NÜKLEER DOSYASI /// Mehmet Zeki Bodur : ABD, İncirlik’teki Nükleer Silahlarını Çekebilir mi ???


Mehmet Zeki Bodur : ABD, İncirlik’teki Nükleer Silahlarını Çekebilir mi ???

Yunan haber sitesi Greek City Times’ın haberine göre, ABD’nin Türkiye’nin Adana ilindeki İncirlik Hava Üssü’nde depoladığı 50 nükleer savaş başlığını Yunanistan’a taşımaya hazırlandığı yönündeki söylentilerde son zamanlarda artış yaşandığına dikkat çekti.

ABD, Soğuk Savaş sona erdikten sonra NATO ülkelerinden nükleer bomba çekmeye zaten başlamış, 2000’li yıllardan beri Türkiye’den 40 nükleer bombayı geri çekmiş ancak 50’si halen Türkiye’dedir.

Haberde, “İncirlik Hava Üssü, 1955 yılından bu yana Türk-Amerikan ortak kontrolü altında. Üs, Arap dünyasına kapı eşiğinde bulunması ve Sovyetler Birliği’ne yönelik Amerikan nükleer bombalarını depolamak için uygun bir yer olması nedeniyle NATO ittifakının en stratejik varlıklarından biridir” denildi.

Washington Examiner’a konuşan Avrupa Senatosu Dış İlişkiler alt komitesine başkanlık eden Wisconsin Senatörü Ron Johnson ve Amerikalı analistlere göre, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın "rahatsız edici" dış politikası, ABD’li yetkilileri İncirlik Hava Kuvvetleri üssünden çekilme hazırlıklarını yoğunlaştırmaya teşvik etti .

Wisconsin Senatörü Ron Johnson yaptığı açıklamada, “İncirlik’e ne olacağını bilmiyoruz. En iyisini umuyoruz, ancak en kötüsünü de planlamalıyız" dedi. ABD’li Senatör Johnson, "Türkiye’deki varlığımızı ve işbirliğimizi sürdürmek istiyoruz. Bu stratejik değişimi yapmak istediğimizi sanmıyorum, ama sanırım, Erdoğan’ın gittiği yolun iyi olmadığı durumun gerçekliğine savunmacı bir duruşla bakmalıyız" yorumunda bulundu.

Erdoğan, geçmişte Amerikalıları İncirlik’ten atabileceğini; 50 kadar nükleer savaş başlığının bölgede yeni bir eve ihtiyaç duyabileceğini ifade etmekten çekinmedi” diyen Senatör Johnson, “İncirlik’ten olası bir çıkış yapmayı düşünürken, hali hazırda Yunanistan’a alternatif olarak bakıyoruz" dedi.

Johnson, "Erdoğan’ın Türkiye’yi tuttuğu yol çok talihsiz bir durum. Rahatsız edici. Bu çok endişe verici. Kesinlikle Yunanistan ile askeri işbirliğimizi artırmamızın ve geliştirmemizin nedenlerinden biri de bu. Suda Körfezi’ndeki varlığımızı güçlendiriyoruz; dürüst olmak gerekirse, Türkiye’deki varlığımız kesinlikle tehdit altında" dedi.

Öte yandan emekli Hava Pilot Tümgeneral Beyazıt Karataş’ta yaptığı açıklamada, ABD’nin zaman zaman nükleer silahları Romanya ve Yunanistan’a taşınmasını gündeme getirdiğini belirterek, "Yunan halkı bu talep karşısında ayağa kalktı. ‘Topraklarımızda nükleer bomba istemiyoruz’ dediler. Nükleer bombalar uçaklar aracılığıyla atıldığı için, İncirlik menzil açısından hedef ülkeye yakınlık açısından olağanüstü kolaylık sağlıyor. Siz bombaları buraya koyduğunuz anda, 1-2 saat menzilden kazanıyorsunuz" ifadelerini kullanmıştı.

ABD’nin Türkiye’nin izni olmadan bu nükleer silahları çekemeyeceğinin altını çizen Karataş, "Nükleer bombaların taşınması için öncelikle ev sahibinin onayı gerekli. Taşıyabilmeleri için emniyetli bir yer bulmaları lazım ki, bu şu anda yok." ifadelerine yer vermişti. ABD nükleer silahları, elektronik sistemler ve ağır silahlı ABD birlikleri tarafından korunan sertleştirilmiş sığınaklarda saklanıyor.

Bilindiği üzere ABD’nin İncirlik’in dışında halen İtalya, Belçika, Hollanda ve Almanya nükleer silahları bulunuyor. Soğuk Savaş sırasında ABD, diğer NATO ülkelerinin yanı sıra Türkiye’ye de B-61 nükleer bomba yerleştirmişti.

Bu silahların yerleştirilmesindeki esas fikir ABD’nin, bombalara ev sahipliği yapan bir ülkenin Sovyet işgalini engellemek için nükleer savaşı göze alacak bir hareketi engellemek, Sovyet kara kuvvetlerini caydırmak ve ABD müttefiklerini güvence altına almaktı.

Hala Türkiye’nin güneyinde, İncirlik Hava Üssü’nde ve Belçika, Almanya, İtalya ve Hollanda’da bulunan 50 bomba, Soğuk Savaş stratejisinin son nükleer kalıntıları olarak durmaktadır.

Aslında ABD, Soğuk Savaş sona erdikten sonra NATO ülkelerinden nükleer bomba çekmeye başlamıştı. Wisconsin Senatörü Ron Johnson yaptığı açıklama belirtilen hususlar nükleer silahların kaldırılması için ana neden olarak gözükmemekte, aslında zaten ABD politikası olarak zaten uygulanmaktaydı. ABD bu silahları 2016 darbe girişiminden sonra Türkiye’de bırakmış ancak bu olay nükleer silahların güvenlikleri konusunda ABD’de ciddi endişeler uyandırmıştı. Bu olaydan sonra, ABD Savunma ve Enerji departmanları onları nasıl kaldıracaklarını planlamaya başlamışlardı.

Ancak bu nükleer silahların Türkiye dışına çıkarılması bazı fiziksel riskler taşımaktadır. Bombalar çok ağır değildir, ancak nükleer malzemenin taşınması önemli güvenlik önlemleri gerektiriyor. Buna ek olarak, Türk hükümetinin nakliye uçaklarının inişine veya karadan veya denizden kargo konvoylarının gönderilmesine yardım etmesi gerekecektir.

ABD’nin nükleer silahları Türkiye’den kaldırmasına yönelik endişeleri politiktir. ABD’nin endişelerinden biri, Türkiye’nin bu hareketi NATO’dan uzaklaşma olarak algılayabilmesidir. Bu, Türkiye’nin Rusya ile daha yakın bağlar aramasına yol açabilir.

Buna ek olarak, nükleer silahların Türkiye’den çekilmesi, diğer bombaların kamuya açık bir şekilde popüler olmadığı Belçika, Hollanda ve Almanya’dan da kaldırılması taleplerine yol açabilir. Bu ise ABD’yi korkutmaktadır. ABD ayrıca nükleer silahların gideceği ülkelerdeki kamuoyunun da bu silahlara karşı tepki göstereceğinden endişe duymaktadır.

Sonuç olarak nükleer silahların başka bir ülkeye taşınması Wisconsin Senatörü Ron Johnson’ın açıklamasında belirttiği hususlara bağlı olarak değil ABD politik endişelerine bağlı olarak şekillenecektir.

Kaynak: https://greekcitytimes.com/2020/09/12/is-the-us-about-to-move-its-50-nuclear-bombs-from-turkey-to-a-greek-island/

DIŞ POLİTİKA DOSYASI /// ERCAN CANER : ABD-Kıbrıs İlişkileri


ERCAN CANER : ABD-Kıbrıs İlişkileri

14 Eylül 2020

Çember Daralıyor

ABD ve Kıbrıs Cumhuriyeti; Kıbrıs Kara, Açık Deniz ve Liman Güvenliği Merkezi (CYCLOPS[1] Cyprus Center for Land, Open-Seas & Port Security) olarak adlandırdıkları bir ortak eğitim merkezi kurdu.

Ercan Caner, Sun Savunma Net, 14 Eylül 2020

ABD-Yunanistan Stratejik Diyalog Enerji Çalışma Grubu

Birleşik Devletler ve Yunanistan yönetimleri, 29 Haziran 2020 tarihinde, iki ülke arasında oluşturulan Stratejik Diyalog Enerji Çalışma Grubu ikinci üst düzey toplantısını gerçekleştirdiler. ABD Delegasyonu Başkanı olan ABD Enerji Kaynakları Dışişleri Bakan Yardımcısı Francis R. Fannon, ABD Enerji Bakanlığı Enerji Bakan Yardımcısı Mark Menezes, Yunanistan Ekonomik Diplomasi Dışişleri Bakan Yardımcısı Konstantinos Fragkogiannis ve Enerji Bakan Yardımcısı Gerassimos Thomas; aşağıda belirtilen alanlarda Yunanistan ve Birleşik Devletler’in birlikte çalışma taahhüdünü yeniden teyit ettiler.

  • Güneydoğu Avrupa’da enerji kaynaklarının çeşitlendirilmesine destek sağlamak.
  • Enerji kaynaklarını geliştirmek maksadıyla Doğu Akdeniz’de bölgesel ortaklarla birlikte hareket etmek.
  • Bölgesel enerji güvenliğine katkı sağlamak.

Birleşik Devletler ve Yunanistan yönetimleri arasında, 29 Haziran 2020 tarihinde yapılan Stratejik Diyalog Enerji Çalışma Grubu Enerji Çalışma Grubu toplantısı, Aralık 2018 ve Ekim 2019 tarihlerinde yapılan Stratejik Diyalog toplantılarının devamı niteliğindedir.

Birleşik Devletler ve Yunanistan delegasyonları, Doğu Akdeniz bölgesindeki tüm devletlerin faaliyetlerini; enerji kaynakları ve rotalarının çeşitlendirilmesine yardımcı olacak şekilde, 1982 tarihli Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesinde yer alan uluslararası yasalar dâhil bütün uluslararası yasalara uygun şekilde sürdürmesi ve bölgesel istikrar ve güvenliğin sağlayacağı faydalar için iyi komşuluk ilişkilerine katkı sağlaması gerektiğinin altını çizmiştir.

EastMed Boru Hattı

Birleşik devletler ve Yunanistan delegasyonları, Doğu Akdeniz (EastMed) Boru Hattı gibi yeni altyapı projelerini içeren bölgesel ve Avrupa enerji güvenliğine geliştiren ve ticari açıdan uygulanabilir olan Doğu Akdeniz’deki enerji kaynakları ihraç seçeneklerini çeşitlendirmeye sağlayacakları desteği yeniden teyit etmişlerdir.

Çalışma grubu ayrıca; Yunanistan enerji sektörü, yapılabilecek potansiyel ABD özel sektör yatırımları, petrol pazarındaki fırsatlar ve yenilenebilir enerji sektöründeki artan işbirliği imkânlarını da görüşmüştür. Bunun, ABD Uluslararası Kalkınma Finansmanı Kurumu tarafından oluşturulan yeni ABD yatırım fırsatları altında yapılacağı vurgulanmıştır.

Her iki taraf da ExxonMobil şirketinin; Girit Adası Batı ve Güneybatısında yer alan iki açık deniz keşif lisans alanında, TOTAL ve Hellenic Petroleum şirketiyle işbirliği yapmasını memnuniyetle karşılamıştır ve bu sektörde işbirliğini sağlamlaştırmayı hedeflemektedir. İki taraf ayrıca, kısa bir süre önce onaylanan ‘‘Çevre Mevzuatının Modernizasyonu’’ başlıklı Yunan Yasası kapsamında yenilenebilir enerji sektörüne yapılabilecek potansiyel ABD yatırımlarını da görüşmüştür.

Kıbrıs Cumhuriyeti Silah Ambargosu

Bu arada; Birleşik Devletler Kıbrıs Cumhuriyetine uyguladığı 30 yıllık silah ambargosunu kısmen de olsa kaldırmıştır. Bundan sonra öldürücü olmayan silahlar bu ülkeye satılabilecektir. ABD Dışişleri Bakanı Pompeo, Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Nicos Anastasiades’i telefonla arayarak bu gelişme hakkında bilgilendirmiştir. 01 Ekim 2020 tarihinden itibaren ABD, bir yıl süre ile savunma maksatlı sistemleri ve hizmetlerini Kıbrıs Cumhuriyetine satabilecek ve transfer edebilecektir.

Washington Kıbrıs’a uyguladığı silah ambargosunu; 1974 yılındaki Türkiye’nin askeri müdahalesi sonrasında ikiye bölünen adada yeniden birleşme görüşmelerini desteklemek ve bir silah yarışını caydırmak maksadıyla 1987 yılında uygulamaya başlamıştır. Adada halen 35.000-40,000 kadar Türk askeri bulunmaktadır ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti sadece Ankara tarafından tanınmaktadır.

CYCLOPS- Kıbrıs Kara, Açık Deniz ve Liman Güvenliği Merkezi

Son iki yıldır Birleşik Devletler ve Kıbrıs Cumhuriyeti son derece verimli bir güvenlik işbirliği geliştirmiştir. İki ülke, Akdeniz ülkelerinden ekipleri çeşitli güvenlik konuları hakkında eğitmektedir. Örneğin Birleşik Devletler Dışişleri Bakanlığı Uluslararası Güvenlik ve Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Bürosu (ISN-International Security and Nonproliferation), Kıbrıs Cumhuriyeti topraklarında Lübnan ve Mısır hükümet yetkililerinin katıldığı bir dizi eğitim faaliyeti icra etmiştir.

Kıbrıs Cumhuriyetine ait Ionnides savaş gemisinden çekilen fotoğrafta; Sivil-Asker İşbirliği (CIMIC) Tatbikatına katılan İngiliz Kraliyet Donanmasına ait Lynx modeli helikopter görülmektedir. 30 Mayıs 2019 tarihinde icra edilen tatbikata Kıbrıs Cumhuriyetinin yanı sıra Yunanistan, İngiltere, İsrail, Almanya ve Birleşik Devletler unsurları da katılmıştır. Foto: Iakovos Hatzistavrou/Getty Images.

Birleşik Devletler ve Kıbrıs Cumhuriyeti; bu işbirliğini geliştirmek ve kendi ülkelerinde eğitim yapmaları mümkün olmayan ülkeleri desteklemek maksadıyla Kıbrıs Cumhuriyeti topraklarında bir bölgesel sınır güvenliği eğitim merkezi kurma konusunda anlaşmıştır.

CYCLOPS eğitim merkezinde; gümrük, ihracat kontrol, liman ve deniz güvenliği dâhil emniyet ve güvenlik alanlarında talep eden ülkelere teknik destek sağlanması da planlanmaktadır.

Eğitim tesislerinde uygulamalı eğitime imkân veren; kara sınırı geçiş, yolcu görüntüleme ve taşınabilir bir siber güvenlik laboratuvarı dâhil farklı eğitim platformları bulunacaktır.

CYCLOPS, bölgedeki kötü niyetli aktörler ve şiddet yanlısı organizasyonların oluşturduğu yayılma risklerini caydırmayı da hedeflemektedir. İki ülke tarafından yapılan açıklamada CYCLOPS’un gerçek bir ortaklık eseri olduğunun altı çizilmiştir. Birleşik Devletler eğitmen, donanım ve diğer kapasite geliştirme desteği sağlarken Kıbrıs Cumhuriyeti tarafı da arazi ve eğitmen sağlayacak ve seyahatleri kolaylaştıracaktır. Eğitim tesisinin inşasına bu yıl içinde başlanması öngörülmektedir.

Oruç Reis

Bu arada; çeşitli basın organlarında, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın geçmişte ifade ettiği; ‘‘Kıta sahanlığımızda haydutluğa asla boyun eğmeyeceğiz, yaptırım ve tehdit dili karşısında geri adım atmayacağız” sözlerine rağmen, Türk sismik araştırma gemisi Oruç Reis’in 13 Eylül 2020 tarihinde Antalya Limanına demirlediğine yönelik haberler yer almıştır.

Yunan Başbakanı Kyriakos Mitsotakis, Selanik kentinde yaptığı açıklamada; Oruç Reis’in problemli sulardan geri dönmesinin olumlu bir gelişme olduğunu ve Türk tarafı ile provokasyonların olmadığı bir ortamda görüşmek istediklerini ifade etmiştir.

Türkiye Savunma Bakanı Hulusi Akar ise yaptığı açıklamada; Oruç Reis sismik araştırma gemisinin Antalya’ya dönmesinin ‘‘geri adım’’ anlamına gelmediğini ve planlı geliş-gidişler kapsamında olduğunu ifade etmiştir. Anadolu Ajansına yaptığı açıklamada Bakan Akar, Yunan halkının Macron liderliğindeki girişimlere kapılmaması ve Macron’un kendini kurtarma operasyonlarına meze olmaması gerektiğinin de altını çizmiştir.

[1] CYCLOPS: Tek Gözlü anlamına gelen bu kelime antik Yunan mitolojisinde görünen bir deve verilen isimdir. Yunanlılar uzaklarda kanun ve düzen olmadan yaşayan bir cycplos ırkı olduğuna inanmaktadır.

SURİYE SAVAŞI DOSYASI /// Mehmet Zeki Bodur : ABD Fırat’ın Doğusunda Ne Yapmaya Çalışıyor ???


Mehmet Zeki Bodur : ABD Fırat’ın Doğusunda Ne Yapmaya Çalışıyor ???

16 Eylül 2020

Step News’in haberine göre, ABD Dışişleri Bakanlığı koordinatörü Zahra Pelly, Fırat’ın doğusundaki Kürt müzakerelerinin iki tarafını, nihai bir anlaşmaya varıldıktan sonra siyasi otoritede temsil oranlarının açıklanmasına ve Suriye’deki Kürt unsurları arasında bir ortaklığa çağırdı.

Pelly, Kürt müzakerecilerden "referans oranlarını çözmelerini ve en önemlisi Özerk Yönetim, savunma ve kendini koruma ve diğer ulusal ve dini bileşenlerin katılımı olmak üzere öne çıkan tartışmalı konulara geçmelerini" istedi.

Kürt İlerleme Partisi’nin siyasi bürosu üyesi Ahmed Süleyman ise Kürt partilerinin Marjaiya sandalyelerinin sayısında farklılık gösterdiğini, bazıları her partinin% 40 pay aldığını ve % 20’yi bağımsızlara bıraktığını, diğerleri ise yüzdeyi eşit olarak gördüğünü söyledi.

Süleyman, ikinci görüş kabul edilirse bunun bağımsız partilerin rolünün ortadan kaldırılması anlamına geldiğini ve anlaşmanın kapsayıcı bir Kürt anlaşması değil iki taraf arasında olacağını vurguladı.

Kürt Ulusal Konseyi Başkanlığı üyesi Muhammed İsmail, Demokratik Birlik Partisi (PYD) liderliğindeki Kürt birlik partileriyle müzakerelerin halen "devam ettiğini" söyledi. Tarafların idari işler konusunda iyi adımlar attığını, ancak bazı engellerin varlığını sürdürdüğünü, Suriye Kürt bileşenleri arasındaki müzakerelerin başarılı olmasından bir yıl sonra kuzey ve doğu Suriye bölgelerinde genel seçimlerin yapılacağını sözlerine ekledi.

Geçen Nisan ayının sonundan bu yana, Ulusal Konsey ve Demokratik Birlik, birleşik anlayış ve vizyona ulaşmak ve bölgedeki siyasi ve idari meseleler için ortak bir referans oluşturmak amacıyla, Kuzeydoğu Suriye’de Amerikan himayesinde bir diyalog başlattı.

Amerika, gelecekte olası bir ayrılıkçılığı önlemek için Kürtlerin Suriye devletine entegre olması gerektiğini anlayınca, harekete geçmeye başladı. ABD, Rusya ile Türkiye sınırlar konusunda anlaştıktan sonra Kürt müttefiklerine birden fazla kez ihanet etti ve ardından harekete geçti. Suriye rejimine karşı savaşmış olsalar da birçok Kürt birimi Suriye rejiminin yanında yer alıyor.

ABD’in en temel amacının, Fırat’ın doğusundaki Kürt grupların iki tarafını, Suriye’deki Kürt unsurları arasında bir ortaklığı sağlamak için nihai bir anlaşmaya varılmasını temin etmek ve bu esnada siyasi otoritede temsil oranlarının belirlenmesi olduğu görülmektedir. ABD Kürt müzakerecilerden referans oy oranlarını çözmelerinden sonra, özerk yönetim, savunma ve kendini koruma ve diğer ulusal ve dini bileşenlerin katılımı olmak üzere öne çıkan tartışmalı konuları çözmelerini amaçlamaktadır.

ABD bilindiği üzere, Washington başlangıçta Beşar Esad’a sadık hükümet güçlerine karşı savaşan isyancı gruplara silah ve askeri eğitim vermişti, ancak ABD 2017’de askeri yardımı sonlandırdı. ABD, Suriye’nin kuzeyindeki "İslam Devleti" (İD) militanlarına karşı savaşan Kürt ve Arap güçlerinin ittifakı olan PKK terör örgütünün Suriye’deki uzantısı, Suriye Demokratik Güçleri’ne (SDG) hava desteği ve silah sağladı.

ABD, 2014’ün sonlarından bu yana IŞİD’i ve diğer aşırılık yanlısı grupları hava saldırılarıyla hedef alan, Almanya da dahil olmak üzere yaklaşık 60 ülkeden oluşan uluslararası bir koalisyona liderlik ediyor. ABD, rejim yanlısı güçlerle doğrudan çatışmadan büyük ölçüde kaçındı, ancak 2017’de ABD Başkanı Donald Trump, hükümetin sivillere yönelik kimyasal silah saldırısına yanıt olarak Suriye hava üssüne hava saldırısı düzenledi. Aralık ayında ABD birliklerinin Suriye’deki tek taraflı geri çekildiğini açıklayarak müttefikleri şaşırttı ve "Suriye’de IŞİD’i yendik" dedi.

ABD’li "Delta Crescent Energy LLC" şirketinin, Suriye’nin kuzeyinde Kürt grupların liderliğindeki SDG ile petrol anlaşması imzalaması PKK terör örgütünün Suriye’deki uzantısı SDG’nin özerkliğini güçlendirmesi açısından önemli bir adım olarak görülmektedir.

Anlaşmanın uluslararası hukuk açısından geçerliliği tartışılmakla beraber ABD’nin bölgedeki unsurları önce siyasi ve idari bir yapı altında birleştirme sonrasında bağımsız bir Kürt devleti amacıyla hareket ettiği görülmektedir.

KAYNAK: Step News, Amerika bir adım geri çekiliyor ve Kürtleri "siyasi referans" üzerinde anlaşmaya çağırıyor, https://stepagency-sy.net , Erişim Tarihi: 15.09.2020

DEMOKRASİ DOSYASI /// Fatih Bengi : Suriye ve ABD Demokrasisi


Fatih Bengi : Suriye ve ABD Demokrasisi

E-POSTA : fatihbengi

1985 yılında Kara Havacılık Okulunda pilotaj eğitimini tamamlayarak pilot olan Bengi, Türk Silahlı Kuvvetlerinin çeşitli kademelerinde Takım, Bölük, Tabur ve Alay komutanlıkları görevlerini yürütmüştür. 2009 yılında Yüksek Askeri şura kararları ile Tuğgeneral rütbesine terfi ettirilen Bengi, 2013 yılında Kara Havacılık Okul Komutanlığı görevinden ‘‘Kadrosuzluk’’ nedeniyle emekli olmuştur.

15 Ekim 2019

Fatih Bengi, Sun Savunma Net, 15 Ekim 2019

İkinci Dünya Savaşı sonrası başlayan demokrasi rüzgârı, ABD’nin yolunu açmak için kullanışlı bir argüman oldu. Amerika, demokrasi kılıcını Uzakdoğu’da kullandı. Kore’de 3,5 milyon, Vietnam’da 6 milyon olmak üzere toplam 9,5 milyon insan hayatını kaybetti. Yakın zamanlardan hatırlandığı gibi ABD’nin; Afganistan, Irak, Mısır, Libya ve Suriye’ye demokrasiyi götürmesi toplam 13 milyon insan hayatını kaybetmesine neden oldu. Onlar demokrasi ve insan haklarından yararlanamasalar da ölen bu 13 milyon insanın çocukları, torunları Amerikan tipi demokrasinin bütün faziletlerinden eksiksiz faydalanarak birbirlerini katletmeye devam ediyor. Son 60 yılda 25 milyon insan sadece “Amerikan demokrasisi ile tanışsın diye” katledilirken, Amerika’nın dostları ülkeler de alkışlarla bu katliama katkı sundular.

Suriye gündemi Dünya kamuoyunu tam 9 yıldır meşgul ediyor. Mart 2011 tarihinde, Dera şehrinde Arap Bahar’ından etkilenen “demokrasi yanlısı” gösterilerin başlaması ve Esad rejiminin bu gösterilere müdahale etmesiyle başlayan Suriye iç savaşında gelinen nokta tam bir felâket.

9’uncu yılına giren Suriye’deki iç savaşta yüzbinlerce insan vefat etti, 6 milyona yakın sivil savaştan kaçıp yerini yurdunu bırakarak komşu ülkelere sığındı. Suriye’de kalan siviller de sürekli korku içinde hayatlarını devam ettiriyor. Şu anda Suriye’de “Küresel güçler” tıpkı Irak’ta olduğu gibi pay kapma telâşındalar. Suriye’de barış olması ve insanların hayatları kimsenin umurunda bile değil! Suriye’deki iç savaştan en çok etkilenen ülke ise hiç şüphe yok ki Türkiye. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliğine göre, Suriye’deki karışıklıktan kaçan 6 milyondan fazla kişinin 3 milyon 644 binine Türkiye tek başına ev sahipliği yapıyor. Türkiye’nin başından itibaren uyguladığı Suriye politikası eleştiriliyor. Birçoğu da haklı eleştiriler.

Humus, Suriye. Reuters

Günümüzde Suriye, bütün dünyanın gözü önünde cereyan eden bir dış politika laboratuvarı oldu. Suriye’deki oyuncular ülkelerinin menfaatlerini tüm güçleriyle maksimize etmeye uğraşıyorlar. Sergilenen politikalar tarafların dünya siyasetine bakış açılarını da birebir yansıtıyor. Suriye’de gizli hesabı olmayan millet ve devlet yok gibi. Bu analizi sağlıklı yapabilmek için öncelikle tarafların amaçlarını ve isteklerini bilmek gerekiyor.

İsrail-ABD;

İsrail, 1948 yılında kurulduğunda en büyük tepkiyi Suriye’den aldı. 1948, 1967 ve 1973 savaşlarında Suriye Arap Cumhuriyeti başrol oyunculardan biriydi. Diğer ülke ise Mısır’dı. Suriye, İsrail ile yapılan bütün savaşlarda hep en ön cephede yer aldı. Bu uğurda Golan Tepelerini kaybetti. İsrail’in amansız düşmanı olduğunu her fırsatta gösterdi. İsrail karşıtlığı politikalarından hiç vazgeçmeme uğruna Filistin’e onlarca yıl inanılmaz yardımlar yaptı, direniş örgütlerine her türlü desteği verdi.1982 yılından sonra bölgede etkinliğini artıran Hizbullah’a koşulsuz destek verdi. ABD ve İsrail, Suriye’nin parçalanmasını ve başta Kürt devleti olmak üzere Alevi, Sünni ve Dürzi devletçiklere bölünmesini istiyor. Esad’ın gitmesini ve yerine İsrail politikalarını hayata geçirecek kukla bir rejim hayali kuruyorlar. Şii bloğunun yok olması ve Şii-Sünni savaşı da en önemli projeleri olarak öne çıkıyor. ABD ve İsrail, Suriye’deki İran etkisini kırmak ve İran askeri varlığını sıfırlamak hedef ve isteklerini gizlemiyorlar.

Rusya

Rusya, Rus Çarı Deli Petro’dan beri hayal ettiği Akdeniz’e inme projesini gerçekleştirdi. Deniz üsleri ve kara üslerine kavuştu. Bu sayede ABD’nin karşısında elini güçlendirdi. Bu sayede Kırım’ın ilhakını kabul ettirme yolunda önemli bir mesafe aldı. Ayrıca Doğu Akdeniz’deki enerji savaşlarında önemli bir oyuncu sıfatını elde etti.

İran

1979 devriminden beri ABD’nin hedefinde olan İran, 40 yıldır ambargolarla terbiye ediliyor. İran, Suriye’de nefsi müdafaa yapıyor. 40 yıldır ABD saldırılarından korunmaya çalışan İranlıların savunma becerileri ve refleksleri üst düzeye çıkmış durumda. Bu süreçte dost düşman ayırımını başarılı bir şekilde yapmaları İran’dan başlayan Irak ve Suriye’de devam ederek Lübnan’da biten Şii hilalinin ortaya çıkmasını sağladı. Bu blok Yemen’e kadar uzandı. İran’ın Suriye’deki varlığı Rusya’nın varlığından çok farklı bir mahiyet taşıyor. Rusya’nın Suriye’deki varlığı yüzyıllık hayallere ulaşmaktan ibaretken, İran’ın Suriye’deki varlığı tamamen yaşamsaldır.

