TERÖRLE MÜCADELE DOSYASI : Abdullah Öcalan Memlekete Hoş geldin !!!!


Abdullah Öcalan Memlekete Hoş geldin

11 Mayıs 2017

Gerçek Bir Kahramanın Aziz Hatırasına

Yazar: Yılmaz Özdil

Allah yardımcımız olsun.”

Özel uçağa bindiler. Antalya’ya gittiler. Karpuzkaldıran askeri tesislerine yerleştiler. Uçağın kuyruğundaki Türk Bayrağı ve kimliğini gösteren işaretler kapatıldı. Üç gün sonra, vakit tamam… Tekrar havalandılar.

Ekip lideri pasaportları dağıttı. Fotoğraflar gerçek, geriye kalan tüm bilgiler sahteydi. İş adamı kimliğinde görünüyorlardı. İyi de hangi ülkeye gidiyorlar, neyin ticaretini yapıyorlar? Ekip lideri hariç, hiçbiri bilmiyordu. Sadece “Afrika’ya gittikleri” söylenmişti. Kendi aralarında şakalaşıyorlardı, “muz cumhuriyetinden geldiğimize göre, herhalde muz tüccarıyız” diyorlardı!

Altı saat uçtular, piste tekerlek koydular. Terminal binasında “Welcome to Entebbe International Airport” yazısını gördüler. Uganda’daydılar. Ta 23 sene evvel Filistinli korsanlar tarafından kaçırılan ve İsrail komandoları tarafından basılan Air France uçağının enkazı hala oradaydı.

Başkent Kampala’da The Windsor Lake Victoria Otel’e yerleştiler. Beklediler. Dört gün sonra… Ekip lideri odaları tek tek aradı, lobide buluştular. O ana kadar gizlenen görevi açıkladı: “Kenya’ya gidiyoruz, bebek katilini alacağız!”

Entebbe’ye geldiler, tam pasaport kontrolüne girerken, bir telefon… Görev ertelendi. Otele geri döndüler. Sabrın sınırlarını zorlayan bekleyiş başladı. Artık ne yapacaklarını biliyorlardı ama, bu sefer de saatler geçmek bilmiyordu. Ya görev iptal edilirse? Ya bu kadar yakınken elleri boş dönerlerse?

Üç gün, üç sene gibi geçti. Nihayet beklenen an geldi. Bindiler, Nairobi Jomo Kenyatta Havalimanı’na indiler. Uçakta bekleyeceklerdi. Paket, kendi ayağıyla gelecekti. Pilot kuleye bilgi verdi: “İki saat sonra havalanacağız, rota Hollanda.”

Ekibin Hollandalıya benzeyen sarışın mavi gözlü elemanı merdiven başına çıktı. Pilot, sağ motoru çalıştırdı. Üç otomobillik konvoy, aprona hışımla daldı, uçağın yanında zınk diye durdu. Hollanda’ya gidiyorum zanneden paket, indi. Hollandalı (!) gülümseyerek başıyla selamladı. Paket koşar adım merdivenleri tırmanırken, sol ve kuyruk motorları çalıştırıldı, kapı kapandı.

“Abdullah Öcalan, memlekete hoş geldin!”

Paket’i Bandırma’da teslim ettiler, tekrar havalandılar, başladıkları yere, Etimesgut’a indiler. MİT müsteşarı hangarda bekliyordu, tek tek kucakladı, duygusal bir konuşma yaptı. Çankaya Köşkü’ne götürdü. Cumhurbaşkanı Demirel, kahramanları Pembe Köşk’te, Atatürk’ün makam odasında karşıladı.

“Sizlerle hatıra fotoğrafı çektiremiyorum. Çok gizli bir görevi başarıyla ifa ettiniz. Şartlar, bundan sonra da gizliliğin korunmasını gerektiriyor. Sizleri bir fotoğraf karesinde buluşturmanın sakıncalı olduğunu düşünüyorum” dedi.

Birer kol saati hediye etti.

Saatlerin arkasında “T.C. Cumhurbaşkanı, 18.2.1999” yazıyordu.
*
Bu zorunlu gizlilik, tırışkadan efsaneler, köfteden kahramanlar yarattı. Sadece dokuz kişiydiler ama, neredeyse dokuz bin kişi o uçakta bulunduğunu ima etti.

Halbuki kanıt belliydi.
O saatler kimdeyse, uçakta onlar vardı.

Ve o saatlerden birinin sahibi rahmetli oldu.
Gazetelerde haber yapıldığı için, artık yazabiliriz…
“Abdullah Öcalan, memlekete hoş geldin” diyen ekip lideri, bordo bereli Albay Abdullah Soyluoğlu’ydu.

TSK’dan MİT’e geçmişti. Kıbrıs’tan Güneydoğu’ya sayısız kozmik görevde bulunmuş, hiçbirini şahsi ikbali için kullanmamış, sıra dışı hayatına rağmen sıradan kalmayı başarmış bir vatan evladıydı. İki tane mantar tabancası patlatanlar bile 22 tane kitap yazarken… Gerçek efsane albayın adını, rahmetli oluncaya kadar duyan olmadı.

Karakterini özetleyebilmek için tek örnek vereyim… Hastalandı. Öğretmen eşi ve iki kızı, tembihliydi. Asla kimseden iltimas istemeyeceklerdi. Herhangi bir emekli vatandaş gibi, devlet hastanesine gittiler. Vaziyet kötüydü, akciğerde, beyinde tümör… İlerlemişti, derhal ameliyat gerekiyordu, yoğun bakımda yer yoktu. Madem subaysınız, Haydarpaşa GATA’ya gidin dediler, gönderdiler.

GATA’ya geldiler, yoğun bakımda yer yoktu!

Cumhuriyet tarihinin en önemli görevlerinden birini gerçekleştirmiş olan efsane albay, acil serviste, bir sedyede yatıyordu. Eşi, kızı çaresizce başında bekliyordu.

Hani devamlı sallarız ya, “vatan sana minnettar” filan… İşte buydu.

Neyse ki, GATA komutanı tesadüfen acil servise geldi, tesadüfen gördü, yoğun bakımda yer yaratıldı. Ama maalesef, ameliyat edilemeden vefat etti. Çünkü, ailesine bile yük olmak istememişti, hastalığının nereye varacağını biliyordu, üzülmesinler diye son dakikaya kadar ailesine bile söylememişti. Kasım ayında, baba ocağında, Konya Seydişehir’in Gökhüyük köyünde toprağa verildi.

Ondan geriye bir büyük onur mirası, bir de madalya gibi kol saati kaldı.

Ve bugün, Öcalan’la pazarlığa oturan MİT’in haline bakınca, bakanların koluna takılan saatlere bakınca… Diyorum ki, hakikaten “kâhin” gibi adamlarmış.

“Muz cumhuriyetinden geliyoruz” derken, aslında ne kadar da haklılarmış!

TERÖRLE MÜCADELE DOSYASI /// ERCAN CANER : Bomba Yüklü Araçlara Karşı Tedbirler


ERCAN CANER : Bomba Yüklü Araçlara Karşı Tedbirler

15 Eylül 2020

EYPD Ortamında Harekât

El Yapımı Patlayıcı Düzenekler (EYPD) teknolojik imkân ve kabiliyetler ile üstün ateş gücüne sahip olmayan ordu ve unsurların stratejik operasyonel ve taktik silahıdır.

Ercan Caner, Sun Savunma Net, 15 Eylül 2020

Bomba yüklü bir araca karşı en iyi korunma tedbiri aradaki mesafeyi korumak ve düşmanın ateşine karşı örtü ve koruma sağlayan bir mevzii almaktır. Keskin nişancılar ve emniyet personeli her zaman uyanık olmalı, hareket halindeyken veya yol kenarındaki molalarda yaklaşan araçları sürekli olarak izlemeli ve hiçbir şüpheli aracın dost unsurlara yaklaşmalarına fırsat vermemelidir. Sivil sürücüleri hareket halindeki konvoylara yaklaşmamaları konusunda uyaran işaretler kullanılmalıdır.

Konvoy ve devriye personeli giderek artan oranda şiddet kullanma usullerine vakıf olmalıdır. Devriye araçlarının yavaşlamasına neden olan tehlikeli bölgeler ve dar yerlerde tehlikeye karşı hazırlıklı olunmalıdır. Düşmanın dost unsurlara yaklaşmak maksadıyla sık olarak kullandığı yol üzerindeki farklı yönlerden gelen trafiğin birleştiği yerlere ve yokuş aşağı/yukarı rampalara özel bir dikkat sarf edilmelidir. Güvenlik personeli, bomba yüklü bir aracın her yönden saldırabileceği hususunda uyarılmalıdır. Afganistan, Irak ve Suriye’de gerçekleştirilen bomba yüklü araç saldırılarının bazılarında, birlikler karşı yönden gelen trafik arasında bulunan bomba yüklü araç taarruzlarına da maruz kalmışlardır.

Bir konvoy içerisinde ilerlerken düşmana kârlı bir hedef sunmaktan kaçınmak maksadıyla daima çok dikkatli olunmalıdır. Sürekli olarak saldırgan bir savunma durumunun muhafaza edilmesi ve sivil trafikle ilgilenmek maksadıyla planların önceden hazır olması gerekmektedir.

Sivil trafiğin geçmesi ya da yaklaşması durumunda uygulanacak hareket tarzlarını belirlemek maksadıyla vazife analizi çok iyi yapılmalıdır. Yaklaşan sivil trafiğin konvoyu geçmesine izin verilecek ise, araç ve sürücülerin, sivil araçlar yaklaştıkça kontrol tedbirlerinin artırılması maksadıyla, önceden belirlenmiş bir kontrol planı mevcut olmalıdır.

Yaklaşan sivil trafiğin konvoyu geçmesine müsaade edilmeyecek ise sivil sürücüleri uyaracak ve konvoya yaklaşmamalarını sağlayacak bir plan mevcut olmalı ve bütün personel, giderek artan oranda şiddet ve silah kullanımı hususunda çok iyi eğitilmiş olmalıdır.

Mahalli sürücüleri devriye araçlarına yaklaşmamaları hususunda ikaz eden işaretlerin kullanılması

Bu tedbirler bulunulan ülkenin lisanında uyarı işaretlerinin kullanılmasını, bütün yolu kapsayacak şekilde ilerlemeyi, görsel işaretleri, araç kornalarının kullanılmasını ve araçları yaklaşmamaları için uyaran işaret fişeklerini kapsar, bununla beraber tedbirler, bunlarla sınırlı kalmamalıdır. Unutulmamalıdır ki düşmanı uzakta tutmak ve yaklaştırmamak bomba yüklü araçlarla yapacağı taarruzları engelleyecektir. Dost unsurlar asla potansiyel bir hedef haline getirilmemelidir.

İntikal Halindeyken Düşmanın Emniyetli Mesafede Muhafaza Edilmesi

Giderek artan şiddette kuvvet kullanımı/angajman kuralları:

Kullanılan teknikler basit, kolaylıkla anlaşılabilir ve kesin olmalıdır.

  • Defansif/taarruzi araç manevraları.
  • Araçların arkasına asılan Arapça ‘‘Yaklaşma, Geçme!’’ uyarı işaretleri.
  • El ve kol işaretleri.
  • Korna, siren ve düdük kullanılması.
  • Geceleyin ışıldak kullanımı.
  • Yeşil lazer ışıklarının kullanılması.
  • Öldürücü olmayan ikazların kullanılması.
  • Kimyasal ışıkların kullanılması.
  • Küçük işaret fişeklerinin kullanılması.
  • 40 mm çaplı gözyaşı bombalarının kullanılması.
  • İkaz atışlarının kullanılması.
  • Gerekirse angajman kurallarına uyularak yaklaşan araca ateş açılması.
  • Gerektiğinde angajman kurallarına uygun olarak sürücü ve yolculara ateş açılması.

Sabit Durumdayken Düşmanın Emniyetli Mesafede Muhafaza Edilmesi

  • Bölgenin keşfi, işgal edilmeden önce yapılmalıdır.
  • Durmayı müteakip 5/25 metre kontrolleri icra edilmelidir.
  • Mayın ve gömülü EYPD tehditlerine karşı yollardan olabildiğince uzak durulmalıdır.
  • Doğal engellerden yararlanılmalıdır.
  • İyi bir dağılma uygulanmalıdır.
  • Çepeçevre emniyet tedbirleri alınmalıdır
  • Trafik konilerinin kullanılması.
  • Dikenli tellerin kullanılması.
  • İşaretlerin kullanılması.
  • Yol engellerinin kullanılması.
  • Gözetleme yerinin belirlenmesi.
  • Derinlikte savunma tedbirlerinin alınması.
  • Elektronik karşı koyma cihazlarının azami sahayı kapsayacak şekilde mevzilendirilmesi.

Trafik Kontrol Noktaları

Trafik kontrolleri düşmanın hareket ve gayretlerini kısıtlar ve planlarını uygulamasını geciktirir. Birçok kontrol noktasında yapılan aramalardan sonuç alınamasa da, önemli birçok şeyin tespit edildiği kontrol noktaları da bulunmaktadır. Düşman tarafından uygulanan bomba yüklü araçlarla yapılan saldırıların artması, bir yerde uzun süre kalan sabit trafik kontrol noktalarının düşman saldırılarına maruz kalma riskini artırmıştır.

Bomba yüklü araç saldırılarından sakınmak maksadıyla Trafik Kontrol Noktalarının (TKN) hazırlanma ve işgal süresi 20–30 dakika ile sınırlanmalıdır. (Vazife, düşman, arazi, meteorolojik durum, elde mevcut zaman ve sivil faktörler). Zamanın bu süreyle sınırlandırılması, TKN’larının süratle hazırlanmasını, işletilmesini ve faaliyetin sonunda toparlanmasını sağlayarak, düşmanın bomba yüklü araçlarla yapabilecekleri saldırılara engel olur. Afganistan, Irak ve Suriye’de görülen saldırılarda; işgal süresini uzatan TKN’larına düşmanın hafif silahlar ve roket ile saldırdığı gözlemlenmiştir. Bunun da ötesinde, bulunduğu yeri uzun süre işgal eden bir TKN etkinliğini kaybedecektir. Haberler çok hızlı yayıldığından TKN’nın yerini öğrenen düşman unsurlar yollarını değiştirecektir.

Trafik Kontrol Noktasının Hazırlanması

Trafik kontrol noktaları değişik yerlerde ve değişik zamanlarda kurulup kısa süre işgal edilmelidirler. Liderler, kurulma ve işgal süresini sınırlandırmanın yanı sıra dost unsurlara ait araçları TKN içerisinde azami şekilde dağıtmalı ve sivil trafiğin sabit durumdaki birliklere yaklaşmalarını önlemek maksadıyla mevcut bütün imkânlardan azami şekilde istifade etmelidirler. Karşı tedbirlerden bazıları aşağı sıralanmıştır:

  • TKN Arama Timinin ana yolun dışında tesis edilmesi.
  • Yol işaretlerinin bulunulan ülke lisanında olması.
  • Emniyet araçlarının (kanatlar) azami uzaklığa mevzilendirilmesi.
  • Toprak setleri ve duvarlar gibi doğal ve suni engellerden yaklaşan tehditlere karşı azami şekilde istifade edilmesi.
  • Mevziilerin işgal öncesi olası EYPD (El Yapımı Patlayıcı Düzenek) açısından araştırılması ve optik cihazlarla kontrol edilmesi (Düşman kullanılacak örtülü mevzileri önceden tahmin edebilir ve EYPD yerleştirebilir).

Muharebe Lojistik Devriyeleri

Bir askerin yapabileceği en büyük hatalardan bir tanesi: kendisinin bir savaşçı değil de destek personeli olduğunu düşünmesi ve korunma görevini diğerlerinin vazifesi olarak algılamasıdır. Barış zamanında uygulanan idari tedbirler muharebe esnasında hiçbir işe yaramamaktadır. Örneğin: barış zamanında kaza mahallinin terk edilmemesinin gerektiği herkes tarafından bilinen bir kuraldır. Muharebe sahasında ise durum tamamen farklıdır. Önemsiz bir tampon kazası için kesinlikle durulmamalı ve polisin gelmesi beklenmemelidir. Düşman, duraklayan konvoyu tespit edebilir ve bomba yüklü bir araçla saldırı düzenleyebilir. Gün ışığında araç farları mutlaka kapatılmalıdır. Açık farlar düşmanın sizi uzak mesafelerden tespit etmesini sağlayarak bomba yüklü bir araçla saldırı düzenlemesine neden olabilir.

Konvoy Bir Muharebe Harekâtıdır

İki nokta arasında hareket eden bütün askeri araçlar bir konvoy teşkil ederler. Muharebe sahasında ise konvoylar; Muharebe Lojistik Devriyeleri (MLD) olarak adlandırılan bir muharebe harekâtıdır. Düşman, araç içindeki dost unsurlara zarar vermek maksadıyla bütün imkân ve kabiliyetlerini kullanacaktır. Muharebe sahasında bir yerden başka bir yere gitmek kesinlikle konvoy harekâtı olarak değerlendirilmemelidir. MLD komutanları her intikal için birlik idare prosedürlerini uygulamalı ve provalar icra etmelidir.

Bütün kurtarma, ilk yardım ve muhabere cihazları faal olmalı, yeteri kadar mühimmat araçlara yüklenmelidir. Kurtarma harekâtı için çeki demiri, halat ve zincirler alınmalı kullanılır durumda oldukları hareket öncesi kontrol edilmelidir. Yangın söndürme cihazlarının yerleri ve dolu oldukları kontrol ve teyit edilmelidir. Harita üzerinde rota ayrıntılı olarak incelenmeli, araçların aralıkları belirlenmeli ve telsiz frekansları koordine edilmelidir. Büyük araçlar mevcut ise, acele kurtarma maksadıyla MLD bünyesine bir kurtarıcı dâhil edilmesi dikkate alınmalıdır.

Muharebe sahasında her an her şey olabilir. Komutanlar; hasar görmüş araçlar, lastik patlamaları, arıza yapan araçlar, düşmanın direkt ve endirekt ateşlerine maruz kalma, EYPD tespit edilmesi, patlama öncesi ve sonrasında uygulanacak hareket tarzlarını belirlemeli, personelini eğitmeli ve provalar icra etmelidirler. Bununla birlikte hazırlanan planların her duruma uygun olması mümkün değildir. Komutan karşılaşılan her olayda durum muhakemesi yaparak bir karara varmalı ve bu kararını uygulamalıdır.

Hareket halindeki dost araçlara çok yaklaşan sivil araçlara karşı uygulanacak olan, giderek artan oranda şiddet kullanım usulleri gözden geçirilmelidir. Provalar yapılarak bütün personelin düşmanla temasa geçme kurallarına tamamıyla hâkim olması sağlanmalıdır.

Muharebe Lojistik Devriye Harekâtında Göz Önüne Alınacak Hususlar

Ana esaslar:

  • Sürücüler dikkatlerini araç kullanmaya yoğunlaştırmalıdır.
  • VDAM+Z faktörlerine bağlı olarak konvoy içinde taktik aralıklar muhafaza edilmelidir.
  • Mahalli trafikten uzak durulmalıdır.
  • Sert zemin üzerinde ilerlenmeli, virajlarda açıktan dönülmeli ve yoldaki çukurlardan kaçınmalıdır.
  • İntikal esnasında balistik koruyucu camlar kullanılmalıdır.
  • Mümkün ise yolun ortasından gidilmelidir.
  • Keskin nişancılar yol üstü yaya ve araç geçişlerine dikkat etmelidir.
  • Silahçılar mümkün olabildiğince her an ateşe hazır durumda olmalıdırlar.

