle kapatılmıştır.

Günümüzde yapıya giriş kuzeydoğu yönünde yer alan açıklıktan sağlanır. Bu cephe de kuzeybatı cephesiyle aynı mimari özelliklere sahiptir. Yapının dikdörtgen planlı sivri kemerli mihrabı güneybatı cephenin ortasında yer alır. Mihrap nişinin üzerinde tahrip olmuş bir kufi kitabe bulunmaktadır. Bir diğer kitabe kuşağı duvarın üzerinde olup yapıyı çepeçevre dolanır. Terrakotta ve oymalı alabastrdan yapılmış kufi Arapça kitabeye göre yapı, Emir Serafeddin Ebu Tahir Sa’d tarafından 1112-1113 tarihinde, şehit Seyid Muhammed ibn Zeyd’in mezarının olduğu yere inşa ettirilmiştir.

Süsleme Özellikleri

Muhammed İbn Zeyd Türbesi, tuğla işçiliğinin önemli bir örneğini teşkil eder. Yapı tezyinat ve cephe düzenlemesi açısından Talhatan Baba Camisine benzemektedir.

Günümüzde bir takım değişikliklere uğrayan yapının tezyinatı tahrip olmuştur. Kuzeybatı cephe sivri kemerli nişlerle hareketlendirilmiştir. Nişler çeşitli tipte yıldızlar, geçmeler, baklavalar, fiyonklar, -X-, yuvarlaklar, üçgenler, sekizgenler zigzaglar, ufak yuvarlaklar ve stilize bitkisel (rumi ve çiçek) motiflerle işlenmiştir.

Kubbeye geçişte kullanılan tromların aralarında sivri kemerli kör nişler bulunmaktadır. Sivri kemerli trompların içinde, balıksırtı motifi yer almaktadır. Ayrıca trompların içinde tuğladan yapılmış –ɛ- ve –Z- seklinde motiflerden oluşmuş ince kuşaklar yer almaktadır.

Mihrap nişinin kavsara kısmı istridye kabuğu seklindedir. Kalıntılardan anlaşıldığına göre mihrap çeşitli renklerde kalem işleriyle ve stilize bitkisel motiflerle süslenmiştir. Stukodan yapılmış olan mihrap nişindeki istridye kabuğu motifi 11-12. yüzyılda Türkmenistan’da yapılmış olan Başane ve Akça Kale Kervansarayları ile Sultan Tekes Türbesi’nin tromp bölümlerinde karşımıza çıkmaktadır.

Yararlanılan Kaynaklar

  • İbrahim Çeşmeli – Orta Asya Camilerinde Tipoloji (7-13. Yüzyıllar)
  • Mustafa Cezar – Anadolu Öncesi Türklerde Şehir ve Mimari (İş Bankası Kültür Yayınları)

Doğu Radkan Kümbeti

9 Mayıs 2017

İnşa Tarihi: Doğu Radkan Kümbeti’nin inşa kitabesi tahrip olduğu için inşa tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Yapının 13. yüzyıl başlarında inşa edildiği düşünülmektedir.

Konumu: Yapı İran’ın Radkan şehrinde bulunmaktadır.

Mimari Tanım

İsmini inşa edildiği Radkan şehrinden alan Radkan Kümbeti, Doğu Radkan Kümbeti yada Mil-i Radkan diye anılmaktadır. Kümbetin kitabesinin sitte mie (Altı yüz) kelimeleri dışındaki kısmı dökülmüş olduğundan tarihinin diğer parçası tartışmalıdır. Gazne şehrinde 1114 yılında inşa edilmiş Sultan Mesut ve Car Kurgan Minaresi, Doğu Radkan Kümbeti gibi yivli bir gövdeye sahiptir. Benzer üslupsal özellikler göz önüne alındığında Doğu Radkan Kümbeti’nin 13. yüzyıl başında inşa edilmiş olabileceği düşünülür. Max van Berchem, yapıyı 602(1205-6) yılına tarihlendirmektedir.

Plan Özellikleri

Doğu Radkan Kümbeti 22 metre boyunda 36 yuvarlak yivle çevrili, içten kubbe, dıştan konik çatı ile örtülü silindirik bir yapıdır.

12 köşeli bir kaide üzerinde yükselen silindirik gövdeli kümbet, gofralı diye de tabir edebileceğimiz yivli duvar biçimine sahiptir.

Bu açıdan Car Kurgan Minaresi‘yle de benzerlik gösterir. Ancak Car Kurgan Minaresi’nde yukarıya doğru daralan silindirik gövdeye uygulanan yivler Doğu Radkan Kümbeti’nde tam silindirik gövdeye uygulanmıştır.

Car Kurgan Mimarisi

Konik külahın kaidesi üzerinde bir kitabe kuşağı bulunmaktadır. Kitabenin alt hizasından yivler üzerine saçak motifi uzanır.

Yapıya giriş iki yönde yer alan simetrik dikdörtgen bir açıklıktan sağlanır. Açıklık oldukça sade tutulmuştur.

Kümbetin içi kubbeye açılan açıklıklardan aydınlatılır.

Süsleme Özellikleri

Doğu Radkan Kümbeti tezyinat açısından gösterişli bir örnektir. Gövde yüzeyi boş yer kalmayacak şekilde ince ince işlenmiştir. Yapının süsleme programında tuğla ve çini malzemeden yararlanılmıştır. Tuğlanın farklı şekillerde istiflenmesiyle oluşturulmuş baklava örgüleri yivlenmiş gövde üzerine uygulanmıştır. Baklava örgülerinin ortalarında firuze çiniler vardır.

Kümbet kasnağında yer alan kitabe kuşağında firuze çini uygulamalar görülmektedir.çiniler bugün oldukça tahrip olmuş bir kısmı dökülmüştür.

Kitabe kuşağı altında, yivlere doğru sarkan bir palmet frizi, saçak motifine benzemektedir. Bu süslemeler çadır kumaşlarında kullanılan motifleri andırmaktadır.

Kümbetin 12 köşeli kaidesi iki yatay tuğla arasına sonsuzluk işaretini andıran bir motifle hareketlendirilmiştir.

Yararlanılan Kaynaklar

  • Mustafa Cezar – Anadolu Öncesi Türklerde Şehir ve Mimari (İş Bankası Kültür Yayınları)
  • Oktay Aslanapa – Türk Sanatı

Kümbet-i Kabus

2 Mayıs 2017

İnşa Tarihi: Kümbet-i Kabus, 10. yüzyılda da inşa edilmiştir.

Konumu: Yapı İran’ın Türkmensahra adlı bölgesinin Kümbet şehrinde yer almaktadır.

Bani ve Mimarı: Yapının banisi Kabus Voşmgir’dir.

Mimari Tanım

İran’ın Türkmensahra adlı bölgesinin Kümbet şehrinde yer alan Kümbet-i Kabus, 2012 yılında Unesco tarafından dünyanın en yüksek tuğla yapısı olarak ilan edilmiştir. Kümbet-i Kabus, mimari özellikleri ve yapı malzemeleri açısından oldukça önemli özelliklere sahiptir. Yapı, yerli halk tarafından Kabus Kulesi olarak bilinir. Bunun nedeni yapının kulevari görünümünden kaynaklanmaktadır. Mimari özellikleri ve dayanıklı yapısıyla da dikkat çeken kümbet yaşanan çeşitli doğal afetler karşısında hasar almadan günümüze kadar gelebilmiştir.

Kümbet-i Kabus’un inşa edilme amacı üzerine çeşitli fikirler öne sürülmüştür. Bunlardan en yaygın olan görüş, banisinin kendi mezarı olarak kullanmayı amaçlamış olmasıdır. Kümbet zemininde dikdörtgen bir oyuk bulunmasına karşın yapılan araştırmalarda cesete ulaşılamamıştır. Bu durum defin işleminin gerçekleşmediğini göstermiştir. İkinci bir fikre göre ise kümbetin kurucusu sadece kendi döneminin gücünü ve ihtişamını göstermek için Kümbet-i Kabus’u inşa ettirmiş olabileceğidir.

Plan Özellikleri

Kümbet-i Kabus, 53 metre yüksekliğe sahip olup 15 metrelik suni bir tepe üzerine kurulmuştur. Tamamen tuğla malzemeden inşa edilen silindirik planlı yapının gövdesi 10 köşeli yıldız şeklinde yivlenmiş olup üzeri konik külahla örtülmüştür.

Yapıda inşa malzemesi olarak kullanılan kırmızı tuğlalar, sert ve içleri dolu olduklarından dolayı oldukça dayanıklıdırlar. Tuğlalar kare şeklinde 25X25 boyutunda olup yükseklikleri 5 cm ve 6 cm arasında değişmektedir. Külahın doğu tarafında yer alan açıklık yapı içini aydınlatmaktadır.

Kümbet tam silindir olmayıp eni aşağıdan yukarıya doğru düzenli bir şekilde daralmaktadır. Kümbet-i Kabus ilk inşa edildiğinde temelinde bir su mahzeni bulunmaktaydı. Ancak sonradan yapılan müdahaleler sonucu bu mahzenin sadece tonozlarının ayağı yerinde kalmıştır. Yapıya giriş güneydoğu yönünde yer alan açıklıktan sağlanır. Kapının eni 1.5 metre yüksekliği ise 5.55 metredir ve kapının iki tarafında simetrik biçimde yapılmış iki seki görülür. Yapı inşa edildiği zaman sekiler üzerinde heykellerin yapılmış olabileceği düşünülmektedir. Benzer bir uygulamanın Cihil Duhteran Kümbeti’nin giriş kapısında da uygulanmış olması bu fikri destekler niteliktedir.

Süsleme Özellikleri

Kümbet-i Kabus, sadeliği ve yalınlığı ile dikkat çekmektedir. Kümbetin cephesinde süsleme unsuruna rastlanmaz ancak gövde üzerinde kufi hatlardan oluşan yazıtlar bulunmaktadır. Yazı şeridi kapı üzerinde ve konik konsolun altındaki dizide görülmektedir. Yazıtlar, uzunluğu 2 metre eni 80 cm olan tuğladan yapılan kalıplar içinde yazılmıştır. Kalıplar yarım yuvarlak tuğlalarla yapılmış yazılar ise kırmızı sade tuğla ile okunur bir şekilde yazılmıştır. Bu yazıtlarda yapının banisi ve yapılış tarihi hakkında bilgi verilmektedir.

Yapı gövdesinin sade olmayıp yıldız köşeli olması estetik gücünü artırmaktadır.

Yararlanılan Kaynaklar

  • Abdurrahman Deveci – Türkmensahra’daki Kabus Kulesi, Dünyanın En Yüksek Tuğla Kulesi
  • Mustafa Cezar – Anadolu Öncesi Türklerde Şehir ve Mimari (İş Bankası Kültür Yayınları)

Kümbet-i Kabud

30 Nisan 2017

İnşa Tarihi: Kümbet-i Kabud, 1196-1197 yılları arasında inşa edilmiştir.

Konumu: Yapı Doğu Azarbeycan’ın Meraga şehrinde bulunmaktadır.

Mimari Tanım

Meraga’da 593 (M: 1196-1197) yılları arasında inşa edilen Kümbet-i Kabud, ismini çinilerinden alır. Farsça kabud, mavi anlamına gelmektedir. Dönem özelliklerini genel olarak yansıtan kümbet tezyinat programıyla dikkate değerdir.

Plan Özellikleri

Kümbet-i Kabud, sekizgen bir plana sahiptir. Taş malzemeden inşa edilmiş bir subasman üzerinde yükselen tuğla kümbet, içten kubbe dıştan basık sekizgen piramit bir çatı ile örtülüdür. Sekizgen gövdenin köşeleri yarım silindirik payelerle desteklenmiştir.

Harrekan Kümbetleri de Kümbet-i Kabud gibi sekizgen gövdeli bir plana sahip olup gövde silindirik payelerle desteklenmiştir. Bu plan tarzı çağdaş mezar yapılarında da sıkça karşımıza çıkan bir anlayıştır.

Harrekan (Karagan) Kümbetleri

Kümbetin köşe payeleri sivri kemerli nişlerin kemer ayaklarıyla birleşmektedir. Sivri kemerli niş yüzeyleri mukarnaslarla hareketlendirilmiş olup tüm cephe benzer benzer düzenlemeye sahiptir. Sivri kemerlerin üstlerinde bir kitabe kuşağı yer alır, bu kuşağın üzerinde mukarnas dolgulu friz cepheyi dolanmaktadır.

Kümbete giriş dikdörtgen bir açıklıktan sağlanmış olup cephe ortasında yer alan portale merdivenle erişilebilmektedir. Portal sivri kemerli bir niş içerisine alınmış olup niş yüzeyini bir kitabe kuşağı dolanmaktadır.

Süsleme Özellikleri

Kümbet-i Kabud süsleme programı açısından dikkat çeken önemli bir eserdir. Kümbetin tezyinatında çini ve tuğla malzeme kullanılmıştır. Kümbetin bütün dış yüzü firuze renkli çinili yıldız geçme süslemeleriyle kaplıdır. Çok zengin dekorlu geometrik geçmelerdeki şeritlerin bazıları açık mavi çiniden yapılmıştır ancak şeritlerin önemli kısmı terakotadandır. Terrakotalar kesilmek suretiyle geçmeler yapılmıştır.

Köşeleri silindirik payelerle yuvarlatılmış sekizgen gövde yüzeyi sivri kemerli bir niş içerisine alınmış olup ince ince işlenmiştir. Tamamıyla geometrik süslemelerle kaplı her sekiz yüzey, üstte sivri kemerli mukarnas bir nişle sonlanmaktadır.

Mukarnaslı niş yüzeyi geometrik motiflerle işlenmiş olup çini ile kaplanmıştır. Kemer yüzeyi ise çiniden yazı şeridiyle hareketlendirilmiş olup bir düğüm motifiyle sonlandırılmıştır.

Mukarnas içleri tuğla malzeme kullanılarak sekiz kollu yıldız motifiyle bezenmiştir. Motiflerin araları turkuaz renkli çinilerle doldurulmuştur. Bu motif kümbetin cephe süslemesinde de tekrarlanmıştır.

Kemer yüzeyinde yer alan çini yazı kuşağının üzerindeki niş yüzeyi, altta çiniden yıldız üstte tuğladan çiçek motifiyle işlenmiştir.

Niş üzerinde yer alan yapıyı bir şerit halinde dolaşan kufi kitabe kuşağı ve mukarnas frizi kubbeye geçişte cepheyi hareketlendiren bir diğer mimari unsurdur.

Yararlanılan Kaynaklar

  • Mustafa Cezar – Anadolu Öncesi Türklerde Şehir ve Mimari (İş Bankası Kültür Yayınları)
  • Oktay Aslanapa – Türk Sanatı

Harrekan Kümbetleri

26 Nisan 2017

İnşa Tarihi: Harrekan Kümbetleri’nden doğuda kalan birinci kümbet 1067-1068, batıda kalan ikinci kümbet ise 1093 tarihlerinde inşa edilmiştir.

Konumu: Yapılar Kazvin ile Hemedan arasındaki Harrekan bölgesinde bulunmaktadır.

Bani ve Mimarı: Kümbetlerin kitabelerine göre birinci kümbetin (Doğudaki) mimarı Zencan’lı Muhammed bin Mekki olup Ebu Sat Bicar bin Saad için ve ikinci kümbetin(Batıdaki) mimarı Zencan’lı Ebul Meali bin Mekki olup Ebu Mansur Bek Elsi bin Tekin için yapılmıştır.

Mimari Tanım

Kazvin ile Hemedan arasındaki Harrekan bölgesinde yer alan Harrekan Kümbetleri birbirinden 29 metre aralıkla inşa edilmiştir. Tamamen tuğla malzeme kullanılarak inşa edilen bu iki binadan doğuda kalan birinci kümbet 1067-1068, ikinci kümbet 1093 yılında inşa edilmiştir. Kitabelerine göre; birinci kümbetin mimari Zencan’lı Muhammed bin Mekki olup, Ebu Sat Bicar bin Saad için yapılmıştır. İkinci kümbetin mimarı ise Zencan’lı Ebul Meali bin Mekki olup, Ebu Mansur Bek Elsi bin Tekin için yapılmıştır. Yapı hakkında geniş bilgiler Stronach ve Young tarafından yapılan araştırmalarla edinilmiştir.

Plan Özellikleri

Harrekan Kümbetleri plan olarak benzer özelliklere sahiptir. Sekizgen planlı iki mezar anıt, çifte kubbeli olarak inşa edilmiştir. Kümbetler 29 m aralıklarla inşa edilmiş olup, 13 metre yüksekliğinde ve 11 metre çapındadır. Yapıların dış cephesi köşelerde yuvarlatılmış kulelerle desteklenmiştir. Tamamıyla tuğla malzemeden inşa edilen kümbetlerden, birinci kümbette iki, ikinci kümbette bir kulenin içinde merdiven vardır ve bu kuleler daha geniştir. Cephe yüzeyleri sivri kemerli kör nişlerle hareketlendirilmiştir.

Yapılara giriş dikdörtgen düzenlemeye sahip olup sivri kemerli bir niş ile sınırlandırılmış açıklıktan sağlanır. Portal yüzeyinde yer alan niş iki bölüme ayrılmış olup altta kufi yazılı kitabe kuşağı üzerinde ise geometrik süslemenin hakim olduğu bir yüzey bulunur.

Yapı içine girildiğinde kubbeye geçişte tromp kullanıldığı görülür. Duvar yüzeyleri sekiz köşede dikdörtgen niş içerisine alınmıştır. Kubbenin ortasında içeriyi aydınlatan aydınlık feneri yer alır.

Süsleme Özellikleri

Türk sanatı için oldukça değerli iki örnek olan Harrekan Kümbetleri zengin süsleme programıyla dikkat çekmektedir. Harrekan kümbetlerinin her ikisinin de dış cephede zengin süslemeler vardır ve bu süslemeler çeşitliliği ile de ayrıca dikkat çeker.

Yapı içlerinde ise ikinci kümbet daha sade tutulurken birinci kümbet daha hareketlidir. Sekizgen gövdeli kümbetlerin cepheleri sivri kemerli nişlerle ayrılmış olup her cephede, farklı şekillerde geometrik süslemeler mevcuttur.

Birinci kümbetin süsleme programında sivri kemerli kör nişlerin yüzeyinde tuğlaların farklı şekilde istiflenmesiyle oluşturulmuş geometrik motifler tekrarlanmıştır.

Köşe kuleleri ise benzer şekilde baklava dilimi motifiyle hareketlendirilmiştir. Nişin üzerinde tüm cepheyi dolaşan ince bir kitabe kuşağı ve bu kuşağın üzerinde ise daha geniş bir bordür yer alıp üzerinde sekizgen yıldızların oluşturduğu bir geometrik kompozisyon yer almaktadır.

İkinci kümbetin dış cephe süsleme programı daha hareketlidir. Sivri kemerli niş iki bölüme ayrılmış olup altta tuğlanın farklı şekilde istiflenmesiyle oluşturulmuş geometrik motifler kullanılmıştır.

İkinci bölüme geçişte kullanılan geniş bordür yüzeyinde üç adet küçük üç dilimli niş cepheyi dolanmaktadır. Bordürün üzerinde ise sivri kemerle sınırlandırılmış yüzey içerisine farklı kompozisyonlarda geometrik şekiller yer alır. Köşe kuleleri ve niş içlerinin her biri farklı şekilde işlenmiştir.

Harrekan Kümbetleri’nden birinci kümbetin içi, süsleme programı açısından dikkat çekicidir. Duvar yüzeyleri sivri kemerli nişlerle sekiz bölüme ayrılarak farklı şekilde bezenmiştir. Günümüzde birinci kümbetteki süslemeler büyük oranda tahrip olmuştur. Kaynaklardan edinilen bilgilere göre kubbe ve duvar yüzeylerindeki süslemeler renkli kalem işleri ile kaplanmıştır. Duvarlarda zincirlere asılı kandil motifleri ile üzerinde yer alan daireler içinde tavus kuşları ve yıldız motifleri resmedilmiştir.

Ayrıca bu kümbetin iç süslemelerinde cennet sembolizmini simgeleyen öğeler de kullanılmıştır. Kandil motifi üzerinde yer alan dairesel madalyonlardaki tavus kuşları, cennet kuşu olarak bilinir ve cennet bahçelerini simgeler. Madalyonlar içinde yer alan tavus kuşları iç içe geçmiş çift üçgen ve karelerden oluşan süslemeler dönüşümlü olarak yerleştirilmiştir.

Yararlanılan Kaynaklar

  • Mustafa Cezar – Anadolu Öncesi Türklerde Şehir ve Mimari (İş Bankası Kültür Yayınları)
  • Ali Uzay Peker – Anadolu Selçukluların Anıtsal Mimarisi Üzerine Kozmoloji Temelli Bir Anlam Araştırması
  • Oktay Aslanapa – Türk Sanatı

Demavent Kümbeti

24 Nisan 2017

İnşa Tarihi: Kitabesi bulunmayan Demavent Kümbeti, 11. yüzyılın ikinci yarısına tarihlendirilmiştir.

Konumu: İran’ın Demavent şehrinde yer alır.

Mimari Tanım

İsmini inşa edildiği Demavent şehrinden alan Demavent Kümbeti, plan ve süsleme özellikleri açısından bölgenin önemli örneklerinden biridir. İnşa kitabesi bulunmayan kümbet, plan ve üslupsal özellikleri incelendiğinde 11. yüzyılın ikinci yarısına tarihlendirilmiştir. Yapı, Büyük Selçuklu kümbetleri içerisinde Karagan Kümbeti ve Kümbet-i Ali’yle benzer özelliklere sahiptir. Bu üç Selçuklu kümbetinin de sekizgen planda olması karakteristik bir özelliktir.

Plan Özellikleri

Demavend kümbeti tuğla malzemeden inşa edilmiş sekizgen planlı bir yapıdır. 9.90 metre boyunda, 4.85 metre çapında ölçülere sahip olan kümbetin, köşeleri yuvarlatılmış payelerle desteklenmiştir.

Dehistan Kümbeti’nin, üzeri içten kubbe dıştan piramit çatı ile örtülüdür. Silindirik gövdeli kümbet, kulevari bir görünüm sergiler. Kümbetin cephe duvarı, her kenarı üç kare bölüme ayrılmış olup her bölüm farklı süsleme programıyla hareketlendirilmiştir.

Plan özellikleri açısından Karagan Kümbeti’yle benzerlik gösteren Demavent Kümbeti, üst örtüsü ve boyut olarak farklılaşır. Demavent Kümbeti boyut olarak Karagan Kümbeti’nden daha küçüktür ve üst örtüsü piramit çatı ile kapatılmıştır.

Karagan (Harrekan) Kümbeti

Yapıya giriş dikdörtgen bir açıklıktan sağlanır. Portal iki silindirik sütunce arasına alınmış olup dikdörtgen bir düzenlemeye sahiptir. Portal duvarı ise üç bölüm halinde süslenmiştir.

Süsleme Özellikleri

Süsleme özellikleriyle dikkat çeken yapının süsleme programında tuğla malzemeden yararlanılmıştır. Kümbetin dış cephesi süsleme programı açısından dikkate değerdir. Daha çok balık sırtı ve kilim dokumasını andıran süslemelerin hakim olduğu kümbetin süsleme programı zengindir. Cephenin her kenarı üç bölüme ayrılarak her bölüm tuğlanın değişik şekilde istiflenmesiyle oluşturulmuş farklı motiflerle kaplanmıştır.

Daha çok geometrik motiflerin hakim olduğu kümbetin portali de tezyinat açısından önemlidir. Portalin üzerinde yan yana iki mihrap nişi yer alır.

Mihrap nişleri üzerinde ise dört yıldız ve bunları ortada bağlayan haç şeklinde bir motif yer alır. Yıldızların içi tuğla ile balık istifi şeklinde doldurulmuştur.

Diğer cepheler de üçer bölüme ayrılarak birbirinden farklı zengin tuğla süslemelerle kaplanmıştır.

Kümbetin içi silindirik olup, kubbe örtüsünün tuğlaları balık sırtı dizilidir.

Yararlanılan Kaynaklar

  • Oktay Aslanapa – Türk Sanatı
  • Mustafa Cezar – Anadolu Öncesi Türklerde Şehir ve Mimari (İş Bankası Kültür Yayınları)

Kümbet-i Surh

23 Nisan 2017

İnşa Tarihi: Kümbet-i Surh, 1147 tarihinde inşa edilmiştir.

Konumu: Yapı Azerbaycan’ın Meraga şehrinde bulunmaktadır.

Mimari Tanım

Kümbet-i Surh

Büyük Selçuklu döneminin önemli şehirlerinden olan Azerbaycan’ın Meraga şehrinde pek çok mezar mimarisi örneğine rastlanılmaktadır. Meraga da bulunan kümbetlerin en erken örnekleri Büyük Selçuklu Devrine aittir. Meraga kümbetleri arasındaki en eski tarihli yapı 1147 yılındaki Kümbet-i Surh’tur. Kırmızı kümbet diye de anılan yapı ismini tuğlalarının kırmızı renginden dolayı Farsça’da kırmızı, kızıl anlamına gelen surh kelimesinden almaktadır.

Plan Özellikleri

Kümbet-i Surh kare planlı bir düzenlemeye sahiptir. Yapının dört köşesinde yuvarlatılmış destek payeleri bulunmaktadır. Bu yuvarlatılmış payeler Karagan ve Demavent Kümbetlerinde de tekrarlanmıştır.

Demavent Kümbeti

Yapıya giriş cephe ortasında yer alan portalden sağlanır. Sivri kemerli bir niş içerisine alınmış portal dikdörtgen bir forma sahiptir. Portal cephe düzenlemesi ve tezyinatıyla oldukça dikkat çekicidir. Merdivenli girişe sahip olan portalden mezar odasına ulaşılır.

Kümbet-i Surh’un üzeri içten kubbe dıştan piramidal çatı ile örtülüdür. Piramidal çatı günümüzde yıkılmış olup yalnızca kubbesi görülmektedir. Kubbe sekizgen bir kasnak üzerine oturmaktadır. Sekizgen kasnağın yüzeyinde yer alan 4 adet pencere açıklığı yapıyı aydınlatır. Bu dört pencereden başka duvarlardaki kemer tepelerinin yukarılarında da dikine mazgal deliği şeklinde aydınlık açıklıkları yapılmıştır. Kümbet-i Surh ile birlikte mezar mimarisinde aydınlanma sorununun giderildiği görülmektedir.

Kümbetin cepheleri sivri kemerli ikişer kör niş içerisine alınmış olup, nişin içi tuğlanın farklı şekilde istiflenmesiyle oluşturulmuş geometrik motiflerle süslenmiştir.

Kümbetin mumyalık kısmı tonoz ile örtülüdür. Buranın tonozu, ortada bulunan kare paye ile duvarlar arasında iç içe karelerden bir yıldız şekli meydana getirir.

Kubbeye geçişte ise tromp kullanılmıştır. Tromp araları dikdörtgen açıklıklarla aydınlatılmıştır. Kubbenin ortasında ise bir aydınlık feneri bulunmaktadır. Yapı içerisinde yer alan duvar yüzeylerinde ise dış cephede olduğu gibi sivri kemerli kör nişler kullanılmıştır. Sivri kemerin ortasında ise dikdörtgen pencere açıklıkları tekrarlanmıştır.

Süsleme Özellikleri

Kümbet-i Surh mimari özelliklerinin yanında tezyinat programıyla da dikkat çekici bir yapıdır. İnşa edildiği Meraga şehri çiniciliğin gelişme gösterdiği bir bölge olması sebebiyle Kümbet-i Surh’da olduğu gibi bölgenin pek çok yapısında da çini süslemeye rastlanır. Yapıda süsleme malzemesi olarak tuğla ve çini malzemenin ağırlıklı olarak kullanıldığı görülür. Özellikle çini malzeme küçük parçalar halinde işlenmiş olup firuze rengindedir. Yapının arka ve yan cepheleri, sivri kemerli ikişer sathi nişle teşkilatlandırılmış, portal alınlığı ve köşe payeleri küçük kare çinilerle süslenmiştir. Mozaik tekniğininde kullanıldığı çini süslemeler giriş kapısı üzerinde uygulanmıştır. Çinili bölümün etrafı kufi bir yazı kuşağı ile çevrelenmiştir. Açık mavi renkteki mozaik çinilerle burada geometrik bir örgü motifi meydana getirilmiştir. Geometrik motifteki şeritlerin bir kısmı firuze çiniden bir kısmı da pişmiş topraktan yapılmıştır.

Cephenin köşelerinde yer alan yuvarlatılmış payeler de çıkıntılarında tuğla süslemeler arasında açık mavi renkte çiniler vardır.

Yararlanılan Kaynaklar

  • Mustafa Cezar – Anadolu Öncesi Türklerde Şehir ve Mimari (İş Bankası Kültür Yayınları)
  • Oktay Aslanapa – Türk Sanatı

Kümbet-i Ali

18 Nisan 2017

İnşa Tarihi : Kümbet-i Ali, 1056 yılında inşa edilmiştir.

Konumu: Yapı,İsfahan’ın güneyinde yer alan Abarkuh şehrinde bulunmaktadır.

Bani ve Mimarı: Kümbet-i Ali, Tuğrul Bey zamanında inşa edilmiş olup mimarı hakkında bilgi bulunmamaktadır.

Mimari Tanım

Kümbet-i Ali

Büyük Selçuklu döneminde inşasına sık rastlanılan mezar anıtları, kaynağını Gazneli ve Karahanlı mimarisinden almış olup, bu alanda gelişmiş örnekler vermişlerdir. Abarkuh şehrinde bulunan Kümbet-i Ali, Chil Duhteran ( Kırk Kızlar) Kümbeti gibi 448(1056) yılında inşa edilmiştir. Bu iki türbe Tuğrul Bey zamanında inşa edilmiş olup Büyük Selçuklu mezar yapıları arasında en eski tarihli yapılardır.

Plan Özellikleri

Tuğla malzemenin aksine taş malzeme kullanılarak inşa edilen Kümbet-i Ali sekizgen gövdeli kubbe ile örtülü bir yapıdır.

Bu devirde Türkistan ve İran’da ana inşaat malzemesinin tuğla olması ve Kümbed-i Ali’nin taştan yapılmış olması, yapıyı ilginç kılmaktadır. Ancak bu dönemde tuğla malzeme ağırlıklı olarak tercih edilse de az sayıda da olsa taş malzeme kullanılarak yapılan örnekler de karşımıza çıkmaktadır. Nitekim Tuğrul Bey devrinin önemli devlet adamlarından Şerefül Meali Anuşirvan’ın yaptırdığı Ribat-ı Anuşirvan ile Türkmenistan ve Özbekistan Sovyet Cumhuriyetleri sınırlarının birleşme alanında bulunan ve 11-13. yüzyıl eseri olarak tarihlendirilen Kız Kale’nin blok kesme taştan yapılmış olması, bu konudaki önemli örneklerdir.

Bir kaide üzerinde yükselen Kümbet-i Ali’de, sekizgen gövdeden kubbeye geçişte geniş bir mukarnas kornişi kullanılmıştır. Mukarnas kornişin altında ince bir kufi kitabe kuşağı vardır.

Dönem mezar mimarisi ve kümbetin cephe tasarımına bakıldığında üst örtünün içte kubbe dışta piramit külah ile kapatıldığı anlaşılmıştır. Mukarnas kornişinin geniş olması ve kubbeyi tam olarak sarmaması bu fikri doğrulamaktadır. Yapıya giriş dikdörtgen bir forma sahip açıklıktan sağlanır. Portal sivri kemerli bir niş içerisine alınmış olup, nişin hemen altında yer alan yüzeyde yazı kuşağı bulunmaktadır.

Yapıyı kubbede yer alan küçük açıklıklar aydınlatmaktadır. Kubbe altında dikdörtgen bir şerit halinde cepheyi dolaşan kör nişler yer alır. Bu nişler kubbeye geçişte etkilidir.

Süsleme Özellikleri

Kümbet-i Ali genel olarak sade bir görünüme sahiptir. Düz bir cepheye sahip yapıda, portal ve kubbeye geçişte kullanılan mukarnas korniş yapıyı hareketlendiren iki unsurdur. Kümbed-i Ali’de duvardan kubbeye geçilmeden önce mukarnaslardan meydana gelen bir kuşak bulunmaktadır. Bu zengin mukarnas kuşağı yapıya plastik bir değer kazandırmaktadır. Bunun altındaki kufi yazı kuşağı ise bu etkiyi biraz daha arttırmaktadır. Portal nişinde yer alan yazı kuşağı ise iki örgü motifi arasında yer alarak portali hareketlendirmiştir.

Yararlanılan Kaynaklar

  • Oktay Aslanapa – Türk Sanatı
  • Mustafa Cezar – Anadolu Öncesi Türklerde Şehir ve Mimari (İş Bankası Kültür Yayınları)

Cihil Duhteran Kümbeti

16 Nisan 2017

İnşa Tarihi: Cihil Duhteran Kümbeti, 1054-1055 yılları arasında inşa edilmiştir.

Konumu: İran’ın Aberkuh şehrinde yer alır.

Mimari Tanım

Cihil Duhteran Kümbeti

Tuğrul Bey (1040-1063), döneminde inşa edilen kümbet Büyük Selçuklu döneminin en eski abidelerindendir. Kırk Kızlar Kümbeti diye de bilinen yapı plan ve tezyinatıyla dönemi içerisindeki Pir Alemdar Türbesi’yle benzerlik göstermektedir. 1027 tarihli Pir Alemdar Türbesi Cihil Duhteran Kümbetini bu yönüyle etkilemiştir. Cihil Duhteran Kümbetinde farklı olarak gövdenin tuğla örgüsü ve kubbeye geçişte kullanılan hafif çıkıntılı şerit, yapıyı daha zengin göstermektedir.

Plan Özellikleri

Tuğladan silindirik gövde üzerine, konik külah ile örtülü olan Cihil Duhteran Kümbeti tamamen tuğla malzemeden inşa edilmiştir. İçte kubbeyle örtülen kümbet dışta konik külahla örtülmüştür. Kubbe içten duvar üzerine bindirilmiştir.

Tuğla örgülü silindirik gövdeden kubbeye geçişte hafif dışa taşkın süsleme kuşakları ve süsleme kuşağının alt kısmında yine tuğla örgülerle oluşturulmuş iki süsleme kuşağı arasında geniş bir kufi yazı şeriti bulunmaktadır. Bu hafif çıkıntılı bölüm kubbeye geçişte etkili olduğu gibi cepheye hareketli bir görünüm kazandırmıştır. Kümbete giriş kuzey cephede bulunan açıklıktan sağlanır. Portali dıştan dikdörtgen bir bordür çevreler. Portal yüzeyi içte sivri kemerli bir niş içerisine alınmış olup içeri bakan yüzeyi yazı şeritiyle çevrelenmiştir. Niş iki yanda silindirik sütunlara oturmaktadır. Kümbet Maragheh mezarlarından farklı olarak kripta bölümü bulunmamaktadır.

Süsleme Özellikleri

Kümbet genel olarak sade bir görünüşe sahiptir. Tuğla örgü sistemiyle düzenlenen süsleme programı çeşitli geometrik motifler kullanılarak tasarlanmıştır. Cihil Duhteran Kümbeti’nin gövdesi üzerinde yer alan kufi kitabe kuşağı ve süsleme frizi dikkat çekicidir. Gövdeden kubbeye geçişteki ilk süsleme frizinde kare dolgular ve meander motifi gövdeyi dolanmaktadır. Üzerindeki geniş bordürde kufi yazı şeriti yer alır ve onun üzerinde benzer kare dolgu bordürü sınırlandırır. Son olarak gövdeden kubbeye geçişte testere dişli korniş şeriti gövdeyi sınırlandırmaktadır.

Bir diğer süsleme unsuru kümbetin portal kısmındadır. Dikdörtgen portal içte sivri kemerli bir niş içerisine alınmış olup niş içerisindeki yazı kuşağı portale hareketlik katmaktadır.

Sivri kemer üzerine işlenmiş olan rumi ve palmet kompozisyonu oldukça dikkat çekicidir.

Yararlanılan Kaynaklar

  • Mustafa Cezar – Anadolu Öncesi Türklerde Şehir ve Mimari (İş Bankası Kültür Yayınları)

Ribat-ı Şerif Kervansarayı

14 Nisan 2017

İnşa Tarihi: Ribat-ı Şerif Kervansarayı, Hicri 508 (M: 1114/1115) yılında inşa edilmiştir.

Konumu: Yapı, Nişabur-Serahs ticaret yolu üzerinde Meşhed ile Serahs arasında kalan arazi üzerinde bulunmaktadır.

Bani ve Mimarı: Kervansaray Selçukluların Merv valisi Abu Tahir bin Sadeddin bin Ali el-Kumi tarafından yaptırılmıştır.

Mimari Tanım

Ribat-ı Şerif Kervansarayı

Büyük Selçukluların en önemli abidelerinden biri, Nişabur-Serahs yolu üzerinde bulunan Ribat Şerif Kervansarayı’dır. Yapı hakkında geniş incelemelerde bulunan A. Godard’a göre; bu anıtsal eser Selçukluların Merv valisi Abu Tahir bin Sadeddin bin Ali el-Kumi tarafından hicri 508 (M: 1114/1115) de yaptırılmıştır. Kervansarayın kitabesinde sağlam kalabilen kısmından, kitabenin, Serahs’lı usta Katib Ali-Abad el-Mansur Esad bin Muhammed adlı bir kişi tarafından yazıldığı anlaşılmaktadır. Yapı oğuz isyanları sırasında tahrip olmuş ve Terken Hatun tarafından onartılmıştır. Kervansarayda Terken Hatun’un yaptırdığı onarıma ait kitabe günümüzde ayaktadır.

Plan Özellikleri

Ribat-ı Şerif Kervansarayı (Plan)

Tamamen tuğla malzemeden inşa edilen kervansaray dikdörtgen bir düzenlemeye sahiptir. İki avlulu dört eyvanlı kervansaray, plan açısından Akçakale ve Daye Hatun kervansaraylarıyla benzerlik gösterir.

Daye Hatun Kervansarayı

Ribat-ı Şerif Kervansarayı, düzen ve simetri açısından önemli bir örnektir. Simetrik düzen özellikle, avlu eyvanı, oda ve hücrelerde hissedilir. Dıştan kalevari bir görünüme sahip olan kervansarayın duvarları kalın tutulmuş ve köşelerde kulelerle desteklenmiştir. İki bölümden oluşan kervansarayın ilk bölümündeki köşe kuleleri yuvarlak olmakla beraber ikinci bölümün köşeleri iki yanda yarım yuvarlak kulelerle vurgulanmıştır.

Yapıya giriş güney doğu yönünde bulunan anıtsal portalden sağlanır. Buradan küçük olan birinci avluya geçilir. Portal üç bölümlü bir düzenlemeye sahip olup dışa taşkındır. Ortada sivri kemerli dikdörtgen açıklık vurgulanmıştır. İki yanında sivri kemerli kare birimler inşa edilmiştir.

Avlu üç yönden revakla çevrilidir. Yapının restitüsyon çiziminde avlunun iki yönde yer alan eyvanlarının birer hücreye açıldığı ve bu hücrelerin üzerinin kubbe ile örtüldüğü görülmektedir.

Buradan eyvanlı bir girişle ikinci avluya geçiş yapılır Eyvanlı girişin üzeri tonoz ile örtülmüştür.

Kareye yakın asıl bölüm 4 eyvanlı revaklı bir avlu etrafında sıralanmış mekanlardan meydana gelmiştir.

Avluya açılan mekanların üzeri tonoz ve kubbe ile örtülmüştür. Kubbeye geçişte tromp kullanılmıştır.

Süsleme Özellikleri

Ribat-ı Şerif Kervansarayı çok zengin süslemelere sahip bir yapıdır. Süsleme programında tuğla ve alçı malzemeden yararlanılmıştır. Yalnızca tuğla örgülerle meydana getirilmiş çeşitli süslemeler olduğu gibi, alçı ile yapılmış süslemeler de gerçek bir zenginlik gösterir. Yapıda tuğlanın istiflenmesiyle çeşitli motifler oluşturulmuştur. Bunun yanında tuğla alçı karışımı, terrakota süslemeleri farklı tür ve teknikte çeşitli motiflerle tekrarlanmıştır. Ribat-ı Şerif Kervansarayı’nın alçı süslemelerinde stilize yaprak ve çiçekler ile kıvrımlı süslemelerin içlerine ikinci ve üçüncü kademe desenler çizerek benekler meydana getirilmiştir. Onun dışında süsleme programında yazılardan da yararlanılmıştır. Kullanılan yazı türü esas itibariyle kufidir. Yazı firizlerinin fonları da süslenmiş, bu süsleme yazının kendisi ile bağdaştırıldığı gibi, en yakın süsleme alanı ile de ahenkli bir biçimde kurulmuştur. Yapının portal süslemeleri dikkat çekicidir.

Portal yüzeyi tuğla malzemeden geometrik motiflerle bezenmiştir. Portal ortada düğüm motifiyle iki bölüm ayrılmıştır.

Bordür yüzeyinde ise palmet ve rumi gibi bitkisel motiflerden yararlanılmıştır.

Yapıda yazı ve bitkisel figürlerin bir arada kullanıldığı örneklerde görülmüştür. Dikdörtgen bir çerçeve içerisine alınan nişi, dikdörtgen bir yazı şeridi sınırlandırmaktadır. Yazı şeridi içerisinde yer alan bitkisel ayrıntılar dikkat çekicidir. Niş yüzeyine ise palmet ve rumi gibi çeşitli bitkisel kompozisyonlar uygulanmıştır.