Rusya’nın Suriye’den çekilmesi Rusya’yı temelden sarsan bir etkiye sebep olmaz. Fakat İran’ın Suriye’den çekilmesi hem Suriye hem de İran’ın varlığı ve güvenliği açısından büyük bir felaket anlamına gelmektedir. O halde Esad, Rusya’dan ziyade İran’la beraber olmak zorunda kalacaktır. Suriye, Rusya için kullanışlı bir karttan öteye gitmezken, İran için Suriye’nin anlamı inanç birliğini de temsil eden bir coğrafyadır. Ortak düşmanları olan ABD ve İsrail’e karşı durmak her iki ülkenin mevcudiyeti için zorunludur. Rusya’nın böyle bir zorunluluğu yoktur. Rusya diğer çıkarlarına karşılık Suriye’yi pazarlık konusu yapabilir. Fakat Suriye, İran için pazarlık konusu yapılamayacak bir öneme sahiptir.

Bu yüzden ABD’nin Suriye’deki varlığı Suriye sorununun çok önemli bir kısmını oluşturuyor. Türkiye, Suriye konusunda ABD’nin izlediği politikaları güvenilmez olarak görüyor. Çünkü ABD Suriye’de bir sorun çözmek üzere değil, bölge ülkeleri ve halkları için sorunu daha da derinleştirmek, yeni sorunlar üretmek maksadıyla bulunuyor. Bir terör örgütünü allayıp pullayarak “Demokratik Güç” olarak lanse edip, bu örgüte meşru bir devlete parayla satmadığı tonlarca silahı verip bir “Silahlı Güç” yaratmaya çalışıp hem Suriye’nin hem de bölgenin bütün siyasi dengelerini altüst ediyor. Bu durumdan en büyük zararı Türkiye görüyor, en ağır faturayı da başta Suriye halkı olmak üzere Türkiye ödemek durumunda kalıyor.

Trump ve Mike Pence, Beyaz Ev’de İran yaptırımları belgesini imza basın toplantısında görülürken. Foto: AFP

ABD, Türkiye’yi güneyden kuşatan bir stratejiyi devreye sokmuş olmasına karşın bu durumu IŞİD’le mücadelenin gereği olarak sunuyor. ABD, NATO’da müttefiki olan Türkiye ile değil terör örgütü olarak kabul ettiği PKK ile bağlantılı PYD ile Suriye’de iş tutuyor. ABD, Suriye’de Türkiye’yle işbirliği yapmıyor, çünkü böyle bir birlikteliğin Türkiye’yi bölgede söz sahibi yapmasından korkuyor. ABD, Türkiye’ye oyun içinde oyun oynuyor, Türkiye’nin Suriye’deki her adımına karşı ABD’den karşı adım geliyor. ABD bu adımları meşru ve makul nedenlerin arkasına saklıyor. PYD’ye binlerce TIR dolusu silah veriyor, eğitiyor, donatıyor, bölgede yirmiyi aşkın üs inşa ediyor, PYD/PKK’lılardan sınır güvenlik güçleri oluşturuyor ve bütün bunları IŞİD’le mücadele adına “geçici ve taktiksel” olarak yaptığını ve PYD’ye hiçbir vaatlerinin olmadığını söylüyor.

ABD’li bir asker Türk hava saldırıları sonrasında Al-Malikiyah yakınlarındaki bir YPG kampını ziyaret esnasında görülürken. 25 Nisan 2017. Foto: AFP

Türkiye Fırat’ın doğusunu PKK/PYD’den temizleyeceğini ve bu bölgede hiçbir oldubittiye müsaade etmeyeceğini, sınırından terörist sızmaları olduğunu söylüyor. ABD Savunma Bakanı Jim Mattis “Suriye’nin kuzey sınırı boyunca birkaç yerde gözlem noktası kuracağız” diyor. Bunu da ‘Türkiye’ye yönelik her türlü tehdidi takip etmek, Türkiye’ye istihbarat vermek ve Türk ordusuyla iletişim içinde olmak için’ yapacaklarını söylüyor. ABD’nin gözlem noktası inşa etmekteki gerçek amacı PKK/PYD’yi, TSK’nın yapması muhtemel operasyonlara karşı korumak ve Türk ordusunu caydırmaktır. TSK, obüs toplarıyla sınırdan PKK/PYD mevzilerine ateş açınca Amerikan güçleri de YPG ile ortak devriye turu atarak bir kez daha Türkiye’nin önüne set çekiyor. Türkiye, sınır güvenliğini sağlamak için bir adım atar atmaz ABD derhal PKK/PYD’yi koruyucu karşı tedbir alıyor. Aslında ABD bu tavrıyla “PKK’ya karşı istediğini yap ama Suriye’deki PYD/PKK’ya dokunma” mesajını Türk tarafına vermiş oluyor.

ABD’nin Suriye’de on binlerce TIR dolusu silahla teçhiz ettiği taşeron terör örgütler üzerinden Suriye’de uyguladığı plan, Suriye’nin fiilen bölünmesinden başka bir sonuç doğurmuyor. Üstelik böyle bir ortamda bölgeden milyonlarca insan başta Türkiye olmak üzere birçok ülkeye göç etmek zorunda kalıyor.

ABD’nin planı böyle devam ettiği takdirde bu bölgelerden göç etmiş insanların kendi topraklarına dönme yolları tamamen kapanmaktadır. Kendi ülkesinde göçmenlere karşı bin bir türlü tedbir almasını bilen ABD’nin uyguladığı bu zorlama politikalarla başka ülkelere göç üretmesi başlı başına büyük bir sorumsuzluk örneğidir. Sadece bu çelişki dahi Türkiye’ye bugün söz konusu müdahaleyi yapmak için her türlü meşruiyeti vermektedir.

ABD destekli Suriye Demokratik Güçleri unsurları doğu Suriye’de ISIS tarafından tutulan son yerlerden bir tanesi olan Baghouz’da ele geçirilenlerin başında nöbet tutarken. 22 Şubat 2019. Foto: Felipe Dana/AP

ABD’nin Suriye’de bulunmak için gösterdiği en önemli gerekçe olan DAEŞ tehdidi, Trump’ın tabiriyle bertaraf edilmiş durumda olduğuna göre, ABD’nin Suriye’den gitme zamanı çoktan gelmiştir. Zaten Trump daha bu yılın başlarında aynı sözleri sarf ederek, Suriye’de daha fazla vakit ve ABD askeri, parası, enerjisi kaybetmenin hiçbir anlamı kalmamış olduğunu söyleyerek Suriye’den çekileceğini açıklamıştı. ABD’nin Suriye’deki varlığını bugün ABD halkına bile izah etmesi çok zor hale gelmiş durumdadır. Peki, CIA ve Pentagon çevreleri, hatta Cumhuriyetçi Kongre üyeleri Trump’ın ifadesi ve tespitiyle Suriye’de bulunma gerekçesi olan DAEŞ tamamen bitmiş olduğuna göre neden kalmaya devam etmeyi savunuyorlar?

Görünürde öne sürdükleri gerekçe DAEŞ’e karşı savaşta yardımını aldıkları PYD’yi Türkiye’ye karşı korumasız bırakmamak. Bu noktada Cumhuriyetçilerin kudretli Senatörü Lindsey Graham dahi bu dili kullanıyor. Oysa aynı Graham daha önceleri Demokrat Partilileri ve Pentagon yetkililerini Kongre’deki bir oturumda ABD’nin tasniflerinde terör örgütü olarak yer alan PKK’nın Suriye’deki uzantısı PYD’yi desteklemek suretiyle hem müttefik Türkiye’ye karşı yanlış yapmakla hem de terör örgütleriyle iş tutmakla suçlamıştı. Graham’daki bu tutum değişikliğinin arka planını iyi takip etmek ve anlamak lazım.

Türkiye ve Suriye liderleri eşleriyle birlikte mutlu günlerinde görülürken. Kaynak: INTELLINEWS

Doğrusu, ABD’nin Suriye’ye giriş, kalış ve çıkış gerekçeleri konusunda kafası hiç net olmadı. Hatırlarsak, Suriye’ye önce kimyasal silah kullandığı ve halkını katlettiği için diktatör Esad’ı devirmek üzere girmişti ABD. Onu devirerek, Suriye’de yeni, demokratik bir yönetimin önünü açacak bölgenin ve dünyanın istikrarına yeterince hizmet etmiş olacaktı. Ne var ki, ABD ne terörü toptan bitirmeyi ne de bölge istikrarını ne de akan kanın durmasını önemsedi. Suriye’ye girer girmez buradaki bulunuş sebebini bir anda değiştirdi. Esad yerine DAEŞ’le mücadele etmeyi öncelikli hedef kıldı ve onunla savaşmak için de başka bir terör örgütünden kendine müttefik edindi. Suriye’de sorun çözmek yerine var olan sorunları daha da derinleştirmek, iyice işin içinden çıkılmaz hale getirmek yolunda ilerledi.

Ve şimdi ABD içindeki savaş lobileri Suriye’de kalmak için başka bir gerekçe ileri sürüyorlar, Kürtleri korumak. Kimden? Türkiye’den. Nereden çıktı Kürtleri Türkiye’ye karşı koruma gerekçesi? Türkiye’nin tepkisi Kürtlere değildir, PKK nın uzantısı PYD terör örgütünedir. Türkiye’de, Ürdün’de ve Irak’ta bu bölgeden PYD zulmü dolayısıyla göç etmek zorunda kalmış olan Arap ve Kürtler bunun fiili şahidi. ABD’nin bu politikası Kürtleri korumuyor, onların birçoğunu ateş çemberinin içine atıyor. ABD Kürtleri korumaktan bahsediyorsa aslında bunu sadece “kullanmak” diye anlamak gerekiyor. Kürtleri şimdi Suriye’de daha uzun kalmanın, Suriye’deki istikrarsızlığı İsrail lehine daha fazla sürdürmenin bir gerekçesi olarak kullanacak demektir. Zira hiçbir dostuna, müttefikine ne vefası ne koruma duygusu olmayan ABD’nin, Kürtlere gösterebileceği bir vefası ve merhameti de yoktur.

Türkiye için doğru soru şudur: Nasıl bir Suriye Türkiye’nin çıkarlarına uygundur? ABD ve İsrail’in isteklerine göre parçalanmış Suriye coğrafyasının Türkiye’ye faydası var mı?

Bence Türkiye’nin Suriye politikası, Suriye’nin toprak bütünlüğünü savunan ve bu amacın tahakkuk etmesi için hem sahada hem de masa başında mücadele eden bir anlayışta olması gerekir. Bu gün Türkiye’de sayıları 4 milyonu bulan mültecilerin güven içinde Suriye’ye geri dönmelerini sağlayacak siyaset, Suriye Devleti’yle ortak koordinasyon çerçevesinde belirlenmelidir. Diğer taraftan PYD’yi güney sınırımıza yerleştiren ABD’nin planlarından Suriye’den sonra en fazla zarar gören ve görecek olan Türkiye’dir. Bu proje ABD’nin Suriye’yi bölerken Türkiye’yi de kısa vadede bölme planının deşifre olması anlamına geliyor. ABD bu konudaki iradesini saklama gereği dahi duymuyor.

ABD ve onunla birlikte hareket eden AB’nin orta doğuda uygulamaya koydukları ve ülkemizi de hedef alan bu planı bozmak, Zeytin Dalı ve Fırat Kalkanı harekâtından sonra Kobani ve Cizre bölgelerine çekilen ve Fırat nehrinin doğusunda teşkilatlanan PKK ve PYD terör örgütlerini bu bölgeden söküp atmak, güvenli bölge oluşturmak, Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlamak ve ülkemizde bulunan Suriyeli mültecilerin bir kısmının bu bölgeye dönüşünü sağlamak maksadıyla “Barış Pınarı Harekâtı” Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından 09 Ekim saat 16.00’dan itibaren uygulanmaya başlandı. Harekât, ülkemizin uluslararası hukuktan kaynaklanan hakları, BM sözleşmesinin 51’inci maddesinde yer alan “Meşru Müdafaa Hakkı” çerçevesinde, Suriye’nin toprak bütünlüğüne saygılı olarak icra edilmektedir. Harekât ile başlangıçta Resulayn ve Tel Abyad arasındaki 120 kilometrelik bölgede, 30 kilometre derinliğinde bir güvenli bölge oluşturmak hedeflenmektedir.

IŞİD saldırılarından korunmak maksadıyla Türkiye’ye sığınan Kürt mülteciler. 23 Eylül 2014. Kaynak: Bülent Kılıç/AFP/Getty Images.

TSK ve Suriye Milli Ordusunun (SMO) Kuzey Suriye’de gerçekleştirdiği operasyona çeşitli ülkelerden tepkiler gösterilmiştir. Mısır’ın çağrısıyla toplanan Arap Birliği, operasyonu “işgal” olarak nitelemiş, Almanya ve Fransa Türkiye’ye silah satışını durdurmuş, operasyon İsviçre’de protesto edilmiş, Arap Birliği, Türkiye’nin Suriye’de Fırat’ın doğusuna düzenlediği operasyonu “işgal” ve “Suriye’nin egemenlik hakkının ihlali” olarak değerlendirmiş, Harekâtın başlamasının ardından Mısır, Arap Birliği’ni Türkiye’ye karşı acil toplantıya çağırmıştır. “Arap dünyasının ve Arap sokağının sesi olması gereken Arap Ligi Genel Sekreteri’nin, Suriyeli Arapların hak ve hukukunu savunmak yerine, Suriye’de Araplara karşı işlenen suçların müsebbiplerine ve “Arap vatanını” parçalamaya çalışan teröristlere arka çıkması ibret vericidir. Türkiye yaklaşık 40 yıldır aralıksız olarak bölücü terörle mücadele ediyor. 40 yılda müttefiklerimizin ve dost bildiğimiz ülkelerin türlü oyunlarına şahit olduk ancak terörle mücadele konusunda Suriye krizindeki kadar çifte standarda maruz kalmadık.

TSK sahada görevini başarıyla yapıyor ama Kamu Diplomasimiz yeterli olmadığı için dünyaya haklı davamızı anlatamıyoruz ve giderek yalnızlaşıyoruz. Haklı davamızı doğru yöntemlerle anlatmalıyız.

Avrupa ve ABD, Türkiye’yi Kürtleri katletmekle suçluyorlar. Oysa Suriye’deki PKK, kendine itaat etmeyen Kürtlerin 300 binini Irak’a, 200 binini Türkiye’ye göçe zorlamış. Suriye Milli Ordusunun bünyesinde 2000 Kürt savaşçı var. Batı bunları görmüyor ya da görmek istemiyor, biz de anlatamıyoruz. Bizim düşmanımız Kürtler değil, PKK. Maalesef propaganda da hep zayıf kalıyoruz. Protesto eden ülkelere baktığımızda demek ki doğru yoldayız. Bu günlerde Suriye meselesi ile boğuşurken Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ve İsrail yanlarına bazı Arap ülkelerini ve elbette ki emperyalist batıyı da alarak Doğu Akdeniz’deki doğal gaz ve petrol arama, çıkarma ve ticaretini yapma çalışmalarını sürdürmektedirler. Bu faaliyetleri yürütürken Türkiye’nin ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin (KKTC) hakkı olan alanlara da tecavüz etme girişimleri vardır. Amaçları ülkemizi tamamen saf dışı bırakarak denizin altındaki tüm enerji sahalarına ve doğal kaynaklara sahip olmaktır. Doğu Akdeniz’de yukarıda zikredilen ülkeler dışında Rusya’nın da tasavvurları vardır. Suriye’deki mevcut durum da bu konudan bağımsız düşünülemez, Rusya’nın Suriye’de Tartus deniz üssü olduğu da unutulmamalıdır.

Çin ise bir küresel güç olarak hem genel manada hem de Bir Kuşak Bir Yol (One Belt One Road-OBOR) projesi gereği bölgeyle üst seviyede ilgilidir. İngiltere’nin GKRY’deki askerî üssü yetmezmiş gibi Fransa da GKRY’de askerî üs inşası için faaliyete geçmiştir. Eksiksiz ve istisnasız bütün dünya Doğu Akdeniz’dedir. Tüm bunlara ilave olarak ve ilişkili biçimde, Doğu Akdeniz, dünya siyasetinde müthiş bir paylaşım, varlık gösterme ve güç ispatı alanı olarak ortaya çıkmış, bu bölge askerî çatışma riskini de barındırmaktadır. Doğu Akdeniz, çok önemli bir devlet konusudur ve devlet politikaları uygulanarak tüm haklarımız korunarak çözülmeli, ülkemiz aleyhine bir oldubittiye de asla müsaade edilmemelidir.

DIŞ POLİTİKA DOSYASI /// HÜSEYİN MACİT YUSUF : ANLAŞMA OLASILIĞINI AB VE ABD YOK ETTİ


HÜSEYİN MACİT YUSUF : ANLAŞMA OLASILIĞINI AB VE ABD YOK ETTİ

03 Eylül 2020

Rum Yunan ikilisinin, Doğu Akdeniz’de ve Ege’de, Kıbrıs Türkünün ve Anavatan Türkiye’nin haklarına karşı kışkırtıcı girişimleri sürerken, Güney Kıbrıs ve Yunanistan’ın uluslararası anlaşmaları yok sayan tutumu mevcut gerilimi daha da artırıp iki ülkeyi heran savaşa sürükleyecek bir ortam varken, Avrupa Birliği’nin üyeleri, Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ın kışkırtmaları ile Türkiye’ye ağır yaptırım uygulama hazırlığı içinde olduğu bir ortamda, KKTC Cumhurbaşkanı Akıncı’nın Kıbrıs’ta Rumlarla nasıl ortak devlet kuracağı, federasyonu gerçekleştireceği merak konusudur. Akıncı, 11 Ekim’deki cumhurbaşkanlığı seçimini kazanıp KKTC halkı beni seçti, halkın iradesi federasyon istiyor ben de bunu gerçekleştireceğim diye Türkiye’ye rağmen bir düşünce ve hesap içerisinde ise bundan şimdiden vazgeçmelidir. Kıbrıs’ta yukarıda da vurguladığım gibi Rumlarla federasyon bir yana işbirliği yapacak bir ortam dahi yoktur. Bunun sorumlusu, daha doğrusu ortamı bu duruma getiren Rum-Yunan ikilisinin bölgeyi hegemonyasına alma arzusu ve bu yöndeki maksimalist talepleridir.

Son günlerdeki iki gelişme, KKTC’deki cumhurbaşkanlığı seçimi sonrasında müzakerelerin yeniden başlama olasılığını ve federasyonun tesis edilmesini tamamen ortadan kaldırmıştır.

***

ABD Dışişleri Bakanı Pompeo, önceki gün Rum lider Anastasiadis’i telefonla arayarak 1987’den beri ABD’nin Güney Kıbrıs’a uyguladığı Silah Ambargosu’nu kaldırdıklarını bildirmiştir. Pompeo’nun ‘Dünya Barış Günü’nde’ böyle bir açılım yapması, bölgemizde barış ve huzur ortamını berhava edecek bir kararı duyurması oldukça anlamlıdır. Bana göre, Silah Ambargosu’nun kaldırılması emperyalist Batı’nın, özellikle ABD’nin Kıbrıs ve Doğu Akdeniz’de Türkiye’ye ve Kıbrıs Türk halkına karşı savaş ilanıdır. ABD, her ne kadar da ‘sadece savunma amaçlı silahların Rum tarafına satış kısıtlamasını 1 Ekim 2020’den 30 Eylül 2021 tarihine kadar kaldırdığı’ gibi bir sınırlamadan bahsetse de bu düşmanca bir tutumdur ve başka türlü izah edilemez.

Başbakan Ersin Tatar, "Amerika Birleşik Devletleri’nin bir yıl süreyle de olsa Güney Kıbrıs’a silah ambargosunu kaldırmasının Rum uzlaşmazlığının artması ve ABD’nin para kazanmasından başka işe yaramayacağını" vurgulayarak ABD’yi protesto etmiştir. Tatar, Bölgedeki Rum-Yunan tahriklerinin arttığı bir dönemde böyle bir karar alınması ABD gibi BM Güvenlik Konseyi’nin daimi üyesi bir ülkeye yakışmamıştır ifadesini kullanarak "Bu kararın barışa değil, Rum tarafının uzlaşmazlığına katkı sağlayacağı açıktır. ABD’yi kınıyor, derhal bu yanlıştan dönmeye davet ediyorum. Ancak herkes şunu bilsin ki, Türkiye ve onun desteklediği KKTC asla haklarından vazgeçmeyecektir. Yapılması gereken gerginliği artırmak değil gerçekleri görerek barış yoluna gelmektir." diye tepkisini ortaya koymuştur.

Bu olay vahimdir ve Kıbrıs’ta anlaşma ve federasyon umutlarını ortadan kaldıran bir gelişmedir. Diğer bir gelişme ise Avrupa Komisyonu’nun birkaç gün önce gerçekleştirdiği gayrı resmi toplantı sonrasında yapılan açıklamalardır.

***

Avrupa Birliği’nin politika üreten ve icra eden organı Avrupa Komisyonu, Türkiye ile Yunanistan arasında tırmanan Doğu Akdeniz kriziyle ilgili geçtiğimiz Pazartesi günü açıklama yaptı. Türkiye’ye Doğu Akdeniz’de diyalog ve barışçı çözüm çağrısı yapan Avrupa Komisyonu, aksi takdirde yeni yaptırımların yolda olacağı uyarısında bulundu. Avrupa Komisyonu’ndan adı açıklanmayan bir sözcü ise önceki gün yaptığı açıklamada haddini aşarak AB’nin, Türkiye’yi Doğu Akdeniz’deki sondaj faaliyetlerinden caydırmak için ‘havuç ve sopa politikası’ uygulayacağını söyledi. AB’nin ortaya konan yeni ahlaksız teklifine göre Anavatan Türkiye’ye havuç olarak ‘yeni bir Gümrük Birliği için ilerleme’ ve ‘mülteci programı için daha fazla para’ önerilmektedir.

Türkiye’nin ve KKTC’nin, Rum-Yunan ikilisi ile bunların destekçisi Fransa’nın dayatması ile Komisyon’un ortaya koyduğu teklifi kabul edip haklarından vazgeçmesi, geri adım atması mümkün değildir. Önümüzdeki süreçte Türkiye ile AB arasında yaşanacak gerilim Kıbrıs’taki olası müzakere masasının kurulmasını da şimdiden imkansız kılmaktadır.

Ortam ‘Kıbrıs’ta federasyonu’ tamamen imkansız kılmaktadır ve bu olumsuz konjonktür uzunca yıllar sürecek gibidir. AB ve ABD, Kıbrıs’ta anlaşma olasılığını tamamen berhava etmiştir. Dolayısı ile KKTC’de yapılacak cumhurbaşkanlığı seçiminde gerçekleşmesi imkansız federasyon peşinde koşan Akıncı yerine ada gerçeklerine göre, iki devlete dayalı çözüme inanan ve Anavatan Türkiye ile milli politikamızı yürütecek bir kardeşimizin bu göreve seçilmesi en doğrusu olacaktır.

AMERİKA DOSYASI : ABD Yaptırımlarına Karşı Türkiye’nin Cevabı Ne Olmalı ???


ABD Yaptırımlarına Karşı Türkiye’nin Cevabı Ne Olmalı ???

01 Eylül 2020

Demokles’in Kılıcı

ABD Yaptırımlarına Karşı Türkiye’nin Cevabı Ne Olmalı?

ABD’nin şimdiye kadar Türkiye’ye uyguladığı silah ambargoları hep Ankara’nın işine yaramış, bu sayede silah sanayindeki millilik oranı %70’leri ulaşmıştır. Bundan sonraki ambargo veya kısıtlamaların da aynı istikamette etki göstereceği açıktır.

Osman Başıbüyük, Sun Savunma Net, 14 Aralık 2019 (Güncelleme: 01 Eylül 2020)

Türkiye-ABD İlişkileri Giderek Geriliyor

Türkiye, Rusya Federasyonu’ndan (RF) S-400 hava savunma sistemleri alarak bölgedeki askeri dengeyi lehine değiştirdi. Arkasından Barış Pınarı Harekâtı ile Suriye’ye girerek, Kürtlere devlet vadetme kandırmacasıyla bütün bölgeyi istikrarsızlaştırmayı amaçlayan İsrail’in planlarını bozdu. Bu durumdan en çok rahatsızlık duyan ülkelerden birisi de Suriye’nin parçalanmasıyla Kuzey Irak’tan Akdeniz’e bir enerji koridoru açmayı hayal eden Fransa’ydı. Doğal olarak bütün bu gelişmeler Washington üzerindeki Türkiye’yi cezalandırma baskılarını artırdı.

Sonunda ABD Senatosu Dış İlişkiler Komitesi, S-400 alımı ve Barış Pınarı Harekâtı sebebiyle Türkiye’ye yönelik hazırlanan yaptırım tasarısını geçtiğimiz günlerde kabul etti. Karşılık olarak Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, ABD’den yaptırım kararı gelmesi halinde; “Gündeme İncirlik de Kürecik de gelir, her şey gelir. Kötü senaryoyu varsayımlar üzerine konuşmak istemiyoruz” diyerek Türkiye’nin üst düzeyde karşılık vereceğini ilan etti. Bu arada ABD Senatosu sözde Ermeni soykırımı tasarısını kabul ederek gerginliği biraz daha tırmandırdı.

Baskı Kurma Stratejisi

Çavuşoğlu’nun söylemlerinden Türkiye’nin ABD’ye karşı elindeki en önemli iki kozun İncirlik ve Kürecik olduğunu anlıyoruz. Bu yazımızda İncirlik ve Kürecik’in ABD için ne anlama geldiğini anlatmaya çalışacağız. Ama önce Washington’un izlediği baskı kurma stratejiden kısaca bahsedelim.

Washington, hedef ülke üzerinde baskı kurmak için önce bir yaptırım kararını Kongre’nin alt kanadı Temsilciler Meclisi’ne getireceğini ilan ediyor. Sonra giderek tehdidin dozunu artırıyor. Bu arada kendisi zaman kazanırken karşı tarafa da zaman tanımış oluyor. Takiben sırasıyla Temsilciler Meclisi kararı kabul ediyor. Karar Senato’ya geliyor. Senato Kararı kabul ederse, Temsilciler Meclisi ile Senatonun yaptırım metinleri aynı olmadığı için ortak metin yazılması için yeni bir zaman ve dolayısıyla rakibe baskı imkânı yaratılıyor. Sonra karar Senato’da onaylanıyor. Son aşamada Başkanın onay süreci başlıyor. Başkan, yaptırım tasarını bekletebilir veya onaylamayarak Senato’ya geri göndererek yeni bir baskı adımı daha oluşturabilir. Anlayacağınız Washington yaptırım tehdidini hedef ülke üzerinde Demokles’in kılıcı gibi sallayıp duruyor.

Türkiye’ye yaptırım uygulayacaklarmış! Kıvırtıp duruyorlar! Arkadaş bu kadar top çevirmeye gerek yok! Maçanız yiyorsa inceldiği yerden kopsun! Fazla naz âşık usandırır! (Bu cümleyi tercüme ederlerken zorlansınlar diye yazdım)

Espri bir yana, bizim de benzer bir taktik uygulamamız gerekiyor. Karşı tarafın hamlelerine göre adım adım izlenmesi gereken bir stratejimiz olmalı. Örneğin Kıbrıs Barış Harekâtı nedeniyle ABD, Türkiye’ye ambargo uygulamaya başlayınca Ankara, 1975 yılında birdenbire bütün ABD üslerini kapatmıştı. Bu sefer ABD’ye karşı biz de kademeli yaptırımlar uygulamalıyız.

İncirlik’in Önemi Nükleer Silahlardan Kaynaklanıyor

Bu tespitlerden sonra şimdi sırasıyla İncirlik ve Kürecik’in ABD için ne anlama geldiğini açıklayalım. İncirlik üssü, kurulduğu 1954 yılından beri ABD’nin Ortadoğu’daki en önemli üssü oldu. Her türlü imkân ve kabiliyete sahip olan bu üsten ABD, stratejik bombardıman uçakları veya havada yakıt ikmali ile taktik av bombardıman uçaklarını kullanarak Ortadoğu, Kuzey Afrika, Kafkaslar veya Balkanlardaki hedef ülkelere operasyon yapabilir. İncirlik üssü, şu anki kriz bölgeleri Suriye, Irak ve Doğu Akdeniz’e yakınlığı sebebiyle Pentagon’un ateş gücünü bölgeye yönlendirmek için elinde tutmak isteyeceği en önemli üslerden birisidir.