Muharebe Lojistik Devriyesinde Emniyet Tedbirleri

  • Barış zamanı taktik, teknik ve usulleri uygulanmamalıdır. Örneğin: bir lastik patlamış ise ve yeterli emniyet personeli yok ise patlamış lastik üzerinde bir sonraki ileri üsse kadar gitmek zorunda kalınabilir. Hasar görmüş bir araç terk edildiğinde durum en kısa zamanda üst birliğe rapor edilmelidir.
  • Araçlar hızlı sürülmeli, EYPD tehdidinden çok daha fazla tehlike oluşturacak şekilde aşırı sürat yapılmamalıdır. Kolay bir hedef olmaktan sakınmak maksadıyla araçlar çok yavaş sürülmemelidir. En acemi sürücü konvoyun gerisine, en tecrübeli sürücü de konvoy başına planlanmamalıdır.
  • Yolun sağ ve sol kenarlarına olabilecek EYPD’den sakınmak maksadıyla yolun ortasından hareket edilmelidir.
  • Konvoy bünyesinde hareket halindeyken isabet alındığında bütün dikkat dışarıya yoğunlaştırılmalıdır. Sıhhiyeci ve muharebe hayat kurtarma personelinin görevlerini yapmalarına yardım edilir. Esas vazife düşmanla temas (angajman) kurallarına bağlı kalarak düşmanı en kısa zamanda etkisiz hale getirmektir.
  • Düşman hafif silahlarına ve parça tesirli mühimmata karşı koruma sağlayan balistik camlar mutlaka kullanılmalıdır.
  • Yol üzerindeki çukurlara dikkat edilmeli ve tekerlekler bu çukurların üzerlerinden geçirilmemelidir.
  • Düşman unsurları ve teröristlerin, EYPD’ni aynı çukurlara birçok kez yerleştirdikleri unutulmamalıdır.
  • Yolu kesen yaya ve araç üst geçitlerine azami dikkat gösterilmelidir. Düşman buraları gözetleme maksadıyla kullanmaktadır. Keskin nişancılar üst geçitlere yaklaşırken ateşe hazır durumda olmalıdırlar.
  • Virajlar açıktan dönülmelidir. Araç tekerlekleri mümkün olabildiğince önde giden aracın tekerlek izleri üzerinde muhafaza edilmelidir.
  • Araç zırhlı olsa dahi, kol ve bacaklar her zaman araç içinde olmalıdır.
  • Göz ve kulakları korumak maksadıyla balistik gözlükler ve kulaklıklar her zaman takılı olmalıdır.
  • Bütün duraklamalarda aracın etrafı kontrol edilmeli 5/25 metre kontrolleri uygulanmalıdır.
  • Tali EYPD saldırıları göz önüne alınarak hasar görmüş araçların kurtarma/onarım öncesi ölüm bölgesi dışına tahliye planları yapılmalıdır.

TERÖR DOSYASI /// Osman Başıbüyük : Büyük Oyun – Yeni Zelanda Saldırısının Perde Arkası


Osman Başıbüyük : Büyük Oyun – Yeni Zelanda Saldırısının Perde Arkası

E-POSTA : osmanbasibuyuk

İlk ve orta öğrenimini Ankara’da tamamlamıştır. 1986 yılında Işıklar Askeri Lisesi, 1990 yılında Hava Harp Okulundan mezun olmuştur. Uçuş eğitimini 2’inci Ana Jet Üs K.lığında tamamladıktan sonra kol uçucusu, lider ve öğretmen olarak Türk Hava Kuvvetlerinin çeşitli filolarında F-104 ve F-16 uçaklarında pilot olarak görev yapmıştır.

18 Mart 2019

Osman Başıbüyük, Sun Savunma Net, 18 Mart 2019

Foto: TREASURE MAGAZINE

Brenton Tarrant adlı Avusturalyalı bir terörist, 15 Mart 2019 Cuma günü, Yeni Zelanda’nın Christchurch kentinde iki camiye silahlı saldırı gerçekleştirdi. Müslümanları hedef alan bu acımasız terör saldırısında, 50 kişi hayatını kaybetti, onlarca yaralı var.

Geçmişte yaşanmış, çok daha fazla sayıda insanın öldüğü birçok terör saldırısı var. Hatta benzer örnekleri ülkemizde de pek çok defa yaşadık. Ama bu saldırı hepsinden başka. Münferit bir saldırı olmaktan ziyade “bir dönemin kapı aralayıcısı” gibi gözüküyor.

Profesyonel Bir Oyunu Ancak İstihbarat Örgütleri Kurgulayabilir

Bu manada Yeni Zelanda saldırısı, bir meczubun veya bir şizofrenin yaptığı bir iş değil. Kesinlikle profesyonel. Profesyonellikten kastım; saldırının profesyonelce planlanıp, profesyonelce icra edilmiş olması değil. Orası zaten öyle.

Asıl profesyonellik, saldırı bildirisinde (manifestosu) gizli. Saldırının asli amaçlarından birisinin de o bildiriyi bütün dünyaya okutmak olduğu anlaşılıyor. İşte o bildiriyi uzman birileri kaleme almış.

Böyle bir saldırıyı istihbarat örgütlerinden başkası tezgâhlayamaz. Siz Suudilere bakmayın, iyi bir istihbarat örgütü geride iz bırakmaz. Dolayısıyla eldeki tetikçiden yola çıkarak bir yerlere ulaşılabileceğini umut etmek beyhudedir. Ama akıl yürüterek, bu saldırıyla nasıl bir oyunun, kim veya kimler tarafından kurgulandığını tahmin edebiliriz. Kimin yaptığını öğrenip de ne yapacağız demeyin. Kimin tezgâhı ne amaçla kurduğunu keşfederseniz ya oyunu bozar ya da en az zararla bu tuzaktan çıkmayı başarırsınız.

Bu tür terör olayları etki-tepki mekanizması üzerinden fay hatlarını tetiklemek için kullanılır. Fay hatlarında yaşanacak sürtüşme ve çatışmalar ise istenilen nihai hedefe ulaşılmasını sağlar. Fakat harekete geçen fay hatlarını kontrol etmek ve arzu edilen istikamete yönlendirmek her istihbarat örgütünün harcı değildir.

Örneğin bizimkiler, 1970’lerde Kürt Sol hareketini kontrol etmek için Apocuları kurdular. Başkaları yaratılan bu aracı ellerinden aldı, PKK’ya dönüştürüp silah olarak bize geri çevirdi. Aynı şekilde, Hizmet Hareketini (FETÖ) hem ülke içinde hem ülke dışında siyasi manivela olarak kullanmayı tasarladılar; CIA geldi hareketin sözde peygamberini Amerika’ya götürdü, sonra da örgütü Gladyo’ya çevirip bize karşı kullandı. Demek istediğim, niyet önemli değildir. Bir aracı/maşayı “gücü” olan kullanır. Gücünüz yoksa oyunu siz kurgulamış olsanız dahi sonuç sizin arzu ettiğiniz gibi olmayabilir. Burada bahsedilen gücün en önemli unsuru, hiç şüphesiz istihbarat örgütünün entelektüel (intelligence-zekâ/akıl) kapasitesidir.

Yukarıda bahse konu saldırıyı tanımlarken, “bir dönemin kapı aralayıcısı” olarak tarif etmiştik. Yani bir süreçten bahsediyoruz. Bu süreci tezgâhlayıp yönetebilecek bir istihbarat örgütünün kabaca aşağıdaki yeteneklere sahip olması gerekir:

1) Entelektüel kapasitesi çok yüksek olmalıdır,

2) Arkasında güçlü bir politik, diplomatik, ekonomik, teknolojik ve askeri desteği olmalıdır,

3) Uzun soluklu bir süreci kendi planları doğrultusunda, müdahalelerle yönetebilecek güce sahip olmalıdır,

4) Müdahaleler için ellinde kullanıma hazır çok çeşitli aktörler bulunmalıdır,

5) Kurguyu öyle yapabilmeli ki, perde arkasında kendisinin olduğu kesinlikle anlaşılmamalıdır. Böylece,

  1. Kurulan mekanizma bozulmadan işlemeye devam eder,
  2. Kendi devletine bir zarar gelmez,

Sonuçta belli bir müddet sonra planlanan nihai hedefe ulaşılır.

Bu tür bir planlamayı yapabilecek yukarıda kabaca sıralanan yeteneklere sahip dünyada aşağı yukarı 4 istihbarat örgütü vardır: 1) MI6 (İngiliz), 2) BND (Alman), 3) CIA (Amerikan), 4) MOSSAD (İsrail). Fransız, Rus ve Çin istihbarat örgütleri bu kapasitede görülmemektedir. Böylece şüpheli sayısını kolayca dörde indirmiş oluyoruz.

Operasyonun Nihai Hedefi Ne Olabilir?

Kurgulanan operasyonun mutlaka nihai bir hedefi olmalıdır. Ayrıca operasyonun icra edileceği belli bir coğrafya, bir bölge veya bir ülke olmalıdır. Nihayetinde aktörler olmadan oyun oynanmaz. Bu üç unsura yönelik ipuçları, teröristin yayınladığı, ama aslında ilgili istihbarat örgütü tarafından kaleme alınan bildirinin içeriğinde mevcut. Şimdi bu üç unsur üzerinden olayı değerlendirelim.

Kim olduğunu keşfetmeye çalıştığımız istihbarat örgütünün yazdığı bildiride özetle; “Avrupalı “beyaz” insanın doğurganlık oranının çok düştüğü; nüfusun giderek yaşlandığı; beyaz insanın sistemin devamı için ülke ve şirketlerin ihtiyaç duyduğu ucuz işgücü, yeni tüketici ve vergi ödeyecek nüfusu yaratamadığı; bu sebeple siyasilerin ve şirketlerin dış göçü desteklediği; göçün devam ediyor olması ve göçmenlerin doğurganlık oranının yüksekliği sebebiyle, Avrupa’nın tarihte görülmediği ölçüde bir istila yaşadığı, “istilacıların” beyaz insanın yerini aldığı; istilanın tüm Avrupa’da bir etnik değişim, bir kültürel değişim, bir ırksal değişim yaratarak aslında bir beyaz soykırımı yaptığı, bu değişimi durdurmak için Avrupa’da yaşayan göçmenlerin ezilmesi ve Avrupa topraklarından atılması gerektiği; bunun barışçıl yollarla olamayacağı, Yeni Zelanda örneğinde olduğu gibi akla gelebilecek her türlü şiddet eylemi ile ancak başarılabileceği” söyleniyor. Bu değerlendirme ışığında nihai amaç; “Avrupa’ya yönelen göçü durdurmak” olabilir.

Foto: Indian Folk

Aynı zamanda bildiride; “Büyük değişimler ve ihtiyaç duyulan değişimin ancak büyük bir kriz sonrasında gerçekleşebileceği; kademeli ve yavaş bir değişimin asla zaferle sonuçlanmayacağı; bu sebeple her yerde ve her fırsatta toplumun rahatsız edilerek, istikrarsızlaştırılması gerektiği” söyleniyor. Bu bilgilere göre ise nihai amacın; “bir toplumu, bir ülkeyi veya bir bölgeyi istikrarsızlaştırmak” olduğu kanaatine varılabilir.

Yani nihai amaç için iki seçeneğimiz var: 1) Avrupa’ya yönelen dış göçü durdurmak, 2) Avrupa’da istikrarsızlık yaratmak. Acaba hangisi? Tahmin yürütebilmek için diğer iki unsura, aktörlerin kim olduğuna ve operasyon bölgesinin neresi olduğuna bakmamız gerekiyor.

Oyunun Aktörleri

Şimdi oyunun aktörlerini tahmin etmeye çalışalım. Aslında bu hiç de zor değil. Saldırıda Müslüman göçmenler hedef alınmıştı; çarpıştırılacak taraflardan birinin Müslüman kökenli göçmenler olduğu çok açık. Genelden daha özele inmek için yine İstihbarat örgütünün yayınladığı bildiri ve saldırıda verilen mesajlara bakmak gerekiyor.

Rusya Devlet başkanı Vladimir Putin, Hindistan başbakanı Narendra Modi ve Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan BRICS zirvesinde görülürken.
Foto: Gianluigi Guercia/Reuters

Bildiride; “Boğaz’ın doğu tarafında barış içinde yaşayabilirsiniz. Fakat Avrupa topraklarında, Boğaz’ın batısındaki herhangi bir yerde yaşayamazsınız. Sizi öldürür ve topraklarımızdan süreriz. “Konstantinopolis’e gelecek ve bütün camiler ile minareleri yıkacağız. Ayasofya’yı minarelerden kurtaracağız. İstanbul bir kez daha Hristiyan toprağı olacak.” ifadeleri yer alıyor. Bildirinin bir başka yerinde; “Türkiye’yi bir Avrupa örgütü olan NATO’dan koparmalı ve Türkiye’yi yeniden gerçek pozisyonu olan düşman konumuna itmeliyiz.” diyor. Bir örnek daha verelim; “Avrupa topraklarına yönelen yabancı istilasının gelecekte, Çin, Türkiye, Hindistan veya üçünün karışımından kaynaklanacağı” iddia ediliyor.

Saldırı icra edilirken verilen mesajlara bakacak olursak; örneğin, kullanılan silahların birinde Kosova Savaşı’nda Osmanlı Padişahı 1. Murad’ı sırtından bıçaklayarak şehit eden Sırp Miloş Obiliç’in adı yazılı. Yine silahlardan birinde 1683 tarihi ile 2. Viyana Kuşatmasına atıfta bulunuluyor. Türklerle ilgili daha bir sürü örnek saymak mümkün. Uzatmayalım, ana aktörlerden birisi Avrupa’da yaşayan Müslüman kökenli Türkler yapılmak isteniyor. Bir başka deyişle Türkler hedef tahtasına oturtulmuş durumda.

Karşı tarafta kimler var dersiniz? Almanya’dan örnek verelim; Nasyonal Sosyalist Yeraltı (NSU) örgütü, Ölümsüzler (Die Unsterblichen) gibi Neonazi gruplar ile güvenlik kuvvetleri, istihbarata bağlı özel yetiştirilmiş provokatörler, ajanlar, tetikçiler vb. açık-örtülü bir sürü aktör olabilir.

Bu Oyun Nerede Oynanacak?

Bildiride, “Avrupa’nın göçmenlerden kurtarılacağı” söyleniyor. Anlayacağınız harekât alanı tüm Avrupa. Ancak biraz detaya girecek olursak yine bildiriye bakmamız gerekecek. Öldürülecekler listesinin başında Merkel var. Merkel, “beyaz ve Alman aleyhtarı her şeyin anası” olarak görülüyor. Hiç kimsenin etnik olarak Avrupa’ya onun kadar zarar vermediği söylenerek, Merkel’in göçmen politikası eleştiriliyor. Merkel’in azalan ve yaşlanan Alman nüfusun yerini dolduracak göçmenlerin ucuz iş gücü olarak kullanılması fikri, Almanya’ya bir ihanet olarak gösteriliyor.

Foto: Krisztian Bocsi/Bloomberg

Bildiride; “Beyaz karşıtı CEO’lara ölüm” sloganı ile biten bölümde şu tehditler savruluyor: “Ucuz iş gücünden yıllarca kâr edenler hiç cezalandırılmadılar. Cebini düşünen bu ekonomik elit, işgücü olarak beyazlar yerine göçmenleri çalıştırmayı tercih ediyor. Onlara karşı tepkimiz çok sert ve acımasız olacak. Avrupalılar yerine göçmenleri tercih eden şahıs, şirket sahibi, şirket yöneticisi, kamu görevlisi, kim olursa olsun bu hainleri yok edeceğiz”.

Bildiride “şehirlerimizi geri alın” sloganıyla biten bir bölüm var. Bu bölümde; “kırsal alanların ve köylerin her zaman onların olduğu ve öyle kalacağı, ancak şehirlerin yabancı istilası altında olduğu” söyleniyor. Avrupa ülkelerine baktığımız zaman en çok göçmenin %25 ile Almanya’da olduğunu görüyoruz. Onu %19 oranıyla Fransa takip ediyor[1]. İlk 10’daki Alman şehrinde ise göçmen oranı %30’ları geçiyor[2].

Avrupa’da en çok yabancı işçinin çalıştığı ülke hangisi diye bakacak olursanız, karşınıza Almanya çıkar. Oyunun aktörlerinden en önemlisinin Türkler olduğu tespitini yukarıda yapmıştık. Türklerin Avrupa’da en yoğun yaşadığı ülke hangisi diye soracak olursanız yine karşınıza Almanya cevabı çıkar. Bütün bu değerlendirmeler ışığında harekât alanının genelde Avrupa, özelde ise Almanya olacağı anlaşılıyor.

Çıkarım ve İki İhtimal

O zaman şöyle bir çıkarımda bulunabiliriz. Bir veya birkaç istihbarat örgütü, dünyada yükselen göçmen karşıtlığı akımının yarattığı fay hatlarını terörist saldırılar ve çeşitli provokasyonlarla tetikleyerek 2 şeyden birini yapmak istiyor; 1. Genelde Avrupa’ya, özelde Almanya’ya yönelen dış göçü durdurmak istiyor veya 2. Göçmen karşıtlığı temelinde çıkartacağı çatışmalar ile genelde Avrupa’yı, özelde Almanya’yı istikrarsızlaştırmak istiyor.

1. İhtimal: Birinci ihtimali ele alacak olursak, Almanların ırkçılık konusunda sicillerinin hiç de temiz olmadığını görürüz. 2’nci Dünya Savaşı’nda Yahudilere yaptıkları ortada. Almanların bilinçaltında halen “üstün ırk” oldukları fikri yerini koruyor. Bu günlerde, Alman sosyal medyasında 2. Dünya Savaşı döneminde yapıldığı iddia edilen “Alman ırkını yok etme planları” tartışılıyor. Bu planlardan birine göre, Almanların kalıtımsal üstün özellikleri, başka ırklarla karıştırılarak yok edilecekmiş[3]. Bu tartışmaların Almanların milliyetçilik duygularını körüklemeye yönelik olduğu anlaşılıyor.

Diğer yandan Almanlar, Müslümanları manipüle etme konusunda belki de İngilizlerden daha mahirdir. Bütün bu bilgiler ışığında, Yeni Zelanda katliamının arkasında Alman istihbaratının parmağı olabileceği değerlendirmesini yapabiliriz.

Ancak Alman istihbaratının bütün Avrupa’yı sarma tehlikesi olan bir anti göçmen terör dalgasını kontrol etmesi hiç de kolay olmaz. Mutlaka Fransız, Avusturya ve İtalyan istihbarat örgütleriyle birlikte hareket etmesi gerekir. Bu çapta büyük bir operasyon planlamak, farklı ülke ve çeşitli siyasi partiler sebebiyle kolay değildir.

Eğer Alman istihbaratı, göçmen karşıtlığı üzerinden bir operasyon yapmak istiyorsa, bu operasyon mevcut göçmenleri ülkeden atacak istikamette değil de ülkeye yeni gelebilecek göçmenleri korkutarak durdurmaya yönelik olmalıdır. Örneğin, Türkiye’de yaşanması kaçınılmaz olan ağır ekonomik krizin sonuçlarının nereye varacağı belli değildir. Ciddi bir istikrarsızlık durumunda herkesin Almanya’da bir akrabası olduğu için göçün ilk yöneleceği adres Almanya olacaktır. Belki de Alman istihbaratı bu ihtimale karşı şimdiden önlem almaya çalışmaktadırlar.