Tuğla örgülerle yapılmış süslemeler Karahanlıların Buhara ve Üzgend’deki 11. yüzyıl süslemeleriyle benzerlik göstermektedir. Alçı süslemelerde, Tirmiz Sarayı süslemeleriyle benzerlikler bulmak mümkün olduğu gibi, 11-12. yüzyıllarda Türklerin alçı süslemelerde çokça uyguladığı daireler, kıvrımlar, stilize bitkisel motiflerin çeşitli örneklerini görmek de mümkündür.

Yararlanılan Kaynaklar

  • Mustafa Cezar – Anadolu Öncesi Türklerde Şehir ve Mimari (İş Bankası Kültür Yayınları)
  • Oktay Aslanapa – Türk Sanatı

Sultan Sencer Türbesi

12 Nisan 2017

İnşa Tarihi: Sultan Sencer Türbesi’nin 1153-1157 yılları arasında inşa edildiği bilinmektedir.

Konumu: Yapı Türkmenistan’ın Merv şehrinde yer alır.

Bani ve Mimar: Yapının mimarı Muhammed bin Atsız’dır.

Mimari Tanım

Türkmenistan’ın, Merv şehrinde bulunan Sultan Sencer Türbesi, Büyük Selçuklu mimarisinin önemli örneklerindendir. Yapı mimari ve süsleme özellikleriyle dönem mimarisi içerisinde gelişmiş bir düzenlemeye sahiptir. Muhammed bin Atsız’ın inşa ettiği Sultan Sencer Türbesi’nin inşa tarihi kesin olmamakla birlikte Sultan Sencer’in vefatından bir süre önce yapılmış olabileceği üzerinde durulmaktadır. 1153’te Oğuz is­yanı ve sultanın hapsedilmesi göz önüne alınırsa yapımına muhtemelen 1153’ten önce başlanmış ve inşası bir müddet durduktan sonra 1157’de tamamlanmıştır. Zaman içinde çeşitli tamirler geçiren yapı 2001 yılında Türkiye tarafından gerçekleştirilen restorasyon ile 2005 yılı sonlarında tamamlanmıştır. Sultan Sencer Türbesi, Selçuklu türbe mimarisinin o zamana kadar gerçekleştirdiği gelişme ve yenilikleri bir araya toplayan bir örnektir. Yapı 17 m çapındaki büyük kubbesi ile de dikkat çekicidir.

Plan Özellikleri

Sultan Sencer Türbesi (Plan)

Tamamıyla tuğla ile inşa edilen Sultan Sencer Türbesi bugünkü durumuyla dıştan 27,2 x 27,2 metre olan yaklaşık 5 m kalınlığında duvar­lara sahip kare planlı bir yapıdır. Merkezi bir kubbe ile örtülü olan türbede kubbe dıştan sivriltilmiş olup kubbeye geçişte tromp kullanılmıştır. Türbe ikisi giriş ve onun aksındaki pencere ile diğer ikisi kuzey ve güney duvarda olmak üzere eyvan nişleriyle dört ana yöne göre düzenlenmiştir. Tonozlarla kapatılmış galerinin üzeri tonozlarla örtülmüş olup tonozların çatıları belli olmayacak şekilde kubbe kasnağı çevresindeki zemin döşeme tuğlaları ile kaplanmıştır.

Tuğla malzemeden inşa edilen türbeye giriş güneybatı yönünde yer alan açıklıktan sağlanır. Dikdörtgen bir forma sahip portal sivri kemerle sınırlandırılmıştır.

Ana giriş aksında bulunan açıklık, restorasyon uy­gulamasında küçültülerek aslına uygun olduğu düşünülen bir pencere haline geti­rilmiştir.

Türbe duvarının üst bölümünde bir galeri sistemi yer alır. Galeri katının yukarısında ise taşıyıcı destek sistemiyle birlikte çift cidarlı kubbe yer alır. Galeriye duvar içinde yer alan bir merdivenle ulaşılmaktadır. Galeriler kemerler ve payelerle kubbeye geçişi desteklemişlerdir.

Türbe içerisinde merkezde bulunan ve iyi du­rumda olmayan bir kaide üzerinde ­yükselen mermer sanduka, üstündeki yazıya göre Nur­verdi Han oğlu Yusuf Han ve Gülcemal Han tarafından 1334 (1916) yılında yapıya yerleştirilmiştir.

Süsleme Özellikleri

Sultan Sencer Türbesi, günümüzde bir kısmı özgün kalmış cephe tasarımıyla abidevi bir görünüşe sahiptir. Türbenin orijinal süslemeleri yalancı mermer ve firuze renkli sırlı tuğla kullanılarak oluşturulmuştur. Süsleme programında çeşitli geometrik bitkisel ve yazı şekilleri yer almaktadır. Bazı eski kaynaklar, süslü kubbesinin çok uzaklardan göründüğünü yazmaktadır. Yaküt el-Hamevi’nin ese­rinde kubbenin çinilerle bezeli olduğundan bahsetmiştir.

Bir kısmı özgün olan galeri bölümü geometrik desenler ve Selçuklu tarzı yazı ibareleriyle hareketlendirilmiştir. Galeri içerisindeki özgün alçı süslemeler daha çok kuzey ve güney galerisinde bulunabilmiştir. Bu süslemeler­de Selçuklu tarzı kufi yazılar, lotuslar ve yapraklı bitkisel süslemeler, kıvrık dallar, rumiler, “c” ve “S” kıvrımlarından oluşan kompozisyonlar yer almaktadır. Bezeme­ler daha çok kemer karınlarında bulun­maktadır. Galeri bölümünün dış cephesi geometrik ve yazı motifleriyle hareketlendirilmiştir. Sivri kemerli beş bölümlü galeri açıklıklarını birbirinden küçük sivri kemerli bordürler ayırmaktadır. Bordür içleri tuğla malzemeden geometrik motiflerle işlenmiştir. Bordürlerin üzerinde dikdörtgen bir tabaka içerisinde yazı şeritleri yer alır.

Galeri içleri daha çok kemer yüzeylerinde olmak üzere palmet, rumi gibi bitkisel ve geometrik motiflerle ince ince işlenmiştir.

Türbenin içi ise kalem işleriyle bezenmiştir. Kubbe ve tromp içleri beyaz zemin üzerine mavi ve kırmızı renklerin ağırlıklı olduğu bitkisel süslemelerle bezenmiştir.

Kubbe içinde birbirine bağlanan rumi, lotus gibi bitkisel desenler şeritler halinde yüzeyi dolanmaktadır.

Yararlanılan Kaynaklar

  • Oktay Aslanapa – Türk Sanatı
  • AOF- Sanat Tarihi 2
  • islamansiklopedisi.info

Gülpayegan Mescid-i Cuma

15 Kasım 2016

İnşa Tarihi: 1108 – 1118

Bani ve Mimarı: Ebu Şuca Muhammed tarafından yaptırılmıştır.

Bulunduğu Yer: Cami, İsfahan’ın 200 km kadar kuzeyindeki Gülpayegan şehir merkezinde yer almaktadır.

Mimari Tanım-Plan

Gülpayegan Mescid-i Cuması üzerinde yer alan kitabelerden, yapının iki aşamalı olarak inşa edildiği anlaşılmaktadır. İlk olarak ibadet mekanı olan harim inşa edilmiştir. Kitabesine göre cami, Ebû Şuca Muhammed tarafından yaptırılmıştır. Yapıya, daha sonra, dört eyvanlı cami tasarımına uygun olarak eklemeler yapılmıştır. Kaçar şahı Feth Ali Şah Kaçar’ın oğlu Haydar Kali Mirza zamanındaki bu inşa faaliyetinde, avlunun dört ana yönündeki eyvanlar ile avlu etrafındaki kapalı mekanlar ilave edilmiştir.

  • Yapı, kuzey-güney yönünde uzanan dikdörtgen bir plana sahiptir. Güneydeki kare planlı harime, sonradan dört eyvanlı avlu ve kapalı mekanlar eklenerek bugünkü plan şeması elde edilmiştir.
  • Yapıya giriş, doğu ve batı yönde bulunan taç kapılardan sağlanır. Taç kapılar, benzer düzenlemeye sahip olup, ortada küçük kubbelerle örtülü mekanlardan ibarettir. Buradan avluya, avludan da harime geçiş sağlanır.

  • Avlu, dikdörtgen bir forma ve dört eyvanlı bir plana sahiptir. Kuzey ve güney eyvan daha uzun ve geniş tutularak, belirgin kılınmıştır.
  • Günümüzde, caminin minaresi bulunmamaktadır.

  • Yapı, Isfahan Mescidi Cumasından daha küçük ebatlarda inşa edilmiş olup, ibadet mekanı, tek kubbeli bir mekandan ibarettir.
  • Kubbeye geçiş, mukarnaslı tromplarla sağlanır. Kubbe, hafif sivri bir forma sahiptir ve bir kasnak üzerinde yükselir. Oldukça büyük olan kubbe, kalın payeler ve birbirine bağlanmış kemerler üzerine oturur. Kubbe, dışarıdan, dilimli şeritlere ayrılmıştır. Kasnakta kare bir açıklık bulunur. İnce bir kasnak altında, daha kalın köşeli ve köşelerden sivriltilmiş üçgen çıkıntılar yer alır. Yapı, temelde kare bir platform üzerinde yükselmektedir.

Süsleme Özellikleri

Gülpayegan Mescid-i Cuma, dış cephesiyle masif bir görünüşe sahiptir ve tezyinat açısından sade tutulmuştur. Cepheyi hareketlendiren unsurlar, yalnızca sağır nişler ve sivri kemerli dikdörtgen çerçeve alınmış ve içeriden dilimli nişlerdir. Kubbe içi, geometrik bezemelere sahipken; dış cephesi, oldukça sadedir. Kubbe kasnağı, zikzaklı bir geçiş ile hareketlendirilmiştir. Tezyinatta, tuğla istifi yöntemi ve çini kullanımı görülmektedir. Motif olarak, geometrik desenler kullanılmıştır.

Çini kullanımı eyvanlı giriş, kitabe ve üst örtü de uygulanmıştır. Kubbede kullanılan çini, sonsuzluk hissi yaratmak için, bir helezon şeklinde işlenmiştir.

Onun dışında, cephede herhangi bir tezyinat bulunmamaktadır. Kıble duvarının tam ortasında yer alan dikdörtgen formlu mihrap, yatay iki bölüm halinde süslenmiştir. Üstte, dikdörtgen bir çerçeve içinde geometrik süslemelerle doldurulmuş bir bölüm, altta ise, yine dikdörtgen bir çerçeve içinde üç dilimli kemerli bir niş yer almaktadır. Niş içi, mukarnas dizisiyle hareketlendirilmiştir. Doğu ve batı duvar, tezyinat açısından benzer niteliktedir. Kubbeye geçiş için, köşelerde mukarnaslı tromplar kullanılmıştır. Caminin Kubbe merkezinde, sekiz köşeli yıldız ve zencerek motifi yer almaktadır.

Barsiyan Mescid-i Cuma

7 Kasım 2016

İnşa Tarihi: 1104 – 1105 yıllarına tarihlenir.

Bulunduğu Yer: Isfahan’ın 42 km doğusunda bulunan Barsiyan bölgesinde yer alır.

Bani ve Mimarı: Berkyaruk döneminde inşa edilmiştir.

Mimari Tanım-Plan

Barsiyan Mescid-i Cuma Planı

Barsiyan Mescid-i Cuma, döneminin en önemli mimari oluşumlarından bir tanesidir. Yapı, inşa kitabelerinden anlaşılacağı üzere, yıkık cami kalıntıları üzerine inşa edilmiştir. Günümüzde ise, eski yapının minaresi kullanılmaktadır. Barsiyan Mescidi, sonraki dönemlerde pek çok ilave ve onarım görmüştür. Bunlardan biri, Şah Tahmasb tarafından gerçekleşmiştir. Şah Tahmasb, yapıya bir nef ve eyvan ekletmiştir. Yapı, günümüzde oldukça harap durumdadır ve dönem camilerinden daha masif bir görünüşe sahiptir.

  • Yapı kare planlı, mihrap önü kubbeli ibadet mekanı, güneyde yer alan minare ve Safevi döneminde eklenen eyvandan oluşmaktadır.
  • Harim, kare planlı ve üzeri kubbe ile örtülü tek bir mekandan oluşur. Kubbe, kalın duvarlar üzerinde yükselir. Geçiş elemanı olarak, yonca tromplar kullanılmıştır.

  • Tromplar, dikey olarak üç; yatay olarak, yanlarda iki; ortalarda, üç bölümden oluşmaktadır. Trompların iç yüzeyi, tuğlaların farklı istiflenmesiyle oluşan geometrik süsleme özellikleri gösterir.

  • Güney duvarının tam ortasında yer alan mihrap, iki bordürden oluşur ve mukarnas kavsaralıdır.

  • En dıştaki geniş bordür, şeritler halinde istiflenirken; iç bordürde, bitkisel bezemeler görülür. Mihrabın iki yanında, sivri kemerli nişler yer alır. Dışa taşırılarak belirginlik verilen mihraba bitişik bir de minare bulunur.
  • Yapıya ait minarenin kaide ve şerefesi yoktur. İnşasında tuğla malzeme kullanılan minare, yukarı doğru incelen silindirik bir yapıdır. Minarenin üst bölümünün yıkıldığı tahmin edilmektedir. Minarenin yapımı 1097-1098 yıllarına tarihlenmektedir.

  • Mihrap, minareden daha geç bir zamana tarihlenir. Mihrap ve minare arasında, 7 yılık bir zaman dilimi bulunur. Minarenin, kitabesine göre erken tarihli olması ve kıble duvarına bitişik olması sebebiyle büyük oranda başka bir camiye ait olduğu tahmin edilmektedir. Minarede ,eşit aralıklarla dizilmiş aydınlatma amaçlı sekiz sıra dikdörtgen açıklık bulunmaktadır. Bunlardan tepedeki açıklık, diğerlerine oranla geniş ve sivri kemerli bir görünüme sahiptir.
Süsleme Özellikleri

Yapının içi, dış cepheye nazaran daha bezemelidir. Kubbe içerisinde yer alan iri baklava desenler ve geçiş elemanı olarak kullanılan üç dilimli yonca tromplar, kubbeyi hareketlendirmiştir. Tromp üzerinde, kufi kitabe kuşağı yer alır. Duvar ve mihrap yüzeylerinde, tuğla istifi yöntemi kullanılmıştır. Mihrap bordüründe yer alan kitabe kuşağında, yarım sekizgenlerin meydana getirdiği dörtlü düğüm ve yıldız süslemeler yanında bitkisel bezemeler de görülür. Mihrabın mukarnas nişli kavsarası, yıldız geçmeler ve damarlı rumilerin oluşturduğu bir kompozisyonla hareketlendirilmiştir.

Yapının dış cephesi, oldukça basit bir görünüştedir. Cephede, yalnızca sivri kemerli ince silmeler görülür. Minare, tezyinat açısından farklı süsleme kuşaklarından oluşur. Taban, süslemesiz olarak başlar. Gövde, tuğlanın sepet örgü şeklinde istiflenmesiyle hareketlendirilir. Bir sonraki yüzey, içi mozaik çinilerle doldurulmuş ince bir şerit ile ayrılmaktadır. Gövdenin en uzun süsleme yüzeyini oluşturan üçüncü bölümde, tuğlaların yatay ve dikey istiflenmesiyle geometrik süsleme oluşturur.

Zevvare Mescid-i Cuma

2 Kasım 2016

İnşa Tarihi: Zevvare Mescid-i Cuma’nın 1135 yılında inşa edildiği bilinmektedir.

Bulunduğu Yer: Ardistan’a 15 km mesafede, Zevvare şehrinde bulunmaktadır.

Bani ve Mimarı: 1135-36 yılına ait kitabesine göre, Ahmed adında biri tarafından yaptırılmıştır.

Mimari Tanım-Plan

Yapı, Selçuklu cami mimarisinde oldukça önemli bir yere sahiptir. Plan açısından; daha önce Karahanlı ve Gazneli yapılarında gördüğümüz dört eyvanlı plan şeması, Selçuklularda ilk defa Zevvare Mescid-i Cuma ile birlikte görülmeye başlanmıştır. Selçuklu camilerinin bütün yeniliklerini, tek bir plan halinde gerçekleştiren nadir eserlerdendir.

  • Yapı, kuzey-güney doğrultusunda uzanır ve plan açısından dikdörtgen bir forma sahiptir. Mihrap önü, kubbeli harim ve kare bir avludan ibarettir.

  • Yapıya, doğu ve batı yönde bulunan taç kapılardan giriş yapılır. Taç kapılardan, ilk önce revaklı bölüme, daha sonra da avluya geçiş sağlanır. Harime ise, avludan ulaşılabilmektedir. Taç kapılar, dikdörtgen bir formdadır ve hafif sivri kemerli nişlerle hareketlendirilmiştir. Mukarnas kavsaralı taç kapıların alt kısmına, küçük pencere yerleştirilmiştir.
  • Avlu, kuzey-güney yönde dikdörtgen bir formdadır.
  • Güney eyvan, diğer eyvanlardan daha geniş ve uzun tutulmuştur. Burada bilinçli olarak güney eyvana vurgu yapılmak istenmiştir. Güney eyvanın beden duvarlarından yan bölümlere açılan birer açıklık bulunmaktadır.

  • Doğu ve batı eyvanlar, büyüklük ve süsleme bakımından benzerlik göstermektedir. Camiye girişi sağlayan iki taç kapı, bu eyvanlara açılmaktadır.
  • Kuzey eyvan da, düzen açısından güney eyvanı andırır niteliktedir. Beşik tonozla örtülüdür. Eyvanın iki yanında birer açıklık yer almaktadır.

  • Minare batı yönde bulunur. Sekizgen bir kaide üzerine oturan minare, silindirik bir formdadır. Minare gövdesi, oldukça sade tutulmuştur. Tek tezyinat, tuğlaların istiflenmesiyle oluşturulan yazı stili ve geometrik süslemelerdir.
  • Harim, kare planlı ve kubbe ile örtülüdür .
  • Kubbe, sekizgen bir kasnak üzerine oturmaktadır. Kasnakta, dört ana yönde sivri kemer açıklıklı pencereler bulunmaktadır. Kubbede, sadece bir tane pencere açıklığı yer almaktadır. Kubbedeki tek tezyinat, tuğla istiflenmesidir.

  • Harim, mihraba paralel 3 sahına ayrılmıştır. Ortada mihrap önü kubbesi, dik bir sahın olarak diğer 3 sahını keser. Mihrap önünde bulunan kuzey eyvan, daha geniş ve yüksek tutulmuştur. Kubbe, duvarlar üzerine oturur ve ikişer kemer açıklığıyla yan sahınlara geçiş sağlanır. Kubbeye geçişte, üç dilimli tromp ve 16 sivri kemer kullanılmıştır.
Süsleme Özellikleri

Camide, tuğla ve alçı malzeme kullanılmış olup; süslemede, geniş ölçüde stukodan faydalanılmıştır. Ayrıca minarenin özgün kısmında yer alan çini kalıntıları, tezyinatta çinilerden de yararlanıldığını göstermektedir.

Dışarıdan gayet sade görünen caminin ana ibadet mekanının önemi, yüksek merkezi kubbeyle belirtilirken, içeride duvarlar üzerinde yer alan kitabe şeridi ve tuğla süslemelerle değişik bir görüntü elde edilmiştir. Zengin alçı tezyinatıyla göz dolduran mihrap, 1156 yılında tamamlanmıştır.

Zevvare Mescid-i Cuma’nın taban bölümüne kadar yıkılmış olan minaresi, firuze ve turkuaz rengi, sırlı çini kalıntılarına sahip olduğundan, bu tip çinilerle zengin biçimde tezyin edildiğini göstermektedir. Duvarların üst kenarında, çiçekli kufi kitabe kuşağı yer alır. Tromp ve kubbe içi, tuğla istiflemeleriyle hareketlendirilmiştir. Burada geometrik figürler, baklava desenleri oluşturmuşlardır.

Ardistan Mescid-i Cuma

25 Ekim 2016

İnşa Tarihi

Ardistan Mescid-i Cuma’nın inşa tarihi, kesin olarak bilinmemektedir. Ancak yapının Zevvare Mescid-i Cuma’dan önce inşa edildiği tahmin edilmektedir. Yapıdaki en eski kitabe, 1158 yılına aittir. Güney eyvanında, 1160; mihrapta ise, 1158’e tarihlenen kitabeler mevcuttur.

Bulunduğu Yer: İsfahan’ın 108 km kuzeyinde, Ardistân’ın sehir merkezinde yer almaktadır.
Bani ve Mimarı: 1158 tarihli kitabede, yapının bânisinin Ebû Tâhir el-Huseyn bin Gâli bin Ahmed olduğu belirtilmiştir.

Mimari Tanım – Plan

XII. yüzyıl Selçuklular döneminden kalma en ilgi çekici camilerden biri, Ardistan Mescid-i Cumasıdır.

Eski bir Abbasi camiinin temelleri üzerine inşa edilmiştir. Ardistan Mescid-i Cuma’nın, ilk inşasından itibaren birçok bölümü yıkılmış, zamanla yeni ilavelerle günümüzde bir yapı topluluğu oluşturmuştur. Bu topluluk içerisinde; medrese, kervansaray, su mahzeni ve hamam yer alır.

Ardistan Mescid-i Cuma, sonraki ilavelerle değişiklik geçirmiş kuzey-batı cephesine bir medrese eklenmiştir. Yapıdaki trompların altında ve duvarların yukarısında bulunan yazı şeridi ve süslemeler, bu eklemelerle birlikte gerçekleşmiştir. Bu eklemeler, İsfahanlı mimar üstad Mahmud’un eseridir. Ardistan Mescid-i Cuma, Büyük Selçukluların ilk dört eyvan planlı camilerinden olması sebebiyle önemli bir yere sahiptir. Yapı, pek çok açıdan Zevvare Camii’ne benzemektedir. Yapının kubbe çapı ölçüleri, sekiz kenarlı ayaklar, eyvan düzeni ve köşe trompları, Zevvare Camii ile ortak yönleridir.

  • Ardistan Mescid-i Cuması kuzey-güney doğrultu ve düzgün olmayan dikdörtgen bir plana sahiptir.
  • Yapı, mihrap önü kubbeli bir harim ve dört eyvanlı avludan ibarettir. Bu yönüyle Selçuklu cami tiplojisinde, açık ve kapalı mekandan oluşan camilere örnek teşkil etmektedir.
  • Yapıda toplam 6 giriş bulunmaktadır. Günümüzde yapıya giriş, doğu yönde bulunan taç kapıdan sağlanır. Buradan, avluya geçişi sağlayan eyvana ulaşılır. Harime giriş ise, avludan sağlanır.
  • Avlu, kuzey-güney yönde uzanan dikdörtgen planlı bir düzene sahiptir. Dört yönde eyvanlarla hareket kazanmıştır. Eyvanların arasında kalan cepheler iki ve üç katlı revaklarla abidevi bir görünüm kazanmıştır.
  • Batı eyvanda sivri kemerli bir açıklık ile diğer hücrelere geçiş sağlanır. Eyvanın duvardan tonoza kadar uzanan kısmı, iki katlı düzenlenmiştir ve her kata yan yana ikişer sivri kemerli girinti açılmıştır.

Batı Eyvanı

  • Güney yönde bulunan eyvan, beşik tonozla örtülü olup sivri kemerlidir. Sivri kemerli açıklıklarla yan mekanlara geçiş sağlanmıştır.

Güney Eyvanı

  • Doğu eyvan ise, düzen açısından batı eyvanı tekrarlamıştır.
  • Kıble eyvanı, kuzey eyvanından; kuzey eyvanı da yan eyvanlardan daha geniştir.
  • Yapıya ait minare, kuzeybatı köşede olup üst kısmı yıkılmıştır. Tuğla malzemeden inşa edilen minare, tezyinat açısından sade tutulmuştur.
  • Her üç yapıda da, aynı plan, aynı inşaat malzemesi, aynı süsleme prensibi göze çarpmaktadır.
Süsleme Özellikleri

Tuğlaların değişik istiflenmesiyle oluşan süslemeler, kubbe ve tromp içerisinde yoğunlaşmıştır.

Tezyinatında kullanılan baklava dilimi süslemeleri, Zevvare Camii’nden daha itinalı işlenmiştir. Ayrıca yapıda farklı olarak; paye, kemer ve kitabe yüzeylerinde alçı süslemelere de rastlanır. Böylece toplu bir mekan etkisi yaratılarak zengin bir görünüm elde edilmiştir. Yapıda, geometrik ve bitkisel kompozisyon kullanımına devam edilmiştir.

Mihrap, dikdörtgen bir formda olup iki bordür ve içerisi sivri kemerli iki silmeden oluşur. Bordürde kitabe kuşağı yer almaktadır. Mihrap nişi, bitkisel ve geometrik motiflerle bezenmiştir.

TÜRK SANATI DOSYASI : ANADOLU ÖNCESİ TÜRK SANATI – KARAHANLILAR


Muğak Attari Cami

10 Nisan 2017

İnşa Tarihi: Muğak Attari Cami’nin, 10. yüzyılda inşa edildiği tahmin edilmektedir.

Konumu: Yapı, Özbekistan’da yer alan Buhara Şehri’nin merkezinde bulunmaktadır.

Mimari Tanım

Orta Asya’da inşa edilmiş ve günümüze ulaşmış önemli yapılardan biri olan Muğak Attari Cami, mimari kompozisyonu açısından bölgenin bilinen ilk ve tek örneğidir. Cami zaman içerisinde pek çok değişikliğe uğramıştır. Yapının orijinal hali hakkında net bir bilgi bulunmamakla birlikte yapılan araştırmalar ışığında farklı fikir ve görüşler öne sürülmüştür. Muğak Attari Cami üzerinde ilk bilimsel incelemeler, A. Christensen , A. A. Semenov , B. N. Zasıpkin ve İ. İ. Umnyakov tarafından yapılmıştır ancak ilk esaslı araştırma ve kazılar V. A. Siskin ile birlikte N. M. Baçinskiy tarafından 1934-1935 yıllarında gerçekleştirilmiştir. 10. yüzyıl Arap tarihçilerinden Narsahî’nin verdiği bilgiye göre; cami, Buhara Şehri’nde önceleri Mâh sonra Muğak Attari Camisi olarak bilinen şehir kapısı yakınlarında yer almaktaydı. Bu yüzden yapı Mâh Camisi olarak da bilinmektir.

Plan Özellikleri

Magak-i Attari Cami (Plan)

Çeşitli dönemlerde değişikliğe uğrayan Muğak Attari Cami, bugün içten 17.70 x 13.30 m ölçülerine sahip dikdörtgen planlı bir yapıdır. Harimi altı ayağın ve sivri kemerlerin taşıdığı 12 kubbe örtmektedir.

Doğu-batı yönde uzanan cami üç sahınlı bazilikal bir düzenlemeye sahiptir. Orta sahında yer alan iki kubbe, yükseltilmiş sekizgen kasnaklar üzerine oturarak belirgin kılınmıştır. Bu kasnakların her birinde harimi aydınlatan sivri kemerli pencereler yer almaktadır.

Diğer kubbeler ise daha aşağıda olup basıktır. Harimi kasnak pencereleri dışında güney, kuzey ve doğu cepheye sonradan açılmış dikdörtgen pencereler de aydınlatmaktadır.

Caminin doğu ve güneyinde birer portal yer almaktadır. Doğu portal onarımlar sırasında eklenmiştir. Portalin duvar ekseninde olmayışı eski yapı ve arazi durumuyla ilgili olabilir.Güney yönde yer alan portal oldukça abidevi ölçülere sahip dışa taşkın bir düzenlemeye sahiptir. Orta Asya geleneğinin görüldüğü portal tezyinat açısından dikkat çekicidir.

Batı yönde yer alan mihrap basit bir sivri kemer içerisine alınmış olup, zeminden yükseltilmiştir. Mihraba merdivenle ulaşılabilmektedir.

Yapı plan kompozisyonu açısından oldukça önemlidir. Kimi araştırmacılar plan kompozisyonun kaynağını İslam öncesi dört ayaklı cami planından almış olduğunu düşünür. Kimi araştırmacılar ise Orta Asya’da üç nefli bazilikal planlı kiliselerin Muğak Attari Camisi’nin mimari kompozisyonunu etkilemiş olabileceğini düşünmektedir.

Muğak Attari Camisi, zamanla harap duruma geldikten sonra, 12. yüzyılda yeni bir cami inşa edilmiştir. Bu değişiklikle cami, günümüzde dikdörtgen planlı, altı ayaklı ve üç sahınlı bazilikal planlı tipe dönüştürülmüştür.

Süsleme Özellikleri

Yapı günümüzde onarım gördüğü için tezyinatının bir kısmı yok olmuştur. Var olan parçalar ve arkeolojik buluntulardan hareketle caminin tezyinat açısından önemli bir örnek olduğu düşünülebilir. Muğak Attari Camisi’nin portalindeki süslemelerin esasını tuğla malzeme teşkil etmektedir. Süslemeler tuğlanın çeşitli şekillerde istif edilmesi ve terrakota uygulamasıyla meydana getirilmiştir. Süslemeler zengin bir çeşide sahip olmakla beraber ahenkli şekilde kompoze edilmiştir.

12. yüzyıla ait olup günümüze ulaşan güney portal, yapıda dikkat çeken önemli bir mimari unsurdur. Dışa taşkın portal sivri kemerli bir niş içerisine alınmıştır. Portal nişinde harime girişi sağlayan bir kapı açıklığı bulunmaktadır.

Portal, stilize bitkisel ve geometrik motiflerle yoğun bir şekilde bezenmiştir. Portal bezemeleri çeşitli boyut ve stillerde hazırlanmış olup tuğlaların değişik şekilde istiflenmesiyle oluşturulmuştur. Güneydeki portalin sivri kemerinde yer alan, turkuaz renginde sırlı Arapça nesih yazı kuşağı, helezon seklinde dal kıvrımları, ufak stilize yapraklar, rumi, palmet ve lotuslar arasında yer almaktadır.

Portalin çeşitli bölümlerinde; yay, meandır, geçme, sekizgen, dörtgen, sekiz köseli yıldız, örgülü geçme, zencirek, fırıldak, küçük yuvarlak, ufak topuz ve baklava motifleri ile satranç tahtası gibi örülmüş çiftli tuğla grupları arasında küçük fiyonk ve -8- şeklinde geometrik motifler bulunmaktadır.

Portal nişinin dış köşelerinde yumuşak kum taşından kolonlar vardır. Kolonların başları birer çizgi şeklinde yatay olarak istiflenmiştir.

15. yüzyılda harap duruma gelen cami 16. yüzyılda önemli değişiklikler geçirmiştir. Özellikle yapının mihrabında, ayaklarında, kemerlerinde ve kubbelerinde dönemin zevkine göre değişiklikler yapılmıştır. Bugün gördüğümüz cami genel hatlarıyla 16. yüzyıldaki mimari özelliklerini yansıtmaktadır.

Cami, 20. yüzyıl başlarında gerçekleşen onarımlarla bazı değişikliklere uğramıştır. Bu onarım sırasında, doğu cephesine klasik portal tarzında yeni bir portal inşa edilmiştir. Portal abidevi ölçülere sahip olup klasik bir görünüştedir. Güney portalden daha sade bir görünüşe sahip olan portal köşelerde yuvarlak köşe sütunceleriyle sınırlandırılmıştır. Portal nişi ve duvar yüzeylerinde geometrik desenler portali hareketlendirmektedir.

Yararlanılan Kaynaklar

  • İbrahim Çeşmeli – Orta Asya Camilerinde Tipoloji (7-13. Yüzyıllar)
  • Oktay Aslanapa – Türk Sanatı
  • Mustafa Cezar – Anadolu Öncesi Türklerde Şehir ve Mimari (İş Bankası Kültür Yayınları)

Degaron Camisi

6 Nisan 2017

İnşa Tarihi : Degaron Camisi’nin, 10-11. yüzyılda inşa edildiği bilinmektedir.

Konumu: Degaron Camisi, Özbekistan’da Nevai (Kermine) şehrine bağlı ve bu şehrin 30 km batısındaki Hazara köyünün 1-2 km güneyinde yer almaktadır.

Degaron Camisi, Mimari Tanım

Degaron Camisi

Orta Asya’da günümüze kadar ayakta kalmış önemli bir yapı olan Degaron Cami, ölçüleriyle oldukça mütevazi bir yapı olmasına rağmen, mimari kompozisyonu açısından Orta Asya camileri içinde bilinen tek örnektir. Karahanlılardan kalan en tipik cami örneği olan Degaron Cami, Hazara Cami diye de bilinir. Plan özelliğiyle de önemli olan yapı, dört ayaklı merkezi kubbeli camilerin ilk bilinen örneğidir.

Degaron Camisi aksonometrik görünüşü.

Degaron Cami, ilk olarak 1934 yılında Yakubovskiy tarafından yapının konumu, plan ve süsleme özellikleri, mimari form ve keramik özellikleri göz önüne alınarak incelenmiş ve 8-9. yüzyıla tarihlendirilmiştir. Daha sonra birçok araştırmacı tarafından yapılan incelemeler sonucu yapının tarihiyle ilgili farklı görüşler öne sürülmüştür. V.Voronina ve S. Kabanov’un 1940 yılında yaptıkları araştırmada yapıda görülen mukarnas kornişlerin ve basamaklı mukarnasların, Day Hatun Kervansarayı ile benzerlik göstermesi yanında, caminin Ebû Fazıl Türbesi’nin kubbe kasnağındaki konstrüksiyonuyla benzerliklerden dolayı camiyi 11. yüzyıla tarihlendirmişlerdir.

Genel olarak 10-11. yüzyılda inşa edildiği düşünülen yapı 1910 yılında önemli bir onarım geçirmiştir. Bu onarım sırasında caminin doğu bölümü yeniden inşa edilmiştir. Doğu bölümündeki kapı, pencereler, küçük kubbeler, tonoz, duvarlar ve küçük kemerler tuğladan yapılmıştır. Muhtemelen mihrabı da bu onarım sırasında değiştirilmiştir.

Degaron Camisi (Plan)

Degaron Cami, planı ve mimarisi bakımından gelişmiş bir örnektir. Cami, dıştan 16.35 x 16.20 m, içten 14.20 x 13,75 m ölçülerinde, kareye yakın, dört ayaklı, merkezi kubbeli bir plana sahiptir. Harimi merkezde sivri kemerlerin taşıdığı dört yuvarlak ayak üzerine oturan bir kubbe örtmektedir. Kubbeye geçişte tromp kullanılmıştır.

Tuğla malzemeden inşa edilmiş olan payeler, görünüş açısından Yunan sütunlarını andırır. Bodur payelerin üzerinde kare bir başlık yer alır ve kemerler bu başlık üzerinde yükselir.

Bir kasnak üzerinde yükselen ve hafifçe sivrilen merkezi kubbe, 5.40 metre çapındadır. Sivri kubbe tipi, özellikle İslami dönem Orta Asya ve İran mimarisinde yaygın olarak uygulanmıştır.

Degaron Camisi merkez kubbesi.

Yapının kuzeydoğu ve güneydoğu köşelerindeki kare alanların üzeri küçük birer kubbe ile örtülmüştür. Kubbeler bir köşede duvar ve merkezi kubbenin ayağına oturmaktadır. Kubbeye geçişte pandantif kullanılmıştır.

Caminin dört yanındaki dikdörtgen alanların üzeri ise duvar, ayaklar, küçük ve büyük sivri kemerler ile desteklenen tonozlarla örtülüdür. Tonozlar iki küçük kemerin üzerinde, karşılıklı olarak inşa edilmiştir. 43 cm genişliğindeki tonozların mukarnas kornişleri, dekoratif bir görüntü vermiştir. Tonozların ortasında, birer aydınlık açıklığı bulunmakta olup günümüzde bu açıklık kapatılmıştır.

Yapıda inşa malzemesi olarak tuğla ve kerpiç kullanılmıştır. Ayak, kemer, tonoz, kubbe ve sonradan inşa edilen doğu duvarda tuğla malzeme kullanılırken kuzey, güney ve batı cepheler kerpiçten inşa edilmiştir. Muhtemelen doğu cephe de ilk inşa edildiğinde kerpiçten yapılmıştır. Caminin duvarları taş temeller üzerinde yükselmekte olup temeli killi toprak ile sağlamlaştırılmıştır.

Batı duvarının ortasında sonradan betondan yapılan sivri kemerli, dikdörtgen planlı bir mihrap nişi bulunmaktadır. Mihrap, duvar kalınlığı içinde yer almaktadır. Caminin minberi ise bugün orijinal olmayıp ahşap malzemeden sade görünüştedir.

Caminin şu an ki döşemeleri tuğla ile kaplanmıştır. Ancak eski döşemelerin killi, samanlı kerpiçten yapılmış olduğu bilinmektedir. Yapıya giriş doğu yönde bulunan açıklıktan sağlanır. Bu kapının iki yanında kapı görünümünde birer dikdörtgen pencere yer almaktadır. Bu iki pencerenin üzerinde, sivri kemerli birer küçük pencere yer almaktadır. Caminin gösterişli bir portali yoktur. Portalin uygulanmamasının sebebi merkezi kubbeli yapı kompozisyonuna büyük bir portalin uygun düşmeyeceği düşüncesinden dolayı olabilir.

Yapıdaki diğer giriş sonradan açılmış olup güney duvarının ortasında yer almaktadır.

Süsleme Özellikleri

Yapı tezyinat açısından sade bir görünüme sahip olmakla birlikte var olan süsleme programı daha çok harimde yoğunlaşmıştır. Harim, tuğla örgülerin sadeliği, kemerlerin hafifliği, plan ve mimarinin olgun ahengi ile kuvvetli bir etki bırakır.

Merkezi kubbeyi taşıyan kemer yüzeylerinde onar adet çıkıntılı süslemeler yer almaktadır. Bu süslemelerden güney ve kuzey kemerde olanlar yuvarlak kenarlı olup üçlü yonca yaprağı şeklindedir. Bu tarz kemer süslemeleri çok sık karşılaşılan bir uygulama değildir. Muhtemelen milattan önce yapılmaya başlayan ve daha sonra uygulamasına devam edinilen Hindistan ve Budist mimarisindeki kaya tapınaklarındaki taşa oyulmuş çıkıntılı süslemelere sahip kemerlerden kaynaklanmış olabilir. Degaron Camisi’nde kullanılan kemerler Budist mimarisi ile kısmen benzerlik gösterse de Degaron Camisi kemerlerinin kendine has özellikleri vardır.

Bir diğer süsleme ayrıntısı sivri kemerlerin üzerine oturduğu bodur payelerin yüzeyinde yer almaktadır. Üç sıra yatay bir sıra dikey tuğla kullanılarak almaşık bir görüntü verilmiştir.

Mihrap, duvara açılan bir nişle inşa edilmiş olup herhangi bir süsleme unsuru yoktur.

Yararlanılan Kaynaklar

  • İbrahim Çeşmeli – Orta Asya Camilerin Tipoloji (7-13. Yüzyıllar)
  • Oktay Aslanapa – Türk Sanatı
  • Mustafa Cezar – Anadolu Öncesi Türklerde Şehir ve Mimari (İş Bankası Kültür Yayınları)

Ribat-ı Melik Kervansarayı

31 Mart 2017

İnşa Tarihi: Ribat-ı Melik Kervansarayı’nın 11. yüzyılda Şems-ül Mülk unvanı ile tanınan Karahanlı hükümdarı Nasır bin İbrahim tarafından hicri 471 (M: 1078-1079) de inşa edildiği bilinmektedir.

Konumu: Yapı, Buhara-Semerkand arasında Malik bozkırında Kermin yakınlarında bulunmaktadır.

Ribat-ı Melik Kervansarayı, Mimari Tanım

Ribat-ı Melik Kervansarayı

Karahanlılardan kalan en önemli mimari eserlerden biri de Ribat-ı Melik Kervansarayı’dır. Bir yapı kompleksinin parçası olan kervansaray, yapılan araştırma ve arkeolojik kalıntılardan anlaşıldığı kadarıyla, iki farklı dönemde inşa edilmiştir. Yapının 11. yüzyılda Karahanlılar zamanında Şems-ül Mülk zamanında (1068-1080) inşa edildiği ve Arslan Han (1102-1130) zamanında 12. yüzyılda önemli değişikliklere uğradığı düşünülmektedir.

Plan Özellikleri

Ribat-ı Melik Kervansarayı (Plan)

Ribat-ı Melik dıştan 91 x 91 m, içten 86 x 86 metre ölçülerinde, kare planlı bir yapıdır. Yapı güney ve kuzey olmak üzere iki bölümden meydana gelmektedir. Yapıya giriş , güney bölümde yer alan portalden sağlanır. 15 m yüksekliğindeki portal oldukça abidevidir.

Ribat-ı Melik Kervansarayı (Portal)

Güney bölüm, üç ana birimden oluşmaktadır. Portalden girildiğinde ortada uzun bir geçit yer alır. Bu geçitin batı ve doğusunda birer avlu yer almaktadır. Merkezdeki geçit 20.20 x 36.60 m ölçüsündedir. Avlular ise kare planlı olup 37.90 x 32.10 m ölçüsündedir.

Portal ve cephe duvarı.

