TARİH /// XVIII. Yüzyıl Osmanlı-Avusturya İlişkilerinde Diplomatik Temasın Görünen Yüzü : Hediyeleşme


XVIII. Yüzyıl Osmanlı-Avusturya İlişkilerinde Diplomatik Temasın Görünen Yüzü : Hediyeleşme

Yıl 2020, Cilt 6, Sayı 4, 1187 – 1218, 28.12.2020

Ugur KURTARAN Zeynep KARACA

https://doi.org/10.21551/jhf.820533

Öz

Osmanlı Devleti’nin XVIII. yüzyılda üç antlaşma imzaladığı Avusturya ile diplomatik münasebetlerinde gönderilen ve gelen hediyeler belirlenirken iki devletin siyasal gücü ve hâkimiyet derecesi önemli rol oynamıştır. Osmanlı Devleti’nin Avusturya’ya karşı üstünlüğünü kaybetmeye başladığı dönemde ise hediye bir hâkimiyet aracı olmaktan ziyade iki devletin diplomatik ilişkilerini dengeleyen bir unsura dönüşmüştür. Çalışmada Osmanlı-Avusturya arasındaki diplomasi trafiğinin XVIII. yüzyılda iki devlet arasındaki diplomatik hediyeleşme geleneğine ne şekilde yansıdığı incelenmiştir. Bu noktada dönem içinde imzalanan antlaşmalar sonrasında Avusturya’ya gönderilen elçiler ve Osmanlı Devleti’ni çeşitli vesilelerle ziyarete gelen karşı taraf elçilerinin hediyelerinin listelerine yer verilerek iki devlet arasında mukayeseli bir değerlendirme yapılmıştır. Çalışma sonucunda elde edilen bulgulara göre: bilhassa 1718 Pasarofça Antlaşması sonrasında karşılıklı elçiler ve hediyelerin gönderilmesi iki devlet arasındaki değişen denge unsurunu işaret etmektedir. Aynı şekilde XVIII. yüzyılda imzalanan diğer iki antlaşma olan 1739 Belgrad ve 1791 Ziştovi Antlaşmalarında da hediye sunma geleneği iki devlet arasındaki diplomatik manevralara üstünlük hamlesi olmaktan çıkıp, dostluğun simgesel tezahürü olarak yansıyarak sembolik bir hal almıştır.

Anahtar Kelimeler

hediye, osmanlı, avusturya, diplomasi, XVIII. yüzyıl

Kaynakça

  • Açıkgöz, Fatma, Ünyay, “Osmanlı-Avusturya İlişkilerinden Bir Kesit: Amaç Barış-Araç Hediye (XVII. Yüzyıl), Social Sciences Studies Journal, V.3, I.6, 894-911.
  • Açıkgöz, Fatma, Ünyay, XVII. Yüzyılda Osmanlı Devleti’nde Hediye ve Hediyeleşme (Padişahlara sunulan ve Padişahın Verdiği Hediyeler Üzerine Bir Araştırma), Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Basılmamış Doktora Tezi, Ankara (2012).
  • Adalh, Karl, “ClaesBrorsonRalamb’ın Bâbıâli’deki Elçiliği (1657-1658)”, Alay-ı Hümayun, İsveç Elçisi Ralamb’ın İstanbul Ziyareti ve Resimleri 1657-1658, edt. Karin Adalh, çev. Ali Özdamar, İstanbul: Kitap Yayınevi, 2006.
  • ANONİM OSMANLI TARİHİ (1099-1116/ 1688-1704), yay. Haz. Abdülkadir Özcan, Türk Ankara: Tarih Kurumu Yayınları, 2000.
  • Bardakoğlu, Ali, “Hediyeleşme”, C. 17, İstanbul: DİA, 1998, 151-155.
  • Devellioğlu, Ferit, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat, Aydın Kitabevi.
  • Dinç, Ruhan, 18. Yüzyılda Osmanlı Merasimlerinin Mali Bir Unsuru: Atiyyeler, Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul (2016).
  • Dingeç, Emine, “18. Yüzyılın İkinci Yarısında Saray Atlarının Binit Takımları”, U.Ü. Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi, sy 20, (2011): 1-16.

DOKUMANI BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.

TARİH : XV. Asırda Bitlis ve Çevresinin Siyasi Tarihi


XV. Asırda Bitlis ve Çevresinin Siyasi Tarihi

Yıl 2020, Cilt 6, Sayı 4, 1134 – 1155, 28.12.2020

Hasan TAŞKIRAN

https://doi.org/10.21551/jhf.818784

Öz

Bitlis, önemli ticaret geçiş noktasında bulunan stratejik bir yerdi. Tarih boyunca birçok uygarlığa ve devlete ev sahipliği yaptı. Bu özelliğinden dolayı bölgede sürekli hâkimiyet mücadeleleri yaşanmıştı. Özellikle Rojki Emirliği, Timurlu-Kara Koyunlu ve Kara Koyunlu-Akkoyunlular XV. Bitlis’e hâkim olmaya çalışmışlardı. Rojki Emirleri, çatışmaları Bitlis’ten uzaklaştırmak için Timurlulara tabii oldu. Ancak Timurlular bölgeden çekildikleri zaman kent üzerinde Kara Koyunlular etkili oldu. Rojki Emirlerinden Şemseddin, Bitlis’in Karakoyunluların akınlarından korumak için Kara Yusuf’un kızıyla evlendi. Bunun yanında Van Gölü havzasını ele geçirmeleri hususunda Karakoyunlulara yardım etti. Bitlis Emirleriyle Kara Koyunlu ilişkisi, Kara Yusuf’un evlatları zamanında çatışma ekseninde devam etti. Bu çatışmaların temel sebebi Timurlular Kara Koyunlular üzerine sefere çıkınca Bitlis Emirlerinin Timurlulara bağlanmasıydı. Akkoyunlular bölgesel bir güç olunca Bitlis Emirliği, Kara Koyunlu ile Akkoyunlu mücadelesi arasında kaldı. Bu mücadeleler Bitlis Emirlerinin yanı sıra yörede yaşayan Müslüman ve Gayrimüslim halkı da derinden etkilemekteydi. Bu çalışma, XV. yüzyılda Bitlis ve çevresinde devletlerin hâkimiyet mücadelelerinin Bitlis Rojki Emirliğine ve yörede yaşayan halka etkilerini incelemektedir.