Bütün bunların yanı sıra üste bulunan, NATO’ya tahsisli, ABD’ye ait, uçaklardan atılabilen B61-12 nükleer silahları, üsse ayrı bir önem katmaktadır. 1975 yılında bütün Amerikan üsleriyle birlikte kapatılan İncirlik üssünde nükleer silahların kalmasına ve ihtiyaç halinde kullanılmasına izin verilmişti. Üssün asıl önemi işte bu nükleer silahlardan kaynaklanmaktadır.

Daha önce yazmıştık ancak tekrar etmekte fayda var. Olası bir nükleer savaşta karşı tarafın nükleer silahlarını etkisiz hale getirmek en öncelikli hedeftir. Nükleer silahları etkisiz hâle getirmek için yine nükleer silahlar kullanılır. Örneğin RF ile ABD arasında çıkabilecek nükleer bir savaşta, İncirlik üssü ilk gün Ruslar tarafından nükleer silahlarla vurulacaktır. Barış döneminde bu üste bulunan nükleer silahlar, otomatikman Türkiye’yi Amerikan taraftarı yapmaktadır. Nükleer silahlar, Türkiye ile ABD arasındaki en önemli bağdır. Nükleer silahlar İncirlik üssünden çıkartılırsa iki ülke aradaki bağ da büyük ölçüde zayıflayacaktır[1].

Kürecik Radar Üssünün Asli Görevi İsrail’i Korumaktır

NATO’ya tahsisli olmasına rağmen tamamen ABD tarafından işletilen Malatya Kürecik’teki radar üssüne gelince, bu üs de Washington için olmazsa olmazlar arasındadır. Bu üsteki etkili menzili yaklaşık 1000 km olan radarın asli görevi bölgedeki balistik füze tehditlerini tespit etmektir. Balistik füzeler, ateşlendikten sonra dikine atmosfer dışına çıktıktan sonra hedeflerine yönelmektedir. Bu radar, balistik füzeleri ateşlenmesiyle birlikte takibe alarak hangi hedefe yönlendiklerini tespit edebilmekte ve hedef yakınındaki hava savunma sistemlerine bilgi aktararak, hava savunma sistemlerine reaksiyon süresi kazandırmaktadır. Bu radarın menziline bakıldığında gözlem altında tutulan asıl ülkenin Rusya değil İran olduğu görülecektir. İran’ın bölgede hangi ülke veya ülkelere balistik füzeler ile saldırabileceği düşünüldüğünde Kürecik radarının da kimi korumayı amaçladığı ortaya çıkacaktır. Kürecik radarının asli vazifesi, olası bir savaşta İran’dan İsrail’e atılabilecek balistik füzeleri tespit ederek, İsrail hava savunma sistemlerini önceden bilgilendirmektir.

Bu radarın diğer bir görevi ise Türkiye’yi gözetlemektir. NATO üyesi olan Türkiye, kendi radarları ile oluşturduğu hava resmini NATO ile paylaşmaktadır. Yani Türkiye’nin radarlarının gördüğü uçakları NATO karargâhı da görebilmektedir. Fakat Türkiye istediği izleri NATO’ya aktarmakta, istemediklerini filtreleyerek NATO’nun görmesini engellemektedir. Örneğin Barış Pınarı Harekâtı’na katılan uçaklarımızın nerede, ne yaptığı, NATO’ya gösterilmeyebilir. Ancak ABD’nin Kürecik’teki radarı, uçaklarımızın hangi üsten kalktığını, nerede operasyon yaptıklarını, tanker ve havadan erken ihbar uçaklarımızın nerede beklediğini biz istemesek de görebilmektedir. Üstelik bizim bu radar üzerinde hiçbir yetkimiz yoktur. Kontrol tamamen ABD’nin elindedir. Bu radarın kapatılması, İsrail’in savunmasını önemli ölçüde baltalayacak ve aynı zamanda ABD’nin içimizdeki gözünü kör edecektir.

Diğer yandan İran’a yönelik bir harekâtta muhtemelen bu radar, İran’ın vurmak isteyeceği hedefler listesinin tepesinde yer almaktadır. Dolayısıyla Kürecik radarının varlığı, İran’a yapılacak bir müdahalede Türkiye’yi istemeden savaşın içine çekme potansiyeli taşımaktadır.

Türkiye’nin ABD Yaptırımlarına Karşı Atacağı Adımlar

İncirlik ve Kürecik’in ABD için önemini bu şekilde özetledikten sonra olası ABD yaptırımlarına karşı kademeli olarak neler yapabileceğimizi şu şekilde sıralayabiliriz:

1) ABD’nin yaptırımlarına karşı ilk önce Kürecik radar üssü hiç vakit kaybetmeden kapatılmalıdır. Zaten bu radarın varlığı Türkiye için tehdit teşkil etmektedir.

2) Washington krizi tırmandırmayı tercih ederse ikinci aşamada İncirlik Üssü kapatılmalıdır.

3) Karşılıklı restleşme durumuna gelindiğinde inceldiği yerden kopsun diyerek Atlantik bağın son halkasını oluşturan nükleer silahlar ABD’ye geri gönderilmelidir.

Yaratıcı düşünüldüğünde çok daha başka tedbirlerin değişik sıralamalarla alınabileceği görülecektir. Burada yapılmak istenilen, Washington’a karşı kozlarımızın neler olduğunun anlaşılmasını sağlamak ve giderek tırmanan bir sıralama ile karşı tedbirlerin alınması gerektiğini vurgulamaktır.

Zorda Olan Türkiye Değil ABD’dir

ABD’nin yaptırımlarına karşı korkması gereken Ankara değil Washington’dur. Washington’un zorlamaları Türkiye ile ABD arasındaki bağları giderek kopma noktasına doğru ilerletecektir. Türkiye’de hiç kimse ABD gibi küresel bir gücün düşmanlığını kazanmak istemez. Ancak bu Ankara’nın seçimi olmayacaktır. Türkiye bekası için kendisini korumak durumundadır. Dünya dengeleri değişirken Washington’un dayatmaları, ister istemez Türkiye’yi RF, Çin ve İran’a yanaşmaya yönlendirir.

Türkiye-ABD ilişkilerinin bozulması en çok Putin’i sevindirecektir. Bir NATO müttefikini yanına çekmek, RF’ye çok ciddi avantajlar sağlar. Diğer yandan İncirlik ve Kürecik’in kapatılması, İran’ın Türkiye’den tehdit algılamasını giderek azaltacak ve iki ülke ilişkilerinin gelişmesini sağlayacaktır. Zamanla bu iki ülke İsrail’e karşı müttefik haline gelir. Türkiye, İran ve RF’nin beraber hareket etmesi, Çin’in bu üçlüyü dışarıdan desteklemesi, bütün bölge ülkelerini yeni oluşan bu kutba çekecektir. Böylece hem ABD’nin hem de Avrupa’nın, Ortadoğu, Kafkaslar, Kuzey Afrika ve Balkanlardaki etkinliği kırılacaktır.

Washington, Türkiye’yi kaybetmek istemiyorsa dikkatli davranmak zorundadır. Trump yönetiminin Türkiye’ye yaptırım uygulama konusunda baskı altında olduğu açıktır. Trump’ın hem Türkiye’yi çok üzmeyecek hem de baskı gruplarını susturacak bir formül bulması gerekmektedir. En iyi formülün Türkiye’ye yönelik bir silah ambargosu olabileceği gözükmektedir. Örneğin, Türkiye F-35 programından tamamen çıkartılabilir. Bu uçakları Türkiye’ye vermemek baskı gruplarını biraz olsun susturacaktır. Aynı zamanda ödediği parayı geri almak kaydıyla Türkiye de bu işten karşı çıkabilir. Böylece bir çeşit kazan kazan formülü yaratılmış olur.

Bu arada Türkiye’ye yönelik silah ambargosunun dozu artırılır ve Türkiye milli olarak geliştirdiği sistemlerin uluslararası piyasadan tedarik ettiği parçalarına ulaşamazsa bu sefer Ankara, Moskova ve Pekin’e yönelmek zorunda kalır. Bu sürecin devamı, Türkiye’nin RF ve Çin ile askeri ittifaka yönelmesidir. Bu konuyu da Türkiye’ye ambargo koymak isteyenlerin göz önünde bulundurması gerekir.

ABD’nin şimdiye kadar Türkiye’ye uyguladığı silah ambargoları hep Ankara’nın işine yaramış, bu sayede silah sanayindeki millilik oranı %70’leri ulaşmıştır. Bundan sonraki ambargo veya kısıtlamaların da aynı istikamette etki göstereceği açıktır. Washington’un olası yaptırımlar çerçevesinde Türkiye’ye F-35 savaş uçaklarını vermekten vaz geçmesi, bu projeye ayrılan kaynağın Milli Muharip Uçak TF-X’e aktarılmasını sağlayacaktır.

Washington’un Türkiye’ye yönelik bir başka seçeneği de ekonomik yaptırımlar olabilir. Ekonomik alanda yaptırım uygulanması, Türkiye-ABD ilişkilerini bir daha onarılmamak üzere bozabilir. Çünkü ekonomik zorluklar, Türkiye’yi giderek artan oranda Çin’e bağımlı hale getirecektir. Türkiye’nin 453 milyar dolar civarında dış borcu vardır. Ekonomik yaptırımlar sebebiyle Türkiye ciddi bir krize girerse, ekonomisini tamamen Çin’e açmak durumunda kalır. Bu durumda Çin, Türkiye’nin bütün ulaşım ve enerji alt yapısını kolayca ele geçirecektir. Giderek tırmanan ticaret savaşlarında Çin’in Türkiye ve coğrafyasında etkin olması hem ABD hem de AB’nin işine gelmeyecektir.

Washington’un şimdilik Türkiye’ye yönelik ilk tercihi sözde Ermeni soykırım tasarısını Kongresinde kabul etmek olmuştur. Türklerin işlemediği bir suçu sanki gerçekmiş gibi dünyaya ilan etmek sadece ve sadece Türk halkının gözündeki ABD algısını daha da kötüleştirmekten başka bir işe yaramayacaktır. Uluslararası baskı gruplarını tatmin etmek için ABD ulusal çıkarlarını göz ardı etmemelidir. Bu oyundan zararlı çıkacak Washington’dur.

Bizden söylemesi…

LİNK : [1] https://odatv.com/turkiyenin-kaderi-o-nukleer-silahlardan-kurtulmasina-bagli-0610161200.html

FETÖ ÖRGÜTÜ DOSYASI /// MEHMET ASAL : ABD FETULLAH GÜLENİN ANCAK CESEDİNİ GÖNDERİR


MEHMET ASAL : ABD FETULLAH GÜLENİN ANCAK CESEDİNİ GÖNDERİR

13 Ağustos 2016

15 Temmuz gecesi FETÖ’nün kalkıştığı hareket, ilk Türk Devleti kurulduğundan bugüne kadar Türk Milletinin gördüğü ve bundan sonra da göremeyeceği en cüretkâr kalkışma, Cumhuriyeti ve Demokrasiyi sona erdirme girişimiydi.

Fethullah Gülen, en ucuz ve en kolay istismar yolu olan Din ve İnanç Faktörünü yıllardır pervasızca kullanarak ve istismar ederek Türkiye’de örgütlenmişti. Bu gücün ve teşkilatın farkına varan Emperyalist ABD, Ortadoğu ve Türkiye üzerindeki emellerine ulaşmak için CIA vasıtasıyla bu şahsı kullanmaya ve gütmeye başlamıştı.

Bugün CIA Fethullah Gülen’i maddi ve manevi olarak desteklemekte ve Dünya’da 160 Ülkede, 2000 den fazla okulda, İngilizce Öğretmeni (Native Speaker) kisvesiyle yüzlerce CIA ajanı görev yapabilmektedir. Yani CIA ve dolayısıyla ABD Fethullah Gülen Okulları vasıtasıyla ve öncelikle tüm İslam ülkeleri olmak üzere pek çok ülkede yasal casuslar/ajanlar bulundurmaktadır.

Sizce durumu bu şekilde kullanan ABD, Fethullah Gülen’i geri verir mi? verebilir mi?

Küresel Güçler; Özellikle İslam ülkelerinde aşiret, cemaat ve Hamas, Hizbullah, El Kaide, El Nusra ve IŞİD gibi terör örgütlerinin çıkarttığı iç karışıklıkların yanı sıra, dil, din, yerel kültür, etnik köken ve mezhep çatışmaları çıkartılarak ülkelerin bölünmesi istemektedir.

15 Temmuz girişimi bunu açıkça ortaya koymuyor mu?

Şu hususun altı koyu harflerle çizilmeli ve hiçbir zaman unutulmamalıdır.

Eğer 15 Temmuz girişimi başarılı olsaydı, tıpkı İran’da Humeyni’nin dini lider olarak Fransa’dan Tahran’a gelip uçaktan indiği gibi, Fethullah Gülen de yeşil Hilafet kaftanını giyerek Amerika’dan Ankara’ya dini lider olarak inmiş ve bugün ülkemizde şeriat hükümleri uygulanmaya başlanmış olacaktı.

Böylece 16. yüzyılın başında Yavuz Sultan Selim‘in Memluk Devleti‘ne son vermesinden sonra Osmanlı Devleti‘ne taşınan ve Mustafa Kemal Atatürk’ün 3 Mart 1924’te görülen lüzum üzerine Halifeliği kaldırmasından 92 sene sonra ülkemize tekrar Hilafet gelecek ve tüm Cumhuriyet kazanımları bir gün içinde yok edilmiş olacaktı.

1924 yılında Halifeliğin kaldırılmasıyla laik düzene geçiş kolaylaşmış, devrimlere karşı dinin istismar edilmesi engellenmiş, bağımsız bir dış politika izleme imkânı doğmuş, Ulusal egemenlik anlayışı güçlenmiş, Ümmetçi devlet anlayışından Ulusçu devlet anlayışına geçiş süreci hızlanmıştır.

Fethullah Gülen’in dini lider olarak Türkiye’nin başına geçmesi sonrasında da tüm İslam âleminin lideri olmasını temin etmek için önce İran ve sonra Suriye ile bir savaşa girişilmek kaçınılmaz olacaktı. Böylece İran’da Humeyni, Suriye-Irak’ta Ebu Bekir El-Bağdadi halifelikleri sona erdirilmeye çalışılacak, Fethullah Gülen’in tek İslam Halifesi olarak ilan edilmesi amaçlanacaktı.

Tabii İran’a karşı bir savaşta; bu terörist darbecilerin yöneteceği bir ordu ile ne derecede başarılı olunabilecekti? Bu da apayrı değerlendirilmesi gereken bir sorudur.

Bu dönemde, yurt içinde tüm Ulusalcı, milliyetçi askerler ve siviller ile Ergenekon ve Balyoz gibi davalarda önceden yargılanan kişiler de ya tasfiye edilecek, ya da yok edilecekti.

Türkiye neden bu duruma geldi? Getirildi?

Mustafa Kemal Atatürk; bu tip tehlikeleri ve ileride oluşabilecek girişimleri görerek, TBMM’nin, 30 Kasım 1925’te kabul ettiği bir kanunla tekke, zaviye ve türbeleri kapatmıştır. Aynı kanunla bütün tarikatlarla birlikte şeyh, derviş, dede, mürit gibi bir takım unvanların kullanımı da kaldırılmış, falcılık, büyücülük, muskacılık gibi din dışı uygulamalar yasaklanmıştır. Zira; Tekke ve zaviyeler siyasi çalışmalar içerisine girmeye hatta çatışmalarda bulunmaya ve halkın dinî duygularını kullanarak çıkar elde etmeye başlamıştı. Çağdaşlaşmayı amaçlayan Türk milleti için tekke, zaviye, türbe ve tarikat gibi engeller kaldırılmalıydı. Tıpkı bugün Fethullah Gülen Terör Örgütünün yapmak istediği gibi.

Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümünden sonra bu dini istismar çevreleri tekrar eski günleri hortlatmaya çalışmış, her defasında da ya Siyasetçilerin önemli bir kesiminden destek görmüş veya siyaset bizzat bu çabaların içinde olmuştur.

Aslında Türkiye’de Askerin tüm hassasiyeti ve girişimleri de, 15 Temmuz Darbe girişimi dışında, genelde hep bu noktada olmuştur. Laiklik olgusu; tarikata bulaşmamış, içine sızdırılmamış askerlerin en büyük hassasiyetidir ve bu son darbe girişimi de bu hassasiyetin ne kadar doğru ve yerinde olduğunu bir kere daha ortaya çıkarmıştır.

Eğer sağ kesimdeki birçok siyasetçinin yaptığı ve güttüğü gibi asker bu derecede sindirilmese, yetkileri elinden alınmasa, askeri okullar merkezi sınav sistemlerine zorla dâhil edilmese, Atatürk’çü ve vatansever askerler hakkında kumpaslar düzenlenmese, devletin en üst düzeyindeki yetkilileri bu kumpaslara kucak açmasa, bugün ne bu kadar FETÖ’cü orduya sızabilir ne de ordu bu kadar itibarsızlaştırılabilirdi.

Ne yazık ki son dönemlerde Orduyu itibarsızlaştırmak çok sıradan ve Moda bir hal aldı. Sanki Polis gücüyle uluslararası bir savaş kazanılabilirmiş gibi.

Ülkenin bu duruma gelmesinde ve getirilmesinde en büyük sorumlu hiç şüphesiz ki son 14 yıldır ülkeyi yöneten AKP hükümetleridir. Asker ve Ordu sindirilsin. Nasıl ve ne şekilde olursa olsun itibarsızlaşsın ve siyasi iktidar ülkeyi nereye çekerse çeksin bir daha müdahale edemeyecek hale getirilsin diyerek meydan FETÖ Kumpasçılarına bırakılmış, onların sahtekâr savcılarına zırhlı makam araçları tahsis edilmiş, kumpas davalarının savcılığına soyunularak ülkemiz bir uçurumun, kaosun eşiğine getirilmiştir.

Bu duruma getirilmede, Hilmi Özkök, Yaşar Büyükanıt, Necdet Özel ve Hulusi Akar gibi son dönemlerde Genelkurmay Başkanlığı yapan Orgenerallerin ve onların yanında aciz ve sünepelik içinde bu gelişmeleri izleyen tüm Kuvvet Komutanlarının da büyük sorumluluğu vardır. Tarih bunları asla affetmeyecektir. Emir subayını bile seçip yönetmekten yoksun kişilerin Dünyanın en büyük ordularından birinin Kuvvetlerini yönetmesini beklemek en basit ifade ile aşırı saflıktır.

Biraz da Askeri okul Komutanlarına değinmek gerekir. Onlar yıllardır içlerine sızan, sokulan bu FETÖ’cüleri bulup ortaya çıkarıp ihracı için işlem yapmak yerine kendi istikbal ve geleceklerini ve alacakları rütbeleri düşünmüştür.

Deniz Harp Okulu Eski Komutanı E.Tuğamiral Türker Ertürk ve onun gibi 1-2 kişi dışında hiçbiri Askeri Liselere veya Harp okullarına sahip çıkmamış ya da bir şey yapamamışsa en azından onuruyla istifa etmeliydi?

Tüm bu kötü ve sorumsuz yönetime rağmen eğer 15 Temmuz girişimi başarılı olmadıysa, olamadıysa bunun en büyük nedeni, tüm tasfiyelere, aşağılanmalara rağmen ordu içerisindeki Ulusalcı ve Atatürk ilke ve inkılaplarını benimsemiş kesimlerin bu darbe girişimine katılmadığı gibi hafta sonu bir gece olmasına rağmen ciddi bir karşı koyuş göstermesidir.

Kamera kayıtlarından bir tankın onlarca aracı kâğıt gibi ezdiği, ezebildiği, hatırlandığında, bir makinalı tüfeğin onlarca kişiyi bir anda saf dışında bırakacağı düşünüldüğünde, aslında halkın bu şekilde sokağa sürülmesinin de ne derece mantıklı ve gerçekçi olduğu önümüzdeki dönem uzunca bir süre tartışılacağa benzemektedir. Darbe başarılı olsa sonrasında on binlerce kişiyi gözünü kırpmadan öldürecek sapıklık ve kararlılıktaki bu kişileri sadece halkın sokağa çıkarak durdurduğunu söylemek safdillik ve bu darbe girişiminin amacını hiç anlamamış olmak olur.

Yapılan yanlışlıklar ve uygulamalar ne olursa olsun sonucunda bu darbe girişiminin bastırılmış olması ülkeyi uçurumun dibinden alıp uçurumun tepesine geri çıkarmıştır. Ancak Türkiye her an uçuruma tekrar düşmeye yakındır. Bunu çok iyi görüp anlamak gerekir.

Orduya sızan FETÖ’cülerin yetiştiği Askeri Liseler kapatılırken, görevine son verilen 3500 Diyanet Görevlisinin mezun olduğu, bürokrasiye ve devlete sızan on binlerce FETÖ’cünün okuduğu İmam Hatip Okulları ile ilgili herhangi bir karar alınmamıştır.

Son yıllarda düz ortaokul ve Liselerin neredeyse tamamının İmam Hatip Okullarına dönüştürüldüğü düşünüldüğünde, gelecekte başka tarikat ve gurupların benzer girişimlerde bulunmayacağını kimse söyleyemez ve iddia edemez.

Askeri Liseler bir Subayın yetişmesinde temel askeri bilinç ve eğitimlerin verilebileceği, ülke sevgisinin aşılanabileceği en uygun kurumlardır ve yüzlerce yıldan beri bu misyonu yerine getirmişlerdir. Askeri Liseden gelenlerle doğrudan dışarıdan Harp Okullarına alınan öğrencilerin mesleki başarıları incelendiğinde, askeri liseden yetişenlerin çok ciddi üstünlükleri olduğu bilinen ve genel kabul gören bir gerçektir.

Bırakın askerler 1980 öncesinde olduğu gibi Atatürk’ün çizdiği yolda yetişen laik, bilgili, vatansever, dürüst askerler olsunlar. Askeri Liseleri kapatmak yerine niteliklerini ve hatta niceliklerini arttırıcı tedbirler alınmalıdır. Siyasiler sürekli laikliği kaşımaktan, dindar asker yetiştirme sevdasından vazgeçerek asker gibi asker yetiştirme ülküsünü ve ilkesini benimsemelidir.

Din insanların kendi tercihleri ve ailelerinin yönlendirmesiyle oluşmalıdır. Siyasiler art niyetli ve ümmetçi zihniyetteki ellerini toplumun üzerinden çekerek, ulusalcı, tek bayrak, tek vatan, tek millet ülküsünde askerlerin ve vatandaşların yetişmesine katkıda bulunmalıdır.

Bu ülkede yaşayan gayrimüslimlerin de olduğu, onların büyük çoğunluğunun bu ülkeye en az dini İslam olanlar kadar sahip çıktığı unutulmadan söylemlerde sürekli “İslam” vurgusundan vazgeçilmeli, daha çağdaş, daha kucaklayıcı ve daha insani olunmalıdır. Aksi takdirde zaten oldukça yalnız bırakıldığımız Batı Dünyasında daha da yalnızlaşmamız kaçınılmaz olacaktır.

FETÖ izlediği politika ve yol ile önce Adli Tıp ve TÜBİTAK’ı ele geçirmiş ve böylece istediği gerçek kanıtı sahte veya istediği sahte kanıtı gerçek diye sunabilmiştir. Adalet sistemine soktuğu savcı ve hakimlerle istediği kararları alarak kendisine ve hedeflerine zarar verecek kişileri tasfiye etmeye başlamıştır. Bununla paralel olarak Emniyet teşkilatına, Valilik ve kaymakamlıklara sızmış, maliyeye ve bakanlıklara girmiş, YÖK ve sınav sistemlerini ele geçirmiş, orduya soktuğu yüzlerce yandaşıyla en üst komutanları dinler ve o makamlara ulaşır hale gelmiş, siyasete adam sokmuştur. Siyaset için fazla çaba göstermesine gerek kalmamıştır. Zira AKP Kadroları, Fethullah Gülen’in kendine biat eden siyasetçisi gibi o ne istediyse onu yapmışlardır. Bunu bizzat eski Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik 8 Ağustos 2016 gecesi CNN Türk’e gönderdiği yazılı açıklamasında itiraf etmektedir.

Yani ülkenin bu hale gelmesinde ve uçurumun dibine düşürülmek istenmesinde başta AKP Kadroları ve Komuta heyetleri olmak zere hepimizin ayrı ayrı sorumluluğu veya ihmali mevcuttur. Şimdi yeniden kenetlenelim ve birleşelim derken, Laik olduğunu iddia ettiğimiz Meclisimizin koridorlarında ve Parti Divanlarında atılan “Ya Allah Bismillah Allahu Ekber” nidaları ne yazık ki gelecekte de benzer durumlarla karşılaşılacağının ve hala 15 Temmuz girişiminden hiçbir ders alınmadığının en açık göstergesidir.

Atatürk’ün kurduğu Ulusal ve LAİK mecliste “Dini nida ve bağırışların” anlamı nedir?

Bu genel değerlendirmeden sonra bu makalenin yazılmasına neden olan başlığa gelecek olursak.

ABD Fethullah Gülen’i iade edecek midir?

Elbette HAYIR.

Siz ABD’nin yerinde olsanız, emperyalist amaçlarınız için sonuna kadar kullandığınız bir kişiyi, yıkmaya, parçalamaya, yok etmeye çalıştığınız bir ülkeye iade eder misiniz? ABD gibi Küresel Emperyalist bir güç bu hatayı yapar mı?

Fethullah Gülen gibi onlarca Cemaat Lideri ABD’de misafir edilmekte ve kullanılmaktadır. En azından bunlar nezdinde ABD itibarını ve güvenirliliğini de yok eder mi? CIA bu başarısız darbe girişimi sonucu ciddi bir itibar kaybetmiş ve Ortadoğu masasında tasfiyeler başlamıştır. Vietnam’dan sonraki ABD’nin en büyük hayal kırıklığıdır bu olay.

Fethullah Gülen şu anda Türkiye’ye iade edilmemek için ABD’ni tehdit etmekte, beni iade ederseniz ben de Türkiye üzerindeki Planlarınızı ve beni nasıl kullandığınızı anlatırım demektedir. Fethullah Gülen şu anda kendi için en uygun yolun bir başka Batı Ülkesine gönderilmek olduğunu düşünmektedir.

Fethullah Gülen’in “Evet, ABD beni Türkiye’deki rejimi, hükümeti yıkmak için kullandı dediğini düşününüz” Böyle bir durumda neler olacaktır. Türkiye;

  • İncirlik üssünü ve ABD tesislerini kapatacaktır,
  • ABD ile siyasi, ekonomik, askeri ve kültürel ilişkileri askıya alacaktır,
  • Türkiye muhtemelen NATO’dan ayrılacaktır,
  • Türkiye ister istemez Doğu Blokuna ve muhtemelen Rusya ve Çin’e yanaşacaktır,
  • Daha bir çok şey sayılabilir.

Bunları göze alması mümkün olmadığına göre ABD’nin önümüzdeki günler için iki seçeneği ortaya çıkmaktadır;

  1. Fethullah Gülen’i bir başka ülkeye göndermek (Böyle bir seçenek yukarıda yazılı sonuçları birebir doğurmasa da buna yakın neticeler ve ilişkiler için hoş olmayan ABD’nin tercih etmeyeceği bir durum oluşturacaktır.)
  2. Fethullah Gülen’i öldürecektir. Bunu da kendini bu işten tamamen sıyırmak ve farklı anlamalara sebep olmamak için; ya Pensilvanya’da yanında bulunan bir Türk’e veya Müslümana yaptıracak, ya da ABD’de bir başka bölge de yaşayan bir Türk veya Müslüman aracılığı ile bu işi bitirecektir.

Sonucunda Türkiye en fazla Fethullah Gülen’in cesedini Türkiye’ye getirtebilir ama Fethullah Gülen’in kendisini canlı olarak asla getirtemeyecektir. Bu kehanetin doğru olup olmadığını önümüzdeki günler daha açık gösterecektir.

Milletçe gerekli ve doğru dersleri çıkarıp bir an önce Mustafa Kemal Atatürk’ün çerçevesini çok net ve açık olarak çizdiği Cumhuriyetin ve Türkiye’nin KURULUŞ/BAŞLANGIÇ AYARLARI’na dönülebilmesi ümidiyle,

Esen kalınız.

AMERİKA DOSYASI /// Mehmet ASAL : ABD’NİN TÜRKİYE ÜZERİNDE BİTMEYEN OYUNLARI


Mehmet ASAL : ABD’NİN TÜRKİYE ÜZERİNDE BİTMEYEN OYUNLARI

10 Temmuz 2020

İkinci dünya savaşından sonra “yenidünya düzeni” olarak iki kutuplu bir dünya kuruldu. 1945 yılı Haziran’ında yapılan San Francisco Konferansı’yla İngiltere – dünyayı ‘düzenleme’ işini – Amerika Birleşik Devletleri (ABD)’ne devretti… O günden beri ABD, görevini tam olarak yapmaktadır. Gerçek şu ki, günümüzde ‘Orta Doğu’da yaşanan kargaşanın ve katliamların baş mimarı; ABD’nin küresel emperyalist siyasetidir! Güney sınırımızdaki tehlikeli ‘oyunlar’ ABD’nin Türkiye’ye bir ‘armağanı’dır!