Portalin hemen arkasında uzanan geçitle kuzey bölümüne ulaşılmaktadır. Kuzey bölümüne bir kapı ile geçilmektedir ve kuzey bölümü de temel olarak üç ana kısımdan oluşmaktadır. Ortada bulunan kare planlı bir avlu, 47.50 x 47.50 m ölçüsündedir. Bu avlunun batısında ve doğusunda dikdörtgen planlı birer avlu daha yer almaktadır. Kuzey bölümünde, etrafı mekanlarla çevrilmiş olan merkezdeki avlunun ortasında, 22.50 x 22.50 m ölçüsündeki kare alanda, sekizgen bir alan yaratan çiftli sütunlar yerleştirilmiştir. Bu alanın ortasında da sekizgen planlı bir set yer almaktadır. Bu bölümün, 18 m çapında kubbe ile örtülü olabileceği düşünülmektedir. Bu kubbeli kısmın, 12. yüzyılda yapıldığı tahmin edilmektedir. Son kazı ve araştırmalarda Ribat-ı Melik Kervansarayı’nın asıl mekanını örten 18 metre çapındaki büyük kubbesinin plan sistemi çizilerek çıkarılmıştır. Bu kısım taht-kabul salonu olarak kullanılmış olabilir.

Ribat-ı Melik Kervansarayı

Ribat-ı Melik Kervansarayı’nın günümüzde portali ile cephe duvarı ayakta kalmıştır.

Kalıntılardan anlaşıldığı kadarıyla cephe köşelerde yuvarlak kuleleri vardır. Takviye kuleleri tuğladan, iri yarım silindir biçiminde yivlerle düzenlenmiş, bunlar üstte kırık sivri kemerlerle kademeli olarak birbirine bağlanmıştır.

Ribat-ı Melik Kervansarayı Cephe Duvarı

Ribat-ı Melik Kervansarayı’nın su ihtiyacını karşılamak için kubbeli bir su sarnıcı vardır.

Ribat-ı Melik Kervansarayı’nın yakınında bulunan su sarnıcı.

Süsleme Özellikleri

Ribat-ı Melik Kervansarayı, 1841’de yapılmış bir gravürden anlaşıldığı kadarıyla, cephe düzenlemesiyle dikkat çeken bir yapıdır. Yapının abidevi portali, yapıya anıtsallık katan silindirik köşe kuleleri ve geometrik süslemeli nişleriyle dikkati çeken bir mimari örnektir. Yapıda duvarlar kerpiç ile inşa edilip dışı tuğla örgü ile kaplanmıştır. Tuğla örgü cepheyi hareketlendirmiştir.

Portal

Yapının portali sadece Türk mimarisinde değil İslam mimarisinde de dikkate değer en eski portallerdendir. Portali en dışta silindirik formlu zincir motifleri çevreler. Zincir motifli iki bordür süslemesinin arasında geniş bordür bulunmaktadır. Bu bordür sekiz köşeli yıldızlarla bezenmiştir. Yıldızların ortası birer rozet şeklindedir. Yıldız motifinin aralarında bulunan bitkisel süslemeler çok ince bir işçilik göstermektedir.

Ribat-ı Melik Kervansarayı Portal Yıldız Motifi

Portalin giriş yüzeyi, iç içe geçmiş sivri kemerli silmelerle hareketlendirilmeye çalışılmıştır. Dışta sivri kemerli bir yazı kuşağı yer alır. Yazı kuşağı portal tezyinayında önemli bir unsurdur.

Bu portal kompozisyonu, Karahanlılardan başlayarak, Büyük Selçuklular, Anadolu Selçukluları, Osmanlı ve Timur devri mimarisinde esas olmuştur.

Yararlanılan Kaynaklar

  • Mustafa Cezar – Anadolu Öncesi Türklerde Şehir ve Mimari (İş Bankası Kültür Yayınları)
  • Oktay Aslanapa – Türk Sanatı
  • İbrahim Çeşmeli – Orta Asya Camilerinde Tipoloji (7-13. Yüzyıllar)

Talhatan Baba Cami

28 Mart 2017

İnşa Tarihi: Yapının: Talhatan Baba Cami’nin,11-12. yüzyıllar arasında inşa edildiği bilinmektedir.

Konumu: Yapı Merv şehrinin 30 km güneyinde eski adıyla Talhatan, yeni adıyla Yolöten denilen yerleşimin 8 km güney doğusunda yer almaktadır.

Mimari Tanım

Talhatan Baba Cami, Anadolu Türk mimarlığı açısından önemli bir yere sahiptir. Camilerde mekan birliğini sağlamak amacıyla denenen kubbeli örneklerin temsilcisi olan cami, Mimar Sinan’ın merkezi mekan anlayışıyla inşa ettiği camilerin kaynağını oluşturması bakımından dikkate değerdir. Yapıyla ilgili herhangi bir kitabe ve eski kaynaklarda kayıt olmamasına rağmen yapının mimari ve süsleme özellikleri açısından 11. yüzyıl veya 11. yüzyıl sonu 12. yüzyıl başına ait olduğu tahmin edilmektedir. Yapı gerek mimari özellikleri gerekse tezyinatıyla Ortaçağ’dan günümüze ulaşmış önemli bir eserdir. Yapı kaynağını İslamiyet öncesi ve sonrası, geleneksel İran ve Orta Asya dini ve sivil mimarisinden almış merkezi planlı üç bölümlü cami geleneğiyle inşa edilmiştir. Talhatan Baba Camisi’nden önce inşa edilen yapılarda merkezi mekan yan bölümlere kemerlerle açılmıştır. Bu uygulama Talhatan Baba Camisi’nde ise merkezi kubbeli mekan olarak geliştirilmiştir. Talhatan Baba Camisi’nde merkezi kubbeli alanda gördüğümüz mimari özellikler, 11-12. yüzyılda İran’da yapılmış olan “köşk tipi” denilen camilerdeki mihrap önü kubbeli alanlarında da görmekteyiz.

Plan Özellikleri

Talhatan Baba Cami (Plan)

Talhatan Baba Cami, tamamen tuğla malzemeden yapılmış olup dikdörtgen planlı bir yapıdır. Yapı 18 x 10 m ölçülerine sahiptir. Harim, karşılıklı olarak yerleştirilmiş birer ayakla, üç bölüme ayrılmıştır. Orta sahın, yan sahınlardan daha geniş ve belirgin kılınmıştır. Kare formlu tuğla ayaklar, birbirlerine sivri kemerle bağlanmaktadır.

Talhatan Baba Camisi İç Mekan

Harim mihrap önü kubbeli olup yan sahınlar tonoz ile kapatılmıştır. Yan sahınlara ikişer kemerle geçilmektedir. Kubbeyi, mihrap duvarı ve dört büyük ayak taşımaktadır. Kubbeye köselerinde sivri kemerli trompların olduğu sekizgen kasnakla geçilmektedir.

Trompların arasında, kare seklinde nişler yer almaktadır Mihrap nişi, duvar kalınlığı içinde yer almaktadır. 15 x 10 metre boyutlarındaki caminin önünde geniş bir avlu bulunmaktadır. Avluda, iki sanduka bulunmaktadır. Bunlar rivayete göre, asıl adı Ebu Bekir Fazlullah Muhammad bin İbrahim bin Ahmed bin Abdullah olan Talhatan Baba ve onun medrese arkadaşına ait mezarlar olduğu sanılmaktadır.

Yapının cephesi nişlerle örülmüştür. Harime giriş kuzeydoğu cephede yer alan ortada daha geniş olmak üzere üç sivri kemerle sağlanmaktadır. Caminin güneybatı cephesinde, köşelerinde sütunceleri olan dikdörtgen planlı, sivri kemerli dört adet niş bulunmaktadır. Bu nişlerden güney köşesine yakın olan nişin ortasına bir sivri kemerli bir kapı açılmıştır.

Talhatan Baba Camisi’nin kuzeydoğu cephesi

Süsleme Özellikleri

Talhatan Baba Cami, süsleme programı açısından dikkat çekicidir. Tezyinatta daha çok tuğlanın çeşitli şekilde istiflenmesiyle oluşan düzenlemelere ağırlık verilmiştir. Yapının dış cephesi açılan nişlerle hareketlendirilmiştir. Dış cephe tuğla malzeme kullanılarak geometrik ve bitkisel bezemeyle işlenmiş olup ince bir işçilik gösterir. Güneybatı cephede sivri kemerli dört adet niş bulunmaktadır. Nişler terakotadan yapılmış, baklava, kare, palmet, rumi gibi bitkisel ve geometrik motiflerle işlenmiştir. Bu cephedeki izlerden, süslemelerin bazılarının firuze renkli sırla kaplandığı anlaşılmaktadır. Caminin güneydoğu ve kuzeybatı cephesi, benzer düzenlemelere sahip olup köşelerinde sütuncelerin olduğu sivri kemerli dörtgen seklindeki üç nişle hareketlendirilmiştir.

Sivri kemer içerisine alınan nişler tuğlanın yatay ve dikey şekilde istiflenmesiyle oluşturulmuş zikzak motifiyle hareketlendirmiştir. Niş birbirine bakan S şeklinde düzenlenmiş ince bir bordürle sınırlandırılır. Sivri kemerin iki yanında baklava motifleri görülür.

Talhatan Baba Cami Süsleme

Kemer araları dikdörtgen iki bordürün sınırladığı nişle ayrılır. Sivri kemerli nişin içi zikzak motifiyle doldurulmuştur. Yüzeyler fiyonk ve sonsuzluk motifine benzer bir şekilde düzenlenmiştir.

Kuzeydoğu cephe de üç sivri kemer açıklığında tuğladan ve terrakotadan yapılmış süslemeler yer alır. Kemer yüzeyleri baklava, üçgen ve kare panolar içinde fırıldak gibi motifler ile süslenmiştir.

Harim de dış cephe gibi bezenmiştir. Süsleme programı mihrap nişi ve üst örtüde yoğunlaşmıştır. Duvarlar sade bir düzenlemeye sahip olup yapımında tuğla malzemeden yararlanılmıştır.

Duvarın üstünde orta mekanı çepeçevre dolanan iki süsleme frizi bulunmaktadır. Alttaki friz yuvarlak ve oval motiflerden oluşan geçmelerden meydana gelmiştir. Üstteki daha dar friz ise ufak baklava motiflerinden meydana gelmiştir.

Talhatan Baba Camisi kemeleri ve kasnak bölümü

Kubbe içi tuğla malzemenin istiflenmesiyle oluşturulmuş olup bakıldığında sonsuzluk hissi uyandırır.

Kubbeye geçişte kullanılan trompların içinde, geometrik geçmeli motifler ile kademeli olarak küçülen birer üçgen niş yer almaktadır. Yan sahınların üzerini örten tonozlarda benzer düzenlemeye sahiptir.

Trompların sivri kemerlerinin üst köşelerinde de baklava motifleri yer almaktadır. Trompların aralarındaki kare seklinde nişlerde de baklava motifleri bulunmaktadır.

Kubbe eteklerinde üçgen motifler bulunmaktadır. Mihrap nişinde ise, baklava, çeşitli tipte geometrik süslemelerin yanı sıra, stilize çiçek motifleri de bulunmaktadır.

Talhatan Baba Camisi Mihrabı

Yararlanılan Kaynaklar

  • İbrahim Çeşmeli – Orta Asya Camilerinde Tipoloji (7-13. Yüzyıllar)
  • Oktay Aslanapa – Türk Sanatı
  • AOF Lise – Sanat Tarihi

Özkent Türbeleri

26 Mart 2017

Konumu: Özkent Türbeleri, Özkent (Uzgen) şehir meydanının güney doğu köşesinde yer almaktadır.

İnşa Tarihi: Orta Türbe 1012-1013, Kuzey Türbe 1152 ve Güney Türbe 1187 yılında inşa edilmiştir.

Bani ve Mimar: Orta Türbe, Nasır bin Ali ve Kuzey Türbe, Celaleddin Hüseyin için yaptırılmıştır.

Mimari Tanım

Özkent Türbeleri, solda Kuzey Türbe (Celaleddin Hüseyin için), Ortadaki Orta Türbe (Nasır bin Ali için) ve sağdaki Güney Türbe.

Karahanlıların en eski portalli mimari örneklerinden olan Özkent Türbeleri, Özkent (Uzgen)’te inşa edilmiş yan yana sıralanan üç türbeden ibarettir. Yapılar “ Orta Türbe”, “Kuzey Türbe” ve “Güney Türbe” diye adlandırılmıştır. Orta Türbe 1012-1013 senesinde Karahanlılardan Nasır bin Ali için yapılmış olup Kuzey türbe Celaleddin Hüseyin tarafından 547 (1152)’de yaptırılmıştır. Güneyde bulunan üçüncü türbe, kitabesine göre 582 (1187) inşa edilmiştir. Ancak kitabe tahrip olduğu için isim yazılı olan orta kısım kaybolmuştur. 1920 yılında yapılan araştırmalara göre ilk inşa edilen türbenin Orta Türbe (Nasır bin Ali Türbesi) olduğu anlaşılmaktadır. Kuzey türbe (Celaleddin Hüseyin Türbesi) inşa edilirken orta türbenin bir duvarı ve taşıyıcı elemanından faydalanılmış, güney türbe yapılırken de aynı şekilde bu işlem tekrarlanmıştır.

Plan Özellikleri

Özkent (Uzgen) Türbeleri (Plan)

Üç türbeden oluşan Özkent Türbeleri, Özkent (Uzgen) şehir meydanının güney doğu köşesinde yer almaktadır. Özkent Türbeleri benzer özelliklere sahip olup Orta Türbe (Nasır bin Ali Türbesi) daha büyük inşa edilmiştir. Yapıların duvar kalınlıkları fazladır. Türbeler plan açısından benzerlik gösterir. Üç türbe de kare planlı ve kubbeli yapılardır. Kubbeye geçişte tromp kullanılmıştır. Köşeleri yuvarlatılmış silindir bölümler cepheyi sınırlandırır. Yapılar içte ve dışta tuğla ve alçı malzeme kullanılarak bezenmiştir.

Özkent Türbeleri

Orta Türbe: Yapı topluluğunun en eski ve en büyük yapısı olan Orta Türbe’nin bugün sadece tromp ve portalin bir kısmı günümüze gelebilmiştir. Diğer türbelere nazaran daha büyük inşa edilmiş olan Orta Türbe kare planlıdır.

Orta Türbe (Nasır bin Ali Türbesi)

Yapı içte 8.50 X 8.54 m dışta 11.44 X 11.28 m ölçülerine sahiptir. Türbe kubbe ile örtülmüş olup kubbeye tromplarla geçilmiştir ve kubbeyi köşelerde sivri kemerler taşımaktadır. Taşıyıcı kemerler duvara kademeli şekilde bindirilmiştir. Tromplarda tuğlalar, içe doğru darlaşıp dışa doğru açılır bir örgü sistemi ile örülmüştür.

Orta Türbe (Nasır bin Ali Türbesi)

Türbenin her yüzünde benzer ölçülere ve özelliklere sahip kapıları bulunur. Bu özelliğiyle, ünik bir eserdir. Zemini kireç taşından yapılan türbenin batı cephesi diğer cephelerinden daha geniş tutulmuştur. Cepheyi köşe silindirleri sınırlandırmaktadır.

Orta Türbe (Nasır bin Ali Türbesi)

Türbenin zemini kireç taşından yapılmıştır. Batı cephe güney ve kuzey türbeden daha geniştir. Yapı birçok onarım geçirmiştir. Orta Türbe birçok onarım geçirmiştir. Onarımın etkileri doğu cephesinden açıkça belli olmaktadır. Bu cephede tuğla örgü sistemi değişikliğe uğramış, nişler yarı yarıya kapanmıştır. Batı cephesi de birkaç tamir geçirmiştir.

Kuzey Türbe: Orta türbenin kuzeyinde bulunan kuzey türbe ise kare planlı kubbe ile örtülü bir yapıdır. Kubbeye geçişte tromp kullanılmıştır. Tromplu kubbe dört duvar üzerine oturur. Türbe cephesi ve dış görünüşü bakımından, Türk mimarisinin çığır açan en önemli eserlerinden biridir. Sivri kemerli portal nişi, geniş geometrik bordürlerle çevrilmiş, iki tarafta köşeler birer silindirik paye ile yumuşatılmıştır.

Kuzey Türbe (Celaleddin Hüseyin Türbesi)

Güney Türbe: Kuzey türbeden 33 sene sonra yapılmış olan Güney Türbede kitabe tahrip edildiği için yapının kimin için yapıldığı bilinmemektedir.

Kuzey Türbe (Celaleddin Hüseyin Türbesi)

Türbe Orta ve kuzey türbeden daha küçüktür. Yapı diğer türbeler gibi kare planlı kubbeli bir plana sahiptir. Kubbeye geçişte tromp kullanılmıştır. Trompların yüzeyi üçer nişlidir.

Kuzey Türbe (Celaleddin Hüseyin Türbesi)

Türbe içten 6.40 X 6.43 m ölçülerine sahiptir. Yapının yüksekliği ise 11 m’dir. Yapıda sivri kemer kullanımı yaygın olarak görülür. Türbeye giriş cephede yer alan üç açıklıktan sağlanır. Bunlardan biri orta türbeye geçişi sağlar. Güney yönündeki diğer kapı Kara Derya Nehri tarafına açılır. Bu kapı sonradan tuğlayla örülüp kapatılmıştır.

Süsleme Özellikleri

Özkent Türbeleri tezyinat açısından oldukça gelişmiştir. Geometrik motiflerin geniş yer kapladığı tezyinat programında, alçı ve tuğla malzeme ağırlıklı olarak kullanılmıştır. Yapılar içte ve dışta işlenmiş olup türbelerin genellikle ön cepheleri bezenmiştir.

Özkent Türbeleri Süsleme Örnekleri

Orta türbenin portalinde tuğla ve alçı süslemelerden yararlanılmıştır.

Orta Türbe (Nasır bin Ali Türbesi)

Yapının orijinal parçası olan köşe silindirleri tuğla örgülerle süslenmiştir. Batı cephede yer alan sivri kemerli portalde tuğla örgü ile bir sıra bordür oluşturulmuştur. Portalin sağlam kalan geniş bordüründe, tuğladan birbirini kesen yarım sekizgenlerin meydana getirdiği dörtlü düğüm ve yıldız şekilleri sonraları Türk sanatında geometrik kompozisyonun gelişmesini sağlamıştır.

Orta Türbe (Nasır bin Ali Türbesi)

Yapının içi de dış cephesi gibi bezenmiştir. Kubbeye geçişte kullanılan trompların altında küçük nişlerde lotus ve pametlerden oluşan bitki süslemeleri dikkati çeker. Tromp altlarında beyaz alçıdan iki sıra halinde işlemelere yer verilmiştir. Üst sıra alçı üzerine süsleme desenleri, alt sıra ise yazıya da yer verilen süsleme alanı durumundadır. Tromplar tuğla konsollar üzerine oturur ve tromp konsolunun başlangıcı buradaki süsleme kuşağının arasına isabet etmektedir. Orta türbede tromplara kadar duvarlar pişmiş tuğladan yapılmıştır. Tuğla örgü sisteminde çift tuğla düzeni uygulanmış ve duvar yüzeyine bir satranç tahtasının görünümü verilmiştir.

Orta Türbe (Nasır bin Ali Türbesi)

Kuzey türbede ise geometrik kompozisyonun yanında bitkisel bezemenin yoğunluk kazandığı görülmüştür. Portal niş kemerini kaplayan kitabe rumilerle işlenmiştir. Portal alınlığında damarlı rumiler, lotus ve palmetlerden ibaret ince detaylı süslemeler, üç sivri kemerli sathi nişe bölünmüş olan yüzeyi tamamen doldurmaktadır. Portal niş kemerinin iç yüzünde terrakotadan iri sekizgen yıldızlar, ayrıca dört kolla birbirine bağlanarak aradaki boşluklar kıvrık dallar palmet ve rumilerle doldurulmuştur. Bu kompozisyon da geometrik ve bitkisel motiflerin bir arada kullanılarak oluşturdukları uyumu görmek mümkündür.

Kuzey Türbe (Celaleddin Hüseyin Türbesi)

Tezyinatta daha çok portal yüzeyine önem verilen kuzey türbenin süslemeleri orta türbeden daha dikkat çekicidir.

Kuzey Türbe (Celaleddin Hüseyin Türbesi)

Kuzey türbede alçı ve tuğlanın yanında çini malzeme de kullanılmıştır. Türbedeki çini, portal alınlığının tam ortasında kemerin en sivri noktasının üstünde küçük bir parçadan ibarettir. Çini parçası alt kısmında köşeli kırık çizgi meydana getirmek üzere beş kenarlıdır. Türbenin kuzey ve doğu duvarları işlemesiz olup yapının içi de oldukça sade tutulmuştur.

Güney türbe ise tezyinat açısından gelişmiş bir örnektir. Yapının portali ve sırsız terrakota üzerine yazılmış yazılar ve aynı usulle hazırlanmış terrakota süsleme plakaları yeni bir teknik uygulamanın somut örneklerini verir.

Güney Türbe Süsleme

Portali sivri kemerli derin bir nişe sahip olan türbede cephe yüzeyi zengin bir süslemeye sahiptir. Süslemelerde bordürler ve panolar halinde çeşitliliğe yer verilmiştir. Nişteki süslemeler genel olarak geometriktir.

Güney Türbe

Türbenin portali inşa yönünden kuzey türbe ile aynı esaslara dayanırsa da süsleme tekniği ondan farklıdır. Tuğladan yuvarlak köşe payelerinin zengin baklava örgüsü, derin portal nişinde sütunlar üzerine oturan kitabeli kemer, ince kıvrık dallar, plastik rumi ve palmetlerle zenginleştirilmiş nesih bordür kitabeleri yanında örgülü kufi kitabe bordürleri ve diğer geometrik süslemeler yapıyı dikkat çekici yapmaktadır.

Güney Türbe

Güney türbe yapılırken inşaat tekniğinde ilerleme olmakla beraber asıl farklılık ve gelişme süsleme tekniğindedir. Güney türbenin doğu ve güney cephelerinde süsleme yoktur.

Özkent Türbeleri Arka Cepheden

Yararlanılan Kaynaklar

  • Mustafa Cezar – Anadolu Öncesi Türklerde Şehir ve Mimari (İş Bankası Kültür Yayınları)
  • Oktay Aslanapa – Türk Sanatı
  • http://www.islamansiklopedisi.info/
  • archnet.org

Ayşe Bibi Türbesi

27 Ocak 2017

Ayşe Bibi Türbesi, Kazakistan’ın Ayşe Bibi köyünde inşa edilmiştir. Yapıya ait bir inşa kitabesi yoktur. Bazı araştırmacılar, yapının mimari ve teknik özelliklerine göre Karahanlılar devrine ait olduğunu düşünürler. Genel kabul, türbenin Karahanlı hükümdarlarından Şemsü’l Mülk Nasır bin İbrahim ile evlenmiş olan Selçuklu Sultanı Alp Arslan’ın kızına ait olduğudur.

Tuğla malzemeden inşa edilen yapı, kare planlı olup 7×7 ölçülerine sahiptir. Cephe köşelerinde, yukarıya doğru incelen silindirik köşe kuleleri bulunmaktadır. Cephelerin ortasında, sivri kemerli birer eyvan yer alır. Doğu cephe hariç diğer cephe yüzeylerindeki eyvanların içinde, sivri kemerli birer pencere açıklığı yer alırken; doğu cephede, yapıya giriş, sivri kemerli açıklıktan sağlanır.

Kubbe, trompların oluşturduğu sekizgen bir kasnak üzerine oturur ve kasnağın kenarlarına dikdörtgen profilli bölümler yapılmıştır.

Ölçüleri dıştan 8.50×8.50 metre olan yapının duvar kalınlığı, yaklaşık 1.60–1.65 metredir.

Yapı, süslemeleriyle dikkat çeker. Çok zengin bir süsleme programına sahip türbede geometrik bezemeler, bitkisel desenleri andıracak biçimde işlenmiştir. Tezyinatta, terrakota ve tuğla malzeme kullanılmıştır. Cepheler, benzer süsleme programına sahiptir ve boş yer kalmayacak biçimde bezenmiştir.

Günümüzde büyük oranda onarım geçiren yapının batı cephesi, iki bölümlü olarak tasarlanmıştır. Merkezde, eyvan açıklığı yer alır. Eyvanın köşeleri, tuğladan mukarnas bingilerle doldurulmuş; ortası ise, düz bir kemerle örtülmüş kavsaraya sahiptir. Kemer, köşelerde bitkisel öğelerle bezenmiş vazo şekilli başlıklı sütunçeler üzerine oturur. Cephenin alt kesiminde duvarlar, eş büyüklükte kare şekilli plakalarla kaplanmıştır Her plaka, çiçek motifiyle süslenmiştir. Eyvan kemerinin üst kesiminde, eyvan kemeri ile iki tarafında kalan kesimler, süsleme şeritleriyle çevrelenmiştir. Bu alanlar, sekiz kollu yıldız ve bu yıldızları birbirine bağlayan haç biçimli plakalarla kaplanmıştır.

Köşe kuleleri, yukarı doğru daralır ve tekrar yukarıda genişlemeye devam eder. Kulenin yüzeyi, tamamen işlenmiştir. Alt kesimler, yan yana yerleştirilmiş altı kollu yıldızlardan oluşmaktadır. Yıldızlar arasında kalan boşluklar, eşkenar dörtgenlerle doldurulmuştur. Yıldızların ortasında, birer gül motifi; eşkenar dörtgenlerin üzerinde ise, asimetrik yerleştirilmiş yaprak motifleri yer alır. Üstteki bölüm ise, sekiz kollu yıldızlar ve bu yıldızları birbirine bağlayan haç profilli plakalardan oluşur. Yıldız formlu parçaların üzeri, birer çiçek motifiyle; haç formlu parçaların üzeri ise, geometrik örneklerle bezelidir. Bu iki bölüm arasına, çiçek ve kıvrım dallarla bezeli bir süsleme bordürü yerleştirilmiştir.

Yararlanılan Kaynaklar

  • Rüçhan Bubur – Kazakistan, Jambul’da, Ayşe Bibi Türbesi
  • Oktay Aslanapa – Türk Sanatı
  • Mustafa Cezar – Anadolu Öncesi Türklerde Şehir ve Mimari (İş Bankası Kültür Yayınları)

Balacı Hatun Türbesi

25 Ocak 2017

Kazakistan’ın Talas Havzasında yer alan Ayşe Bibi Köyü’nde inşa edilen Balacı (Babacı) Hatun Türbesi, bölgenin erken tarihli ender örneklerdendir.

İnşa kitabesi tahrip olan yapının, ne zaman inşa edildiği bilinmemektedir. Yapılan araştırmalara göre, türbenin banisinin İlhan Şah ve mimarının Muhammed olabileceği düşünülmektedir.

Balacı Hatun Türbesi, 11. yüzyıl Karahanlı Dönemi yapılarının karakteristik özelliklerini yansıtır. Bu sebeple pek çok araştırmacı, yapıyı 11. yüzyıla tarihlendirmiştir. Türbede, tuğla malzeme kullanımı ve bununla birlikte Orta Asya’da 11. yüzyılda sıkça kullanımına rastlanılan nesih yazı türünün kitabede tercih edilmesi, bu özelliklerin bir kaçıdır. Ayrıca yapının teknik ve tezyinat özelliklerine bakıldığında, Ayşe Bibi Türbesi’nden daha erken tarihlerde inşa edilmiş olabileceği ihtimali üzerinde durulur.

Plan, malzeme ve cephe düzenlemesi bakımından daha çok erken Karahanlı dönemi yapılarına benzeyen türbe, 7X7 metre ölçülerinde kare planlı bir kuruluşa sahiptir.

Yapıya giriş, doğu cephesinde yer alan taç kapı şeklinde düzenlenmiş açıklıktan sağlanır. Türbenin kubbesi, on altı dilimli kasnak üzerine oturur ve kubbeye geçişte tromp kullanılmıştır.

Zaman içerisinde yıkılan kubbenin kasnak kısmı, günümüze gelmiştir ve kalıntılara göre, içten sekiz dilimli bir kubbe, dıştan 16 kıvrımlı piramit şeklinde bir külahla örtülmüştür.

Balacı Hatun Türbesi İçten Kubbe Görünüşü

Türbenin kuzey ve güney cephesinde, birer pencere açıklığı görülür. Bu açıklıklar, yuvarlak kemerle sınırlandırılmıştır. Türbe, tuğla örgü tekniğiyle inşa edilmiş olup, sağlamlığını arttırmak için ardıç ağacı kullanılmıştır.

Türbe, genel olarak sade bir görünüşe sahiptir. Türbenin giriş cephesinde, 3 adet niş yer alır. Ortadaki niş, yan nişlere göre daha geniş ve yüksek tutularak belirgin kılınmıştır. Nişlerin iki yanında, yuvarlak madalyonlar bulunmaktadır. Madalyonlar, batı cephesi haricindeki cephelerde pencere ve kapı nişlerini oluşturan kemerlerin köşelerine yerleştirilmiştir. Cepheyi, dikdörtgen bir şerit sınırlandırır ve üzerindeki tuğla dilimler, cepheyi hareketlendirir. Kubbe kasnağına geçişi oluşturan kuşakta, testere dişi şeklinde bir düzenleme görülür.

Türbenin iç kısmında ise, hiçbir dekoratif unsur yoktur.

Orta Asya ve İslam sanatını kaynaştıran Karahanlıların en önemli eserlerinden biri olan Balacı Hatun türbesi, mimari gelişimiyle kendinden sonra gelen Selçuklu türbe mimarisine de örnek olmuştur.

Yararlanılan Kaynaklar

  • Gulbanu Koshenova – Kazakistan, Taraz’da Babacı Hatun Türbesi
  • Oktay Aslanapa – Türk Sanatı
  • Mustafa Cezar – Anadolu Öncesi Türklerde Şehir ve Mimari (İş Bankası Kültür Yayınları)

Karahanlı Minareleri

23 Ocak 2017

Burana Minaresi

Burana minaresi, 11. yüzyıla ait olup, Orta Asya’da inşa edilen en eski minarelerden biridir. Tokmak şehrinin 15 km güneyinde bulunan minare, yapılan araştırmalara göre, ilk inşa edildiğinde yüksekliği 45 metre olup, 15 yada 16. yüzyıllarda gerçekleşen bir deprem sonucu yıkıldığı düşünülmektedir. Burana’nın şimdiki yüksekliği, 24,6 metredir.

Sekizgen bir kaide üzerinde yükselen silindirik gövdeli minare, yukarı doğru gittikçe daralan bir forma sahiptir. Bu form Karahanlı ve Selçuklu döneminde gelişerek devam etmiştir.

Yapılan sondaj çalışmalarıyla, temelin 5 metre derinliğe sahip olduğu anlaşılmıştır. Temel, dörtgen formda olup, taşlar üst üste konularak örülmüştür.

Tuğla malzemeden inşa edilen kaidenin her yüzü, sivri kemerli ve derin olmayan nişlerle hareketlendirilmiştir. Nişlerinin gerek içleri, gerekse kenarları, tuğla örgüler yoluyla dekoratif bir görünüme kavuşturulmuştur.

Minarenin gövdesi, ince tuğlalarla örülmüştür. Gövdede yer alan 13 kuşağın her birinde, düz örgüden grift örgü sistemine varıncaya kadar çeşitli tipte örgülerle geometrik bir dizi süslemeler yapılmıştır. Süslemelerde, yine tuğla malzemeden yararlanılmıştır.

Minarede kullanılan tuğla örgü tekniği, Uzgend (Özkent) minaresine nazaran daha kaba bir görünüme sahiptir. Süslemede, tuğla örgü dışında alçı süslemeden de yararlanılmıştır. Ancak dayanıklı bir malzeme olmadığı için, günümüze kadar önemli bir kısmı dökülmüştür.

Burana minaresinin güney yönünde, yerden 5.3 metre (6,45) yükseklikte, bir giriş kapısı bulunmaktadır. Bu girişten, spiral merdivenlere ulaşılır. Merdivenlerin üzeri, tahta ile kaplanmıştır.

Uzgend(Özkent) Minaresi

Adını, inşa edildiği Özkent bölgesinden alan Uzgend (Özkent) minaresi, 11. yüzyılda inşa edilmiştir.

Dönem özelliğini yansıtan minare, sekizgen bir kasnak üzerine oturmaktadır. Kasnak üzerinde yükselen silindirik gövde, on iki süsleme kuşağına ayrılmıştır ve her kuşak, farklı şekillerde bezenmiştir. Teknik ve tuğla işçiliğinin geliştiği minarede, gövde kuşakları birbirinden dikey tuğla örgü sırası ile ayrılmıştır. Geniş kuşaklar, daha zengin bir süsleme programına sahiptir.

Tuğla bir gövdeye sahip olan Uzgend minaresi, kuvvetli bir temel üzerine inşa edilmiştir. Toprak altında 2 metrelik bir derinliğe sahip olan temel üzerine inşa edilen kaide yüzeyleri, dikdörtgen sağır nişlerle hareketlendirilmiştir. Minare kapısının bulunduğu sekizinci kenar, süslemesizdir. Yukarı doğru daralan silindirik minare, şerefe ile birlikte 27.40 metre boyutundadır.

Minareye, spiral bir merdiven ile çıkılır. Merdiven basamakları, kesme taş ve tuğladan yapılmıştır. Minare merdiveninin aydınlatılması için, mazgal açıklığı şeklinde 2 pencere vardır.

Görünüş itibariyle sıkça Burana minaresiyle karşılaştırılan minare, süsleme ve işçilik açısından Burana minaresinden daha üstündür. Uzgend minaresinin genel görünüşü, onun, Burana minaresinden hemen sonra yapıldığını gösterir. Günümüzde yapılan onarımlar ve eklemelerle özgünlüğünü bir ölçüde yitirmiştir. Minareye, daha sonraki yıllarda sekiz kemerli bir şerefe eklenmiştir.

Kalan Minaresi

Buhara’nın en büyük külliyesinin bir parçası olan Kalan minaresi, gövdesinde yer alan çini kitabeye göre, 1127 yılında Karahanlılardan Arslan Han tarafından yaptırılmıştır.

Tuğla malzemeden inşa edilen minarenin yüksekliği, 45.60 metre (45.30 m., 46.50 m.) ölçüsündedir. Ongen bir kaide üzerinde oturan silindirik gövdeli minare, yukarı doğru daralır. Gövde sonunda, mukarnaslı konsol kısmı ve 16 adet sivri kemerli açıklık bulunan galeri bölümü yer almaktadır. Galeri üzerinde, mukarnas dolgulu bir şerit yer alır ve en üstte, sivri külahlı tepelik kısmıyla son bulur.

Gövde, 13 kuşak halinde geometrik kabartmalarla süslüdür. Her kuşak, farklı tipte sırlı ve sırsız tuğladan geometrik motiflerle bezenmiştir. Minarede, ikili tuğla gruplarının yatay olarak dama tahtası gibi örülmesi ve aralarının ufak yuvarlak, üçgen ve dikine tuğlalarla dolgulanması şeklinde elde edilmiş süslemeler, baklava, yuvarlak, zencirek, meander, haç, zigzag, fırıldak, sekiz köşeli yıldız, entrelacs gibi motifler yer almaktadır.

Orta kuşaklardan bir tanesinde, kare şeklinde terrakota levhaların yer aldığı bölümde, kitabede kûfî karakterde, Arslan Han ismi geçmektedir.

Mukarnas konsolun altındaki turkuvaz renginde sırlı tuğladan motiflerin olduğu kuşakta, yapının tarih kitabesi yer almaktadır. Bunlar, sırlı tuğlaların Orta Asya’daki ilk örnekleri arasındadır.

İçteki spiral merdivenlerde, aydınlık, silindirik gövdedeki mazgal açıklıklarından sağlanmaktadır.

Çar Kurgan Minaresi

Çar Kurgan minaresi, Özbekistan’da yer alan Tirmiz şehrinin 75 km kuzeyindeki Çar Kurgan köyünde yer almaktadır. Minare, kitabesine göre Ali bin Muhammed el Serahsî tarafından, 1108/1109 tarihinde yapılmıştır.

Sekizgen bir kaide üzerinde yükselen minare, yukarıya doğru daralan yivli gövdesiyle, dönemin önemli bir yapısını oluşturur.

Minare kapısının da yer aldığı kaidenin her yüzeyinde dar ve uzun nişler yer alır. Kapının etrafında, sekizgenlerin kesişmesiyle meydana gelen dörtlü düğüm motifleri kullanılmıştır. Kaide üzerinde, bir şerit halinde dikdörtgen panolarda kûfî karakterde yazılan kitabeler yer alır.

Silindirik gövdeli minarenin yüzeyi, on altı yuvarlak yivli dilime ayrılmıştır. Küçük kemerli nişlerle son bulan yivler üzerinde, kûfî karakterli bir kitabe kuşağı daha yer almaktadır. Yazı kuşağından sonra, yivlerin kısa bir bölüm halinde devam ettiği görülür.

Minare gövdesi, günümüze kadar yıkılmış ve 21.60 metrelik bir bölümü sağlam kalmıştır. Gövde, tuğlaların yatık ve dikey olarak zikzaklı dizilmesiyle hareketlendirilmiştir. İçinde spiral bir merdiven yer alan minarenin şerefe kısmı, günümüze ulaşamamıştır.

Vabkent Minaresi

Buhara’nın kuzeyindeki Vabkent şehrinde yer alan minare, kitabesine göre I. Burhaneddin Abdülaziz tarafından, 1197-98 de inşa edilmiştir.

Kaidesiyle birlikte 40.30 metre yüksekliğindeki minarenin temeli, toprak altında 2 metre derinliğindedir.

Onikigen bir kaide üzerinde yükselen silindirik gövdenin üst kısmında, mukarnaslı konsol bölümü yer alır. Konsol üzerine, on adet sivri kemerli açıklık bulunan galeri kısmı inşa edilmiştir. Galeri üzerinde, benzer mukarnaslı saçak kısmı yer alır ve minare, sivri külahlı bir tepelik ile son bulur.

Gövde, 18 süsleme kuşağına ayrılmıştır. Tezyinatta, tuğla ve terakota malzemeden yararlanılmıştır. Süsleme programında, ağırlıklı olarak geometrik ve bitkisel motifler tercih edilmiştir. Geniş kuşaklar, aralarında farklı tipte geometrik motifler olan ikili tuğla gruplarıyla örülmüştür. Kuşak süslemelerinde; fırıldak, meander, geçme, üçgen, yuvarlak, sekiz köşeli yıldız, baklava, sekizgen, zencirek gibi geometrik motifler yer almaktadır. Bunun yanında kûfî ve divani karakterde kitabe kuşakları da gövdeyi hareketlendirir.

En alttaki kitabe kuşağında, minarenin kim tarafından ve hangi tarihte yapıldığı belirtilmiştir. En üstte, turkuvaz sırlı stilize bitkisel motiflerle zenginleştirilmiş kitabe kuşağında ise, minarenin bitiş tarihi verilmektedir.

Minare, gövdesine açılan iki mazgal pencereyle aydınlatılmıştır. Gövdeye oyulan giriş kapısı, yüksekte olup, bir köprü ile yanında bulunan camiye bağlanmıştır. Benzer uygulamaları, o dönemde inşa edilmiş birçok minarede görmek mümkündür.

Yararlanılan Kaynaklar

  • Oktay Aslanapa – Türk Sanatı
  • Mustafa Cezar – Anadolu Öncesi Türklerde Şehir ve Mimari (İş Bankası Kültür Yayınları)
  • İbrahim Çeşmeli – Orta Asya Camilerinde Tipoloji
  • blog.kavrakoglu.com

Karahanlı Sanatı

15 Ocak 2017

Orta Asya’da kurulan ilk Türk İslam devleti olan Karahanlılar, Maveraünnehir ve Doğu Türkistan bölgesinde, 842-1212 yılları arasında hüküm sürmüşlerdir. Orta Asya geleneklerine bağlı olarak kurulmuş olan Karahanlılar, Karluk Türkleri tarafından Çiğil ve Yağma Türkleri ile birleşerek kurulmuştur. Kendilerine merkez olarak Balasagun kentini seçen Karahanlılar, bu bölgede İslamiyet sonrası ilk Türk sanatını oluşturmuş ve sanat anlayışlarını, daha sonraki medeniyetlere miras bırakmışlardır. Böylece Türk sanatında, ilk kez cami, medrese, tekke, zaviye gibi yapılar inşa edilmiştir.

Mimari

Karahanlı mimarisinde, yaşanılan coğrafyanın etkisiyle, yapı malzemesi olarak kerpiç ve tuğla kullanılmıştır. Örneğin; camilerde, yapının bütününde kerpiç malzeme kullanılırken; minarelerde, tuğla malzeme kullanılmıştır. Kerpiç, dayanıksız bir malzeme olduğu için, yapılar genelde kalıcı olmamış ve günümüze yalnızca tuğladan inşa edilen minareler gelmiştir.

Zamanla yapı inşasında, tuğla malzeme kullanımı artmıştır. Bu geçiş, bir anda olmamış, Küçük Degaron Camii’nde olduğu gibi, her iki malzemenin birlikte kullanıldığı örnekler görülmüştür. 11. ve 12. yüzyıllarda, tuğla malzeme kullanımı artmış ve Talhatan Baba Camii’nde olduğu gibi tamamen tuğladan inşa edilmeye başlanmıştır.

Tuğla malzeme, yapı inşasında kullanıldığı gibi tezyinatta da tercih edilmiştir. Süslemede ayrıca stüko, alçı ve çini malzemede kullanılmıştır.

Camiler

Karahanlı mimarisinin en önemli özelliği, merkezi plan anlayışıdır. Merkezi plan anlayışının ilk uygulandığı mimari yap,ı Talhatan Baba Camii’dir. Bununla birlikte oluşturdukları hafif sivrileşen kubbe tasarımı, tipik Selçuklu kubbesini ortaya çıkarmış, zamanla Timurlu ve Hint-Türk mimarisinde olduğu gibi, bu kubbeler, yüksek bir kasnak ile daha da anıtsal hale getirilmiştir.