Anahtar Kelimeler

Bitlis, Rojki, Timurlular, Kara Koyunlular, Akkoyunlular

Kaynakça

  • Aka, İsmail, “Şahruh’un Kara Koyunlular Üzerine Seferleri”, Tarih İncelemeleri Dergisi, C. 4, S. 1, İzmir 1989, s. 1-20.
  • Aka, İsmail, İran’da Türkmen Hâkimiyeti (Kara Koyunlular Devri), TTK Yayınları, Ankara 2001.
  • Aka, İsmail, Mirza Şahruh ve Zamanı (1405-1447), TTK Yayınevi, Ankara 1994.
  • Aka, İsmail, Timur ve Devleti, TTK Yayınları, Ankara 2014.
  • Alan, Hayrunnisa, Bozkırdan Cennet Bahçesine Timurlular 1360-1506, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2015.
  • Alikılıç, Dündar, Abbasî Devleti’nden Hakkâri Beyliği’ne İrisân Beyleri, Tarih Düşünce Kitapları, İstanbul 2006.
  • Andreasyan, Hrand D., “XIV. ve XV. Yüzyıl Türk Tarihine Ait Ufak Kronolojiler ve Kolofonlar”, Tarih Enstitüsü Dergisi, S. 3, İstanbul 1972, s. 83-148.
  • Atıcı Arayancan, Ayşe, Karakoyunlu Hükümdarlarından Cihânşah ve Dönemi (Siyaset-Teşkilat-İktisat-Din-Kültür) 1438-1467, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, (Basılmamış Doktora Tezi), Ankara 2010.
  • Aziz b. Erdeşir-i Esterâbadî, Bezm u Rezm, (Çev. Mürsel Öztürk), Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1990.
  • Ca’ferî b. Muhammed el-Hüseynî, Târîh-i Kebîr (Tevârîh-i Enbiyâ ve Mülûk), (Çev. İsmail Aka), TTK Yayınları, Ankara 2011.
  • Cüveynî, Tarih-i Cihan Güşa, (Çev. Mürsel Öztürk), TTK Yayınları, Ankara 2013.
  • Demir, Abdullah, “16. Yüzyılda Safevi ve Osmanlı Hâkimiyetinde Arşiv Belgeleri Işığında Bitlis Beyleri”, I. Uluslararası Dünden Bugüne Tatvan ve Çevresi Sempozyum Bildirileri, Beyan Yayınları, İstanbul 2008, s. 253-283.
  • Devletşah Semerkandî, Tezkiretü’ş-Şuara, C. III, (Çev. Necati Lugal), Kervan Yayınları, İstanbul 1977.
  • Ebû Bekr-i Tihrani, Kitab-ı Diyarbekriyye, (Çev. Mürsel Öztürk), TTK Yayınları, Ankara 2014.
  • Erdem, İlhan, “Akkoyunlu Devleti’nin Kurucusu Kara Yülük Osman Bey’in Hayatı ve Faaliyetleri”, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Dergisi, C. XXXIV, S. 1-2, Ankara 1990, s. 99-108.
  • Erdem, İlhan, “Akkoyunlular Devrinde Bitlis ve Yöresi: Genel Bir Değerlendirme”, Tarihi ve Kültürel Yönleriyle Bitlis, C. I, (Editör: Mehmet İnbaşı, Mehmet Demirtaş), Bitlis Eren Üniversitesi Yayınları, Ankara 2019, s. 139-143.
  • Erdem, İlhan, Paydaş, Kazım, Ak-Koyunlu Devleti Tarihi (Siyaset, Teşkilat, Kültür), Birleşik Yayınevi, Ankara 2007.
  • Geyikoğlu, Hasan, “Kara-Koyunlular’ın Van-Gölü Çevresindeki Faaliyetleri ve Günümüze Ulaşabilen Kültürel Mirasları”, Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, S. 38, Erzurum 2008, s. 207-226.
  • Gregory Abû’l-Farac, Abû’l-Farac Tarihi, C. II, (Çev. Ömer Rıza Doğrul), TTK Yayınları, Ankara 1987.
  • Gündüz, Tufan, Uzun Hasan ve Fatih Mücadelesi Döneminde Doğu‘da Venedik Elçileri, Caterino Zeno ve Amrogioa Contarini‘nin Seyahatnameleri, Yeditepe Yayınevi, İstanbul 2006.
  • Hâfız-ı Ebrû, Zübdetü’t-Tevârîḫ, C. 1, 2, 3, 4, (Neşr. Seyyid Kemal Hâc Seyyid Cevadi), Vizâret-i Ferheng ve İrşad-i İslâmî, Tahran 1385.
  • Hamdullah Müstevfî-yi Kazvinî, Târih-i Güzide, (Çev. Mürsel Öztürk), TTK Yayınları, Ankara 2018.
  • Handmir, Tarih-i Habibü’s-Siyer, C. 3, Kitabhane-i Hayyam, Tahran 1333.
  • Hasan-ı Rumlu, Ahsenü’t-Tevarih, (Çev. Mürsel Öztürk), TTK Yayınları, Ankara 2006.
  • İbn Arabşah, Acâibu’l-Makdûr, (Çev. D. Ahsen Batur), Selenge Yayınları, İstanbul 2012.
  • İbnü’l-Esir, El-Kâmil Fi’t-Tarih, C.XII, (Çev. Ahmet Ağırakça-Abdülkerim Özaydın), Bahar Yayınları, İstanbul 1987.
  • İdris-i Bitlisi, Heşt Bihişt, C.II, (Haz. Mehmed Karataş, Selim Kaya, Yaşar Baş), Bitlis Eğitim Tanıtma Vakfı, Ankara 2008.
  • Kadı Ahmed Gaffarî Kazvinî, Tarih-i Cihan Âra, (Nşr. Hasan Neraki), İntişârt-ı Kitabfuruşi Hafız, Tahran 1343.
  • Keleş, Nevzat, “Van Gölü Havzası’nda Revvâdî ve Hezbânî Hâkimiyeti”, Tarihi ve Kültürel Yönleriyle Bitlis, C. I, (Editör: Mehmet İnbaşı, Mehmet Demirtaş), Bitlis Eren Üniversitesi Yayınları, Ankara 2019, s. 103-115.
  • Kemaleddin Abdurrezzak-i Semerkandî, Matla‘-ı Sa‘deyn ve Mecma‘-ı Bahreyn, C. I/II, II/I, (Neşr. Abdul Hüseyin Nevâi), Pejuhaşkah-ı Ulum-i İnsanı ve Muta’alat-ı Ferhengi, Tahran 1383.
  • Konukçu, Enver, “Kara Koyunlular’ın Avnik Kalesi”, Prof. Dr. İsmail Aka Armağanı, İzmir 1999, s. 37-42.
  • Makrîzî, es-Sulûk li-Ma’rifeti Duvel el-Mulûk, C. V, (Thk. Muhammed Abdulkadir ‘Atâ), Dâru’l-Kutubi’l-‘İlmiyye, Beyrut 1997.
  • Minorsky, V., “Uzun Hasan”, İA, C. XIII, MEB Yayınları, İstanbul 1986, s. 91-96.
  • Nizamüddin Şâmî, Zafernâme, (Çev. Necati Lugal), TTK Yayınları, Ankara 1987.
  • Sinclair, Thomas A., “Karakoyunlular Döneminde Ermeniler ve Bitlis’in Kürt Emirleri”, Tarihi Kentler ve Ermeniler/Bitlis ve Muş, Ed. Richard G. Hovannisian, (Çev. Zülal Kılıç), Aras Yayınları, İstanbul 2016, s. 157-176.
  • Solmaz, Gürsoy, “Akkoyunlar’ın Kara Koyunlar’a Karşı Döşkaya Saldırısı”, A.Ü. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, S. 37, Erzurum 2008, s. 241-246.
  • Spuler, Bertold, İran Moğolları, (Çev. Cemal Köprülü), TTK Yayınları, Ankara 2011.
  • Sümer, Faruk, “Ahlat Şehri ve Ahlatşahlar”, Belleten, C. L, S. 197, Ağustos 1986, s. 447-494.
  • Sümer, Faruk, “Uzun Hasan”, DİA, C. 42, TDV Yayınları, İstanbul 2012, s. 261-264.
  • Sümer, Faruk, Kara Koyunlular (Başlangıçtan Cihan-Şah’a Kadar), C. I, TTK Yayınları, Ankara 1967.
  • Şerefhan, Şeref-name, C. I, (Editor by Vladimir Veliominof-Zernof), St. Petersbourg 1860.
  • Şerefhan, Şeref-name, C. II, (Editor by Vladimir Veliominof-Zernof), St. Petersbourg 1862.
  • Şerefüddin Ali Yezdî, Zafernâme, (Çev. Ahsen Batur), Selenge Yayınları, İstanbul 2013.
  • Tacü’s-Selmani, Tarihnâme, (Çev. İsmail Aka), TTK Yayınları, Ankara 1999.
  • Taşkıran, Hasan, “Genel Hatlarıyla Ortaçağ ve Sonrası Bulanık’ın Coğrafyası ve Tarihi”, Bulanık/Kop (İnsan-Coğrafya-Tarih-Kültür), (Editör; İrşad Sami Yuca), Çizgi Kitapevi, Konya 2020, s. 169-185.
  • Taşkıran, Hasan, “Tabiiyetten Çatışmaya Akkoyunlu Timurlu İlişkileri”, Iğdır Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, S. 22, Nisan 2020, s. 305-347.
  • Tekindağ, Şehabeddin, Berkuk Devrinde Memluk Sultanlığı, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, İstanbul 1961.
  • Turan, Osman, Doğu Anadolu Türk Devletleri Tarihi, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2009.
  • Uzunçarşılı, İsmail Hakkı, Anadolu Beylikleri ve Akkoyunlu, Karakoyunlu Devletleri, TTK Yayınları, Ankara 2011.
  • Ürekli, Muzaffer, “Celâyirliler”, DİA, C.7, TDV. Yayınları, İstanbul 1993, s. 264-265.
  • Yahyâ Kazvînî, Lübbü‘t-Tevârîh, (Haz. Seyyid Celaleddin Tehrani), Tahran 1314.
  • Yinanç, Mükrimin Halil, “Bitlis”, İ.A. C. II, MEB Yayınları, İstanbul 1979, s. 661-664.
  • Yinanç, Mükrimin Halil, “Celâyir”, İ.A, C. III, MEB Yayınları, İstanbul 1989, s. 64-65.

DOKUMANI BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.

CHP DOSYASI /// Sağlıkla Gelen Bir Ziyaret : İsmet Paşa Bursa’da (8 -31 Temmuz 1927)


Sağlıkla Gelen Bir Ziyaret : İsmet Paşa Bursa’da (8 -31 Temmuz 1927)

Yıl 2020, Cilt 6, Sayı 4, 1170 – 1186, 28.12.2020

Betül BATIR

https://doi.org/10.21551/jhf.811850

Öz

Bursa şehri 1927 yılının Temmuz’unda önemli bir konuğunu misafir etmekteydi. Başbakan İsmet Paşa ve ailesi üç hafta Bursa’da Atatürk Köşkü’nde konaklamıştı. Aynı tarihlerde Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Paşa da İstanbul’da Dolmabahçe Sarayı’nda istirahat etmekteydi. Başbakan İsmet Paşa daha sonra tatilini İstanbul’da sürdürmüştü. İki lider de aslında dinlenmenin ötesinde çalışmalarına devam etmekteydi. Gazi Mustafa Kemal Paşa bu süre zarfında Nutuk isimli eserini kaleme alırken İsmet Paşa da devlet ile ilgili çalışmalarına ara vermemişti. İstanbul’da kaldıkları süre içerisinde birlikte çalışmaya devam etmişlerdi. İsmet Paşa’nın Bursa’da bulunmasının nedeni sadece tatil ve dinlenme değil kendisine rahatsızlık veren sağlık problemiydi. Sağlık turizminde önemli bir yer tutan Bursa kaplıcalarından faydalanmak üzere Başbakan İsmet Paşa üç hafta süreyle Bursa’da kalmıştı. Bursa’da kaldığı süre içerisinde bir taraftan tedavi olan İsmet Paşa diğer taraftan da şehrin ekonomik, sosyal ve kültürel gelişmeleriyle de yakından ilgilenmiş ve yetkilerle görüşüp bilgi toplamıştı. Yakından ilgilendiği ve yerinde tetkik ettiği konulardan birkaçı Bursa’da açılan fabrikalar, tarım sektörü ve hayvancılık gibi konular olmuştu. Çalışmamızda İsmet Paşa’nın Bursa’da geçirmiş olduğu üç haftalık zaman zarfında kendisini karşılayanlar, ziyaret edenler, kendisine bilgi verenler, Paşa’nın ziyaretleri, teftişleri, kutlamalar, Bursa hakkındaki görüşleri, kaplıcalar, dönemin gündemindeki olayları konu yapan basında yer alan haberler ışığında günlük programı ele alınmıştır. Gazetelere yansıyan haberler sıralanırken Bursa’nın çok yönlü bir şehir olarak sahip olduğu değerlere (ekonomik, kültürel, sosyal, siyasi, sağlık turizmi, spor vb.) İsmet Paşa’nın ziyaret programı çerçevesinde dikkat çekilmiştir.