Savaş sonrası Sovyetler Birliği’nin rejim ihraç etmesine karşılık, ABD dünyanın diğer ülkeleriyle ekonomik ittifaklar kurarak, bu rejim ihracını önlemeye çalışmıştır. Bu çerçevede IMF, Dünya Bankası ve GATT’ın kuruluşlarına şahit olduk. Sovyetler Birliğinin Türkiye’den Kars ve Ardahan’ı ve Boğazların denetimini talep etmesiyle birlikte, Türkiye ABD ile ilişkilerini sıkılaştırmış, Rusya’ya karşı ABD müttefiki olmaya karar vermiştir. SSCB’nin bu taleplerinin ardında dönemin CIA mensubu ajanların “istemenin tam zamanıdır” şeklinde Sovyet Liderine (Stalin) yem sunmuş ve onları kışkırtmış ve böylece Türkiye’yi ABD’nin kucağına çekmek isteyebileceğini hiç düşünmüş müydünüz? Stalin’in ölümünden sonra Sovyet hükümeti, 30 Mayıs 1953’te Ankara’ya yeni bir nota vererek, "Sovyetler Birliği’nin Türkiye’ye karşı hiçbir toprak iddiasında olmadığını beyan ederiz" açıklamasını bir de bu gözle değerlendirmemiz gerekir.

Türkiye güçlendikçe, bağımsız dış politikalara yöneldikçe; ABD, NATO, AB gibi emperyalist ülkelerin istekleri dışında hareket ettikçe ve zaman zaman ayaklarına/nasırlarına bastıkça Türkiye üzerinde oynanan oyunlar da biteceğe benzememektedir.

8 Temmuz 2020 günü ABD Dışişleri Bakanı Pompeo; ABD ve GKRY (Güney Kıbrıs Rum Yönetimi) arasındaki güvenlik ilişkileri kapsamında, Rum yönetimine askeri eğitim ve öğretim fonu sağlayacaklarını açıklamış ve “bu adım, Doğu Akdeniz’de istikrarı sağlama adına anahtar bölgesel ortaklarla ilişkileri geliştirme çabalarımızın bir parçasıdır." demiştir.

Biraz öncesine gidersek aslında ABD; 2019 yılı aralık ayında Kongresinde kabul edilen tahsisatlar yasa tasarısında, GKRY’ne belirli koşullar ve sınırlamalar altında silah ambargosunu kaldırmasını istemiştir.

Bu tasarıda ABD’nin müttefikleri arasında enerji güvenliğini sağlaması gerektiği kaydedilirken, Türkiye’nin Ada’da 40 bin askerinin bulunduğu, ABD’nin ambargosundan dolayı GKRY’nin Rusya ve başka ülkelerden silah aldığı, bunun da ABD’nin çıkarlarıyla uyuşmadığı belirtilmektedir.

GKRY kime karşı silahlandırılmakta ve eğitilmektedir? Rum komşularımız burada kendilerine oynanan oyunun da farkında değil midir?

1,2 milyon nüfusla ve ana vatanına 300 mil uzakta iken 83 milyonluk ve Türkiye’ye 40 mil mesafedeki ülkeye karşı silahlanabilecek kadar saf mıdır bu komşu?

Aslında burada ABD açısından öncelikle Ticari çıkarlar ve sonrasında da Lobilere şirin görünmek hedeflenirken, Türkiye’ye de “ayağını denk al, seni desteklemiyorum ve dostun değilim” mesajı çok açık olarak verilmektedir.

"Doğu Akdeniz Güvenlik ve Enerji İş birliği Yasası" olarak da bilinen ve bir bölümünde GKRY, İsrail ve Yunanistan’ın önemine vurgu yapılan tasarıda, Akdeniz, Ege ve Orta Doğu’da "tek taraflı, uluslararası hukuku ihlal eden ve iyi komşuluk ilişkilerini zedeleyen davranışlara karşı olunduğu" ifade edilmektedir. Yani Hedef Türkiye’dir.

ABD’de bulunan Yunan, Ermeni ve son zamanlarda da Yahudi Lobileri, tam bir Türk ve Türkiye düşmanlığı gütmektedir. Bunun altında Türkiye’nin bir İslam Ülkesi olması ve İslamofobi de yatmaktadır.

Türkiye 1952 yılında NATO’ya üye olmasının ardından ABD’nin stratejik ortağı olarak anılmasına rağmen ABD hiçbir zaman stratejik ortaklığın gerektirdiği şekilde olaylara bakmamıştır.

“Türkiye’nin NATO üyeliği, Soğuk Savaş şartlarındaki konjonktürel bir gelişmedir. Bahsi geçen dönemde Türkiye, NATO ittifakına dahil edilmiştir. Ancak hiçbir zaman müttefik olarak değerlendirilmemiştir. Nasıl ki uluslararası ilişkilerde “psödo-devlet (pseudostate)” şeklinde tanımlanan, devlet görünümündeki devletçiklerden bahsedilirse, Türkiye de NATO için bir müttefikten ziyade, müttefikimsi bir ülke konumunda olmuştur. NATO’ya girişi takiben Amerikan – Türk ilişkilerine bakılırsa hiç te memnun edici bir durum görülmez. Bunları özetle hatırlayalım:

  • 1962, Küba Krizi; İlk olarak Türkiye, 16-28 Ekim 1962 Küba Krizi esnasında ABD tarafından gözden çıkarıldı ve yalnız bırakıldı. Amerikan Hükümeti’nin Fidel Castro rejimini devirmek istemesi sonucu ABD ve SSCB, iki nükleer süper güç ilk defa karşı karşıya kaldı. ABD’ye ait bir U-2 casus uçağının 1 Mayıs 1960’ta düşürülmesiyle ABD-SSCB ilişkileri gerginleşirken Küba-SSCB dostluğu giderek sıkılaştı. SSCB 1962 sonbaharında Küba’ya Sovyet füzelerinin konuşlandırılmasına başlandı. ABD’de Türkiye ve İtalya’ya ya Nükleer füzeleri koymuştu. ABD 1959 yılında Türkiye ile anlaşmış, 1961 yılında Türkiye’ye Jüpiter füzeleri yerleştirmişti, (Füze durumları Türk halkına 40 yıl sonra açıklandı veya belgelendirildi.)
  • 1964, Johnson Mektubu; Amerika Birleşik Devletleri başkanı Lyndon B. Johnson tarafından Türkiye başbakanı İsmet İnönü’ye 5 Haziran 1964 tarihinde gönderilen, Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahalesini önlemek amacıyla yazılmış mektup ile Türkiye tehdit edildi. Önü kesildi ve harekât yıllarca geciktirildi. Bu da Kıbrıs’ta Türklere karşı Rumların katliam yapmasının önünü açtı. Mektupta, Türkiye’nin adaya tek taraflı müdahalesinin Türk ve Yunan tarafları arasında savaşa yol açabileceği ve NATO üyesi olan bu iki ülkenin savaşmasının kabul edilemez olduğu ifade edilmişti. Bu savaşın Sovyetler Birliği’nin de Türkiye’ye müdahale ihtimalini doğuracağı ve NATO’nun böyle bir durumda Türkiye’yi savunma konusunda isteksiz olacağı ima edilmişti. Ayrıca. ABD’nin Türkiye’ye sağladığı askeri malzemenin bu müdahalede kullanılmasına izin verilmeyeceği belirtilmişti. Mektubun ardından Türkiye müdahale kararından vazgeçmek zorunda kaldı. 10 yıl içinde Kıbrıslı Türkler katledildi. Yaşamakta oldukları 237 yerleşim yerinden 103’ünü terk ederek daha büyük ve nispeten güvenli olan yerleşim yerlerine sığındılar.
  • 1974, Kıbrıs Barış Harekâtı sonrası AMBARGO; Kıbrıs barış Harekâtı sonrası ABD, Türkiye’ye 5 Şubat 1975 tarihinde başlayan ve 3 yıl sürecek olan silah ambargosu uygulamaya başladı. Ambargo Türkiye’ye Amerikan silahlarının satışını ve askeri yardımını yasaklıyordu. İki müttefik ilişkileri bakımından bu ağır bir yaptırımdı. Emsali de yoktu. Türkiye o zor dönemde 60 dolarlık bir uçak parçasını 600 dolara alabiliyordu.
  • 1992, TCG Muavenet Olayı; 2 Ekim 1992 günü Türk muhribi TCG Muavenet durup dururken 2 adet Sea Sparrow mermisi ile bir ABD Uçak Gemisi USS Saratoga tarafından vuruldu 300 kişilik gemi kullanılmaz hale geldi. Gemi Komutanı dahil 5 şehit verildi. ABD, kurguladığı yenidünya düzeni içinde Ortadoğu’yu şekillendirecekti. Bunun için Türkiye’yi kaybetmemek ve iliklerine kadar kullanmak istemekteydi. TCG Muavenet’i vurarak “soğuk savaş dönemi sonrası liderliğimde yeni dünya düzeni kurulmaktadır, farklı yol arama kıpırdanmalarının farkındayım” Mesajı veriyordu. İkinci olarak ta “Çekiç gücün Türkiye’deki varlığı ve yapacağı görevler benim için hayati öneme haizdir. Engellenmesi kabul edilemez “diyordu.
  • 1993, 17 Şubat, Orgeneral Eşref Bitlis’in öldürülmesi; Eşref Bitlis’in uçağı, Türkiye, İran, Irak ve Suriye Dış İşleri Bakanlarının Şam’da bir araya gelmelerinden tam yedi gün sonra düşmüştü. Pentagon, ABD-İsrail ikilisinin karşısında olan bu üç ülkeyle Türkiye’nin iş birliğine girme ihtimaline karşı Ankara’yı uyarıyordu. Bu suikastın, CIA ve onlarla iş birliği içinde olan bazı Türkler tarafından organize edildiği çok açıktır. O günlerin gazetelerine bir göz atacak olursanız Eşref Bitlis’in neden hedef tahtasına oturtulduğunu çok daha rahat anlayabiliriz.
  • 1999, Fetullah Gülen’in Türkiye’ye karşı kullanılmak üzere ABD’ne kabulü; 1999 yılının mart ayında, 28 Şubat sürecindeki Türkiye’nin içinde bulunduğu siyasi atmosfer ve sağlık durumu bahanesiyle Amerika Birleşik Devletleri Fetullah Gülen’i CIA aracılığı ile Amerika’ya çağırdı. Eski Ankara Büyükelçisi Morton Abromowizt Gülen’in ileride Türkiye’ye karşı güçlü bir koz olarak Amerika’nın elinde tutulması gerektiğini açıklayan rapor yazmıştı. Göçmen Bürosu bazı zorluklar çıkardı ise de CIA aracılığı ile bunlar aşıldı. Gülen, o tarihten bu yana Pennsylvania eyaletindeki Salisburg kasabasında büyük bir malikâne de krallar gibi yaşamaktadır.
  • 2003, Çuval Olayı; 4 Temmuz 2003 günü Kuzey Irak’ın Süleymaniye kentinde karargâh kurmuş bulunan bir binbaşı komutasındaki 11 Türk Silahlı Kuvvetleri mensubu ve Türkmen mihmandarları, Irak’taki işgal kuvvetlerinin bir parçası olan Amerikan 173. Hava İndirme Tugayı’na bağlı askerlerce ve yanlarında peşmergelerin de bulunduğu bir şekilde sürpriz bir baskın sonucu derdest edildiler, başlarına çuval geçirildi ve 60 saat süresince alıkonularak sorguya çekildiler. Bu olayın sebebi, Irak krizi konusunda hükûmet tarafından 25 Şubat 2003’te TBMM’ye sunulup genel kurulda reddedilen ve tam adı "Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yabancı ülkelere gönderilmesi ve yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye’de bulunması için Hükümet’e yetki verilmesine ilişkin başbakanlık tezkeresi" nin reddedilmesinin intikamı idi. Tezkerede, en fazla 62 bin yabancı askeri personelin 6 ay süreyle Türkiye’de bulunması öngörülüyordu.
  • 2008, Balyoz ve Ergenekon Kumpasları; Fetullah Gülen ve CIA iş birliği ile ABD; 2008 yılında işbirlikçi Türk hâkim ve savcılarının da büyük komplo planları ile Türkiye’de ki aydın, çağdaş ve bağımsızlık yanlısı tüm ilerici subaylar ve aydınlar tasfiye edildi, rütbeleri söküldü, yıllarca hapiste yattılar. Bir kısmı da bu esnada hayatını kaybetti.
  • 2009, Kozmik Odaya girilmesi ve tüm harekât planlarının ABD’ne götürülmesi; 26 Aralık 2009 günü, ABD’li işbirlikçilerin kışkırtıp planlarını hazırladığı şekilde FETÖ Hainleri Ankara Bölge Seferberlik Başkanlığının Kozmik Odasına girdiler. Türkiye Cumhuriyeti için hayati önemi haiz onlarca Silahlı Kuvvetler Savaş ve hazırlık planını alıp kopyalayarak ABD’ne ve işbirlikçilerine ilettiler. Tüm savaş ve seferberlik planları ve kişiler ifşa oldu.
  • 2013, 17-25 Aralık olayları; Balyoz ve Ergenekon Kumpasları ile aydınları tasfiye eden Gülen ve CIA, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen 3 soruşturmada, iş adamı, bürokrat ve memurların da bulunduğu çok sayıda kişiye yönelik "kara para aklama", "altın kaçakçılığı" ve "kamu görevlilerine rüşvet" iddialı operasyonlara başladı. MIT Müsteşarı ve Başbakan Vatana ihanet suçlaması ile tutuklanmak istendi.
  • 2014 yılından itibaren YPG/PYD’ye destek, silah ve eğitim; PYD’yi terör örgütü olarak nitelendirmeyen ABD, PYD/YPG’nin seküler yapıya sahip bir bölgesel aktör olmasını ve Suriye’yi Bölme çabalarında bir güç olarak görmesi nedeniyle, YPG/PYD’yi Türkiye’nin karşı çıkmasına rağmen destekledi, bölge üzerindeki stratejik hamle ve çabaları ile YPG/PYD birliklerinin daha da güçlenmesine fırsat verdi. Suriye İç Savaşı’na küresel aktörlerin dâhil olması, YPG’ye uluslararası arenada kendisini tanıtma şansı verdi ve böylece daha fazla lojistik destek elde etme imkânı sundu. Yani Türk askerini ve vatandaşını hedef gözetmeksizin öldüren terör örgütü, sözde müttefikimiz ABD tarafından teşvik ve destek gördü.
  • 2015, 24 Kasım, Rus uçağının düşürülmesi; Türkiye – Rusya yakınlaşmasını istemeyen ABD ve CIA, FETÖ mensubu hain kişileri kullanarak Rus Su-24 uçağının Türkiye tarafından düşürülmesini sağladı. Bu olay ilişkileri ciddi biçimde etkiledi ve ekonomik olarak ta Türkiye’ye büyük zarar verdi. Neyse ki durum kısa süre sonra anlaşıldı ve ilişkiler normale döndü.
  • 2016, 15 Temmuz Darbe girişimi; hükümeti 17-25 Aralık 2013 operasyonu ile indiremeyen ve artık AKP ile de araları da iyice açılmış olan Fetullah Gülen; yine ABD ve CIA Desteği ile önceden Silahlı Kuvvetler kadrolarına soktuğu işbirlikçi hainleri kullanarak bir askeri darbe girişiminde bulundu. Amaç, Devleti ve ülkeyi ele geçirmek, kalan son ilerici ve aydınları bertaraf etmek, AKP’nin artık Fetullah Gülen’i dinlemeyen lider kadrosunu tasfiye etmekti. Böylece Humeyni’nin İran’a dönüşü gibi, Fetullah Gülen’in de Yavuz Sultan Selim tarafından Mısırdan getirtilen Halife kaftanını giyerek Türkiye’ye dönmesi ve yönetimi ele alması amaçlanıyordu.
  • 2016, 19 Aralık, Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Andrey Karlov’un öldürülmesi, FETÖ Terör Örgütü mensubu bir polis tarafından Ankara Çağdaş Sanatlar Merkezi’ndeki fotoğraf sergisi açılışı sırasında düzenlenen saldırı sonrası Andrey Karlov hayatını kaybederken, Ankara Çevik Kuvvet Şube Müdürlüğü’nde görevli saldırgan Mevlüt Mert Altıntaş özel harekat polisleri ile girdiği çatışma sonrası öldürüldü. Amaç Türkiye ile Rusya’nın arasını açmaktı. Suikastı planlayanlar CIA ve FETÖ.
  • 2016- Bugün, Fetullah Gülen’in iade edilmemesi; Türkiye’de ki 15 Temmuz Darbe girişimi planlayıcısı CIA – Fetullah Gülen’dir. Kırmızı Bültenle aranıyor olmasına rağmen ABD’nin Terör örgütü başını Türkiye’ye iade etmemesi, bunu gündeme dahi almamasının nedeni, bu darbeyi ABD ile ortaklaşa planlamış olmalarıdır. Dünyayı karıştırmak üzere Fethullah Gülen gibi onlarca Cemaat lideri ABD’de misafir edilmekte ve kullanılmaktadır. En azından bunlar nezdinde ABD itibarını ve güvenirliliğini de yok eder mi? CIA bu başarısız darbe girişimi sonucu ciddi bir itibar kaybetmiş ve Ortadoğu masasında tasfiyeler başlamıştır. Vietnam’dan sonraki ABD’nin en büyük hayal kırıklığıdır bu olay.
  • 2018, Rahip Brunson Krizi; ABD’li Pastör Andrew Craig Brunson’ın İzmir’de "terör örgütü adına suç işlemek ve casusluk" suçlamalarıyla yargılandığı davada Brunson, Ekim 2016’da sınır dışı edilmek üzere gözaltına alınmış ve Aralık 2016’da da Fethullah Gülen Cemaati’ne üye olmak suçlamasıyla tutuklanmıştı. Temmuz ayındaki duruşmada Brunson’ın tutukluluğu ev hapsine çevrilmişti. North Carolina eyaletinde doğan 50 yaşındaki Brunson, 23 yıldır eşiyle birlikte Türkiye’de yaşıyor ve Misyonerlik ve kışkırtıcılık faaliyetleri içinde idi. ABD için Misyonerlik faaliyetleri, 18.nci YY’dan itibaren sadece dini olmaktan çıkmış siyasi, ekonomik, sosyal, kültürel ve istihbarat boyutları olan bir tür nüfuz ve sömürü aracı haline gelmişti. Brunson, tutuklandığı sırada süresiz oturma izni başvurusunu sonucunu bekliyordu. ABD, Brunson’ın serbest bırakılmamasının ardından "insan hakları ihlallerinin sorumluları" oldukları gerekçesiyle İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ve Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’e yaptırım uygulamaya başladı. Başkan Donald Trump, daha sonra Türkiye’den çelik ve alüminyum ithalatına uygulanan gümrük vergilerini ikiye katladı. Türkiye de dolar fırladı, ekonomik kriz baş gösterdi. ABD gene yapacağını yaptı, Türkiye’yi tehdit etti.
  • 2019, 12 Aralık, ABD Parlamentosunun Ermeni Soykırım Yasasını Onaylaması; Kongre’nin alt kanadı olan Temsilciler Meclisi de 1915’te yaşananları soykırımı olarak tanıyan bir yasayı onaylamıştı. ABD Senatosu da tarihinde ilk defa bu yasayı onaylayarak, tarihi bir olaya siyasi görüş koyan, insafsız ve vicdansız bir kararı onaylayarak Türkiye Düşmanlığını açık ve seçik bir şekilde tüm dünyaya ilan etti. Aslında ABD yıllardır “Demoklesin Kılıcı” gibi (Efsaneye göre; Siraküza Kralı Dionysos, kral olmanın çok rahat ve güzel olduğunu savunan Demokles’e ders vermek için onu yemeğe davet eder. Onu ince bir sicimle tavana bağlanmış ağır bir kılıcın altındaki koltuğa oturtur ve ona iktidarın aslında ne kadar zor olduğunu gösterir.) Türkiye’nin kafasına doğru tuttuğu, her yıl Nisan ayı yaklaştığında önce Türkiye’yi tehdit edip sonunda onaylamayarak “Güya kıyak ağabeylik yaptığı” kozunu da kaybetmiş oldu. Tabii Türkiye’yi de tamamen kaybederek.

Tüm akıldışı, dostluk ve müttefiklik dışı girişimlerinde de başarıya ulaşamayan, Türkiye’yi güçsüz, tamamen kendisine bağlı “sözde Stratejik Ortak” yapamayacağını anlayan ABD’nin çuval giderek kendi ayağına dolaşmaya başladı.

Obama Başkan seçildiğinde, 4 Nisan 2009’da Türkiye’yi ziyaret etmişti. Ziyaret sonrası yapılan anketlerde ABD sempatimiz %50 seviyesinde idi. Oysa Obama, rengine ve Müslüman kökleri olduğuna ilişkin sempatimizi kullanarak bizleri istismar etti. Obama, Ortadoğu’nun tek “laik-sosyal-hukuk devleti Türkiye’ye karşı, kendi ülkesinin planlayıp organize ettiği “Ilımlı İslam modeli” ni dayatıp gitti.

Bugün artık “maymunun gözü açıldı”. Türkiye’de ve Türk insanında ABD karşıtlığı tarihin en yüksek düzeyine ulaşmış durumda. Bunu geri döndürebilmek te artık hiç kolay değil.

Buna rağmen ABD arayı düzeltmek yerine bu karşıtlığı sürekli olarak körüklemeye devam ediyor. ABD, Avrupa Birliği ve hatta NATO Türkiye’yi sürekli doğuya doğru itmekte ve yalnız bırakmaktadır. Türkiye’nin Yunanistan ile yaşadığı hiçbir sorunda ve Kıbrıs’ta Türkiye’ye hiç hak verilmemiş ve hep karşısında olunmuştur.

Bunun sonucunda Türkler, tarihte de örneği birçok kez görüldüğü üzere; vakur ve mağrur tavırlarıyla “Türkün Türk’ten başka dostu yoktur” sloganıyla bölgelerinde bir Bölgesel Süper Güç olmaya doğru ivmelenmektedir. Bknz. : https://www.youtube.com/watch?v=u390lW1XTLM

Bir süre önce bir Rus Televizyonundaki tartışmada da gündeme geldiği gibi, Türkiye yakın gelecekte kendi Nükleer Silahlarına sahip olacaktır, bence olmak ta zorundadır. Bknz. https://youtu.be/lrNfib2OdG8

Aslında yukarıda kronolojik ve özet olarak verilen olaylara bakıldığında ABD; Kore Savaşı da dahil, Uluslararası politikada kalıcı dostluklardan ziyade; çıkarların önemli olduğunu ve bu nedenle değişen koşullar temelinde şekillenen ortaklıklardan bahsedilebileceğinin en açık örneğini Türkiye’ye sürekli göstermiştir.

Türkiye son dönemde kuzey komşusu ve aslında çok daha fazla iş birliği içinde olması gereken Rusya ile yeni bazı çıkar ortaklıkları geliştirmiştir.

Bu iş birliği ABD’nin; kendi emperyalist çıkar ve amaçlarına hizmet ettiremediği, ya da ettirmekte zorlandığı Türkiye’ye karşı daha da düşmanca tavırlar almasına neden olmuştur.

Aslında ABD ile stratejik ortak konumunda olmaması, Türkiye için herhangi bir sorun teşkil etmemesi gereken bir durumdur. Türkiye’nin de bu tarihi gerçeklere göre kendini konumlandırması ve ABD’den pozitif yönde bir beklenti içerisinde olmaması gerekir. Aslında;

Türkiye, neden stratejik bir ortak arayışı içinde anlamak mümkün değildir.

Son dönemde gelişen Türkiye-Rusya yakınlaşmasına rağmen ne Rusya ne de ABD Türkiye’nin stratejik ortağı değildir ve olmamalıdır.

Akıllı Devletler, konjonktürel durumun gerektirdiği şekilde zaman zaman yan yana gelebilirler.

Aslında Türk – Rus ilişkilerine de bu gözle bakmak gerekir. Türkiye ve Rusya; Ortadoğu, Karadeniz ve Doğu Akdeniz’de örtüşen çıkarlara sahiptir. Ankara ve Moskova, örtüşen çıkarları doğrultusunda birlikte hareket etmektedir ki bu da son derece normaldir. Türkiye’nin ikili ilişkilerdeki heyecanlı yaklaşımına rağmen; Rusya itidalli tutumundan ödün vermemektedir. Bu da Türkiye için bir örnek ve alınacak ders olmalıdır.

“Rusya’nın PKK/PYD gibi terör örgütlerine ilişkin tutumu, ne yazık ki bizim istediğimiz noktada değildir. Bu da Moskova’nın, tıpkı ABD gibi kendi çıkarları doğrultusunda hareket ettiğini göstermektedir. “Aslında Türkiye’nin yapısal anlamda Rusya’yla ilişki kurmasına; yani ikili münasebetleri derinleştirmesine içinde bulunduğumuz ittifak sistemi de izin vermemektedir.

ABD, Ortadoğu’daki ulus-devletleri tasfiye etmek istemektedir.

ABD’nin bölgede kısa ve uzun vadeli çeşitli hedefleri vardır ve bu kapsamda ulus-devletleri tasfiye etmek istemektedir.

Arap Baharıyla başlayan süreç te buna işaret etmektedir.

Söz konusu plan; Libya, Mısır ve Irak gibi ülkelerde halihazırda uygulamaya geçirilmiş, Suriye’de de uygulanmak istenmektedir. Sonrasında da İran’ın hedef alınacağı kesindir.

Şu aşamada Türkiye açısından sıcak savaşa dönüşecek bir tehdit olmasa da ABD’nin Türkiye’ye uyguladığı baskı stratejilerinden vazgeçmediği ve geçmeyeceği çok açıktır. Bunun en yakın örneğini de 8 Temmuz günü ABD Dışişleri Bakanı Pompeo’nun GKRY ile ilgili yaptığı askeri eğitim anlaşmasına dair açıklama teşkil etmektedir.

“Türkiye-ABD ilişkileri, stratejik ortaklık seviyesinde asla değildir ve olmamıştır. Müttefiklik düzeyinde de değildir. Biz, ABD’nin gözünde müttefikimsi bir ülke durumundayız.”

“NATO’ya girmemiz stratejik bir hata olarak düşünülebilir. Ancak şu aşamada NATO’dan çıkılması bundan daha da büyük bir hata olur. Türkiye’nin NATO sistemi içerisinde bulunması sıcak savaşı engelleyici bir faktördür.

Bu nedenledir ki ABD; Türkiye’ye karşı Sıcak Savaşı değil, soğuk ve sinsi savaşı seçmek durumunda kalmıştır. Türkiye, bugüne kadar, orta büyüklükte bir devlet olarak denge politikası uygulamaya çalışmış, dengeyi göz ardı ettiği zamanlarda da çeşitli sorunlarla yüzleşmiştir.

Kıbrıs Barış Harekâtı sonrası ABD’nin Türkiye’ye uyguladığı silah ambargosunun ardından 13 Şubat 1975′te Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin kurulduğu açıklarken, yine aynı yıl Türkiye, ABD’ne nota vererek ABD Savunma İş birliği Anlaşması’nı yürürlükten kaldırmıştır. ABD’ye karşı en büyük gözdağı ise, Türkiye’deki bütün Amerikan üs ve tesislerinin TSK’nın “kontrol ve gözetimi” altına alınması olmuştur. (İncirlik hariç. onun statrüsü ve konumu farklıdır) 3 yıl süren silah ambargosu sonrası kendine çeki düzen veren Türkiye, savunma sanayini geliştirmeye başlamış ve 1975’te ASELSAN kurulmuştur.

Aslında ABD’nin Türkiye’ye karşı uyguladığı her düşmanca hareket Türkiye yi biraz daha kendine getirmiş, bazı yeni adımlar atılmış ve hepsinden de öncesine göre daha güçlenerek ve akıllanarak çıkılmıştır.

Tarihe dikkatli bakarsak, 250 yıllık geçmişi yüzkarası olaylarla dolu olan ABD’nin zulüm ve soykırımları saymakla bitmez.

Unutmayalım ki karşımızda Birleşik Devletler, bağımsızlığını ilan etmeyi başardıktan sonra, topraklarını genişletmek amacıyla, 1830 yılında çıkarılan “Kızılderili Tehcir Yasası ile bölgede yaşayan tüm yerlileri kendi topraklarından çıkarıp Kızılderili kellesi başına 5 $ ödeyen zalim bir ülkedir”.

Karşımızda; “Japonya’da yüzbinlerce sivilin üzerine atom bombası atabilen, büyük çoğunluğun ölümüne birçoğunun da yaralanmasına yol açan emperyalist ve acımasız bir devlet var.”