2. İhtimal: Gelelim ikinci ihtimale. Birileri göçmen karşıtlığı üzerinden çıkacak çatışma ve sabotajlarla Avrupa ve özelinde Almanya’yı istikrarsızlaştırmayı planlamış olabilir. Mesela Fransa’da başlayan ekonomik şartları protesto eden “sarı yelekliler” eylemi, “göçmen karşıtlığı” eylemlerine dönüştürülebilir. Büyük çapta bir istikrarsızlık dalgasını yaratabilmek için birçok ülkede birbirini takip eden ve tamamlayan çok sayıda provokasyon yapılması gerekmektedir. Ancak bu sayede fitil ateşlenebilir. Fitil ateşlendiğinde, her ülke kendi başının çaresine bakmaya çalışırken kabuğuna çekilecek, böylece Avrupa Birliği projesi büyük bir darbe almış olacaktır.

Bunu kim ister diye soracak olursanız, akla ilk gelen Almanların ezeli düşmanı, Brexit ile AB’den çıkan İngilizler olabilir. İngiltere hiçbir zaman serbest dolaşıma katılmadığı için toprakları diğer AB ülkelerine göre daha güvenlidir. Sınırların kalkmış olduğu AB’de, her ülkenin birbirinden bağımsız çalışan güvenlik teşkilatlarının teröristleri takip etmesi çok daha zordur. Diğer yandan İngiltere, 2000’li yıllarda yaşadığı metro ve otobüs durağı gibi insanların yoğun olduğu noktalara yapılan bombalı saldırılar sebebiyle, gözetleme ve kontrol mekanizmalarını oldukça geliştirmiş ve kendisini terör saldırılarına karşı hazırlamıştır. Pek çok AB ülkesi bu yeteneklerden yoksundur. Anlaşılacağı üzere Yeni Zelanda saldırısının arkasında İngiliz istihbaratı olabilir.

Foto: AP

Amerikan dış istihbaratı CIA’ya gelince. Meksika sınırına duvar örme projesi Trump’ın göçmen politikasını tüm açıklığıyla gözler önüne sermektedir. Son yıllarda Almanya’nın Rusya Federasyonu (RF) ile yakınlaşması, ABD’yi korkutmaktadır. Almanya, Kuzey Akım-1 boru hattıyla halen RF’den yüklü miktarda doğalgaz satın almakta, Washington’un tüm baskılarına rağmen Kuzey Akım-2 projesinden vazgeçmemektedir. Ukrayna ve Baltık ülkelerini bypass eden bu proje, olası bir Alman-Rus ittifakının bir adımı gibi görülmektedir. Böylesi bir ittifak, bütün dünya dengelerini kökünden değiştirir. Bu değerlendirme, CIA’nın Yeni Zelanda saldırısının arkasında olma ihtimalini güçlendirmektedir. Hatta MI6 ile beraber hareket ediyor da olabilirler.

Peki, bu işte MOSSAD’ın parmağı var mıdır? Göçmen karşıtlığı dalgası, bir yerde Yahudi düşmanlığına da dönüşür. Avrupalı birçok zengin ve işveren Yahudi kökenlidir. MOSSAD’ın göçmen karşıtlığı üzerinden operasyon yapması kendi soydaşlarını tehlikeye atacağı için pek ihtimal dâhilinde görülmemelidir.

Sonuç

Avrupa’daki göçmen karşıtı hareketlerde yavaş yavaş kontrollü bir tırmanma varsa ve tırmanmaya paralel olarak hükümetler göçü azaltmaya yönelik ve göçmenlerin yaşam şartlarını zorlaştıracak tedbirleri kademe kademe alıyorlarsa, bu işin arkasında göçü durdurmak amacıyla Alman istihbaratının olduğu kanaatine varabiliriz.

Ama göçmen karşıtı hareketlerde, kontrolsüz, çok şiddetli, can ve mal kayıplarına sebep olacak şekilde hızlı bir tırmanma söz konusu olursa, o zaman şüphelileri MI6 ve/veya CIA olarak düşünmek gerekir.

Avrupa’da yaşayan soydaşlarımıza bir tavsiye ile bitirelim. Bu yeni oyunda soydaşlarımız bir piyon olarak kullanılmak isteniyorlar. Yeni Zelanda katliamı ile dünyaya duyurulan bildiride, Neonazilere kışkırtma yapmaları çağrısında bulunularak, “kamuya açık alanlara önce şeriat hukuku çağrısı yapan afişleri asın, bir hafta sonra o afişlerin üzerine tüm göçmenlerin ülkeden kovulması çağrısında bulunan yeni afişler yapıştırın, bu işi kriz çıkartana kadar tekrarlayın” talimatı veriliyor. Bu kapsamda önümüzdeki günlerde Avrupa’da Hz. Muhammed ve Kuran-ı Kerim’e saldırı veya bir başka yöntemle provokasyonlar olacaktır. Siz siz olun evinizde oturun, dolduruşa gelmeyin. Kendinizi koruyacak tedbirleri mutlaka alın, ama asla şiddete bulaşarak istihbarat örgütlerinin piyonu olmayın.

[1] http://worldpopulationreview.com/countries/france-population/

[2]http://www.spiegel.de/international/germany/germany-and-immigration-the-changing-face-of-the-country-a-1203143.html

[3]https://sunsavunma.net/alman-irkini-yok-etme-planlari-mi/

FETÖ ÖRGÜTÜ DOSYASI /// Ercan Caner : Gülen Hareketi ve 15 Temmuz 2016 Darbe Girişiminin Etkileri


Ercan Caner : Gülen Hareketi ve 15 Temmuz 2016 Darbe Girişiminin Etkileri

E-POSTA : ercancaner

Elektrik ve Elektronik Mühendisliğinin yanı sıra, uçak ve helikopter lisanslarına sahiptir. Türkiye Hava Sahası Yönetimi alanında doktora tez çalışmalarını sürdüren Caner’in İnsansız Hava Araçları (2014) ve Taarruz Helikopterleri (2015) konulu makaleleri yayımlanmıştır. 36 yılı kapsayan TSK, BM ve NATO deneyimlerine sahiptir.

24 Şubat 2020

RAND Raporu

Gülen Hareketi ve 15 Temmuz 2016 Darbe Girişiminin Etkileri

15 Temmuz 2016 günü, Türk Silahlı Kuvvetleri içindeki muhalif bir grup, kısmen iyi planlanan, fakat acele uygulamaya koyulan; İstanbul ve Ankara’daki senkronize hava ve kara saldırılarının yanı sıra, sahil kenti Marmaris’te tatilde olan Erdoğan’ı yakalamak ve infaz etmek için bir komando baskınını da içeren bir darbe girişimi başlatmıştır.

Ercan Caner, Sun Savunma Net, 24 Şubat 2020

RAND web sitesinde; Türkiye’nin Milliyetçi Rotası – ABD-Türkiye Stratejik Ortaklığı ve ABD Ordusu için Sonuçları (Turkish Nationalist Course – Implications for the U.S.-Turkish Strategic Partnership and the U.S. Army) başlıklı 245 sayfalık bir rapor yayınlanmıştır.

Rapor: Stephen J. Flanagan, F. Stephen Larrabee, Anika Binnendijk, Katherine Costello, Shira Efron, James Hoobler, Magdalena Kirchner, Jeffrey Martini, Alireza Nader ve Peter A. Wilson tarafından kaleme alınmıştır.

RAND rapour; ABD Kara Kuvvetleri Genelkurmay Başkan Yardımcılığı Ofisi, G-3 (Harekât), G-5 (Sivil-Asker İşbirliği) ve G-7 (Eğitim ve Tatbikat) tarafından desteklenen; ‘‘Türkiye’nin Değişken Dinamikleri – ABD-Türkiye Stratejik Ortaklığı ve ABD Ordusu için Sonuçları’’ başlıklı proje kapsamında yapılan araştırma ve analizlerin sonuçlarını ortaya koymaktadır. Projenin maksadı Türkiye’nin iç, dış ve savunma politikalarındaki eğilimleri analiz etmek ve ABD savunma stratejisi ve kuvvet planlaması açısından sonuçlarını değerlendirmektir.

Birleşik Devletler ve Türkiye arasındaki ortaklık, çeşitli meselelerde ABD ve Türk çıkarlarının bir zamanlar olduğu gibi örtüşmemesi ve bu meselelerin ele alınmasına yönelik politikalarda önemli görüş anlaşmazlıkların ortaya çıkması nedeniyle son yıllarda oldukça gerginleşmiştir.

Suriye ve Kürt meselesine yaklaşımdaki farklılıklar, Türkiye’nin komşularıyla ilişkilerindeki gerginlikler, artan terörizm tehdidi ve Recep Tayyip Erdoğan yönetimindeki Türk siyasetindeki otoriter kayış hakkındaki ABD endişeleri bir araya gelerek, işbirliğinin sınırlanmasına ve karşılıklı güvenin altının oyulmasına neden olmuştur. İki ülke arasındaki ilişkilerin bozulmasına neden olan gerginliklerin önde gelenleri aşağıda sıralanmıştır:

  • Türk yetkililerin bir terör örgütü olduğunu ve Temmuz 2016 başarısız askeri darbe girişimin arkasındaki isim olduğunu iddia ettikleri sürgündeki Sûfî İslami hareketin lideri olan Fethullah Gülen’in Birleşik Devletlerde kalmaya devam etmesi,
  • Ankara’nın Rus yapımı S-400 hava ve füze savunma sistemlerini satın alması,
  • Türkiye’nin Amerikan ve Avrupa ülke vatandaşlarını tartışmalı terör suçlamalarıyla tutuklaması ve
  • ABD’nin, Türk hükümetindeki üst düzey yetkililerle işbirliği yaparak, İran’a karşı yaptırımları delmek maksadıyla tasarlanan büyük bir kara para aklama planını düzenlemekle suçlanan bir altın tüccarını yargılamasıdır.

Türkiye’de, ikisi de Erdoğan ve diğer Türk liderlerin tahrik eden ifadeleri nedeniyle alevlenen, ABD’nin Türkiye’nin istikrar ve güvenliğine katkısı üzerinde derin şüpheler olduğundan, halk arasında Amerikan karşıtlığı giderek derinleşmiştir.

Raporun ana bulgular kısmında iki önemli tespit yer almaktadır:

  • Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan yönetimindeki Türkiye’de demokrasi ve insan hakları geriye doğru gitmiştir. Anayasal ve yasal değişiklikler, hükümeti parlamenter sistemden güçlü bir icracı cumhurbaşkanlığına sahip otoriter bir devlete dönüştürmektedir.
  • Erdoğan politik gündemini geliştirmek maksadıyla milliyetçi, dini ve etnik gerginliklere oynamıştır, fakat birçok Türk insanının, demokrasinin aşınması, ekonomik belirsizlik ve Kürtlerle bir barış anlaşmasının yapılmaması nedeniyle derin endişeleri bulunmaktadır.

Gülen Hareketi ve 15 Temmuz 2016 Darbe Girişiminin Etkileri

15 Temmuz 2016 günü Türk Silahlı Kuvvetleri içindeki muhalif bir grup, kısmen iyi planlanmış, fakat acele uygulamaya koyulan; İstanbul ve Ankara’daki senkronize hava ve kara saldırılarının yanı sıra, sahil kenti Marmaris’te tatilde olan Erdoğan’ı yakalamak ve infaz etmek için bir komando baskınını da kapsayan bir darbe girişimi başlatmıştır.

Darbeciler ülkeyi bir ‘‘Yurtta Sulh Konseyi’’ ile yönetmeyi planlamıştır. Darbecilerin yönetimindeki hava araçları, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) ve Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) binalarına saldırıp zarar verirken, İstanbul’daki kara unsurları da Boğaziçi köprüsünü kapatmış ve Erdoğan’ın çağrısıyla köprünün kapanmasını protesto etmeye gelen sivil halkın üzerine ateş açmıştır.

Boğaziçi Köprüsünde darbe girişiminin ertesi sabahı yaşananlar. Kaynak: Hürriyet.com.tr

En üst seviyedeki askeri liderlerin hükümete sadık kalma kararı ve AKP’nin toplumsal tabanının süratle harekete geçmesi, 100’ü darbeci olmak üzere 290 kadar insan hayatlarını kaybetse de diğer faktörlerle birlikte darbe girişiminin çabuk bir şekilde başarısızlıkla sonuçlanmasına neden olmuştur. Başarısız askeri darbe girişiminde 1400’den fazla kişi de yaralanmıştır.

Soruşturmalar halen sürüyor olsa da darbe girişiminin aceleye getirilmesinin nedeni olarak; darbecilerin sürmekte olan bir casusluk davasıyla bağlantılı olarak, hükümetin Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesindeki Gülencileri kitlesel tutuklama planından haberdar oldukları yönünde inandırıcı raporlar bulunmaktadır. Bu raporlar, Erdoğan’ın savcıların 01-04 Ağustos 2016 tarihleri arasında yapılacak olan Yüksek Askerî Şûra toplantısı öncesinde tutuklamaları gerçekleştirme planını ve muhtemelen YAŞ toplantısı esnasında kitlesel bir tasfiyenin başlatılmasını onayladığını göstermektedir.

Darbe girişimi, siyasete periyodik askeri müdahale günlerinin artık geride kaldığına inanan Türk halkında büyük bir şoka neden olmuştur ve Erdoğan ile AKP yönetimi için de bir sürpriz olduğu görülmektedir. Birçok Türk, bir önceki on yıl boyunca yapılan reformların, ordunun Türk siyasetine müdahalelerine karşı bir set oluşturduğuna inanmaktadır. Başarısız darbe girişiminden saatler sonra Erdoğan ve AKP liderleri, Gülen ve silahlı kuvvetler, emniyet güçleri ve kamu hizmetindeki Gülen hareketi takipçilerini darbeyi yönetmekle suçlamıştır.

2002 yılından beri Türk siyasetini yöneten AKP-Gülen ittifakı, Erdoğan’ın rakip bir güç merkezi haline gelmeye başlayan Gülen hareketini engellemek maksadıyla; 2011 Haziran milletvekili seçimlerinde düzinelerce Gülenciyi AKP seçim listelerine almayı reddetmesiyle başlamıştır. Giderek artan politika farklılıkları da mevcuttur. Gülen, hükümetin Oslo’da PKK ile yaptığı gizli görüşmelere ve İran ile ilişkileri normalleştirmeye yönelik çabalarına itiraz etmiştir. Gülen ayrıca, Erdoğan’ın Türk-İsrail Mavi Marmara krizi ve Gezi Parkı protestolarını ele alış biçimine de karşı çıkmıştır.

2002 yılının başlarında sızan bilgiler, Oslo görüşmelerinin illegal olarak kayıt altına alındığını ortaya çıkarmış ve Gülen hareketine bağlı savcılar, Erdoğan’ın yakın bir sır küpü olan Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) Müsteşarı Hakan Fidan’ı görüşmelerdeki rolü nedeniyle sorgulamaya kalktıklarında, iki taraf arasında zaten gergin olan ilişkiler iyice kopma noktasına gelmiştir. Kasım 2013 ayında Erdoğan Gülenci eğitim merkezlerinin kapatılacağını açıkladığında ilişkiler kırılma noktasına gelmiştir. Tepki olarak yargı ve emniyet güçlerindeki Gülenciler AKP içinde, birkaç bakanın (sonradan istifa etmişlerdir) oğullarının da olduğu, geniş yolsuzluk iddialarıyla ilgili bir soruşturma başlatmıştır. İddialara göre; Recep Tayyip Erdoğan’ın oğulları Bilal ve Burak’ın iş faaliyetlerini kapsayan soruşturma ise engellenmiştir.

Bu olayın ardından Erdoğan açık bir şekilde; Gülen ve taraftarlarının paralel bir devlet yapılanması içinde olduklarını ilan etmiş ve başta yargı ve emniyet güçleri olmak üzere bu yapının üyeleri olduğu iddia edilenleri devlet kadrolarından uzaklaştırmıştır. Gülenci üniversiteye hazırlık okulları ile medya organlarını kapatmış ve Gülen taraftarlarının sahip oldukları şirketlere el koymuştur. Türkiye Milli Güvenlik Konseyi 26 Mayıs 2016 tarihinde Gülen hareketini terörist bir organizasyon olarak tanımlamış ve FETÖ olarak bilinen Fethullahçı Terör Organizasyonu olarak adlandırmıştır.

Temmuz 2016 darbe girişiminin hemen ardından ilan edilen sonrasında ve üç aylık sürelerle yedi kez uzatılan olağanüstü hal uygulaması süresince AKP hükümeti sivil toplum kuruluşlarını kapatmış, Gülen hareketi mensuplarının sistematik tasfiyelerle devlet kurumlarından uzaklaştırmasını hızlandırmıştır. Temmuz 2017 itibarıyla, Gülen hareketine bağlı 1.000 kadar şirketin 11 milyar ABD doları tutarındaki varlıklarına da el koyulmuştur.

Temmuz 2016 ve Ocak 2018 arasındaki dönemde, 150.000’den fazla insan işlerinden atılmıştır. 110.000 devlet memuru, askeri personel, üniversite öğretmenleri, devlet okullarındaki öğretmenler (Türk yetkililer bunlardan 40.000’nin görevlerine iade edildiğini iddia etmektedir) ve özel okullarda çalışma lisansları iptal edilen öğretmen bu rakama dâhildir.

En geniş çaplı tasfiyeler, Gülen taraftarlarının en çok zemin kazandığı bakanlıklarda yaşanmıştır; Milli Eğitim Bakanlığından çoğunluğu öğretmen olan 33.629 personel, Adalet Bakanlığından 6.168 devlet memuru ile 4.463 hâkim ve savcı, Emniyet Genel Müdürlüğünden 24.419, İçişleri Bakanlığından 5.210 ve Dışişleri Bakanlığından 813 personel görevlerinden uzaklaştırılmıştır.

Ocak 2018 itibarıyla 78.000’den fazla insan tutuklanmış, bunların arasından 54.000 kişi tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmış ve 24.600 kişi ise hâlâ tutuklu olarak yargılanmayı beklemektedir. Darbe girişimini takip eden yıl içinde Türk Adalet Bakanlığı 169.000’den fazla insanın yasal takibata tabi tutulduğunu açıklamıştır.

Dernekler, özel okullar, üniversiteler ve araştırma enstitüleri dâhil yaklaşık olarak 1.500 sivil toplum kuruluşu kapatılmıştır. 319’dan fazla gazeteci tutuklanmış ve bunlardan en az 150’si halen cezaevinde tutulmaktadır, 189 medya organı da kapatılmıştır.

Tasfiyeler, Gülen ile yıllarca aynı doğrultuda hareket eden AKP’nin üst basamaklarını tehdit etmeye devam etmektedir. Başlangıçta Gülen karşıtı tasfiyeler için kamuoyu desteği oldukça yüksektir. Bir kamuoyu anketine göre Türklerin %65’i Gülen’in darbenin arkasındaki isim olduğuna inanmaktadır. Türk Dışişleri Bakanlığındaki muhataplar dâhil Gülen ile dolaylı veya dolaysız bağlantısı olan kamu ve özel sektörden birçok insan daha hızlı terfi ettirilmiş ve kayırılıp kollanmıştır.

Birçok laik Türk, Ergenekon komplo davalarını yönetmede neden oldukları haksız kargaşa nedeniyle Gülencilere öfkelidir ve bu Türkler başarılı bir askeri darbenin, daha da fazla tasfiyelerin yapılacağı İslamcı bir devlet kurulmasına neden olabileceğinden korkmuştur. Darbe sonrası dönemde birçok Türk Erdoğan’ı, diğer şeylerin yanı sıra Alevi dini azınlığa karşı kitlesel şiddeti önleyen istikrarlı bir figür olarak görmüş ve birçok kişi de ekonominin dayanıklılığını kanıtlaması nedeniyle rahatlamıştır.