Anahtar Kelimeler

İsmet Paşa, Bursa, Atatürk Köşkü, Bursa Kaplıcaları, Karacabey Harası

Kaynakça

  • 1927 Bursa Salnamesi, Bursa Vilayet Matbaası, Bursa 1927.
  • Ahmet Hamdi, “Dahiliye Vekilimiz Bursa’da”, Cumhuriyet, 23 Temmuz 1927:1.
  • Ahmet Nuri, “İsmet Paşa Hazretleri”, Cumhuriyet, 9 Temmuz 1927:1.
  • Çubukçu, Murat- Ersöz, Halit, “Gazinin Tayları” Çiflikat-ı Hümayun’dan Tigem’e Karacabey Harası, Bursa: Nilüfer Belediyesi, 2015.
  • Malkoç, Eminalp, Cumhuriyet’ten Büyük Söylev’e Ankara-İstanbul İkilemi (1923-1927), İstanbul: Derin Yayınları, 2014.
  • Musa, “Başvekilimiz”, Cumhuriyet, 18 Temmuz 1927:2.
  • Musa, “Dün İsmet Paşayı ziyaret edenler”, Cumhuriyet, 20 Temmuz 1927:2.
  • Musa ,“Lozan Kahramanı”, Cumhuriyet, 25 Temmuz 1927:1,2.
  • Musa, “Baş Vekilimizin Tenezzühü”, Cumhuriyet, 26 Temmuz 1927:2.
  • Musa, “İsmet Paşa”, Cumhuriyet, 27 Temmuz 1927:2.
  • Musa, “Başvekilimiz Balıkesir’de tezahüratla karşılandılar”, Cumhuriyet, 30 Temmuz 1927:2.
  • Musa, “İsmet Paşa Balıkesir Türk Ocağında Başvekilimiz bugün Bursa’ya yarın da şehrimize geliyor”, Cumhuriyet, 31 Temmuz 1927:1.
  • Özel, Sabahattin, Nutuk’a Bir Bakış “Tertip ve Çeviri Hataları”, İstanbul: Derin Yayınları, 2015.
  • Özel, Sabahattin, Mustafa Kemal Atatürk Yeni Gerçekler Yeni Düşünceler, İkinci Basım, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2018.
  • TBMM Albümü (1920-2010), 1. Cilt, 1920-1950, İkinci Basım, Ankara: Gökçe Matbaası, 2010.

DOKUMANI BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.

TARİH /// Milli Mücadele Sonrasında Milli Birlik ve Beraberliğin Tesisinde Gazetelerin Rolü : Milli Gaye Gazetesi Örneği


Milli Mücadele Sonrasında Milli Birlik ve Beraberliğin Tesisinde Gazetelerin Rolü : Milli Gaye Gazetesi Örneği

Yıl 2020, Cilt 6, Sayı 4, 1156 – 1169, 28.12.2020

Taner ASLAN

https://doi.org/10.21551/jhf.808214

Öz

Kurtuluş Savaşının zaferle neticelenmesinden sonra ülkemizin her köşesinin inkişafı için yeni bir mücadele hamlesi başlatılmıştır. Bu mücadelede matbuata önemli görevler düşmüştür. Hususiyetle taşrada çıkan yerel matbuat, büyük öneme sahip olmuştur. Bu bağlamda, Bolu Vilayetinde 1922 tarihinde çıkan Milli Gaye Gazetesi, Türk Milletinin saʽy ve gayretinde, ülkesinin tensik ve inşasında mühim rol oynamıştır. Bunun yanı sıra Türk gençliğinin ilim irfan yolunda terakki etmesi için de büyük bir çaba içine girmiştir. 9 sayı çıkan gazetenin yayın politikası, Türk gençliğinin millî ve ahlakî gelişimini sağlamaktır. Gazetenin müdürü Süleyman Avni Beydir. Yazar kadrosu Bolu Sultanisi öğretmenlerinden oluşmaktadır. Gazetenin yerel bir gazete olması hasebiyle, yerel matbuatın kamuoyu oluşturmadaki etkisi ve gücünü ortaya koyması ile yerel tarih çalışmalarına verdiği katkısı çalışmayı önemli hale getirmektedir.

Anahtar Kelimeler

Milli Gaye Gazetesi, Bolu, Milli Mücadele,

Kaynakça

  • “Maksad ve Meslek”, Milli Gaye, 1, no. 1, (1 Kanunuevvel 1338)..
  • Akman, Hatice – Samed Kurban (2018). “Osmanlı’da Basın Hareketlerini Yeniden Düşünmek: Meşrutiyet ve Cumhuriyet Dönemlerine Bakış”, 4. Uluslararası Kültür Ve Medeniyet Kongresi, https://www.europenjournal.com/ Kongre Tam Metin Kitabı, Mardin.
  • Aydeniz, Hediyetullah (2018). “Tarihsel ve Literal Açıdan Yerel Gazetecilik”, Türkiye’de Yerel Basın, Editör Suat Sezgin, İstanbul: İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Yayınları.
  • Baykal, Hülya (1988). “Milli Mücadele’de Basın”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, 4, no. 11.
  • Bolu Livası Salnamesi (1922). 1921-1922, Bolu: Bolu Hükümet Matbaası.
  • Çığ, Ünsal (2007). “19. Yüzyılda Osmanlıda Gazetecilik Hareketleri: Takvim-i Vekayi’den Vilayet ve Özel Girişim Gazetelerine”, Türkiye’de Yerel Basın, Editör: Suat Gezgin, İstanbul: İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Yayınları.
  • Evsal, Vedii (1986). Gazeteciler Cemiyeti ve 40 Yıl, İstanbul: Gazeteciler Cemiyeti Yayınları.
  • Gündüz, Uğur (2007). “Kurtuluş Savaşı’nda Yerel Basının Rolü”, Türkiye’de Yerel Basın, Editör Suat Sezgin, İstanbul: İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Yayınları.
  • Güner, Zekai (1998). “Millî Mücadele’de Türk Kamuoyunu Oluşturan Basın”, Erdem, 11, no. 31.
  • Güz, Nurettin (1999). “Cumhuriyetin İlanına Basının Bakışı”, Selçuk İletişim, 1, no. 1.
  • Kılıç, Fahri ((2019). “Millî Mücadele Döneminde Türkoğlu Gazetesi”, Yakın Dönem Türkiye Araştırmaları, 36.
  • Kılıç, Fahri -Murat Tarhan (2014). “Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Bolu’da Eğitim Uygulamaları”, AİBÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 14/14, no. 3.
  • Kılıç, Sezen (2008). “Cumhuriyetin İlk Yıllarındaki Gelişmeleri Basının Yorumlayışı (1923-1926)”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, 24, no. 70.
  • Koloğlu, Orhan (1998). Osmanlı Basınının Doğuşu ve Blak Bey Ailesi, İstanbul: Müteferrika.
  • M. Besim (1339). “Halkçılık”, Milli Gaye, no. 6, (5 Şubat 1339).
  • Nalcıoğlu, Belkıs Ulusoy (2013). Osmanlı’da Muhalif Basının Doğuşu, İstanbul: Yeditepe.
  • Özkaya, Yücel (1985). “Milli Mücadele Başlangıcında Basın ve Mustafa Kemal Paşanın Basınla İlişkileri”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi 1, no. 3.
  • Polat, Nazım H. (2002). “Türkiye’de Yerel Basının Gelişimine Kısa Bir Bakış”, TÜBAR, XII.
  • Tosun, Ramazan (2002). “Cumhuriyetin İlanında Kamuoyu”, Selçuk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Dergisi, no. 12.
  • Uçak, Olcay – Abdi Erkal ((2019). “Osmanlı’dan Günümüze Türkiye’de Yerel Basının Gelişim Süreci”, Selçuk İletişim, 12, no. 1.
  • Ulusoy, Belkıs (2004). “Milli Mücadele, Propaganda, Atatürk ve Basın”, İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Dergisi, no. 20.

DOKUMANI BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.

ARAŞTIRMA DOSYASI /// PROF. DR. ANIL ÇEÇEN : TÜRKİYE CUMHURİYETİ ANAYASASININ TEMEL NORMU


PROF. DR. ANIL ÇEÇEN : TÜRKİYE CUMHURİYETİ ANAYASASININ TEMEL NORMU

Dünyanın merkez ülkesi Türkiye Cumhuriyeti gene bir anayasa değişikliği dönemine doğru sürüklenmektedir. Dünya ana karasının tam ortasında yer aldığı için küresel alanda meydana gelen bütün değişikliklerin en önce etkilediği bir ülke olarak Türkiye Cumhuriyeti, sürekli olarak dış konjonktürde ortaya çıkan yeni durumlara göre yön değiştirmiş ya da bu doğrultuda yeni süreçlere itilmiştir. Bugün de benzeri bir durum geçmiştekileri benzeri bir doğrultuda ortaya çıkmaktadır. Son yirmi yılda on sekiz kez değiştirilen Türk anayasası bir kez daha değiştirilmek istenmekte, zaten yarısından fazla maddesi değiştirilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti anayasası, bu kez otuz maddelik bir öneri neredeyse beşte bir oranında yeni bir yapılanmaya doğru yönlendirilmek istenmektedir. Otuz maddesi değiştirilecek bir anayasadan artık eski anayasa olarak söz etmek mümkün olmayacaktır. Zaten on sekiz değişiklik yasası ile yarısından fazlası değiştirilen bu anayasadan, ara rejim anayasası ya da askeri dönem anayasası olarak söz etmek mümkün olamayacaktır. Türkiye dünyada en fazla anayasa değişikliği yapılan ülkelerden birisi olmasına rağmen, gene de Türk devletini zorla belirli plân ve projeler doğrultusunda dönüştürmek isteyen çevreler, siyasal ya da ekonomik merkezler açısından Atatürk’ün anayasal devlet modelini ortadan kaldırana kadar ya da bütün resmi binalardan T.C tabelalarını indirene kadar sonsuz bir değişiklik tutkusu, dışarıdan gelen rüzgârlar doğrultusunda öne çıkarılmağa devam edilmek istenmektedir. Bu nedenle, anayasa değişikliklerini yalnızca bir yasa olarak görmeyip, arkasında yatan gerçek nedenleri araştırmak ve üzerinde hukuk ile siyaset bilimlerinin getirdiği birikimler doğrultusunda düşünmek gerekmektedir.