Ortada geniş, yanlarda daha dar üç kemerle dışarı açılan Talhatan Baba Cami planı, 16. yüzyılda Osmanlı devrinde, Mimar Sinan’ın, tek kubbeli camileri, aynı prensiple yanlara doğru genişletilerek mekan mimarisi araştırmalarına başlaması bakımından dikkate değerdir.

-Türbeler

Karahanlılar, İslam sonrası Türk sanatına türbe mimarisini getirmiş ve en önemli yapı grubunu oluşturmuşlardır. Kazakistan’ın Talas şehrinde, 12. yüzyılda inşa edilen Ayşe Bibi Türbesi ve Balaci Hatun Türbesi, Karahanlılarda türbe mimarisinin gelişimini yansıtır. Türbelerde, genel olarak kare ve sekizgen plan kuruluşu hakimdir. Tuğla ve kerpiç malzeme birlikte kullanılmıştır.

Soldaki Ayşe Bibi Türbesi, Sağdaki Balacı Hatun Türbesi

Karahanlı türbeleri, zengin süslemeleri ile de öne çıkmaktadır. Özkent, Ayşe Bibi ve İbrahim bin Hüseyin Türbeleri, dış süslemeleriyle; Şah Fazıl Türbesi ise, iç süslemeleriyle dikkat çeker.

Şah Fazıl Türbesi

Karahanlı mimarisinin dikkate değer bir diğer gelişimi de, kubbeye geçişte yonca biçimli trompun kullanılmasıdır. Bu uygulamanın en güzel örneğini, Tim’deki Arap Ata Türbesi’nde görmek mümkündür.

-Minareler

Karahanlı minareleri de oldukça önemlidir. Adeta bir kule görünümü veren minareler, yukarı doğru daralan, silindirik gövdeli yüksek yapılardır. Gövde, kaide üzerinde yükselir ve yüzeyinde mazgal pencereler yer alır. Gövde, şeritlere ayrılır ve her şeritte farklı bir tuğla dizimiyle oluşturulan süslemeye yer verilir. Külah kısmı bulunmayan minareler, daha çok kubbeyle son bulur. Karahanlı döneminden kalan Özkent (Uzgend), Burana ve Kalan minareleri, bu türün önemli örnekleridir.

Soldan sağa doğru Özkent (Uzgend), Burana ve Kalan minareleri

Karahanlılara ait Burana Kale diye de anılan Burana minaresi, en eski Türk minaresi olması yönünden önemlidir. Bir başka önemli minare de Özkent minaresidir. Özkent minaresi, süsleme ve işçilik bakımından Burana minaresine göre daha üstündür.

Türk mimarisindeki eyvanlı medreselerin ilk örneklerine, Karahanlılar’da rastlanılmaktadır. Tamgaç Buğra Han Medresesi, bu tipin önemli bir örneğidir.

-Kervansaraylar

Türk mimarisinde, en eski kervansaraylar, Karahanlılardan kalmış olup, bunlara ribat adı verilmiştir. Karahanlı kervansaraylarının mimarisi ve planları, daha sonra Büyük Selçuklular ve Anadolu Selçuklularının yaptırdığı kervansaraylarda geliştirilmiştir. Ribat-ı Melik kervansarayı, Karahanlı döneminin en önemli eserlerinden biridir. Cephe ortasında yükselen, sivri kemerli portal kompozisyonu, Büyük Selçuklular, Anadolu Selçukluları, Osmanlı ve Timur devri mimarisinde esas olmuştur.

İki avlulu kervansaraylara örnek olan Akçakale Kervansarayı, kerpiç ve tuğla malzeme ile inşa edilmiş olup, dört eyvanlı plan tipine uygun yapılmıştır. Kervansaray, dış görünüşü ve planı yönünden Büyük Selçuklu eseri Ribat-ı Şerif’in öncüsü sayılmaktadır.

Soldaki Akçakale kervansarayının sağdaki ise Başane-Kurtlutepe kervansarayının planı.

Kurtlu Tepe şehir (Başane) harabelerinde bulunan kervansaray ise, diğerlerinden farklı bir planla ve Analdolu’da Selçuklu kervansaraylarının küçük bir benzeri olarak karşımıza çıkar.

Karahanlı mimarisinde saraylar, merkezde avlu ve avlunun simetri eksenleri üzerinde eyvanlar, köşelerde ise odalarla oluşturulmuş bir mimari plana sahiptir. Tirmiz Sarayı, dönemin önemli bir eseridir.

Edebiyat

Uygur hanlığının varisi sayılan Karahanlı devletinde edebiyat dili, Uygur-Karluk ve Oğuz-Kıpçak dillerine dayanıyordu. Edebiyatın biçim, tür ve nitelikleri ise, büyük ölçüde Arap ve İran edebiyatlarından etkilenirdi. Bozkır kültüründen geçiş aşaması olan bu dönemin en önemli eserleri, Kaşgarlı Mahmut’un “Divan-ı Lügat’it Türk” adlı eseri ile Yusuf Has Hacip’in “Kutadgu Bilig” adlı eseridir.

Ahmet Yesevî’nin tasavvuf düşüncesiyle temellenen “Divan-ı Hikmet” adlı eseri, bazıları aruz, bazıları da hece vezninde söylenmiş şiirlerden oluşur.

Karahanlı Dönemi edebiyatından günümüze kadar kalan metinler, sözlü halk edebiyatından, İslâm dininin benimsenmesinden sonraki edebiyata geçiş döneminin ürünleridir. Bu eserler, din dışı konuları henüz işlemeye başlamamıştır. Bunlar, genel nitelikleriyle didaktik, dini ve tasavvufî ürünlerdir.

Yararlanılan Kaynaklar

  • Oktay Aslanapa – Türk Sanatı
  • Mustafa Cezar – Anadolu Öncesi Türklerde Şehir ve Mimari (İş Bankası Kültür Yayınları)
  • MEB – Sanat Tarihi 2

TÜRK EDEBİYATI DOSYASI /// Dr. Halil ATILGAN : “Dört Oğlum Cephede Durur, Topalım Kahrımı Çeker”


Dr. Halil ATILGAN : “Dört Oğlum Cephede Durur, Topalım Kahrımı Çeker”

07 Ağustos 2020

Ağıt: Türklerin en eski sözlü kültür ürünlerindendir. Çeşitli olayların ölenlerin ardından duyguların dile dökülmesidir. Anadolu’nun her tarafında ağıt yakılmasına rağmen bu gelenek Güneyde, Çukurova, Osmaniye, Düziçi, Adana, Karaisalı, Kadirli, Kozan, Ceyhan, Orta Anadolu’da Kayseri, Sarız, Pınarbaşı yöresindeki Türkmen oymaklarında daha da yaygındır. Özellikle Afşar Türkmenleri bu konuda varlığını kanıtlamış, Sarıkamış Ağıtlarının çoğu Afşar analarının gözyaşı olarak günümüze ulaşmıştır. Türkler duygulu bir milletir. Duygusunu yaktığı ağıtlarla, türkülerle dile getirir. Onun için Anadolu’nun en hücra köşesinde bile ağıt yakan birini bulmak mümkündür. Bizim Çukurova’da ağıt söyleyene ağıtçı, irticalen söylediği dörtlüklere de yakım denir. Çukurova’da yakım-yakmak, söylemek, demek, yakıştırmak, diyeceğini dörtlüklerle ifade etmek anlamındadır. Onun için “Ağıt söylemek” yerine “Ağıt yakmak” tabiri kullanılmış, bu tabir Anadolu’ya da dalga dalga yayılmıştır.

Ağıtlar zamanla ferdiliklerini kaybederek halkın ortak malı olurlar. Kısaca anonimleşirler. Kendine özgü bir kalıbı yoktur. Uyaklı olanlar 7, 8 ve 10’lu hece ölçüsüne göre yazılırlar. Yaygın olanı ise 8 heceli olanıdır. Ağıtlar uyaklı ayaklı olduğu gibi uyaksız, ayaksız da olabilir. Uyaksız ağıtlar kişinin içinden geçenlerin dışa yansıması olarak değerlendirilir. Kişi duygularını konuşur gibi dile getirir. Aslında ağıt söylemenin kuralı olmamakla birlikte kafiyeli ağıt söylemek marifettir. Rağbet gören de budur. Ağıtların: Erkek tarafından yakılanları olsa da genelde kadınlar tarafından yakılır. Kerkük’te bu işi para karşılığı yapan ağıtçıların olduğu da bilinmektedir.

Ağıtlar kişiyi anlatıyorsa, o kişinin meziyetlerini, özelliklerini, güzelliklerini dile getirir. Onun için ağıtlara kişileri anlatan methiyeler de denilebilir. Ağıtlar ölenin ardından, cenazesinin başında, gıyabında söyleneceği gibi, üstünden çıkan kıyafetlerine de ağıt yakılır. Ölünün üstünden çıkan kıyafetlere Çukurova’da “soyka” denir. Ağıt yakan ölünün “soyka”larını eline alarak her birini tek tek kaldırır ve dörtlüklerini sıralar.

Ağıtlar türkü ve destanla iç içedir. Genelde her ağıtın bir ezgisi vardır. Ezgiler uzun hava ya da kırık hava formundadır. Söz ve müziği halk tarafından benimsenen ağıtlar zaman içinde türküleşerek bize ulaşır. Ormancı, Gelin Ümmü, Gelin Ayşe Celal Oğlan ve Bodrum Hâkimi Mefharet Hanım üstüne yakılan dörtlükler ferdiliklerini kaybederek bize ulaşan türküleşmiş ağıtlardır. TRT’nin Türk Halk Müziği repertuvarı incelendiğinde ferdiliklerini kaybederek türküleşen çeşitli örnekler görülecektir. Türküleşmeyen ağıtlar ise kaynaklara söz olarak geçer. Yakılan ağıtlar kişisel olduğu gibi toplumsal hadiseleri de dile getirir.

Anadolu’da, tıpkı ağıtlar gibi acının, ıstırabın tarihi de çok eskidir. Çeşitli zulümlerle karşılaşan, derin acılarla kucaklaşan Anadolu acıların bıraktığı izlerle bugüne kadar gelmiş, toprağı kadar insanları da acılarla yoğrulmuştur. Onun için Anadolu’da acının var oluşuyla ağıtları da var olmuştur. Kısaca ağıtlar acının var olmasıyla birlikte doğmuş, bu güne kadar da varlığını korumuştur. Anadolu insanı ağıtını yakarken söz ve ezgi güzelliğini hiç düşünmemiş, doğallığını korumuş, duygularını içinden geldiği gibi dörtlüklerle dile getirmiştir. Yakılan ağıtların önemli özelliği yaşanmış hadiselere dayanmasıdır. Her ağıtın kendine has bir hikâyesi vardır. Kaynağını gerçek hayattan alan ağıtlar dilden dile dolaşarak geçmişi günümüze ulaştırırlar.

Konuyla ilgili bir tek ağıt yakıldığı gibi birden fazla da ağıt yakılır. Birden fazla yakılan ağıtlar daha çok toplumsal hadiseleri dile getirir. Sarıkamış, Yemen, Mihrali Bey ve Kızılırmak toplumsal hadiseleri dile getiren ağıtlar arasında ilk sırayı alırlar. Yemen’de kum tipisi, kızgın çöl sıcağı, Sarıkamış’ta dondurucu soğuğun can alması çeşitli kişiler tarafından dile getirilmiştir. Ağıt yakmak milletimizin ortak duygularından biridir. Türk kültüründe köklü bir maziye sahip olan ağıt yakma, çeşitli Türk boylarıyla günümüze kadar gelmiş, geçmişle geleceği birbirine bağlayan önemli bir köprü olmuştur.

Türklerde İslamiyet öncesi ağıtlara“Sagu” deniliyordu. Sagular: “Yuğ” denilen törenlerde ölen kişilerin özelliklerini ve güzelliklerini, erdemlerini ve onlara duyulan acıları dile getiren şiirlerdi. İslamiyet öncesi bu şiirlere “sagu”, İslamiyet’ten sonra “ağıt”, divan edebiyatında da mersiye denildi. Mehmet Akif’in Çanakkale üstüne yazdığı müthiş dizeleri güzel bir “mersiye” örneği olarak bize ulaştı.

Bize ulaşan bazı olaylar var ki anlatılamaz. Yaşanır. Tıpkı ağıtlarımızdaki, türkülerimizdeki olaylar gibi. İşte benim de anlatamadığım ama yaşamaya çalıştığım hadiselerden biri Sarıkamış’tır. Türkiye’nin çok yerini görmeme rağmen Sarıkamış’a yolum düşmedi. Onun için de özelliklerini tanıyamadım. Ama ağıtlarıyla ruhumda, beynimde, benliğimde yaşadım. Onu tanımama türküleşen Sarıkamış ağıtları vesile oldu. Tıpkı Çanakkale gibi, Yemen gibi. Çanakkale’yi ve Yemen’i ben değil çoğumuz ağıtlarla tanıdı. Demek ki bir yerin tanınmasında adına yakılan türküler, ağıtlar önemli bir etken olmuş. Adana, Kırşehir, Samsun, Urfa, Erzurum, adına yakılan türkülerle ününe ün katmış, kişiler ili görmese de türkülerinde adını duymuş, anlatılan yerleşim birimi müzikle bütünleşerek bizlere ulaşmıştır. Onun için de ulaşan bilgi kulaklarda ebediyen yerini koruyacak, hiçbir kuvvet onun unutulmasını sağlayamayacaktır. Yakılan türkü ve ağıt zaman içinde müteakip defalar tekrar edildiği için kişi, o yöreyi görmese de ağıtlarıyla yaşayacak, türküleriyle tanıyacaktır. “Çanakkale içinde aynalı çarşı” dizesi olmasaydı Çanakkale ilimiz hiçbir zaman adını bu kadar geniş bir kitleye duyuramayacak, Aynalı Çarşı’yı kimse bilemeyecek, reklâmını yapsa dahi Çanakkale de, Aynalı Çarşı da bu kadar üne kavuşamayacaktı. Onun ünlenmesini sağlayan tek sebep türkülerle anlatılmış olmasıdır. Muş için de, Sarıkamış için de durum aynıdır. Öyle ise Sarıkamış üstüne yakılan ağıtlar yörenin yurt sathına duyulmasında önemli bir etken olmuştur.

Daha önce de söylediğimiz gibi yöre üstüne yakılan ağıtlar o yörenin tanıtımında, adının geniş kitlelere duyulmasında önemli bir paya sahiptir. Bunun da kaynağı üstüne yakılan türküler ve ağıtlardır. Sarıkamış’ta üstüne en çok ağıt yakılan yörelerden biridir. Ben Sarıkamış’a, Soğanlı’ya, Altınbulak’a gitmedim, görmedim. Ama üstüne yakılan ağıtlarında Soğanlı’yı da Altınbulak’ı da yaşadım. Gidip Sarıkamış’ı göremesem dahi onu ağıtlarında yaşmaya devam edeceğim. Çünkü Sarıkamış: Ayağı çarıklı gidip de çarıksız dönemeyenlerin söylediği bir ölüm türküsü, dönüşü olmayan bir yolun ayak sesidir. Sarıkamış: Sıfırın altında -40 derecede donan on binlerce vatan evladının çığlığı, donuyorum diyerek haykırışın sesidir. Binlerce vatan evladının nefesinin buz tuttuğu, dört çocuğunu kaybeden Sindelli Ağıtçı Kara Zala’nın feryadıdır.

Sarıkamış: Anaların “guzum” diyerek çırpınışının, dizlerini döverek uğunuşunun sesidir. Edirne’den Ardahan’a, Adana’dan Artvin’e, İzmir’den Sivas’tan Kafkasya’ya gidip de dönemeyenlerin ağıtlarına, türkülerine yansıyan dizelerdir. Sarıkamış: Türk insanın içinde bir yara, gözünü budaktan esirgemeyen Mehmetçiğin bilerek ölüme gidişinin hazin bir hikâyesidir. Şiirdir, koçaklamadır, cengi harbidir, kahramanlık destanıdır. Yaşanılan acıların en acısıdır Sarıkamış. Gerdeğe girmedik kızların yavuklusunu yitirdiği, yazlık elbiseyle donarak kaybolup giden körpe fidanların, ana “guzuları”nın alın yazılarının yazıldığı yerdir Sarıkamış. Vatanı için bıyığı terlememiş delikanlıların yitip gittiği yerdir Sarıkamış. Ağıtların birbirine ulandığı, beyaz gecenin sabahının olmadığı yerdir Sarıkamış.

Bu kadar acıların yaşandığı, türkülerin, ağıtların yakıldığı olay için Mustafa Küpeli: “Sarıkamış`a Dönüşü Olmayan Yolculuk” başlıklı yazısında hadiseyi şöyle dile getiriyor. Aynen Aktarıyorum: “Bildiğiniz gibi Türk Savaş Tarihinin en üzücü olaylarından biri olan Sarıkamış dramının 93. yıl dünümü bir etkinlikle yine hüzünle anılacak. Bardız’dan, Kızılçubuk’tan başlayan bir tahruz öyküsü yürekleri dağlayacak. Komutanlar; öğrencilerin kardan yaptığı şehit siluetlerine bakarak vatan için seve seve can veren vatan evlatlarının kahramanlığını anlatırken akıp giden gözyaşları yine sel olup akacak.

Askeri kırdıran Enver Paşa yönetimindeki Osmanlı ordusu daha Kars’a ulaşmadan Allahuekber Dağları’nda, Soğanlı Dağı’nın eteğinde Şenkaya’ya yakın Bardız Deresi’nde, Çil Horoz Dağı’nda, Çakır Baba’da donarak şehit oldular. Asıl donma zirveye yakın yerde Taht Yaylalarında oldu. Bu harekâtın askeri açıdan, teknik açıdan vebalı büyüktü. Sarıkamış harekâtından sonra geride ağıtlar, figanlar ve bugün bile başımızı ağrıtan sorunlar kalmıştır. Enver Paşa’nın adamları 20 yıl gazetecileri bölgeye sokmamıştır. Bu yüzden savaşın bütün tanıkları yok olmuş. Kimi der tek kurşun atmadan 90 bin asker şehit verilmiş. Kimi der 70 bin, kimi de der 60 bin. Tarihçiler tarihsel bir sorumluluğu yerine getirmek için yarım asır sonra kaleme alınca Sarıkamış tarihi dramı böyle eksik bazen de yanlış yazılmıştır.

Bilindiği üzere Birinci Dünya Savaşı sırasında ilân edilen seferberlikle, eli silah tutan her Türk askere alınmış, özellikle bu askerlerden Sarıkamış Harekâtına katılanların çoğu geri dönmemiştir. Seferberlik sonrasında, her köyde bir muhtar ve bir imam kalmış, geride zuhur eden cenazeleri kaldırmak için çoğu kere yeterli cemaat bulunamamıştır.

(…) ‘Bu konuyla ilgili düşüncelerini Necip Topuz ise şöyle anlatır; ‘Yemen’de kızgın çöllerde, Çanakkale’de derin sularda, Sarıkamış’ta dondurucu soğukta yitip giden Anadolu çocuklarının hikâyesini barındırır. Bu yerler aslında bir imparatorluğun ayakta kalmak ve yaşamak için son çırpınışlarının adıdır. Koca çınarımız, içinden kemiren kurtlar, gövdesini kesmeye çalışan düşmanları yüzünden çatırdayarak yıkılırken, çıkan feryadın adıdır. Yemen, Çanakkale, Sarıkamış… Acımız derindir, hüzünlüyüz, kalbimizde bir burukluk var.’

(…) Sarıkamış gazilerinden Balıkesirli Mehmet oğlu Ahmet Ağa da yaşadıklarını: ‘24 Aralık’ta Sarıkamış’a doğru yürüyüşe geçen askerlerimiz, gece dağa tırmanmaya başladılar. Şiddetli soğuk, korkunç tipi altında, gecenin karanlığında birbirlerine tutuna tutuna, karlara bata çıka yol almaya çalıştılar. İliklerine kadar titreten tipinin şiddeti karşısında üzerlerindeki soğuk yüzü görmemiş yazlık kıyafetleri ile yürüdüler. Yol yokuş bitmek bilmiyor, kara saplanmış ayaklara geçit vermiyordu. Yol bitmeli, kar aşılmalıydı, nasılsa her gecenin bir sabahı vardı. İşte, bu gece yürüyüşü sırasında önce gözler donmuş, kör olduğunun kimse farkına varamamış. Sabahın ilk ışıklarını görememiş, hala gece karanlığı devam ediyor zannetmişlerdi. Yüreklerinin aydınlığında yürümeye çalışmışlar… Yollarını aradılar, karlara saplandılar ve geride kalmaya başladılar… Geride kalanlar yavaş yavaş donuyordu. Kapkara gecenin sabahını göremediler… Sağ kalan birkaç asker için bir daha sabah olmadı. Sarıkamış’a yaklaştıklarında kar erimemiş ama onları eritmişti… Soğuğa birde açlık eklendi. Erzak getiren birliklerin askerleri de donarak öldüğünden, açlık sağ kalanları da perişan etmişti’ diyerek hadisenin vahametini böyle dile getirmiştir. “

Bu ve benzeri yazıları okuduktan sonra Sarıkamış ağıtlarının neden bu kadar yanık, içli, niye bu kadar efkârlı olduğunu daha iyi anladım. O ağıtları dinledikçe içim burkuldu. Yüreğim yandı. Anaların feryadı gözümde canlandı. Canlandıkça Sarıkamış’ta yaşanan hadiseler yüreğimde katmerlendi, kat kat oldu. Halk Ozanı İmami’nin okuduğu Sarıkamış ağıtıyla yüreğim daha da yandı, tutuştu. Ozan kasetinde ağıtın hikâyesini anlatıyor. Fonda yanık bir zurna çalıyor. Nasıl çalıyor. Aman Allah’ım yürek dağlıyor. “Seferberlik harbinde 1914 – 1915’li yıllarda Sarıkamış’ta, Soğanlı Dağlarında, Altınbulak bölgelerinde tek kurşun atmadan 90 bin askerimiz karda, buzda, donarak şehit olmuştur. Yurdun dört bir köşesinden askerler olduğu gibi Kayseri, Pınarbaşı, Sarız, Tomarza ve Çukurova’dan da binlerce askerimiz şehit olmuştur. Bunların birçoğu Avşar Aşiretindendir. Kayseri’nin Pınarbaşı ilçesinin Sindel köyünden Afşar kadını Kara Zala‘nın (Zeliha) 5 oğlundan 4’ü seferberlik harbine katılır. Evde kalan bir oğlu da topaldır. Dört oğlu bir daha geri dönmez. Sarıkamış’ta şehit olur. Bunun üzerine ağıtçı Kara Zala eliyle dizlerini döverek uğunur.”

Elif bekâr Cennet bekâr
Acemi talime çıkar
Dört oğlum cephede durur
Topalım kahrımı çeker

Sarıkamış Altınbulak
Soğanlı’yı biz ne bilek
Bizim uşak gökçek[1] gezer
Ağca zubun[2] kara yelek

Yüzbaşılar binbaşılar
Tabur taburu karşılar
Yağmur yağıp gün değence
Yatan şehitler ışılar

Gadasını aldığım Eşe
Tekerim dayandı taşa
Seferiberliği durdur
Elin’öpem Enver Paşa

Sivas’tan Sarıkamış’tan
Yatamıyom kara düşten
Hastam ağır arabacı
Yavaş indirin inişten

Adamı olan herk ediyor
Olmayanlar terk ediyor
Her nereye vardım ise
Gelinler çifte gidiyor

Sarıkamış alkan oldu
Zalim Urus[3] murat aldı
Kimsesiz kız dul gelinler
Kara giyip saçın yoldu

Kara Zala’nın beş oğlundan dördü Sarıkamış’ta şehit olmuştur. Evde kalan oğlu ise topaldır. Dört oğlum cephede durur / Topalım kahrımı çeker diyerek bir ananın nasıl çaresiz kaldığını, feryadını, anlatmaya çalışır. Anlatmaya çalışsa da onun dört oğlunun acısını kim bilebilir. Onun gibi kim yanabilir ki. Hani bir söz vardır:”Ağlarsa anam ağlar / Gayrısı yalan ağlar” derler. Evet, Kara Zala’nın acısını ana olanlar anlasa da yine Kara Zala kadar yanamaz, uğunamaz.

Çukurova’da iyi ağıt yakanlar “uğundu” sözcüğüyle anlatılmaya çalışılır. Uğunmak, dövünmek, elini dizlerine vurarak ağıt yakmak, ölenin acısıyla fırıldak gibi dönmek anlamında kullanılır. Özellikle Afşar anaları bu konuda rüştünü ispat etmiş, ağıt yakma geleneğinde en ön saflarda yerlerini almıştır. Gidip de dönmeyen canlar, gelinlik kızların yavukluları dile gelir Afşar anasının dizelerinde. Gözü yaşlı ana yutkunmadan, gözünü kırpmadan okumuşluğu yazmışlığı, kâğıdı kalemi olmadan dile getirir duygularını. Gözyaşıyla yunup arınan şehit oğluna, donarak dağlarda yitip giden genç fidanlara seslenir. Rus onun için can alıcı değildir, Onun için de: “Benim korkum Ruslar değil / Karakışa kurban verdim” diyerek can alıcının tabiat şartları olduğunu açıkça ifade eder.

Gene uğru[4] kış geliyor
Görmeyene hoş geliyor
Şu Sivas’a giden kağnı
Dolu gidip boş geliyor

Aziziye baba yurdum
Kafkasya’ya tabya kurdum
Benim korkum Ruslar değil
Karakışa kurban verdim

Sarıkamış ne aralı
Kimi ölmüş kimi yaralı
Bunu duymuş var mı ola
Yalan dünya kurulalı

Kimini gülle götürdü
Kimini toplar yatırdı
Kör olasıca Moskoflar
Neçe ocaklar batırdı

Hücum borusu vuruldu
Asker hücuma kalkıyor
Sağ böğrümden vuruldum
İki başlı kan akıyor

Uşak gitti sürüyünen
Asker kalkar boruyunan
Hangi eve vardıysam
Bir gelin var karıyınan

Yaslı deli gönül yaslı
Acep nedir bunun aslı
Kardeşler kana belenmiş
Kara don gülgülü[5] fesli

Soğanlı’da bir harp oldu
Neçe canlar telef oldu
Sarıkamış alınışın[6]
Sağ olanlar mektup saldı

Yağan karların altında
Kara çadır var mıydı
Top gürleyip gelir kene
Acep derdin var mıydı

Dokuz kardeşi ölenin
Benim gibi olur bacısı
Sivas’ta tabur dökülmüş
Benim anamın kuzusu

Sarıkamış üstünde kar
Kar altında Mehmet yatar
Gülüm donmuş kara dönmüş
Gören sanmış yârin sarar

Kimi Yemen kimi Harput
Üzerinde ince çaput
Avut yiğit gönlün avut
Yâr sarmazsa Mevlâ’m sarar

Yukarıda, “Sarıkamış`a Dönüşü Olmayan Yolculuk” başlıklı yazıdan yaptığımız alıntıda: “Seferberlik sonrasında her köyde bir muhtar ve bir imam kalmış, geride zuhur eden cenazeleri kaldırmak için çoğu kere yeterli cemaat bulunamamıştır” deniliyordu. Bu tezi yukarıda tümünü verdiğimiz Afşar anasının şu dizeleri de doğruluyor: “Hangi eve vardıysam / Bir gelin var karıyınan.” Evet, askere alınmayan gelinle koca karı. Başka kimse yok. Köyler boşalmış. Vakit namazı kılacak kimse yok. Buna yürek mi dayanır, özek mi dayanır. Elbette dayanmaz. Kara kışa kurban verilen yiğitler için ancak ağıtlar yakılar. Afşar anası da öyle yapar. Yangınını dizelerine dökerek alır hırsını:

Sarıkamış’ta var maşın[7]
Urus yığmış ağır koşun[8]
Bizim asker açık çıplak
Dağlarda büyüdü kışın

Çadırlar dağa kuruldu
Hücum borusu vuruldu
Bir Sarıkamış uğruna
Doksan bir fidan kırıldı

Yaşa padişahım yaşa
Kan bulaşmış çatık kaşa
Biz Urus’a esir düştük
Sebep oldu Enver Paşa

Sarıkamış içi meşe
Urus yaktı hep ateşe
Bizi koydun eli bağlı
Nere gittin Enver Paşa

Binboğa’ya kar çok yağar
Karlar yatar namlı namlı
Dört birader babam oğlu
Nenni gardaşlar nenni

Anam da yok babam da yok
Varamam yollarım ırak
Su isterim verenim yok
Başucumda bacım gerek

Evet, Afşar anasının dizelerinde, kaynaklarda: “Bir Sarıkamış uğruna / Doksan bin fidan kırıldı” deniliyor. Gerçekten ne kadar kaybımızın olduğu konusunda da kaynak taraması yaptım. Kaynaklarda çelişkili bilgiler var. Çoğunluğu doksan bin askerin donarak öldüğü yönünde. Doğrusunu söylemek gerekirse ben de doksan bin kaybımızın olduğunu biliyorum. Fakat bulduğum bazı kaynaklar kaybımızın doksan bin olmadığını söylüyor. Konuyla ilgili internette bulduğum forum.memurlar.net/topic.aspx sitesindeki yazıyı aynen aktararak bilgilerinize sunmak istiyorum:

“Sarıkamış’ta Rus ordusunu imhayı planlayan Enver Paşa, 22 Aralık 1914’te Erzurum’a gelerek harekâtı başlattı. Enver Paşa, 5 Ocak 1915’te durumun iyice kötüye gittiğini görünce, ‘Ben İstanbul’a dönüyorum’ diyerek Türk Tarihinin belki de en çok tahrif edilmiş savaşlarından biridir. Yukarıda harekâtın ana hatları verildiği için ben sadece savaştan sonraki kayıplarla ilgili bilgi vereceğim. Hem Rus hem Türk kayıtları kesindir: Türk ordusu dağlarda donmayı beklemek bir yana Rus güçleriyle şiddetli çarpışmalara girişmiş ve başarıya bir nefeslik mesafeye kadar gelmiştir. Saldırının başarısız olmasının nedeni ordumuzun geleneksel yumuşak karnı olan ikmal sisteminin bozuk arazide çökmesidir. Buna rağmen bile asla bir bozgun söz konusu değildir; Rus kayıtlar 9. Ordunun düzenli bir çekilme gerçekleştirdiğini söylemektedirler. Kayıplara gelince, doksan bin donan Mehmetçik balonu patlamaktadır. Hem 9. Ordu kayıtlarına, hem de savaş meydanını elinde tutan Rus Ordusunun yaptığı sayıma göre Türk güçleri çatışmalardan ve soğuktan toplam 23 bin ölü vermiştir. Buna ek olarak 9 bin kadar da kayıp ve esir ile toplam zayiat 32 bin kişidir. Buna çoğunluğu sonradan toparlanan kaçakları da ekleyince en nihayet 57 bin savaş dışı asker çıkmaktadır.

Tek kurşun atamadığımız söylenen Rus ordusu ise 10 bini sırf donmadan olmak üzere toplam 30 bine yakın kayıp vermiştir. Stratejik alanda ise, bizzat Enver Paşanın hazırladığı Sarıkamış Planı başta Rus Kafkas Ordusu Başkomutanı General Yudeniç tarafından ‘Son derece cüretkâra ne ve akıllıca düşünülmüş, başarıyla uygulanabilmesi halinde tüm Kafkasya’daki Rus egemenliğini bitirecek bir plan’ olarak nitelendirilmiştir. Peki, arşiv kayıtları böyleyse 90 bin Mehmetçik hikâyesi nereden gelmektedir? Sarıkamış harekâtı hakkında atıp tutanların hepsi sadece ve sadece tek bir kaynağa dayanmaktadır. O da 9. Kolordu Kurmay Başkanı Şerif Köprülü’nün 1921’de akşam gazetesinde yayınlanan, daha sonra da ‘Sarıkamış ihata manevrası ve meydan muharebesi’ adıyla kitaplaştırılan şüpheli anılarıdır. Şüpheli diyorum zira sene 1921 ve mütareke basını ile işbirlikçi sultan hükümeti tam gaz ittihatçıları karalama kampanyası yürütmektedirler. Hâlbuki hem Türk, hem de Rus ordu kayıtları Türk kaybını inatla 33 bin ölü, kayıp ve esir olarak veriyorlar. Buna itiraz edecek kişilere ise şunu demek isterim: ‘Belgeler konuşunca herkes susar’ çoğu tarihçinin bildiği bir ilkedir. İstatistik verileri çok hassas bilgilerdir 1. elden belgelere dayanılmadıkça inanılmazlar. Bu yüzden muharebe zayiatları gibi kesin bilgiler verecek kişilerin muğlâk 3. elden kaynakları göstermesi geçerli değildir. Sarıkamış harekâtı artık bir karşıt propaganda malzemesi olmaktan çıkarılmalı, gerçekler söylenmelidir” deniliyor.

SONUÇ: Evet, gerçekler söylenmeli, kapalı kutular açılmalı, açılması için de eli kalem tutan tüm tarih araştırmacıları seferber olmalıdır. Ben tarihçi değilim. Sarıkamış’ı derlediğim ağıtlarıyla tanıdım, Halk Ozanı İmami’nin türküleriyle onu benliğimde yaşadım. Bu yazı münasebetiyle daha da yakından tanıma fırsatı buldum. Toparlayabildiğim kadarıyla Sarıkamış üstüne yakılan ağıtları bu yazıyla birlikte sunmaya çalıştım. Yöre ile ilgili yakılan ağıtların o yörenin tanıtımında çok önemli bir etken olduğunu örnekleyerek yine bu yazı münasebetiyle aktarmaya çalıştım. Yararlı olabildikse ne mutlu diyor, tespit ettiğim Sarıkamış ağıtlarıyla satırlarımı noktalamak istiyorum.

Sarıkamış Sarıkamış
Düşman gelmiş yaka yaka
Sürmeli Ali esir gitmiş
Dört yanına baka baka

Toplar cepheden kuruldu
Yunan’ın boynu buruldu
Ayan olsun dertli anam
Yalnız Musa’n mı vuruldu

Hücum borusu vuruldu
Asker hücuma kalkmıyor
Yandım anam deyince
Gardaş gardaşa bakmıyor

Anam ağlar babam ağlar
Toptan dumanlandı dağlar
Ayan olsun dertli anam
Doktor yaralarım bağlar

Boz Omar’ım Ağ Murat’ım
Yıradım oğlum yıradım[9]
Dokuz oğlan anasıyım
Elden orakçı[10] aradım

İbrişimin kozaları[11]
Battı Afşar kazaları[12]
Sarıkamış’ta ölmüşler
Gonca gülün tazeleri

Böyle uzun dal mı olur
Şöyle çürük kol mu olur
Bir obada bir ocakta
Yedi gelin dul mu kalır

Motora gönlüm motora
Topu yükledik katıra
Sabahaçe yatamıyom
Neler geliyor hatıra

İnci sandım dişlerini
Kalem sandım kaşların
Örzülemiş[13] eşlerini
Gelin Fatma Hürü’yünen[14]

Oğlum gittin mi yesire[15]
Kaşların vermem Mısır’a
Kaba döşekte yatarken
Nasıl dayandın hasıra

Aman benim yavrularım
Narman Dağlarında kalan
Yedi oğlan anasıyım
Şimdikçe de oldu yalan

Aman kuzum aman kuzum
Narman Dağlarında gezin
Yedi oğlan anasıyım
Hiç birin görmüyor gözüm

Top başında gürleyerek
Almış gitmiş yarısını
Atını içeri çekin
Edem[16] satsın dorusunu

Bardız Deresi kan çağlar
Analar ciğerin dağlar
Çil Horoz Dağı salında
Nice nişanlılar ağlar

Allahüekber Kars’ın dağı
Mübarek şehit yatağı
Allahüekber de söndü
Doksan bin evin ocağı

Allahüekber kar boran
Tırmandık dağlara yayan
Gökten ateş dökülse de
Yılar mı hiç Ali Osman

Allahüekber yan yatar
Kızarmış da güneş bata
Allahüekberin döşünde
Neçe bin şehit yatar

Yaşıtlarını gördükçe
Günde bin kere ölüyom
Yedi oğlan anasıyım
Elden fitre alıyom

Aşağıdan ses geliyor
Figan bağrımı deliyor
Kör olasın Enver Paşa
Gelinleri el alıyor

Yaşa babam oğlu yaşa
Kan bulaştı çatık kaşa
Biz Urus’u alt ederdik
Sebep oldu Enver Paşa

Sarıkamış’ta var maşın
Urus yığmış ağır koşun
Bizim uşak açık çılpak
Dağlarda büyüdü kışın

Hak için oruç tutarım
Deseler Murat’ın yolda
Gelinleri taksim ettim
Kimi sağda kimi solda

Redifleri topluyorlar
Onlar da kaçmak derdinde
Nuri Mehmet’in mezarın
Uşaklar görmüş Mardin’de

Yüksek hükümet sarayı
Var mı bu işin kolayı
Gardaşı asker etmişler
Nerde taburu alayı

Gadanı aldığım çavuş
Nerde ettiniz dövüş
Taşına kurban olduğum
Gardaşın yattığı koğuş

Soğanlı da soğan olur
Kar tipisi boran olur
Urus’u bozgun görenler
Anasından doğan olur

Sarıkamış saza döndü
Dağları gülzara[17] döndü
Serçe canlı Ermeniler
Hepsi şahbaza döndü

Enver Paşa hücum dedi
Yarıldı Moskof’un ödü
Zalim Allahüekber Dağı
Neçe yiğit aslan yedi

Kaynakça:

Canlı Kaynak:

Adı Soyadı : Halk Ozanı İmami
İli : Adana
İlçesi : Kozan
Köyü : Beytepe
Doğum Yılı : 1954

Yazılı Kaynaklar

Emir Kalkan : Kayseri Yöresi Ağıtları Kayseri Kültür Müdürlüğü Yayınları Kayseri 1992.
Ahmet Z. Özdemir : Ağıtlar 1 / 2 Kültür Bakanlığı Yayınları Kültür Eserleri Dizisi No: 303, Ankara 2001.
Mustafa Küpeli :Sarıkamış’a Dönüşü Olmayan Yolculuk. http://www.tumgazeteler.com

Yararlandığım Siteler :

www.avsargencligi.com

avsarlar.org/haber_oku.asp

www.siyasalbirikim.com.tr

DİPNOTLAR

[1] Güzel giyinmek.

[2] Bir giysi çeşidi.

[3] Rus.

[4] Önü- Önde.

[5] Kan kırmızısı.

[6] Alınınca.

[7] Tren,

[8] Asker, arabaya pulluğu koşacak hayvan.

[9] Uzaklaşmak.

[10] Orakla ekin biçen işçi.

[11] İbrişim kuşağın ucundaki yuvarlak püsküller.

[12] Afşarların yoğun olarak yaşadığı ilçeler.

[13] Arzu etmek.

[14] Bayan adı- Hürü ile.

[15] Esir.

[16] Kardeş – Büyük ağabey

[17] Gül tarlası- Gül bahçesi

TÜRK EDEBİYATI DOSYASI /// Ekrem Hayri PEKER /// Bursalı Tahir Bey ve Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey’in gözünden Karagöz ve Hacivat9


Ekrem Hayri PEKER /// Bursalı Tahir Bey ve Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey’in gözünden Karagöz ve Hacivat

E-POSTA : ekrempeker

16 Mayıs 2018

Balıkhane Nazırı olur mu diye hiç şaşırmayın. Birinci dünya savaşında imparatorluğun en kalabalık ve en ayrıcalıklı şehri olan (ayrıcalıklı çünkü İstanbullular askere alınmazdı) İstanbul’u duyurmak kolay bir iş değildi. Yeterince kesilecek kasaplık hayvan bulunmadığı için, şehri yönetenler deryaya yani denize yönelmişlerdi. Talat Paşa’nın önerisiyle askerlerden balıkçı birlikleri kurulmuş. O yıllarda sadece İstanbul’da yaklaşık 500 bin ton balık tutuluyormuş. Şimdi Türkiye’de 200 bin ton balık tutuluyor dersek miktarın büyüklüğü iyice anlaşılır.

Eski İstanbul’un gündelik hayatını, bütün detaylarıyla ilk defa matbuat hayatına taşıyan 1842-1928 yılları arasında yaşamış, Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey’dir. Mahalleden saraya kadar geniş bir yelpaze içinde eski halk inançlarından eğlencelere, doğum adetlerinden kahvehanelere, devlet adamlarından musikişinaslara, meddahlardan şairlere, tulumbacılardan esrarkeşlere, tarikatlardan ticaret hayatına kadar eski İstanbul’un renkli hayatı ve bu hayatın kahramanlarıyla ilgili orijinal bilgi ve tespitleri, anıları 1922 yılında Peyam Sabah ve Alemdar gazetelerinde yayınlanmıştır. Entelektüel bir insan olduğu anlaşılan Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey, Ahmet Nihat Banoğlu tarafından kitaplaştırılan anıları yetmişli yılların sonunda Tercüman gazetesince yayınlanan 1001 Temel eser dizisinde çıkmıştır.

Ali Rıza Bey, anılarında karagöz ve Hacivat gölge oyununa da değinir ve ilginç bilgiler aktarır. Karagöz ve Hacivat’tan önce kısaca gölge oyununun tarihçesini anlatalım.