Tasfiyeler her türlü muhalefete giderek artan sistematik bir baskıya dönüşürken, halkın desteği de giderek azalmıştır. Olağanüstü hal idaresi altında iktidarın nasıl merkezileşme eğilimine girdiğini ve politik sistemi dönüştürmek başta olmak üzere, kendi iç gündemini kabul ettirmek isteyen AKP’li yetkililerin, darbe girişimini açıkça potansiyel rakiplerini ezmek maksadıyla kullandığını gören siyasi yelpazenin her kesiminden birçok Türk paniğe kapılmıştır.

Çevirenin Notları: Bu yazı, RAND Düşünce Kuruluşu tarafından kaleme alınan; Türkiye’nin Milliyetçi Rotası – ABD-Türkiye Stratejik Ortaklığı ve ABD Ordusu için Çıkarımlar (Turkish Nationalist Course – Implications for the U.S.-Turkish Strategic Partnership and the U.S. Army) başlıklı raporun ‘‘The Gülen Movement and the Impact of the July 15, 2016, Coup Attempt – Gülen Hareketi ve 15 Temmuz 2016 Darbe Girişiminin Etkileri’’ alt başlığının çevirisidir.

Raporun sonunda ‘‘Bu rapor RAND Corporation araştırma rapor serilerinden bir tanesidir. RAND raporları, kamu ve özel sektörlerin karşı karşıya kaldıkları sorunları ele alan araştırma bulguları ve hedef analizlerini ortaya koymaktadır. Bütün RAND raporları, araştırma kalitesi ve tarafsızlığı açılarından yüksek bir standart yakalamak maksadıyla titiz bir incelemeye tabi tutulurlar’’ ifadeleri yer almaktadır.

Sun Savunma Net, Türk kamuoyunda tartışılan raporun bazı bölümlerini çevirerek sayın okurlara sunmaktadır. Sun Savunma Net sitesinde rapordan çevirilerin yer aldığı; ‘‘Sivil-Asker İlişkileri ve Askeri Kabiliyetler’’, ‘‘İç Kutuplaşma, Milliyetçilik ve Otoriter İktidar’’, ‘‘AKP ve Yeni Türkiye’’, ‘‘Orta Doğu İhtirasları’’, ‘‘Kıbrıs Meselesi’’ ve ‘‘Sıfır Sorundan Değerli Yalnızlığa’’ başlıklı yazıları da okuyabilirsiniz.

Yazı aslına sadık kalınarak çevrilmiştir ve raporda ifade edilen görüşler yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazının çevrilerek paylaşılması Sun Savunma Net sitesi ve çevirenin ifade edilen ve ileri sürülen görüş ve iddiaları paylaştığı anlamına gelmemektedir. Raporun tamamına aşağıdaki link üzerinden erişebilirsiniz.

FETÖ ÖRGÜTÜ DOSYASI /// Mehmet ASAL : ADİL ÖKSÜZ’ÜN ÜZERİNDEN ÇIKAN CİHAZ


Mehmet ASAL : ADİL ÖKSÜZ’ÜN ÜZERİNDEN ÇIKAN CİHAZ

15 Ağustos 2016

İşte Adil Öksüz’ün üzerinden çıkan cihazın adı ve özellikleri

FETÖ Hava Kuvvetleri İmamı olan, önce tutuklanıp sonra serbest bıraktırılan Adil Öksüz’ün üzerinde olup ta kurtulmaya çalıştığı cihazın günlerdir bir GPS cihazı olduğu söylendi durdu. Aslında bu cihaz GPS cihazı değil bir Kablosuz Modem.

VINN cihazları gibi çalışabilen ‘ZTE 4G LTE’ kısa adlı cihaz. ABD’de satışa çıkmış, fiyatı yaklaşık 1000 TL civarında olan, aynı anda 10 kadar WIFI özelliğine sahip cihazın (Telefon, bilgisayar v.b.gibi) internet bağlantısına olanak sağlayan, 850/900/1800/1900MHz frekanslarında 4G Teknolojisi ile çalışan bir Kablosuz Modem. 150Mbps hıza kadar çıkabilen veri alma kapasitesine ve 8 saate kadar dayanan pil kullanım süresine sahip bir cihaz. 10,5×6,5×1,5 cm ebadındaki bu Modem2300mAh Li-Ion battery kullanmaktadır.

Tüm VINN cihazları gibi kablosuz olarak çalıştığından cihazın içerisinde bir SIM kartı var. Bu kart ABD’de bulunan ve tıpkı Türkiye’de ki “Turkcell”, “Vodafone”, “Türk Telekom” gibi esas olarak cep telefonları için çalışan bir kuruluş olan “T-Mobile” SIM kartına sahip.

Bu ne demek? ‘ZTE 4G LTE’ adlı bu Modem cihazı ile, “T-Mobile” operatörü vasıtasıyla Dünyanın her yerinde Internete bağlanabilir ve civarınızdaki 9 kişinin daha aynı hizmetten yararlanmasını sağlayabilirsiniz.

Bu cihazı ve T-Mobile SIM kartını kullandığınızda, ABD dışında bir ülkede bulunduğunuzda Roaming vasıtasıyla, bulunduğunuz ülkedeki Hizmet sağlayıcılardan T-Mobile ile anlaşması olan hangisi varsa onun vasıtasıyla Internet bağlantınız sağlanabilir, ya da T-Mobile uydu telefonu hizmeti de verdiğinden, T-Mobile SIM kartınız ile şayet bu uygulamayı kiralamışsanız (Cihaz satın alınınca T-Mobile hizmetini de otomatikman satın almış oluyorsunuz), bulunduğunuz ülkenin hizmet sağlayıcılarına ihtiyaç kalmadan Uydu üzerinden de Internet bağlantınız var demektir. Eğer uydu üzerinden hizmet alıyorsanız, dünyanın neresinde olursanız olun, en ücra köşede bile Internet erişiminiz var demektir. Oysa Roaming üzerinden bağlandığınızda Roaming Hizmeti sağlayan şirketin ağının gücüyle orantılı olarak hizmet alırsınız.

Bu cihazla neler yapılabilir;

Internete bağlanma özelliğine sahip tüm cihazlar ile bu Modemi kullanarak Internet bağlantısı sağlayabilirsiniz. Böylelikle; SKYPE, Whatsup, Facebook, Viber, Twitter, Instagram, Periskop,Face Time, Lock, Tango, Yandex, her türlü e-postanıza ulaşabilirsiniz. BYLOCK sistemini de kullanabilirsiniz. Bylock sistemi, görüntü olarak Gmail’in uygulamasına benzeyen, tıklayıp içine girdiğinizde ilk etapta Gmail hesabı gibi duran fakat daha sonra basılan iki farklı tuşla yazışmaya girilen bir uygulama ile kullanılan, kullanılan telefonla entegre olmayan, kullanıcı herkesin kişisel karekodu bulunan bir sistem

BYLOCK resmi olarak Google Play Store’da olmayan anlık bir mesajlaşma uygulaması. WhatsApp, Viber ve Tango uygulamaları gibi çalışıyor. Ancak ByLock’un en büyük farkı şifreli ve kriptolu yazışmaların yapılmasına olanak sağlaması. ByLock üzerinden yapılan yazışmalar, sadece mesajı gönderen ve alan kişiler tarafından belirlenen şifre girildiği takdirde görülebiliyor. Aksi halde yazışmaların okunması ve ele geçirilmesi mümkün olmuyor. Eagle uygulaması da güvenlik düzeyi yüksek mesajlaşma seçeneği sunuyor. Farklı şifreleme yöntemleri ile haberleşme sağlanıyor.

Bu bilgiler ve Modem cihazı yan yana konduğunda karşımıza çıkan durum şudur;

  1. Adil Öksüz Teknolojiyi yakinen takip eden biridir. Cihazı ya ABD’den almış veya birine aldırtmıştır. Cihazın üzerindeki SIM kartının kime ait olduğunun, resmi olarak “T-Mobile” dan sorulması durumunda bu durum açıklığa kavuşabilir.
  2. Dünyanın her yerinden haberleşme ihtiyacı olduğu/ olabileceği düşüncesiyle, en hızlı, ABD SIM Kartı taşıyan ve aynı anda 10 kişinin İnternete bağlanabileceği hızlı ve Modern bir kablosuz Modem kullanmaktadır.
  3. Böylece Bylock Sistemini de bu bağlantı üzerinden kullanmak suretiyle, dünyanın her yerinden FETÖ Mensupları ve Pennsylvania ile görüşebilmesi mümkün olacağı gibi, Türkiye’den de dinlenebilmesi ve kimlerle görüştüğü/konuştuğunun gizli kalmasını sağlayabilmektedir.
  4. ABD içinde iken T-Mobile bağlantısıyla, ABD dışındaki ülkelerde ise cihazı Roaming olarak kullanabileceği gibi uydu üzerinden de kullanmış olabilir.
  5. Roaming kullanması durumunda tespiti, bulunduğu ülke operatörünü kullandığı için, biraz daha kolay olsa da uydu üzerinden bağlandığında bunun Türkiye’den tespiti mümkün değildir. Aslında Roaming üzerinden de SIM Kartı (Telefon Numarası) bilinmedikçe kimin kullandığının da anlaşılması mümkün değildir.
  6. Adil Öksüz’ün bu cihaz aracılığı ile bağlandığında hangi sitelere ne kadar süreyle girdiği, cihazı ne zaman kullandığı ancak “T-Mobile” in kayıtlarından öğrenilebilir ki, bunun için de mahkeme Kararı gerekeceği değerlendirilmektedir.

Cihaz ait fotoğraflar ve bilgiler aşağıdadır.

ZTE MF910 Technical Specifications:

* Chipset: Qualcomm MDM9225

* Radio LTE-FDD: APAC 700/800(B20)/900(B8)/1800(B3)/2600(B7)MHz;

* UMTS: 900/2100MHz;

* EGPRS/GSM: 850/900/1800/1900MHz

* Peak Data Rate: LTE FDD:DL/UL 150/50Mbps (Category4);

* DC-HSPA+: DL/UL 42/5.76Mbps

* Wi-Fi: 802.11b/g/n, 2.4GHz & 5.8G

* Two Mimo antenna sockets (get ZTE MF910 external antenna signal booster)

* MicroUSB port

* SIM socket

* standard USIM

* Internal Antenna and External Antenna slot (2)

* Dimensions: 104mm x 64.5mm x 14.05mm

* Weight: 105g

* OS: Win7, Windows XP, Vista, Mac OS

* Battery: Li-Ion battery 2300mAh

Product Features

Compatible with most Wi-Fi-enabled devices

For wide-ranging use.

Provides high-speed Internet to up to 8 devices simultaneously

Using a single mobile Broadband connection, allowing you to access T-Mobile’s 4G network to watch videos, play games and more while you’re on the go.

4G speed

Ensures rapid data transfer rates. The 256MHz MDM8200A processor offers fast, efficient performance.

1.4" OLED LCD

With 128 x 128 resolution provides information in clear, easy-to-read detail. Manage features using controls on the device or an all-new Web interface.

Lithium-ion battery

Allows portable use.

SPECIFICATIONS

Wireless Capability

4G

Service Provider

T-Mobile Prepaid

UPC

610214637031

FETÖ ÖRGÜTÜ DOSYASI /// MEHMET ASAL : ABD FETULLAH GÜLENİN ANCAK CESEDİNİ GÖNDERİR


MEHMET ASAL : ABD FETULLAH GÜLENİN ANCAK CESEDİNİ GÖNDERİR

13 Ağustos 2016

15 Temmuz gecesi FETÖ’nün kalkıştığı hareket, ilk Türk Devleti kurulduğundan bugüne kadar Türk Milletinin gördüğü ve bundan sonra da göremeyeceği en cüretkâr kalkışma, Cumhuriyeti ve Demokrasiyi sona erdirme girişimiydi.

Fethullah Gülen, en ucuz ve en kolay istismar yolu olan Din ve İnanç Faktörünü yıllardır pervasızca kullanarak ve istismar ederek Türkiye’de örgütlenmişti. Bu gücün ve teşkilatın farkına varan Emperyalist ABD, Ortadoğu ve Türkiye üzerindeki emellerine ulaşmak için CIA vasıtasıyla bu şahsı kullanmaya ve gütmeye başlamıştı.

Bugün CIA Fethullah Gülen’i maddi ve manevi olarak desteklemekte ve Dünya’da 160 Ülkede, 2000 den fazla okulda, İngilizce Öğretmeni (Native Speaker) kisvesiyle yüzlerce CIA ajanı görev yapabilmektedir. Yani CIA ve dolayısıyla ABD Fethullah Gülen Okulları vasıtasıyla ve öncelikle tüm İslam ülkeleri olmak üzere pek çok ülkede yasal casuslar/ajanlar bulundurmaktadır.

Sizce durumu bu şekilde kullanan ABD, Fethullah Gülen’i geri verir mi? verebilir mi?

Küresel Güçler; Özellikle İslam ülkelerinde aşiret, cemaat ve Hamas, Hizbullah, El Kaide, El Nusra ve IŞİD gibi terör örgütlerinin çıkarttığı iç karışıklıkların yanı sıra, dil, din, yerel kültür, etnik köken ve mezhep çatışmaları çıkartılarak ülkelerin bölünmesi istemektedir.

15 Temmuz girişimi bunu açıkça ortaya koymuyor mu?

Şu hususun altı koyu harflerle çizilmeli ve hiçbir zaman unutulmamalıdır.

Eğer 15 Temmuz girişimi başarılı olsaydı, tıpkı İran’da Humeyni’nin dini lider olarak Fransa’dan Tahran’a gelip uçaktan indiği gibi, Fethullah Gülen de yeşil Hilafet kaftanını giyerek Amerika’dan Ankara’ya dini lider olarak inmiş ve bugün ülkemizde şeriat hükümleri uygulanmaya başlanmış olacaktı.

Böylece 16. yüzyılın başında Yavuz Sultan Selim‘in Memluk Devleti‘ne son vermesinden sonra Osmanlı Devleti‘ne taşınan ve Mustafa Kemal Atatürk’ün 3 Mart 1924’te görülen lüzum üzerine Halifeliği kaldırmasından 92 sene sonra ülkemize tekrar Hilafet gelecek ve tüm Cumhuriyet kazanımları bir gün içinde yok edilmiş olacaktı.

1924 yılında Halifeliğin kaldırılmasıyla laik düzene geçiş kolaylaşmış, devrimlere karşı dinin istismar edilmesi engellenmiş, bağımsız bir dış politika izleme imkânı doğmuş, Ulusal egemenlik anlayışı güçlenmiş, Ümmetçi devlet anlayışından Ulusçu devlet anlayışına geçiş süreci hızlanmıştır.

Fethullah Gülen’in dini lider olarak Türkiye’nin başına geçmesi sonrasında da tüm İslam âleminin lideri olmasını temin etmek için önce İran ve sonra Suriye ile bir savaşa girişilmek kaçınılmaz olacaktı. Böylece İran’da Humeyni, Suriye-Irak’ta Ebu Bekir El-Bağdadi halifelikleri sona erdirilmeye çalışılacak, Fethullah Gülen’in tek İslam Halifesi olarak ilan edilmesi amaçlanacaktı.

Tabii İran’a karşı bir savaşta; bu terörist darbecilerin yöneteceği bir ordu ile ne derecede başarılı olunabilecekti? Bu da apayrı değerlendirilmesi gereken bir sorudur.

Bu dönemde, yurt içinde tüm Ulusalcı, milliyetçi askerler ve siviller ile Ergenekon ve Balyoz gibi davalarda önceden yargılanan kişiler de ya tasfiye edilecek, ya da yok edilecekti.

Türkiye neden bu duruma geldi? Getirildi?

Mustafa Kemal Atatürk; bu tip tehlikeleri ve ileride oluşabilecek girişimleri görerek, TBMM’nin, 30 Kasım 1925’te kabul ettiği bir kanunla tekke, zaviye ve türbeleri kapatmıştır. Aynı kanunla bütün tarikatlarla birlikte şeyh, derviş, dede, mürit gibi bir takım unvanların kullanımı da kaldırılmış, falcılık, büyücülük, muskacılık gibi din dışı uygulamalar yasaklanmıştır. Zira; Tekke ve zaviyeler siyasi çalışmalar içerisine girmeye hatta çatışmalarda bulunmaya ve halkın dinî duygularını kullanarak çıkar elde etmeye başlamıştı. Çağdaşlaşmayı amaçlayan Türk milleti için tekke, zaviye, türbe ve tarikat gibi engeller kaldırılmalıydı. Tıpkı bugün Fethullah Gülen Terör Örgütünün yapmak istediği gibi.

Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümünden sonra bu dini istismar çevreleri tekrar eski günleri hortlatmaya çalışmış, her defasında da ya Siyasetçilerin önemli bir kesiminden destek görmüş veya siyaset bizzat bu çabaların içinde olmuştur.

Aslında Türkiye’de Askerin tüm hassasiyeti ve girişimleri de, 15 Temmuz Darbe girişimi dışında, genelde hep bu noktada olmuştur. Laiklik olgusu; tarikata bulaşmamış, içine sızdırılmamış askerlerin en büyük hassasiyetidir ve bu son darbe girişimi de bu hassasiyetin ne kadar doğru ve yerinde olduğunu bir kere daha ortaya çıkarmıştır.

Eğer sağ kesimdeki birçok siyasetçinin yaptığı ve güttüğü gibi asker bu derecede sindirilmese, yetkileri elinden alınmasa, askeri okullar merkezi sınav sistemlerine zorla dâhil edilmese, Atatürk’çü ve vatansever askerler hakkında kumpaslar düzenlenmese, devletin en üst düzeyindeki yetkilileri bu kumpaslara kucak açmasa, bugün ne bu kadar FETÖ’cü orduya sızabilir ne de ordu bu kadar itibarsızlaştırılabilirdi.

Ne yazık ki son dönemlerde Orduyu itibarsızlaştırmak çok sıradan ve Moda bir hal aldı. Sanki Polis gücüyle uluslararası bir savaş kazanılabilirmiş gibi.

Ülkenin bu duruma gelmesinde ve getirilmesinde en büyük sorumlu hiç şüphesiz ki son 14 yıldır ülkeyi yöneten AKP hükümetleridir. Asker ve Ordu sindirilsin. Nasıl ve ne şekilde olursa olsun itibarsızlaşsın ve siyasi iktidar ülkeyi nereye çekerse çeksin bir daha müdahale edemeyecek hale getirilsin diyerek meydan FETÖ Kumpasçılarına bırakılmış, onların sahtekâr savcılarına zırhlı makam araçları tahsis edilmiş, kumpas davalarının savcılığına soyunularak ülkemiz bir uçurumun, kaosun eşiğine getirilmiştir.

Bu duruma getirilmede, Hilmi Özkök, Yaşar Büyükanıt, Necdet Özel ve Hulusi Akar gibi son dönemlerde Genelkurmay Başkanlığı yapan Orgenerallerin ve onların yanında aciz ve sünepelik içinde bu gelişmeleri izleyen tüm Kuvvet Komutanlarının da büyük sorumluluğu vardır. Tarih bunları asla affetmeyecektir. Emir subayını bile seçip yönetmekten yoksun kişilerin Dünyanın en büyük ordularından birinin Kuvvetlerini yönetmesini beklemek en basit ifade ile aşırı saflıktır.