Soğuk savaşın sona ermesinden sonra ortaya çıkan Avrupa Birliği sürecinde, Türkiye’ye tam on uyum paketi dıştan zorlamalarla kabul ettirilmiştir. Bu doğrultuda, yirmi yıllık bir dönemde tam ons ekiz anayasa değişikliği Türk parlamentosundan geçmiştir. Türk ulusu kendisinin tam üye olmadığı ve gelecekte de olamayacağı bir bölgesel birlik ya da kıta devletinin karar ve kriterleri doğrultusunda anayasa değişikliklerine zorlanmıştır. Her devlet kendi gereksinmeleri doğrultusunda, değişen dünya ve ülke koşullarına uyum sağlayabilmek için anayasa değişikliklerine giderken, Türkiye Cumhuriyeti bu durumun tamamen aksi bir doğrultuda harekete zorlanarak dışında olduğu bir siyasal oluşum için ve onun doğrultusunda dönüşüme zorlanmıştır. Böylesine bir çelişkili durum nedeniyle, her anayasa değişikliği Türk devletinin geçmişten gelen geleneksel yapısını bozmuş ve zaman içerisinde tasfiyesine giden yolu açmıştır. Sadece Avrupa Birliği için yapılan anayasa değişiklikleri ile Türkiye daha çağdaş ve gelişmiş bir devlet yapısına kavuşmayı umarken, giderek Avrupa’nın dışında kalındığı için devlet gücünün ciddi oranlarda kaybedildiği anlaşılmış ve bu nedenle de kamusal alanda önemli ölçüde bir devlet boşluğu ortaya çıkmıştır. Nüfus son derece hızla artarken, ekonomik yapı gene aynı hızla gelişirken, Türkiye çeşitli alanlarda büyürken anayasa değişiklikleri ve bu doğrultuda çıkartılan yeni yasalarla devletin giderek küçültüldüğü görülmüş ve böylesine bir çelişkili duruma Türkiye’yi sürükleyen dış güçler ülke üzerinde etki ve hegemonyalarını artırırken, Türk devleti Türkiye’yi yönetemez bir duruma sürüklenmiştir. Kendi ekonomisini yönetemez bir devlet konumuna gelen Türk devletinin sözü dinlenilmez olmuş ve ülke yolgeçen hanına dönüşürken, dış güçler ve tekelci şirketler ülkenin her bölgesine el koyarak kendi küresel çıkarları için Türklerin anavatanı üzerinde her türlü girişimde bulunma hakkını zorla elde etmişlerdir. Medya üzerinden uyutma senaryolarıyla Türk halkı derin bir uykuya doğru yönlendirilirken, uyanık emperyal güçler ve onların yerli işbirlikçileri ülkede dışa bağımlı bir manda düzenini eylemsel olarak gerçekleştirmişlerdir. Savaş koşullarında kurulmuş olan meclisten çıkan yasalarla ortaya çıkan Türkiye Cumhuriyeti bu kez gene parlamentodan çıkan yasalar ve anayasa değişikleri yolu ile tasfiyeye doğru yönlendirilmiştir. Giderek gelişen toplumsal potansiyele rağmen, Türk devletinin istediği atılımları yapamaması ve daha çok dışa bağımlı hale gelmesiyle, emperyal plân ve senaryoların uygulama alanı ya da laboratuarı olma noktasına doğru sürüklenmesi ile Birinci Dünya Savaşından hemen sonra Türk ulusunun vermiş olduğu Kurtuluş Savaşı sonrasında, kazanılmış olan bağımsızlık düzeni ve ulusal egemenlik rejiminin giderek ortadan kalktığı görülmektedir. Bu tür senaryolara alet olan siyasal kadrolar ya da yönetimlerin hiçbirisi bu gerçekleri dile getirmemişler ve kendilerini işbaşına getiren dış güçlerin istekleri doğrultusunda hareket ederken, demokrasi ya da insan hakları gibi kutsal kavramları kullanarak Türk halkına nurlu ufuklar vaat etmeğe devam etmişlerdir.

Türkiye Cumhuriyeti devleti Türk ulusunun vermiş olduğu büyük bir mücadele sonucunda kurulduğu için, devletin temelindeki kurucu irade Türk ulusunun gücünden kaynaklanmaktadır. Hal böyle olmasına rağmen hiç kimse Türk halkına sormadan, bir referandum bile yapmadan Türk devletini Avrupa Birliğinin bekleme odasına bağlayarak, zamanla tasfiyesine giden yola zorlamışlardır. Türkiye gibi bir bağımsız devleti yabancı ülkelerin oluşturduğu bir üst devlet oluşumuna bağlamak, devletin temelinde yatan kurucu iradeye ters düşmesine rağmen elli senedir hiçbir yönetim Türk ulusunun oyuna başvurarak bir ulusal karar çıkartılmasını düşünememiştir çünkü sürekli olarak batılı emperyal güç merkezlerinin güdümünde hareket eden batıcı yönetimlerin Türkiye’yi yönetmesine izin verilmiştir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında demokrasiye geçilmesiyle beraber Türkiye Atatürk’ten gelen bağımsız yapısını yitirdiği için, işbaşına gelen bütün yönetimler batılı merkezlerin güdümünde ve dümen suyunda giderek, devletin temelinde var olan kurucu iradenin çizgisinden uzaklaşmışlardır. Kurucu iradenin ortaya koymuş olduğu ilkeler ve devlet modelinden giderek uzaklaşan siyasal iktidarlar, en sonunda Türk devletinin bütünüyle tarih sahnesinden silinmesi gibi bir çıkmazla, Türk ulusunu karşı karşıya bırakmışlardır. Tarihsel bir aşamada dünya sahnesine çıkan Türk ulusu, bağımsız varlığını kurtuluş savaşı ile kanıtlayarak geleceğe dönük bir bağımsızlık düzeni içerisinde sonsuza kadar varlığını sürdürmeyi hedeflemiştir.

Osmanlı İmparatorluğu’nun teslim olduğu aşamada devletin bitmesi üzerine batılı emperyal devletlerin Hıristiyan orduları Türkiye’yi işgal etmeğe başlamışlardır. Türk milleti o aşamada teslim olmayarak direnmiş ve bir Ulusal Kurtuluş Savaşı verdikten sonra tam bağımsız bir siyasal düzene kavuşmuştur. Kurtuluşun önderi aynı zamanda kuruculuğun da başkanı olmuştur. Son Osmanlı Meclisinde alınan Ulusal Ant kararı doğrultusunda imparatorluk sonrasında ulus devlet kuruluşuna yönelinmiş ve ikinci aşamada Samsun’a çıkıldıktan sonra, işgal altındaki vatanın tehlikede olduğu belirtilerek milletin azim ve kararı ile bu durumun önleneceği, Amasya Genelgesi ile kamuoyuna açıklanmıştır. Daha sonraki aşamada ise ülkenin her köşesinde yapılan toplantılar ve kurulan derneklerin temsilcileri, Sivas kentinde bir araya getirilerek Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş kongresi özelliğinde olan ulusal düzeyde, Sivas Kongresi toplanmıştır. Bu Kongre, kurucu bir iradeyi yansıtan toplantı olduğu için, buraya katılan Türk ulusunun temsilcileri, ulusal kurucu iradenin oluşumuna katkıda bulunmuşlardır. Devletsizlik ortamında yeni bir devletin kuruluşunun başlangıcı olan Sivas Kongresi, asli kurucu iktidarın Türk ulusu adına siyaset sahnesine çıkmasına yardımcı olmuştur. Anayasa hukuku açısından devletlerin kuruluşunda rol oynayan asli kurucu iktidar Türkiye açısından arandığı aşamada, Sivas Kongresi tarihsel bir oluşum olarak devreye girmiştir. Kongre kararlarına bakıldığında, Ulusal Ant ve Amasya genelgesi ilkeleri doğrultusunda hareket edildiği ve bu iki tarihsel belgeye uygun düşen kararlar alındığı görülmektedir. Ülkede, milli bir iradeyi egemen kılmak ve bu doğrultuda bir ulusal kurtuluş savaşı vermek, savaş sonrasında bir ulus devletini ulusal egemenlik düzeni olarak oluşturmak, devletin kuruluşu için bir temsil heyeti seçmek ve bu heyet aracılığı ile yeni başkent Ankara’da Türk milli devletini kurmak, Sivas Kongresinde Türk ulusunun tam yetkili temsilcilerinin aldıkları kararlardır. Daha sonraki aşamada seçilen heyetin başkanı olarak Mustafa Kemal Ankara’ya gelerek bu kentte yeni devleti ve başkenti kurarken, Sivas Kongresi’nde alınan kurucu kararlar doğrultusunda hareket etmiştir. Kongrede seçilen temsil heyeti, Türk ulusu adına asli kurucu iktidar olarak öne çıkmış ve bu heyetin başkanı olan Mustafa Kemal, devletin kuruluşunda hem meclis hem devlet hem hükümet hem de genelkurmay başkanı olarak kuvvetler birliği ilkesi doğrultusunda hareket ederek savaş içinde olunmasına rağmen kısa zamanda başarılı sonuç alınmasını sağlamıştır.