Başta Batılı güçleri desteklemek bahanesiyle Fransa’nın işgaline izin veren sonrasında kendi emelleri için “Vietnam’ı baştan sonra yakıp yıkan ABD, 3 milyon insanı kimyasal bombalarla hunharca katleden, 1955’de başlayan ve 1973’te son bulan 18 yıllık Vietnam işgalinde 643 bin ton bomba kullanan” bir ABD var.

1 Aralık 1955 Perşembe günü Otobüste Bir Beyaza Yer Vermediği İçin Tutuklanan Rosa Parks’ın yaşadıkları var. Bu makalenin yazarı ben, Mayıs 1979’da Florida Tampa’da iken otobüslere hala arka kapıdan binip arka tarafta oturmak zorunda olan Siyahi insanlar var.

ABD’yi ateşe veren protestolar beyaz bir polisin siyahi bir Amerikalıyı gözaltı sırasında boğarak öldürmesi gibi görülse de bu olayların arkasında, gelmiş geçmiş tüm yönetimlerin ırkçı tavırlarının birikiminden kaynaklanan bir kin ve hınç var. Bu görüntüleri tarihsel bir kalıtım olarak devam edegelen bir durum olarak sadece siyahilere değil, “ABD’deki “makbul beyazlar dışındaki tüm renkli ırklara ya da başka dini inançtaki insanlara karşı ayrımcılık yapan” bir ABD var.

Saddam Hüseyin “Kimyasal silah üretiyor” bahanesiyle 20 Mart 2003’te Irak’ı işgale başlayan, füze saldırılarıyla yerle bir eden, “Irak’ta 1 milyon sivil öldüren, 2 milyon Iraklının mülteci durumuna düşmesine ve Ortadoğu’nun kaosa sürüklenmesine neden olan” bir ABD var.

ABD başta olmak üzere emperyalistlerin uyguladığı her operasyon Türkiye’yi bölmek, yükselişinin önüne geçmek, ekonomik olarak diz çökertmek için planlanıyor.

Bu emperyalist, zalim, ayrılıkçı ve çıkarcı devletin hedefleri ve ilkeleri kolay kolay değişmeyecektir. Bu nedenle Türkiye çok dikkatli, çok akıllı ve tarafsız olmak ve bundan sonra ABD’nin kuracağı tuzaklara düşmemek zorundadır. Ancak ABD’ye karşı dikkatli olmak, yüzümüzü Batıdan doğuya çevirmek te olmamalıdır.

Soğuk Savaş sonrası dönemde Türkiye; yeni düzene dâhil olarak bunun yürütücüsü ABD’yle birlikte hareket etmeyi seçmiştir. Oysa şu anda, SSCB gibi tek ve belirgin bir tehdit kaynağı bulunmamaktadır. Bununla birlikte şimdi Türkiye, eskisinden daha fazla tehdit altındadır.

Türk ekonomisi eskisine göre oldukça güçlü olmakla birlikte, küreselleşme sürecinde rekabet edebilmek için gerek ABD ile gerekse AB ile dengeli ekonomik birliktelikler kurmak zorundadır.

Yüksek teknoloji ürünü askeri malzemenin sağlanabileceği en önemli kaynak yine de Batı’dır. Bu nedenle; Türkiye Batıdan kopmamak için iç sisteminde küresel değerler paralelinde önemli değişiklikler yapmak durumundadır.

Bu nedeenlerle klasik denge politikamızın değişmez ilkelerini hayata geçirmeye çalışmalı ve devam etmeliyiz.

EGE ADALARI SORUNU DOSYASI /// KUR. ALB. ÜMİT YALIM : ABD, Dedeağaç’ta Deniz ve Hava Üssü açtı


ABD, GAYRİASKERİ STATÜDEKİ DEDEAĞAÇ’TA DENİZ VE HAVA ÜSSÜ AÇTI !…

*Türkiye, Ayasofya ve Kanal İstanbul tartışmaları ile oyalanırken, ABD ve Yunanistan, Türk Boğazlarını devre dışı bırakacak bir projeye imza attı. Yunanistan’ın Dedeağaç bölgesindeki ABD Deniz ve Hava Üssü, 23 Temmuz 2020’de törenle açıldı. Karadeniz’i kontrol altına almak isteyen ABD, Bulgaristan ve Romanya’ya yapacağı askeri yığınak için Dedeağaç’taki Deniz ve Hava Üssü’nü kullanacak.

*Yunanistan ile ABD arasında 05 Ekim 2019’da imzalanan Savunma İşbirliği Anlaşması, 30 Ocak 2020’de Yunanistan Parlamentosu tarafından onaylandı. ABD, Yunan Parlamentosu’nun onayladığı anlaşma kapsamında, Larissa, Stefanovikeio ve Dedeağaç bölgesinde Askeri Üs açma hakkını elde etti.

*ABD, Yunanistan ile yaptığı anlaşma kapsamında 22 Temmuz 2020’de, Dedeağaç bölgesine askeri helikopter, askeri araç ve mühimmat yığınağı yaptı.

*Askeri yığınağın tamamlanmasını müteakip Dedeağaç ABD Deniz ve Hava Üssü 23 Temmuz 2020’de, resmi törenle açıldı. Törene, Yunan Savunma Bakanı Nikolaos Panagiotopoulos, ABD’nin Atina Büyükelçisi Goeffrey Pyatt ve Dedeağaç’ta konuşlu Yunan 12. Mekanize Piyade Tümeni’nin Komutanı katıldı.

ABD VE YUNANİSTAN LOZAN’I İHLAL EDİYOR !…

*ABD’nin Deniz ve Hava Üssü açtığı Dedeağaç bölgesi , 1923 Lozan Antlaşması’na göre gayriaskeri statüde. Lozan Antlaşması’ndaki Trakya Sınırlarına İlişkin Sözleşme gereği, Türkiye ile Yunanistan ve Bulgaristan arasında bulunan sınırın her iki tarafında 30 km. genişliğinde gayriaskeri bölge belirlendi.

*Yunanistan ve ABD, Lozan Antlaşması’nı ihlal ederken, AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ve Savunma Bakanı Hulusi Akar olanı biteni turist gibi seyretti. Yunanistan’a müzik notası bile verilmedi.

Konu ile ilgili açıklamalarım ve belgeler eklerde gönderilmiştir.

Saygılarımla,

Ümit YALIM

Milli Savunma Bakanlığı eski Genel Sekreteri

DOKUMANLARI BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.

VİETNAM SAVAŞI DOSYASI /// Vietnam Savaşı Sırasında ABD’nin Savaş Tarihine Geçen Trollüğü : Klozet Bombası ve Gun Truck


Fotoğraf: Midway Sailor

Vietnam Savaşı Sırasında ABD’nin Savaş Tarihine Geçen Trollüğü : Klozet Bombası

1 Kasım 1955 – 30 Nisan 1975 arasında cereyan eden Vietnam Savaşı, Doğu Bloku ülkeleri olan Kuzey Vietnam, Çin ve Sovyetler Birliği ile ABD destekçisi olan anti-komünist Güney Vietnam ve başta ABD arasında yaşanan savaş oluyor. ABD’nin klozet hamlesinin ise ne kadar etik olup olmadığı tartışılır.

klozet bombası, savaş alanlarının gördüğü en saçma trollüklerden biridir

vietnam savaşı‘nın hızla sürdüğü 1960’ların ortalarında amerikan hava kuvvetleri, uçuş hayatlarının sonuna yaklaşan ve yakında jetlerle değiştireceği a-1h skyraider uçaklarını, kara kuvvetlerinin operasyon yaptığı noktalarda ileri hava trafik kontrolörleri (fac) vasıtasıyla yakın hava-yer desteği görevlerinde kullanıyordu. tek motorlu olan ancak hem dayanıklılığı hem de taşıyabildiği oldukça fazla mühimmat ile a-1h skyraider, bu tip görevler için o anda amerikalıların elindeki en iyi seçenekti.

4 kasım 1965 günü amerikan hava kuvvetleri için önemli bir gündü. o gün yapılacak görevde atılacak bombalar ile hava kuvvetleri vietnam’a toplam 6 milyon pound (yaklaşık 2721.5 ton) ağırlığındaki mühimmat atmış olacaktı ve bu özel gün kutlamayı hak ediyordu. bu iş için seçilen uçak o zamanki adıyla va-25 filosuna bağlı ne/572 kuyruk/burun numaralı bir a-1h skyraider’dı ve paper tiger ii olarak adlandırılan uçağı kullanacak kişi de va-25’in komutanı clarence j. stoddard idi. amerikalılar bu güne özel olarak kuzey vietnam hedeflerine atılacak sıradan bombaların yanında bir de özel silah seçmişlerdi; eski bir klozet!

NE/572

klozet, filonun içinde olduğu uss midway uçak gemisinde kullanılan ama hasarlandığı için dökülen eski bir parçaydı. va-25’in pilotlarından biri atılmadan hemen önce klozeti görmüş ve aklına bunu vietnamlıların kafasına atmak gelmişti. gemideki silah teknisyenlerinin de yardımıyla önce klozetin etrafına uçağın kanat altındaki istasyona bağlanabilmesi için metal bir çerçeve yapıldı.

ardından önüne gerçek bir bombaya benzemesi için aktif olmayan bir tapa, arka tarafına da yine gerçek bir bombalardakine benzer finli kuyruk eklendi ve bu şekilde "mühimmat haline getirilen" klozet ne/572’nin sağ kanadına takıldı.

Tapa

Finli kuyruk

Sağ kanat

oluşan görüntü hem çok saçma hem de çok komikti ve olaydan haberi olmayan ama uçağın sağ kanadının altındaki garip şeyi gören geminin kontrol kulesindekiler, "572’nin sağ kanadının altındaki garip şey de ne?" diye sormak durumunda kaldı. gülüşmeler, şakalar sonrasında uçak havalandı ve bombanın atılmasını filme alacak olan kolundaki diğer uçakla birlikte mekong deltasındaki görev noktasına doğru ilerledi.

görev bölgesine gelindiğinde pilot stoddard, standart uygulama gereğince yerdeki ileri hava kontrolörüne taşıdığı yükü saydı ve en sonunda ekledi: "sani-flush isimli özel bir bombamız da var!". yerdeki kontrolör şaşırdı ama şaşkınlığı kanat altındaki klozeti görünce daha da arttı. görevin ilerleyen dakikalarında, taşınan bu "özel mühimmat" kuzey vietnam hedeflerinin birinin üzerinde yere atıldı ve böylece klozet bombası tasarlanma amacına uygun şekilde kullanıldı.

savaş alanlarının gördüğü bu büyük trollüğe imza atan pilot clarence j. stoddard ise bu olaydan birkaç ay sonra, ekim 1966’da yine 572 numarayla uçarken yerden atılan 3 adet hava savunma füzesi ile vurularak düşürüldü ve hayatını kaybetti.

bu aslında amerikalılar için uçakla düşmana atılan ilk garip nesne değildi. bu olaydan çok önce, kore savaşı sırasında ağustos 1952’de uss princeton gemisindeki va-195 filosundakiler, kuzey koreliler için buna benzer bir şey hazırlamışlardı. bir ad-4 skyraider uçağının gövde altı paylonuna takılı olan bir bombaya eski bir lavabo taktılar ve uçağı uçuşa verdiler.

bu durumu gören ve çok kızan filo komutanı 1 hafta boyunca o şekildeki bombanın atılmasına izin vermedi ancak basında çıkan haberler sonucu oluşan baskıya dayanamadı ve bu sürenin sonunda bombanın pyongyang’a atılmasına izin verdi:

Vietnam Savaşı Sırasında Acil Bir Çözüm Olarak İcat Edilmiş Pusu Savunma Aracı : Gun Truck

Sözlük’ün teknolojik ve askeri mühimmat uzmanı "lantirn161", gun truck aracının teknik detayları üzerinden savaşların, özellikle de Vietnam savaşının güzel bir portresini çiziyor.

gun truck; kore, vietnam ve ırak savaşlarında yoğun olarak kullanılan, 6-8 kişilik mürettebatı ile çeşitli hafif ve ağır silahları üzerinde taşıyabilen, asıl görevi karayollarında ilerleyen ikmal konvoylarına koruma sağlamak olan, çeşitli şekillerde zırhla kaplanmış farklı modellerdeki kamyon, kamyonet ve jiplerden üretilen araçlara verilen genel isimdir.

pusu karşıtı savunma platformu olan gun truck’ların ilk örnekleri ikinci dünya savaşı’nda ortaya çıkmışsa da zamanla değişen askeri ihtiyaçlar, saha ve çatışma koşulları nedeniyle daha fazla kullanıldıkları kore savaşı’nda yaygınlaşmaya başlarlar. ancak asıl popülerliğine vietnam savaşı’nda kavuşur. ayrıca son yıllarda ırak işgalinde modern uygulamaları da (1, 2) görülmüştür.

1

2

bunların bir tık ötesi mrap/mine resistant ambush protected da denilen zırhlı araçlardır ki onlar tamamen başka bir entry konusudur.

Mrap/Mine resistant ambush protected

vietnam savaşı amerika’nın askeri anlamda yenilgisi ile sonuçlansa da amerikalılar yaşadıkları çatışmalardan hem savaş sürerken hem de savaş sonrasında çok dersler çıkarmıştır. gun truck’lar da savaş sürerken alınan dersler sonucu geliştirilen pratik bir saha çözümdür.

gun truck’lara geçmeden önce "vietnam’da ne oldu da amerika boğazına kadar oraya gömüldü" konusunu kısaca anlatayım

başlangıçta bir fransız sömürge bölgesi olan vietnam ikinci dünya savaşı sırasında almanların fransa’yı işgali sonucunda vichy hükümeti kontrolüne geçti. kısa süre sonra da bölgedeki otorite boşluğundan yararlanan ve "sömürge sömürge!…" diye yanıp tutuşan japonlar tarafından işgal edildi. orijinalinde ülkeyi elinde tutan sömürgeci fransa’ya karşı bağımsızlık kazanma amacıyla 1941 yılında kurulan bir birlik olan viet minh japonlar ülkelerini işgal edince yeni düşmanlarına karşı direnmeye başladı ve zaman içinde amerika, sovyetler birliği ve çin cumhuriyeti’nden destek alıp bu mücadelesini sürdürdü.

viet minh, japonların 1945’de yenilip bölgeden ayrılmalarından sonra eski sömürgelerine dönen fransızlara karşı mücadeleye başlar. başlangıçta kontrolü ele almak için yoğun askeri operasyonlara girişen fransızlar, viet minh’e karşı kaybettikleri dien bien phu savaşının akabinde buralar ile daha fazla uğraşmak istemez ve 1954 cenevre anlaşmasını imzalar. hakim güçler (ingiltere, sovyetler birliği, çin, amerika, fransa) vietnam’ı aynı kore’de olduğu gibi kuzey-güney olarak ikiye böler ve "ne haliniz varsa görün" diyen fransızlar vietnam’dan çekilirler. kuzeyde komünist bir yönetim kurulurken güneyde ise vietnam imparatorunu tahttan indiren ngo dinh diem, iktidarı eline alıp amerikan yanlısı bir hükümet kurar. cenevre anlaşmasına göre de ülkede 1956’da bir seçim yapılacak ve ülkenin kaderi çizilecektir.

çin destekli komünist kuzey vietnam, güney vietnam’ı da ele geçirip ülkeyi birleştirmek amacı güttüğünden kore’de yaşanan olay aynen burada da görülür

1945 sonrasındaki eski izolasyonist politikasından sıyrılıp dünyanın yeni efendisi ve komünizmin ezeli düşmanı olma rolüne soyunan amerika, fransızların vietnam bölgesinden çekilmesi ve kuzey vietnam’ın çin desteği ile gümbür gümbür güneye yürüme hazırlıklarına başlaması üzerine "n’oluyo orda, yoksa yeni bir kore mi geliyor?" endişesi ile harekete geçer ve güney vietnam hükümetine destek olması için "askeri danışmanlarını!" buraya göndermeye başlar (bu askeri danışman lafı da emperyalist amerikanın uydurduğu son derece artniyetli bir laftır). yalnız tarihten ders çıkartan sadece amerika değildir. kore’de yaşananlar sonunda sopayı yiyen komünistler bu defa daha sistematik ve organize bir şekilde hazırlıklarını yapar.

olaylar gelişir, gerginlik her geçen sene artar ve bombanın fitili 1963 yılında ateşlenir

o sene güney vietnam hükümetine karşı bir askeri darbe yapılır ve devlet başkanı ngo dinh diem öldürülür.

Ngo Dinh Diem

akabinde ülkede karışıklık/gerginlik iyice artar, doğru düzgün bir hükümet kurulamaz ve sonunda kuzey vietnam devriye botlarının tonkin körfezi’nde devriye gezen uss maddox destroyerine ateş açması bahane eden amerika askeri danışman sisteminden vazgeçerek, askerlerini güney vietnam’a yollamaya başlar.

Tonkin Körfezi

USS Maddox

elbetteki asıl mesele kore savaşı’nda yarım kalan hesabı bitirmek, komünizmin dünyanın bu bölgesinde yayılmasına engel olmaktır. gelgelelim evdeki hesap çarşıya uymaz. çatışmaların yoğunlaşması amerika’nın bölgeye daha fazla asker yığmasına ve bu da bölge halkının daha fazla direnişe geçip çatışmaların daha fazlalaşmasına ve amerika’nın daha fazla asker göndermesine neden olan bir paradoks yaratır. öyle ki çatışmaların en yoğun olduğu dönemde bölgedeki amerikan ordusunun mevcudu 536 bin kişiye kadar çıkar.

güney vietnam limanlarına indirilen malzemeler gerek karayolu, gerek havayolu gerekse ülke içindeki su yolları kullanılarak ihtiyaç duyulan yerlere ulaştırılır. ancak ülkedeki en gelişmiş ve kapsamlı ikmal ağı elbette karayolu üzerinden yapılandır ve amerikalılar, ufacık bir ülkeye doluşup, ülkenin hemen her bölgesine yayılmış çok sayıdaki askerini ikmal etmek için karayollarını kullanan gayet büyük bir ulaşım sistemine yani konvoylara ihtiyaç duyar.

ülke 3 kısma ayrılır ve her bir kısmın ikmal sorumluluğu bir ikmal grubuna verilir

bu ikmal grupları 8’inci, 48’inci ve 500’üncü ikmal grupları (trans groups)’dır. her ikmal grubu altında iki veya üç adet tabur (battalion), her tabur altında üç veya 5 adet bölük (company), her bölük altında üç adet müfreze (platoon) ve her müfreze’ye de bağlı 2 adet takım (squad) vardır. bu gruplar amerikan ulaştırma doktrini gereği sorumluluk sahalarındaki birliklerin her türlü ikmal ihtiyaçlarını karşılamaktan ve bunu yaparken de kendilerini savunmaktan sorumlu birliklerdir. çeşitli işlerle görevli askerlerden oluşan gruplar, sadece kamyon süren veya tamir eden tiplerden oluşmaz. bakımcısı, karargah grupları, sürücüler, yardımcı sürücüler, ahçılar, planlamacılar yeri gelince ellerine tabancayı, tüfeği alırlar ve savaşırlar da. çünkü amerikan ulaştırma doktrini en küçük birimin bile aynı zamanda savaşçı olmasını şart koşar. ancak amerikan kurmayları, doktrini yanlış yorumlayıp, sahada hatalı uygulamalar için emir verdikçe, ikmal gruplarındaki konvoyların ve buradaki askerlerin başlarına neler getireceğini zaman içinde görmek zorunda kalacaklardır.

sistem şöyleydi

ülkenin her yerine dağılmış olan amerikan askeri birliklerine ikmal malzemesi taşıyan ve yeri geldiğinde 200 kamyona kadar ulaşabilen devasa konvoylar, bağlı oldukları ikmal gruplarının sorumlu olduğu bölgelerde x – y noktaları arasında gidip geliyorlar ve yol üzerindeki birliklere ihtiyaç duyulan malzemeleri taşıyorlardı. bu konvoylarda ihtiyaçların yüklendiği çeşitli tiplerde nakliye kamyonları, yakıt tankerleri, su tankerleri, soğutuculu kamyonlar, tamir-bakım araçları ve kurtarıcı kamyonlar vardı. tamamen bağımsız ve kendi kendilerine yetecek şekilde tam teçhizat oluşturulan konvoylar ihtiyaç duyulan malzemeleri yol üzerindeki noktalara tek tek bırakak nihai hedefine ulaşıyor ve sonra boşları toplayan çaycı gibi aynı yoldan geri dönerek kendilerine verilenleri toplayıp asıl üslerine dönüyorlardı. bu elbette yazıldığı kadar kolay bir iş olmayıp zira güney vietnam’ın dar, bozuk, tozlu ve nemli yollarında günde 17-20 saate varan kamyon yolculuklarını gerektiriyordu ve bu iş konvoylardaki herkes için çok yıpratıcıydı. ayrıca bu yoğun kullanım neticesinde oluşan mekanik sorunlar sıkıntı vericiydi çünkü amerikan standartlarına göre her ikmal grubunda bulunan araçların minimum faal olma oranının %80 olması gerekiyordu ve bu da bakım grupları üzerinde baskı oluşturmaktaydı. bununla birlikte çatışmaların artmasıyla asıl tehlike olan pusu tipi saldırılar konvoy sisteminin güvenliği konusunda büyük sıkıntılar yaratmaya başlamıştı.

pusu tehlikesi dedik madem oradan gidelim

biz genelde filmlerden filan şöyle biliyoruz: vietnamlılar kadınıyla erkeğiyle amerikalılarla savaşıyor ve hemen hemen herkes amerikan düşmanı. bu sav filmlerde bize hep böyle yansıtıldı ancak vietnam’da amerikalılar resmi olarak iki farklı kuzey vietnam gücü ile boğuştular.

* birinci kuvvet adı nva olan kuzey vietnam ordusudur. bu ordu düzenli, disiplinli birliklerden oluşan klasik bir ordudur ve her klasik ordu gibi merkezi olarak yönetilen büyük çaplı askeri harekatlar yapmakta ve zaman zaman amerikan ordusuna karşı cephe savaşları vermektedirler.

* savaşılan ikinci kuvvet ise amerikalılara büyük kayıplar verdiren ve ciddi şekilde rahatsız eden vietkong (vc)’lar. vc’ler aslında nva’nın eğitip savaşa gönderdiği, çoğunlukla gönüllülerden oluşan, gündüz çiftçi gece savaşçı moduna giren savaş gruplarıdır. az sayıda insandan oluşan, nva’ya göre nispeten daha disiplinsiz, hafif silahlarla donatılan bu grupların asıl kullandığı taktik vurkaç operasyonları yani pusu olup, ana amaçları düşmanı cephe gerisinde sürekli rahatsız ederek oyalama, zarar verme, güvenliği yıpratma gibi klasik gerilla uygulamalarıdır.

vietnam’daki amerikan faaliyetlerin artması ve buna paralel olarak konvoy sisteminin yoğunlaşması çok geçmeden kuzey vietnam kurmaylarının dikkatini çeker ve bu konvoyları çok değerli hedefler olarak görmeye başlarlar. konvoylara pusu kurulması işi konvoy hatlarına sızan nva birliklerine ve o bölgelerdeki vc gruplarına verildi. nva ve vc’ler de aldıkları emirler gereği yollara mayın/bomba yerleştirerek veya doğrudan roketatar, elbombası, geri tepmesiz toplar ve hafif silahlarla konvoylara saldırılara başladı.

konvoy güvenliği amerikalıların başlarda çok dikkat etmedikleri ve üstünkörü önlemlerle geçiştirdikleri bir konuydu

konvoylardaki güvenlik, standart m-16 piyade tüfekleri taşıyan askerler ile m60 makineli tüfekleri ile donatılan birkaç jip ile sağlanmaktaydı.

Bir M60 örneği.

pusudan minimum derecede etkilenmeleri için kamyonlar arası belli bir mesafe bırakılması, hedef noktaya varana dek kesinlikle yolda durulmaması gibi şeylere de pek dikkat edilmiyordu. kamyon sürücüleri amerika’daki askeri kurslarda eğitilirken, ulaştırma doktrininde yazdığı gibi, saldırıya uğradıklarında kamyonlarını yolun ortasında bırakmaları, mayın/bomba tehlikesine karşı yolun kenarına yanaşmamaları ve çatışarak kendilerine bir çıkış yolu açmaları esas taktikleri olacak şekilde eğitilmekteydi. gelgelelim vietnam’da yaşananlar bu taktiğin kesin ölüme neden olacağını ortaya çıkardı.

konvoylara saldırılar başlayınca amerikan askerleri kendilerine öğretilen şeyleri yapmaya başladılar. ancak 2 eylül 1967 tarihinde 8’inci ikmal grubuna bağlı 37 tane kamyondan oluşan ve pleiku şehrinden dönen bir konvoy nva tarafından pusuya düşürüldü.

konvoydakiler kendilerine öğretildiği şekilde kamyonlarını durdurup yol ortasında bıraktılar ve çatışmaya başladılar. sonuç ise tam bir hezimet oldu. 37 kamyondan 30 tanesi yok edildi. amerikalıların insan zayiatı 7 ölü ve 17 yaralı idi.

bu saldırı bir dönüm noktası oldu ve amerikalılar hemen oturup derslerine çalışmaya başladı

konvoy güvenliği mercek altına alındı ve 2 eylül saldırısı incelendi. neticede 2 eylül saldırısında konvoyun durup çatışmaya girmesinin ve konvoy diziliminin hatalı olduğu sonucuna vardılar. yaptıkları hesaba göre eğer konvoydaki araçlar arasında 100 metre gibi bir açıklık bırakılmış olsa, içine girilen pusunun etkili olduğu ölüm bölgesine 37 tane kamyon yerine sadece 10 tane kamyonun gireceğini tespit ettiler. yani etkili savunma çözümünün bir parçası konvoydaki araçlar arasında mesafe bırakmak ve pusunun kurulduğu yerde oluşan "ölüm bölgesine" mümkün olan en az sayıda aracı sokmaktı. ayrıca pusu sırasında durmanın kesinlikle yanlış olduğunu anladılar. konvoy bir şekilde ilerlemeye devam etmeliydi. peki bunu nasıl yapacaklardı? akıllarına yol üzerinde çeşitli kontrol noktaları ve topçu birimleri içeren ateş destek noktaları kurmak geldi. ayrıca konvoy güvenliğini arttırmak amacıyla konvoylara m113 zırhlı personel taşıyıcıları eklediler. konvoydaki kamyonlara m60 makineli tüfekleri monte edildi ve eskort araç sayısı arttırıldı. askeri polise sorumluluk alanlarında düzenlenen konvoylarda, konvoy güvenliğini sağlama görevi verildi ve askeri polis birimleri m706 cadillac gace commando araçları ile konvoylara dahil oldular. ayrıca mümkün olduğunca hava gözetlemesi ve helikopter desteği de verilmeye çalışıldı. yenilen konvoy sistemine de hardened convoy concept (sertleştirilmiş konvoy konsepti) denildi.

bununla birlikte konvoy koruması için görevlendirilen askeri polis birimleri bu koruma görevini, zaten çok fazla olan iş yüklerini daha da arttırmak olarak gördü ve fazlaca benimsemedi. ayrıca m113 apc’lerinin koruma görevinde yetersiz kaldığı da ortaya çıktı (m113’lerin vietnam savaşındaki yetersizlikleri ayrıca detaylı olarak incelenen bir konudur ve bununla ilgili yığınla çalışma yapılmıştır.). bununla birlikte koruma görevinde kullanılan m151a1 jipler ve m37b kamyonetleri her ne kadar bir şekilde zırhlandırılmış olsa da sadece 1 veya 2 tane m60 makineli tüfeği ve sınırlı sayıda mühimmat taşıyabildikleri için özellikle ağır silahların kullanıldığı ve çok fazla kuzey vietnam askerinin olduğu pusularda etkisiz kaldılar.

M151A1 jip.