Biraz da Askeri okul Komutanlarına değinmek gerekir. Onlar yıllardır içlerine sızan, sokulan bu FETÖ’cüleri bulup ortaya çıkarıp ihracı için işlem yapmak yerine kendi istikbal ve geleceklerini ve alacakları rütbeleri düşünmüştür.

Deniz Harp Okulu Eski Komutanı E.Tuğamiral Türker Ertürk ve onun gibi 1-2 kişi dışında hiçbiri Askeri Liselere veya Harp okullarına sahip çıkmamış ya da bir şey yapamamışsa en azından onuruyla istifa etmeliydi?

Tüm bu kötü ve sorumsuz yönetime rağmen eğer 15 Temmuz girişimi başarılı olmadıysa, olamadıysa bunun en büyük nedeni, tüm tasfiyelere, aşağılanmalara rağmen ordu içerisindeki Ulusalcı ve Atatürk ilke ve inkılaplarını benimsemiş kesimlerin bu darbe girişimine katılmadığı gibi hafta sonu bir gece olmasına rağmen ciddi bir karşı koyuş göstermesidir.

Kamera kayıtlarından bir tankın onlarca aracı kâğıt gibi ezdiği, ezebildiği, hatırlandığında, bir makinalı tüfeğin onlarca kişiyi bir anda saf dışında bırakacağı düşünüldüğünde, aslında halkın bu şekilde sokağa sürülmesinin de ne derece mantıklı ve gerçekçi olduğu önümüzdeki dönem uzunca bir süre tartışılacağa benzemektedir. Darbe başarılı olsa sonrasında on binlerce kişiyi gözünü kırpmadan öldürecek sapıklık ve kararlılıktaki bu kişileri sadece halkın sokağa çıkarak durdurduğunu söylemek safdillik ve bu darbe girişiminin amacını hiç anlamamış olmak olur.

Yapılan yanlışlıklar ve uygulamalar ne olursa olsun sonucunda bu darbe girişiminin bastırılmış olması ülkeyi uçurumun dibinden alıp uçurumun tepesine geri çıkarmıştır. Ancak Türkiye her an uçuruma tekrar düşmeye yakındır. Bunu çok iyi görüp anlamak gerekir.

Orduya sızan FETÖ’cülerin yetiştiği Askeri Liseler kapatılırken, görevine son verilen 3500 Diyanet Görevlisinin mezun olduğu, bürokrasiye ve devlete sızan on binlerce FETÖ’cünün okuduğu İmam Hatip Okulları ile ilgili herhangi bir karar alınmamıştır.

Son yıllarda düz ortaokul ve Liselerin neredeyse tamamının İmam Hatip Okullarına dönüştürüldüğü düşünüldüğünde, gelecekte başka tarikat ve gurupların benzer girişimlerde bulunmayacağını kimse söyleyemez ve iddia edemez.

Askeri Liseler bir Subayın yetişmesinde temel askeri bilinç ve eğitimlerin verilebileceği, ülke sevgisinin aşılanabileceği en uygun kurumlardır ve yüzlerce yıldan beri bu misyonu yerine getirmişlerdir. Askeri Liseden gelenlerle doğrudan dışarıdan Harp Okullarına alınan öğrencilerin mesleki başarıları incelendiğinde, askeri liseden yetişenlerin çok ciddi üstünlükleri olduğu bilinen ve genel kabul gören bir gerçektir.

Bırakın askerler 1980 öncesinde olduğu gibi Atatürk’ün çizdiği yolda yetişen laik, bilgili, vatansever, dürüst askerler olsunlar. Askeri Liseleri kapatmak yerine niteliklerini ve hatta niceliklerini arttırıcı tedbirler alınmalıdır. Siyasiler sürekli laikliği kaşımaktan, dindar asker yetiştirme sevdasından vazgeçerek asker gibi asker yetiştirme ülküsünü ve ilkesini benimsemelidir.

Din insanların kendi tercihleri ve ailelerinin yönlendirmesiyle oluşmalıdır. Siyasiler art niyetli ve ümmetçi zihniyetteki ellerini toplumun üzerinden çekerek, ulusalcı, tek bayrak, tek vatan, tek millet ülküsünde askerlerin ve vatandaşların yetişmesine katkıda bulunmalıdır.

Bu ülkede yaşayan gayrimüslimlerin de olduğu, onların büyük çoğunluğunun bu ülkeye en az dini İslam olanlar kadar sahip çıktığı unutulmadan söylemlerde sürekli “İslam” vurgusundan vazgeçilmeli, daha çağdaş, daha kucaklayıcı ve daha insani olunmalıdır. Aksi takdirde zaten oldukça yalnız bırakıldığımız Batı Dünyasında daha da yalnızlaşmamız kaçınılmaz olacaktır.

FETÖ izlediği politika ve yol ile önce Adli Tıp ve TÜBİTAK’ı ele geçirmiş ve böylece istediği gerçek kanıtı sahte veya istediği sahte kanıtı gerçek diye sunabilmiştir. Adalet sistemine soktuğu savcı ve hakimlerle istediği kararları alarak kendisine ve hedeflerine zarar verecek kişileri tasfiye etmeye başlamıştır. Bununla paralel olarak Emniyet teşkilatına, Valilik ve kaymakamlıklara sızmış, maliyeye ve bakanlıklara girmiş, YÖK ve sınav sistemlerini ele geçirmiş, orduya soktuğu yüzlerce yandaşıyla en üst komutanları dinler ve o makamlara ulaşır hale gelmiş, siyasete adam sokmuştur. Siyaset için fazla çaba göstermesine gerek kalmamıştır. Zira AKP Kadroları, Fethullah Gülen’in kendine biat eden siyasetçisi gibi o ne istediyse onu yapmışlardır. Bunu bizzat eski Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik 8 Ağustos 2016 gecesi CNN Türk’e gönderdiği yazılı açıklamasında itiraf etmektedir.

Yani ülkenin bu hale gelmesinde ve uçurumun dibine düşürülmek istenmesinde başta AKP Kadroları ve Komuta heyetleri olmak zere hepimizin ayrı ayrı sorumluluğu veya ihmali mevcuttur. Şimdi yeniden kenetlenelim ve birleşelim derken, Laik olduğunu iddia ettiğimiz Meclisimizin koridorlarında ve Parti Divanlarında atılan “Ya Allah Bismillah Allahu Ekber” nidaları ne yazık ki gelecekte de benzer durumlarla karşılaşılacağının ve hala 15 Temmuz girişiminden hiçbir ders alınmadığının en açık göstergesidir.

Atatürk’ün kurduğu Ulusal ve LAİK mecliste “Dini nida ve bağırışların” anlamı nedir?

Bu genel değerlendirmeden sonra bu makalenin yazılmasına neden olan başlığa gelecek olursak.

ABD Fethullah Gülen’i iade edecek midir?

Elbette HAYIR.

Siz ABD’nin yerinde olsanız, emperyalist amaçlarınız için sonuna kadar kullandığınız bir kişiyi, yıkmaya, parçalamaya, yok etmeye çalıştığınız bir ülkeye iade eder misiniz? ABD gibi Küresel Emperyalist bir güç bu hatayı yapar mı?

Fethullah Gülen gibi onlarca Cemaat Lideri ABD’de misafir edilmekte ve kullanılmaktadır. En azından bunlar nezdinde ABD itibarını ve güvenirliliğini de yok eder mi? CIA bu başarısız darbe girişimi sonucu ciddi bir itibar kaybetmiş ve Ortadoğu masasında tasfiyeler başlamıştır. Vietnam’dan sonraki ABD’nin en büyük hayal kırıklığıdır bu olay.

Fethullah Gülen şu anda Türkiye’ye iade edilmemek için ABD’ni tehdit etmekte, beni iade ederseniz ben de Türkiye üzerindeki Planlarınızı ve beni nasıl kullandığınızı anlatırım demektedir. Fethullah Gülen şu anda kendi için en uygun yolun bir başka Batı Ülkesine gönderilmek olduğunu düşünmektedir.

Fethullah Gülen’in “Evet, ABD beni Türkiye’deki rejimi, hükümeti yıkmak için kullandı dediğini düşününüz” Böyle bir durumda neler olacaktır. Türkiye;

  • İncirlik üssünü ve ABD tesislerini kapatacaktır,
  • ABD ile siyasi, ekonomik, askeri ve kültürel ilişkileri askıya alacaktır,
  • Türkiye muhtemelen NATO’dan ayrılacaktır,
  • Türkiye ister istemez Doğu Blokuna ve muhtemelen Rusya ve Çin’e yanaşacaktır,
  • Daha bir çok şey sayılabilir.

Bunları göze alması mümkün olmadığına göre ABD’nin önümüzdeki günler için iki seçeneği ortaya çıkmaktadır;

  1. Fethullah Gülen’i bir başka ülkeye göndermek (Böyle bir seçenek yukarıda yazılı sonuçları birebir doğurmasa da buna yakın neticeler ve ilişkiler için hoş olmayan ABD’nin tercih etmeyeceği bir durum oluşturacaktır.)
  2. Fethullah Gülen’i öldürecektir. Bunu da kendini bu işten tamamen sıyırmak ve farklı anlamalara sebep olmamak için; ya Pensilvanya’da yanında bulunan bir Türk’e veya Müslümana yaptıracak, ya da ABD’de bir başka bölge de yaşayan bir Türk veya Müslüman aracılığı ile bu işi bitirecektir.

Sonucunda Türkiye en fazla Fethullah Gülen’in cesedini Türkiye’ye getirtebilir ama Fethullah Gülen’in kendisini canlı olarak asla getirtemeyecektir. Bu kehanetin doğru olup olmadığını önümüzdeki günler daha açık gösterecektir.

Milletçe gerekli ve doğru dersleri çıkarıp bir an önce Mustafa Kemal Atatürk’ün çerçevesini çok net ve açık olarak çizdiği Cumhuriyetin ve Türkiye’nin KURULUŞ/BAŞLANGIÇ AYARLARI’na dönülebilmesi ümidiyle,

Esen kalınız.

PKK ÖRGÜTÜ DOSYASI /// MÜYESSER YILDIZ : Teröristbaşının 4 Ay Önceki Telefonunu Hatırlıyor Musunuz ???


MÜYESSER YILDIZ : Teröristbaşının 4 Ay Önceki Telefonunu Hatırlıyor Musunuz ???

Müyesser Yıldız, Sincan Kadın Kapalı Ceza İnfaz Kurumu, G4 Blok

Geçen günkü yazımda, ABD’nin Suriye’deki PKK ile petrol anlaşması imzalamasının anlamına ve bir sonraki aşamaya dikkat çekmiştim.

Anlaşmanın zamanlaması da önemli. Türkiye Kıbrıs’tan Libya’ya Akdeniz’de kuşatılmış, ekonomik kriz kapıya dayanmış, buna karşılık iktidar Ayasofya ile zaman kazanmaya çalışırken Haziran ayında ne oldu, önce bunu hatırlayalım.

Başını ABD ve Fransa’nın çektiği emperyalistler yıllardır Suriye’deki PKK ile Barzani’ye bağlı olan gruplar, PYD çatısı altında birleştirildi.

Bunun da öncesi var. Ne tesadüf, Nisan’da İmralı’daki teröristbaşına 21 yıl aradan sonra ilk kez ailesi ile telefon görüşmesi izni verildi.

Teröristbaşının görüştüğü kişi kardeşi Mehmet Öcalan’dı.

Daha ilginci, Mehmet Öcalan’ın bu görüşme için Urfa Cumhuriyet Başsavcılığı’na yönlendirilmesi ve görüşmenin savcılığa ait sabit bir telefonla yapılmasıydı.

Biz de hapisteyiz, telefon görüşmesi yapıyoruz ve konuşmalar kayda alınıyor. Sıkıysa “sakıncalı” bir ifade kullan!..

Peki teröristbaşı kardeşiyle ne konuştu?

Mehmet Öcalan’ın o günlerde medyaya yaptığı açıklamaya göre, teröristbaşı sağlık durumunun yanısıra “Irak Kürdistan Bölgesi’nde PKK – Peşmerge arasında yaşanan gerilim”, ayrıca “Rojava” ve HDP ile ilgili mesajlar vermiş.

Neler mi söylemiş?

PKK ile Barzani peşmergeleri arasındaki gerginlik için “Kürt’ü Kürt’e kırdırma politikası” değerlendirmesini yapıp, “Bundan Kürtlerin hiçbir kazancının olamayacağını, ulusal birliğin esas alınması, Kürtlerin kendi arasında siyasi birlik oluşturması gerektiğini, bu mesajının hem Kandil hem Federe Hükümet hem Barzani ve Talabani ailesi için geçerli olduğunu” anlatmış.

Sözkonusu mesajını “en büyük mesaj” olarak nitelendiren teröristbaşı, 1982’de şimdiki “Başkan” Neçirvan Barzani’nin babası İdris Barzani ile imzalanan ve Kürtlerin kendi aralarında da çatışmaya girmeyeceğine ilişkin 10 maddelik protokolü hatırlatıp, “Bu anlaşma güncellenebilir. Şunu bilsinler, Kürtlerin birliği olmazsa, kimse Kürtler için bir şey yapmaz, kimseye güvenmesinler. Ortada bir eksiklik varsa, bunun diyalogla çözülmesi ve barışın gerçekleştirilmesi gerekir. Kürt ulusal birliğine büyük bir ihtiyaç olduğunu herkesin görmesi gerekir. Bunu yapacak olanlar, Barzani ile Talabani aileleri ve Kandil’deki arkadaşlardır.” demiş.

PYD/YPG’ye Talimatı

Teröristbaşının, Rojava’yla ilgili talimatına gelince; “Buradaki partiler ve kurumların demokratik yapıyı büyütememelerinden” yakınmış, “4 parçada da örgütlenmenin büyütülmesini” istemiş ve şöyle konuşmuş:

“Dükkan küçük olsun benim olsun yaklaşımını asla kabul etmiyoruz. Küçük dükkan ne Kürtler ne de diğer kesimler için gerekli değildir. Dükkanın büyük olması ve herkesin o dikkanda kendini temsil etmesi gerekiyor. Demokratik birlik için parti üzerinden gelişme sağlayıp büyütürseniz bu sizin için iyi olur.”

Son olarak HDP’ye şu mesajı vermiş:

“Kendisini büyütmesi gerekiyor. Büyük işler yapmaları, geniş bir perspektifle hareket ederek örgütlülüğünü büyütmeleri ve güç olmaları gerekiyor. Aksi halde karşı taraf onları yok edecek.”

Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılmış, 40 bin insanın katilinin cezaevinden terör örgütünü nasıl yönetmeye devam ettiğini, edebildiğini sormanın anlam ve önemi var mı? İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerine ilişkin talimatı, devletin Anadolu Ajansı tarafından servis edildikten sonra!..

İşte zamanlamanın önemine dikkat çekmemin sebebi bu.

Teröristbaşı o talep ve talimatları gönderdi… ABD ve Fransa Suriye’deki Barzani gruplarını PYD/YPG’de birleştirdi… Ardından da petrol anlaşması imzalandı…

Irak’ta “Barzanistan”ın kurulmasında çok “emeği” olan CIA’cı Henry Barkey, Türkiye’de PKK açılımının tam gaz sürdüğü dönemde, “Suriye Kürtlerinin lideri de Barzani olacak.” iddiasında bulunmuştu. Hatırlıyorsunuz, değil mi?

Yıllardır “Suriye’de terör koridoruna karşıyız.” diyen Ankara’ya bir kez daha sormak zamanıdır; “Adım adım Barzani koridorunun kuruluşuna ne diyorsunuz?”…

Sincan’dan Silivri’deki Barış Pehlivan’a, Hülya Kılınç’a, Murat Ağırel’e ve açık cezaevindeki tüm dostlara kucak dolusu sevgiler…

TERÖRLE MÜCADELE DOSYASI /// E. ALB. MUSTAFA ÖNSEL : Cemal Temizöz’ü bir de benden dinleyin


E. ALB. MUSTAFA ÖNSEL : Cemal Temizöz’ü bir de benden dinleyin

Yıl 1993. Türkiye kaynıyor. Güneydoğu kaynıyor. PKK terörü iyice azmış. Karakollara 500’den daha kalabalık militan gruplarla saldırabiliyor. Tabir-i caizse kan gövdeyi götürüyor. Bu arada şehirlerde de gösteriler tertip ediyor, gösteriye müdahale eden güvenlik güçlerine ateş açıyorlar. Böylece güvenlik güçleriyle halkı karşı karşıya getiriyorlar. Herhangi bir ölüm olursa propaganda hazırdır; “Katil devlet halkın üzerine ateş açtı”.

Durum içinden çıkılmaz hale geliyor. PKK, Apo’nun o zamanki “bir avuç özgür vatan” konseptine uygun olarak başta Şırnak olmak üzere, bazı bölgelerde eylemlerini alabildiğine yoğunlaştırıyor. O yıl devlet net bir karar alıyor; Bunlarla kıyasıya mücadele edilecek. Önce bölgeye gözü pek komutanlar gönderilecek. Araziyi kesinlikle kontrol altına alacak tedbirler geliştirilecek. Şehirlerde, özellikle ilçe bazında seçilen jandarma komutanlarıyla, vatandaşlarda kaybolmaya başlayan devlete güven yeniden tesis edilecek, halk mutlaka kazanılacak, devamında koruculuk sistemi geliştirilecek ve PKK’nın ülkeyi bölünme aşamasına getiren eylemleri önlenecek.

Bunun için özellikle jandarma komutanlarına çok iş düşmektedir. Bendeniz kıdemli üsteğmen olarak Van’ın Başkale ilçesine, kıdemli yüzbaşı olan Cemal Temizöz ise Cizre’ye jandarma komutanı olarak atanıyoruz. Cizre, kırsal alanın yanı sıra PKK terörünün şehir içerisinde de en yoğun görüldüğü yer o zaman. 1992’de pek çok gazete, “Cizre’ye dikkat!” başlığıyla çıkıyor. Örgüt başta Sur, Nur ve Cudi olmak üzere çeşitli mahallelerde artık devlet otoritesini kullanmaktadır.

İddialara göre, o günlerde de Cizre Belediyesi tıpkı bugünkü HDP’li belediyeler gibi PKK’nın lojistik üssü konumundadır. Belediye Başkanı Haşim Haşimi’dir. Şehirde, PKK’nın silahlı milisleri cirit atmaktadır. Devlet yanlısı bilinen insanlar, hem de ağızlarına para sokulup, hakaret edilerek elektrik direklerine asılmaktadır. Ki, bunlardan biri, benim de yakından tanıdığım Alakamış Köyü Muhtarı Abdo Ay’dır. Artık halk, devletten ümidini kesmiştir.

Cemal Yüzbaşı işte tam da buradan başlar. Cesaretiyle, ferasetiyle, sorumluluk anlayışıyla, düşünülemeyeni yapışıyla, halkla kurduğu sıcak ilişkiyle kısa sürede PKK’nın halk tabanını büyük oranda kaybetmesine sebep olur. Başta Kamil Atağ olmak üzere, halkın büyük bir bölümünü devletin yanında çeker. Ve PKK ile kıyasıya mücadele başlar. Yaşanan çatışmalarda, aralarında Kamil Atağ’ın babası ve kardeşin de olduğu pek çok insan şehit düşer. Sokak sokak yapılan müdahaleler sonucu Cizre, PKK’nın elinden geri alınır.