Devletin hukuk belgesi olan anayasayı Mustafa Kemal hemen meclis gündemine getirmemiş, meclis içindeki grupların öne sürdükleri tasarıları incelemiş ve daha sonra da bölgedeki savaş sonrası oluşumun nereye gideceğine bakmıştır. Sivas Kongresi kararları ile yola çıkan Atatürk ve arkadaşları, devletin kuruluşunda kesin bir kararlılığa varabilmek için Birinci Dünya Savaşı sonrasında Osmanlı hinterlandında nasıl bir oluşumun ortaya çıkacağını yakından izlemişler ve Misakı Milli sınırları dışına çıkmadan bölgesel gelişmelere yakın durmuşlardır. Sivas Kongresi’nden tam bir yıl sonra 1 Eylül I920 tarihinde toplanmış olan Bakü Kurultayı, bu açıdan Türk devletinin kurucu iktidarının beklediği işareti vermiştir. Kuzeydeki büyük oluşum sonucunda ortaya çıkan Sovyetler Birliği’nin öncülüğünde toplanan Bakü Kurultay’ına bütün doğu halkları katılmış ve doğu sorununun nasıl çözüleceği konusunda düşüncelerini öne sürerek görüşlerini belirtmişlerdir. Bu kurultaya son Osmanlı hükümeti adına Enver Paşa ile beraber Ankara hükümeti adına da Mustafa Kemal’in temsilcisi İbrahim Tali Bey katılmışlardır. Kongre sonrasında Sovyetler Birliği, Mustafa Kemal’i ve Ankara hükümetini muhatap olarak kabul edince, İstanbul dönemi sona ermiş ve yeni Türk devleti, kurucu kadronun yönetiminde geleceğe dönük olarak yeni başkent Ankara’da bağımsızlık düzenini oluşturabilmiştir. Cephelerde savaşı kazanan Ankara hükümeti, yeni dönemin büyük gücü Sovyetler Birliği tarafından da resmen muhatap olarak kabul edilince Fransa, Ankara ile temas kurmuş ve bu aşamadan sonra da o zamanın dünya devleti olan Büyük Britanya İmparatorluğu Türk devletini resmen kabul ederek, Lozan’da barış masasına oturmuştur. Sivas Kongresi’nin gündeme getirdiği iç dinamiklerin inisiyatifini Bakü kurultayının getirdiği dış dinamikler tamamlayınca, kurucu iktidar devletin kuruluşunun resmi belgesi olan yeni anayasa yapımına yönelmiştir. Böylece, savaş sonrasında doğu sorunun cereyan ettiği bölgenin gelecekteki haritası belirlenmiş ve Ankara hükümeti de buna göre yeni devletin anayasasının yapımına yönelmiştir. Mustafa Kemal bu oluşumu beklediği için yeni anayasa yapımında aceleci olmamış ve zamanını beklemesini bilmiştir.

Birinci meclisin gündemine ilk önce Halk Zümresi Grubu bir anayasa önerisi getirmiştir. Ne var ki, bu taslak daha çok Sovyet tipi bir devlet oluşumunu öngördüğü için Mustafa Kemal öneriye sıcak bakmamış ve Bakü Kurultayı gibi bir bölgesel oluşumun eski Osmanlı ülkesini nerelere götüreceğini yakından izlemiştir. Bu çerçevede, Bakü kurultayı Sivas Kongresi’nin tamamlayıcısı olmuştur. Yaz aylarında başka anayasa önerileri de meclis başkanlığına verilmiş ama devletin kurucu başkanından herhangi bir öneri gündeme gelmemiştir. Bakü Kurultayı sonrasında Mustafa Kemal kendi el yazısı ile hazırladığı Halkçılık Beyannamesini Türk devletinin ilk anayasa taslağı olarak Meclis gündemine getirmiştir. Halkçılık temeline dayanan bir ulus devletin kuruluşu için gerekli olan ana ilkeler, bu program ve ekinde yer almış Ankara’da merkezi devletin kuruluşu ile beraber yurt düzeyinde vilayetler üzerinden bir taşra örgütlenmesi yeni devletin hukuk düzeni için asli kurucu iktidar tarafından meclis gündemine sunulmuştur. Devletin ulusal egemenliğe dayanması, merkeze bağlı bir düzenli kurulması ile ülkeyi başkent merkezli olarak denetleyecek bir genel müfettişlik yapılanması, anayasa taslağında meclisin onayına sunulmuştur. Böylece Türkiye Cumhuriyeti’nin asli kurucu iktidarının Sivas Kongresi kararlarına dayanan devlet kuruculuğu, Halkçılık Beyannamesi doğrultusunda kabul edilen I921 anayasası ile bçimlenerek tamamlanmıştır. Osman beyin kurduğu Osmanlı devletinin bitişinden sonra yaşanan devletsizlik dönemi, böylece Atatürk’ün Türk ulusunun tam yetkili temsilcisi olarak üstlendiği asli kurucu iktidar misyonunun tamamlanmasıyla sona ermiştir. Bu çerçevede, Türkiye Cumhuriyeti açısından asli kurucu iktidarlık misyonunun sahibi, Sivas Kongresi delegeleri ve bu toplantıdan seçilen Temsil heyeti ve Birinci meclis üyesi olan milletvekilleridir. Bu unsurlardan oluşan asli kurucu iktidarın ortaya koyduğu ulusal, üniter ve Ankara merkezli Türk devletinin ana yapısını sonraki dönemlerde devletin başına geçmiş olan hiçbir siyasal iktidar değiştirememiştir. Çünkü hiçbirisi asli kurucu iktidar olma hakkına ya da şansına sahip olamamıştır. Anayasa hukukun ana konularından birisi olan kurucu iktidar açısından bakıldığında, ara dönemlerde gündeme gelen ve anayasa yapan kurucu ya da danışma meclisleri de asli kurucu iktidar olamamışlardır. Sivas Kongresi kararları ile Halkçılık beyannamesi ilkeleri doğrultusunda hareket edilerek, devletin temelinde var olan ulusal, üniter ve merkezi yapıyı güçlendirilmiştir. Bir anlamda ikinci derecede yer alan tali kurucu iktidarlar, devletin ilk ana kuruluşunu tamamlayan asli kurucu iktidarın yolundan giderek, devletin temel çatısını bozmadan korumuşlardır.

Asli kurucu iktidar olan Kemalist kadro, bir anlamda Kemalist devlet ve cumhuriyet rejimi modelini geliştirerek oluşturmuştur. Bugün hala yoluna devam eden Ankara merkezli ulusal ve üniter Kemalist devlet, asli kurucu iktidarın eseridir. Bu nedenle, Atatürk ilkeleri ve Kemalizm, Türk Anayasa hukukunun temel kaynaklarını oluşturmaktadır. Anayasa hukukunun önde gelen konularından birisi olan Anayasallık bloklu çerçevesinde konu ele alındığında; uluslararası hukuk ile beraber, Türk devletinin ortaya çıkışını hazırlayan olaylar, belgeler ve asli kurucu iktidar olarak Kemalist kadronun ortaya koymuş olduğu bütün siyasal birikim, Türk anayasa hukukunun kaynağı olarak öncelikli bir biçimde anayasal konuları ve sorunları etkilemektedir. Türkiye Cumhuriyeti devleti asli kurucu iktidarın ortaya koyduğu devlet modeli çerçevesinde yoluna devam ettiği sürece, Atatürk ilkeleri anayasanın başlangıç kısmında yer alacak ve Atatürk devrimleri ile eserleri, gene yasal ve anayasal koruma altında sürdürülecektir. Anayasa hukukunun genel ilkeleri ve özellikle Anayasallık Bloklu anlayışı bunun böyle olması gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır. Devletin Kemalist modeli ile Atatürk ilke ve devrimleri, Türk anayasa hukukunun temel kaynağıdır. Hem anayasa ilkeleri açısından pozitif hukuk korumasına sahiptirler, hem de Anayasallık Bloku çerçevesinde Türk anayasa hukukunun birer parçası olarak her zaman için dikkate alınmaları gerekmektedir. Uluslararası hukuk kadar hukukun genel ilkeleri ve siyasal bilimin verileri kadar da Atatürk ilke ve devrimleri, Türk anayasa hukuku ile ilgili sorunların ele alınışında ve çözüme kavuşturulmalarında temel dayanak noktalarıdır. Atatürk Cumhuriyeti devam ettiği sürece bu temel hareket noktalarını ya da kaynakları değiştirmeğe hiçbir tali kurucu iktidar ya da siyasal yönetimin değiştirme hakkı bulunmamaktadır. Bu çerçevede, asli ve tali kurucu iktidarlar arasındaki farkın iyice belirlenmesi ve anayasal cahilliğin önlenebilmesi için yeni kuşaklara anlatılması gerekmektedir. Anayasa hukukunu iyi bilen uzmanlar ve otoriteler bu konularda çok dikkatli konuşurlarken, bu konuları hiç bilmeyen siyasetçiler ya da iktisatçılar bol keseden atarak ahkâm kesebilmektedirler. Bu yüzden Türk anayasa hukuku fazlasıyla zarar görmekte ve birçok sorun değişik yönlere çekildiği için, içinden çıkılmaz bir duruma yaratılmaktadır. Türkiye’de yeni bir anayasa isteyen, küreselci, liberal, mandacı ve dinci çevrelerin anayasa hukukunun bu kısımlarını iyi bilmeleri gerekmektedir aksi takdirde yeni anayasa istekleri sürekli olarak sonuçsuz kalmağa mahkûm olacaktır. Onların istediği türden yepyeni bir anayasa asli kurucu iktidar sorunu yüzünden hiçbir zaman söz konusu olamayacaktır. Ne var ki, ikinci derecede hareket edebilecek tali kurucu iktidarlar, asli kurucu iktidarın iradesine uygun olarak bazı değişiklikleri her zaman için gündeme getirebileceklerdir. Böylece yenilenecek Türk anayasası da zaman içerisinde ortaya çıkan gereksinimlerin karşılanması açısından kendisinden beklenen misyona uygun olarak Türk devletinin omurgası ya da çatısı olarak hizmet vermeğe devam edebilecektir.