M37B kamyonet.

bu araçların yetersiz kalmasının kök nedeni pusu mantığında gizli. kurulan pusularda nva çoğunlukla bomba ve mayın patlatıyor, 57 mm’lik geri tepmesiz top, rpg-2 roketatar, havanlar ve çeşitli makineli tüfekler ile saldırıyordu. ayrıca pusu sık bitki örtüsü içine iyi gizlenen çeşitli mevzilerden yapılıyordu ki kullanılan silahlar bu araçlar üzerinde fazlasıyla etkiliydi ve bu araçların taşıdığı m60 makineli tüfekleri ve araçlardaki personelin kullandığı diğer hafif amerikan piyade tüfekleri hem etkili menzil anlamında hem de delicilik anlamında coğrafya avantajını kullanan düşmana karşı yetersiz kalıyordu.

alınan tüm bu önlemlerin sorunu bir noktaya kadar hallettiği ancak yeterli olmadığı yeni bir hezimetle ortaya çıkacaktı

25 ağustos 1968’de 48’inci ikmal grubunun sorumluluğunda olan bölgede nispeten sakin bir hat olan ve neredeyse 2 yıldır hiçbir pusu olayının görülmediği saygon-tay ninh arasındaki yolda büyük bir konvoy nva tarafından pusuya düşürüldü. bu hat o kadar sakin bir yol olarak görülmekteydi ki konvoydaki askerler rehavete kapılmış, miğferlerini ve koruyucu yeleklerini çıkarıp atmıştı. havanın kötü olması nedeniyle hava gözetlemesi desteği alamayan konvoyu sadece 8 tane silahlı jip koruyordu. saldırıyı dikkatle planlayan nva güçleri konvoyun önünde seyreden 30 hafif kamyonu ve soğutuculu tırı pas geçip arkadan gelen mühimmat ile yakıt yüklü kamyonları pusuya düşürdü. en arkada bulunan topçu mühimmatı ile dolu olan 2 tır patlatıldı ve konvoyun geri dönüşü engellendi. öndeki birkaç kamyonun da vurulması ile toplamda 51 araç ölüm bölgesinde kapana kısıldı. sonunda onlarca araç yokedildi. amerikalıların toplam kaybı 30 ölü, 45 yaralı ve 2 esirdi.

uzun vadede çok büyük gibi durmayan bu kayıplar zaten çok yorucu olan bu işi iyice çekilmez hale getirdi ve moral çöküntüsü hızlandı. ikmal sisteminin sekteye uğraması kısa vadede en çok ihtiyaç duyulan ilaç, mühimmat ve yakıt gibi malzemelerin yokluğuna neden oluyordu ama bu işin sürekli hale gelmesi askerin morali açısından çok sıkıntılı olabilirdi.

çözüm yine sahadan geldi

birilerinin aklına "elimizde bir sürü nakliye kamyonu var. bu kamyonlara zırh olsun diye metal paneller taksak, birkaç ağır makineli tüfek ekleyip konvoylara eklesek fena olmaz!" diye bir düşünce geldi ve ilkel örnekleri kore savaşında ortaya çıkan kamyon üzerine kurulu gun truck’lar bir anda ortalığa çıktı. bu iş için en uygun kamyonlar amerikalıların elinde yüzlercesi olan m35 ve m54 kamyonlarıydı. bu kamyonlar hemen askerler tarafında etrafta bulunan çeşitli malzemeler ile birbirlerinden tamamen bağımsız ve farklı şekilde modifiye edilmeye başlandı.

M35

M54

üretilen ilk gun truck’lar elde ne varsa ve ele ne geçerse eklenerek yapılmıştı

bazıları birbirine kaynakla, civatayla tutturulan metal paneller ile "zırhlandırılan" kamyonlar oldu. bazılarının kasa kısmına tahta paneller eklenmiş , bu panellerin ardına kum torbaları yığılmış ve kum torbalarının ardına da ikinci bir tahta panel grubu çakılarak kamyon nispeten zırhlı bir hale getirilmişti. kamyonların sürücü kapılarına metal plakalar eklenmiş, normal camlar kurşun geçirmez camlarla değiştirilmiş ve böylece sürücü korumaya alınmıştı. silah olarak yakın hedeflere karşı m60 makine tüfekleri çeşitli piyade tüfekleri, uzak hedefler için m2 browning 50 kalibre ağır makineli tüfekler ve sniper noktalarına karşı m79 bombaatarları kullanılıyordu.

M2 Browning

M79 Bombaatar

fighting compartment denilen kasa kısmının zeminine geneled kum torbaları konulmuş, üzerine tahta kontrplaklar eklenmiş ve böylece kasada bulunan mürettebata da bir alan yaratılmıştı. ayrıca kamyon kasasında mürettebattan arta kalan yerler ile sürücü kabinindeki yolcu koltuğunun çıkarılması ile yaratılan boş alanlara alabildiğine mühimmat depolanıyordu.

peki gun truck’lar konvoy güvenliğini nasıl sağlıyordu?

konvoy içinde yer alan gun truck, konvoyla beraber ilerliyor, gerekirse gaza basıp konvoyu sollayıp ileriye giderek etrafı kontrol ediyor, gerekirse geriye gelerek konvoy gerisini yokluyor, gerektiğinde bozulan araca hemen müdahale edip, pusuya düşüldüğünde ise 3-5 dakika içinde pusu noktasına yaklaşıp hemen karşı ateşe başlayan mobil bir ateş destek noktası olarak kullanılıyordu. pratikliği ortaya çıkınca her konvoya birkaç tane kamyondan bozma gun truck eklenmeye başlandı ve bu kamyonlar konvoy saldırıya uğradığı anda pusu noktasına birlikte basıp düşman ateşin geldiği noktaya ellerindeki tüm silahlarla saldırıyordu. bununla birlikte taşıdıkları telsizler ile kalabalık düşman kuvvetlerinin yaptığı ve ağır silahların kullanıldığı ciddi pusularda konvoya havadan destek veren hava kontrolüne bilgi verip bölgeye hava desteği (cas-close air support) isteme veya yol boyunca kurulan topçu destek noktalarından da bölgeye topçu ateşi isteme gibi opsiyonlara sahiplerdi. bazen konvoy üzerinden uçan bir gözetleme uçağı (fac/forward air controller) yerdeki gun truck ile konuşuyor, gun truck’taki operator ateşin geldiği noktayı tarif ediyor, gözetleme uçağı muhtemel hedef bölgesine fosfor içeren ve düştüğünde beyaz duman çıkartan fosfor roketlerini atıyor ve o sırada saldırı için havada bekleyen dost uçak ve helikopterler için işaretleme yapıyordu.

FAC (Forward Air Control) F-100, ABD ordusunu destekliyor (1967).

ama elbette ki gun truck’ların en büyük psikolojik etkisi bir anda ortaya çıkıp taşıdıkları silahları tek bir noktaya odaklayarak bölgeyi feci bir makine tüfek ateşi ile baskılama yönündeydi. bu arada düşmanın dikkatini ve ateş yoğunluğunu üzerine çeken gun truck sayesinde konvoy ilerlemeye devam ediyor ve hemen ölüm bölgesinden sıvışabiliyordu.

işe yaradıkları kanıtlanan gun trucklar, hemen hardened convoy concept’e adapte edildi ve yoğun bir şekilde kullanılmaya başlandı

ilk dönemlerinde ahşap zırhlar ve kum torbası desteği kullanan ve ağırlıklı olarak nispeten zayıf m60 makineli tüfekleri ile donatılan gun truck’lar etkili olduklarının anlaşılması ile evrim geçirdiler ve daha modern şekilde yapılmaya başlandılar. ahşap ve ince metal plakaların yerini dayanıklı çelik paneller, kum torbalarının yerini konserve kutuları, boş içecek kutuları, boş mühimmat kutuları aldı. özellikle kum torbaları mürettebat ve kamyon için sıkıntılıydı. vietnam gibi yoğun yağış alan bir bölgede bir m54 kamyonunun kasasının zeminine konan kum torbası sayısı 100’ü buluyordu. ayrıca sürücünün korunması için sürücü kabini tavanına konan ve zırh plakaları arasına eklenen kum torbaları da düşünüldüğünde yağışlı havalarda ıslanan torbaların neden olduğu ağırlık artışı yaklaşık 3 tondu. bu da hem taşınan mühimmat miktarını azaltıyor, hem kamyonun hareket kabiliyetini kısıtlıyor hem de mekanik aksamın ciddi olarak yıpranmasına neden oluyordu. ayrıca kuru havalarda kamyon zemininde üzerine basılan kum torbalarından çıkan toz ve kamyonun hareketiyle, çatışma anında silahların yarattığı sarsıntısı sonucu kamyon üzerindeki kum torbalarından kaynaklanan toz mürettebatı olumsuz etkilemekteydi.

bu nedenle zaman ilerledikçe kum torbaları kullanılmamaya veya çok az kullanılmaya başlandı. bunun yerine daha sert çelik plakalar yanlardaki zırha eklendi. kamyon kasalarının zemini ince metal plaklarla kaplandı. hatta bazı gun truck’ların kasalarına doğrudan m113 apc gövdeleri eklendi.

bir dönem amerika’da imal edilen seri üretim zırhlar da vietnam’a ulaştırıldı ama saha koşulları gereği bunu beğenmeyen askerler çok geçmeden kendi tasarımlarına döndüler.

bununla birlikte gun truck’larda kullanılan silahlar da çeşitlendi

başlangıçta mecburen m60 kullanan gun truck mürettebatı bu silahın yetersiz kaldığını fark edince 50 kalibrelik m2 ağır makine tüfeklerini ana silah ve m60’ları yardımcı silah olarak kullanmaya başladı.

VİDEO LİNK : https://youtu.be/yuZ5VrLQ1ek

m2 makineli tüfeği 2000 metreye çıkan etkili menzili, ardarda duran çift kum torbasını veya 40 santim çapındaki ağaçları delebilen mermileri ve dakikada 600 atıma kadar çıkabilen peformansı ile en çok tercih edilen silah oldu. tekli, 2’li ve hatta elektrik motoru ile kontrol edilen taretlere takılan 4’lü m2’ler gun truck’lar üzerine eklendi.

bununla birlikte m60 kullanımı azalmasına rağmen bitmedi ve özellikle sürücüler m60 kullanmaya devam etti. ayrıca savaşın son dönemine doğru m134 minigun‘lar da gun truck’larda kullanıldı. m134 dakikada 2000 veya 4000 atım yapabiliyordu.

VİDEO LİNK : https://youtu.be/QGE23Uykd1Y

ancak 4000 atım modu "isabetsizlik" gerekçesi ile pek tercih edilmiyor, silah genelde 2000 atım modunda kullanılıyordu. evet bu durumda da pek isabetli sayılmazdı ama feci atım miktarı ve ateşlendiğinde ortaya çıkan ses/görüntünün yarattığı psikolojik etki nedeniyle kullanılmaya devam etti. tüm bu silahların yanında m79 bombaatar da özellikle görülmeyen ama varlığı bilinen ve muhtemel yeri tahmin edilen keskin nişancılara karşı sıklıkla kullanılan diğer silahlardandı.

gun truck’lar etkili bir konvoy savunma sistemi olarak ortaya çıktı ve kendilerini kanıtladı

bununla birlikte gun truck asla amerikan ordusu tarafından resmi olarak kabul edilen bir silah sistemi olmadı ve bunları geliştirmek adına resmi bir karar alınmadı. sadece bir saha çözümü olarak görüldüler ve kullanıldılar. gun truck’lar dönemin popüler kültürüne yönelik olarak farklı şekillerde süslendi.

kamyon mürettebatı çeşitli şeylerden etkilenerek kendilerine bir isim veriyor ve o şekilde anılıyordu. bu isim bazen bir slogan, bazen ekip komutanının adı, bazen bir kadın adı vb. oluyor ve kamyonlar üzerine estetik bir şekilde yazılıyordu.

ace of spades

canned heat

lil sure shot

pallbearers

king cobra

pandemonium

mürettebat istediği şeyi kamyonları üzerine yazabiliyordu ancak bu konuda iki değişmeyen kural vardı. birincisi vietnam’lıların kültürel alışkanlıkları gereği çıplak kadın figürleri kamyonlar üzerinde olamazdı, ikincisi de "yanlış anlaşılabilecek" yazılar kamyonlara yazılamazdı. mesela meşhur bir gun truck üzerine ilk önceleri "nixon’s hired assassins" (nixon’ın kiralık katilleri) yazıldı ancak bu ibare gerekli uyarılar sonucu "assassins" (katiller) olarak değiştirildi.

vietnam’da toplamda 350-400 civarı kamyondan türetilme gun truck’ın kullanıldığı biliniyor

orijinal olarak korunan ve doğrudan doğruya vietnam’dan getirilip us army transportation museum‘a konan tek bir orijnal gun truck mevcut; eve of destruction (detay fotoları burada).

bu arada gun truck’lara her zaman bir isim verilmemiş ya da verilen her isim sadece o kamyona özgü değil. mesela tahrip edilen bir gun truck’ın mürettebatı yeni bir kamyon alıp eski ismi kullanmaya devam edebiliyor veya eskiden kullanılan bir isim daha sonra başka bir ekip tarafından alınıp kullanılabiliyor.

SAVAŞLAR DOSYASI : ABD’nin Savaş Politikasının Fotokopi Makinasının İcadına Etkisi


Chester Carlson

ABD’nin Savaş Politikasının Fotokopi Makinasının İcadına Etkisi

Günümüz dünyasında rahat rahat kullandığımız fotokopi makinası, bugünlere gelene kadar birtakım sancılı süreçlerden geçmiş.

1944’te ikinci dunya savasinin son yilinda new york’ta yasayan chester carlson adinda bir insan bir fikir uzerinde calismaktadir. bu fikire gore insanoglu elinde bulunan bir dokumani cogaltabilecektir. icadina o kadar guvenmektedir ki bunu gelistirebilmek icin fon arayisina girer.

maddi olarak yardim almasi gerekmektedir zira bir mucidin tek basina gelistirebilecegi bir fikir degildir bu. ona yardim edecek birine ihtiyaci vardir. bunun icin de kendisine en uygun sirket olarak dusundugu uluslararasi is makineleri yani ibm‘in kapisini calar. pazarlama ekibine sunum yapma imkani bulur. carlson, milyonlar kazandirabilecek bir bulusu oldugunu dusunmektedir ve bu inanilmaz teknolojiyi ibm’e sunar. pazarlama bolumundekilerin carlson gibi koplayama deneyimleri yoktur. departmanda calisan onlarca sekreter vardir ve bunu zaten sekreterler sayesinde yapabiliyorlardir. bu yuzden de kopyalama isinin onemini anlayabilecek kapasitede insanlar degillerdir. carlson’un fikrine bakip gulerler, komik bulurlar ve guzel bir oyuncak olabilecegini soylerler.

carlson bu hayal kirikligi sonrasinda icadini kodak, general electric de dahil 20’den fazla buyuk sirkete teklif eder. ama hepsi de onu gericevirir.

yilmaz ve icadi uzerinde calismalara devam eder. ilk basarisindan 9 yil sonra haloid adindaki kucuk bir fotograf malzemeleri sirketi icadi ile ilgilenmeye baslar. haloid, carlson’un icadini anlar ve onunla ayni fikire sahip olduklarini belirtir. fakat kopya cikarma makinesinin zorluklari dusunulenden cok daha fazladir. 1 yil boyunca yapilan calismalar ve harcanan paralar sonrasinda iki taraf da vazgecme esigine gelmistir.

1948 yilinda beklenmeyen bir kurtarici icadin gelistirilmesi icin para teklif eder. amerika birlesik devletleri muhabere teskilati, ellerinde bulunan havadan cekilmis goruntulerin olasi bir nukleer savas sirasinda yok olmasindan endise etmektedir. fotograf plakalarindaki gumus halojenur, radyasona karsi cok hassastir ve fotograflarin bulaniklasmasina neden olmaktadir. bu nedenle carlson’un icadinin siddetli atomik patlamalara dayanabilmesi ve cogaltilabilmesi icin haloid sirketine 100 bin dolar yatirim yapma karari alir.

bu para ilk seri uretim fotokopi makinesi olan 914’un gelistirilmesini saglar. haloid, bu yatirim ve gelistirilen urunle birlikte ismini xerox yapar. xerox, yunancadaki kuru ve yazmak kelimelerin birlesimidir. herkesin kullanabilecegi ve elle yazilsa saatler surecek bir dokumani bir dugme ile cogaltmaniza olanak saglayan muhtesem icadi yaratirlar.

dunya uzerinde uretilen her xerox makinesinden bir sentin 16’da 1’i kadar pay alan chester carlson, 700 milyon dolar para kazanir. yoksul bir aileden gelen ve hicbir zaman gecmisini unutmayan carlson, parasinin 150 milyon dolarini hayir kurumlarina harcar.

VİDEO LİNK : https://youtu.be/ZBt6gSGRZ-Y

AMERİKA DOSYASI /// Tarihin En Kârlı Alımı : ABD’nin Louisiana Bölgesini 15 Milyon Dolara Napolyon’dan Satın Alması


Tarihin En Kârlı Alımı : ABD’nin Louisiana Bölgesini 15 Milyon Dolara Napolyon’dan Satın Alması

Tarihler 1803’ü gösterdiğinde dönemin ABD başkanı Thomas Jefferson, şimdiki Amerika’nın tamı tamına üçte biri kadar alana denk gelen Louisiana’yı Napolyon Bonapart’tan sadece 15 milyon dolara satın almış.

louisiana satışı ufkunuzu açabilir

amerika’nın st. louis şehri, ki ismi 14. louis’den geliyormuş, lousiana eyaletine ismini veren şehir. şehri kuranlar fransızlar. eyalet dediysek, 1800’lerin başındaki büyüklüğü devasa. amerika’nın 3’te 1’ini kaplayacak boyutta.

işte bu bölgeyi amerika, 1803 yılında fransa’dan satın almış. fransa’nın başındaki isim ise napolyon. 15 milyon karşılığında yapılmış anlaşma. tabi o zamanlar bu çok büyük bir para olsa gerek, belki de milyar dolarlar. napolyon ve fransa, bu parayla avrupa’da acilen ihtiyaç duyduğu gücü sağlamak istemiş.

bilmedikleri nokta ise, bu bölge haritalanmadığından, aslında sandıklarından çok daha büyükmüş. mississippi ve missouri’nin kesişim havzasını satmışlar, gerçekte ise bu nehir havzası en güneyden en kuzeye, dediğim gibi amerika’nın 3’te 1’ini kaplıyormuş. o yıllarda amerika’nın sadece doğu’daki 3’te 1’lik kısmı haritalanmış ve boyutları biliniyormuş. geri kalan orta, ve özellikle batı ise, hiç bilinmiyormuş.

o zamanki louisiana’nın boyutları, satışın ne denli muazzam olduğunun kanıtı adeta.

yani bu satış olmasa ve fransa’nın bir kaç katı büyüklüğündeki bir bölgeyi sattıklarını bilseler, belki satmayacaklar ve bugün ortada çok daha ilginç bir amerika haritası bulunacaktı.

gerçekten de tarihin en kârlı gayrimenkul işi olmuş.

duvar surungeni

düz mantıkla yaklaşıldığında "böyle bir saçmalığı napoleon nasıl yapmış?" diyebilirsiniz

zira bugün abd topraklarının dörtte biri bu satış sayesinde abd’ye geçmiş.

ancak kazın daha birçok ayağı var. o topraklar hali hazırda yedi yıl savaşları sonucunda kaybedilmiştir. fakat fransa 1800 yılında ispanya ile yaptığı gizli anlaşma sonucu louisiana’yı geri almıştır. ancak bu geri alış daha çok kağıt üstündedir. bölgenin yönetimi yine ispanyollarda kalmıştır. ayrıca o yıllarda fransa savaş halindedir ve deniz savaşlarında ingiltere’ye karşı pek şansı yoktur. bu durumda o toprakları yönetmesi pek mümkün değildir. sonuçta fransa zaten yönetmediği bu toprakları para karşılığı abd’ye satıvermiştir. hatta öyle ki fransa’ya bu toprakların resmi transferi satış anlaşması imzalandıktan daha sonra olmuştur. hem zaten satmasaydı 1815’te kaybettiği savaş neticesinde yine elinden çıkacaktı. böylece hiçbir hayrını görmeyecekti.

o beldenin sakini

amerika birleşik devletleri ve dolayısı ile tüm dünya tarihini toptan şekillendiren bir olaydır bu satış

her ne kadar thomas jefferson’a bu alışveriş sebebi ile büyük bir muhalefet olduysa da, sıradan halkın gördüğünden çok daha önemli getirileri olması ve muhtemelen şu an bildiğimiz durumdaki amerika birleşik devletleri’nin var olmasını sağladığı için aslında diplomatik bir başarıdır.

acaba öyle mi? tabii bunu thomas jefferson becermiş olsa idi diplomatik başarı diyebilirdik ama diyemiyoruz çünkü bu alışveriş için napolyon’u asıl ikna eden kendisi değildi. "kimdi peki?" sorusuna cevap vermezden evvel, "neden bu kadar önemli?" sorusuna cevap verelim.

thomas jefferson’dan önceki başkan john adams yönetiminin son döneminde çıkan quasi savaşı sırasında fransızlar zaten belini doğrultmaya çalışan ve ingilizlerin elinden kendilerinin kurtardığı amerika birleşik devletleri’ne günümüzdeki değeri ile yaklaşık iki yüz milyon dolarlık zarar verdiler. tamamı denizde geçen bu savaşlar sırasında amerika birleşik devletleri’nin ticaretinin bağlı olduğu donanması büyük zarar gördü. üstelik fransızlar hiç kara savaşına girişmemişlerdi, çok muhtemeldir ki böyle bir durumda amerika birleşik devletleri hikayesi ya tamamen sona erebilir ya da sömürgeleşmiş sıradan bir devlet haline gelebilirdi.

thomas jefferson

thomas jefferson böyle bir olayın ertesinde fransa ile diplomatik ilişkilerini iyileştirmeye karar verdi fakat öte yandan abd’nin, en önemli tıcari partnerlerinden olan hispaniola adası [günümüzdeki haiti ve dominik cumhuriyeti] üzerinde fransa ile çıkarları çatışıyordu.

bu koşullarda, napolyon’un ilgisini doğuya yönelmek yerine amerika kıtası çekse idi, başarılı olması düşük bir olasılık değildi ve bundan en çok zarar görecek olan da abd olacaktı. bu yüzden aslında basitçe napolyon ve fransa’nın taşı tarağı toplayarak amerika kıtasından çekilmesi şeklinde nitelendirilebilecek bu olay thomas jefferson’ın arayıp da bulamayacağı fırsattı.

peki napolyon’un bu hareketi yapmasının sebebi neydi? buna dair, yukarıdakinden bir başka görüş de napolyon’un doğuya hareket isteği ve louisiana’da bulunan aedes aegyptı adlı ve sarı humma bulaştıran sivrisinek.

napolyon’un louisiana’daki personelinin %60’ını, ayrıca üst düzey generallerini de öldüren ve o dönemde tedavisi bulunmayan bu hastalık, temiz su ve yiyecek bulma sorunu ile birleşince askeri gücüne çok güvenen napolyon muhtemelen, "burası ile uğraşacağıma gider doğuya doğru genişlerim" diye (ve muhtemelen "oh nasıl geçirdim amerikalılara, bok gibi yeri kakaladım" düşünerek) avrupa’yı ateşe vermeye karar verdi.

geride sorunları günümüzde hala çözülememiş ve yolsuzluk, fakirlik ve açlık ile savaşan, haiti ve dominik cumhuriyeti’ni bırakarak.

AMERİKA DOSYASI : ABD’de İlkokul Sınıf Başkanının Ünvanıyla Devlet Başkanının Ünvanı Neden Aynıdır ???


ABD’de İlkokul Sınıf Başkanının Ünvanıyla Devlet Başkanının Ünvanı Neden Aynıdır ???

Amerika Birleşik Devletleri başkanlarının alabildiği tek ünvan, Türkçe’de başkan manasına gelen ”President” kelimesi. Peki ya dünyayı yöneten bir devletin başkanının neden daha şaşalı bir ünvanı yok?

sınıf başkanı dediğimiz bile "president"tır.

bu kadar genel kapsamı olan bir kelimenin abd’nin başındaki kişinin sahip olduğu tek sıfat olması tuhaftır.

bunun sebebi abd’nin kurucu babalarından thomas jefferson’dır.

bağımsızlık savaşı veren abd, sadece ingiltere’den ayrılmak istememektedir. kral yerine geçecek, halk tarafından seçilmiş bir kişi tarafından yönetilerek örneği görülmemiş bir cumhuriyet kurma iddiasındadır. zira o zamanki cumhuriyetler sadece şehir-devlet’lerden oluşuyordu. atina ya da cenova gibi.

Thomas Jefferson

thomas jefferson işte bu devlet başkanına gayet harc-ı alem bir sıfat olan "president"ı layık görmüştür. çünkü cumhuriyet, sadece yönetilen kişinin halk tarafından seçilmesi değildir. cumhuriyet aynı zamanda devletin, o kişi dahil hiçbir bireye endekslenmemesidir. cumhuriyet, hanedana müsaade etmeyeceği gibi tek kişilik hanedanlara da tahammül edemez. işte bu yüzden thomas jefferson halkın seçeceği bu devlet başkanının "president"tan başka unvanı olmasını kabul etmemiştir.

diğer kurucu babalardan makul alternatifler gelmiştir ama bu tekliflerin hiçbiri kabul edilmemiş ve devletin halk tarafından seçilen yöneticisine, ilkokul sınıf başkanıyla aynı sıfat "başkan" denegelmiştir.

iStock.com

bununla tatmin olmayan beyaz saray personeli ve başkanla yüz yüze gelen kişiler icabında "mister president" (krş. sayın başkan) diyerek çıtayı "bir tık" yukarı çıkarabilmektedir ama bu sadece bir ifade biçimidir o kadar.

ERMENİ SORUNU DOSYASI : Türk Üniversitelerinin Katkılarıyla Alma nya’da Düzenlenen Sözde Ermeni Soykırımı İçin Avrupa Yaklaş ımları Çalıştay, ABD, Büyük Destek


Türk Üniversitelerinin Katkılarıyla Almanya’da Düzenlenen Sözde Ermeni Soykırımı İçin Avrupa Yaklaşımları Çalıştay’ına ABD’den Büyük Destek Var

PROF. DR. RIDVAN KARLUK

LİNK : https://www.turkishnews.com/tr/content/2017/09/21/turk-universitelerinin-katkilariyla-almanyada-duzenlenen-sozde-ermeni-soykirimi-icin-avrupa-yaklasimlari-calistayina-abdden-buyuk-destek-var/

Avrupa Akademisi ve Lepsiushaus Potsdam Üniversitesi geçen hafta Berlin’de Ermeni Soykırımı İçin Avrupa Yaklaşımları (Past in the Present European Approaches to the Armenian Genocide) konulu bir Çalıştay düzenlemiştir. Türkiye için sözde Ermeni soykırımı önemli bir sorun olmasına rağmen Türk basınında bu konu yer almamıştır. İlk ilanda Çalıştay’ın ev sahiplerinden birisi Sabancı Üniversitesi idi. Türkiye’den diğer katılımcılar ise Koç, Bilgi, Kemerburgaz (Altınbaş), Ankara Sosyal Bilimler Üniversiteleridir.

Çalıştay’a Sabancı Üniversitesi’nin katkıda bulunacağı ve ev sahipliği yapacağı anlaşılınca Üniversite, geniş bir kesimden tepki almıştır. Koç Üniversitesi Çalıştay’a katılacak olan akademisyenin işine 6 ay önce son verdiklerini açıklamıştır. Sabancı Üniversitesi ise “Biz ev sahibi değiliz” diyerek işin içinden çıkmış, Çalıştay’ın bilimsel bir çalışma olduğunu, akademisyenlerinin çalışmalarının kısıtlanamayacağını, istedikleri Çalıştay’a katılabileceklerini açıklamıştır.

Çalıştay’ın hangi amaçla yapılacağını önceden tahmin ettiğim için Kemerburgaz Üniversitesi’nden katılması öngörülen öğretim üyesi hakkında Rektör, meslektaşım Prof. Dr. Çağrı Erhan’a bir bilgilendirme notu gönderdim. Sayın rektörden gelen cevap aşağıdadır:

“Sayın Hocam merhaba,

Nazan Hanım ücretsiz izinle yurt dışında bulunmaktadır. Toplantı programının en son halinde şu an araştırma yapmak için bulunduğu kurumun adını kullanmaktadır. Tebliğci değil tartışmacıdır. Söz konusu konferansla uzaktan yakından ALTINBAŞ ÜNİVERSİTESİ’nin ilgisi yoktur. Şahıs olarak da bu konuda hangi çizgide bulunduğum izahtan varestedir. Konferansla ilgili daha önce bana yollanmış hiçbir maile, konu kurumumuzu ilgilendirmediği için, cevap vermedim. Sizin dostluğunuza istinaden cevaplıyorum. Bu vesileyle saygılarımı sunuyorum.

Prof. Dr. Çağrı Erhan”

Çalıştay’dan haberdar olunca, Türkiye’den katılacak olanlara biri İngilizce olan iki çalışmamı göndererek görüşlerimi açıkladım, bu konuda objektif olmalarını sağlamak istedim. Bunlardan sadece Ankara’dan katılacak olan öğretim üyesinden cevap gelmiştir. Çalıştay’a sadece “soykırım var” diyenler çağırılmış, karşı görüşü savunanların başvuruları ise kabul edilmemiştir. Çalıştay’ın konuşmacıları arasında bulunan Sabancı Üniversitesi öğretim üyesi Hülya Adak ve Koç Üniversitesi öğretim üyesi Zeynep Türkyılmaz Ermeni Diasporası’na çok yakın isimlerdir.