Büyük olayların çıktığı 1994’ün aksine, 1995 yılı Nevruz’u binlerce kişi tarafından, devlet erkânın da katıldığı büyük bir coşkuyla kutlamıştır. Terör yüzünden ilçeyi terk edenler geriye dönmeye başlamışlardır. PKK sevgisiyle tanıdığımız Hasan Cemal bile o günlerde (Aralık 1994) Cizre’deki bu değişimden bahseder. Cizre’nin önceki yıllarla kıyaslanmayacak şekilde düzeldiğini, adeta bir huzur kenti haline geldiğini ifade eder. Bu arada 1994 yılı belediye başkanlığı seçimi yapılmış ve PKK mücadelesinin halk ayağında efsane haline gelen Kamil Atağ başkan seçilmiştir. Hangi partiden biliyor musunuz; MHP’den. MHP, bölgede devlet otoritesi tesis edilince, PKK’ya tepkinin toplandığı odaktır. Hemen burada Temizöz’ün davasında bugünkü MHP yöneticilerinin hiç birini görmediğimizi belirtelim. Gerçi onlar bugünlerde çok yoğun, Cemaate yapılan operasyonlara tepki gösteriyorlar. Neyse, devam edelim.

1995 yılında Cemal Temizöz arkasında insanların huzurla yaşadığı bir kent bırakarak, bölgeden ayrılır. Ama bölücüler onu hiç unutmaz. “Bir avuç özgür vatan” hedefine engel olmuştur bu yüzbaşı. Halkın o günkü ifadesiyle, “devlet geri gelmiştir.” O günkü yalın gerçek budur.

"GÜVENİN DEDİĞİN DEVLET BU MU?”

Aradan yıllar geçer. Yıl 2009; Cemal Temizöz artık Albay ve Kayseri İl Jandarma Komutanıdır.

Bu sırada Kayseri’de bulunan Hava Kuvvetlerine bağlı birlikte 3 astsubayın cemaatin emirleri doğrultusunda faaliyet gösterdiği tespit edilir. Soruşturma sonucu, personeli fişledikleri, bazı bilgi ve belgeleri dışarıdaki “abi”lere verdikleri, sistem bilgisayarlarına dışarıda hazırlanmış manipülatif evrak girişi yaparak, birlik komutanına kumpas hazırladıkları ortaya çıkar. Soruşturmayı yürüten Cemal Temizöz’dür. Ve cemaat düğmeye basar…

İlk önce Kayseri Barosu, başta başkanı Ali Aydın olmak üzere (2010 yılında cemaat tarafından ödüllendirilerek HSYK üyesi oldu), olayı protesto eden bir açıklama yapar. Açıklamada, Cemal Temizöz’ün şüpheli astsubaylara, “Sizi Cizre’de yaptığım gibi asit kuyularına atarım” diye tehdit ederek, baskı uyguladığı iddia edilir. O açıklama, Cemal Albayın deyimiyle, “ölüm fermanı” gibidir.

Artık başta cemaat medyası, yandaş, hatta merkez medyada “asit kuyuları” manşetlerden inmez olur. Ve toplum “asit kuyularına” inandırılır. Ama daha sonra yapılan incelemelerde asit kuyularına rastlanmaz tabii. Olsun, algı yaratılmıştır. Bazıları bugün bile bu argümanı hala kullanmaktadır ya utanmadan…

Hemen çalışmaya başlanır. İki eski itirafçı bulunur; “Tükenmez Kalem” ve “Sokak Lambası.” Kimin bulduğunu anlamışsınızdır. Diyarbakır Emniyetinde, ama cemaatin emrinde görev yapan polisler. Bir de açık tanık vardır. Adı Nuri Binzet. O da Midyat Cezaevinde yatarken, yine ilgili polislerin vaatleriyle tanık olur. İlginç olan, “olayların yakın tanığıyım” diyen ve yer tarifi veren Nuri o zamanlar 13 yaşındadır. Konu, o yıllarda olduğu iddia edilen faili meçhullerdir. Onların ifadeleri sonucu, Cemal Temizöz cemaat mensubu astsubaylarla ilgili başlattığı soruşturma daha bir ay bile olmadan gözaltına alınır. Diyarbakır’a götürülür ve tutuklanır. Süreç çok hızlı işlemektedir.

Onunla birlikte tutuklanan diğer kişi ise, 1993 yılında omuz omuza verdikleri Kamil Atağ’dır. Bu arada Cizre’de, gösterilen yerlerde nerdeyse naklen yayınla kemik aranmaya başlanmışır. Malum basının yanı sıra, bir kısım merkez medya bile “topraktan kemik fışkırıyor” şeklinde başlıklar atmaktadır. Algı yaratılmıştır. Toplum, her “kemik fışkırıyor” başlığını insan kemiği olarak düşünür olmuştur. Zamanın Cemal Yüzbaşısı, canını ortaya koyduğu bir dönemden dolayı linç edilmektedir. Konulduğu Diyarbakır Cezaevi ise tam bir kâbustur. Burada bulunan PKK’lı mahkûmlar, aleyhine devamlı slogan atmaktadırlar. Her şey bir tarafa, ona en çok dokunan cezaevinde birlikte kaldığı Kamil Atağ’ın kendisine “güvenin dediğin devlet bu mu?” demesidir.

Evet aramalarda kemikler bulunmuştur. Ama bunların çoğu tavuklara, diğerleri ise daha büyük hayvanlara aittir. Biraz büyükçe olanları toplarlar. Hayvanlara ait olduğu çok açık olmasına rağmen bunlar Adli Tıp Kurumu’na gönderilir. Algı önemlidir. Adli Tıp’a giden 13 parça kemiktir. Ve sadece iki avuç kadardır. Sonuç, hepsinin hayvan kemiği olduğu raporla ortaya konur. İHD’nin özellikle Diyarbakır Şubesi olayın başından beri işin içindedir ve kazıların hepsine iştirak etmişlerdir. Ama çabaları boş çıkmıştır. Elde, sadece çeşitli vaatlerle tanık yapılanlar kalmıştır. Davanın ilerleyen yıllarında, onlar da kendilerine vaat edilen “şeylerin” tam olarak yerine getirilmemesi üzerine, “kandırıldıklarını, aleyhte ifade vermeye zorlandıklarını” söyleyerek tanıklıktan çekilmişlerdir. Ve davada sanıkları suçlayacak delil kalmamış, dava dosyası çöp durumuna gelmiştir. Unutmadan ifade edelim ki, bu olaydan bir yıl sonra, Cemal Albay Balyoz’dan da tutuklanmış ve 18 yıl hüküm giymiş, sonrasında tıpkı ben ve diğer Balyoz sanıkları gibi beraat etmiştir.

BUGÜN: “DEVLET YİNE GİTMİŞ”

Temizöz geçtiğimiz günlerde bu çöp haline gelmiş davadan da beraat etti. Ortalık yine ayağa kalktı; “Nasıl beraat edermiş… Faili meçhuller yalan mıymış” vs. Yargı illa bunların istediği gibi karar verecek. Yoksa yanlış içerisindedir. Bu ne çarpık ötesi, ne zalimce bir yaklaşımdır. Bölücüler ve Cemaat yanlıları bir tarafa; Ya ülkenin bölünmez bütünlüğünden yana tavır almasını beklediğimiz kimi şahıs ve kurumlar?

Hele de CHP’nin kurumsal kimliğini temsil eden Kılıçdaroğlu’nun, “Faili meçhullerin üstü yargı eliyle örtülüyor” demesi? Azıcık insaf. Bu açıklamayı yaparken yanında kim var? O zamanlar Diyarbakır Baro Başkanı, bu davada da başından itibaren müdahil avukat olan, Wikileaks belgelerinde ismi CİA’nın yan kuruluşu olan STRAFOR’un (Kodu TR705) elemanı olarak geçen Sezgin Tanrıkulu. Söz konusu şahıs sadece bu davada değil, Şemdinli, Ergenekon, Zirve Yayınevi cinayetlerinde de müdahil olmuş birisidir. Yani nerede asker suçlanıyorsa, o karşı cephede yerini almıştır.

Ne yazık ki, Atatürk’ün kurduğu partide Genel Başkan Yardımcısıdır. Kılıçdaroğlu’nun akıl vereni, bu konularda yol göstereni de belli ki, bu şahıstır. Kılıçdaroğlu’na hatırlatmakta fayda var; “Kılavuzunuz karga olmasın”!..

Peki, bugünkü Cizre, Cemal Temizöz’ün bıraktığı gibi midir? Herkesin malumu olanı yazalım. Şu an için tıpkı 1992’de olduğu gibi Sur, Cudi, Nur mahallerinin yanı sıra Yasef mahallesi de PKK’nın kontrolündedir. Yapılan operasyonlar, yoğun baskılar sonucu yarım bırakılmış, o mahallelerde yaşayan yüz bin kadar insan örgütün insafına bırakılmıştır. Yedi okul kapalıdır ve bayrak direklerinde PKK paçavraları asılı durmaktadır. PKK sempatizanları sözde “asayiş birimleriyle”, “kırıntı” olarak yol ve mahallelerde kontrol yapmaktadır.

Yani 1993’de “gelen devlet”, bugün “giden devlet” durumundadır. Bugünkü yalın gerçek de budur…

Mustafa ÖNSEL / E. Jandarma Kurmay Albay

Odatv.com

TERÖR DOSYASI /// Hasan Oktay : Beyrut patlaması Türkiye İsrail ilişkilerini nasıl etkiler ? ???


Hasan Oktay : Beyrut patlaması Türkiye İsrail ilişkilerini nasıl etkiler

5 Ağustos 2020

Lübnan’ın başkenti Beyrut’ta ikinci Dünya Savaşı’ndaki hiroşima faciası gibi bir patlama meydana geldi. Beyrut Valisi olay yerinde gözyaşları içinde inceleme yaparken bu açıklamayı yaptı çaresizlik içinde. Hizbullah’ın işlettiği Beyrut Limanı’ndaki depolarda kimyasal malzemelerin bulunduğu bölümde Hiroşima saldırısını hatırlatan bir patlama gerçekleşti. Limanın etrafındaki mahallelerde oturan Hristiyan gruplar saldırı karşısında dehşete kapıldılar. Yüzlerce ölü en az 5 bin yaralı ve nerdeyse Beyrut’ta kırılmadık cam kalmadı. Patlama sesinin Kıbrıs’tan bile duyulduğu iddia edilmektedir Hizbullah’ın işlettiği liman depolarının birinde yanıcı ve patlayıcı maddelerin olduğu ve bu depoların kazaen patladığı iddia edilmekle beraber patlamadan birkaç saniye önce füzeye benzer bir cismin patlayıcı madde ambarlarına çarptığı iddia edilmektedir. ABD başkanı Trump ise yaptığı açıklamada bir saldırıdan bahsetmektedir. Trump, ‘‘Bazı generallerimiz bunun sanayi patlaması tarzı bir durum olamayacağı görüşünde. Şu aşamada onlar da çok iyi bilmeseler de durum böyle görünüyor’’ ifadelerini kullandı. Akdeniz’deki gelişmeler dikkate alındığında bu saldırının İsrail saldırısı olabileceği şüphesini artırmaktadır. Son günlerde İran’a karşı özellikle başkent Tahran’da meydana gelen şüpheli patlamalar gibi Lübnan’daki patlamada aynı amac ve hedef doğrultusunda İsrail tarafından yaptırıldığı veya yapıldığı görüşü ön plana çıkmakta. İsrail’in amacı Kasım Süleymani’nin öldürülmesinden sonra Orta Doğu‘da İran’a ait tüm askeri noktaları bu şekilde bombalayarak İran’ı bölgeden çekilmeye zorlama yönündedir. Bununla birlikte Lübnan’da Hizbullah’ın etkisini ve dolayısıyla iran’ın etkisini sıfıra indirecek olan İsrail Doğu Akdeniz’de verilen enerji kavgasında Bir adım daha öne çıkmak istiyor. Patlama meydana geldikten kısa bir süre sonra olayı İŞİD adlı terör örgütünün üstlenmesi hedef saptırmak için yapıldığı iddia edilmektedir. Eğer bu örgüt patlamayı gerçekleştirmiş ise başta Suriye olmak üzere Irak’ta ciddi anlamda bir İŞİD Hizbullah kavgasına sahne olacak gibi gözükmektedir. Lübnan Türkiye’nin doğu Akdeniz enerji politikaları açısından oldukça önemli bir noktadadır. Bu anlamda Türkiye’nin tercih edebileceği üç devletten biridir. Mısır İsrail ve Lübnan Türkiye’nin bölgede hareket etmesi gereken devletler olarak ifade edilmektedir. Bu şekilde yıllardır istikrarsızlık ve hükümet krizleri ile boğuşan Lübnan devredışı kalmış oldu. Mısır’ın ise Türkiye ile yakın bir gelecekte herhangi bir ittifak veya anlaşma zemininde buluşması mümkün gözükmemektedir. Geriye bir tek İsrail kalmaktadır. Bu stratejik gelişme Eylemi İsrail’in yaptığı ve ya yaptırdığı şüphesini artırmakta olup eylemi İŞİD’in Üstlenmesi ise ister istemez Türkiye ile İsrail’in işbirliğini gündeme getirecektir. İŞİD’i destekleyen bir kısım Arap Devletlerine karşı bu patlama yeni ittifaklar doğuracak ve başta Doğu Akdeniz olmak üzere Ortadoğu yeniden ama bu sefer daha gerçekçi bir şekilde gündeme gelecek. Son günlerde Türkiye Rusya ilişkilerinde meydana gelen zikzaklı olumsuz gelişmeler ve Putin sonrası Rusya’nın geleceğinin belirsiz olması Doğu Akdeniz’de Türkiye İsrail işbirliğini daha belirgin bir şekilde ön plana çıkaracak gibi gözükmektedir. Fatih Sultan Mehmet dayıları Bizans’ın mirasını tevarüs yolu ile elde etmek yerine dayılarını öldürerek elde etme yöntemini seçince çok değil 39 yıl sonra Oğlu 2. Beyazıd Yahudiler ile ittifak yapmak zorunda kalmıştı. İstanbul’un fethi Rusları harekete geçirmiş ve 500 yıllık Türk Rus savaşı böylece başlamış oluyordu. Ayasofya’nın ibadete açılması sonrası gelişen olaylar Türkiye İsrail ittifakını doğuracak mı yoksa Ruslar yeniden Bizans varisi olarak Türklerle savaşacak mı merakla bekliyoruz.

Hasan Oktay
Kafkassam başkanı

KÜRT SORUNU DOSYASI : KÜRT SORUNU TEMELİNDE CHP GENEL BAŞKANI KEMAL KILIÇDAROĞLU’NA AÇIK MEKTUP


Sn. GENEL BAŞKAN;

Öncelikle şahsınızda Sizin, tüm eski Genel Başkanlarımızın, Partimizin mevcut ve eski tüm Genel Yöneticilerinin, İl ve İlçe yöneticilerimizin, özverili örgütümüzün, ailelerinizde beraber Kurban Bayramınızı kutlar; Bayramın ülkemize hoşgörü, huzur ve barış ortamı getirmesini dilerim.Sn. Genel Başkan; ‘Kurultay’da yapmış olduğunuz konuşma çerçevesinde açıkladığınız 13 maddelik Kurultay Bildirgesinin 5. Maddesini oluşturan “Siyasi Ahlak Yasası” hedefinin özüne ilişkin görüşlerimi, 26 Temmuz 2020 tarihli yazım ile açıklamıştım.

Kurultay Bildirgesinin 2. Maddesini ise “Türkiye’nin toplumsal barışı ve huzuru sağlanacaktır. Başta Kürt sorunu olmak üzere demokrasi temelinde, TBMM’nin öncülüğünde çözülecek.” ilkesi oluşturmaktadır.

Bu konuda bir değerlendirmede bulunmadan evvel CHP açısından Kürt Sorununun hangi anlama geldiği konusunda bazı hususları belgeler temelinde özetlemek istiyorum.


“HER ALANDA DEMOKRATİKLEŞME ve BİREYSEL KÜLTÜREL HAKLAR” CHP’NİN PROGRAMI VE SİYASETİNİN TEMEL TAŞLARIDIR

"Etnik kökeni ne olursa olsun, herkes Türkiye Cumhuriyeti’nin eşit vatandaşıdır… Kimsenin kimliği diğerinin kimliğinin altında değildir…”

Türkiye cumhuriyeti bir din, mezhep, ırk ve kafatası cumhuriyeti değildir. Cumhuriyeti kuranlar laikliği ve etnik çoğulculuğu temel ilke olarak benimsemişlerdir. Cumhuriyetimizin temel özelliği onun bir siyasal bilinç Cumhuriyeti olmasındadır.

Türkiye’nin kültür zenginliğini, toplumdaki çeşitliliği farklı ana dillerin varlığını ülke bütünlüğünün önünde bir siyasal engel olarak görmek ve buna göre politika oluşturmak yanlıştır.

Doğu ve Güneydoğu olayları ile ilgili yaşanan iki temel yanılgının giderilmesi için toplumun her kesiminde önemli görevler düşmektedir. Bu kapsamda;

§ Demokrasinin, insan haklarına saygının, hukuk devleti ilkelerine uymanın ayak bağı değil, sorunların çözümünde en sağlam dayanak olduğudur. Demokrasi içinde hak arama kanallarının soruna kadar açılması halk desteği için önemli bir etkendir.

§ Yanlış politikaların ve baskıya dayalı uygulamaların yol açtığı haksızlıklara, tepki olarak gelişen umutsuzluk ortamıdır. Bu umutsuzluk, ülke bütünlüğü içinde sorunların çözümüne olan inançsızlıktır. Bu tür politika ve girişimlerin yöreye, yöre halkına ve ülkeye yarar getirmeyeceği açıktır.

Ulus Devlet ve Üniter Devlet Yapısı Temel Siyasal Tercihimizdir…

Ulusal bütünlüğü demokrasinin, kalkınmanın, yurtiçi barışın ve bölge barışının temel unsuru olarak görüyoruz. Bütün sorunların ulusal bütünlüğü koruyarak ve üniter devlet yapısı içinde çözülebileceğine inanıyoruz. Ulusal sınırlar içinde yaşan insanların farklı etnik kökenden gelmeleri, farklı kültürel, mezhepsel, dinsel özellikleri taşımaları bir arada yaşamaya engel değildir.

Bu farklılıkları kaldırma girişimleri bir devlet politikası olamaz. Toplumdaki farklılıkların herhangi birisi üzerine devlet politikası oturtulamaz.

Devlet etnik kördür. Devlete göre sadece yurttaş vardır. Devlet karşısında herkes eşittir. Devlette dini, ırkı, mezhebi ne olursa olsun yurttaş vardır. Devletin kimseyi asimile etmeye hakkı yoktur

CHP Programında yer alan ETNİK DUYARLILIKLARA DEMOKRATİK ÇÖZÜM ilkemiz;

§ İnançları ve etnik kökenleri ne olursa olsun, aralarında hiçbir ayrım yapmamaksızın tüm yurttaşlarımızı, Türk Ulusunun eşit haklara sahip, aynı hukuka sahip bireyleri olarak kucaklayan,

§ Her birinin kişisel kültürel haklarına saygıyı “önce insan, önce insan hakları, önce demokrasi” ilkesine olan duyarlılığının gereği sayan,

anlayışımızın politikasıdır.

§ Partimizin bu yaklaşımda, hiçbir soruna,

ü “ırk ayrımı temelinde çözüm” arayışlarına,.

ü “her türlü şiddet ve baskı ile hukuksuzluk temelinde çözüm” arayışlarına,

kesinlikle yer yoktur.