Hukuk ve devlet sistemlerinin hem teorik hem de uygulamadan gelen pratik yönleri bulunmaktadır. Hukuk sistemleri uygulanan işlemlerin bir bütünü olarak aynı zamanda bir teorik temele ve çıkış noktasına da sahip bulunmaktadır. Hukuk teorisi açısından bakıldığında, Hans Kelsen tarafından konulmuş olan Normativist pozitivizm anlayışı devlet ve hukuk arasındaki bağlantıyı teorik olarak açıklamaktadır. Bu teoriye göre; Viyana okulunun kurucusu Hans Kelsen hukuk için gerekli olan asli ve sürekli unsurları bir araya getirmeğe çalışmıştır. Hukukun saf bir düzeye gelebilmesi, için diğer alanlardan gelen çeşitli unsurlardan temizlenmesi gerekmektedir. Hukukun özünü norm olarak gören bu teoriye göre hukuk sistemi kurallardan meydana gelmektedir ve bu nedenle kuralların dışında kalan unsurların önemi ikinci derecede kalmaktadır. Hukuk bir normatif bilim olarak devlet ile ayniyet taşır ve bütünselleşir. Birer hukuki varlık olan devlet yapıları bu doğrultuda kurallardan oluşmaktadır. Devletlerin hukuk düzenleri birer hiyerarşik normlar sistemidir. Hukuk uygulayan bütün kurumların ve devlet organlarının ortaya koyduğu kurallar, devlet çatısı altında bir normlar hiyerarşisi ve sistemi oluşturmaktadır. Buna göre her norm daha üst düzeydeki normlara uygun olarak organlar ya da kurumlar tarafından konulmalıdır. Devletler birer hukuk düzeni olarak normlar hiyerarşisinden meydana gelmektedir. Bütün normlar bir üst norma tabi olduğu için en üst düzeyde bir temel norm bulunmaktadır. Bu temel norm devletin içeriğini ve çekirdek yapısını ortaya koymaktadır. Özellikle hukuk devletlerinin kurallar bütünü olması nedeniyle, bütün normların bağlı olduğu en üst düzeydeki norm olarak temel normlar devletlerin özünü oluşturduğu gibi anayasaların da temelini meydana getirmektedir. Kelsen’in saf hukuk teorisine göre devlet ve hukuk aynıdır. Bu aynılık içerisinde her ikisinin de temelinde bir büyük norm bulunmaktadır ve bu norm diğer kuralları belirli bir hiyerarşik düzen içerisinde kendisine bağlı tutmaktadır. Hukuk normları piramide benzer bir yapı içerisinde devletin çatısı altında yer almaktadırlar. Bütün hukuk sistemi, piramidin en tepesinde bulunan en genel ve soyut büyük norma bağlı bulunmaktadır. Bu en tepede yer alan büyük norm aynı zamanda daha alt düzeyde normlar yaratma yetkisine sahip olan bir oluşum olarak yön göstermektedir. Normlar hiyerarşisinde en genel ve en soyut normdan en özel ve somut normlara doğru bir geçiş söz konusudur. Temel norm hukuka dayanak noktası olurken aslında hukuk dışı bir alandan gelmektedir. Daha çok toplum içerisinde meydana gelen sosyal ve siyasal oluşumların sonucunda ortaya çıkan temel norm, devletin kuruluş aşamasında bu örgütlenmenin en tepe noktası olarak hem özünü oluşturmakta hem de hukuk sistemine kaynaklık ederek bütün diğer normlara yön göstertmektedir. Devletlerin hukuki yapılarını belirleyen anayasalar da temel norm en tepedeki genel ilke olarak diğer anayasa maddelerine kaynaklık eder ve yön gösterir. En tepede yer alan temel norma, bütün devlet kurumları ve hukuk kuralları uygun olmak zorundadır. Temel norm devletin ve siyasal rejimin özü olarak kimliğini ve yapısını belirler.

Birer hukuk sistemi olan devletlerin temelinde yer alan büyük normları genel olarak asli kurucu iktidarlar belirlemektedirler. ABD’nin bir federasyon olması, İngiltere’nin bir hanedan devleti ya da krallık yapısına sahip bulunması ya da Türkiye Cumhuriyeti devletinin ulusal, üniter ve merkezi bir devlet olması ilkesi bu devletler açısından birer temel normdurlar. Washington ve arkadaşları ABD’yi bir federasyon olarak kurarlarken devletin karakterini temsil eden temel normu bir asli kurucu iktidar olarak belirliyorlardı. Benzeri bir durumun, Atatürk ve arkadaşlarının Türkiye Cumhuriyeti’ni kurma aşamasında asli kurucu iktidar olarak hareket ettikleri aşamada gündeme geldiği görülmektedir. Washington ve arkadaşlarının kurucu babalar olarak ortaya koydukları siyasal yapı iki yüz yılı aşkın bir süredir asli kurucu iktidardan gelen bir miras olarak nasıl devam ediyorsa, Atatürk ve arkadaşlarının ortaya koydukları ulusal, üniter ve merkezi devlet modeli ile çağdaş cumhuriyet rejiminin aynı doğrultuda devam etmesi gerekmektedir. Obama ABD başkanı olarak kurucu babaların iradesine bağlı kalacaklarını açıklarken, Türk devletini yöneten güçlerinde benzeri bir doğrultuda, Türkiye’nin kurucu babaları olan Atatürk ve arkadaşlarının kurucu iradelerine saygılı olmaları normal koşullarda beklenmektedir. O zaman her türlü anayasa değişikliği önerisinin Türk devletinin ulusal, üniter ve merkezi yapısına saygılı olması beklenmektedir. Yeryüzündeki bütün devletler kurucularının iradesiyle oluşan siyasal ve hukuki yapılarını normal koşullarda koruyarak varlıklarını sürdürmek ve geleceğe dönük olarak yaşamlarını güvence altına almak isterler. Bu açıdan, bütün devletler kendi halklarına bir sonsuzluk güvencesi vermek durumundadırlar. Avrupa ülkelerinin birçoğunun anayasa hukukunda, halkların geleceğe dönük yaşamlarını sürdürebilmeleri açısından devletler bir sonsuzluk güvencesi vermektedirler. Kendi halklarına sonsuzluk güvencesi vermek durumunda kalan devletler de sahip oldukları siyasal ya da hukuki yapının özünü ve dayandığı temel normu koruyarak hareket etmek durumundadırlar. Her devlet kuruluşundan gelen siyasal yapı ile geleceğe dönük varlığını normal koşullarda sonsuza kadar sürdürmek ister. Ne var ki ortaya çıkan siyasal gelişmeler savaşlar ve işgaller bazı küçük ve zayıf devletlerin ortadan kalkmasına neden olurlar. Ya da emperyal güçler ellerine geçirdikleri olanakları kullanarak, zayıf ve küçük devletleri tasfiye ederek daha büyük bölgesel siyasal oluşumları gündeme getirebilirler. Devletler tarihsel süreç içerisinde belirli dönemeçlere geldiklerinde başka siyasal oluşumlar ya da devlet projeleri doğrultusunda ortadan kalkmaya zorlanabilirler. Savaş ya da işgal gibi zor kullanma yöntemlerinin ötesinde bazı devletler içeriden çöküşe zorlanabilirler. O aşamada, devletin dayanağı olan temel normun anayasadan çıkartılmaya çalışıldığı ya da büyük güçlerin, emperyal devletlerin işine gelen, çıkarlarına uyan, başka bir temel normun öne çıkarılarak var olan yapının dönüşüme zorlandığı görülmektedir.