Gölge Oyunu, geleneksel olarak hayvan derilerinden kesilerek hazırlanmış insan, hayvan, eşya gibi figürlerin bir ışık kaynağı önünde oynatılarak, gölgelerinin gerdirilmiş, beyaz bir perdeye düşürüldüğü gösteri sanatıdır.

Kökenleri üzerine çeşitli görüşler olmakla birlikte; Asya’nın zengin gölge oyunu geleneği, bu sanatın Cava Adası’ndan, Hindistan’dan veya Çin kültürlerinden 10. yüzyıldan itibaren yayıldığı öne sürülmektedir.

Doğu ülkelerine özgü bir sanat olan gölge oyununun ilkin Çin’den çıktığı söylenmektedir. Söylenceye göre Çin imparator Wu (MÖ. 140-87), çok sevdiği karısının ölümü üzerine derin bir üzüntüye kapılır. Şav-Wöng adlı bir Çinli, imparatorun üzüntüsünü hafifletmek için, ölen kadının hayalini bir perde arkasından gösterebileceğini söyler; sarayın bir odasına gerdirdiği beyaz bir perdenin arkasından geçirdiği bir kadının perde üzerine düşen gölgesini, ölen kadının hayali diye sunar (MÖ. 121). MS. XI. yüzyılda yazılmış bir Çin ansiklopedisinde bu olaydan söz edilmekte ve ansiklopedinin yazıldığı çağda gölge oyununun deriden yapılmış şekillerle pazar yerlerinde oynatıldığı belirtilmekteymiş.

Bir başka söylentiye göre, gölge oyunu Wayang adı verilen ve gerek şekilleri, gerek konuları bugüne değin korunan bu oyunlarda Hint efsanelerinin etkisi açıkça görülmekte imiş. Yapılan incelemelerden öğrendiğimize göre, Cava edebiyatında, evren, bir Wayang sahnesine, insanlar ve doğa da Wayang tasvirlerine benzetilmiştir.

*

İslam ülkelerinde görülen gölge oyununun, benzerlikler de göz önüne alındığında, Cava adasından geldiği tahmin edilmektedir. Anadolu’ya ise, 16. yüzyılda Mısır’dan gelmiş olma ihtimali büyüktür. Gölge oyunlarının Türklere, Cava ve Hindistan’dan geldiği de iddia edilmektedir.

Zamanla bu oyuna Türkler kendi yaratıcılıklarını katmış; ona çok daha renkli, hareketli, özgün bir biçim vermişlerdir. Öyle ki, 19. yüzyılda Mısır’ı ziyaret eden gezginler, orada izledikleri oyunun Karagöz ve Hacivat olduğunu ve gölge oyununun Mısır’a Türkler tarafından getirildiğini öne sürmüşlerdir. İlk başlarda 28 farklı oyundan oluşan Hacivat Karagöz oyunları zamanla çoğalmıştır. Ramazan ayında Kadir Gecesi hariç her akşam bir oyun oynanırdı. Farklı yörelere ait insanlar, oyunda yer alırdı. Bu oyunun piri olarak Şeyh Küşteri olarak bilinir. Öyle ki oyunun oynandığı perdeye “Küşteri Meydanı” da denilirdi. Oyun. Mukaddime (giriş), Muhavere (atışma), Fasıl (asıl amacın, oyunun sergilendiği bölüm), yapılan hatalar için özür dilenilen ve bir sonraki oyun hakkında bilgi verilen bölüm olmak üzere dört bölümden oluşur.

Geleneksel Türk seyir sanatlarındaki türler, bir olayın, bir durumun, bir hikâyenin taklit, söz oyunları, şarkı ve danslarla anlatıldığı; belli bir hicivle güldürmeyi eğlendirmeyi amaçlayan oyunlardır.

Geleneksel Türk seyir sanatları kukla, karagöz, meddah ve bu üç sanatın bir karması sayılan orta oyunudur. O dönem, Karagözcülere, Hayal-ı Zilci, Hayalbaz deniliyordu.

*

Köprülüler devrinde padişahlar Edirne’de yaşıyordu. Padişah IV. Mehmet, Hayal oyunlarına meraklıydı. 1685 yılında ünlü hayalci Ahmet Çelebi’yi Karagöz oynatması için Edirne’ye getirtmiştir. Padişahın huzuruna gitmek için Ahmet Çelebi’ye iki atlı bir araba tahsis edilmiş, harcırahı, nafakası ve araba ücreti olarak toplam beş bin akçe ödenmiştir.

Sarayda yaşayanlarda geleneksel oyunlardan uzak değildi. Haremde Karagöz oynatılırdı. Bunun için seçilen cariyelere Karagöz ustalarının talim verdiği belgelerden anlaşılmaktadır.

19.yüzyıldan itibaren Karagözcüler birleşerek bir esnaf teşkilatı oluşturdular ve kendileri dışında kimsenin Karagöz oynatmasına müsaade etmedikleri, 1910 yılında adliyede memur İzzet Efendi’yi resmi makamlara şikâyet etmelerinden anlaşılmaktadır.

1857 yılında ruhsat ücretlerinden şikâyet eden bir dilekçede Hayalci (Karagöz) kâhyası Seyyid Mehmet Salih’in de imzası vardı.

*

Sultan Abdülhamit’in istibdat yönetiminin sıkılaşması Osmanlının geleneksel Türk seyir sanatını yapanları da etkiler. Kuklacılar, hayalciler (karagöz-Hacivat), meddahlar ve ortaoyuncularını etkiler. Konularını günlük hayattan alan ve devlet yönetimindeki aksaklıkları eleştiren bu sanatçıların serbestçe yaptıkları faaliyetler, 1896 yılında çıkarılan bir nizamnameyle, “Hangi lisan ve tarzda olursa olsun Osmanlı memleketi dâhilinde tiyatro, cambaz, hayal (Karagöz), hokkabaz, kukla oynatılmayacaktır.”

Gelelim Ali Rıza Bey’in ifadesiyle Karagöz’e;

“Evvelce İstanbul ahalisinin başlıca eğlenceleri hayal, ortaoyunu, meddah, cambaz, hokkabaz köçek, incesaz takımları idi. Bunların pazar yerleri İstanbul’da. Kadıköyü’nde olduğundan ihtiyacı olanlar Oraya müracaat ederlerdi. 1861 tarihinde adı geçen han yandığı için Baltacı Hanı bunlar için pazar yeri yapıldı.

Kadınlar cemiyetinde çengiler icrayı sanat ederlerdi. Zevk erbabının bir de meyhane âlemleri vardı. Sonraları garp medeniyetine, uyulmak istenildiği için alafranga eğlencelere heves olunmaya başladı. Galata ve Beyoğlu âlemlerine rağbet çoğaldı.

Bu saydığım eğlencelerin geçmişini mahiyetlerin, ahlâk bakımından iyi ve kötü taraflarını, Galata ve Beyoğlu eğlencelerini ve bunlara halkımızın düşkünlüklerini kısım kısım arz ve beyan etmek istedim.

Zaman geçtikçe asıl maksadından çıkmış olduğu için bugün o şaşaalı tiyatrolara düşkün olanların nefretle reddetmekte oldukları hayal oyunu vaktiyle gerçek bir temsil gibi ulvî bir maksada dayanarak icat olunmuştur.

Şamdanîzade Tarihi’nin birinci cildinin 261. sayfasında şunlar yazılıdır:

283 sene, Şeyh Ayni Abdullah Küşterî Hazretler irşat edeceği zevata gece perde kurup arkasına mum yakıp hay-i huy ettirdikten sonra mumu söndürdükte karanlıkta bu suretler kaybolacak, bu dünyada her ne kadar rahat, alış-veriş, harp, kıtal, zevk-u safa, elem ve gam ve ibadet ve can çekişme zuhur ettikte bu gibi zıll-ü hayale benzer deyu temsil etmişti. Sonra zıll-ü hayal oyununu bulup düğün ve helva geceleri vakit geçirmek için vesile yaptılar. Lâkin basiret ehli yine basiret göziyle nazar kıldıkta şeyhin kerametiyle irşad olur.

Bursa Mebusu Tahir Beyefendi tarafından yazılan bir makale ile Maarif Meclisi eski azasından Ziya Beyefendinin bana gönderdiği cevabi yazısı bu hayal oyunu hakkında etraflı bilgileri taşımaktadır. Bunun suretini ve hayal oyuncularının meşhurlarından tahkik edebildiklerimin isimleriyle sanatlarını ve maharet derecelerini aşağıya yazdım:

Tahir Bey’in yazdıkları;

Yüksek tabaka arasında “Haya’’, halk ve çocuklar arasında ‘’Karagö’’ denilir, terbiye ve edep dahilinde oynatılır. Hele oyuncu olan kimse nüktedan bulunursa çoğu zaman ibret alıcı ve uyarıcı olur. Hatta ibret gözüyle bakılırsa hayalin oynatılmasına cevaz bulunduğu hakkında din adamlarının fetvası bile vardır.

Kibarlar arasındaki şöhreti dolayısıyla bu oyun ‘’vahdet’’ nokta-i nazarından icat edilmiştir. İcat eden de Bursa’da Hükümet Caddesinde medfun Şeyh Kuşteri namında bilgin bir zat imiş. Rivayete göre Yıldırım Bayezit devrinde ‘’Hacı İva’’, ’’Ham Evha’’, halk dilinde ‘’Hacivat ve Karagöz’’ namlarında iki nüktecinin şakaları Seyh Küşterî tarafından hayalde gösterilerek meydana gelmiştir.

Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nin birinci cildinin 654. sayfasından itibaren Karagöz oyununa dair bir nevi hurafeyi andırır nakillere göre Hacivat’ın Alâeddinî Selçukî zamanında Mekke ile Bursa arasında gidip gelen Bursalı biri olduğu, Arap eşkıyası tarafından katlolunduğu Bedrihanin’de gömüldüğü ve Karagöz’ün de Kırkkiliseli (Kırklareli) olup İmparator Kostantin’in postacısı olduğu ve bunların konuşmaları hayal perdesinde gösterilerek Bayezid ‘in huzurunda icrayı sanat eyledikleri anlatılır. Fakat İmam Şu’ranî, Şeyh Ekber’ in ‘’Fütuhat-ı Mekke’’sinin 317. bölümünden naklen halkın hicabı arkasında olarak Cenab-ı Hakkın hakikaten fail-i muhtar olduğunu bilmek isteyen hayal-i settare ile suretlerine nazar etsin diyerek başladıkları başta hayal oyununa düşkünlükleri ve vukuf ehlinin bu oyundan ince mânâlar çıkarttıklarını mufassal olarak beyan eylediklerine ve şeyhin vefatı ise herhalde Şeyh Küşterî’den evvel, yani 638 (1240) tarihi olduğuna nazaran bu oyunun Muhiddin-i. Arabînin vatanı olan Endülüs kıtasındaki Araplar arasında dahi ‘’Settare’’ adıyla meşhur olduğu anlaşılır.

Bir nüshası Ragıp Paşa Kütüphanesinde mevcut olan Arapça ‘’Tayf-ül Hayal’’ adındaki eser de bu hususta yararlıdır.

Her ne hal ise bu oyun hakkında bir çok manzume yazılmıştır. Karagöz’ün mezarı Mevlid yazarı meşhur Süleyman Dede merhumun yakınında ve Çekirge’ye giden yolun sağ cihetinde görülmektedir. Mezar taşının üzerinde şu manzume vardır:

Nakş-ı sun’un remzeder hüsnünde rüyet perdesi
Hâce-i hükm-i ezeldendir hakikat perdesi
Sireti surette mümkündür temasa eylemek
Hail olmaz ehi-i irfanı basiret perdesi
Her neye im’an ile baksan olur iş aşikâr
Kılmış istilâ cihanı hab-ı gaflet perdesi
Bu hayal âlemi gözden geçirmektir hüner
Nice kara gözleri mahvetti suret perdesi
Şem’i aşkla yandırıp tasvir-i cisminden geçen
Ademi âmed-i şadetmekte azimet perdesi
Hangi zille iltica etsen fena bulmaz acep
Oynatan üstadı gör kurmuş muhabbet perdesi
Dergâhi Ali Abada müstakim ol Kemteri
Gösterir vahdet eyleyen kalktıkta kesret perdesi

Şeyh Küşteri’nin ününe ‘’Gülşen’’ adındaki eseri de delildir. O eserden (aşağıdaki beyt) nakledilmiştir:
Ademsin ol ademde sende sakin
Bulunmaz vâcibe malüm ve mümkün

Aşağıdaki manzume de hayal oyunu hakkında söylenmiş ibretli bir eserdir:

Bu perde çeşm-i ehl-i zahire bir nakş-ı surettir
Rümuz erbabına amma ki temsil-i hakikattir
Cihana benzetip Şeyh Küşteri bu perdeyi kurmuş
Müşabih eylemiş ecnasa tasviri ne dikkattir
Hevâdar safaya nesve bahşeyler bunun seyri
Hakikat-bin olan erbab-ı tab’a ayn-ı ibrettir
Ne var bilmez veray-i perdede kimsedir tahkik
Lisan-ı hal ile hali cihanı bir hikâyettir
Eğer dikkat olursa Karagöz’le Hacı İvaz’ın
Malik-i fehmeden ehl-i kemale başka halettir
Nice mânâ olur melhuz tahtında seyret
Nikâtın anlasun ehli deyu arz-ı nezakettir
Sönünce şem eşhas sürem nabut olur birden
Cihanın bî beka olduğuna işte işarettir

Diğeri:
Şem’ai şâri yanınca cilvezardır perdemiz
Pertev-i feyz-i safalar ruşenadır perdemiz
Her dakika calib-i hayret menazır arzeder
Bir temaşahane-i ibretnümadır perdemiz

Diğer:
Şem’amızda pertev-i feyz-i hakikat aşikâr
Hayre-sâz dide-i ehl-i dehadır perdemiz
Dideler ruşen gönüller zevkyab olsun bu şeb
İnşirah efzay-i bezme âşinadır perdemiz
Gelse ol çeşm-i siyahım handeler peyda olur
Cilvegâh-ı şahid-i zevk-u safadır perdemiz

Bu bahis hakkında Mülga Meclis-i Kebir-i’ Maarif azasından muallim Ziya Beyefendinin bana cevaben gönderdiği tezkerenin suretini aşağıya derceyledim:

‘’Meşhur Karagöz oyununun icadı Bursa’da Belediye Bahçesi karşısında gömülü olan Şeyh Küşterî’ye isnat edildiği ve muharrirlerimizden müelliflerimiz den birçok ünlü zatın da buna inandıkları beyan-ı âlisiyle bu hususta başkaca bilgi ve mütalâam varsa bildirilmesi ‘’emelpiray-i tazim olan tezkere-i devletlerinde’’ emir buyurulmuştur.

Bendeniz yüksek amirlerine uymayı bir şeref telakki eylediğim için cevabımı takdime cesaret ettim:

Sultan-ül Evliya, mürebbiyülârifîn, fahrülmııhakkıkin hatm-ı velâyet-i Muhammediye muhiyyül milleti veddin Ebu Abdullah Muhammet bin Ali ibnilarabî-etTai-ül-Hatemi el-Endülüsî Radıyallahü-anhu ve arda Hazretlerinin ‘’Fütuhat-ı Mekkiye’’ ismindeki yüksek eserlerini dikkatle mütalaa etmiştim. Bu kitap hakaik-ı nisabın üç yüz on yedinci babı ki on yedinci fıkrasının sorularınıza tam cevap teşkil edeceğini hatırladığımdan o fıkrayı aynen tercüme ederek aşağıya alıyor ve tercümenin sonunda da bahsimize ait bir iki düşünce arz ediyorum. Bu suretle hakikatın meydana çıkmasına hizmet etmişsem kendimi bahtiyar addeder ve her halde ‘’bekay-i muhasin-i enzar-ı devletlerine arz-ı iftikar’’ eylerim.

Hazret-i Şeyh buyuruyorlar ki:

Bizim bu meselede ima ettiğimiz şeyin hakikatini bilmek murad eden, hayal perdesine oradaki suretlere ve o suretlerden söyleyene baksın ki küçük çocuklar bu perdenin mahiyetinden ve onun arkasında durup eşhası oynatan ve şahısların dilinden söyleyen zattan habersizdir, onu görmezler.

Dünyada da hakikat, bunun aynıdır, insanların çoğu farz ettiğimiz küçük çocuklar gibidir. Bunun sebebi açıktır.

Görülür ki, küçük çocuklar hayal meclisinde sevinirler, sevinçlerinden güler, oynarlar. Gaflet erbabı ise hayal meclisini sırf vakit geçirecek âdi bir eğlence sayarlar.

Alimler ise bundan ibret alırlar; onlar bilirler ki, hayal perdesi ancak bir misaldir.

Bunun için önce hayal perdesinde Vassaf denilen zat gözükür, söz söylemeye başlar. İlâhî azameti dile getirir. Kendisinden sonra hayal perdesine birbiri ardınca her sınıftan gelen suretler ile mükâleme ve muhavere eyler. Seyredenler bildirir ki: Hak Taalâ bu perdeyi kullarına bundan ibret alsınlar diye nasip eylemişlerdir. ‘

Bununla beraber hayal perdesinde gizli hakikatleri gaflet erbabı gülünç bir eğlence sayar.

İşte bundan sonra Vassaf perdeden kaybolur. Vassaf dediğimiz zat, bizce Adem aleyhisselâmdır. ‘’Fütuhat-ı Mekkiye’’nin tercüme eylediğimiz şu bahsini, okuyan Orhan Gazi zamanı ricalinden olan Şeyh Küşterî’nin Karagöz oyununun mucidi olamayacağını teslimde tereddüt etmezler. Zira Şeyh-ül Ekber efendimiz Kitab-ı Fütuhat’ı 599 (1202) tarihinde Mekke-i Mükerreme’de bulundukları sırada telif buyurmuşlardır; bu sabittir. Tabiatıyla bahsettikleri hayalin de ondan evvei mevdut olması zaruridir.

Müellifin Şam’da oturdukları sırada, yani 600 (1203) tarihlerinden sonra bir kere daha Fütuhat nüshasını yazmış bulunmalarının esas meseleye hiçbir tesiri olamaz.

Şeyh Küşterî ise 761 yılında vefat etmiş olan Orhan Gazi asrında yaşamış bir zattır. Kendisinin o tarihten bir buçuk asır evvel mevcudiyeti bilinen bir oyunun icat hakkına sahip olmasına nasıl ihtimal verile bilir? Kaldı ki Fütuhat’ın satırlarında biraz dikkat edilirse bu oyunun Fütuhat’ın telif tarihinden de çok zaman evvel Arap diyarında mevcut ve meşhur olduğu anlaşılır.

Buna binaen denilebilir ki, Osmanlı medeniyetinin zuhur ve intişarı üzerine Bursa’ ya gelmiş olan Şeyh Küşteri, evvelce Arap diyarında görüp bellediği oyunu Osmanlı medeniyetini teşkil eden heyetin kabiliyetini görerek o sırada Arapçadan Türkçeye nakil ve tercüme etmiştir.

İşte Şeyh Küşteri olsa olsa Osmanlılık dünyasında bunun ilk önce nakli ve nesri hak ve şerefini muhafaza edebilir. Esasında icadına sahip olamaz. Bu âcizleri Arap medeniyetine ait tafsilâtı maalesef görüp mütalaa etmeye muvaffak olamadım. Ümit ederim ki göremediğimiz eserlerde bu oyunu icat edene ve icat tarihine ait tafsilât da vardır.

Lâkin şurası gayrikabil-i inkardır ki, Osmanlı müelliflerinden, Şeyh Küşteri’nin mucitliğine inananlar kütüphanelerimizde ve memleketimizde nüshası pek çok olan Fütühat’ı da okumaya muvaffak olamamışlardır.

Yukarıdaki tafsilâttan anlaşıldığına göre hayal oyunu çok zaman evvel mevcut olup fakat Orhan Gazi asrı ricalinden Şeyh Küşteri, Osmanlıların kabiliyetlerine göre değiştirmiş, düzenlemiş, Yıldırım Bayezit zamanında da intişarı başlamıştır.

Tarihler Bayezit’in birçok nedimleri olduğunu yazarlar. Bunlardan Kör Hasan adında bir zat bu sanatı çok iyi bilirmiş ve padişahın huzurunda oynatırmış.

Kör Hasan’ın torunlarından Mehmet Çelebi de hayal oynatmakta pek ünlü imiş. Haftada birkaç gece Dördüncü Murat’ın huzurunda Karagöz oynatırmış.

Yedi yaşında tahta çıkan Avcı Mehmet hayal oyununu sevdiğinden Bekçi Mehmet adında bir hayal oyuncusu padişahın mizacına göre bazı değişiklikler yaparak onu eğlendirirmiş. Bu bekçi Mehmet 1659 tarihinde vefat etmiştir. Sonraları Şerbetçi Emin adında biri şöhret yapmış.

Üçüncü Selim zamanında yetişen Kasımpaşalı Hafız Bey ve ikinci Mahmut’un nedimlerinden Sait Efendi benzeri az bulunur hayal oyuncuları imiş.

Bu hafız Beyi, Beylerbeyi yalılarından birinde yapılacak sünnet düğününe peylemişler. O cemiyette bir unutkanlığın hatasını hemen düzeltip maharetini yine ispat etmiş. Böyle olduğu halde Üçüncü Selim huzurunda Karagöz oynatırken yaptığı bir gaf yüzünden oyunu hemen tatil etmiş ve sanatı da bırakmıştır.

*

Türkler Anadolu’ya yerleştikçe yeni karakterler sırayla oyunlara eklenir. Karagöz, Hacivat ve eşlerine, Beberuhi, Acem, Laz, Ermeni, Rum, Yahudi eklenir. İstanbul’un fethinden sonra zenne, frenk ve Tuzsuz Deli Bekir, Arnavut ve Rumelili karakterlerinin oyuna katıldığını görürüz. Osmanlı’nın çöküş dönemindeyse çelebi, efe ve muhacir karakterleri eklenir.

Son yılların en ünlü hayalcileri olarak radyo’da karagöz programı yapan Hayali Küçük Ali, Hadi Poyrazoğlu, Metin Özlen, Orhan Kurt, Taceddin Diker, Hayali Torun Çelebi’yi sayabiliriz.

Oyun Hacivat’ın sahneye çıkıp, “…Geldim şu küçük perdeye, bir arkadaş bulmaya, o söylese ben dinlesem, ben söylesem o dinlese. Bizi seyredenler neşelense… Ah, yar bana bir eğlence medet…”

Çocukluğumda gölge sanatının ustaları okulumuza gelir ve gösteri yaparlardı. Radyoda Karagöz saati vardı. Hayali Küçük Ali Karagöz ve Hacivat’ı canlandırırdı. Bu geleneği Bursa’da sürdürülüyor.

Bursa, gölge oyunlarına sahip çıkar ve gölge oyunu geleneğini sürdürmede liderliği üstlenir. Kent Otel’de 1993’te 16-20 Kasım tarihleri arasında “I.Milletlerarası Bursa Karagöz-Kukla ve Gölge Oyunları Festivali” düzenlenir. Ayrıca festival kapsamında bir de sempozyum düzenlenir.

Ayrıca 1994 senesinin Şubat ve Mart aylarında ilk “Karagöz Çıraklık Semineri”ni düzenler. 1997 yılında UNİMA Türkiye’nin Bursa Şubesi’ni kuruldu. Karagöz ve Hacivat’ı yaşatmak için Bursa’da bir Karagöz evi yapılması fikri oluşur. Karagöz Evi’nin yapımını dönemin Belediye Başkanı Erdem Saker başlattı. Karagöz Sanat Evi 14 Haziran 1997 günü açıldı.

KAYNAKÇA:
-Ali Rıza Bey, Bir Zamanlar İstanbul, İstanbul
-Şehrengiz, Şehrengiz sayı:66, s:17
-Tarih dergisi, sayı:30, Kasım 2016

SİNEMA DÜNYASI : Film ve Dizi Keyfinizi Artırmaya Yarayan Harika Netflix Uygulamaları


Film ve Dizi Keyfinizi Artırmaya Yarayan Harika Netflix Uygulamaları

Netflix’in resmi eklentisi olmayan ancak entegre edilebilen işe yarar uygulamaları aktaralım. Dizi izlerken arkadaşlarınızla eş zamanlı konuşmak veya dizi/filmin IMDb puanlarını görebilmek gibi muhteşem özellikler var.

unogs

web sitesi. netflix’te hangi filmlerin olduğunu gösteriyor. hangi ülkede hangi içerik var arayabilirsiniz. ayrıca korku/fantastik film vs. diye arama yapabilirsiniz. en kullanışlı özelliği ise (bana göre) son bilmemkaç günde hangi içeriklerin eklendiğini görebilirsiniz.

film scores for netflix

chrome eklentisi. filmlerin üzerinde ufak bir kutucukta imdb, metascore gibi puanlarını gösteriyor. istediğiniz puan türlerini seçebiliyorsunuz.

super netflix

chrome eklentisi. netflix’e epey özellik ekliyor. video hızlandırma, bilgisayarınızdan altyazı ekleme (proxy ile kullanırsanız işe yarayacak bir özellik. proxy demişken opera tarayıcının proxy servisi ile netflix’i birkaç farklı ülkeden kullanabilirsiniz veya internette satılan servislerden birini alabilirsiniz), video kalitesini istediğiniz gibi seçme (otomatik video kalitesini kapatma) vs.

subflicks

web sitesi. eğer netflix’e altyazı ekleyeceksiniz bu servisi kullanmanız gerek. klasik .srt uzantılı altyazı dosyasını .dfxp’ye çeviriyor. ayrıca bu altyazıları yedekliyor. netflix’e altyazı eklerken burdan altyazıyı dönüştürüp eklemelisiniz.

flicksurfer

web sitesi. unogs’un farklı hali. biraz daha kullanışlı, tasarımı daha iyi. ancak içerik kısmında türkiye yok. unogs neredeyse tüm ülkeleri kapsıyor.

netflix enhancer

chrome eklentisi. imdb puanı vs. ekliyor, içerikte düzgün arama yapmanızı sağlıyor (imdb puanı min 6 olan dramaları listele gibi).

netflix party

chrome eklentisi. arkadaşlarınızla mesajlaşarak bir şeyler izlemenizi sağlıyor.

turflix.com

web sitesi. netflix türkiye arama motoru.

a achluophobia

Netflix’te Aradığınız Filmleri Daha Kolay Bulmanızı Sağlayacak Gizlenmiş Kategoriler

Netflix’te film seçerken binlerce seçenek ve klasik kategoriler arasında zorlanıyor olabilirsiniz. Bu sorunu aşarak seçeneklerinizi aza indirmenin yolu aslında çok kolay.

netflix’te gizli kategorilere, url’nin (sayfa linki) sonundaki sayıları değiştirerek gidebilirsiniz. gizli deyince aklınıza yasaklı kategoriler gibi bir şey gelmesin. sadece algoritmanın gizlediği kategorilerdir.

örneğin, "aksiyon ve macera" kategorisine gittiğinizde url şöyle oluyor

Netflix

Watch Netflix movies & TV shows online or stream right to your smart TV, game console, PC, Mac, mobile, tablet and more.

www.netflix.com

işte url’nin sonundaki 1365 sayımız aksiyon ve macera kategorisinin kodudur. atıyorum o kodu siz 11881 sayısıyla değiştirdiğimizde adult animation kategorisine götürüyor.

kodların tam listesi şöyle

action & adventure: 1365
action comedies: 43040
action sci-fi & fantasy: 1568
action thrillers: 43048
adult animation: 11881
adventures: 7442
african movies: 3761
alien sci-fi: 3327
animal tales: 5507
anime: 7424
anime action: 2653
anime comedies: 9302
anime dramas: 452
anime fantasy: 11146
anime features: 3063
anime horror: 10695
anime sci-fi: 2729
anime series: 6721
art house movies: 29764
asian action movies: 77232
australian movies: 5230
b-horror movies: 8195
baseball movies: 12339
basketball movies: 12762
belgian movies: 262
biographical documentaries: 3652
biographical dramas: 3179
boxing movies: 12443
british movies: 10757
british tv shows: 52117
campy movies: 1252
children & family movies: 783
chinese movies: 3960
classic action & adventure: 46576
classic comedies: 31694
classic dramas: 29809
classic foreign movies: 32473
classic movies: 31574
classic musicals: 32392
classic romantic movies: 31273
classic sci-fi & fantasy: 47147
classic thrillers: 46588
classic tv shows: 46553
classic war movies: 48744
classic westerns: 47465
comedies: 6548
comic book and superhero movies: 10118
country & western/folk: 1105
courtroom dramas: 528582748
creature features: 6895
crime action & adventure: 9584
crime documentaries: 9875
crime dramas: 6889
crime thrillers: 10499
crime tv shows: 26146
cult comedies: 9434
cult horror movies: 10944
cult movies: 7627
cult sci-fi & fantasy: 4734
cult tv shows: 74652
dark comedies: 869
deep sea horror movies: 45028
disney: 67673
disney musicals: 59433
documentaries: 6839
dramas: 5763
dramas based on books: 4961
dramas based on real life: 3653
dutch movies: 10606
eastern european movies: 5254
education for kids: 10659
epics: 52858
experimental movies: 11079
faith & spirituality: 26835
faith & spirituality movies: 52804
family features: 51056
fantasy movies: 9744
film noir: 7687
food & travel tv: 72436
football movies: 12803
foreign action & adventure: 11828
foreign comedies: 4426
foreign documentaries: 5161
foreign dramas: 2150
foreign gay & lesbian movies: 8243
foreign horror movies: 8654
foreign movies: 7462
foreign sci-fi & fantasy: 6485
foreign thrillers: 10306
french movies: 58807
gangster movies: 31851
gay & lesbian dramas: 500
german movies: 58886
greek movies: 61115
historical documentaries: 5349
horror comedy: 89585
horror movies: 8711
ındependent action & adventure: 11804
ındependent comedies: 4195
ındependent dramas: 384
ındependent movies: 7077
ındependent thrillers: 3269
ındian movies: 10463
ırish movies: 58750
ıtalian movies: 8221
japanese movies: 10398
jazz & easy listening: 10271
kids faith & spirituality: 751423
kids music: 52843
kids’ tv: 27346
korean movies: 5685
korean tv shows: 67879
late night comedies: 1402
latin american movies: 1613
latin music: 10741
martial arts movies: 8985
martial arts, boxing & wrestling: 6695
middle eastern movies: 5875
military action & adventure: 2125
military documentaries: 4006
military dramas: 11
military tv shows: 25804
miniseries: 4814
mockumentaries: 26
monster movies: 947
movies based on children’s books: 10056
movies for ages 0 to 2: 6796
movies for ages 2 to 4: 6218
movies for ages 5 to 7: 5455
movies for ages 8 to 10: 561
movies for ages 11 to 12: 6962
music & concert documentaries: 90361
music: 1701
musicals: 13335
mysteries: 9994
new zealand movies: 63782
period pieces: 12123
political comedies: 2700
political documentaries: 7018
political dramas: 6616
political thrillers: 10504
psychological thrillers: 5505
quirky romance: 36103
reality tv: 9833
religious documentaries: 10005
rock & pop concerts: 3278
romantic comedies: 5475
romantic dramas: 1255
romantic favorites: 502675
romantic foreign movies: 7153
romantic ındependent movies: 9916
romantic movies: 8883
russian: 11567
satanic stories: 6998
satires: 4922
scandinavian movies: 9292
sci-fi & fantasy: 1492
sci-fi adventure: 6926
sci-fi dramas: 3916
sci-fi horror movies: 1694
sci-fi thrillers: 11014
science & nature documentaries: 2595
science & nature tv: 52780
screwball comedies: 9702
showbiz dramas: 5012
showbiz musicals: 13573
silent movies: 53310
slapstick comedies: 10256
slasher and serial killer movies: 8646
soccer movies: 12549
social & cultural documentaries: 3675
social ıssue dramas: 3947
southeast asian movies: 9196
spanish movies: 58741
spiritual documentaries: 2760
sports & fitness: 9327
sports comedies: 5286
sports documentaries: 180
sports dramas: 7243
sports movies: 4370
spy action & adventure: 10702
spy thrillers: 9147
stage musicals: 55774
stand-up comedy: 11559
steamy romantic movies: 35800
steamy thrillers: 972
supernatural horror movies: 42023
supernatural thrillers: 11140
tearjerkers: 6384
teen comedies: 3519
teen dramas: 9299
teen screams: 52147
teen tv shows: 60951
thrillers: 8933
travel & adventure documentaries: 1159
tv action & adventure: 10673
tv cartoons: 11177
tv comedies: 10375
tv documentaries: 10105
tv dramas: 11714
tv horror: 83059
tv mysteries: 4366
tv sci-fi & fantasy: 1372
tv shows: 83
urban & dance concerts: 9472
vampire horror movies: 75804
werewolf horror movies: 75930
westerns: 7700
world music concerts: 2856
zombie horror movies: 75405

kaynak

EĞLENCE DÜNYASI /// EKREM HAYRİ PEKER : Meyhane Kültürü – Bursa’da Meyhaneler


EKREM HAYRİ PEKER : Meyhane Kültürü – Bursa’da Meyhaneler

20 Ağustos 2018

Meyhane kültürü liman kültürünün bir parçası olarak süre gelmiştir. Aylarca denizde kalan gemicilere yanaştıkları limanlarda yiyip içecekleri meyhaneler ve kadınlar vardır.

Türkler İstanbul’u ve Galata’yı aldıkları zaman zaten liman olan bu şehrin meyhaneleri de dünya ölçülerindeydi.

Müslüman halka genel olarak içki konusundaki dinsel yasak vardı. Ancak Müslüman olmayanların adetlerine karışılmazdı. Galata başta olmak üzere gayri Müslümlerin yoğun olduğu mahallelerde birçok meyhane vardı ve bu meyhanelerin müşterilerinin bir kısmı kaçamak yaparak gelen Müslümanlar oluşturuyordu. Keyif için içilip yenilen yerler olan meyhaneler de bütün işyerleri gibi lonca düzenine bağlıydı.

Padişah I.Selim’in hükümdarlığı (1512-1520) sırasında meyhaneler daha da fazlalaşmış, sarhoşluk İstanbul’da daha da yaygınlaşmışt. Sultan Süleyman (1520-1566) taht’a çıktıktan sonra içki kullanımını yasakladı. II. Selim zamanında (1566-1574) meyhaneler yeniden açılmış eğlence dönemi yeniden başlamıştır. Nitekim 7 Ekim 1573’de Müslüman mahallelerine dahi meyhane açıldığı bildirimine karşılık bunun durdurulması için ferman çıkartılmıştır.

Saray hamamındaki bir âlemde düşerek yaşamını yitiren II. Selim’den sonra tahta çıkan oğlu III. Murat zamanında (1574-1595) 13 Mart 1576’da çıkartılan ferman ile Müslüman mahallelerinde olmaması kaydı ile meyhaneler faaliyetlerine serbestçe devam ediyorlardı.

III. Murat bu defa Müslümanların Hıristiyan mahallelerindeki meyhanelere dadandığına bizzat şahit olunca, 14 Mart 1583 içki yasağı koydu. Bir süre sonra askerlerin içki içme yasağı, askerlerin dayatmaları sonucunda kaldırılınca asker olmayanlar da içki içmeyi sürdürdüler.

Eremya Çelebi Kömürcüyan 17. Yüzyılda İstanbul Tarihi adlı kitabında Kasımpaşa’yı anlatırken:

“İleride Yahudi evleri ve onların iki tarafında “oda”lar görülür. Bu evler sahildedir ve altlarında dükkânlar vardır. Burada misafirler için balık pişirilir ve onlara turşu ve kurutulmuş mersin ve morina balıkları ikram edilir. Yahudi kasapları ve misket üzümünden yapılmış “Misket Arak”’ının (Rakının) satıldığı koltuklar da oradadır.”

İstanbul meyhaneleri bulundukları yerlere, sahiplerine, dükkânın üzerine asılan tahta veya madeni kayık, kule, hançer gibi alametlerine ya da içinde havuz fıskiye bulundurma özelliklerine göre Hançerli, Kürkçü Hanı, Yahudi, Kandilli gibi adlandırılırlardı. Bu alametlerden bazıları Yeniçeri ocaklarının alametleriydi. Tersanecilerle topçular Kasımpaşa’dan Fındıklı ve Salıpazarı’na kadar uzanan meyhanelerin müşterileriydi. Kayıkçı, hamal, tellak takımı ve İstanbul’un baldırı çıplak külhanileri bu meyhanelere giremezdi. Bu meyhanelere “Gedikli Meyhaneler” denirdi. Abdülaziz döneminin sonlarına doğru bunlara “Selatin Meyhaneler” denmeye başlandı. Meyhane gedikleri kurulduktan sonra ayak takımının gittiği yerler “Koltuk Meyhanesi” denilen kaçak yerler, gizlice içki satan ara sokak bakkalları ve manavlarıydı. Koltuk meyhanelerinin bir kısmı ise “Kibar koltukları“ydı. Buralara evine içki sokmayan memur takımı gelirdi.

Ayak takımı için küçük “koltuk”lardan başka bir de “Ayaklı Meyhaneler” vardı. Ayaklı meyhaneler seyyar içki satıcılarıydı; çoğunluğu Ermeni’ydi. Bellerine ucu musluklu, rakı veya şarapla doldurulmuş gayet uzun bir koyun bağırsağı sararlar, sırtlarında bir cüppe, cüppe’nin iç cebinde de bir kadeh olurdu. Omuzlarına da alamet olarak birer peşkir atarlardı. Müşterilerini gördükleri zaman etrafı kollayacak bir bakkal veya manav dükkânına girer, kuşağının arasından kadehi doldurup peşi sıra gelen müşterisine vücudunun sıcaklığıyla ısınmış içkiyi sunarlardı. Kadehi bir yudumda yuvarlayan ayyaş, bir üzüm tanesini ya da mevsimine göre bir başka meyveyi meze yapardı. Çoğu da elinin tersiyle ağzını silip gider, buna da “yumruk mezesi” denilirdi.

İstanbul’un gedikli meyhaneleri mutfaklarının temizliği ve aşçılarının da özellikle balık ve et yemeklerindeki hünerleri ile meşhurdu. “Gediklilerin sunduğu külbastı ve etli güveçi konak aşçıları yapamaz” denilirdi. Gediklilerin geniş ve yüksek tavanları genelde direklerle tutturulurdu. Orta direğin dibinde bulunan büyük bir tuzlu sardalya fıçısı da bu tür meyhanelerin özelliklerinden biriydi. Tuzlu balıklar fıçılarla Malta veya Ege adalarından getirilirdi.

Temizliğine çok dikkat edilirdi meyhanelerin. Bardaklar ve kadehler temiz bezlerle kurulanıp parlatılırdı. Yerler dikkatle süpürülür, sofralar silinirdi. Sofralara toprak şamdanlar koyulur, mumları dikilip hazırlanır, etrafına da meze tabakları dizilirdi. Bir de kütükten oyma tuzluk bulunurdu her sofrada bereket simgesi olarak. Sandalyeler genellikle kısa, ahşap ayaklı olup, oturma yeri hasırdandı.

Gediklilerin tezgâh başı müşterileri “dört kaşlı” denilen ve akşamcı olan ağaları, ustaları ile karşılaşıp yüz göz olmak istemeyen esnaf kalfaları ve çıraklarıydı. Fasulye piyazı, lahana turşusu ve kırık leblebi gibi meze ve çerezler tezgâh başında sürekli bulunurdu. Rakı ve şarap önce kabaktan, sonraları ise metalden veya camdan yapılmış ibriklerle sunulurdu. Müşteri meyhaneye geldiğinde masa meze tabaklarıyla donatılmış, içki kadehleri yerleştirilmiş olurdu. Meyhanecinin masaya buyur etmesi ile ısınan fakat ancak masadaki mumu yaktıktan sonra başlayan bu demlenme saatler sürerdi. Masaya müşteri oturduğunda hazır bulunan mezeler için para alınmaz, içki ve ayrıca sipariş edilen mezelerin parası alınırdı. Ramazanda meyhaneler kapatılırdı. Bayram arifesinde meyhaneciler gedikli müşterilerinin evlerine midye veya uskumru dolma gönderirlerdi. Buna “unutma bizi dolması” denilirdi.

Meyhane kapanma vakti geldiğinde ise müdavimlerin gönderilmesi ayrı bir meyhanecilik yeteneği gerektirirdi. Masalara eğilerek “yaylanmak vakti” hatırlatılır. “Küfelik” olanlar için dışarıda bekleyen hamallar işe davet edilirdi. Eve gitmek için küfeye ihtiyacı olmak “dut gibi olduğunun” kanıtı olurdu.

Tütün ve kahve yasağıyla birlikte içki yasağının da en şiddetli uygulandığı dönemin IV. Murat dönemi olduğunu biliyoruz. Gariptir ki, bu padişahın kendisi de tarihimizin namlı içkicilerinden biriydi; ayyaşların piri sayılan Bekri Mustafa da aynı dönemde yaşadı.

Müslümanlar daha ziyade bozahanelere giderlerdi. Biraz ekşitilen bozayla sarhoş olurlardı. Kafkasya’da boza milli içkiydi.