§ Etnik Duyarlılıklara Demokratik Çözüm ilkemiz ile, her türlü sorunlar ancak,

ü Laik Demokratik Cumhuriyetimizin anayasal kuralları ve hukuk sistemi içinde,

ü Ulus Devlet ve Üniter Devlet yapımız temelinde,

ü Evrensel insan hakları ve hukuk devleti normları çerçevesinde,

her köken ve inançtan tüm yurttaşlarımızın eşitliği, hakları, huzuru boyutu ile,

ulusal ve bölge barışına en üst düzeyde duyarlılıkla ele alınabilir, çözüme taşınabilir.

BÖLGEDE YAŞAM NORMALLEŞMELİ, YAŞAM KALİTESİ YÜKSELTİLMELİDİR… DOĞU ve GÜNEYDOĞU ANADOLU’da, öncelikle:

§ Ekonomik ve sosyal kalkınmanın hızlandırılması dengesizliklerin giderilmesi…Bilinmelidir ki:

***Bölgesel kalkınma planı disiplini ve tutarlılığı sağlanmadan “kalkınmada bölgelerarası dengesizliğin” giderilmesi, sürdürülebilir bir dinamik yaratılabilmesi mümkün değildir…

***Devlet yatırımı ve öncülüğü olmadan Doğu ve Güneydoğu’nun kalkınması sağlanamaz… Yerinden denetlenen bölgesel kalkınma planları disiplini altında, Kamu yatırımları aracılığıyla bölgeye yoğun devlet müdahalesi zorunludur.

***Başta GAP olmak üzere, Bölgesel Kalkınma Plan ve Projeleri, “toplumsal kalkınmanın bütünlüğü” anlayışı içinde hızla uygulanmalı ve tamamlanmalıdır. Bölgesel kalkınmada, insani gelişme ve adaletli gelir dağılımı hedef alınmalıdır.

***Fiyat mekanizmaları ile bölgesel gelişme farklılıklarını gidermeye yönelik kalkınma modelleri yeterli büyümenin sağlanamadığı, sağlasa dahi yeterli istihdam yaratılamadığı görülmektedir. Bu nedenle, her yıl, GSMH’nin asgari yüzde 1,5’i oranında KAMU kaynağının, genel yatırım bütçesine ek olarak, sadece Bölgesel Sosyo-Ekonomik Kalkınmaya ayrılmalıdır…

§ Aile Sigortası dahil, koruyucu Sosyal Devlet politikalarının öncelikle bu yörelerde yaşama geçirilmelidir.

§ Eğitim ve sağlıkta yetersizliklerin hızla giderilmelidir… Bu kapsamda; Sosyo-ekonomik alt yapının, özellikle eğitim, sağlık, ulaşım, haberleşme, iletişim alanlarındaki yetersizlikleri hızla giderilmelidir… Yatılı kız okullarına yaygınlık kazandırılmalıdır.

§ İstihdam olanaklarının hızla artırılmasına, yaşam kalitesinin hızla geliştirilmesine yönelik yeni Kamu Projeleri derhal uygulamaya konulmalıdır. İkiyüz bin kişiye kadar kademeli olarak devreye sokulacak “Kırsal Kesim Geçici İstihdam Projesi” BEŞ yıl süre ile uygulamaya konulmalı; Köy Koruculuğu sistemi, bu projeden de yararlanılarak bu süre içinde tasfiye edilmelidir.

§ Terör ortamının yaratmış olduğu ekonomik mağduriyetlerin (boşaltılmış olan köy ve mezralar ile kapatılan meralar dahil) derhal giderilmesi ve onarılması, gerekir… Çatışma döneminin mağduriyetleri hak ve hukuk temelinde giderilmelidir… Herkes, yurttaş olmanın kıvancını yaşayabilmeli, anayasal hakkını, hukukunu koruyabilmelidir. Anayasanın 125 inci maddesi gereğince idare, kendi eylemli işlerinden doğan zararı ödemelidir…Bu kapsamda, ilaveten;

*** Uygulama, bölgesel kalkınma planı ile bütünsellik içinde ve mezralar yerine doğrudan köyleri hedef alan yeni bir mekansal planlama anlayışı içinde sürdürülmelidir:

Daha çok girişimcilik için kamusal destek sağlanmalıdır. Kalkınmada Geri Kalmış Bölgelerde, kamu öncülüğünde girişimcilik, yerel doğal kaynaklara, tarım ve hayvancılığa dönük işletmecilik canlandırılmalıdır…

***Bölgede KOBİ’ler ve aile işletmeciliği etkin olarak desteklenmelidir… Mikro kredi uygulaması yaygınlaştırılmalıdır…

***Meraları güvenli kullanıma açılmalıdır… Özellikle ahır hayvancılığı, tarımsal ve orman ürünleri üretimi ve ev ekonomisi faaliyetleri desteklenmelidir…

***“Toprak mülkiyetinde feodal ilişkilerin” altında ezilen köylümüze sahip çıkılmalıdır… Toprağı işleyen köylünün hakları korunmalıdır…

***Her yıl çiftçimize, tarım ve hayvancılığa verilmekte olan destek, bu bölge için yaklaşık olarak GSMH’nin yüzde üçü oranına) çıkarılmalıdır.

“DEMOKRATİKLEŞME, BÖLGESEL KALKINMA VE TERÖRLE MÜCADELE” KONULARINDA (2010 Yılı Öncesi Döneme ait) “SHP/CHP” RAPORLARI:

  1. DOĞU VE GÜNEYDOĞU SORUNUNA BAKIŞI VE ÇÖZÜM ÖNERİLERİ RAPORU; (1989)

Komisyon-Çalışma Grubu Başkanı: Deniz BAYKAL (SHP Genel Sekreteri, Antalya MV.) (Başta Ankara Mv. Eşref Erdem olmak üzere bir Grup Parti yönetiicisinden oluşan Komisyon)

Bu Rapor nedeniyle; “din, mezhep, etnik kimlik, köken ayrımı gözetmeyen, herkesi eşit yurttaş olarak kucaklayan, bireysel kültürel hakları demokrasilerin vazgeçilmezi olarak değerlendiren” bir demokratikleşme ve yeniden yapılanmayı savunduğu için DGM tarafından SHP hakkında soruşturma açıldı.

2- “DEMOKRASİ-EŞİTLİK-BÜTÜNLÜK” İÇİNDE ÇÖZÜM; (Temmuz 1993)

CHP Merkez Yönetim Kurulu’nun Van Toplantısına sunulan “Terör ve Kürt Sorununa İlişkin Görüşleri kapsayan Rapor”;

Raportörler: İsmail CEM (İstanbul MV.), Algan HACALOĞLU (İstanbul MV.)

3.- CHP TUNCELİ RAPORU (1996)

Tunceli Milletvekili Orhan Veli Yıldırım, İstanbul Milletvekili Algan Hacaloğlu, İstanbul Milletvekili Ercan Karakaş ve Erzincan Milletvekili Mustafa Yıldız`ın oluşturduğu komisyonun bölgedeki incelemelerinin ardından yazılan 25 sayfalık Rapor.

4- DOĞU VE GÜNEYDOĞU RAPORU; (Ocak 1999)

**Komisyon Başkanı: Algan HACALOĞLU (İstanbul MV., CHP MYK Üyesi),

**Komisyona Doğrudan Katkıda Bulunanlar: Sinan YERLİKAYA (CHP MYK Üyesi), Orhan Veli YILDIRIM (Tunceli MV., CHP MYK Üyesi ), Mesut DEĞER (CHP Diyarbakır İl Başkanı), Şerif ERTUĞRUL (CHP Muş İl Başkanı), Mervan BİLEK (CHP Siirt İl Başkanı), Bekir GÜNDOĞAN (CHP Tunceli İl Başkanı), Halil PAYDAŞ (CHP Şanlıurfa İl Başkanı), Aydın SARAÇOĞLU (CHP Mardin İl Başkanı), Muhittin ÇELİKER (CHP Gaziantep İl Başkanı), Celal DOĞAN (Gaziantep Bel. Başkanı), Mazlum ARSLAN (Tunceli Bel. Başkanı), Gürbüz ÇAPAN (Esenyurt Bel. Başkanı), Nazan GÜNALP (Maden Bel. Başkanı), ), Yiğit GÜLÖKSÜZ (Eski Toplu Konut İdaresi Başkanı), Mehmet ŞİRİNYİĞİT (Diyarbakır Sanayi&Ticaret Odası Bşk.)

**Bu rapor hazırlanırken yararlanılmış CHP dışı kaynaklar: Boşaltılan Köylerle İlgili TBMM Komisyon Raporu, GAP İdaresi Raporları, DPT Özel İhtisas Komisyonu Raporları, Diyarbakır Ticaret&Sanayi Odası Raporu, Hükümet Programları, Diğer Resmi Belgeler

5.- DEMOKRATİKLEŞME ve İNSAN HAKLARI RAPORU (Ocak 1999);

**Somut Politikalar Çalışma Grubu Komisyon Başkanı: Algan HACALOĞLU (İstanbul MV., CHP MYK Üyesi),

**Komisyon Çalışmasına Doğrudan Katkıda Bulunanlar: Sinan YERLİKAYA (CHP MYK Üyesi), Orhan Veli YILDIRIM (Tunceli MV., CHP MYK Üyesi),Yaşar SEYMAN (CHP PM. Üyesi), Prof. Dr. louna KUÇURADİ, Prof. Dr. Bülent TANÖR, Prof. Dr. Zafer ÜSKÜL, Mesut DEĞER (CHP Diyarbakır İl Başkanı), Şerif ERTUĞRUL (CHP Muş İl Başkanı), Necati DEMİRHAN (CHP Batman İl Başkanı), Badulgani ÇALLI (CHP Hakkari İl Başkanı), Bekir GÜNDOĞAN (CHP Tunceli İl Başkanı), Mustafa KURBAN (CHP Bingöl İl Başkanı), Haydar YILMAZ (CHP Ankara İl Başkanı), Muhittin ÇELİKER (CHP Gaziantep İl Başkanı), Etem CANKURTARAN (CHP İstanbul İl Başkanı), Hüsnü BOZKURT (CHP Konya İl Başkanı), Celal DOĞAN (Gaziantep B.Şehir Bel. Bşk.), Gürbüz ÇAPAN (Esenyurt Bel. Başkanı), Nazan GÜNALP (Maden Bel. Başkanı), Ethem Niyazi BUDAK (CHP Diyarbakır İl Eğitim Sekreteri)

**Bu rapor hazırlanırken yararlanılmış olan CHP dışı kaynaklar: TOBB Demokratikleşme Raporu, Boşaltılan Köylerle İlgili TBMM Komisyon Raporu, Faili Meçhul Cinayetlerle İlgili TBMM Komisyon Raporu, İnsan Hakları Derneği Raporları, İnsan Hakları Vakfı Raporları, TÜSİAD Demokratikleşme Raporu, Diyarbakır Ticaret & Sanayi Odası Raporu, Hükümet Programları, Diğer Resmi Belgeler

NOT:DOĞU VE GÜNEYDOĞU RAPORU ile DEMOKRATİKLEŞME ve İNSAN HAKLARI RAPORU çalışmaları Diyarbakır, Gaziantep, İstanbul ve Ankara’da sivil toplum örgütleri. meslek odaları. sendikalar, aydınlar ve diğer ilgililerin de katıldığı yaklaşık biner kişilik topluma açık salon toplantılarında tartışmaya açılmış; katılımcıların katkıları Raporlara aktarılmıştır.

6- DEMOKRATİKLEŞME RAPORU: İNSAN HAKLARI ve HUKUK DEVLETİ (Haziran 2001)

**Komisyon Başkanı Prof. Dr. Oya Araslı (CHP Genel Başkan Yardımcısı)

**Raportör Algan HACALOĞLU (Genel Sekreter Yardımcısı)

**Üyeler: Bülent BARATALI (CHP Gen. Sek. Yar.), Sinan YERLİKAYA (CHP Gen. Sek. Yar.), Mesut DEĞER (CHP MYK Üyesi), Ali DİNÇER (CHP MYK Üyesi), Prof Dr. Yakup KEPENEK (CHP MYK Üyesi), Atilla SAV (Eski Çalışma Bakanı),

**Katkıda Bulunanlar: Prof. Dr. Süheyl BATUM, Prof. Dr. Eralp ÖZGEN

NOT: Bu çalışma kitap olarak yayınlanmıştır

7.- CHP PARTİ PROGRAMININ İLGİLİ BÖLÜMLERİ (2008)

(Parti Programının özellikle; “31-34”, “46-52”, “86-98”, “113-123”, “287-295” inci sayfaları

GENEL NOT:

***Bu konuda, yapılmış olan muhtelif inceleme gezileri sonrasında hazırlanmış olan İnceleme Raporları ile Program Kurultay’ına veya MYK’ın değerlendirmesine yönelik hazırlanmış muhtelif Ara Raporlar yukarıdaki listeye dahil edilmemiştir.

***İsimlerin yanındaki görev tanımları, çalışmanın yapıldığı tarihte geçerli olan görevleri göstermektedir.

***Bu Raporların içeriklerinde PARTİ Arşivlerinden ulaşılabilir.

Şimdi, CHP 37. Kurultay Bildirgesi ile KÜRT Sorunu’nun TBMM öncülüğünde çözülmesi öngörülmektedir. Bu talep hiçbir şekilde CHP’yi sorumluluktan arındıramaz. Tabiatıyla her türlü yasal düzenleme için Parlamentonun/ İktidarın iradesine ihtiyaç vardır.

Ancak böyle talep ortaya konulduğu zaman, haklı olarak bu konuya gönül koymuş, 2010 CHP Derin Komplosu’na değin katkı sağlamış, topluma politika/çözüm önerileri sunmuş olan kesimlerin, CHP’lilerin, en azından aşağıdaki soruları sorma hakları doğmaktadır:

SORU 1.- 90’lı yıllarda boşaltılmış olan köy ve mezraların günümüzde ki durumları, ‘idari-güvenlik-ekonomik-sosyal-hukuksal’ boyutları ne konumdadır? Bu konuda, 2010 yılından günümüze; CHP olarak yerinde herhangi bir inceleme yapılmış mıdır? Durum tesbiti ve çözüm önerilerini içeren herhangi bir yazılı ‘CHP Durum ve Öneriler Raporu’ hazırlanmış mıdır? Hazırlandı ise, böylesine bir Rapor varsa, halen nerededir?

SORU 2.- 90’lı yıllarının ortalarından itibaren yöredeki insanlarımızın kullanımına ‘kapatılmış olan meraların’ durumu hangi konumdadır? Yörede hayvancılık/ besicilik yapmakta olan veya meraların durumu nedeni ile yapamayan kırsal kesim insanlarımızın bu açıdan ‘durumları/şikayetlari/ihtiyaçları/mağduriyetleri’ ne durumdadır? Bu konuda, 2010 yılından günümüze; CHP olarak yerinde herhangi bir inceleme yapılmış mıdır? Bu konuda ‘durum tesbiti ve çözüm önerilerini’ içeren herhangi bir yazılı ‘CHP Durum ve Öneriler Raporu’ hazırlanmış mıdır? Hazırlandı ise, böylesine bir Rapor varsa, halen nerededir?

SORU 3.- 2010 yılından günümüze; CHP olarak Bölgede her kademede “eğitim hizmetlerinin” ‘sorunları, eksiklikleri, okulların durumu, öğretmen –öğrenci ilişkilerinin pedagojik açıdan konumu’, “bireysel kültürel haklara saygı” ilkesi temelinde bölge eğitim sisteminin değerlendirilmesi gibi boyutları kapsayan, bu alanlarda çözüm önerilerini’ içeren herhangi bir yazılı ‘CHP Durum ve Öneriler Raporu’ hazırlanmış mıdır? Hazırlandı ise, böylesine bir Rapor varsa, halen nerededir?

SORU 4.- 2010 yılından günümüze; CHP olarak Bölgede her kademede “sağlık hizmetlerinin” ‘sorunları, eksiklikleri, sağlık kurumlarının durumu’ gibi boyutları kapsayan, bu alanlarda çözüm önerilerini’ içeren herhangi bir yazılı ‘CHP Durum ve Öneriler Raporu’ hazırlanmış mıdır? Hazırlandı ise, böylesine bir Rapor varsa, halen nerededir?

SORU 5.- 2010 yılından günümüze; CHP olarak Bölgede “çalışma yaşamının durumu ve işsizlik sorununun boyutları” konularında, alınması gereken acil önlemleri kapsayan, bu alanlarda çözüm önerilerini’ içeren herhangi bir yazılı ‘CHP Durum ve Öneriler Raporu’ hazırlanmış mıdır? Hazırlandı ise, böylesine bir Rapor varsa, halen nerededir?

SORU 6.- 2010 yılından günümüze; CHP olarak Bölgede “Kamu Yatırımlarının düzeyi ve konumu” konularında, ‘mevcut durumu, alınması gereken acil önlemleri ve çözüm önerilerini’ kapsayan, herhangi bir yazılı ‘CHP Durum ve Öneriler Raporu’ hazırlanmış mıdır? Hazırlandı ise, böylesine bir Rapor varsa, halen nerededir?

SORU 7.- 2010 yılından günümüze; CHP olarak Bölgede “demokrasi ve hukuk devleti normlarının işleyişi, insan hak ihlallerinde durum” konularında, alınması gereken acil önlemleri ve çözüm önerilerini’ içeren herhangi bir yazılı ‘CHP Durum ve Öneriler Raporu’ hazırlanmış mıdır? Hazırlandı ise, böylesine bir Rapor varsa, halen nerededir?

SORU 8.- 2010 yılından günümüze; CHP olarak “Devletin /Güvenlik Güçlerimizin sürdürmekte olduğu meşru ve gerekli “terörle mücadele sürecinin” bölge toplumsal yaşamında konumu ve varsa yarattığı mağduriyetlerle ile ilgili konularında, alınması gereken acil önlemleri ve çözüm önerilerini’ içeren herhangi bir yazılı ‘CHP Durum ve Öneriler Raporu’ hazırlanmış mıdır? Hazırlandı ise, böylesine bir Rapor varsa, halen nerededir?

Bu soruların en azından “bir/ikisineé olumlu yanıt veremeden, bölgeye ilişkin bu ve benzeri sorunlara, 2010 yılından günümüze, somut araştırma ve bilgilere dayalı sorunları TBMM gündemine taşıyamamış olan bir Partinin, Cumhuriyet Halk Partisi dahi olsa, KÜRT SORUNU’nun ( ne olduğu konusunda açıklama dahi yapılmadan) TBMM tarafından çözüleceğini öngörmek gerçekci ve inandırıcı bir “siyaset/politika” olamaz.

Bilgi ve Değerlendirmenize sunarım. Selam ve Saygılarımla. Algan HACALOĞLU (İstanbul-31 Temmuz 2020)

NOT: Bu Çalışma mevcut ve eski CHP Milletvekilleri ile paylaşılmıştır. (A.H.)

KÜRT SORUNU DOSYASI /// NACİ BEŞTEPE : KÜRDİSTAN YOLUNA TAŞ DÖŞEYENLER


KÜRDİSTAN YOLUNA TAŞ DÖŞEYENLER

nacibestepe

1972 yılında Kara Harp Okulu’ndan topçu subayı, 1981 yılında Kara Harp Akademisi’nden kurmay subay olarak mezun olmuştur. Kara Harp Okulu ve KKTC Güvenlik Kuvvetleri’nde karargah subaylığı, SOFYA’da kara ataşeliği, Sarıkamış’ta tabur komutanlığı, KKK Genel sekreterliği ve Maltepe Askeri Lisesi K.lığı görevlerini takiben 1998’de tuğgeneralliğe yükseltilmiştir. Tuğgenerallikte; 34.İç Güvenlik Tugay(Patnos) K.lığı, KK Eğitim Okullar Daire Başkanlığı, KK Loj.K.lığı Kurmay Başkanlığı yapmıştır. 2003’te yükseltildiği tümgenerallikte; Kara Harp Akademisi ve Sahra Sıhhiye Okulu ve Eğitim Merkezi (Samsun) K.lıkları yapmış, 2007 yılında kadrosuzluktan emekli edilmiştir.