Anayasa hukukunun en önde gelen konuları olan asli kurucu iktidar olgusu, anayasallık bloku ve saf hukuk teorisi açılarından Türkiye’nin bugün karşı karşıya kaldığı anayasa sorununa bakıldığında, Türkiye Cumhuriyeti’nin bugünkü siyasal ve hukuki yapısını oluşturan temel norm konumundaki Atatürk’ün devlet modelinin kaldırılmak istendiği görülmektedir. Asli kurucu iktidarın ne olduğunu bilmeyen siyasal iktidarlar, tali kurucu iktidar olarak kurucu önder Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti devlet modelinin dayandığı ilkeleri ve yapıyı tümüyle kaldırmak ya da değiştirmek isteyerek ciddi anlamda bir anayasal suç işlemektedirler. Anayasa hukukları kendisini ortaya çıkaran yapılara ve kuruculara öncelikle saygılı davranmayı ve bu iradeye uygun olarak davranmayı gerekli kılmaktadır. Bu doğrultuda Türkiye Cumhuriyeti devletinin ve anayasasının temel normu asli kurucu iktidarın başı olan Atatürk’ün devlet modeli, Atatürk ilke ve devrimleridir. Devletin temelinde var olan Kemalist öz, Türkiye Cumhuriyeti devletinin temel normudur. Bu nedenle de ikinci derecedeki tali kurucu iktidarlar ya da hükümetler tarafından onların siyasal çıkarları ya da plânları doğrultusunda değiştirilemez. Hiçbir biçimde yapılan anayasa değişikliklerinde Türkiye Cumhuriyeti devletinin temel normu olan Atatürk’ün devlet modeline dokunulamaz, Atatürk ilkeleri yok sayılamaz. Atatürk devrimlerini koruyan ilkelere ters düşerek bu devrimlerin zarar görmesine neden olunamaz. Türkiye Cumhuriyeti anayasasının başlangıç hükümleri ile beraber değişmez maddeleri de temel normlar olarak korunmak durumundadırlar. Anayasa hukukuna ve anayasal blok anlayışına göre temel norm olarak değişmez maddelerde yer alan ulusal, üniter, merkezi, laik, demokratik, sosyal hukuk devleti modeli sonuna kadar korunmak zorunluluğu vardır. Anayasalar her zaman için kısmi değişiklikler ile parlamentolarda belirli bir uzlaşma zemininde ele alınarak değiştirilebilirler. Ne var ki, bütünüyle yepyeni bir anayasayı asli kurucu iktidar inisiyatifine karşı doğrultuda yapmak ya da anayasallık bloku çerçevesinde güvence altına alınan uluslararası hukuk, hukukun genel ilkeleri ve Atatürk ilkelerine aykırı düşecek değişikliklere gitmek anayasa hukuku açısından mümkün değildir. Türk ulusu ve Türkiye Cumhuriyeti kendilerini tarih sahnesine çıkaran asli kurucu önder Atatürk’ün eserine ve mirasına sahip çıkarak sonsuzluğa kadar varlığını koruyabilecektir. Türk devletinin temel normu bu durumu zorunlu kılmakta ve bu doğrultuda Türk ulusu ile devletine emir vererek yön göstermektedir.

Prof. Dr. Anıl ÇEÇE

EGE ADALARI SORUNU DOSYASI /// E. KUR. ALB. ÜMİT YALIM : MİLLİ S AVUNMA BAKANLIĞI, EGE’DEKİ YUNAN İŞGALİNE NEDEN SEYİRCİ KALIYOR ?…


E. KUR. ALB. ÜMİT YALIM : MİLLİ SAVUNMA BAKANLIĞI, EGE’DEKİ YUNAN İŞGALİNE NEDEN SEYİRCİ KALIYOR ?…

*Yunanistan, Ege Denizi’nde uluslararası antlaşmaları ve uluslararası hukuku yok sayarak devlet uygulamaları yaparken, Türk Savunma Bakanlığı’nın bu duruma seyirci kalması dikkat çekiyor.

*Savunma Bakanı Hulusi Akar ve Bakanlık, sadece Doğu Ege Adaları’nın Gayri Askeri Statüde olduğunu ve silahlandırıldığını vurguluyor ancak adaların hukuki statüsünü görmezden geliyor.

*Taşoz, Semadirek, Limni, Midilli, Sakız, Sisam, Ahikerya, İpsara ve Bozbaba olmak üzere toplam 9 Ada’dan oluşan Kuzey Ege Adalarının hukuki statüsü 13-14 Şubat 1914 tarihli Altı Büyük Devlet (Almanya, Avusturya-Macaristan, İngiltere, İtalya, Fransa ve Rusya) Kararı ve 1923 Lozan Antlaşması’nın 12 ve 13. maddeleri ile belirlendi. Yunanistan’a adaların egemenliği değil, sadece kullanma hakkı yani zilyetlik (possession) verildi. Adaların mülkiyeti ile deniz yetki alanları ve hava sahası Türkiye’de kaldı.

*03 Ekim 2021’de düzenlenen MSB Basın Bilgilendirme Toplantısı’nda, denizlerimizdeki hak alaka ve menfaatlerimizin korunduğu belirtilmiştir. Ancak, Yunan Deniz Kuvvetleri, PARMENION-21 Tatbikatı kapsamında, 29 Eylül 2021’de, Sakız Adası’nın karasularında askeri tatbikat icra etti. Yunanistan’a kullanma hakkı verilen Sakız Adası, 1914 Altı Büyük Devlet Kararı ve 1923 Lozan Antlaşması’na göre Türk Adası olup etrafındaki karasuları da Türk Karasuları’dır. MSB ve Türk Deniz Kuvvetleri, Yunan Deniz Kuvvetleri’nin Sakız Adası Türk Karasuları’nda askeri tatbikat yapmasına seyirci kalmıştır.

*Yunan Savunma Bakanı Yardımcısı Nikolaos Chardalias, 29 Eylül 2021’de İzmir Koyun Adası’na askeri helikopter ile gelerek adada görevli Yunan askerlerini denetledi. Chardalias, 2004’ten beri Yunan işgali altında olan İzmir Koyun Adası’nda, işgalci Yunan askerleri ile birlikte egemenlik ve bayrak gösterisi yaptı.

*Yunan Milletvekili Vasillis Ypsilantis de 2004’ten beri Yunan işgali altında olan Aydın Eşek Adası’na, 29 Eylül 2021’de geldi. Ypsilantis, Aydın Eşek Adası’nda, Belediye binasının önünde, Yunan ve AB bayraklarının altında Belediye Başkanı Evangelos Kottoros ve diğer yetkililer ile birlikte egemenlik ve bayrak gösterisi yaptı.

*Savunma Bakanlığı, adalarımızın işgaline yine seyirci kaldı.

İŞGALE SEYİRCİ KALANLAR ÖDÜLLENDİRİLİYOR !…

*Tayyip Erdoğan’ın başkanlığındaki Yüksek Askeri Şura, işgale seyirci kalan generalleri ödüllendiriyor. Ödüllendirilen generaller, işgale seyirci kalmaya devam ediyor. Peki, bu vatanı kim savunacak? Vatan topraklarına kim sahip çıkacak? Yunan işgali altında bulunan 20 Türk Adası ve 2 Türk Kayalığı’ndaki Yunan, Bizans ve AB bayraklarını kim indirecek? Vatan topraklarındaki 6 bin Yunan askerini kim def edecek?

Konu hakkında yaptığım açıklamalar ve belgeler ek dosyalarda sunulmuştur.

Saygılarımla,

Ümit YALIM

Milli Savunma Bakanlığı eski Genel Sekreteri

N0T: Değerli Gazeteci, Ekonomi Yazarı Ege CANSEN, bugünkü köşe yazısında Yunanistan’ın düşman olmadığını iddia etmiştir. Sayın CANSEN’in, Yunanistan’ın 2004’ten bugüne kadar 20 Türk Adası ve 2 Türk Kayalığını işgal ettiğinden haberi olmadığı anlaşılmaktadır. CANSEN’in yazarlık yaptığı gazeteyi bile okumadığı düşünülmektedir. Vatan topraklarına sahip çıkan aklı-selim insanları saçmalamakla suçlayan CANSEN, bugünkü Sözcü Gazetesi’nin 12. sayfasındaki haberi okursa ne kadar vahim hata yaptığını görecektir. Sayın CANSEN’in, bugünkü yazısını düzeltecek şekilde yeni bir yazı yazması önem arz etmektedir.

DOKUMANLARI BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.

TSK DOSYASI : Milli Savunma Bakanı ve OYAK Yetkililerine Duyuru


SAVUNMA BAKANI HULUSİ AKAR, OYAK GENEL MÜDÜRÜ SÜLEYMAN SAVAŞ ERDEM,

OYAK YÖNETİM KURULU BAŞKANI MEHMET TAŞ, OYAK DENETİM KURULU ÜYESİ ALİ ÇARDAKÇI ve

OYAK İNŞAAT GENEL MÜDÜRÜ’NÜN DİKKATİNE…..

***

*15 Ekim 2021 Cuma günü saat 17:00 sularında, OYAK Genel Müdürlüğü tarafından, İstanbul Başakşehir OYAKKENT 3 SİLÜET Projesi’ndeki 1003 konut, 23 villa ve 20 ticari ünitenin 16 Ekim 2021 Cumartesi gününden itibaren herkese açık olarak (bütün yerli ve yabancılara) satışa sunulacağı duyurusu yapılmıştır. Duyuru da, OYAK Üyelerinin şahsen veya vekil yönlendirerek işlemlerini sadece İstanbul Başakşehir’deki satış ofisinde yaptırabileceği belirtilmiştir.

*OYAK Üyelerinin haberdar olabilmesi için en az 3 gün (72 saat) önceden yapılması gereken satış duyurusu sadece 15 saat önce yapılmış ve böylece İstanbul dışında bulunan veya Irak, Suriye, Libya ve İç Güvenlik Harekât alanında görev yapan ya da denizde ve havada seyir halinde olan OYAK Üyeleri ile vekillerinin satış işlemlerine erişimi alenen engellenmiştir.

*Türkiye Cumhuriyeti’nin hak ve menfaatlerini korumak için kelle koltukta görev yapan OYAK Üyelerinin konut satın alma hakları, OYAK Genel Müdürü Süleyman Savaş Erdem ve OYAK Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Taş tarafından kasıtlı olarak ve alenen yok edilmiştir. OYAK’ı kanun ve kural tanımadan, babalarının çiftliği gibi yöneten Erdem ve Taş’ın yüzünden, 16 Ekim 2021’de, İstanbul Başakşehir’deki OYAK Satış Ofisi’ne çok az sayıda (10 civarında) OYAK Üyesi gelebilmiştir.

*Satış Ofisi civarındaki izdihamda dikkat çeken görüntülerden birisi de yüzlerce emlakçının, üzerinde emlak ofislerinin ad ve iletişim bilgilerinin bulunduğu lüks araçları ile bölgede hazır olmaları ve bütün giriş kapılarını tutmuş olmalarıydı.

*Araplar dahil çok sayıda yabancı alıcının da bulunduğu yoğun kalabalık yüzünden halen görevde olan Ordu Komutanı Korgeneral’in eşi bile ana giriş kapısının uzağında ve arka sıralarda zar zor yer bulmuştu.