*

Gelelim 19. Ve 20. Yüzyılın başındaki İstanbul’daki meyhanelere. Bu meyhaneleri Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey’den(1842-1928) dinleyelim. (Bir Zamanlar İstanbul)

“Çaylak Gazetesi muharrirliğini yaptığından dolayı (Çaylak Tevfik) diye şöhret bulan ve hakikaten tatlı dilli ve emsali bulunmaz bir insan olan merhumun (İstanbul’da bir sene) isimli kitabında da yazdığı vechile şerbethanelerin meyhane olduklarına alâmet olarak sokak kapısının üst duvarına bir levha asılırmış. Kapıdan içeri girildiğinde önce tezgâh göze çarpar. Tezgâhın üzerinde Rakı ve Şarap kadehleri, su kupaları, ufak tabaklar içinde Fasulya ve Lahana haşlamaları, Leblebi, Kabak Çekirdeği gibi mezeler bulunur, bu mezeler dünya gamını başından atmak ve biraz kendini avutmak hülyası ile ayakta birkaç kadeh atıp gidenler içindir. Bu hale erbabı, tezgâh başı âlemi tabir ederler. Bu âlemle iktifa edenler uzun uzadıya meyhanede oturmaya halleri ve vakitleri müsait olmayanlardır. Hattâ bu takımdan bazıları ağızlarının kokusunu belli etmemek için çiğ nohut ve kuru kahve, günlük kakule, karanfil gibi şeyler yemeye bile kendilerini mecbur tutarlardı.

Meyhanelerin içinde rakılar ve şaraplar, büyük küplerde muhafaza edilir, fıçılardan kovalara aktarmak için meyhane miçoları denilen hizmetçiler fıçının ağzına merdivenle çıkarlardı. Meyhanelerin raflarında birçok şarap ve rakı şişeleri dizilmiş ve duvarlara birtakım kabadayı resimleri asılmıştır. Akşamcılar için meyhanenin münasip yerlerine tahta sofralar konulmuş ve etraflarına dört ayaklı hasır iskemleler dizilmiştir. Yukarı katlarında şirvanlar ve birer ikişer döşeli odalar bulunur, böyle yerler zengin ve sefahat düşkünü kimselerin eğlencelerine mahsustur. Meyhanelerde aşçı ve mezeci tezgâhları da vardır, bunlar kekikli külbastı, sarma, midye-ciğer tavaları, balık ızgarası ve sair deniz mahsülleri salatası gibi mezeleri o kadar lezzetli yaparlardı ki, yemekle doyulmazdı. Meyhanelerin müteaddit hizmetçileri olduğu gibi çubuklara ateş koymak için de ayrıca ikişer çocuk bulunur, kerahat vaktinden evvel, hizmetçiler sofraları siler ve süpürürler. Toprak şamdanlara mumları dikip, sofraların ortasına kor, kökten içleri oyulmuş tuz kutularını, meyhaneci tarafından parasız olarak hazırlanan meze tabaklarını rakı şişe ve kadehlerini sofraya dizer. Meyhane ustası da hususi mevkiinde oturup müşterilerin gelmelerini bekler. Sofraların mumlarını yakmak ve müşterilere hoş geldin de bulunmak bu ustaya aittir. Akşamcılardan bazıları şişeleri, kadehleri, bardakları, tabakları kendi elleriyle yıkayıp, kendi temiz mendilleriyle kurularlar. Hattâ damacanadan şişelere rakı koyarlardı.

Bazıları meyhanede pişirtmek üzere Lüfer, Kılıç, Barbunya gibi mevsim balıkları da alıp gelirler. Keyif ehli birer ikişer kapıdan içeri girdikçe hizmetçilerden biri derhal karşılar elinde böyle bir mezelik gördüğü gibi hemen koşup elinden alır soyar, temizler veya ayıklar, pişirilecek olanları ise pişirtir, tabaklara koyar. Meyhane hizmetkârlarının sürat ve maharet ve bilhassa müşterilerin hoşnudiyetlerini celp için mizaca göre hareket etmeleri lâzımdır. Binaenaleyh meyhanelerde hizmet etmek her hizmetkârın harcı değildir.

Kayseri’nin kuşgönü tabir edilen meşhur akik gibi pastırması ve alâ ince doğranmış sucukları, temizlenip ayıklanmış olan Sardalya ve Likornoz gibi tuzlu balıklar, siyah ve beyaz havyarlar ve dumanı tüterek getirilen sıcak ızgara balıkları, envai türlü meyvelerle süslenmiş sofraların etrafında herkes kendi eşi dostu ve ahbabı ile yerini alır ve artık kendi arzu ve gönül isteğine göre hazırlanan Nargileleri fokurdatmaya ve çubukları tellendirmeye ve kadehleri doldurup boşaltmaya bu suretle emeklerinin mükâfatım görmeye başlarlar. Her şeyi hoş gören meslekleri icabı herkes, birbirine mezelerinden ikram etmek teamülüne riayet ederler. Hatta diğer sofralarda bulunan göz aşinalarına rakı ile meze ısmarlayarak samimiyet ve muhabbetlerini ibraz edenleri de olurdu.

Akşamcılar arasında nükteci, fırkacı ve şair kişiler bulunduğu gibi güzel sesli musikişinaslar, keman çalanlar, neyzenler, güfteciler ve taklit yapan tuhaf kimseler de bulunuyordu. Bu gibi insanların arasında muhtaç kişilerde bulunduğundan böylelerinin meyhane masraflarını da akşamcılar tarafından ödenirdi.

BURSA’NIN MEYHANELERİ

Altmışlı yıllarda Bursa ana arterinde yer alan meyhaneleri gezerek, meyhane kültürünü araştırmaya ne dersiniz. O yıllarda içkili yerlere restoran, içkisiz yerlere lokanta deniliyordu.

Mahfel’in yanındaki sokakta Narin isimli bir meyhane bulunuyordu. Mahfel’in karşısındaki binanın (şimdiki kütüphane) en alt katında Rodop meyhanesi vardı. Setbaşında Saray Sineması’nın altında bulunan Parizyen pavyonun yanında Palmiye Birahanesi yer alıyordu. Ünlü Cadde’de Küçük Numune pavyonunun girişinde İzzet Abi’nin meyhanesi bulunuyordu.

Sönmez İşhanı’nın altında, Eskişehir Bankası’nın Bursa Şubesi ve Mulen Ruj Pavyonu bulunuyordu. Pavyonun karşısında, içe doğru girinti yapan yerde Saray oteli, bir kahve ve fıçı bira satan bir Kale Birahanesi bulunuyordu. Sahibi Baba lakaplı Remzi Kale’ydi. Kardeşi Ersen Kale Edirne’de doktorluk yapıyordu.

Yakın tarihte kaybettiğimiz Sertaç Uzel şunları anlatmıştı. “Yusuf Restoran’da sünnet yemekleri yapılırdı. Benim sünnet yemeğim 1973 yılında burada yapılmıştı. O zaman binalar bu kadar yüksek değildi. Bursa merkezindeki en yüksek binası şimdi kapanan Ticaret Bankası binasıydı. Burası yazın üfül-üfül eserdi, bu yüzden burası tercih edilirdi.”

Akşam saatlerinde Heykel’den bir görüntü solda Yusuf Restoran

Yeşil’de bulunan Cumba ahşap dekorlu güzel bir mekândı. Burada ilk defa vişne şarabı içmiştim.

Cumba’dan Bir Görünüm

Cahit Aka’yla Bursa’nın meyhanelerini dolaşalım. “1968 yılı Temmuz ayında bir günde 1963 model Bedford Kamyona yüklediğimiz eşyalarla Karacabey’den Bursa’ya geldik. Çatalfırın semtinde, Ahmetpaşa mahallesinde iki katlı ahşap, duvarları kerpiç bir evin altında iki göz odalı, bir eve taşındık.

Okul tatilinde bir yerde çalışmak istedim. 16 yaşındaki amcaoğlum Ali İhsan Aka o zamanlar taze ceviz içi satıyordu. Ben de onunla birlikte ceviz satmak istedim. Bunun için Eşrefiler Caddesi’nde Doktor Arif Çilin’in babası, Bakkal İsmail Çilin’in dükkânının yanından yokuş yukarı 50 metre çıkardık. Sokağın solunda Müsladin Amcanın evin bahçesinde ortada yeşil kabuğunla yığılı taze cevizler, etrafında ceviz kırıcı kişiler ellerinde çekiç ve bıçakla cevizi yeşil ve kalın kabuğundan ayırıp içimde temiz su bulunan bir leğenin içine atıyorlardı. Abimle Müsladin Amcaya gitmeden çarşıdan hala satılan ama o zamanlar bakkallarda içine şekerlerin konduğu bombeli kavanozlardan bir tane aldık. İlk aldığım ceviz 100 adet oldu. Alışımız tanesi 7 kuruş satışımız 10 kuruş idi.

Satışa genelde öğleden sonra başlardık. Yolda taze ceviz badem içi diye bağırarak ilk durağımız olan Yeşil Cami yanındaki Osman Kantar’ın çay bahçesi olurdu. Yeşil Caminin duvarında oturur sıra ile çay bahçesine girerdik. Bazen Setbaşı’ndaki Mahfel Çay Bahçesine, oradan Tayyare Sinemasının yanında Romans Çay Bahçesine gider cevizleri bitirmeye çalışırdık.

Akşama kadar bitiremediğimiz cevizleri satmak için hava kararınca Yeşil’den başlayarak teker, teker meyhaneleri dolaşırdım. İlk girdiğim meyhane Setbaşı Köprüsü yanında bulunan Pavyonun yanındaki merdivenden inilen Meyhane idi. Sonra Sönmez İşhanı karşısındaki Pasaj içindeki meyhaneler, Halk Bankası yerinde olan Selçuk Restoran, Kayhan’da bulunan meyhaneler, Dörtyol dediğimiz Cumhuriyet caddesi başlangıcında sol tarafta Ayvalık Zeytin kooperatifi yanındaki binanın en üstünde yarı açık ama küçük meyhaneye… Bunların hepsinde ceviz sattım. Oradan Cumhuriyet Caddesi’nde Tapu Müdürlük girişi karşısında bir ara Adapazarı Islak Köftecisi olan ahşap tek katlı bina uğradığım bir başka meyhaneydi. Hiç durmadan yoluma devam ederdim.

İtfaiye Binasının karşısında bulunan meyhaneler, Misi şarabı satan ve yanında küçük, küçük üç köfte veren meyhane ve karşısında Sıra Dükkânların arkasında ayak kabı imalatlarının arasında küçük bir meyhane bulunuyordu. Oraya da uğrardım. Bu günde açık olan Sıra Dükkânların karşısında Üstü Deniz Restoran olan altındaki meyhaneye ve oradan Arap Şükrü sokağındaki bütün meyhanelere uğradıktan sonra o günlerde girişi para ile olan ama biz cevizleri satmak için park’a tellerin arasından her satıcı gibi kaçak girerdik. Parkın içindeki Özgen Çay Bahçesi, Göl Çay Bahçesi, Yamanlar Çay Bahçesi ve bütün Restoranları dolaşır aldığım cevizi bitirmeye çalışırdım. Üç lira o zaman iyi paraydı.

Heykel Meyhaneleri

Heykel’den aşağıya, İnönü Caddesi’ne doğru inerken küçük çıkmazda Şöhret Birahanesi bulunuyor.

Alt geçide varmadan önce solda daracık, iki katlı, sahibinin ve çalışanlarının muhabbetleriyle şenlenen, müşterilerinin kendilerini evlerinde hissettiği küçücük ama sıcacık Topal Basri Meyhanesi yer alıyor.

Bir vakitler hem çevredeki esnafın, yeni sanayicilerin akşam olduğu vakit uğrak yeriydi 1938 yılında açılan Topal Basri Meyhanesi. Heykel’den aşağıya, İnönü Caddesi’ne doğru inip de alt geçide varmadan önce solda daracık, iki katlı, sahibinin ve çalışanlarının muhabbetleriyle şenlenen, müşterilerinin kendilerini evlerinde hissettiği küçücük ama sıcacık bir mekândı. Müdavimleri arasında kimler yoktu ki? İpekçi Osman Arpacıoğlu, Tekstilci Halil Solaklar, Dingilci Nail Yenice, Çorbacı Tacettin Yazıcı, Tekstilci Cavit Çağlar…

Yıllarca Topal Basri’de çalışanı, müdavimlerin Bacaksız lakabı taktığEmin Özen’i dinleyelim:“Ailem 1965 yılında Orhaneli’nden Bursa’ya geldi. 17 yaşındayken, 1971 yılının 11. Ayının beşinci günü olan Cumartesi günü saat 10’da Topal Basri’de bulaşıkçı olarak işe başladım. İş yeri sahibi Hasan Basri Bey’e hep hacı diyorlardı. Basri beyin bir ayağı aksak olduğu için topal lakabıyla anılıyordu. Sanırım 1971’den önce hacca gitmiş.

Bulaşıkhane üçüncü kattaydı. Bulaşıkları yıkamayı yetiştiremediğim zaman ağlardım. 50 servis tepsisi vardı. Basri Bey, ben bulaşıkları yıkarken kontrole gelirdi. Üçten fazla bardak, tabak kırmışsam beni işten kovardı. Dükkânın iki kapısı vardı. Ön kapıdan çıkar, arka kapıdan tekrar üçüncü kata çıkıp bulaşıkları yıkamaya başlardım.

1974-1975 yıllarında askere gittim. Askerlik dönüşü tekrar Basri’de çalışmaya başladım. 2012’de ayrıldım. Arada üç yıl süren bir kahvecilik serüvenim var. Çiftehavuzlar’da açtığım kahvehaneyi başkasına devrettim.

Burada çalışırken 1977 yılında nişanlandım.1978 yılında evlendim. Üç dört kez işten kovulduktan sonra Hasan Bey bana ‘’ Anlaşıldı. Senin çalışmaya ihtiyacın var’’ dedi. Bende onaylayınca ‘’Gel o zaman. Sana işi öğreteyim’’ dedi. Bana işi öğretmeye başladı.

Önce balıktan başladık. Bana balık temizlemeyi öğretti. Balıkların isimlerini bana para vererek öğretti. Temizlediğimiz balığın ismini soruyor. Biliyorsam söylemek için bir lira istiyordu. Az para değildi. ‘’Niye para istiyorsun?’’ dediğimde bana ‘’ Para verirsen ismini unutmazsın’’ dedi. İlk ismini öğrendiğim balık hamsi oldu. Sonra büyük balıkları palamutu ve lüferi öğrendim.

Bursa’nın ekabirleri müşterimizdi. Gündüz köfte servisimiz vardı. Cavit Bey köfte alır, Koza Han’a götürürdü. Köfteleri hazırlarken bizle tek mi çift mi oynardı. Biz kazanırsak çay söyler, o kazanırsa 50 gram rakı içerdi. Şansı çoktu. Hep kazanıyordu. Aklıma bir kurnazlık geldi. Cebimdeki beş liranın bir tarafına çift numaralı bir beş lira yapıştırdım. Katladım. Sorduğunda kaybedeceği tarafı gösteriyordum. Sürekli kazanmaya başlayınca bir gün şüphelendi. Elimden parayı aldı. Kontrol etti. Kandırıldığını görünce çok kızdı. Fakat yeniden meyhanemize geldi. Bakan olunca da arkadaşlarıyla geldi.

Hasan Basri Bey 1978’de vefat etti. Oğlu Mehmet Cemil Güç işe devam etti. Ondan Hasan Bey’in torunu Burhan Güç işi devraldı. 2010 yılında başkasına devredip, ayrıldı. Meyhane üç kuşak tarafından işletildi. 42 yıl burada çalıştım.

Topal Basri Meyhanesi çalışanları Recep Abi, İzmirli Halil, Emin özen ve Ramazan Çakmak-1986

Meyhaneyle ilgili çok anım var. İlginç olanlardan bir kaçını anlatayım. Saat 22.30 gibi bir müşteri geldi. Votka söyledi. Yanına leblebi verdim. Arada dışarı bakıyorum. Biri yaşlı biri genç iki kadın meyhanenin önünde bir ileri bir geri dolaşıyorlardı. Dışarı çıkıp ‘’Ne arıyorsunuz’’ dedim. İçerideki adamı işaret edip ‘’Dışarıya çağırdığımızı söyler misin?’’ dediler. Adamın yanına gittim. ‘’İki kadın seni çağırıyor’’ dedim. O da ‘’Benim karı Eskişehir’e gitti. Benimle işleri yoktur’’ diyip içmeye devam etti. Bir iki defa dışarıdan çağrıldı, dönüp bakmadı bile. Sonunda genç kadın ‘’İçeri girebilir miyim?’’ diye sordu. Ben ‘’olur’’ diyince kadınlar içeri girip, adamın karşısına dikildiler. Adam kadınları görünce şaşkınlıktan sandalyesinden yere düşecekti. Şaşkın şaşkın ‘’Siz Eskişehir’e gitmeyecek miydiniz?’’ dedi. Genç kadın onun eşi diğeri de annesiymiş. İki kadını Eskişehir’e gitmek için evden santral garaja göndermiş. Kendiside meyhanede almış soluğu. (O zaman şehirlerarası otobüs terminali bugün ki Kent Meydanı’ndaydı.) Kadın ‘’Garajdan telefon ettim, annem başka yere gitmiş, bizde eve döndük’’. Sonra masadaki votkayı gösterdi. Adam ‘’su’’ diyince bardağı alıp bir yudum içti. İçtiğini tükürdü. Sonra adama söylenmeye başladı. ‘’Abla dışarıda konuşun’’ dedim. Adam hesabı ödeyip çıktı. Bir daha bizim meyhaneye gelmedi.

Emin Özen’in arkasındaki resim Hasan Bey’in torunu Burhan Güç

Meyhanemizin bir kuralı vardı. İçkili gelene içki vermezdik. Kapatmamıza yakın içkili bir adam içeri girdi ve rakı istedi. Ben vermedim. 5-10 dakika tartıştık. Sonunda içki vermeyeceğimizi anladı. Tam dışarı çıkarken bana dönüp ana avrat sövdü. Bende adama kafayı yapıştırdım. Adam yere devrildi. Ağzı burnu kan içinde. Mehmet Abi ve diğer garsonlar koşup geldiler. Adamı yerden kaldırıp, lavaboya götürdüler. Ağzını, burnunu yıkayıp kanamasını durdurdular. Sonra adamı getirip bir masaya oturttular.

Adamı kanlar içinde görünce elim ayağım titremeye başladı. Mehmet abi bana ‘’Hemen rakı ve peynir getir’’ dedi. Elim titreye titreye servis açtım. Neyse olay yatıştı. Kafa attığım kabadayılardan Dondurmacı Eyüp’müş. Ben tanımıyordum. Çıkarken ‘’Gel seni alnından öpeyim, küfrettiğim hiçbir adam bana saldırmadı’’ dedi. Neyse öpüştük gitti. Patronum Mehmet Abi ‘’Bu adamlara güvenilmez barıştık derler sonra köşe başında pusu kurarlar. Adamı arkadan bıçaklarlar’’ Dedi. 15 gün meyhane kapandıktan sonra beni arabasıyla evime götürdü. Sabahları dolmuşla meyhanenin önünde iniyordum.

Doğan Çağman adında çok muhterem bir müşterimiz vardı. DSİ’den emekli Cemal Manda ile ortak inşaat demiri satıyordu. Süleyman Demirel’in arkadaşıymış.

Süleyman Demirel Bursa’ya geldiğinde Çelik Palas’ta kalıyordu. Bir ziyaretinde ‘’Arkadaşım Doğan Bursa’da. Bulup getirin’’ demiş. Doğan bey telefonları açmamış. Sonra ortağına ulaşmışlar. Ortağına da gitmem demiş. Sonra korumaları onu alıp Demirel’e götürmüşler. İki arkadaş sohbet etmişler.

Doğan Çağman ve Emin Özen

Bana ‘’Demirel çok sevdiğim bir arkadaşım. Gitsem menfaat bekliyor diyenler olacak. O yüzden gitmedim. Bana işlerimi sordu. İstediğin bir şey var mı dedi. Bende sağlığın yeter’’ diye cevap verdim.

İçip, param yok diyenlerden ceza olarak ayağından ayakkabılarını alırdım. Bir gün bir adamın ayakkabısını aldım. O da boylu boyunca meyhanenin önüne yatmış. Polise haber vermişler. Polis geldi. ‘’Niye aldın adamın ayakkabılarını?’’ diye sordu. Bende sebebini söyledim. Polis adama söylendi. Bana da ayakkabılarını ver dedi. Bende adama ayakkabılarını verdim. Gönderdim. Bir daha kimsenin ayakkabısını almadım.”

Meyhane çalışanları olarak kılık kıyafetimize, temizliğe çok dikkat ederdik. Müşterilerimizle kaba konuşmazdık. Müşterilerimizi kaybetmek istemezdik.

Bir anı da Mehmet Ali Yılmaz’dan: “Geçen gün baktım, masaya ekmek sepeti getirirken dilimlerden birini yere düşürdü; sonra da yerden alıp sepete koyarak sanki hiçbir şey olmamış gibi şaşkın bakışlarımız altında önümüze sürdü!

N’apıyosun sen Emin” dedim, dehşet içerisinde, “hem de gözümüzün önünde o ekmek yerden alınıp da sepete tekrar konur mu hiç”?

“N’apem be ya” diye yanıt verdi, “ben o ekmeği yere düşürdüğüm zaman alıp, üç kere öptükten sonra alnıma götürerek kendim yiyiyom ya? Sen de yiyiversen incilerin mi dökülecek! Hem yeni paspas yatım ben daha oraları.”

*

HEYKEL MEYHANELERİ ve BİR ÖYKÜ

(Anlatan Behzat Çavdar, Berber (28 Ekim 2014))Pala Cemal iki büyük hindiyle Behzat’ın dükkânına gelir; “Bu hindileri Kasap Muhittin istedi, yarın vereceğim, sen muhafaza edebilir misin” der. Behzat; “Tamam, bırak buraya” der. Pala Cemal gidince hemen hindileri kalfasıyla tavuk pazarına gönderir, kestirip, temizletir. Sonra kalfayı hindilerle Atilla Tatveren’in evine gönderir. Hanımına; “Atilla Bey’in misafirleri var. Bu hindileri misafirlerine ikram edecek, bir sürahi ayran da yapacakmışsın” denir.

Berber Behzat, Nalbantoğlu girişindeki Çam Restorana haber gönderir, iki masa hazırlatır. Berber Behzat, pişen hindiyi ve ayranı aldırıp Çam restorana gönderir. Başta Pala Cemal, Atilla Tatveren, Karasorcü Mehdi Miröz, Berber Ahmet Boylu ve bir kaç kişiyi çağırır. Yenilir, içilir. Atilla Bey, Pala’ya “Kendi malın gibi ye” derken, Pala Cemal de yemeği Atilla ısmarlıyor diye; “Sen de kendi malın gibi ye” diye cevap veriri. Atilla; “Bu sürahi bizim sürahiye amma çok benziyor” der. Sürahi önüne gelince bakar, kendi sürahileri. “Bu bizim sürahi, nereden geldi buraya?”. Behzat Bey cevabı yapıştırır, “Hindilerde senin evde pişti”.

Yemeğin sonuna doğru Atilla Tatveren; “Yediğin hindiler senindi” deyince Pala Cemal; “Şimdi yandım” deyip yumruğunu masaya devirir. Masa hemen toplanır. Pala Cemal; “Ben şimdi nereden hindi bulacağım” der. Yemek biter, herkes evine gider.

Berber Behzat ve arkadaşları

Berber Behzatı dinleyelim; “Kayhan Çarşısında kelle satılıyordu. Hemen yanında bir şarap evi vardı. İçerde üzerlerinde mermer olan dört masa bulunuyordu. İçeride Birkaç kişi şarap içiyordu. Akşam geleceklere, üç şişe şarap İkram etmek istedim. Şarapların parasını ödeyip, çıkarken, dükkân sahibi; ‘Nereye gidiyorsun, saat kaçta geleceksin? Diye sordu. Ben de, ‘şimdi işim var, gidiyorum. Sen akşam gelenlere ikram edersin’ dedim. Dükkân sahibi; ‘olmaz öyle şey, her şeyin bir usulü var, gelirsin, usulüne göre ikram edersin’,deyip, paramı geri verdi. İçenlerin ısmarlayanı görmesi şartmış. Akşam geldim, üç şarap şişesine fiyong yapmışlar. Hepsini açıp, kadehler koyup, müşterilere dağıttılar. Bana da bir kadeh hazırlamışlardı. Ben ayağa kalkıp,‘Şerefe’ deyip, içince onlar da içtiler. Beni görmüş oldular.

Bir akşam da Misi Şarapçısı’na gittim, bu defa usulü öğrenmiştim. Burada usul, parayı verirsin, şarap dolu bardağını alırsın. ‘İçerdekilere şarap ısmarlamak istiyorum’ dedim. İçerdekilere baktı, ‘Bu içer, bu içmez’ diye saydı. Bana, ‘sekiz bardak’ deyip, parasını aldı. Sarhoş olanlara veya olmak üzere şarap vermedi.

***

Şimdi Sayılgan-Ece pasajının olduğu yerde bulunan eski binanın alt katında bir meyhane olduğunu biliyor musunuz? Ulucami ve Orhan Cami arasındaki Bankalar Cadesi üzerinde bulunan Sayılgan-Ece pasajının olduğu yerde, Fahri Babanın Meyhanesi bulunuyordu. Binanın önünde benzin istasyonu bulunuyordu.

Bursa meyhanelerini 1957 doğumlu Orhan Aksoy’dan dinleyelim;

“Heykel’de Yılmaz İşhanında Rodop Restaurant bulunmaktaydı. 1980’li yıllarda sahibi İzzet Anız’dı. İzzet Bey çok titiz bir işletmeciydi. Masaları tek tek dolaşır, müşterilerin hatırlarını sorardı. Meyhaneye gelenlerin neredeyse yüzde doksanı aynı kişiler olurdu. Buraya Bursa’nın ekabir takımı gelirdi.

İzzet Bey sürekli müşterilerin ne içeceğini, ne kadar içeceğini bilir, ona göre içki getirirdi. Lokantaya gelen müşterileri kazıklamak, bayat mezeleri müşteriye vermek diye bir anlayış yoktu. Müşteri “para” değildi. Parası olmayan müşterilerden hesap alınmaz, üstelik taksiyle evine gönderilirdi.

İzzet Bey daha sonra şu anda Dürümcü Bekir’in bulunduğu Setbaşı postanesinin karşısına taşındı. İzzet Bey vefat edince, oğlu işletmecilikte aynı başarıyı gösteremedi ve bu mekân kapandı.

Doksanlı yıllarda Yılmaz İşhanı’nda Çam Restaurant açıldı. Burayı açan Nail Bey’di. Yeğeni Turgay Bey’le burasını uzun yıllar boyunca çalıştırdılar.

Çam Restaurant’ın yanında emekli astsubay İkbal Bey’in “İkbalin Yeri” adında bir meyhanesi vardı. Şef garson Yaşar ile uzun yıllar burayı işlettiler.

İkbal açıldığında müdavimleri ben dâhil 5-6 kişiydik. Ortada bir soba bulunuyordu. Sobanın üzerindeki tencerede su kaynar, içinde soğuk biralar ısıtılırdı. Sonra burası da büyüdü.

Yeni yoldan aşağıya inerken, İnegöl Çarşısını geçince, Esperasso Birahanesi bulunuyordu

Heykel’de Setbaşı Pastanesi’nin karşısındaki binanın zemin katında Palmiye Birahanesi bulunuyordu. Burasının müdavimlerindendim. Kafayı bulup, yan tarafta bulunan TJK Ganyan bayisini işleten Semih Bey’in orada çıtır tabir edilen kuponlarımızı yapardık.

Setbaşı Köprüsü’nün altında “Yener Kafeterya” bulunuyordu. Burada güzel bir birahane vardı.

Setbaşı’nda DSİ lojman ve misafirhanesinin bulunduğu yerde DSİ’nin çok nezih bir restaurantı bulunurdu. Burasının fiyatları çok ehvendi. Bu lokantaların şef garsonı Zeki Bey CHP’liydi.

*

Sanatçı Güzin Değişmez’i dinleyelim; “Zafer sinemasının altında Ekrem Usta’nın meyhanesi Emek geçmişten günümüze kalan eski meyhanelerdendi. Hoşgör Meyhanesi’nin yerinde şimdi Tavukçuoğlu Çorbacısı bulunuyor.

Sıra dükkânların arkasında Üç Köfte Meyhanesinde Mürefte Şarabı satılırdı. ÜÇ KÖFTE meyhanesinin özelliği, köfteler ızgaradan çıktıkça konuldukları bakır sahanlardan müşterilere üçer üçer servis edilirdi.

Akşamcı tabir edilen ve evine gidecek nevalesi elinde olan adamlar diğer müşterilerden erkence gelip, geceyi uzun yaşayacaklar gelmeye başlarken de giderlerdi.

Babam, Bursa da pazaryerinden aşağı doğru inerken, bazı öğleden sonraları soldaki meyhaneye gittiğini anlatırdı.

Geçtiğimiz yılın kışıydı bu merakımızı giderdik, ablam Serap’la Canlı Balık Restoran’a gittik. Çok merak ettiğim akşamcılık, günün yorgunluğundan kurtulup azıcık da çakır keyif olma haliymiş. Kısa koşu tabir edilen saatte gittik, balık pazarı içinde olduğundan istavrit tava, beyaz peynir ve duble rakı söyledik.

‘Bursa da Yakın Zamanlar’ adlı Sayın Yılmaz Akkılıç’ın yazısında, akşamüstü beş buçuk- altıdan sonrası Sekiz, dokuza kadar aparatif, bir elma, bir salkım üzüm, küçük salatalık ve yeteri kadar rakı ‘’ kısa koşu ‘uzun koşu’ oldu mu, gece yarısı bire ikiye kadar gider… Sonrası maratoncular.

Dükkân sahibi çocukluğumda Arap Şükrü sokağında gördüğüm İbrahim Subaşı’ydı. Eski bir sigorta müfettişiymiş. Bana ‘Bu işler artık çok zorlaştı kızım, her şey çok pahalı, meşgale benimki’ dedi. Meyhaneyi şimdi oğlu Bülent Subaşı işletiyor. Eski meyhaneleri sorduğumda bana onlar Arap Şükrü sokağındaydı diyor. Beni eski garson Faik Avcı’yla tanıştırdı.

Faik Avcı / 1932 de Bursa ya geldim, Yunanistan muhaciriyim. Gündoğdu köyünde zeytincilik yapıyorum, 84 yaşındayım’ diyerek anlatmaya başladı.

“18 yaşımda çalışmaya başladım ve 63 yıl çalıştım. O günkü meyhanelerden ilk hatırladığım 1948 yılında Setbaşı’ndaydı. O zaman köprü dardı, Mahfel’in önünde Rodoplar’ın yeri vardı. Sekiz sene çalıştım orada.1956 senesinde Setbaşı köprüsü genişletildi, Mahfel önündeki ilk Rodop yola gitti. Sonraki meyhaneler, Yeni yol’un çıkışı (heykel önünden aşağı) Setbaşı’na dönüşte ‘’ Ayaküstü meyhane’’ şarap, salata, piyaz, köfte, şiş, pirzola servisi yapardı. Mustafa isimli bir arkadaşla Şafak sinemasının (köprünün solunda)olduğu yerde “Bizim Rodop ’’ diye bir meyhane açtık.4-5 sene çalıştırdık, sonra ayrıldık.

Yeniyol’da, örtülü çarşı çıkışında solda ‘’ Rast gele /düz git meyhanesi, şimdi Hayat hastanesinin biraz üstünde ‘Topal Basri ’nin meyhaneleri, Eski genelevin oralarda ayaküstü denen, tek tekçi şarapçılar, Kayhan da yine şarapçılar vardı

Cumhuriyet Caddesi’nde, tavuk pazarının yakınında Gökçen İşhanı’nın orada içkili bir köfte salonu açtım 15 yıl çalıştı. Yine şarap, rakı köfte ve et, sonra Tavuk Pazarı’nın iç kısmında aynı meslekle devam ettim. Bu sefer adı, Sizin Rodop’ oldu.1979 dan 2011 e kadar iki oğlumla beraber çalıştık.

Ulucami’nin bulunduğu yerde, şimdiki havuzun tam karşısında Şehir lokantası vardı ve yine aynı düzendi, şarap, rakı ve ızgara ancak daha çok şarap satılırdı. Halil Şensoy’un meyhanesi vardı, Tahtakale’nin girişinde sol tarafta. Onlar da Rodop’tan gelen ailelerdendi ve ismi yine Rodoplu‘ydu.

Çakırhamam’dan aşağıya, İtfaiye, sıra dükkânlar çevresinde çok büyük olmayan meyhaneler vardı ve hep aynı düzen, isim de ‘Rumeli Köftecisi’ydi.

Zafer Plaza karşısında bulunan şimdiki Atlantik Restoran’ın altındaki meyhanede köfte, piyaz satılırdı. Eski Santral Garaj’da, benzincinin bitişiğinde bir meyhane, yine ‘’ Rodop’lu ismiyle hizmet veriyordu.

Gazcılar’da ‘Dalgıç Köfteci’si meyhane olarak hizmet veriyordu. Köfte ve içki satılan bu yerlerde, müşteri bir iki kadehten sonra kalkardı. Uzun saatler oturmak, çeşitli mezeler balık çeşitleri ve çalgılı eğlence sadece Arap Şükrü meyhanelerinde olurdu.

Meyhanelere şarap Misi köyünden, şarapçı Liya (Saban)’dan ve Mişon’dan gelirdi. Yaşlandım, hatırlamakta zorlanıyorum dedi ve bir hatıra fotoğrafı istedi. İyilik, sağlık dilekleriyle ayrıldık.”

ARAP ŞÜKRÜ SOKAĞI

Bardak şarapçısının karşısında tenekeci ve sobacı Mehmet Beyin dükkânı ve Balıkçı Reşat’ın dükkânı bulunuyordu. Tenekeci saha sonra et-balık kurumunun bayisi ve Hasan Usta’nın balık satış yeri oldu. Aktar Nazmi ile Misi Şarabı satan Meyhaneci Mustafa’nın dükkânları arasında küçük bir aralık vardı. Buradan yukarı çıkan sokakta, merdivenlerin yanında bir çeşmenin yanında kaynatam İbrahim Öztürk’ün evi vardı. Arkasındaki evde Madam Hursi (Berkün) oturuyordu. Madam Hursi’nin gelini Liza’ya heyheyleri gelince tabakları-çanakları sokağa fırlatmaya başlar, onu yatıştırmak ise Kaynatam İbrahim Beye düşerdi. Daha sonra kocası Salvator’la beraber İsrail’e gittiler. Madam Hursi’nin torunları Linda ve Ojeni de aynı yolu izlediler. Sevdiği kızla evlenmesine izin verilmeyen Sabatay Bursa’da kaldı. Annesi Madam Hursi onu bırakıp gitmedi. Sabatay ölene kadar evlenmedi. Madam Hursi, Sabatay’ı toprağa verdikten sonra çocuklarının ısrarıyla İsrail’e gitti. Sadece onlar gitmedi, sevdalar da göç etti. Vedalaşamadan İsrail’e giden sevgilisi Ester’in ardından gözyaşı dökenlerde oldu. Aynı sokakta kınalarda göbek atıp, şarkı söyleyerek kınaya gelenleri eğlendiren Zenne Leyla vardı.

*

Neşe Öztürk (Peker)’le sokağı dolaşalım; “Sokağa girildiğinde solda bardakla Misi Şarabı satan Meyhaneci Mustafa, onu geçince Bakkal Ahmet Arcan, Manav Nuri, sakatat satan Ciğerci Ahmet, Terzi Mustafa’nın dükkânları bulunuyordu. Burası daha sonra bakkal oldu, öldükten sonra çocukları Ahmet, Mehmet, Yusuf Kulaner dükkânı işlettiler. Balıkçı Reşat’ın babası Fazlı’nın meyhanesi, kahve ve küçük bir aralığı geçince kırtasiye ve balık malzemeleri satan Tuhafiyeci İbrahim ve bir terzi dükkânı bulunuyordu. Şimdi kapanmış bir süthane, mermer atölyesi, Havra, Havranın üstünde Gazi Akdemir İlk Okulu, okulun altında Yahudi Hamamı diye bilinen bir hamam, okuldan aşağıya inen sokakta bir zamanlar otel olarak kullanılmış büyük bir ahşap konak, biraz ilerde eski trafonun karşısında bugüne kadar yıkılmadan gelebildi. Havranın biraz ilerisinde trafonun karşısında harabe haldeki Seyyid Usul Tekkesi şimdi restore edilip, ayağa dikildi. Sanat ve kültür faaliyetlerinin yürütüldüğü bir merkez oldu.

*

Bursa’ya özgü Arap Şükrü sokağına girmeden geçmeyelim. Osmangazi Belediye başkanı Erhan Beyin bugünkü şeklini verdiği ve Bursa’nın yerli ve yabancı misafirleri için bir çekim noktası olan sokağın kendisi ’de, öyküsü de ilginçtir.

Osmanlıların Bursa’yı fetihleriyle başlar bu öykü. Osmanlılar Yahudileri bu mahalleye yerleştirirler. Sakarya Caddesi ve Bursa’nın ilk marketlerinden ÜÇEL marketin alt sokaklarında Yahudiler otururdu.

Sokağın girişinde, sağda Köfteci Salih bulunuyordu, sonra dükkânı çalışanı Ahmet devraldı. Bitişiğindeki küçük bir meyhaneyi Arap Şükrüler işletiyordu, balıkçı, Arap Şükrünün Meyhanesi, Marangoz atölyesi, kahve şimdi kapalı olan Mayor Sinagogu ve Saul Markos’un 77 yıl önce yaptırdığı çeşme bugünde faaliyette. Sokaktaki Kahvehaneyi Kahveci Kemal Bey çalıştırıyordu. Havradan sonra simit ve börek pişiren fırın bulunuyordu”.

Yılmaz Değişmez ve Gemlikli balıkçı Karanfil 1967

Misi Şarabı satan Meyhaneci Mustafa’nın dükkânına hemen giremezdiniz. Kapının üstündeki lamba yanarsa girebilirdiniz. Gelen kendi mezesini kendi getirirdi. Ceplerden yumurtalar, domatesler, biberler, erikler, turşular çıkardı. Şaraba bakır tozu katıldığı söylenir.

Berber Behzat’ı dinleyelim, “İçeriye girdiğinizde bir bardak şarap dersin, meyhane sahibi sana dilenci gibi elini uzatır. O şarap parasını alır, bardağı yıkar, sonra bardağa şarap koyar, içersin. İçmek istiyorsan parayı verirsin oda bir bardak daha doldurur. Bazı müşteriler hava basmak için içerdeki müşterilere şarap ısmarlamak isteyenler çıkar. Meyhaneci müşterilere bakar, kimlerin içebileceğini tespit eder ve ona göre müşterilere şarap verir ve parasını alır. Şarap ısmarlanıyor diye herkese şarap vermezdi.”

Bardak şarapçısının karşısında tenekeci /sobacı Mehmet Beyin dükkânı ve Balıkçı Reşat’ın dükkânı bulunuyordu. Tenekeci saha sonra et-balık kurumunun bayisi ve Hasan Ustanın balık satış yeri oldu.

Sokağa ismini veren Arap Şükrü (Değişmez) Bursa’ya 1924 yılında gelmiş. Arap Şükrü’nün ailesi, Selanik –Vodina’dan kökenli. Bu sokakta meyhane açmış. Bardakçı’dan başka Yahudilerin de bir meyhanesi varmış. Vitali işletiyormuş. Daha sonra oda İsrail’e göç etmiş. Arap şükrü her sabah balık çorbası yapıp dağıtırmış. Sokağın köşesinde o dönemde üç-dört fayton beklermiş. Faytonlardan başka köşede ayaklı taksicilik yapan küfeciler bulunurdu. Şarhoşları sırtlarındaki küfelere koyup, taşıtırlardı. Rahmetli kaynatam, şenlik olsun diye kendini sokağın üzerindeki evine taşıttığını, önce sokakta bir tur attırdığını söylerdi. Arap Şükrü’nün karşısında Balıkçı Reşat’ın babası Fazlı’nın lokantası vardı.

Sağ başta Yılmaz Değişmez bir arkadaşıyla

Arap şükrünün çocukları Yılmaz, Çetin, Doğan, Ergun ve Ahmet sonraki yıllarda sokakta meyhaneler açtılar. Yılmaz Değişmez’in iki kızı ilerleyen yıllarda farklı alanlarda Bursa’yı başarıyla temsil ettiler. Güzin Değişmez TRT İstanbul Radyosunun Türk Sanat Musikisi alanında kadrolu sanatçısı oldu. Serap Değişmez de ressam olarak Bursa’yı tanıttılar.

İbrahim Öztürk ve esnaf arkadaşları Terzi Mustafa’nın dükkânının önünde

Elbette meyhaneler varsa balıkçı tezgâhları da olacak. Mevsimi geldiğinde iri iri palamutlar, kofanalar tezgâhları süslerlerdi. Sokaktaki simitçi sokaktaki fırında ramazan ayında börekler, pideler; diğer zamanlarda kiremitte palamut yaptırırdık. O nefis balığı yemeye doyamazdık.

Soldan-sağa: Ahmet,Doğan,Çetin,Yılmaz ve Ergun Değişmez

Sabahtan meyhaneler açılır, temizlik yapılır, masalar hazırlanır, aşçılar balıklar, garson ve komiler karidesleri ayıklardı. Geceleri kendi âleminde akardı, Darbuka, keman ve zurnadan oluşan saz takımları gelip çalar ve müşterilerden parayı toplarlardı. Daha sonra topladıkları bahşişleri paylaşırlardı, bazen de paylaşmayıp birbirlerine girerlerdi. Arap Şükrü Sokağında oturan diş teknisyeni Remzi Bey’in küçük oğlu Büyükada’da faytonculuk yapardı. Caddelerde faytonlar dolaşırdı. Altıparmaktaki aralıklarda bekleme yerleri bulunuyordu.