Hülya Adak, Ermeni Soykırımı’na Eleştirel Yaklaşımlar: Tarih, Siyaset, Estetik başlığı ile 1-4 Ekim 2015 tarihlerinde Sabancı Üniversitesi’nin ev sahipliğinde İstanbul’da yapılan toplantının organizatörleri arasındaydı. Zeynep Türkyılmaz ise Kaliforniya Üniversitesi’nde (University of California at Los Angeles-UCLA) eğitim almış, 2009’da doktorasını vermiştir. UCLA, Atatürk’ü, ayaklarının altında bir kız çocuğu cesediyle poz vermiş olarak gösteren ve üzerine İnkarın Yüzü (Face of Denial) yazan dokümanı montajlayarak yayınlayan üniversitedir.

Hülya Adak ve Zeynep Türkyılmaz hakkında; Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Devletin Kurum ve Organlarını Aşağılama (TCK md. 301), Devletin Birliğini ve Ülke Bütünlüğünü Bozma (TCK md. 302) ve Temel Milli Yararlara Karşı Faaliyette Bulunmak İçin Yarar Sağlama (TCK md. 305) maddeleri kapsamında suç duyurusunda bulunulmuştur.

Bu akademisyenlerin akademik özgürlük adı altında Türk milletini karalamaya hakları yoktur. Mahkeme Kararı olmadan yapılmayan bir sözde soykırım için Türk milleti suçlanamaz.

Katılımcı öğretim üyelerinin ve destek veren üniversitelerdeki diğer öğretim üyelerinin bir kitabı okumalarını öneririm: Ohannes Kaçaznuni, Taşnak Partisi’nin Yapacağı Birşey Yok, Kaynak Yayınları, 2005. Kitap, 1915 yılında Ermeni isyanlarını örgütleyen Taşnak Partisi’nin Başkanı ve 1918 yılında Erivan’da kurulan Ermenistan’ın ilk Başbakanın 1923 yılında partisinin Bükreş’te toplanan kongresine sunduğu rapora dayanmaktadır. Ermenilerin insanlık dışı katliam yaptıkları kitapta yer aldığı için Ermenistan’da yasaklanmış, İngilizce baskıları da Batı kütüphanelerinden toplatılmıştır. Türkiye aleyhine olan bir Çalıştay’da Sabancı gibi dünya sıralamasına giren seçkin bir Türk Üniversitesi’nin adının program afişinde geçmesi hoş olmamıştır.

Michigan Üniversitesi’nden Prof. Dr. Ronald Grigor Suny, Prof. Dr. Fatma Müge Göçek ve Prof. Dr. Gerard Libaridian’ın katkılarıyla Ermeni-Türk Çalışmaları Atölyesi (Workshop on Armenian-Turkish Scholarship: WATS) ilk defa 2000 yılında düzenlemiştir. Daha sonra 2000-2013 döneminde Şikago (2000), Michigan (2002), Minnessota (2003), Salzburg (2004), New York (2005), Cenova (2008), Kaliforniya (2010) ve Amsterdam’da (2013) yapılmıştır. Bu etkinliklere karşıt görüştekiler alınmamıştır. 9’su, Türkiye’de Ermeni Soykırımı’na Eleştirel Yaklaşımlar: Tarih, Siyaset, Estetik başlığı ile 1-4 Ekim 2015 tarihleri arasında Sabancı Üniversitesi’nin ev sahipliğinde İstanbul’da gerçekleştirilmiştir.

Hülya Adak; Berlin Hür Üniversitesi (Haziran 2016-), Potsdam Üniversitesi (Haziran 2016), Carleton Üniversitesi, Ottawa (Haziran 2016-Haziran 2017), Edebiyat, Sanat ve Kültür (ICSLAC) Karşılaştırmalı Araştırmalar Enstitüsü, Freie University of Berlin, (2012- 2013), Şikago Üniversitesi’nde (1993-2001) çalıştığı dönemlerde sözde Ermeni Soykırımı tezini savunmuştur. Adak, Prof. Fatma Göçek ve Prof. Ronald Suny ile birlikte Ekim 2015’de İstanbul Richmond Otel’deki WATS 2015 etkinliğinde de görev almıştır.

WATS toplantıların en önemli özelliği, Ermeni Soykırımı yoktur diyen karşıt görüştekilerin toplantılara alınmamasıdır. Toplantıyı haber alınca katılım başvurusunda bulundum ama hayal kırıklığına uğradım. Çünkü başvurum reddeldildi. Gerekçe ise çok komikti: Yer darlığı. Bana gönderilen cevap aşağıdadır:

“[WATS 2017- Past in the Present: European Approaches to the Armenian Genocide] Registration Roy Knocke [knocke@lepsiushaus-potsdam.de] 05 Eylül 2017 Salı 10:2 Dear Sir or Madam, Unfortunately, due to some space problems and therefore limited number of participants, the WATS-organizing committee cannot enable your registration. We apologize for the inconvenience and refer to the video captured presentations of the panels. Kind regards, Roy Knocke, Wissenschaftlicher Mitarbeiter Lepsiushaus Potsdam,Große Weinmeisterstraße 45 14469 Potsdam, Telefon: 0331 – 58164511 und 0176 – 76527624Fax: 0331 – 58164519, Email: knocke

Web: http://www.lepsiushaus-potsdam.de/index.php?page=roy-knocke.”

Çalıştay’a alınmayan sadece ben değilim. Dr. Ali Söylemezoglu da benim gibi toplantıya alınmayanlardandır. Söylemezoğlu’nun şahsıma gönderdiği mail şöyledir:

“Berlin’deki Çalıştay meselesi şöyle oldu. Çalıştay’ın yapılacağını işittiğimden 4 Eylül günü hem faks ve hem de mektupla Lepsius Haus’a başvurup katılacağımı bildirip kaydedilmemi ve neticeyi bana eposta ile bildirmelerini rica etmiştim. Aradan iki hafta geçip de ses seda çıkmayınca telefon ettim, bu defa ‘ben burada yeni işe başladım, bilgim yok’ diyen bir genç cevap verdi ve ‘kayıtlar kapandı’ dedi. Bunun üzerine Hosfeld’in kişisel eposta adresine yazıp Çalıştay’a katılacağımı ve olumlu cevabını beklediğimi bildirdim. Buna da cevap vermediler.

Başka işlerim olduğundan Cuma akşamı değil de Cumartesi günü saat 9:15 gibi Çalıştay’ın yapılacağı Europäische Akademie’ye gittim, resepsiyondaki hanıma selam verip içeri girdim. Kimsin, nesin diye sormadı. Ben de paltomu gardıroba asıp salona girdim. Tahminen 25-30 kişi vardı ve salonun yarısından çoğu boştu. İsviçreli Prof. Kieser Talat Paşa hakkındaki tebliğini İngilizce olarak okuyordu. Gayet harc-ı alem şeyler anlattığından not almaya değer bulmadım. Daha sonra Kieser’e ‘sana ayrılan vakit bitti’ dediler, o da tebliğini tamamlamadan yerine oturdu.

Ardından orta yaşlı gözüken bir hatun kişi kürsüye gelerek konuşmaya başladı. Daha hangi konuyu işlemek istediğini anlayamadan genç bir hanım yanıma gelerek İngilizce ‘biraz gelir misiniz?’ dedi. Peşine düşüp kahvaltı ettikleri salona gittim, orada Lepsius Haus’ta istihdam edildiğini bildiğim Lepsius Haus websitesindeki fotoğrafından Roy Knocke isimli şahıs (bana mail gönderen kişi) olduğunu tahmin ettiğim zat-ı muhterem ‘siz kayıtlı değilsiniz, bu toplantıya katılamazsınız’ dedi.

Kaydımı yaptırttığımı söyleyince ‘Hosfeld size eposta ile katılamayacağınızı bildirdiydi’ dedi, ben ise böyle bir eposta almadığıma işaret ederek dedim ki ‘burası ne biçim akademi, akademi demek farklı fikirlerin tartışıldığı yer demektir, siz ise bırakın tartışmayı, farklı fikirden bir kişinin dinleyici olarak katılmasına bile tahammül edemiyorsunuz’. Karşımdaki ise ‘bu Çalıştay’ı tertip eden Europäische Akademie değil, onlar yalnızca mekanı tahsis ettiler’ dedi.

Ben de Almanca olarak ‘bu usülle başarılı olmanız mümkün değildir’ mealinde ‘so kommen Sie auf keinenen grünen Zweig’ diyerek ayrıldım. Hadise bundan ibaret. Kanaatimce karşı tarafın bizim sessizce dinlememizden bile bu kadar çekiniyor olması iddialarının ne kadar çürük temellere dayandığını gayet iyi bildiklerine işaret etmektedir. Fikir düzeyinde yenik düştüler, fakat propaganda düzeyinde henüz bizden üstünler. Dr. Ali Söylemezoglu, Peterstal 18 47051 Duisburg.”

Çalıştay’a Türkiye’den katılan öğretim üyelerine 19 Mart 2012 tarihinde Marmara Grubu Vakfı toplantısında sunduğum bildirimi göndererek onları aydınlatmak istedim ama başarılı olamadım. Bildirimden aldığım aşağıdaki değerlendirmeleri, belki şimdi okuyabilirler diyerek sizlerle paylaşıyorum. Katılımcılar, Türk diplomatlarını şehit eden Ermeni canilerinin Hocalı’da nasıl soykırım yaptıklarını kendi ağızlarından okusunlar da utansınlar.

“Sözde Ermeni soykırımını gündeme getirenler, Hocalı’da Ermenilerin yaptıklarını neden görmezden gelmektedirler? Katliamda babası ve 22 aile üyesini kaybeden 20 yaşındaki Zarife Guliyeva, Hocalı katliamının 20’nci yıldönümü sebebiyle Nicolas Sarkozy ve Serj Sarkisyan’a birer mektup göndermiştir. Sarkozy’ye yazdığı mektupta, ‘Siz söyleyin, eğer bu soykırım değilse, sormak lazım soykırım nedir?’ sorusunu yönelten Guliyeva, 1915 olaylarıyla ilgili Ermeni iddialarının reddinin suç sayılmasının öngören yasanın tasarısın Fransa Senatosu tarafından kabul edilmesinden sonra Azerbaycan halkının Sarkozy’nin taraflı olduğunu düşündüğünü açıklamıştır.

Guliyeva, Serj Sarkisyan’a gönderdiği mektupta ise Azerbaycan’ın işgal altında bulunan Hocalı kasabasında Ermeni askerler tarafından yapılan soykırım sebebiyle Sarkisyan’ın yapacağı itiraf durumunda, Azerbaycan-Ermenistan ilişkisi ve Yukarı Karabağ sorunun çözümünde yeni bir sayfanın açılabileceğini belirtmiştir.

Ermeni güçleri 1992 yılının 25 Şubat’ı 26 Şubat’ta bağlayan gece Hocalı kasabasında 83 çocuk, 106 kadın ve 70’den fazla yaşlı dahil olmak üzere toplam 613 Azeri Türkünü öldürülmüş, 487 kişi bu saldırıda ağır yaralanmış, 1275 kişi rehin alınmış, 150 kişi kaybolmuştur.

Cesetler üzerinde yapılan incelemelerde cesetlerin yakıldığı, gözlerinin oyulduğu, başlarının kesildiği görülmüştür. Eski ASALA eylemcilerinden Monte Melkonian, Hocalı’ya yakın bölgede Ermeni askeri birliklere komutanlık yapmış ve katliamdan bir gün sonra Hocalı çevresinde gördüklerini günlüğünde anlatmıştır.

Melkonian’ın ölümünden sonra Markar Melkonian kardeşinin günlüğünü Benim Kadeşimin Yolu (My Brother’s Road: An American’s Fateful Journey to Armenia, I. B. Tauris,2005) isimli kitapta Hocalı katliamı için şunları yazmıştır: Hocalı stratejik bir amaç olmasından başka aynı zamanda bir öç alma eylemiydi. Büyük Ermenistan idealistlerinden ve İnterpol tarafından (1994 Bakü metro bombalaması suçu) tüm dünyada aranan Zori Balayan 1995 yılında yayınlanan Ruhumuzun Canlanması (Heaven and Hell, Los Angeles 1997, Yerevan 1995) kitabında (s. 260-262) Hocalı’da soykırımın yapıldığını şöyle itiraf etmiştir:

Arkadaşımız Haçatur’la ele geçirdiğimiz eve girerken askerlerimiz 13 yaşında bir Türk çocuğunu pencereye çivilemişlerdi. Türk çocuğunun bağırışları çok duyulmasın diye, Haçatur çocuğun annesinin kesilmiş memesini çocuğun ağzına soktu. Daha sonra 13 yaşındaki Türk’e onların atalarının bizim çocuklara yaptıklarını yaptım.

Başından ve karnından derisini soydum. Saate baktım, Türk çocuğu yedi dakika sonra kan kaybından öldü. İlk mesleğim hekimlik olduğu için hümanist idim, bunun için de Türk çocuğuna yaptığım bu işkencelerden dolayı kendimi rahatsız hissetmedim. Ama ruhum halkımın yüzde birinin bile intikamını aldığım için sevinçten gururlanırdı. Haçatur daha sonra ölmüş Türk çocuğunun cesedini parça parça doğradı ve bu Türk’le aynı kökten olan köpeklere attı.

Akşam aynı şeyi üç Türk çocuğuna daha yaptık. Ben bir Ermeni vatansever olarak görevimi yerine getirdim. Haçatur da çok terlemişti, ama ben onun gözlerinde ve diğer askerlerimizin gözlerinde intikam ve güçlü hümanizmin mücadelesini gördüm. Ertesi gün biz kiliseye giderek 1915’te ölenlerimiz ve ruhumuzun dün gördüğü kirden temizlenmesi için dua ettik. Ancak biz Hocalı’yı ve vatanımızın bir parçasını işgal eden 30 bin kişilik pislikten temizlemeyi başardık.”

Osmanlı Devleti 27 Mayıs 1915 tarihinde devlete isyan eden Ermenileri tehcire (göçe) tabi tutarken, bölgenin dışında yaşayan Ermeniler yerlerinde kalmış, 30 Aralık 1918’de tehcire tabi tutulanlar geri dönmüşlerdir. Lozan Anlaşması ile 1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti kurulmuş ve sorun Lozan Anlaşması’nın imzalanmasıyla çözümlenmiştir.

Tarihte kalan tehciri soykırıma dönüştürme çabalarının altında Sevr (Sevres) Anlaşması’ndaki büyük Ermenistan hayali yatar. Tıpkı 25 Eylül’de Barzani’nin referandum yaparak kurmak istediği büyük Kürdistan gibi.

Sevr Anlaşması, Birinci Dünya Savaşı sonrasında İtilaf Devletleri ile Osmanlı İmparatorluğu arasında 10 Ağustos 1920 tarihinde Paris’in batı banliyösü Sevr kasabasındaki Seramik Müzesi’nde (Musée National de Céramique) imzalanmıştır. Bu müze, Türkiye için Anlaşma’nın imzalandığı yer olması bakımından önemlidir. Bir diğer önemi de Ermenilerin müzenin önüne 8 Mart 2001 tarihinde sözde Ermeni Soykırım Anıtı dikmesidir. Anıtın üzerinde “1915’te Jön Türk Hükümeti tarafından Birinci Dünya Savaşı’nda soykırıma uğratılan 1,5 milyon Ermenin anısına” yazılıdır. Bu ifade Auschwitz- Birkenau toplama kampının önünde de vardır. Bir farkla: 1,5 milyon Yahudi 1,5 milyon Ermeni olarak değiştirilmiştir. Bu, uluslararası intihaldir.

Sevr Anlaşması, günümüzde en az Lozan Anlaşması kadar önemlidir. Çünkü Anlaşma’da Kürdistan’ın ve de Batı Ermenistan’ın kurulmasına ilişkin hükümler vardır. Sevr Anlaşması’nın 62-63’ncü maddeleri Kürdistan ile ilgilidir. Kürdistan, Lozan Anlaşması ile tarih olmuştur.

Sevr Anlaşması’nın 88-93’ncü maddeleri Ermenistan ile ilgilidir. Anlaşma’da Kars, Erzurum dahil ülkenin Doğusu tümüyle Bağımsız Ermeni Cumhuriyeti adıyla Ermenilere verilmiştir. Paris Barış Konferansı sürecinde Ermenistan’ın sınırları konusu ABD Başkanı Woodrow Wilson’un hakemliğine bırakılmıştır. Wilson, General James G. Harbord başkanlığındaki bir Amerikan heyetini incelemelerde bulunmak üzere 1919 sonbaharında Türkiye’ye göndermiştir. 1919 Eylül ve Ekim aylarında Türkiye’de incelemeler yapan Harbord, vardığı sonuçları bir raporla ABD Kongresi’ne sunmuştur.

Rapor’da; Türkler ile Ermenilerin barış içinde yüzyıllarca yan yana yaşadıkları, tehcir sırasında Türklerin de Ermeniler kadar acı çektikleri, Ermenilerin Türkiye’de hiçbir zaman çoğunlukta olmadıkları ve olaylara ilişkin acıklı ve korkunç iddiaların yanlış olduğu tespit edilmiştir. ABD Kongresi rapor üzerine 1920 Nisan ayında Ermenistan’a mandater olunmasını reddetmiştir. Fakat Başkan Wilson 22 Kasım 1920’de Trabzon, Erzurum, Van ve Bitlis illerini Ermenistan’a vermiştir.

Batı Ermenistan da, tıpkı Kürdistan gibi Lozan Anlaşması ile tarih olmuştur.

Ermenistan Milli Marşı’nda ”Topraklarımız işgal altında, bu toprakları azat etmek için ölün, öldürün” yazılıdır. Karabağ’da katliam yapan Ermeni kuvvetlere komutanlık yapan bugünkü Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan’dır. Erivan´da yapılan Gelişen Ermenistan Partisi’nin 4’ncü Kurultayına katılan Serj Sarkisyan’ın, “Bağımsızlık Karabağ halkının seçimidir. Uluslararası hukuk dahi bu konuda farklı yaklaşım ortaya koyamaz” dediğini unutmayalım.

Sevr Anlaşması, Atatürk’ün ifadesiyle Türk Milleti’ne kurulan büyük suikasttır. Lozan Anlaşması ile Kürdistan ve Büyük Ermenistan hayali bitmiştir. Lozan Anlaşması Türkiye Cumhuriyeti’nin tapusudur. Tapu delme hareketine Ermeni diasporasına çok yakın olan bazı Türk akademisyenlerin katkıda bulunması üzücüdür. Mesut Barzani de Kırım’ı örnek alarak 25 Eylül’de aynı amaçla referandum yapmaya kararlı görünmektedir.

Tüm bu çabalara rağmen Türkiye Cumhuriyeti, Lozan Anlaşması ile garanti altına alınan tapuyu deldirmeyecek güçtedir ama Türkiye’ye yönelik sistematik saldırılara mutlaka organize bir şekilde cevap verilmelidir.

Aşağıda, Başbakan Binali Yıldırım ile Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’a 15 Eylül’de yazılan, Çalıştay’a katılanları aklayan ve Türkiye’yi eleştiri yağmuruna tutan şikayet dolu mektup, ABD’den gönderilmiştir. Acaba Türkiye’deki muhataplar bu mektuba ne cevap verecekler, merak etmekteyim.

September 15, 2017

Prime Minister Binali Yıldırım Office of the Prime Minister Başbakanlık 06573 Ankara Turkey

H.E. Recep Tayyip Erdoğan President of the Republic of Turkey T.C. Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği 06689 Çankaya, Ankara Turkey

Dear Prime Minister Yıldırım and President Erdoğan: We write on behalf of the Middle East Studies Association (MESA) of North America and its Committee on Academic Freedom to express our deep concern about the Council of Higher Education’s (YÖK) steps to prevent scholars based in Turkey from participating in a conference in Berlin entitled “Past in the Present: European Approaches to the Armenian Genocide.” We consider this action to be an assault on the academic freedom of scholars in Turkey and a disturbing new instance of a broader trend of stifling scholarship on topics deemed taboo by your government. MESA was founded in 1966 to promote scholarship and teaching on the Middle East and North Africa. The preeminent organization in the field, the Association publishes the International Journal of Middle East Studies and has nearly 3000 members worldwide. MESA is committed to ensuring academic freedom and freedom of expression, both within the region and in connection with the study of the region in North America and elsewhere. The Workshop on Armenian Turkish Scholarship (WATS) is an academic workshop series that was founded by the University of Michigan in 2000 as the “first forum where Turkish, Armenian and other historians could conduct an informed debate” relating to the controversy surrounding the relocation of Ottoman Armenians during World War One. The latest workshop in this series is scheduled to take place on 15-18 September at the European Academy Berlin and is being co-organized by the University of Michigan, USC Dornsife Institute of Armenian Studies and Lepsiushaus Potsdam, under the auspices of Dr. Martina Münch, Minister for Science, Research and Culture of the State of Brandenburg. The topic of the conference has come under sustained attack by ultra-nationalist political leaders in Turkey. Doğu Perinçek, the head of the ultra-nationalist “Vatan Partisi,” and a long-time denier of the Armenian Genocide in the international arena, declared that the conference will “serve imperialism and the interests of Kurdistan,” the latter of which he has termed “the second Israel.” Following Perinçek’s denunciation of the workshop, the event was targeted in a broad campaign by right wing, nationalist and pro-government media in Turkey. Perinçek has threatened to go to Berlin on 14 September, to join the workshop, provide his own “presentation”

Re: Workshop on Armenian Turkish Scholarship (WATS) Page 2 September 15, 2017 (despite not being an invited participant) on what he deems to be the “truth” of the events of 1915. As part of his broader campaign against the conference, Perinçek brought the topic and list of participants to the attention of YOK, which subsequently rescinded permission for Turkey-based academics to travel to the conference. In line with this policy, Dr. Murat Cankara, who is on the faculty at the Ankara Social Sciences University, was subjected to a travel ban preventing him from participating in the conference. In addition, ultra-nationalist Turkish diaspora organizations, in apparent coordination with Perinçek’s party, have mobilized against the conference and are threatening a show of force at the Lepsuishaus, the main organizer of the event in Germany. No doubt, anyone who attends the conference is at risk of being filmed/photographed, blacklisted, and hounded by social media trolls in Turkey. The smear campaign led by the daily Aydınlık, associated with Perinçek and his party, targets the private Koç and Sabancı Universities and accuses especially the latter of treason. The atmosphere of intimidation and threats has grown so alarming that the cancellation of the conference is being considered. We strongly condemn the private and public harassment of academics for their planned participation in this conference and call on YÖK to immediately reverse its policy of preventing academics from traveling from Turkey to attend the conference.

The conduct of independent research and the presentation of research findings at academic meetings are, of course, fundamental to academic freedom. Targeting academics on the grounds that their research findings are not in line with the official government position on a matter of historical significance and banning academics from presenting their findings at conferences are clear violations of academic freedom.

Such violations of academic freedom by Turkish authorities are all the more disturbing when considered in light of Turkey’s reputation, until recently, of aspiring to maintain a standard of protection of civil and political rights in keeping with the European Convention of Human Rights.

The events surrounding the WATS conference in Berlin represent another depressing instance of your government’s failure to respect basic human rights’ protections under Turkish law despite Turkey’s clear international obligations. As a member state of the Council of Europe and a signatory of the European Convention for the Protection of Human Rights and Fundamental Freedoms,

Turkey is required to protect freedom of thought, expression and assembly. Turkey is also a signatory to the Universal Declaration of Human Rights, the International Covenant on Civil and Political Rights, and the Final Act of the Conference on Security and Cooperation in Europe (OSCE), all of which protect the rights to freedom of expression and association, which are at the heart of academic freedom.

Moreover, the rights being trampled in these actions are enshrined in articles 25-27 of the Turkish Constitution. We urge your government to take all necessary steps to reverse the decision taken by YÖK and restore the right of Turkish academics to travel to the Berlin conference and other international scholarly meetings to present their findings.

In the aftermath of the 16 April referendum, your government has an opportunity to restore confidence in its commitment to democratic rights and freedoms by taking steps to protect academic freedom, right to education, freedom of expression and freedom of association.

Re: Workshop on Armenian Turkish Scholarship (WATS) Page 3 September 15, 2017

Thank you for your attention to this matter. We look forward to your positive response.

Yours sincerely, Beth Baron

MESA President Professor, City University of New York

Amy W. Newhall

MESA Executive Director

cc:

İsmail Kahraman, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı (President of the Turkish National Assembly) Abdülhamit Gül, Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanı (Justice Minister of the Republic of Turkey) Yekta Saraç, Türkiye Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) Başkanı (President of the Turkish Higher Education Council) Elena Valenciano, Chair of the European Parliament Subcommittee on Human Rights, Barbara Lochbihler, Vice-Chair of the European Parliament Subcommittee on Human Rights, Monika Kacinskiene, Member of the Cabinet of Federica Mogherini, High Representative of the European Union for Foreign Affairs and Security Policy Johannes Hahn, Commissioner for European Neighborhood Policy and Enlargement Negotiations Nils Muižnieks, Council of Europe Commissioner for Human Rights Kati Piri, Member, Committee on Foreign Affairs, European Parliament Zeid Ra’ad Al Hussein, United Nations High Commissioner for Human Rights David Kaye, United Nations Special Rapporteur on the promotion and protection of the right to freedom of opinion and expression Kishore Singh, United Nations Special Rapporteur on the right to education Serdar Kılıç, Turkish Ambassador to the United States John R. Bass, United States Ambassador to Turkey”

LİNK : https://mesana.org/pdf/Turkey20170915.pdf, https://www.gazete.taz.de/article/?article=!5449040, https://mirrorspectator.com/2017/09/18/turkish-government-harasses-international-scholars-berlin/

Yazar Prof. Dr. Sadık Rıdvan Karluk

1948 yılında Eskişehir’de doğdum .1970’de Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdim. Kısa bir süre Maliye Bakanlığı ve Sayıştay’da çalıştıktan sonra 1972 yılında Eskişehir İTİA İktisat Bölümü’nde akademik kariyere başladım. 1975’te doktor, 1979’da doçent oldum. 1975 – 1976’da İngiltere Sussex Üniversitesi’nde doktora üstü çalışmalar yaptım.

1982 yılında Devlet Planlama Teşkilatı Başbakan Turgut Özal’ın direktifleri doğrultusunda kurulan AET Genel Müdürlüğü’nün (şimdiki AB Bakanlığı) başkanlığını yaptım. 1984 – 1985 döneminde İktisadi Kalkınma Vakfı Yönetim Kurulu üyeliğinde bulundum, 1982 – 1985 yılları arasında İstanbul Ticaret Odası Yönetim Kurulu Başkanı’na (Nuh Kuşçulu) danışmanlık yaptım. Bu dönemde Türkiye’de Yabancı Sermaye Yatırımları konusunda iki kitabım (biri İngilizce) ile İhracatta Vergi İadesi kitabım İTO tarafından yayınlandı.

1985 yılında Paris’te OECD nezdinde Türkiye Büyükelçiliği’ne Planlama Müşaviri sıfatıyla tayin edildim. Görev yaptığım dönemde Türkiye’yi 4 Komite’de temsil ederek, Türkiye’de kalkınmakta olan bölgeler konusunda OECD’nin önemli bir araştırmasının (Regional Problems and Policies in Turkey) basılmasına katkıda bulundum. 1990 yılında yurda dönüşümde DPT Müsteşar Müşavirliği’ne getirildim. Daha sonra Başbakanlık Başmüşavirliğinde Türkiye ile Türk Cumhuriyetlerinin ekonomik ilişkilerinin gelişmesinde bir model olan “Türk Ödemeler Birliği” kurulması için bir proje geliştirdim.

1991 yılında profesörlüğe atanarak Anadolu Üniversitesi’ne geçtim. Anadolu Üniversitesi’nde Türkiye Ekonomisi, Uluslararası İktisat, Uluslararası Ekonomik Kuruluşlar, Avrupa Birliği, Avrupa Birliği Türkiye İlişkileri , Dış Ticaret Teorisi ve Politikası, Uluslararası Entegrasyonlar derslerini kendi eserlerimi esas alarak yürüttüm. Akademik kariyerimde 23 yüksek lisans, 16 doktora tezi yönettim. Bu öğrencilerim arasında çeşitli üniversitelerde görev yapan çok sayıda profesör, doçent ve yardımcı doçent bulunmaktadır. Üniversite Senato ve Yönetim Kurulu üyeliği yaptım, İktisat Fakültesi Dekanlığım döneminde AÖF kapsamında bulunan tüm iktisat kitaplarının yeni formata göre yazılmasına yazar ve editör olarak katkıda bulundum.