*Yoğun kalabalık nedeniyle OYAK Satış Ofisi yetkilileri saat 10:00 sularında açıklama yaparak satışı ertelediklerini duyurdu. Erteleme kararı üzerine başta emlakçılar olmak üzere OYAK ile hiçbir alakası olmayan kalabalık grup OYAK Satış yetkililerini yuh çekerek protesto etti.

*Önceki yıllarda inşa edilen Başakşehir OYAKKENT 1. ve 2. Etapta yapılan konutlar önce OYAK Daimi Üyeleri ile birinci derece yakınları (anne, baba, eş ve çocukları) için satışa sunulmuş, belirli bir sürede satılmayan konutlar daha sonra halka arz edilerek satılmıştı.

*Satışa sunulan konutların arsası, OYAK Daimi Üyeleri’nin maaşlarından kesilen paralar ile alınmıştır. Yani, İstanbul Başakşehir OYAKKENT 3 SİLÜET Projesi’nin arsası OYAK Daimi Üyeleri’ne aittir.

*205 Sayılı OYAK Kanunu’nun 33. Maddesi’nde OYAK Kurumunun yapacağı hizmetler açık bir şekilde yazılmış olup anılan maddenin (g) fıkrasına göre, OYAK Kurumu ve OYAK Yönetim Kurulu, Kurumun daimi üyelerine (aktif-muvazzaf ve EMS Sistemindeki emekli üyeler) ait arsalar üzerinde meskenler inşa etmeye ve kendilerine (OYAK Üyelerine) satmaya yetkilidir. OYAK Kanunu’na göre, İstanbul Başakşehir OYAKKENT 3 SİLÜET Projesi’ndeki konutlar, önce ve en az bir hafta süreyle OYAK Daimi Üyelerine satışa sunulmalı, tanınan sürenin sonunda satılamayan konutlar halka arz edilerek satılmalıdır.

*Daha önce Total-M Oil, Sagra ve Tamek şirketlerinin satın alınması işlemlerinde OYAK Kanunu’nun 3. ve 17. Maddelerini ihlal eden ve tarafımdan dava edilen OYAK Yönetimi, OYAKKENT 3 SİLÜET Projesi’ndeki konutları önce OYAK Üyelerine sunmadan ve doğrudan herkese satışa sunarsa, tarafımdan dava edileceğini bilmelidir.

Gereğini rica ederim.

Ümit YALIM

OYAK Daimi Üyesi

Milli Savunma Bakanlığı eski Genel Sekreteri

CUMHURİYET REJİMİ DOSYASI /// ALİ ATEŞ : YENİ REJİMİN YENİ HUKUK SİSTEMİ : “BANA GÖRE SUÇ”


ALİ ATEŞ : YENİ REJİMİN YENİ HUKUK SİSTEMİ : "BANA GÖRE SUÇ"

16-05-2021

Hukuk devleti gitti şahsım devleti geldi

Vesayet rejimi diye liberaller ve gericiler tarafından kodlanan “eski rejime” alternatif olarak kurulan “yeni rejimin” 1923 Cumhuriyeti’ni yıkarak kendisini kurduğunu bu anlamıyla 2. Cumhuriyet kavramı ile de açıklamakta mahsur olmayan bir yönetim biçimi altındayız. Başkanlık rejimi bunun başka bir adı. Parlamenter sistemin yerine “kurulan” yeni rejim tek adam yönetiminin bariz örneği olarak karşımızdayken burjuva düzenin geleneksel yönetim yapılarını da ayaklar altına alması nedeniyle bizzat sermaye sınıfının başka kanatları tarafından da eleştiriye tabi tutuluyor.

İlk altı çizilmesi gereken nokta şu: 1923 yılında temelleri atılan rejime yani Birinci Cumhuriyet’e yönelik her türlü eleştiri ve reddiye üzerine kurulup daha özgürlükçü daha sivil olacağı daha milli iradeye dayanacağı iddia edilen “yeni rejimin” büyük bir yanılsama olduğu karşımıza çıktı. Buna başarısızlık denebilir mi tartışılmalı. Çünkü başarısızlık başarı olasılığını da içeriyor. Bu anlamıyla AKP eliyle kurulan “yeni rejimin” bir başarısızlık değil aslında gerici ve liberal ideolojinin somut durumunun somut göstergesi olarak değerlendirilmesi teorik bir doğru olarak başa yazılmalı. Evet İkinci Cumhuriyet adıyla kurulan rejim “vesayet rejimi” diye adlandırdığı rejimi eleştirirken kullandığı “milli irade” kavramı yalanın ve sahtekarlığın ifadesi ve aynı zamanda gerici siyasi hareketin genlerine işlemiş bir karakteristik durumun ters yüz edilmiş bir propaganda malzemesiydi.

Evet gerici rejim daha baskıcı daha otoriter milli iradeyi değil tersine vesayeti ve tek adam otokrasisini göstermesi bakımından büyük bir yanlışlamadır.

Altı çizilmesi gereken ikinci nokta ise böylesi bir rejimin bugün geldiği nokta: Ürkütücü bir durumu gösteriyor. Artık hukukun ve Meclis’in yerini doğrudan Ortaçağ yönetim biçimlerine benzer padişah ve derebeyi hükümranlığını andıran bir durum karşımıza çıkıyor. Yönetim biçimi hukuksal bir zemine değil doğrudan kişisel bir zemin üzerinden tarif ediliyor.

Erdoğan’ın başkanlık rejimi ile neredeyse bütün kararları kişisel karar haline getirmesi Bakanlar Kurulu’nu bile gereksiz hale getiren ve Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda görevli danışmanlar eliyle başka bir işleyişi yaşama getiren bir durum yaratmış bulunuyor. Bakanlar Kurulu’nun bile işlevsiz kalması Meclis’in zaten göstermelik ve sembolik bir kurum haline dönüşmesi başkanlık rejiminin sonuçları olarak karşımızda duruyor. Bugün başkanlık rejiminde Meclis bir tasdik kurumu olarak işlev görüyor sandık ve millet iradesinin yansıması olarak Meclis’in devre dışı kalması aslında “milli iradenin” yok sayılması anlamına geliyor. Evet başkanlık rejimi yıllardır vesayet rejimini kaldırdık diyenlerin diktatörlüğüne dönüşüyor. Vesayet diktatörlükten daha evla sayılır mı bu bile başlı başına bugünkü rejimin niteliğini göstermesi bakımından ölçülmesi gereken bir durum gibi duruyor.

Tek adam rejiminin bir başka sonucu daha var: O da ülke yönetiminde Bakanlar Kurulu ve Meclis’in devre dışı kalması kadar anayasa ve kanunların da devreden çıkarılması. Artık anayasa ve kanunlar devlet yönetiminde uyulması gereken metinlerden daha çok uydurulması gereken metinler olmaktan bile uzak durumda. Kelimenin tam anlamıyla anayasanın ve kanunların yok sayıldığı yeni bir kanuni-hukuki zemin yaratılan bir durumla karşı karşıyayız.

Bu zeminin metinleri ise kararnameler ve genelgeler! Artık ülke Meclis’te görüşülen yasalarla değil doğrudan Cumhurbaşkanı’nın kararnameleri ve bakanların genelgeleri ile yönetiliyor. Bunların anayasaya ya da kanunlara uygun olup olmadığı yetki çerçevesinde bir sorumluluk bulunup bulunmadığının kimsenin umurunda olmadığı bir süreçten geçiliyor.

Doğrudan Olağanüstü Hal Yönetimi gerekçe gösterilerek Kararnamelerle yönetilen ülke bugün içki satışını bile yasaklayan genelgelerle yönetilmeye devam ediyor. Sıkışıldığında ise işin kılıfı örneğin içki yasağı gündeminde olduğu gibi sonradan Hıfzısihha Kurulları devreye sokularak dikilmeye çalışıldı.

Bugün başkanlık rejiminde tek adam yönetiminin bir başka ve asıl üzerinde durulması gereken nokta ise tüm bunlarla birlikte artık suç tanımının bile anayasaya ya da kanunlara göre değil bu anlamıyla yargı kurumlarının tanım alanı dışına çıkarılarak doğrudan bakanların kişisel değerlendirmelerine göre yapılabiliyor. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı İmamoğlu’nun elleri arkasından bağlı fotoğrafı üzerinden “bana göre suç” tanımı yapması herkesin üzerinde bir kere düşünmesi gereken çok tehlikeli bir durumdur!

Ticaret Kanunu’na Medeni Kanun’a Ceza Kanunu’na ya da anayasa göre değil bir bakanın kişisel düşüncesine göre uyumsuz bir durumun suç teşkil edilmesi dehşet bir durumdur! İçişleri Müfettişlerinin ve savcılarının görevlendirildiği ve sonrasında sorumluluğu birbirlerinin üzerine atan açıklamalarla işi geçiştirmeye çalışmaları ve sonradan Soylu’nun bu açıklaması aslında talimatın kimler tarafından verildiğinin de ikrarı anlamına geliyor. “Bana göre suç” söylemi ülkemizin yaşadığı yönetim zihniyetinin ne olduğunu fazlasıyla anlatıyor!

Artık hukuk devleti kavramının bile ayaklar altına alındığı bir durumla karşı karşıyayız! AKP bir burjuva iktidarı olarak burjuvazinin değerlerini bile aşan bir Ortaçağ yönetimine yönelmiş durumda. “bana göre suç” diyenler yarın mahkemeleri bile kaldırırsa kimse şaşırmamalı…

LİNK : https://gazetemanifesto.com/2021/pusula-yeni-rejimin-yeni-hukuk-sistemi-bana-gore-suc-438990/