Oturan Ahmet, ayaktakiler: Sol başta Yılmaz ve Ergun Değişmez

Arap Şükrü sokağına gelince; o yıllarda, Sakarya Caddesi trafiğe açıktı. Şimdiki otobüs durağı ortadaydı. Nerdeyse yan yana diyebileceğimiz üç manav vardı. En ünlüleri Arnavut manav Abid ve iri cüssesiyle oğlu Hasan Bükücüler’di. O dönemde naylon poşetler yoktu. Pazar torbaları ve fileler vardı. Satın aldığımız meyve ve sebzeler kese kâğıdına konulurdu. Kese kâğıtları gazetelerden yapılırdı. Satılmayan gazeteler kâğıtçı dükkânlarında satılırdı. Eskiciler eski gazete ve dergileri toplarlar, bakkal, manav ve pazarcılara satardı. Bakkallar aldığımız leblebi tozu, çekirdek ve şekerleri gazete ve dergilerin kâğıtlardan yaptıkları külahlara koyarlardı. Sigara kâğıtları çok pahalı olduğu için, altmışlı yılların başında pazarlarda parlak ince kâğıtlara basılmış gazeteler sarma sigara içenlere satılırdı. Çocuklar harçlıklarını kazanmak için kese kâğıdı yapar ve dükkânlara satardı. Bu işi meslek edinenler çoktu. Kese kâğıdı yapıp, dükkânlara satarlardı. Hasan Abi boş zamanlarında kese kâğıdı yapardı. Kese kâğıdı dönemi 12 Eylül döneminde cuntanın başı olan Kenan Evren’in yasaklamasıyla sona erdi.

Abid Şen Altıparmak Caddesinde, Manav Dükkânına sebze getirirken

Yunuseli Köyü’nde yaşayan Bahattin Yılmaz’dan Arap şükrü Sokağı’nı öğrenelim (14 Nisan 2014 Cumartesi); “Köyde ürettiğimiz domatesleri iki atın çektiği at arabasıyla haftada üç gün, pazartesi, çarşamba ve cuma günleri gelip, manavlara ve meyhanecilere satardım. Bursa içinde dolaşan at arabalarından tekerlekleri demir çemberli olan tek araba benimki. Diğer at arabalarının tekerlekleri lastik tekerlekti. Bu sokağa gidiş-gelişimde tanıştığım Sebatay’la dostluğumuz o ölene kadar devam etti. Sokaktaki meyhanelerde beraber çok içtik”.

Yunuseli, Hürriyet Semtine, 3 km, şehir merkezine 9 km uzaklıkta bir yerleşim yeriydi. Köyümüzde ve civar köylerde sebze ve meyve cinsinden her şey yetişirdi.

Bahattin Yılmaz

30 kasaya yüklediğim, yaklaşık 600 kg yük taşıyan bir demir çemberli tekerleği olan bir at arabam vardı. Önceleri Hürriyet semtindeki pazara gider, pazarlara sebze verirdim. Daha sonra iki at koşulu yaylı arabamla kültür Parktaki Yusuf Restoran, Ocakbaşı, Dörtler et lokantasına domates ve sebze götürmeye başladık. Haftanın üç günü, pazartesi, çarşamba ve cuma günleri sebze ve domates getirirdim.

Arap şükrü sokağındaki meyhane ve manavlara istedikleri malları verdikten sonra bugün Zafer Plaza’nın karşısındaki, şimdiki Emin meyhanesinin yanında bulunan Haşim ve Kazım Bey’lerin işlettiği Hoşgör Meyhanesi’ne uğrardım. Burası benim için son duraktı.

Solda Yılmaz Değişmez, sağbaşta Çapraz Hüseyin ve TÜRK-İş Başkanı Şevket Yılmaz

Gelelim Arap Şükrü Sokağı’na; önce sokağın ünlü Yahudi Meyhanecisi Vitali’ye uğrardım. Sonra sırasıyla Yılmaz ve Çetin kardeşlere, köftesiyle ünlü Salih Bey’e mal veriyordum.

Balıkçı Reşat’ın babası, kör lakaplı Fazlı Bey’in yeri Yahudilik girişinin hemen solunda, Arap Şükrü Meyhanesi’nin karşısındaydı. Fazlı Amca çok babacan adamdı. Sözü geçen bir adamdı. Bana ödeme yapmayanları, geciktirenleri azarlardı. Bana bu konuda yardımcı olurdu. Esnaf da onu kırmazdı.

*

Ana caddeye bakan manavların tezgâhlarında yok yoktu. O kadar zengin mal çeşidi bulunurdu. Çekirge Semti’nde yaşayanlardan bir kısmı buraya alışverişe gelirdi. Lüks otomobiller manavların önünde dururdu. Çevre meyhaneler de buradaki manavlardan alışveriş ederlerdi. Girişteki manav

Buradaki manavların en ünlüsüydü. Arnavut Abit Abi ve oğlu Hasan hiç boş durmazlardı. Kışın en soğuk günlerinde bile su dolu varilde bulunan marulları ayıklardı. Elleri nasıl donmaz diye şaşırırdım.

İkinci, Manav Mehmet Dayı’ydı. Uzun boyuyla insanlara, ‘’ Ne almak istiyorsun? ‘’ diye tepeden bakardı. Ortadaki manav ile rekabette çok zorlandığı için çok sahip değiştirdi, sahiplerini hatırlamıyorum.

Yahudilikte yaşayan Sebatay arkadaşımdı, Kara Balçık köyünden İsmet Acar’la, bugün Fomara’da Kırcılar Plaza’nın olduğu yerde bidon ve varil ticareti yaparlardı. Bursa’nın önde gelen tüm fabrikalarının bu tür atıklarını onlar alıp satarlardı.

Arkadaşları ona Sebatay yerine Şaban diye seslenirlerdi. Sebatay, iş yerine gelmiş hiçbir müşteriyi, deyim yerindeyse elinden kaçırmazdı. Gelen müşteriler için; “Adam parasını bize vermek için kendi ayağıyla gelmiş, kaçırmak olmaz.” deyip, ne yapıp eder, satış yapardı.

Şakacı bir insandı. Yahudilik’teki evlerinde annesiyle beraber yaşıyordu. Kendini götürmek isteyen akrabalarına kulak vermedi. O, sokağın kralıydı. İçme adabını bilirdi, meze konusunda bilmediği yoktu. Her yerden davet gelirdi. Havada görevliydi. Haham da cemaat de onu severdi.

Bursa’nın civar köylerinden birinde yaşayan bir kıza tutulmuştu. Kız da ona âşıktı. Buluşup görüşüyorlardı. Ancak Sebatay’ın ailesi bu aşka karşı çıktı. Evlenmelerine izin vermedi. Kız da evlenmedi, Sebatay da. Sevdaları her ikisi ölene kadar devam etti.

Meyhaneleri anlatırken şu ünlü beyiti aktarmadan geçemeyeceğim.

“Meyhane mukassi görünür taşradan amma,
Bir başka hava, başka letafet var içinde

Bugünün Türkçesiyle:

Meyhane dışarıdan kasvetli görünür amma,
bir başka hoşluk, başka güzellik var içinde”

***

Sokakla ilgili iki anıya daha yer verelim, İlyas Şendemir anlatıyor(31 Mayıs 2014);

Arap Şükrü, Allah Rahmet eylesin çok güzel Torik balığından Lekarda yapardı. Ellerinden yeme şansına sahip oldum. Sokakta camekân içinde iri lekarda dilimlerini ince bıçağı ile ustaca ince ince keser, kesme şeker boyunda kırmızı soğanla servis ederdi. Kışın yarım metre kar yağdığı zamanda da mangal yakar lekardayı şişe takıp biraz pişirerek servis ederdi. Havra’nın yanındaki fırın da Ahmet Ağabeyin fırınıydı. Önlüğü un çuvalından olan koca çüklü Osman lakaplı ateşçi, çok güzel kiremitte palamut pişirirdi. Çifti yirmi beş kuruş olan palamutları rahmetli babam Vitali’nin komşusu ULUS terzisi Raşit Şendemir, kiremitte pişmiş palamut balığını çok sever kırmızıbiber ve domateslerle hazırlayıp, benle karşıya fırına gönderirdi. Şarapçı Liya vardı. Fırının yanındaki evde otururlardı. Balkondaki sucukları kargalar iplerini keser düşürür yerlerdi. Mahalle muhtarımız Ömer Ağabeydi. Vitali yanı Terzi dükkânımız, Üstü de Evimizdi. Çok güzel köfte yapardı Vitali. Karşıdaki çeşme yanında madam her sabah Kahveci Osman Ağabeyin elinden içtiği, büyük fincanda kahve ile bir dilim ekmekle kahvaltı yapardı. O çeşmeden su içerek büyüdük. Zafer Bayramlarında Muhtarlık ve babamın dükkânı arasına TAK yapılırdı. Tak defne dalları ile süslenir ve davul zurnalar çalınır Musevi Liya, Misi köyündeki şarap evinden siyah ve beyaz iki damacana şarap getirir, içine sifon salarlar sırayla herkes gelir içerdi…

Muhtarlık Yanındaki bakkal Kör Yusuf ve oğlu Orhan Abi çalıştırırlar çok güzel salatalık turşusu yapar, demetle çıra hazırlarlardı. Yahudilerin Hahamı oraya gelir verilen sipariş kadar tavuğu ayakta keskin bıçağı ile keser tenekeye atar ve sonra kuru yolma yapan topal Emine Abla da onları alır temizler getirirdi. Musevilerin TUZSUZ (Hamursuz) Bayramları olurdu sadece KİRDE denen delikli pide boyutlarında mayasız ekmeği yerlerdi. Paketler içinde babama bizlere verirlerdi. Çok şişman oldukları için babam onlara hazır elbise diker ve vücutlarına çok yakıştıkları için severlerdi babamı.

Musevilerle hiçbir problemimiz olmadı muhtaç kimselerinin olmadığını söylerdi babam çok yardımlaşırlardı. Ben o evde damat oldum çok güzel yıllarımız oldu. Evi almamıza Kardeşim Erdoğan’ın Dedesi kıymetli Aziz Amcam sebep olmuştur. Allah Rahmet Eylesin. Bursa’da ve Türkiye’de ilk radyolu Faytonu imal eden Küçük Amcam Remzi Şendemir’i rahmetle hasretle yad eder, Cennet mekânları olsun derim.

***

İbrahim Şendemir’in Sakarya Caddesini şöyle anlatıyor;

“Girişte, Manav Hasan’ın babası Abit amca vardı. Onun üstünde boza ve dondurma satan Emrullah Abi, onun altında bardak şarapçısı bulunuyordu. Sokağa girince Bakkal Ahmet Abi’nin dükkânı vardı. Manav Nuri Amca, yanında ciğerci Ahmet, onun altında işkembe çorbacısı Şükrü amca, yanında Misili Meyhanesi ve onlardan sonra balık malzemesi ve 1001 çeşit tuhafiye satan İbrahim Amca’nın dükkânları bulunuyordu. Tuhafiyeci İbrahim’in dükkânı, Marangoz Remzi Amca, diğer alt köşede Terzi Mustafa, kahve, sonra babam, Terzi Raşit Şendemir, hemen altında Köfteci Vitali, diğer alt köşede Berber Hasan, onun altında yoğurtçu Akif, onu yanında da Tenekeci İsak’ın dükkânı bulunuyordu.

Tenekeciden sonra sırasıyla Kahveci Abdullah Amca, Manav Ahmet Abi ve Havra vardı.

Sokağa sağdan girdiğimizde; Köfteci Salih Abi’nin dükkânı, onun yanında Kör Fazıl’ın meyhanesi, onu geçince yanında Arap Şükrü’nün Meyhanesi bulunuyordu. Onlardan iki dükkân altında Kambur’un meyhanesi, altında marangoz atölyesi, onun altında kahvehane, yanında Havra, Havra’dan sonra Ahmet Amca ve oğlu Burhan Amca’nın işlettikleri fırın, fırından sonra şarapçı Liya’nın meyhanesi, onu geçince köşede Kör Bakkal, altında Muhtarlık ve çeşme bulunuyordu. Çeşmenin yanında Yaşlı Madam Ester otururdu. Su atıp, onu kızdırırlardı. Oda su atanlara bağırırdı.

Balıkçı Reşat’ın dükkânının yanında, cadde üzerinde ortasından çınar ağacı olan bir kahve bulunuyordu. Şimdi yıkılıp küçük bir havuz yapıldı ve banklar kuruldu. Kahvenin bitişiğindeki Mehtap işkembecisini Arap Şükrü ailesinden Doğan Değişmez işletirdi. İşkembeciden sonra bir kısmı bugün de açık olan bir sıra ayakkabıcı dükkânları vardı.

***

Güzin Değişmezden Arap Sükrü Sokağını dinleyelim;

“Çocukluğuma ait ailede anlatılanlar şöyleydi; “1934 senesinde Sakarya caddesinde dedemin (Şükrü Değişmez) açtığı meyhane toprak zeminli, tahta masa, sandalye ve peykelerin ortasında bir maltızın üstünde her zaman çorba ve kuru fasulye tenceresi olurmuş. Kelle, paça, işkembe çorbası yapılırmış, daha sonra tavuk suyu, çok sonraları balık çorbası da ilave edilmiş. Bütün erzak eve gider ve babaannem ve halalarım malzemeyi temizledikten sonra dükkânda pişirilirmiş. Bazı müşteriler civar köylerden atlarla gelirmiş ve şarap satılırmış. Bir kilo şarap, beş çeşit meze 25 kuruş. İçip, atlarına binip, evlerinin yolunu tutarlarmış. Atlar evlerin yolunu bildiği için problem olmazmış. O yıllardaki rakı çeşitleri Bahçe, Fertek, Kulüp, Yeni Rakı. Bunlar karafaki denilen küçük sürahilerle verilir.

Dedem, Arap Şükrü Kurtuluş Savaşında gazi olup, malulen emekli olunca ilk meyhaneyi Ayvalık ta açmış, Sokaktaki ilk meyhaneden önce de şimdiki Tayyare sinemasının olduğu yerde Şar Kulübü’nü işletmiş. Zamanın bürokratları, Bursa’nın kalburüstü insanları, gazetecileri ve yazarları buranın müdavimiymiş. Orada yeme içme işi sokağa göre daha kibar sayılacak türdenmiş. Erkekler takım elbise veya smokin, kadınlar ise uzun tuvaletlerle buraya gelirlermiş. Zamanın taksileri ise faytonlarmış.

Çetin amcamın Yılmaz Akkılıç’la olan söyleşisini okuduğumda (Bursa da Yakın Zamanlar) dedem Şar Kulübü’nü işlettiği zaman, işinin başında hiç içki içmediğinden işten çıktığında faytonla Yahudilik’teki meyhanelere gider orada içermiş. Arkadaşları “Madem her gece bu sokağa geliyorsun bari buraya bir meyhane aç da gidip gelmekten kurtul ‘’demişler. O da sokakta, kömürlük gibi kullanılan bir yeri, muhtemelen bir depoyu kiralamış ve kendince düzenlemiş (Bugünkü Çetin Değişmez Restoran’ın olduğu yer). Babam Yılmaz Değişmez, bana okuldan çıktığında meyhaneye gidip, tahta çantasının üstüne basarak mutfakta bulaşık yıkadığını, 13 yaşında kuru fasulye pişirmekte usta olduğunu anlatırdı.

Dükkân erken açılır ve nerdeyse çorba sebil gibi dağıtılırmış, zengin fakir, Müslüman- Yahudi sokakta bulunan herkes kazan bitene kadar çorbadan içermiş. Yahudi Mahallesi olması ve merkezi bir yerde bulunması sebebiyle burada içki satmak kolay olacağından meyhane açmak için burayı seçmiş. O zaman Bursa’da şarap imalatçıları da bu sokakta yaşayan Yahudi ailelerdi.

Arap Şükrü 1960 yılında rahmetli olur. Beş erkek çocuğu (Doğan, Yılmaz, Ergun, Çetin, Ahmet) değişen şartlara ayak uydurarak sokaktaki işletmelerini sürdürürler. 1965’li yıllarda piyasaya çıkar-çıkmaz aldıkları vitrinli buzdolabında çeşitli zeytinyağlılar, yoğurtlu mezeler, yaprak sarma, biber dolma, pilaki, ,çeşit-çeşit turşular, beyin salatası bulunurdu.

Meyvenin en iyisi, sakatatın en tazesi sokaktaki manav ve sakatatçı esnafından temin edilirdi. Sokakta üç manav vardı. Civar köylerden eşeklerinin sırtına yüklenmiş küfelerle sebze getirenler de olurdu. Bildiklerimizden, malına güvendiklerimizden getirdiklerini satın alırdık. Babam Yılmaz Değişmez balık işini Yahudi komşulardan öğrendiğini anlatırdı.

Sakarya caddesinde uskumrular ipe dizilirdi. Kapı önlerinde sardalyeler tuzlanır, palamutlar, torikler takoz kesilip lakerda olmaya hazırlanırdı. Dükkânların kapısında büyük leğenlerde bekletilirdi ki kanlı olursa lakerda pek makbul olmazmış. Küçük kamyonetlerle sazan ve yayın balığı satıcıları gelirdi. Özel müşterilere ‘’Papaz yahnisi ‘’ yapılırdı. Bizim evlerimizde de pişerdi.

Balıkların yanı sıra bugünün pahalı yiyeceklerinden ıstakozlar da tezgâhları süslerdi. 1960’lı yıllarda annem ve babaannem evde midye dolması ve zeytinyağlı yaprak sarmalarını hazırlarmış. Babam gençliğinde İstanbul’a sık gidip geldiğinden, oradaki meyhanelerin yeme içme kültürü yavaş yavaş Bursa’ya taşınmış. Kırmızı havyardan tarama ve Rus salatasını kendi hazırlardı. Sayesinde biz de genç yaşlarımızda bunları yapmayı öğrenmiştik. Balık havyarlarını yumurtaya bulayıp kızgın yağda kızartıp sıcak servis yapardı. Sigara böreği her gün taze sarılırdı. Haşlanmış karidesler öğle saatlerinde büyük bir emaye tepsinin etrafında toplanan personel tarafından ayıklanırdı. Soğuk olarak zeytinyağıyla servis edilirdi, tereyağında kızartılır, güveç yapılırdı ancak bugünkü meyhanelerde olduğu gibi pul bibere boğulmazdı. Kırlangıç çorbası, dört beş saatte hazır olan hamsi turşusu, hardallı hamsi buğulama meyhanelerin vazgeçilmeziydi.

Bizim meyhanelerimizden başka sokakta sayılı birkaç meyhane vardı. Sokağın başında Misili şarapçı, Ömer Amcanın yeri ‘’Ayakçı’’ dedikleri türdendi. Upuzun, yüksekçe bir masanın etrafında tabureler, tavandan sarkan bir iki ampulle aydınlanırdı. Meze, gelen müşteriye göre hazırlanıyordu. Sebze-meyve manav Abit’ten, et ürünleri sakatçı Ahmet ten tedarik edilirdi. Bazen de müşteri elinde ekmeğiyle gelir, şarabını içerdi.

Karşısında Köfteci Salih’in dükkânı bulunuyordu. Orada da piyaz, salata, köfte olurdu.

Sakatçı bütün meyhanelere gün boyu satış yapardı. Öğleden sonra ise mahalle fırınında pişmiş kuzu kellelerini satardı.

Şimdi Çetin Amca’mın restorantının yanında Zeki Küçükavcı’nın meyhanesi vardı. Orada da genelde şarap satılırdı. Müşterisi sabah erken saatlerde gelmeye başlardı. Biraz daha çeşit bulunurdu. Ancak bizim meyhaneler kadar olmazdı. Ciğer, böbrek, köfte, nadiren yayın ve sazan balığı satardı. Onun meyhanesinin karşısında Fazlı’nın meyhanesi (Fazlı Kayapalıoğlu) bulunuyordu. Şimdi yerinde Çetin Değişmez Restorant var.

Sokağın ilk sinagogu Mayor un devamında Vitali İçiren’in meyhanesi vardı. Vitali köfte ve içki satardı. Bursa’ya gelen Yahudi tüccarlar için ( koşer et )geleneğe uygun tek yer burası olduğundan müşterileri daha çok kendi cemaatlerinden olurdu.

Emin Efe, Misi Köyü’nde şarapçılık yapan bir aileydi, aşçıları Acar Sporlu Emrullah Keskiner’di. Ona ‘’Krom’’ diye seslenirdi çarşı esnafı, ön dişleri krom kaplamaydı, zamanın iyi futbolcularındanmış. Bazı günler hanımı Sabriye Efe evden meze takviyesi yapardı. Burada da et ve balık çeşitleri satılırdı.

*

İbrahim Öztürk arkadaşlarıyla

Kayınpederim İbrahim Öztürk neşeli bir insandı. Kırklı yılların sonunda Batı Trakya’dan kaçmıştı. 1945-1949 yılları arasında Yunanistan’da süren iç savaş Bastı Trakya’da yaşayan Türklere büyük zarar vermişti. Atatürk’ü çok seven kayınpederim bu yüzden, her kesimin düşmanlığını kazanmıştı. Ölene kadar Atatürk’e laf söyletmedi. Vatandaşlık hakkını aldıktan sonra CHP’ye üye olmuştu. Arap Şükrü Sokağı’nda sarhoş taşıyan küfecilerden birisini çağırır, küfeye girip kendini taşıtırdı. Bir gün bana, “Baktım, bir sarhoş kapalı dükkânların önünde durup, bir şeyler söylüyor. Usulca yaklaştım, dinledim. Adam, “Karıcığım istediklerini alacaktım, ama dükkân kapalı” diyordu.

Altıparmak’taki esman Necdet’in birahanesi de çok meşhurdu.

Hasan Çokran bir yılbaşı akşamı Esman Necdet Birahanesi’nde

KÜLTÜRPARK

Seksenli yıllara doğru Kültürpark meyhaneleri çekim merkezi oldu. Heykel’deki Yusuf, Selçuk Restoranlar buraya geldi. Akarsu Restoran açıldı.

Kültürpark’ta Altın Ceylan bünyesinde açılan meyhane tavernaya geçişin öncüsü olmuştur.

Akarsu Meyhane’de Zeki ve Hayriye Uysal Arkadaşlarıyla

İlyas Maden Arkadaşlarıyla Yusuf Restoran’da

BURSA’DA MEYHANE KÜLTÜRÜ

Meyhaneler şimdiki birahane veya barlar gibi büyük mekânlara açılmazlardı. Birkaç masalık insanların yan yana oturdukları yerlerdi. İçeride 4-5 tahta masa, tahta sandalyeler, birkaç tabure olurdu. Bazı meyhanelerde masaların üzerinde mermer konulurdu. Vitrin buzdolapları dışarıdan görülecek şekilde yerleştirilirdi.

Genellikle mutfak dip tarafta olurdu. Yetecek kadar tabak-bardak olurdu. Mecbur kalınmadıkça bulaşık yıkamasıyla zaman kaybedilmezdi,

Mezeler klasikti. Beyaz peynir, kavun, yoğurt, cacık, yoğurt, ezme, fava, söğüş domates-salatalık, patlıcan, tahin. Bazen karpuz erik eklenirdi. Yemek olarak köfte, et ve sakatat ağırlıklıydı.

Müşteriler genelde aynı kişiler olurdu. Şefler daimi müşterilerin ne yiyeceğini, ne kadar içeceğini ve en önemlisi ne ödeyeceklerini bilirlerdi. Bazen müdavimin parası çıkışmaz, hesap başka zamana ertelenir, evi uzaktaysa taksi çağırılır ve evine gönderilirdi. Taksi parasını meyhaneci öderdi. Müşteri kazıklama anlayışı yoktu.

Eski meyhanelerden son kalanlar Basri Restaurant ve Emek Lokantası kaldı. Emek Lokantası’nın yanındaki Hoşgör Lokantası (Meyhanesi) yıllar önce kapandı. Bu üç meyhane ilginç bir müşteri profiline sahipti. Bursa’nın en renkli simaları, ünlü kişileri bu meyhanelere gelirlerdi.

Emek Lokantası Cemal Tuncer tarafından 1949 yılında açılmıştır. Şimdi oğlu Cengiz Tuncer tarafından işletiliyor.

Emek Lokantası’nın dıştan görünümü

Cemal Tuncer müşterileriyle

Emek Lokantası’nın içi

Çelikpalas Oteli’nin barı Bursalı iş adamlarının ve renkli simalarının buluşma yeriydi. Ticaret ve Sanayi Odası seçimleri, Bursaspor kongresi, siyasi parti ön seçimlerinde kulis yeriydi. Barmeni Osman’dı. Müdavimlerin içkileri ayrı bir dolaptaydı.

Çekirge’de Yıldız Otel’de bulunan Kilim Restoran’ı Babur işletiyordu.

Çekirge’de Kemalin Yeri ve Dilmen Oteli’nin altında Papağan ve ada Palas karşısında Çardak Restoranları bulunuyordu. Hepsi yıkıldı.

BURSA’NIN ŞARAPHANELERİ

Bursa’da dokuz şaraphane varmış, Emniyet Sandığı’nın bitişiğindeki Rumlardan kalan şaraphane otuzlu yıllarda da faaliyetini sürdürmüş. Son şaraphanenin sahibi Kaya Ali Bey 2015 yılında vefat etti.

Bize bu bilgiyi veren Kapalıçarşı’nın Şinasi Çelikkol eski esnaflarından antikacı ve karagöz oyunlarının duayeni Şinasi Çelikkol’un ataları Yunanistan’ın Serez bölgesinin Menlik kazasından gelmişler. Kaza Sturuma Vadisi’nde olduğu için üzüm iklim ılıman ve burada bağcılık yapılıyor ve şaraplık üzüm yetiştiriliyormuş.

“Rumlar gidince şaraphaneler ve şarapçılık Misi Köylülerine kaldı. Rumlar Misi Köyü’nde yetişen üzümlerden şarap yapıyorlarmış. Rumlar, giderken şarabın formülünü de yanlarında götürmüşler”. Bursa’da benim bildiğim kadarıyla 9 şaraphane bulunuyordu. Kayhan’da, Cumhuriyet Caddesi’ndeki Perşembe Hamamı’nın sokağında, Zafer Meydanı’ndaki Zafer Oteli’nin arkasındaki ahşap binanın üçüncü katında şaraphane vardı. Ayrıca buradaki üç Köfte Lokantası’nda isteyene şarap veriliyordu. Arap Şükrü Sokağı girişinde ilginç bir şaraphane bulunuyordu, “Misi Şarapçısı”.

Burada meze yoktu, herkes kendi mezesini kendi getirirdi. Kapıdaki ampul yanınca içeri girerdin. İçenler kafayı çabuk bulsun diye şaraba bakır tozu katılırmış.”

Bir şarapçı babama gelip, 2.5 lira şarap parası ister. Babamda o an para yok. Git, Yaşua’dan iste der. Adam,”Nasıl isteyeyim” diye sorar. Babam, “Sen bilirsin der”. Adam kabadayı ses tonu ve hareketiyle Yaşua’nın dükkânına gider ve istediği parayı alır. Aradan birkaç gün geçince adam bizim dükkâna gelip, babamla konuşurken Yaşua gelir. Adamı görünce oyunu anlar ve babama küser. Üç ay sonra bin bir rica ve özürle barıştılar.”

*

Cumhuriyet Caddesi’nde, İnci Sinemasının karşısında üç şarapçı vardı. Sıra dükkânlarda bulunan Gold ayakkabıcının arkasındaki ahşap binanın ikinci katı da şarapçıydı.

MİSİ KÖYÜ VE ŞARAPLARI

Meyhaneciler diyince Misi’yi ve şaraplarını anmadan geçemeyeceğim. Altmışlı yıllarda şarapçılık çok yaygındı. Bağcılık yaygındı. Köylerde pekmez, şıra ve şarap yapılırdı. Çocukluğumda Yenişehir’in Subaşı köyünde bağ bozumuna şahit olmuştum. Toplanan üzümler ayaklarla eziliyordu.

İnegöl’de Doma köyde (Şehitler köyü) şarap yapılırdı. Misi Köyü’nün şarapları çok farklıydı. Öncelikle köyde yüzlerce yıldır bağcılık ve şarapçılık yapılıyordu. Anadolu’da binlerce yıldır bağcılık yapılıyordu.

Misi’de yapılan pekmez ve şaraplar çok tutuluyordu. Ona farklı tadı veren, köyün kıraç topraklarında yetişen sarı renkli üzümleri ve siyah küçük taneli misket üzümünün aroması Misi şarabını bölgenin en tanınan şarabı yapmıştı. Mudanya iskelesinden yüklenen şarap ve pekmez Avrupa’ya giderdi. Bu ticaret Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra sona erer. Misi’de yapılan şaraplar Bursa’da Kayhan’da Cumhuriyet Caddesi’nde itfaiyenin karşısındaki Üç Köfte’de Arap Şükrü Sokağı girişindeki şarap evinde satılırdı.

Köyde şarap üretimi için 1937 yılında bir kooperatif kurulmuş ve Tekel’in desteği ve kontrolüyle şarap üretilmiştir. O yıllarda köyde şarapçılıkta marka olan isimler Emin Deveci, Halit, Bardakçı, Haldun diye anlatılmaktadır.

Köydeki eski şarap imalathanelerden bir görüntü

O yıllarda Beşevler’de yaşayan Yahudiler köye gelip şarap alırlarmış. Köydeki 7-8 üretici yılda 100-150 ton şarap üretirmiş. Misi Köyü’nde yetişen üzümün tat derecesi 17 boğmaymış. Diğer üretimlerde bu oran 8-12 arasındaymış. Şarapta tat oranı yükseldikçe alkol oranı yükseliyor ve şarabında kalitesini arttırıyor. Köyde yetişen misket üzümü de köyde yapılan şaraplara ayrı bir aroma katıyordu.

Köydeki şarapçılık alkollü iş yerlerine gelen kısıtlamalardan sonra Bursa’da şaraphaneler hızla azalmaya başladı. 2000 yılına doğru köydeki şarapçılık bitti. Köyde 7 adet şarap imalathanesi ve 3-4 şarap içilen meyhane bulunur.

Üzümler üzüm teknesine konulurdu. Teknenin bir deliği olurdu. Ezilen üzümler bu delikten aşağı akardı. Toplanan üzüm suyuna pekmez toprağı konulur ve kaynatılır. Toprak alta çöker, pekmez ayrılırdı. Üzümler köfünlerle taşınırdı. Toprağın bölünmesi de bağcılığı öldürmüştü. Köyde bazı soyadları o günleri anlatıyor. Bardakçı, Özbağcı….

Bağ bozumu zamanı köye Orhaneli’nden, Kastamonu’ndan çalışmaya gelenler olurmuş. Köydeki hamamın arkasındaki handa kalırlarmış. O yıllarda köyde iki tane han varmış. Orhaneli’ne gidenler handa kalırlarmış. Toplanan üzümler İstanbul’a gönderiliyormuş.

Şarap bardakta satıldığı için şarap satılan yerlere ve şaraphanelere bardakçı denilirmiş. Antikacı ve Karagöz ustası Şinasi Çelikkol. “Misi’de biri köyün girişinde, diğeri köyün içinde iki şarapçı kaldı. Bunların en meşhuru yakın tarihte kaybettiğimiz Kaya Ali’ydi. Ayıca Ömer Bardakçı vardı. Şarap genelde bardakla satıldığı için “Bardakçı” denilirdi. Bursa’ya gelen turistleri Misi köyüne götürdüğümde mutlaka şaraphaneye uğrardık. Ömer Bardakçı kola şişelerine doldurduğu şarapları turistler hediye eder ve parasını almazdı. Köyden İstanbul’a üzüm satılırdı. Şimdi üzüm de, şarapta üretilmiyor.

Köy girişindeki şaraphaneden geride kalan fıçı, o da çürüyüp gitti.

Misi

Misi köyü muhtarı 1958 doğumlu Yakup Dülger köydeki şarapçılığı ve nasıl sona erdiğini anlattı (08/05/2017).

Köydeki üzüm yetiştiriciliğinin ve şarapçılığının geçmişinin iki bin yıl öncesine kadar uzandığına ait kayıtların olduğunu, köydeki Rumların mübadeleye kadar şarapçılık yaptığını, ellili yıllara kadar İstanbul’a üzüm gönderildiğini söyledi.

Köyde seksenli yıllara kadar şarapçılığın yapıldığını, köyde yedi imalathane ve 4 şarapevi bulunuyordu.

Köyde yetişen siyah misket üzümünden yapılan şarapların tadına doyulmazmış. Bursa’da Misi üzümlerinden yapılan şarapları satan 7-8 şarapçı vardı.

Köyde o yıllarda çok sayıda insanın şarap içtiğini dört şarapçının yanı sıra şaraphanelerde şarap satarmış.

Bağcıların yetiştirdikleri sofralık üzümleri Bursa dışında Karacabey ve Mustafakemalpaşa’da satarlarmış. Bursa’ya her gün 5 minibüs üzüm gönderilmiş. Üzümleri satmak için Tahtakale’ye giderlermiş. Üzümler daha ziyade Ağustos-Ekim ayları arasında toplanıp satılırmış. Bağcılar römorklara yükledikleri üzümleri askeri levazım amirliğine götürürlermiş. Ellili yıllarda Köyde yetişen sebze ve meyve Bursa’yı beslermiş.

Yakup Bey, 1965-1967 yıllarında okula giderken şaraphanelerin önündeki küfelerden sızan şıranın dere gibi aktığını, arılardan o sokaklara giremediğini anlattı. O yıllarda üzümlerin konduğu köfünlerin eşeklerle taşındığını anlattı.

Şarapçılığı sona erdiren sebeplerin başında Bursa’da açılan otomobil fabrikaları geliyor. Tarımsal uğraşlar, bağcılık yoğun insan gücü geliyordu. Miras yoluyla bağların bölünmesi, gençlerin çalışmak için fabrikaları tercih etmeleri, şehre göç eden damatların toprakları satması bağcılığı zayıflatmış, en son sanayiden gelen kirli hava akımları bağlardaki üzüm verimini düşürmüş, çiy halinde düşen kirlilik bağları kurutmuş, şarapçılığın sonunu getirmiştir.

Köyde yapılan pekmezin kokusu, pekmezden yapılan cevizli sucuğun ve köfterin tadını unutamadığını söyledi.

Şarapçılığı ve bağcılığı olumsuz etkileyen başka bir faktör de şaraphane sahiplerinin şaraplık üzüm üreticilerine ürün bedellerini çok uzun vadeye yayarak ödemeleri olmuştur.

Köydeki şaraphaneler yetmişli yılların başında kapanmaya başlamış. 1980’de köyün girişindeki şaraphane de kapanmış.

En meşhur şarapçılar Ömer Gümüş ve Kayaali’ymiş.

EĞLENCE DÜNYASI /// EKREM HAYRİ PEKER : Evliya Çelebi’den günümüze Bursa’nın kıraathaneleri ve kahve kültürü


EKREM HAYRİ PEKER : Evliya Çelebi’den günümüze Bursa’nın kıraathaneleri ve kahve kültürü

17 Haziran 2018

Nerede bir çınar varsa orada insanlar ve hemen yakınında bir kahve olduğunu söyleyebiliriz. Neredeyse her çınarın yanında bir kahve bulunur. Birçok kahvehanenin, kahvenin adı bu yüzden çınar veya çınaraltıdır. Çınar yoksa Asma vardır. Asmalı kahve adını çok duydum. Asmalar, kahvelerin önünde çardağa sarılır. Gölgesinde çay-kahve içilir, nargileler fokurdatılır. Osmanlı Devleti kahve ve kahvehanelerle 16. Yüzyılda tanıştı ve kahvehaneler hızla yayıldı.

İstanbul’da ilk kahvehaneler biri Halepli, birisi Şamlı iki kişi tarafından açılmış ve kısa sürede büyük rağbet görmüş. Kahvehaneler kısa zamanda nüktedan kişiler, şairler ve halk sanatçılarının mekânları olmuştu. Bu yüzden kahvehanelere “Mekteb-i İrfan”,kahveye de “Ehli irfan şerbeti” denmiştir. Kahvehaneler dama, satranç benzeri oyun alanları olmuştu.

Kısa zaman içerisinde kahvehane sayısı hızla arttı, kahve içmek ve yarenlik etmek amacıyla buralarda toplanan muhtelif zümrelerden ve değişik kültür seviyelerinden insanlar için sosyalleşme mekânı, siyasî iktidar karşısında seslerini duyurabildikleri bir kamusallık meydana getirdiler. Her ne kadar sadece erkek sosyalliğini barındırsa da Osmanlı şehrindeki kamusal yaşamın önemli bir kısmını oluşturdu ve toplumun ekonomik, sosyal ve kültürel ihtiyaçlarını karşılayan merkezî bir konuma geldi.

Halkın kısa sürede buraları toplantı yeri yapması ulemanın tepkisini çekmiş; Ebussuut Efendi aleyte fetva vermiş; ancak halkın kahvehanelere yoğun ilgisi karşısında olumlu fetva vermek durumunda kalmıştı.

Devlet yöneticileri halkın buralara toplanıp, günlük siyasetle ilgilenmesinden rahatsızlık duymuşlardı. Kısa sürede yeniçeriler kahvehane işletmeye başlamış, kısa sürede buralar zorbaların mekânı haline gelmişti.

Tütün içiminin yayılmasıyla kahvehane sayısı hızla arttı. Padişah IV. Murat, yeniçeri zorbalarının toplandığı bu alanlardan rahatsız olduğu için buraları yasakladı. Tütün içimini yangına sebebiyet verdiği için evlerde de yasakladı. Padişaha bu konuda o dönemde verdiği vaazlarla ünlenen Ayasofya Vaizi Kadızade Mehmet Efendi büyük destek verdi. Ancak padişahın ölümünden sonra bu yasak gevşedi ve kalktı.

Tanzimat döneminde devletten maaş alan bir memur sınıfı doğdu. Osmanlı Devletinde gazete ve dergilerin çıkması, memurların gittiği kahvehaneleri farklılaştırıp, kıraathaneye döndü. Memur sayısının taşrada artması kıraathanelerin taşraya yayılmasını sağladı.

Ülkede ilk gazete 1831’de resmi gazete olarak, Takvimi Vekayi olarak çıktı. 1840 yılından sonra şahısların gazete ve dergi çıkarmaya başladılar. Bursa’da vilayet gazetesi olarak 1868 yılında Hüdavendigar adıyla yayınlanmaya başladı. Bursa’da ilk dergiyi de tiyatro yazarı Feraizcade Mehmet Şakir Efendi Nilüfer adıyla yayınladı. Daha sonra Tırnova’dan Bursa’ya gelip yerleşen Murat Emiri Efendi Bursa, Sanayi ve Fevaid adlarında üç gazete çıkardı. Bu yayınlar Bursa’da ki kahvehanelerin bir kısmını kıraathaneye dönüştürdü.

Bunca sözden sonra önce Evliya Çelebi’den Bursa’nın kahvelerini öğrenelim.

Evliya Çelebi’nin “Seyahatnâmesi”nden alınan bölüm ile zaman yolculuğunda Bursa’nın o yıllarına ışık tutuyor.

“Bursa’nın yiyecek, içecek satıcılarının cümlesi Müslimdir. Bakkallar çarşısı pâk ve temizdir. Hoşafçıları bu diyara mahsustur. Kayagan pazarındaki yemiş pazarcıları dükkânlarını meyva dallarıyle süslerler. İpek çarkacıları da başka bir çarşıdır.

Yetmiş beş kadar kahvehanesi vardır. Çalgıcılar ve hanendeler yevmiye üç defa Hüseyin Baykara fasılları ederler. Her kahvanede gazelhanlar vardır ki insanı mestederler. Meddahlarının başı Kurban Alisi Hamza namında bir yegâne-i asr idi. Kıssahan Mahmud, Kara Firuz, Tireli Ali Bey Ebumüslim-i Teberdar’ı okumada güya sahib-i Siyer Veysi idiler. Kahvelerinin ulusu Ulu Cami dibindeki Emir kahvesidir. Büyükler yeri, süslü ve nakışlı bir kahve olup cihanın sevgilisi rakkasları vardır. Kahve Ulu Cami dibinde olmağın müezzin Hayye Alessalât deyince kahvede kimse kalmaz, hepsi camiye giderler. Bursa ahalisi gayet musallidir. Kahveleri birer mekteb-i irfandır. Şerefyar kahvesi, Serdar kahvesi, Çin Müezzin kahvesi meşhurlarıdır. Doksan yerde meşhur bozahaneleri vardır. Bursa ayanınca bozahaneye girmek ayıp değildir. Çünkü kahvehaneler gibi bunlarda da hanende ve sazendeler vardır.

Bursa şehrinin umumi yolları çakmak taşlarıyle döşenmiştir. Kaldırımları muntazamdır, gayet mücellâ taşlardır, Yüzlerce yıllardan beri bir taşı rahnedar olmamıştır.”

***

Şimdi Bursa’nın kahvehanelerini Emir Sultan’dan Yeşil Külliye’ye doğru inerek dolaşmaya ne dersiniz,

Yeşil’de çay otuz-kırk

Yolumuzun önünde dikilen dev çınarın yanındaki ahşap binanın altı Gençlerbirliği Spor Klübü lokaliydi. Her zaman masaları doluydu, her çeşit kâğıt oyunu ve kumar oynanırdı. Seksenli yıllarda yıkılıp, yerine bir apartman dikildi, Gençlerbirliği de tarihe karıştı.