28 Eylül 2017

Yazan: Naci BEŞTEPE, Sun Savunma Net, 28 Eylül 2017

Kerkük’ü de içine alarak yapılan referandum Kürdistan devletinin yoluna döşenen kilit taşlardan biridir.

“Sınır çizilmiyor, hemen bağımsızlık ilan edilmiyor ya!” lafları oyalamadan, kandırmacadan öte gitmez.

Referandum neticesi “%93 bağımsızlık talebi” olarak cebe konmuştur. Koşullar oluştuğunda çıkarılıp harcanacaktır.

ABD OYUNU

ABD’nin niyeti de oyunu da açıktır.

Oldum olası Kürt devleti kurulmasını istemekte ve desteklemektedir.

Saddam’ı kışkırtmış sonra üstüne çullanmış, BM şemsiyesini kullanarak bölge ülkelerini Irak’ın karşısına dikmiştir.

Düşman kardeşler Barzani ile Talabani’yi bir araya getirmiş, şimdilerde PKK/PYD’yi de onlarla yan yana getirerek Kürt birliğini sağlamaya çalışmaktadır.

Barzani Peşmergelerini, PYD’yi doğrudan, PKK’yı dolaylı yollarla silahlandırmakta ve eğitmektedir. Kürt ordusunu adım adım kurmaktadır.

Irak ve Suriye içerisindeki bu gruplara kalkan olmaktadır.

“Zamanlaması iyi değil” diyerek referanduma karşı olmadığını ilan ederken bölge ülkelerinin de gazını alma uyanıklığını göstermiştir.

Oysa zamanlama

TAŞ DÖŞEYENLER

Barzani’nin referandum cesaretinde ABD-İsrail kadar Türkiye ve Rusya’nın da payı vardır.

Rusya “toprak bütünlüğü”nden söz ederken özerklik ya da federasyon seçeneğini sakıncalı görmemektedir.

Oylamanın hemen öncesinde IKBY ile doğal gaz anlaşması imzalaması çok da umurunda olmadığının göstergesidir.

Doğal gaz boru hatları Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşınacağına göre söz konusu anlaşmayı Türkiye’nin oluru olmadan yapmış olabilir mi?

Öyleyse Türkiye olayda nerededir?

KİLİT TAŞI TÜRKİYE DÖŞETTİ

Türkiye’nin üniter yapısı ve ulusal devletten yana olanlar; bu referandumun dört ülkenin de bölünmesine giden yola döşenen taş olduğunu bağırmaktan yorulmuş ama sesini sağır sultana duyurmuş, ülkeyi yönetenlere duyuramamıştır.

RTE/AKP iktidarı Barzani ile kurduğu resmi-gayrı-resmi ilişkiler sarmalından kopup salt ülke çıkarları açısından karar alamaz durumdadır.

Barzani’nin yaklaşık bir milyon varil (Barzani’ye göre 600 bin, aradaki fark kime gider?) petrolü kaçak olarak satılmaktadır.

Habur kapısı Barzani’nin can damarıdır. Kim, ne kadar yararlanır bilinmez.

Sıcak paraya sıkışmış RTE/AKP iktidarı bu kaynaklardan nasıl vaz geçecektir?

Referandum öncesi alçak perdeden atışlarını kimse tınlamamıştır.

Neticenin geçersiz sayılması da ayrı bir problemdir. Var olan şey nasıl yok sayılacaktır?

ÇÖZÜM

Çözüm; IKBY’ye, ABD’ye, İsrail’e, Rusya’ya ve tüm dünyaya Türkiye-İran-Irak –Suriye istemeden bölgede bir Kürt devletinin kurulamayacağını ve yaşatılmayacağını kanıtlamaktan geçmektedir.

Askeri önlem ön koşul değildir. Yedekte bekletilmelidir.

Dört devlet anlaşmadıkça çözüme ulaşılamaz.

Ortak karar ve uygulamalar ile Barzani anasından doğduğuna pişman edilebilir.

Neler yapılabileceği çok söylendi-yazıldı tekrarlamayayım.

Sorun RTE/AKP iktidarının kararlı olup-olamayacağındadır.

Ekonomik önlemlerle boğazı sıkılan ve askeri karşısında hazır gören Barzani de destekçileri de geri adım atacaklardır.

Yeter ki milli politikaları uygulayacak yöneticilerimiz olsun.

Naci BEŞTEPE

FETÖ ÖRGÜTÜ DOSYASI /// TUNCA BENGİN : FETÖ’nün kendisi CIA


TUNCA BENGİN : FETÖ’nün kendisi CIA

13 Temmuz 2020

Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı Mustafa Akış’ın CNN Türk’teki FETÖ’nün örgütsel şemasına dönük anlattıkları bu alçak yapının nasıl sinsi, ne kadar tehlikeli olduğunu bir kez daha ortaya koydu. Çünkü son derece profesyonellik ve gizliliğin hâkim olduğu müthiş bir örgüt yapısı söz konusu… Herkes birbirini denetliyor, kontrol ediyor. Örneğin ordudaki her öğrencinin abisi, her generalin, albayın ya da diğer rütbelilerin örgütsel anlamda öğretmenleri, genel müdürleri, müdürleri farklı. Tabii o abileri ve diğer sorumluları denetleyenler de… Ve bu karmaşık yapılanmayı, örgüt şemasını en tepedekiler dışında kimse bilmiyor. O nedenle de yukarıdan gelen talimatlar TSK’da veya FETÖ’nün sızdığı diğer kamu kurum ve kuruluşlarında kayıtsız şartsız, sorgusuz sualsiz yerine getiriliyor. Hem de dünyanın önde gelen istihbarat servislerini kıskandıracak kadar profesyonellikle… Dolayısıyla bu noktada akla gelen soru da şu:

Bunların hepsini FETÖ’mü yaptı ya da nasıl yaptı? O kadar akıl mı var? Yanıtı MİT Kontrterör Merkezi eski başkanı Mehmet Eymür veriyor:

“Ben FETÖ’yü sadece bir terör örgütü olarak görmüyorum. Bunun muhatabı ABD’dir. Yani Amerika bize zarar veriyor ana fikir o, bunu tartışmak lazım. Hiç kimse boş bırakılmamış. Bunun istihbarat yapısı olduğu artık belli o kadar bariz ki. Ben böyle bir proje geliştirsem bu kadar detayını çizemezdim.”

Muhatap ABD derken?

“Amerikan istihbarat yapılanması bu. FETÖ’nün üst kademesindeki birçok adamın ABD istihbaratıyla direk ilişkisi olduğunu düşünüyorum. Adil Öksüz’ün ABD’ye gittiğinde Fetullah Gülen’e gitmese dahi CIA’ye uğrayıp bilgi verdiğini düşünüyorum. Nitekim ABD Başkan Yardımcısı Biden geldiğinde komputer oyunu oynadığınızı zannettik diye dalga geçti. Onun için bu işin muhatabı Fetullah Gülen değil onu idare edendir. İdare eden de belli ABD istihbarat teşkilatı CIA.”

Bu kadar adam nerede, nasıl yetişti?

“Ben çok olağanüstü insanlar olduklarını zannetmiyorum. Ama verilen görevleri yapıyorlar ciddi bir şekilde. Kaç kere yurt dışına çıkmış adam muhakkak talimat alıyor şunu şöyle yap bunu böyle yap diye. Adil Öksüz’ü gördük çok mükemmel bir adam mı? Sıradan bir adam. Ben Adil Öksüz’ün yaşadığını bile zannetmiyorum. Çünkü söyleyecekleri, doğru söylerse ortalığı karıştırır. Onun için pek yaşadığını Almanya’da falan olduğunu zannetmiyorum. ABD konsolosluğunun telefonla araması da irtibatsızlık olduğu, ulaşamadıkları için. Hani, vizesini iptal edecektik falan demişlerdi ya hepsi hikâye. İnandırıcı bir şey değil.”

FETÖ’nün kesinlikle bir servis yapılanması olduğunu yineleyen Eymür, devam ediyor:

“Bunun muhatabı kesinlikle Fetullah Gülen değil. O bir projenin elemanı. O görevini yapıyor, konuşuyor dua ediyor falan. Ama kapasitesi bu kadar geniş yapılanmayı idare edecek kadar değil. Fetullah Gülen CIA’nın kuklası kesinlikle. Ben başından beri hiçbir zaman silahlı bir terör örgütü diye bakmadım birer kukla diye baktım.”

Örgüt kafası değil bu yani?

“Değil. İşte PKK’nın yapılanmasına bak. Askeri kolu var, siyasi yapısı var falan filan. Böyle acayip bir yapılanması yok yani. Basit bir yapılanma o da bir destek gördüğü için. DHKP’de öyle bir lider altında ne yaptığını bilmeyen zavallı askerleri… Bombaları takıp intihar eden adamlar.”

CIA FETÖ’nün attığı her adımı biliyordu o zaman?

“Mümkün mü bilmesin. Herşeyden haberleri var kim geliyor kim gidiyor haberi olmaması mümkün mü? Boş bırakırlar mı? FETÖ bir ABD projesi, istihbarat projesi başında da CIA var kesinlikle. FETÖ’nün birçok şeyden haberinin olmadığını düşünüyorum. Bu kadar raporlar gelecek dinlemeler gelecek onlarla uğraşması mümkün değil… O kukla, İsmi, cismi kullanılıyor. Orduyu bozdular, polisin içini bozdular, hâlâ ayıklanıyor… Bize bu kadar zarar veren bir yapıyı idare edeni görmemezlikten gelmemeliyiz. Neyse bunun bedeli cevap vermek lazım neye mal olacaksa…

FETÖ ÖRGÜTÜ DOSYASI : Fethullah Gülen’in, Vaazlarında Karşı Tarafı Etkileyebilmek Adına Kullandığı Taktikler


Fethullah Gülen’in, Vaazlarında Karşı Tarafı Etkileyebilmek Adına Kullandığı Taktikler

Vaazları ve sohbetlerindeki etkili anlatımıyla bilinen Fethullah Gülen, bu kadar insanı etkilemeyi nasıl başardı? Ekşi Sözlük’ün, "algı yönetimi" konusunda uzman kişisi "daitoryu" anlatmış.

fetö örgütü elebaşı gülenin vaazlarını ilk ciddi analizim iki binli yılların başıdır. o dönemlerde hitabet yoluyla insanları ikna etmenin psikolojik temellerini araştırıyordum ve esas ilgi alanımı nutuklarıyla dünyayı ateşe veren adolf hitler ve amerikan televizyonlarında canlı yayınlarda verdiği vaazları esnasında binlerce insanı toplu histeriye sokabilen ve sahneye çağırdığı seyircileri birkaç kelimesiyle bayıltıp sonra da ya içlerinden şeytanı çıkardığını ya da hastalıklarını iyi ettiğini iddia eden evangelist rahip benny hinn oluşturuyordu.

araştırmalarım esnasında mailleştiğim ve amerika’da bir üniversitede sosyal psikoloji üzerine araştırmalar yapan eğitmen bir dostum bana türkiye’de yaşadığım halde neden gülenin vaazlarını incelemediğimi sordu. tabii kendisine verecek mantıklı bir cevap bulamayınca oturdum gülenin o dönemlerde samanyolu televizyonunda sabaha karşı yayınlanan vaazlarını dikkatle incelemeye başladım.

gördüklerim çok ilginçti ve ilk tepkim gülenin “eğitilmiş” bir beyin yıkayıcı hatip olduğu üzerineydi. bu görüşüm aradan geçen yıllara rağmen hiç değişmemiş ve 15 temmuz günü gülenin vaazlarıyla beyinleri yıkanmış askerlerin halkın üzerine acımadan sıktıkları mermiler tezimin ne yazık ki çok acı bir sağlaması olmuştur.

gülenin vaazları ve sohbetlerinde kullandığı beyin yıkama teknikleri duygusal temelli paradigma yıkıcılar dediğimiz bir metodoloji üzerinedir. bugün size biraz bu alanda bilgi vermek istiyorum.

1) hepimiz hayatımızdaki kararlarımızı akıl ve mantığımızı kullanarak aldığımıza inanmak istesek de aslında her birimizin karar alma mekanizmalarında duygularımız esastır.

yani bizler duygularıyla karar alan ama kendimizi bu kararları beynimizle aldığımıza inandırmak isteyen varlıklarız.

2) nörobilim uzmanı jonah lehrer yaptığı bir deneyde bir grup insana iki seçenek sunmuştur.

birinci seçenek on dolar tutarında bir hediye çeki, ikinci seçenekse yirmi dolarlık bir hediye çekini yedi dolara alma fırsatıdır. sakin kafayla düşündüğünüz zaman gruptaki insanların hepsinin ikinci seçeneği tercih edeceğini tahmin edersiniz çünkü birinci seçenekte on dolar kar elde etmekteyken ikinci seçenekte karları net on üç dolardır. fakat şaşırtıcı şekilde grubun tamamı birinci seçeneği tercih etmiştir. bu deneyi defalarca tekrarlayan ve hep aynı sonucu alan lehrer sonuç olarak insanların mantıken ikinci seçenekte daha fazla kazanacaklarını bilmelerine rağmen sırf birinci seçeneğin onlara verdiği bedava bir şey kazanma zevki duygusu daha baskın olduğu için zarar etmelerine rağmen birinci seçeneği tercih ettiklerini belirtiyor. yani duygularımız kafamızı kesinlikle karıştırır.

3) insanları ikna etmek ve daha ileriki aşamalarında beyinlerini ele geçirmek için kullanılan temel faktör duygularını kontrol etmektir.

fetö elebaşı gülen vaazlarını dinleyen insanları ağlama krizlerine sokacak hatta bayıltacak kadar usta bir duygusal beyin yıkama uzmanıydı.

4) insanları güdüleyen duygular arasında en kuvvetlilerinden birisi üzüntüdür. güçlü üzüntü duygusu yaşayan insanlar karar vermekte sorun yaşarlar ve doğru düşünemezler.

hareketleri yavaşlar ve tüm dünyayı bir sis perdesi arkasından izlemeye başlarlar. kararsız kalan bir insanı yönlendirmek son derece kolaydır. gülenin insanlara anlattığı acı ve pişmanlık dolu vaazların ilk amacı insanları derin üzüntü durumuna sokarak karar verme mekanizmalarını etkilemek ve onları daha kolay telkin edilir duruma sokmaktı. ( bu arada konumuz değil ama izlediğiniz acıklı dizinin en acıklı ve ağlatıcı yerinde aniden ortaya çıkan reklamların tesadüf olduğunu düşünmüyorsunuzdur herhalde öyle değil mi? )

5) ağır üzüntü yaşayan insanlar bu durumlarından kurtulmak için kısa yoldan çözümleri kolayca tercih ederler.

çok efkarlanan bir insanın zararlı olduğunu bile bile oturup bir şişe içkiyi kafaya dikmesinin bir sebebi de bu kısa vadeli çözümle üzüntü durumundan acilen kurtulmak istemesidir. buna benzer şekilde gülenin vaazlarında duygusal üzüntü zirvelerine getirilen insanların bu hallerinden kurtulmak için vaaz sonrası hem bu dünyada hem de ahirette ferahlık vaatleriyle önlerine uzatılan himmet torbalarına ceplerinde ne varsa boşaltmaları beyinlerinin üzüntüden çabuk kurtulmak için kabul ettiği bir durumdur.

6) üzüntülü insanlar hem kendilerini hem de sahip olduklarını değersiz görme eğilimindedirler.

batsın bu dünya psikolojisidir bu. işte fetö elebaşı gülenin vaazlarıyla üzüntünün karanlık dehlizlerine düşen ve “bu dünya boşmuş, ben de boğazıma kadar günaha batmış kesin cehennemlikmişim hocanın anlattıkları çok doğru” durumuna ulaşan bir insanın hiç düşünmeden evini satıp gülenin himmet torbasına paracıkları doldurması veya kolundaki bilezikleri sıyırıp vermesi oldukça normal bir psikolojik sonuçtur.

7) vaazlarının ve sohbetlerinin belli yerlerinde karşısındaki insanların psikolojik durumlarını iyi analiz eden gülen, dinleyicilerin en hassas olduğu konulardan örnekler vererek konuşmasının frekansını yükseltir.

mesela tutar peygamberimiz hz. muhammedin uhud savaşında yaralanmasını anlatır ve bunu öyle renkli ve yaşayarak anlatır ki insanlar bu tek kişilik tiyatro gösterisinden sanki olay karşılarındaymış gibi etkilenirler. türk insanının aşırı duygusal yapısı da işin içine karışınca dinleyiciler patlamaya hazır bir bombaya döner. gülenin yeteneği işte burada ortaya çıkar. cemaati duygusal olarak iyice yükselttikten sonra en can alıcı noktada cebinden mendilini çıkartır ve müthiş bir ağlama seansına başlar. onunla beraber çekirdek kadrosundan olan ve dinleyicilerin sağına soluna serpiştirilen insanlarda bağırıp inlemeye başlarlar. işte artık o anda ipler kopar ve tüm cemaat toplu bir histeriye girerek haykıra bağıra kendilerinden geçerek ağlamaya başlarlar. işte bu durumlarda artık oradaki tüm insanlardan canlarını ve mallarını isteseler hepsi de düşünmeden verecek hale gelmiştir. bu ağlama ve dövünme seansları bittikten sonra fetö’nün himmet para çuvallarının ağzına kadar dolduğunu tahmin edebilirsiniz.

8) yukarıda anlattığım insanları toplu histeriye sokma tekniği aslında sıkça uygulanan bir tekniktir.

mesela ünlü müzik grubu beatles’ın menajeri brian epstein grup ilk meşhur olmaya başladığı zamanlarda konser salonlarının dışında bekleyen seyircinin içine soktuğu maaşlı elemanlarını beatles görünür görünmez çılgınca bağırtmaya ağlatmaya ve bayılma numarası yapmaya başlatıyordu. 20-30 kişilik bu paralı ağlayıcıların etkisi şimşek hızıyla yayılarak kısa zamanda konser salonu dışında bekleyen binlerce insanı da bağıran ağlayan ve yerlere yatan bir sürü haline dönüştürmekteydi. ilginçtir yıllar önce beatles hayranlarında kullanılan bu tekniğin aynısını gülen vaazlarında kullanılmıştır. bunun nedenini iyice düşünün derim.

kısacası sevgili dostlar fetö hareketi elebaşı gülen, psikolojik ikna taktikleri konusunda son derece iyi eğitimli ve üst düzey oyunculuk yeteneklerine sahip bir duygusal beyin yıkayıcıdır.

yüzbinlerce insanımızı yıllar içinde kontrolü altına alabilmesindeki en büyük sebeplerden bir tanesi de uyguladığı taktikleri tespit edip devletin ilgili birimlerine önleyici karşı taktikler konusunda danışmanlık yapabilecek algı yönetimi uzmanlarının ülkemizde yeterince olmaması ve var olan uzmanlara da seslerini geniş kitlelere duyurma imkanı verilmemesidir.

blog hali: duygusal beyin yıkama