Yeşil Külliyesi, Sultan Çelebi Mehmet’in anısına yapılan bu muhteşem eser, yüzyıllar boyunca seyyahların ilgi odağı olma özelliğini korudu. Asırlar boyu Bursa’ya gelen seyyahlar eserlerinde sanki sözleşmiş gibi buradaki muhteşem yapılardan söz ederlerdi. Altmışlı yılların sonunda babamla buraya gelir, türbe, müze ve camiyi gezer, sonra yan yana ovaya bakan iki kahvehanenin birinde yorgunluk çayımızı yudumlardık. Genellikle, Yeşil çay bahçesini tercih ederdik. Burayı Ali Osman Kantar, yanındaki kahvehaneyi İsmail Akpınar işletiyordu.

Şimdi kebapçı olan yer, ikinci kahvehanenin kapalı yeriydi. Kahvehanelerin yanından aşağıya merdivenler inerdi. Uludağ veya Karlıdağ gazozlarımızı içerken Garson Basri’nin, yandaki kahvehanenin garsonuyla kapışmasını izlerdik. Basri, çayyy… Diye bağırmaya bir başlar, dakikalarca uzatırdı. Sonra Basri havaya kalkan elleri sayar, kafasından ekleme yapar ve çaaaaaaaay otuz, kırk, elli diye bir rakam söylerdi. İsmail Akpınar’ın baş Garsonu Şuayip, Basri’ninn söylediğinin beş veya bazen on fazlasını söyleyerek ocağa seslenirdi. Garson Basri alanında kendine rakip tanımıyordu. Turistler Garson Basri’nin resmini çekerler, bazen sesini teybe kaydederlerdi. 29 Ekim 1922 ‘de Gazi Mustafa Kemal’in burada maiyetiyle kahve içtiği anlatılır.

YEŞİL KAHVELERİ
Canım Yeşil kahveleri
Ve garson Basri’nin
Şiir şiir, mısra mısra
Dökülen çay sesi
O ne heybetli çağrıştır yarabbim
Duyanın dili bir karış dışarıda
O ne leziz bir çaydır ki
Bursa’nın tadını sunmakta
O muhabbet, o arkadaşlık
Doyumu imkânsız bir manzara
İnsan hayat kelimesinin
Manasına varmakta
Canım yeşil kahveleri
Cana yakın arkadaşlığıyla
İnsana mutluluk saçmakta
Nevzat Çalıkuşu

YEŞİL ÇAY BAHÇESİ

Sadece o mu? Daha nice ünlüler Yeşil’e gelip, yemyeşil ovaya bakarak çaylarını keyifle yudumladılar. 1955 yılında Bursa’ya gelen İsmet İnönü, Mahfel’de oturup çay içtikten sonra, partililerle beraber Yeşil’e, İsmail’in kahvehanesine gidip, yemyeşil ovaya bakarak çayını yudumlamış.

Çay deyince şekere değinmemek olmaz. Kesme şeker o yıllarda yaygın değildi. Toz şeker kullanırdık, bir de zor eriyen, kimi yerde kelle Şekeri, kimi yerde Erzurum Şekeri, daha eskilerin Rus Şekeri dedikleri şeker çeşidi bulunurdu. Erzurum-Kars yöresinden gelenler kıtlama tabir ettikleri usulle kullanırlardı. Bir parça şeker ağza atılır, avurtta tutulur ve çay öyle içilirdi.

“Yaz akşamları otururum
Yeşil Kahvesinde..
Hazırlatırım demliğimi,
Yakarım cigaramı
Dalarım gülpembe ufka,
Yudumlayarak çayımı…
Bir güzel efkarlanırım…”

Yeşil kahvehanelerini anlatan bu satırlar, yitirdiğimiz Bursalı şair Selami Üney’e ait. Artık dalacak bir ufuk kalmadı.

Setbaşı Meydanına inen Yeşil ve Namazgâh caddelerinin birleştiği köşede Dikmenlerin bir apartmanı yer alıyor. Dikmenler’in apartmanı bir dönem yurt, bir dönem dershane oldu. Apartmanın altında dönemin ünlü futbolcularından Haluk’un işlettiği bilardo salonu (Haluk Bilardo) hizmet veriyordu. Altmışlı yılların başında burada bir karakol ve karşısında bir kahvehane vardı. Karakolun önündeki çınarın altına karakolun komiseri bir masa atar ve gelip, geçeni kontrol ederdi. Çınar ve karşısındaki ahşap binadaki kahvehane yoldan daha yüksek seviyedeydi.

Bursa’lı Aydınların Mahfel’i

Yolumuzun üzerinde ise ünlü Mahfel kıraathanesi bizi karşılar. Kıraathane deyimine denk düşen, Bursalı aydınların toplandığı bir yerdi Mahfel, Demir ayaklı, yuvarlak mermer masaları, demir sandalyeleriyle çay bahçesi gözde bir yerdi. Mahfel’e girenlerin koltuğunun altında veya elinde bir-iki gazete görürdünüz. Okunan gazeteler, yandaki masadakilerle değiştirilirdi.

Yazarların, gazetecilerin toplandığı bir yerdi. İstanbul’daki Meserret Kıraathanesi, Küllük, Le Bon, Tepebaşı Bahçesi, Nisuaz, İkbal Kıraathaneleri gibiydi. Mahfelin bir bölümü bilardo salonu olarak gençlere hizmet verirdi. Bazen bilardo oynanırken, çuha yırtılır. Salonda o anda garson yoksa hemen pencereden yan sokağa kaçılırdı. Yırtan uzun bir süre o mekâna uğramazdı. Burada da çalışan Sarı Mustafa – diğer lakabını yazamayacağım- Garson Basri’nin tek rakibiydi.

Mimar Zafer Ünver; “Çocukluğumda Mahfel, Rıdvan’ın kahvehanesi olarak bilinir ve seçimlerde burada oy kullanılırdı. Babam, buraya oy kullanmaya geldiğinde beni de getirmişti. Annemle, babam burada tanışmışlardı. Mahfel’e, gençler ise Mahfel’in bilardo salonu, yan aralığındaki, Altıparmak Süleyman’ın işlettiği Akın Spor Lokaline gidilirdi. O yıllarda futbol kulüplerinin bulunduğu lokallerin kıraathanelerden pek farkı yoktu.

Mahfel bir akşam tutuşuverdi. 18 Ocak 1999 gecesi çıkan-nedeni bilinmeyen bir yangında kül oldu Mahfel. Yangın için bodrumdan çıkmış denildi. Yangının üzerinden yıllar geçtikten sonra tekrar açıldı. Ama Mahfel Kıraathaneden, kafeye dönüştürülmüştü. Mahfel’e akademi havası veren o emekli aydınlar sessizce çekilip gittiler. Bir daha toplanmadılar.

Mahfel’i Hüseyin Organer işletiyordu. 1967 yılında Osman Enver Özer işletmeye başladı. Mahfelin karşısında Ferah Kıraathanesi bulunuyordu. Yıkılıp yeniden yapıldı. Yeni yapı pasajlıydı. Kapalıçarşı yangınından sonra burası Kapalıçarşı esnafına tahsis edildi. Şekerciler caddeye bakan kata, ayakkabıcılar alt kata yerleştirildiler. Üst kat küçük bölmelere bölündü. Kuyumcu ve sarraflar buraya yerleştiler.

Sinemanın sokağında Ferit ve Fethi Beylerin işlettiği Günaydın Kıraathanesi ve kıraathanede bir Müzik Dolabı bulunuyordu. İçinde plaklar olan müzik dolabından dinlemek istediğiniz plağı seçer, metal para atardınız (ilk zamanlar 25 kuruşla çalışıyordu) veya jeton atardınız. Bir kol plağı alır ve platforma yerleştirir. Pikabın iğnesi iner ve müzik sesi duyulmaya başlardı. Müziğin sesi sokağa da verilirdi. Bu kıraathane daha önce Bursaspor’un ilk kurulduğunda merkezi olmuş.

Uzun görüşmelerden sonra, Akınspor, Acar İdmanyurdu, Çelikspor, İstiklalspor ve Pınarspor birleşerek 1 Haziran 1963 günü Dönemin Bursa Valisi Bursa Valisi Fahrettin Akkutlu başkanlığında Bursaspor’un kuruluşunu gerçekleştirdiler. 33 kurucu üye başkanlık için Salih Kiracıbaşı’nı seçtiler.

Salih Bey, Çelikspor’un başkanıydı. Salih Bey’in kızı sündüs Türkmen; “ Çelikspor’un Klüp binası Muradiye’de idi. Şimdi yıkıldı. Babam Bursaspor’un başkanıyken maçlara beraber giderdik. Maçları babamın yanında, saha kenarından izlerdim. Babamın başkan seçilmesinde Muradiyespor’un güzel bir lokale sahip olması geliyordu. Babam takımın antrenörlüğüne Muhtar Tuncaltan’ı, takım kaptanlığına Özhan Varlık’ı getirdi”. Salih Bey 1964 yılındaki kongrede üyelerin oylarıyla başkanlığa seçildi.

Mahfel’in karşısında şimdi Şehir Kütüphanesi’nin olduğu yerde, Ferah Kıraathanesi bulunuyordu. Ferah Kıraathanesinin hemen altında, beş-altı basamak inilince Devrengeç Suyu’nun aktığı bir çeşme bulunuyordu. Bu yüzden Devrengeç Kıraathanesi de deniliyordu. Kıraathanenin zemini ahşap ve köprüye bitikti. Yıkıldı, sonra iki katlı bir bina yapıldı. Bu bina çok farklı amaçlarla kullanıldı. Üstü Milliyetçi Öğretmenler Derneği lokali sonra nikâh dairesi oldu. Alt katında Kapalı Çarşı yangınında zarar gören esnaf için dükkânlar yapıldı. Önce kuyumcular geldi. Nurettin Aşan’ın şekerleme dükkânı, alt katta Üçel Market diye küçük bir bakkal dükkânı bulunuyordu.

Ünlü Cadde Kahveleri

Ünlü Cadde de bulunan Meddah kahvehaneleri altmışlı yıllara ulaşmadan kapandılar. Rahmetli Necip Artan; “Ünlü Cadde’ye girdiğinizde soldaki kıraathanede Meddah Sururi ve Karagözcü Mustafa geceleri müşterileri eğlendirirdi” diye yazar.

Elli yıllarda büyük kahvehanelerde Meddah’lar gösteri yapıp, halkı eğlendirirdi. Meddahlardan başka Kavuklu ve Pişekar’dan oluşan orta oyuncuları vardı. Altmışlı yıllarda geleneksel sözlü tiyatroyu sürdüren oyuncuların en ünlüsü İsmail Dümbüllü idi. Kantoyu da unutmamak lazım. TV yayıldıkça kanto daha tanınır oldu. Kantocuların en ünlüsü Nurhan Damcıoğlu’ydu. Sandalye güreşi yapan sanatçıları da unutmamalıyız. Çoğu insan neden bahsettiğimi anlamayacağını biliyorum. Onun için biraz anlatayım. Güreşçimiz üstünü soyunur ve rakip olarak seçtiği sandalyeyle usta işi bir güreş çıkarırdı. Gösteri sonunda güreşçimiz kan-ter içinde kalır, ama güreşi galip bitirirdi. Sonra parsayı toplardı.

Sönmez İş Hanı’nın karşısındaki boşlukta bulunan Merkez kıraathanesi dünden bu güne gelen kahvehanelerden. Caddeden yürümeye devam ettiğimizde ilginç bir kahvehane bulunuyordu. Demirtaş Sanat Okulu’nun karşısında bıçakçılar çarşısının yola bakan bölümünde büyük bir esnaf kahvehanesi, içinde bir çınar ağacı yaşamaya çalışıyordu. Esnaf dernekleri merkezi burada olduğu için kalabalık olurdu. Karşı sırasında, Demirtaş Paşa Hamamı’nın karşısında dönemin ünlü futbol klüplerinden Demirtaş Sporun lokali bulunurdu.

***

Cadde üzerinde Devlet Tiyatro’sunu geçtiğinizde şimdi kökü bile kalmamış çınarın olduğu yerde Çınarlı Kahve bulunuyormuş. Çınarın altında, Gökdere’den gelen esintinin serinliğinde çaylar yudumlanırmış. Çınarın altında çayınızı yudumlarken gelip, geçenleri seyrederdiniz. İdam yapılacağı kahve erkenden açılıyormuş. Çınarın önünde ibreti âlem için hükümlü infaz edilir ve ilamı çınara çakılırmış. Resmigeçit yapıldığı günler burası tıklım, tıklım olurmuş.

Cadde üzerindeki Vakıflar İş Hanı’nın arkasında bulunan Orhon Sokak’ta bulunan ve Yaşar Öztürk’ün işlettiği bahçeli bir kahve olan Roma Kıraathanesi’ne çalışan veya emekli olmuş çevre esnafı ve emekli memurlar giderdi. Günümüzde kapalı olan bu kahvehanenin öyküsünü bu Kahvenin öyküsünü kahveyi açanlardan Berber Behzat Çavdar’dan dinleyelim; “ Arsası mezbelelik bir yerdi. Belediye’den aldık. Molozlarını temizledik. Kalebodurla dekor yaptığımız geniş bir çay ocağı yaptık. Yepyeni kare masalara yeşil çuhalar serdik. Kapının karşısındaki çay ocağının davlumbazını Bursa Havayolları uçağıyla İstanbul’dan getirttik. Pırıl pırıl bir kahvehane kurduk, ona göre de müşterimiz vardı.

Kahveci daimi müşterisinin ne içtiğini bilirdi. Kapıdan içeri girer, girmez ocağa X beye yandan çarklı veya okkalı diye seslenir. Erbabı bunun kahveyi anlattığını bilir. Tek şekerli demek, demli çay demekti. Kahvehaneye gitmeyen çok insan Teravi Namazı’ndan sonra kahvehaneye gelir, sahura kadar sohbet ederlerdi. Burasını işlerimin yoğunluğundan dolayı burayı Yaşar Öztürk’e devrettim.”

Hanların alt katları kahvehane olurdu. Bursa’da bazı otellerin alt katları kıraathane veya kahvehaneydi. Atatürk Caddesi üzerindeki vitrin pencereli lobisi ve kıraathanesi ile Luca Palas Oteli buna bir örnekti.

Çakırhamam’daki Kadifeli Kahvehaneye, memurlar, emekliler, özellikle asker emeklileri gelirdi. Maksem’de bulunan ve 19. Yüzyıldan bugüne gelen ki Çinkolu Kahve de çok meşhurdu.

Cadde üzerindeki Teyyare Sinemasının üzerindeki Şehir Kulubü, Öğretmenler derneği ve yine yol üzerindeki Dağcılık Kulübü’nün müdavimleri ayrıydı.

İstanbul Bankası’nın olduğu binanın ikinci katı daha sonra Bursa Gazeteciler Lokali açılmış.

Şinasi Çelikkol’u dinleyelim; Belediyenin karşısında Romans çay bahçesinin yanında Dağcılık kulübü bulunuyordu. Büyük Amcam Rahmi Çelikkol’un oğlu, Erdinç Çelikkol ilk defa burada sahneye çıkıp, şarkı söyledi. 1953 yılında Müzeyyen Senar ve Recep Birgit burada bir konser verdiler. Babamın ricasıyla kardeşim Erdinç Çelikkol sahneye çıkıp, “Bakmıyor Çeşmi Siyahım” şarkısını söyledi. Çok beğenildi. Erdinç Çelikkol 14 yaşındaydı. Bursa Musiki Cemiyeti’nde müzik dersleri alıyordu.

Romans Çay Bahçesi okumuş kesim gelirdi. Burada konser ve düğün yapılır, o zaman etrafına perde çekilirdi. Ellili yıllarda ünlü sanatçılar buraya gelip, program yaparlardı.

Bazı meraklılar aradan bakar veya önüne dikilip müziği dinlerlerdi. Burada Rock and Roll gecesi yapılmış.

***

Kahvehaneleri gezmeye ara verip, biraz Romans Çay Bahçesinde soluklanıp, bir çay içerken eski kahvelerin içinde neler bulunurdu, bir düşünelim.

Bazı eski mahalle kahvehanelerinde pekte tabir edilen oturma sıraları ve hasır oturma yerli tabureler olduğunu hatırlıyorum. Çoğu kahvehanede çıplak tahta masalar olduğunu hatırlıyorum. İlerleyen yıllarda Uludağ Gazoz Fabrikasının veya kola firmalarının dağıttığı polyester masa örtüleri serilmeye başlandı. Bazı kıraathaneler o dönemde özel masa yaptırır veya pahalı bir kumaş olan kadifeyle kaplarlardı. Bir kısmının adı bu yüzden Kadifeli Kahve’ye çıkmıştı. Hocahasan Mahallesindeki Kırmızılı Kahve’nin masaları kırmızı kadifeyle kaplıydı. Çakırhamam’daki Kadifeli Kahve’nin kadife örtüleri kırmızıydı.

Temiz Cadde’ye döndüğünüzde sağda Arap Hüseyin’in işlettiği kahveye ağabeylik yerine ablalığı tercih etmiş olan Hikmet Abla takılırdı, burada şarkı söylerdi.

KAHVELERİN İÇİ NASILDI?

Kahvehanelerin ortasında genelde büyük bir döküm soba bulunurdu. Bazı kahvehanelerde süslü sobalar veya çinili sobalar bulunurdu.

Duvarlarda olmazsa olmazları Atatürk ve Mareşal Fevzi Çakmak’ın çerçeveli resimleri asılıydı. Bazen bu resimlere Kazım Karabekir Paşa’nın resimleri eklenirdi. Bilhassa Erzurum ve çevresinden gelenlerin devam ettiği kahvelerde Doğunun Fatihi diye anılan paşanın resimleri bulunurdu. Sanırım siyasetçi kimliği öne çıktığından İsmet Paşa’nın resimlerine seyrek rastlanılırdı.

Bu resimlere ilave dönemin filim yıldızları olan Türkan Şoray, Leyla Sayar, Fatma Girik, Ayhan ışık, Yılmaz Güney gibi sanatçıların resimleri duvarları süslerdi. Behiye Aksoy ve Gönül Yazar şarkıcıların resimlerinin yerini arabesk söyleyen sanatçıların resimleri aldı.

Futbol yayılınca tutulan il veya ilçe takımlarının resimleri de duvarları süslemeye başladı.

Radyo Günleri

Önce radyo vardı. Burası Ankara Radyosu diye başlardı. Ajans saatlerinde kahvede bütün sesler kesilir, fısıldaşanlar uyarılırdı. Önce radyonun kızmasını bekler, sonra da cızırtının kesilmesini beklerdik. Radyolar elektrik yaygın olmadığı için batarya denilen pillerle çalışırdı.

Yenişehir’in gibi subaşı köyünde kaldığımız okul lojmanının elektriği yoktu. Köyde de elektrik yoktu. Dört köşe ve silindir şeklinde batarya dediğimiz piller radyoya bağlanır, onun verdiği akımla radyo çalışırdı. Çabuk bitiyordu, babam Yenişehir’e gittiğinde batarya alırdı. Biten bataryaları kardeşimle parçalayıp, içinden çıkardığımız tek pillerle askercilik oynardık. İnegöl’e tayin olduğumuz 1962 yılında çoğu evde elektrik yoktu. Taşındığımız eve babam elektrik bağlatmıştı.

İnegöl’de radyo yaygınlaşmaya başlamıştı. Bir yandan elektrik kullanımı yaygınlaşıyor, diğer yandan radyolar nispeten ucuzluyordu. Elektriğin yaygınlaşması yazlık sinemaları da yaygınlaştırdı.

Siyasi ortam, Yassı Ada duruşmaları, seçimler… Radyolu kahveler diğerlerinden daha fazla müşteri çekiyordu.

Sonra pikaplar çıktı, kahveciler müşterilerine beğendikleri, buldukları plakları çalmaya başladılar. Bazen müşteriler dinlemek istedikleri plakları yanlarında getiriyorlardı. Yetmişli yıllara doğru müzik dolapları çıktı. Parayı atıyordunuz, seçtiğiniz plağın düğmesine basıyordunuz. Bir kol seçtiğiniz plağı döner platforma koyardı. 1971 yılında mühendislik okumaya gittiğim Eskişehir’de gördüğümü hatırlıyorum.

Teyp daha çabuk yayıldı, plak değiştirme derdi yoktu. Kaset bittiğinde öbür yüzünü değiştirmek, bitince yenisini takmak yetiyordu.

Televizyon sinemanın yerini tutmaya başlayınca radyo, pikap ve teyplerin pabucu dama atıldı. Televizyondan maç yayınları başlayınca, kahvehanelerdeki resimler futbola doğru yönlenmeye başladılar.

***

Duvarların olmazsa olmazlarından birisi de Saatli Maarif takvimiydi. Her Kahvehanede bulunurdu desek mübalağa olmaz.

Kıraathane deyip, içinde okunacak bir yayın bulunmaması düşünülemezdi ama kahvehanelere gazetelerin yaygın olarak girmesi altmışlı yılların sonlarını buldu. Hürriyet, Tercüman, Günaydın, Gün, Yeni İstanbul, Dünya gibi ulusal gazetelerin yanı sıra mahalli gazeteler ve Tan benzeri gazeteler de girmeye başladı.

Kahvecinin yeri kahvehaneden bel hizasındaki bir tezgâhla ayrılırdı. Tezgâhta bir havlu veya tepsi üzerine dizilmiş bardaklar, çay tabakları, çay kaşıkları, dışarıya servis yapıldığı zaman bardakları örten kapaklar, kahve fincan ve fincan altlıkları ve bunları servis etmekte kullanılan tepsiler… Büyük bir şeker kutusu veya kesme şeker kutusu bulunurdu. Tezgâhın bir bölümünde çeşme ve evye bulunurdu. Evyenin içinde içi su dolu bir leğene kirli çay bardakları, tabakları atılır, birikince yıkanır ve tezgâhtaki yerlerine konulurdu.

Ayrıca kasa görevini gören küçük bir çekmeceli dolap bulunurdu. Duvara yapılmış uzun tezgâhtaysa ocak, pirinçten yapılmış iki-üç gözlü su kazanı ve üzerlerinde çay demlikleri bulunurdu. Kazanın yanında büyük bir çay kutusu olurdu. Tezgâhın üzerinde çay bardak ve tabakları, kahve fincanları ve altlıkları, çeşitli boylarda cezveler, alt raflarda portakal-limon gibi oralet çeşitleri, şerbet malzemeleri, Bazı kahveciler ayran yaparlardı. Bu ayranlar güğümlere konulur ve isteyen olunca servis yapılırdı. Kış aylarında portakal sıkma presleri tezgâhın üzerinde olurdu. Kış aylarında içilen ıhlamur ve ada çayı kavanozlarda bulunurdu.

Önceleri kahvehanelerin duvarlarında peykeler olurdu. Sandalyelerin yerini hasır ve tahta tabureler bulunuyordu. Sonra Masa ve sandalyeler kullanılmaya başladı. Tahta masalar örtülerle örtüldü. Masalara sigara içenler için kül tablaları konuldu.

Kimi kıraathanelerin duvarlarında büyük aynalar bulunurdu. Kimi kahvehanelerde kimisi küçük, kimisi büyük fıskiyeli havuzlar bulunurdu.

Altmışlı yıllarda kahvehanelerde satılan içecek çeşidi sınırlıydı. Çay, kahve, soda, şerbet, sıcak su içine şeker ve limon sıkılarak yapılan kant, Renkli şerbetler, ayran, limonata, kışın ıhlamur ve yerel gazozlar. Önce Oralet girdi (Portakal ve limon), sonra Fruko ve kola çeşitleri.

Dışarıya servis yapılırken askı dediğimiz tablaya çaylar konulur, üzerleri soğumaması için özel olarak yapılmış birer kapak örtülürdü.

***

Önceleri sadece kahve ve sonraları çay içilen bu yerlere önce domino, dama ve tavla girdi. Kâğıt oyunları çok sonraları kahvelere girdi. Bildiğim kadarıyla kimisini kendimde oynadığım oyunları sayayım. Pişti, blum, pisyedili, yirmibir, batak, ellibir, konken. King oynayanlara çok sonra rastladım. Taş okey kahvelere çok sonra girdi. Taşların konduğu tahtalara ıstaka denirdi. Bazen oyuncular ıstakalarla birbirlerine girerlerdi.

Kahvehanelerde kumar olarak oynanan oyunların başında yanık, konken ve yirmibir gelirdi. Yanık her kahvede oynanmazdı. Büyük kahvehanelerde kumarcılar için özel odalar bulunurdu. Tabi ki bu odalara her müşteri giremezdi. En yaygın kumar okeydi. Zar atılarak oynanan barbut, genellikle yılbaşı geceleri oynanırdı. Spor klüplerinin lokâlleri kahvehanelere göre daha seçkin oyun yerleriydi. Buralara polis seyrek uğrardı.

Ramazan ayında kahvehaneler sahura kadar açık durduğu için oyunculara gün doğardı. Üstelik gençlere sahura kadar dışarıda kalmalarına izin verilirdi. Kışın sigara dumanından göz gözü görmezdi.

Kimi kahveler âşık kahveleriydi. Duvarlarda bir-iki saz asılı olurdu. Saza, türkü ve mani okumaya meraklı müşteriler sazı alıp, çalarlardı. Kimi zaman bir-iki âşık kahvede bulur, atışmaya başlarlardı. Ses kesilir, sadece âşıklara kulak verilirdi. Bu kahvelerde oyun olmazdı. Köylü pazarındaki bulunan sazcılar kahvesi günümüzde yaşayan bir örnek.

Ulucamiyi geçince çınarın hemen altında Çınaraltı Nargile Kıraathanesi nargile tiryakilerine hizmet veriyordu. Nargilelerin pirinç aksanları Pırıl pırıl parlardı. Tömbeki denen tütün konulur, üzerine kor yerleştirilir, birkaç nefes çekilir ve müşterilere servis edilirdi. Kimi müdavim kendi nargilesini getirirdi. Genç garsonlar bir ellerinde içi kül dolu yuvarlak kaplarda dolaşır, ateş diye seslenen nargile çeken müşteriye doğru koşardı. Bu sesi yaz aylarında gittiğim Özgende çok duyardım. Ateş diye bağıranlar ve koşuşturan genç garsonlar. Kor konulur, nargileci birkaç nefes çeker, sonra arkadaşlarıyla sohbetine devam ederdi. Özgen’ bir set gibi yükselirdi. Setin altında dikdörtgen şeklinde ve ışıklandırılmış büyük bir havuz bulunurdu. Setin üstünde havuza bakan masalar çok revaçtaydı. Yer bulmak neredeyse imkânsızdı.

A.Ziya Gerçeksöz, Bursa’da Yaşam dergisinde (Ağustos 2015) İkinci Dünya Savaşı yıllarında Ulucami şadırvanlarıyla, Gümüşçüler arasında Çaycı Veysel’in kahvesinden söz eder. Kahve’nin asmalı çardağının altında kimi tabureye oturmuş, kimi hasıra oturmuş, uzanmış müşteriler nargile fokurdatırken, çaylarını içerken hoşsohbet insanları can kulağı ile dinlerlermiş.

Maksem’deki Çinkolu Kahve Bursa’nın asırlık kahvelerindendi. Maksem’den Heykel’e inen caddenin üzerindeydi. Mahalle sakinlerinden 1933 doğumlu Sadi Oymak; “Kahve gibi kahveydi. Bursa’nın tanınmış esnafları, memurları, emeklileri gelirdi. Bahçesi Gökdere’ye bakardı. Biz cesaret edip giremezdik. Ellili yılların sonunda kapandı. Altmışlı yılların başında harap bir vaziyette duruyordu. Sonra yıkılıp, yerine apartman dikildi.(12 Ekim 2014).

Çinkolu Kahvenin önünden Pınarbaşı suyu geçerdi. Çok su kaçağı olduğu için kakvenin önündeki künkler tamir rdilir, bir kısmı değiştirilir. Kaynağın suyu attığı 1938 yılında taşma olur ve Pınarbaşı semtinde birçok evi su basar. Fazla su küçük bir kanalla Cilimboz Deresi’ne akıtılarak sorun çözülür.

Maksem Cami’sini geçip, Molla Arap’a döndüğünüzde bahçesinde çınarların yükseldiği Uludağ Kıraathanesinin en önemli özelliği sahibiydi. Kahvenin özelliği sahibiydi. Sahibi Ecevit’e benzetildiği için Ecevit diye çağrılır ve kahvesinin adı Ecevit’in kahvesi diye bilinirdi.

Tophane’deki çay bahçesi daha çok turistlere hitap ederdi. Okul gezileriyle gelen öğrenciler burada mola verirdi. Dürbün kiralayanlar olurdu, alıp ovayı seyrederdiniz.

* * *

Çınaraltı Nargile Kıraathanesi’nin karşısında, Emlakbank’ın arasında bir meslek erbabının kahvehanesi bulunurdu, İnşaat Ustaları Kıraathanesi. Çalgıcıların toplanma yeri, Dayıoğlu Hamamı karşısındaydı. Belirli meslek guruplarının toplandığı kahvehaneler olurdu ve onları arayanlar oraya gelirdi.

Tahtakale dağ ilçelerinden gelenlerin gelip, kaldığı hanların altları büyük kahvehaneler bulunur. Bu kahvehaneler aynı zamanda hemşerilerin buluşma yerleri idi.

Kızılay’ın karşısında bulunan Şelale Çay Bahçesini Hazin Kalkancı işletiyordu.

Kamberlerdeki Maşacı Yılmaz’ın işlettiği Müzisyenler Kahvesi’ni anmadan geçemeyeceğim.

KUŞÇU KAHVELERİ

Tahtakale’nin ara sokaklarından birinde Kanarya sevenler kahvesiydi. Etibank Caddesi’nde içinde güvercinlerin bulunduğu bir kahve vardı. Kuşseverler buraya gelirler, bir birlerine kuşlarını gösterirler. Kuş alışverişleri buralarda yapılırdı.

Belirli dönemlerde buralarda bülbül ötüşlü kanarya yarışmaları yapılırdı. Dereceye girenlere ödüller verilirdi, bu yarışmalar gazetelerde yer alırdı.

Güvercinciler biraya geldiklerinde güvercinlerini yarıştırırlardı. Kimileri taklacı güvercin meraklısıydı. Kimi zaman yarışan güvercinlerden birisi diğerini alıp, kafesine götürürdü. Giden güvercinin sahibi mahcup ve üzgün bir şekilde kahvehaneden ayrılıp giderdi. Bazen de meraklıları taklacı güvercinlerini yarıştırırlardı.

Dernekleşme yaygınlaşınca spor kuüplerinin yaptığı gibi derneklerde lokaller açmaya başladılar. Kahvehaneler, kıraathaneler yeni bir dönüşüme uğradılar.

Seksenli yıllarda Tahtakale’nin ara sokaklarında dolaşırken “Kümes Hayvanlarını Koruma Derneği” tabelasını görebilirdiniz. Evet, kümes hayvanlarını da çok sevenler de vardı. Günümüz basınında rastlamadığımız “Horoz Dövüşü yapanlar basıldı” haberlerini okumak doğaldı.

Horozlar meraklıları tarafından dövüş için özellikle yetiştirilirdi. Kahvenin ortasında tahtadan yapılmış yaklaşık bir metre yüksekliğinde bir daire bulunurdu. Dövüşler haftada bir yapılırdı. Dövüşecek horozlar dairenin içine atılır, seyirciler dövüşen horozların üzerinde bahis oynarlardı. Dövüşte yaralanan horozların bazıları aldıkları yaralardan ölürlerdi.

***

Kızılay’ın karşısında düğün ve toplantıların yapıldığı şelale çay bahçesi bulunuyordu. Yaz-kış açıktı. Bugünkü kafelere yakındı.

Altıparmak Caddesi boyunda içinden çınar ağacının yükseldiği Arap Şükrü Ailesi’nden Ergün Değişmez’in çalıştırdığı çınar ağaçlı bahçeli kahvehanesi vardı, kahve hane şimdi yok, yıkıldı ve çınar ağacının altına banklar kondu. Cadde üzerinde şimdi Y Yapı kredi Bank olan yerde Ege Kahvehanesi ve hemen karşısında Özen Kahvehanesi bulunuyordu. Bu kahvehanenin arka bahçesi bir zamanlar yazlık İpek Sineması olarak kullanıldı, şimdilerde ise otopark olarak hizmet veriyor.

Kahvede Bilardo Maçı

Burç Sineması’nın olduğu yerde şimdi yıkılmış binaların birisinin çekme katında, Klüp 16’nın yanında eski futbolculardan Haluk ve Necati’nin işlettiği bilardosu olan kahvehane cadde üzerindeydi. Necati (Göçmen) çok hızlı koşabilen bir futbolcuydu, neredeyse toptan hızlıydı. Kahvehanenin kasasında Necati’nin babası, eski solaçıklardan Tahsin Amca otururdu. Merdivenlerden aşağıya inildiğinde yine aynı kişilere ait olan salonda ping pong masaları bulunurdu.

Bu kahvehanede futbolcular arasında iddialı bilardo maçları yapılırdı. Ortaya çayların soğumaması için örtülen kapaklardan birisinin içine para konulur, kapak masanın ortasına konulur. Kapağı deviren içine ceza olarak aynı miktarda para koyardı. Oyunu Bursaspor’un ünlü kalecisi Lefkoşe’li Osman kazanırdı. Deli Vahit lakaplı Vahit buraya gelirdi. (Aktaran, Serdar Tanman 21/03/2014)

Altıparmak Caddesi’nden Muradiye’ye giden yolun başında bulunan tarihi değirmende dönence Kafe açılmıştı.

Mahalle Kahveleri

Dostum Cahit aka’nın ağzından mahalle kahvelerini gezelim (15/10/2014), “ Bir mahallenin kültürün de kahvelerin önemi nedir diye sorsalar acaba ne deriz? Kahvehaneler Aile reislerine günün şartları içinde yaşamı kaliteleştirecek bilginin, ilmin aktarıldığı, ülke gündeminin gazete, radyo haberlerinin tartışıldığı, mücadelelinin zorlukları ve işlerine emek gücünün yardımların istendiği imece yerleriydiler. Mahallelerde, mahallenin adı ile bütünleşmiş, çukur kahve, kırmızı kahve, asmalı kahve adlarını taşıyan kahvehaneleri vardı ile anılardı. Başka bir mahalleden diğer bir mahalledeki kişiyi arayacaksa hep kahvehane de randevu verilir ya da aradığı kişi kahveciye sorulurdu.

Bursa da 1960 ve 1980 yıllardan bildiğim ve gidip gördüğüm Mahalle kahvehaneleri şöyle sıralayacak olursam. Setbaşı’ndan Namazgâh’a çıkarken dolmuş durakların önündeki bir kahvehane bulunuyordu. Yeni Mahallede Tatar göçmenlerin ve Balkan muhacirlerinin yerleştiği yerde karşılıklı iki adet karşılıklı kahvehane bulunuyordu. Bu günlerde o kahvehanelerde biri aynı yerinde ama o ahşap yapı yerine betonarmeye bıraktı.

Yolumuza devam edince Teferrüç kavşağında bir kahvehane bulunuyordu. Mollaarap dolmuş durakların son durağı bu kahvehane önündeydi. Mollaarap yolunda devem ederken yine üç kahve bulunurdu. Birine gençler, diğerine ihtiyarlar giderdi. Üçüncüsüne orta yaşlılar giderdi. Balaban okuluna giderken solda Pıtır Kahvehanesi hala mevcut yerinde duruyor. Balanbey’deki Dörtçelik ilkokulu önünde ki kahvehane hala mevcut.

Mollaarap’tan İpekçiliğe giderken Talimhane futbol sahasının üst köşesinde Gençler Kahvehanesi ve karşısındaki Cami’nin önünde de bir kahvehane bulunuyordu. Eşrefiler Çocuk Esirgeme Kurumu önünden geçip Temenyeri’nde hala ayni yerde Çınar altında parkın karşısına kalan Bahçeli Kahvehane yerinde sanki meydan okurcasına ben buradayım diyor. Bu bahsettiğim Kahvehaneler Heykel önünden kalkan Namazgâh, Yeni mahalle, Mollaarap, Temenyeri, İpekçilik Mahallelerinin dolmuşlarının güzergâhında görmeye alıştığımız o yılların mahalle ve semt kahvehaneleri idi.

Heykel, Emir Sultan hattında çalışan dolmuşlara binip geçerken gördüğüm ve hala kahvehane mekânların bulunduğu Turistlik bir yer olan Yeşil Cami önündeki iki adet bahçeli kahvehaneler, Şible’ye giderken Cami önünde hala semt kahvesi ve Emir Sultan Cami önündeki semt kahvehaneleri mevcut duruyorlar. Meydancık fırının yanında Davutkadı yolu üzerindeki meydancık kahvehanesi birkaç basamakla çıkılan ulu çınarlı bahçeli mükemmel bir yer idi.

Demirtaşpaşa hamamı üstünde ve ayni atla anılan tiryaki nargilecilerin takıldığı Demirtaşpaşa kahvehanesi vardı ama şimdi yok. Hemen altında balkır imalatı kazan, güğüm yapan dükkân da yok olmuş. Demirtaşpaşa Hamamını tamir edip bugün hizmete soktular. O günlerde Demirtaşspor lokali olan yer ise hala kahvehane olarak açık.

Benim mahallem Ahmet Paşa idi, Mahallenin Camisinin adı da Ahmet Paşa, karşısında mahallenin adı ile anılan kahvehanesi bahçesinde ulu çınar ağacı önünde de mahalle çeşmesi vardı. Hala ayni yerde kahvehane, çeşme var ama ulu çınar yok. Camiden 200 metre aşağıda yine önünde ulu çınarı olan köşede bir kahvemiz daha vardı oda yerinde ve de çınarı da önünde mevcut. Hoca Hasan mah. Camisi batısındaki semt kahvesi hala yerinde mevcut ve de kuzeyinde Garaja giderken camiden 300 metre aşağıda önünde çınarı olan bir kahvehane daha vardı oda yerinde duruyor.”

***

Bursa insanın aklından hala çıkmayan ve günümüzde bile adres olarak tarif edilen İntizam Mah. Meşhur kahvehanesi Kırmızı Kahve önündeki çınarı adı ile yeni betonarme binasına açık duruyor. Geçmiş yıllarda burada müşteri bekleyen Faytonlar sıralanırdı. Selimiye Camisinin köşesindeki cami kahvehanesi yerini 6 ay önce yenilenmeye terk etti. O zamanlar mahallesine girmeye çekindiğimiz Çırpan Mahallesi, semt kahvelerinin yaşadığı semtlerden.

Hocahasan Mahallesi’ndeki asmalı kıraathane asması inşaat yapılırken kesildiği için sadece adıyla devam ediyor. Geçmiş yıllarda okur-yazar sayısı azdı. Burada ve daha başka kahvehanelerde elinde bir gazete olan birisinin yanına toplanmış çok sayıda insanın büyük bir merak içinde “Bir pehlivanın hayatını anlatan” tefrikayı dinlediğini görürdünüz.

Caddede yürümeye devam edelim. Yazıcıoğlu Sineması’nı geçince Erol Bilardo, Dostlar Birahanesi ve şimdiki parkın köşesinde, Garanti Bankası şubesinin olduğu yerde bahçeli Karadeniz Kıraathanesi bulunuyordu. Kıraathane, karşı sırada bulunan SSK memurlarının öğle tatillerinde geldikleri yerdi. Kıraathanenin önünde Bursa’nın meşhur börekçilerinden İbrahim Usta tezgâh açardı.

“İbrahim Usta, her gün öğleden sonra kalkar, yaptığı hamuru başının üzerinde döndürerek, incecik açar, tepsiye koyar, yufkaların aralarına malzemeleri koyardı. Tepsi 7.5 kilo gelirdi. Muradiye’ye çıkarken sağdaki simitçi fırınında pişirilmeye götürülür. Sabah 04’de börek tepsisi alınıp, arabaya konur. Doğru Merinos Fabrikası’nın önüne gidiş. Merinos’ta saat 06’da vardiya değişirdi. Böreklerin yarısı orada satılırdı, Oradan Karadeniz Kıraathanesi’nin önüne geliş, Börekler saat on-onbir gibi biterdi. Ahmet Usta’da uyumaya evine giderdi.

Altıparmak’tan Muradiye’ye çıkalım. II. Murat Caddesi üzerinde yer alan 12 nolu kapı Çelik Spor’un lokaline açılırdı. Lokalin bahçesinden stadyum iyi gözükmediği için pek maç seyredilmezdi. Şimdi Spor Bakanlığı’na aitmiş.

Cadde de daha önce var olan hanlar yıkılmış ama bazı kahvehaneler ayakta. Önce Piç Ali’nin kahvehanesi’ne (şimdi Çardak Kahvehanesi) ulaşırsınız. Onu geçince zamana karşı direnen Turan’ın kahvehanesi sizi karşılar. Bu tarihi kahvenin bahçesi stadyumun üstü kapanmadan önce maç seyretmeye gelenlerle dolardı. Bunun için bir ücret öderlerdi. Bugün kapısında ganyan bayisi yazsa da, bahçesini kafeye çevirse de kıraathane özelliğini hala korumakta.

Özgen ve Göl’de Semaver Keyfi

Kültürpark’taki Özgen, Ender ve sonraki yıllarda açılan Göl çay bahçelerinde yaz akşamları oturacak yer bulunmazdı. Çaylar bardakla değil, semaver usulü sipariş verilirdi. Gelen semaverden kendimiz servis yapardık. Toplum ayrışınca çay bahçeleri de ayrıştı. Özgen Çay Bahçesi’ne Sol ve Demokrat görüşlüler, Göl Çay Bahçesi’ne genelde sağ görüşlüler giderdi.