İkinci (1981), Üçüncü (1992) ve Dördüncü (2004) Türkiye İktisat Kongrelerine bildiri sunarak katılan tek öğretim üyesiyim. Dördüncü Türkiye İktisat Kongresi Bilim Komisyonu üyeliği yaparak Türk Sanayici ve İşadamları Vakfı (TÜSİAV) Bilim Kurulu Başkanlığı görevinde bulundum. 1996 yılında TOBB Milletlerarası Ticaret Odası (International Chamber of Commerce: ICC) Uluslararası Ticaret ve Yatırım Politikaları Komisyonu’nda (Commission on Trade and Invesment Policy) ICC Türkiye Temsilciliğine getirildim. Son 10 yıldır TOBB ICC IFO World Economic Survey kapsamında her üç ayda Türkiye ekonomisindeki gelişmeler ile ilgili olarak gönderilen sualnameleri cevaplandıran 12 uzmandan biriyim.

“Uluslararası Ekonomi: Teori ve Politika”, “Türkiye Ekonomisi: Cumhuriyetin İlanından Günümüze Yapısal Değişim”, “Avrupa Birliği”, “Türkiye Avrupa İlişkileri: Bir Çıkmaz Sokak” ve “Uluslararası Kuruluşlar” başlıklı temel ders kitaplarım dahil yayınlanmış 24 kitabım, 300’den fazla makalem, 12 ortak ve 3 çeviri eserim vardır. Beş ders kitabım (642-908 sayfa aralığında) 42 baskı yapmıştır. Tüm üniversitelerde ders kitabı ve yardımcı kitap olarak okutulmaktadır.

Ortak yazarlı bir ders kitabım TÜBA üniversite ders kitapları 2012 yılı telif ve çeviri eser ödülü olmak üzere 6 “bilimsel araştırma ödülüne” sahibim. Diğer araştırma ödüllerim şunlardır: 1984: Enka Vakfı, “Türk Ekonomisinin Dünya Ekonomisine Entegrasyonu,” Bilimsel Araştırma Yarışması Üçüncülük Ödülü, 1982: Türkiye Milli Kültür Vakfı: Teşvik Armağanı, Dal: İktisat, 1981: İktisadi Kalkınma Vakfı, “AET ile İlişkilerimizin Atatürkçü Ekonomik Politika Açısından Değerlendirilmesi,” Behçet Osmanağaoğlu İnceleme Yarışması Birincilik Ödülü, 1979: Pamukbank, “Dışsatımın Özendirilmesinde Ticari Bankalarımızın Yeri” Bilimsel Araştırma Yarışması İkincilik Ödülü.

ABD ABI Enstitüsü’nün Yılın Eğitimcisi (Man of the Year 2011) ödülü sahibiyim. Özgeçmişim WHO’s WHO Dünya, Asya ve Türkiye baskılarında yer almıştır. (Who’s Who in Asia 2012, Asya’da Kim Kimdir 2’nci baskı, 01/11/2011, Who’s Who in the World 2011, Dünyada Kim Kimdir, 28’nci baskısı, 03/12/2010, Günümüz Türkiyesi’nde Kim Kimdir, 01/05/2005). Özgeçmişim Turkischer Biographiscer Index/Turkish Biographical Index’te (2004, s.563) yer almıştır. Google Akademik’te 1.070 (05.02.2018) atıfım vardır.

Eskişehir Sanayi Odası, Eskişehir Ticaret Odası, İstanbul Sanayi Odası, Ankara Ticaret Odası, Ankara Sanayi Odası, Kayseri Sanayi Odası, İşveren Dergisi, İktisadi Kalkınma Vakfı Dergisi gibi oda dergilerinde yazılarım yer almıştır. Türkiye’de yayınlanan çok sayıda bilimsel derginin hakem heyetinde yer almaktayım. Ders kitaplarım: 42 baskı yapmış olup 3.884 sayfadır. Ana sayfa » Yazarlar » Prof. Dr. Rıdvan Karluk » Türk Üniversitelerinin Katkılarıyla Almanya’da Düzenlenen Sözde Ermeni Soykırımı İçin Avrupa Yaklaşımları Çalıştay’ına ABD’den Büyük Destek Var

IŞİD ÖRGÜTÜ DOSYASI : Öldürülen IŞİD Lideri Ebu Bekir el-Bağdadi’nin ABD Ajanı Olduğu İddiası Ne Kadar Doğru ???


Öldürülen IŞİD Lideri Ebu Bekir el-Bağdadi’nin ABD Ajanı Olduğu İddiası Ne Kadar Doğru ???

Öldürüldüğü farklı kaynaklarca doğrulanan IŞİD lideri Bağdadi’nin Orta Doğu politikalarındaki rolü üzerine fikir veren bir yazı.

bağdadi, abd’yi biçmiş olan bir teröristbaşıdır

ışid’in 2014’te kurulduğunu zanneden; haritadan ve yakın tarihten haberi olmayan kişilere göre kendisi bir amerikan piyonudur fakat gerçek bu değildir. son zamanlarda amerikan planlarına “haberi olmadan” hizmet etmiş olabilir ama kendisi abd’nin trilyonlarını çalmıştır.

yönettiği örgüt ırak el-kaidesi’nin devamıdır. zervaki’nin mirasıdır. zerkavi abd’ye ırak savaşı’nda en kötü günlerini yaşatmış, abd’nin mutlak zaferini engellemiş ve iran’ın ırak’taki savaşa katılmasına çanak tutmuştur. abd’nin zerkavi ve destekçilerini bir türlü kıramaması, hatta felluce’de ezilecek duruma gelmesi gibi etkenler iran’a alan açmıştır. abd’nin ırak’taki zaferi de ırak el-kaidesi tarafından engellenmiştir.

Irak El-Kaidesi.

zerkavi öldürüldükten sonra yer altına çekilen ırak el-kaidesi kendisine “ırak islam devleti” adını verdi. el- mısri ile “ebu ömer el- bağdadi” boşu boşuna “devlet” adını vermediler örgüte. tarım ürünleri konusunda halktan vergi almalar, kendi kendilerine bakanlar atamalar derken bir devlet düzeni oluşturdular. inanılmaz güçlü bir ağ kurdular.

öldürüldüklerinde girdikleri yer bir musluğun alt kısmıydı. oraya saklanmışlardı.

bu sırada ebu bekir el-bağdadi bucca’dan çıkmıştı. ömer el-bağdadi’den dolayı sanırım, örgütü kendisi devraldı. müthiş bir temel, inanılmaz bir ağ vardı elinde. bucca’da tanıştığı eski baasçıları kullanarak zincirleme şekilde örgütün temelinin üstüne kurmay zekasını da ekleyerek başka bir seviyeye geçti.

yani hiçbir şeyi amerika’dan almadı. amerika, bağdadi’yi öldürmeden çekildi. bu doğru. buradaki temel plan iran’ın yayılışını durduracak, set çekecek bir güç kalmasını sağlamaktı. bağdadi buna uygun görüldü fakat “yardım aldı” demek, “amerikan projesi” demek doğru değil. bağdadi abd projesi olsa baasçılar ile ortak paydada zaten buluşamazdı.

suriye’de savaşa girdiklerinde bütün her şeyi bozdular. tüm ülkelerin yıllık planladını yırtıp attılar. nitelim dünya da esad’dan ışid’e gözünü dikince abd, esad’ı indiremedi. ırak’ta da pkk bölgelerine saldırılar olunca abd’nin planı çöktü ve abd ırak’taki savaşa dönüp ışid’i vurmak zorunda kaldı.

abd orta doğu bataklığına saplanmışken çin gelişti ve yükseldi. burada yazılanlara göre abd kendi kendine bir düşman yarattı ve kendi ekonomisini geçmekte olan çin ile uğraşmak yerine kendi kendine trilyon dolarlar kaybetti. “ama petrol kazandı?” diye sorulabilir. belki zararlarını karşılar petrol. bakın “zarar karşılar” diyorum, sömüremediler istedikleri gibi. saplanıp kaldılar ve sürekli plan değiştire değiştire şu an ırak’ta kaybettiler. suriye’de de ayakta kalmaya çalışıyorlar.

IŞİD’in 2015’ten 2018’e kadar kaybettiği toprakların haritası. / Görsel: BBC

peki ışid abd’ye hizmet etti mi? rusya’ya hizmet etti mi veyahut başka bir ülkeye hizmet etti mi?

bunun cevabı kesinlikle evettir fakat kesin bir bağlılık yoktur. emir komuta zinciri olmadığı için satın alınanlar elbet olmuştur. abd aleyhine olacak bir şeyi rusya elbet desteklemiş istediğini almıştır veya tam tersi fakat herhangi bir ülkeye bağlılıkları yok.

son olarak bağdadi’nin afrika’da bir islami örgüt oluşturduğunu, parçaları tamamladığını düşünüyorum. işte abd’ye farkında olmadan burada hizmet etmiş olması olası. çin’in afrika’da yükselişi böyle durdurulacak.

ayrıca bağdadi’nin ölümü de çok iç açıcı değil. benim anlatılanlardan anladığım adamı ve ailesini tünelde sıkıştırıp üstlerine köpekleri gönderip parçalatmayı düşünmüşler. inanılmaz. bağdadi de kendini havaya uçurmuş esir düşeceğini düşünerek. zaten üstünde intihar yeleği ile gezecek kadar paranoyaklaşmış birisine piyon da diyemezsiniz.

bu adamlara hepiniz “yobaz, geri zekâlı” diye bakıyorsunuz fakat elde teknoloji olmadan, çok az imkânlarla birçok şeyi değiştirdiler. sosyolojiyi çok iyi takip edip kitleleri kandırdılar. aslında bunlar yobaz değil, insanları kullanmaktan; kendi kurallarını dayatmaktan zevk alıyorlar. hepsi kibir abidesi. geri zekâlı değiller, aksine hepsi çok zeki. ülkelere kafa tutabilecek kadar zekiler. gazetelerde ve internet sitelerinde yazanları değil de bu kişiler üstüne yazılmış kitapları okursanız, detaylı şekilde yaptıklarını görürseniz düşünceniz daha iyi şekillenecektir.

benim ciğerimi soğutan şey şu oldu: bağdadi’nin öldürüldüğü operasyonun adına “kayla mueller” adı verilmiş. güzel bir isim olmuş.

Kayla Mueller: IŞİD’in 2015’te esir alarak öldürdüğü ABD’li insan hakları aktivisti. Öldüğünde 27 yaşındaydı.

bağdadi yaptıklarının bedelini ödemeden gitti. hem yaptıklarının bedelini onu bin parçaya bölseler yine ödemezdi. ölüm onun için ödüldü, ona yapılacak en iyi şey onu etkisiz eleman yapıp yaşatmaktı. elindeki gücü alıp onu aciz bir köpeğe çevirmekti. her gün hırsından kafayı yemesini sağlamaktı. kendi oğlunu canlı bomba yapan, bundan propaganda yapmaya çalışan; kendisiyle birlikte çocuklarını öldüren bir cani ölmekten elbetten korkmuyordu. en azından artık yok.

Suriye ve Irak’taki Etkisini Kaybeden IŞİD’in Doğuşu, Yükselişi ve Düşüşü

IŞİD’in kuruluşundan günümüze kadarki sürecinin, akıllarda şüphe bırakmayacak şekilde özetlenen tarihi. Okurken Suriye ve Irak’taki iç karışıklığa dair de pek çok şey öğrenmek mümkün.

1966 yılının sonu yaklaşırken 30 ekim’de hafif hafif yağmur çiseliyordu ürdün’ün zerka kentinin üstüne. remzi mahallesi’nde büyük bir heyecan vardı, beni hasan aşireti bir üye daha kazanacaktı.

anne omm sayel doğum yapmak üzereydi, baba fadel nazzal al-khalayleh endişe içinde aşiretin diğer erkekleri ile birlikte hemen yan odada bekliyordu. en sonunda bir bebek çığlığı duyuldu. bir erkek çocuğu dünyaya gelmişti, omm sayel bebeğini kucağına aldığında heyecanlıydı, titriyordu. kucağındaki bebeğin bütün dünyayı etkileyecek, orta doğu’yu kasıp kavuracak birisi olacağından habersizdi.

baba fadel nazzal al-khalayleh çocuğuna ahmed fadel nazzal al-khalayleh adını verdi. kendi adını taşıyacaktı çocuğu. bu ismin ilerleyen yıllarda unutulup gideceğini bilmiyordu tabii. oğlu başka bir isimle tanınacaktı.

ahmed fadel nazzal al-khalayleh (yazının sonraki bölümlerinde ahmed olarak geçecek) büyürken ailesine epey sorun çıkaran, yaramaz bir çocuktu. ailenin evi mezarlığa yakın olduğu için sık sık mezarlıkta vakit geçirirdi, daha küçüklüğünden ölüm ile yaşam arasındaki farkı keşfetmişti. asabi bir çocuktu. okula başladığında gittiği okul birleşmiş milletlerin filistinli mülteciler için yaptırdığı okul olduğu için filistin mücadelesiyle de erken yaşta tanıştı.

muhafazakar bir aileden geliyordu. ahmed henüz bir yaşındayken israil ile arap ülkeleri arasında "altı gün savaşı" çıkmış, israil büyük bir zafer elde ederek orta doğu’daki varlığını perçinlemişti. yedi yaşına girdiğinde de yom kippur savaşı patlamış, israil bir önceki savaşa göre üstünlük sağlayamasa bile arap ülkelerine bölgede kalıcı olduğunu kabul ettirmişti. böyle bir ortamda büyüdü ahmed, her gün okulda gördüğü filistinli çocuklarla iletişimi güçlendikçe içinde bitmek tükenmek bilmeyen bir israil nefreti birikiyordu.

Altı Gün Savaşları sırasında Ürdün’den bir kare.

okulu sevmiyordu, çabuk sıkılan biriydi. okuldan kısa süre içinde uzaklaştı ve henüz 17 yaşındayken askere gitti. 18 yaşında babasını kaybetti. askerden döndükten sonra karakteri daha da kontrol edilemez hale geldi. yaşadığı bölgenin suç konusunda başı çeken kişisi oldu. anne omm sayel oğlu ahmed’e söz geçiremeyince oğlunu bölgedeki camiye din eğitimi görmesi için yolladı.

bu yıllarda sovyetler birliği’nin afganistan’a müdahalesi gerçekleşmişti ve soğuk savaş’ın diğer başı amerika birleşik devletleri özellikle körfez ülkelerini kullanarak afganistan’a militan yağdırıyordu. bütün arap ülkelerinden afganistan’a savaşmak için onlarca genç gidiyordu. ahmed gittiği camide dini eğitim gördükten sonra islam için savaşmak istiyordu. etrafındakilere israil’e saldırmaları gerektiğini söylüyordu ama amerika birleşik devletleri öyle sıkı bir propaganda yapmıştı ki afganistan ile sovyetler birliği arasında savaş varken afganistan’ın yanında olmak varken başka eylemlere girişenler tekfir ediliyordu. bu yüzden islam uğruna ilk savaşına afganistan’da girmek zorunda kaldı.

afganistan’a ulaştığında kendisi gibi başka ülkelerden gelmiş birçok genç vardı. amerikan silahı, suudi finansal desteği ile sovyetler birliği’ne diz çöktürüyorlardı. bölgenin arazi şartları da sovyet ordusu için iyi değildi. ahmed bu savaşta kendisini çok gösteremedi, sadece büyük isimlerle tanıştı. bir silah arkadaşıyla kız kardeşini evlendirdi.

Sovyet-Afgan Savaşı’ndan bir kare.

birleşmiş milletlerin yoğun çabası sonrası 1988 yılında sovyetler birliği afganistan’dan çekilmeye karar verince ahmed de yurduna döndü bu aralıkta hayatını değiştiren olay yaşandı: ebu muhammed al-maksidi ile tanıştı.

ebu muhammed al-maksidi ahmed’in görüşlerini şekillendirecek kişiydi. fikir babası olan maksidi’nin yazdığı kitapları okuyanlardan bazı aşırılar suudi arabistan’da terör saldırılarında bulunmuşlardı. öyle bir etkisi vardı. nitekim ahmed de onun etkisi altında kaldı. aynı şeyi düşünüyor, istiyorlardı. bir örgüt oluşturma çabasına girdiler. bu çaba kısa süre içinde ürdün istihbaratı tarafından tespit edildi ve bey’at el-imam adında bir dava açıldı. ahmed ve maksidi de bu davada yargılandı. tutuklanıp sivaka çöl hapishanesi’ne yollandılar.

ahmed hapishaneye girdiğinde koyu görüşleri olan, atılgan bir gençti. çıktığındaysa bambaşka birisi olacaktı.

hapishanede kaldığı süre içerisinde kendi hücresini oluşturdu, herkes tarafından dikkat çeken bir lider figürü oluşturdu. herkesle iyi anlaşıyor, konuştuğu kişileri kolayca kendi tarafına çekebiliyordu. örgütün lideri maksidi’ydi, hapishaneye böyle girmişlerdi ama ahmed öyle bir atak yapmıştı ki maksidi bile onun liderliğini tanımıştı.

ürdün’de kral hüseyin öldükten sonra oğlu yönetime geçti ve terör suçluları için af çıkardı. birçok terör suçlusu ürdün’de yaşayabilecekken hapishanede yaptıklarıyla dikkat çeken ahmed’e sadece iki şart sunuldu. ya ürdün’ü terk edecekti ya da hapishaneye geri dönecekti.

hapishaneye ahmed olarak girmişti ama ebu musab ez-zerkavi olarak çıktı. artık bilinen adı ebu musab ez-zerkavi’ydi.

önüne sunulan bu şartlar sonrası ürdün’de kalmamayı tercih etti, afganistan-sovyetler savaşı’nda edindiği bağlantılar ve hapishanede kurduğu arkadaşlıklar sayesinde pakistan’a geçti. zerkavi’nin buradaki amacı kafkas bölgesindeki islamcı örgütler ile temas kurmak, kendi örgütünü oluşturmaktı. bu sefer de pakistan istihbarat servisi’ne yakalandı ve bir haftalık sorgu ardından sınır dışı edildi.

hapishanede kaldığı süre boyunca maksidi ile birlikte birçok yayın yapmışlardı ve din konusunda yaptığı konuşmalarla tanınmıştı. pakistan’dan ayrıldıktan sonra afganistan’a davet edildi. daveti kabul etti. afganistan’a gittiğinde ilk görüştüğü kişilerden birisi bin ladin oldu.

ilk görüşmede ortaya çıkan şey farklı olduklarıydı. zerkavi kitleleri etkileyecek, korkutacak saldırılar yapmak istiyordu. ladin’in görüşü bu değildi. her ne kadar farklı görüşleri olsa bile ladin ona bir kamp tahsis edebileceğini söyledi. böylece ladin’den destek bulan zerkavi "tevhid ve cihad örgütü" adında bir örgüt kurdu. bu örgütün ana merkezi herat’ta bulunuyordu. çocukluğundan beri arkadaşı olan kişileri yanına aldı, filistinli mültecileri örgütüne katmak istiyordu. birçoğuyla birlikte büyümüştü.

zerkavi örgütünü oluşturmaya çalışırken ladin ile amerika birleşik devletleri’nin arası bozulmuştu. el-kaide birçok noktada saldırılarda bulunuyordu. son olarak 11 eylül’ün olmasıyla birlikte amerika birleşik devletleri’nin günümüze kadar süren afganistan müdahalesi başladı.

amerikan askerlerine karşı ladin ile sırt sırta çarpıştı zerkavi. bir süre amerikan ordusuyla çarpıştı ama onun aklında başka şeyler vardı. amerikan müdahalesinin afganistan ile sınırlı kalmayacağını, ırak’a bir müdahale olacağını düşünüyordu. bunu kime söylese dönüt alamıyordu. bir gün amerika birleşik devletleri hava kuvvetlerinin hava saldırısında kaburgaları kırıldı. iyileşir iyileşmez afganistan’dan ayrılıp iran’ın yolunu tuttu.

daha sonra ailesini yanına aldı. afgan askeri bağlantılarını kullanarak tahran’da bir oluşum yarattı. uzun süredir saddam’ın kuzey ırak’ta güçsüz olduğunu bildiği için kuzey ırak’a geçecek ve orada başlayacaktı yapılanmasına. bazı adamlarını kuzey ırak’a sızdırırken bazı adamlarını türkiye’ye sızdırıp lojistik destek bulacaktı. türkiye’ye sızmak isteyen adamları iran istihbaratı tarafından yakalandı.

büyük bir hezimet yaşamıştı zerkavi, en iyi adamları iran istihbaratı tarafından tutuklanmıştı ve büyük ihtimalle ölene kadar hapishaneden çıkamayacaklardı. kendisi de kuzey ırak’a geçti. kuzey ırak’ta saddam gücü neredeyse yoktu, türk ordusunun yapmış olduğu operasyonlar ile terör örgütü pkk da dağılmıştı. kimsenin olmadığı, silahlı güçten yoksun bir bölgeydi. örgütünün merkezini buraya taşıdı.

zerkavi kuzey ırak’ta güç toplarken; ürdün, suriye, mısır gibi ülkelerden gelen gönüllü geçleri emri altına alırken beklediği şey oldu. amerika birleşik devletleri’nin ırak’a müdahalesi başladı. ilk hava saldırılarında birçok arkadaşını kaybetti ama kurmuş olduğu örgütün temeli bozulmadı.

Zerkavi

ismi de pek duyulmuş değildi. sonra bir anda laurence foley suikasti onun üstüne yıkıldı. amerikan istihbaratı başına para ödülü koydu. daha sonra olan bütün terör saldırılarında ilk şüphenilen kişi zerkavi oldu. çeşitli olaylarda adı geçti, bunlardan birisi ürdün’ün başkentinin kimyasal silahlar ile vurulmasıydı.

batı medyasının zerkavi’nin üstüne düşmesi zerkavi’yi ünlü biri haline getiriyordu. ırak’ta direnişe katılmak isteyen kim varsa zerkavi’nin kapısını çalmaya başladı. böylece zerkavi bir lidere dönüştü. öngörüleri sayesinde istediği şeyi aldı ve amacına yaklaşmak için büyük fırsat yakaladı.

amerikan işgaline en ciddi karşılığı yine zerkavi’nin örgütü verdi. ele geçirilen esirler vahşice katlediliyordu. hatta nick berg’in kafasını kesen kişinin bizzat zerkavi olduğu iddia edildi. felluce’de amerika birleşik devletleri’nin aldığı büyük darbelerde zerkavi’nin parmağı vardı. felluce direnişinde örgütü aktif rol oynadı.

her bölgede amerikan işgaline karşı koyan örgüt 2004 yılında el-kaide’ye biat ettiğini duyurdu ve tevhid ve cihad örgütü ismini bırakıp ırak el-kaidesi ismini aldı.

amerika birleşik devletleri’nin müdahalesi çok ciddiydi. siviller hiçbir şekilde önemsenmiyordu, amerikan askerinin de katı uygulamaları vardı. bunlardan bıkan bütün ıraklılar, ırak el-kaidesi emri altına giriyordu.

amerika birleşik devletleri ırak’a bir müdahalede bulunmuştu ama ırak savaşı günden güne ırak iç savaşı’na dönüştü. iranlı general kasım süleymani’nin ortaya çıkışı ve ırak’taki şiileri desteklemesiyle birlikte mukteda es-sadr liderliğinde mehdi ordusu kuruldu. bu örgüt şii çıkışlıydı ve amerikan işgaline karşı çıkıyordu. amerikan askerlerine karşı savaştıkları gibi sünniler ile de savaşıyorlardı. çeşitli hapishaneler şiiler tarafından ele geçirilmişti. bölgede sözü geçen sünniler yakalanıyor, büyük işkencelerden geçiyorlardı. bu sünniler ve aileleri de zerkavi’nin kapısını çalıyordu. zerkavi de karşılık olarak kapısını çalan kişilerin üstüne bombayı bağlayıp şii bölgelerine yolluyordu. birçok şii bu şekilde katlediliyor, bu sefer şiiler mukteda es-sadr tarafında toplanıyordu. kısır bir döngü oluşmuştu. iki örgüt amerikan askerleriyle mücadele ettiği kadar birbirleriyle de mücadele ediyordu.

amerikan ordusu mehdi ordusu ile çok fazla çatışmaya girmedi. saddam sünniydi ve sünni güçler ile uğraşıyorlardı. bir de şiiler ile savaşa girişmek istemiyorlardı. yer yer ağır çatışmalar, mücadeleler oluyordu ama ırak el-kaidesiyle mücadeleleri kadar sık değildi.

ırak’ta sünniler ile amerikalıların birbirine girmesi iran’a alan açıyordu. iran da kasım süleymani komutasında ırak’ta güç kazanıyordu, seçimlerde başarılı olan şiiler ile ırak’ta iran gücü yükseliyordu. şiiler ile sünniler arasındaki iç savaş şiddetlenirken şiilerin lideri sayılan kasım süleymani, sünni örgütlere desteği de ihmal etmiyordu. böylece hem şii örgütlere muhtaçlık artıyor hem de amerika-sünni savaşı büyüyordu. zerkavi’nin örgütüne iran’ın çokça desteği olmuştu. zerkavi bu desteklerle şiileri vuruyor, bizzat iran’ın desteklediği örgütlere saldırıyordu ama iran’a getirisi daha çoktu bu saldırıların. yani tam bir taktik savaşı mevcuttu.

zerkavi gücün günden güne şiilere kaydığını fark ettiği için saldırıların dozunu yükseltti. özellikle şiiler için önemli sayılan necef’te çok ciddi intihar saldırıları gerçekleşti. zerkavi tarafından seçimler de hedef alınıyordu. şiiler yönetimi ele geçirdiği için ırak ordusu noktalarına da ciddi saldırılar gerçekleşiyordu. özellikle bağdat’ta yapılan canlı bombalar anormal derecede fazlaydı. bağdat’ın her adımında bir bomba patlamıştı. amerika birleşik devletleri bu bombalı saldırıları engellemek için sokaklara dev duvarlar koymak zorunda kaldı.

zerkavi günden güne hedefine yürürken ırak’ta gücü eşitlemek için mücahit şura meclisi’nin kurulduğunu duyurdu. bu meclis 7 terör örgütünü içeriyordu. meclisin amacı ırak’ın her yerinde bu örgütleri kabul ettirmekti. bir diğer yandan bu örgütlerin biri hariç hepsi ırak çıkışlıydı. zerkavi’nin başını ağrıtan başka bir nokta kendi çatısı altında ıraklıların az oluşuydu. o da kendi emrindeki ıraklı örgütleri sahaya sürerek bunu gidermeyi planlıyordu. her yerde ıraklı örgütün mücadeleye giriştiğini göstermek istiyordu. nüfuz alanı da genişleyecekti. en önemlisi de hayalindeki "islam devleti" oluşmaya başlıyordu. ırak’ın birçok noktasındaki sünni örgütleri birleştirerek büyük bir adım atmıştı.

Irak el-Kaidesi tarafından yayınlanan videolarda kullanılan bayraklardan biri.

ebu musab ez-zerkavi 15 ocak 2006’da islam devleti’nin temelini attı, bu hamlesi sonrası 7 haziran 2006’da örgüt evinde toplantı gerçekleştirirken amerikan uçaklarının saldırısı ile öldürüldü.

zerkavi öldükten sonra meclisin başına ebu eyyub el-mısri geçti. mısri 15 ekim 2006’da bu meclisin lağvedildiğini duyurdu. meclisi oluşturan bütün örgütleri tek çatı altında toplayıp, bu çatıya da "ırak islam devleti" dedi.

mısri de zerkavi’den farklı bir şey yapmadı. şiilere saldırılara devam etti, ırak güçleriyle mücadele etti ve amerika birleşik devletleri ile savaştı. ırak savaşı, bir iç savaşa sürüklenmiş şekilde tam bir kaotik ortamda devam etti.

2010 yılında mısri de öldürüldü. mısri’nin ölümü sonrası örgütün tamamen dağıldığı düşünülüyordu ama örgüt varlığını devam ettirdi. mısri öldükten sonra örgütün başına geçen isim bir süre bucca kampı’nda kalmış, bu hapishanede saddam’ın kurmayları ve savaşçıları ile bağlantılar kurmuş ebu bekir el-bağdadi’ydi.

bağdadi ırak’ta bitti denilen terör örgütünü başka bir seviyeye taşıdı. saldırı dozunu arttırarak devam ettirdi. daha önce mücahit şura meclisi’nde yer bulmuş, zerkavi’yi dinlemişti. aynı onun gibi düşünüyordu. ne kadar çok insan ölürse, ne kadar çok kan akarsa o kadar başarılı olacağını hesaplıyordu. bu yüzden aralıksız bombalı saldırılara başladı. saldırılar raydan çıkarken amerika birleşik devletleri artık durumun iyice çığırından çıktığını, kontrol edilemez bir hal aldığını fark etti. mısri’yi bahane ederek ırak’taki terörün bittiğini savundular ve çekilme hazırlıkları başladı. bu sırada bin ladin bir operasyon ile öldürülünce bağdadi’nin değeri arttı. bağdadi de bu ölümü kullandı. bin ladin’in intikamı diyerek ırak’ta farklı yerlerde yüzlerce saldırıda bulundu. binlerce masum insanı katletti. böylelikle hem ırak’taki yerini güçlendirmiş hem de küresel olarak islamcı örgütlerin dikkatini çekmişti.

bu saldırılar devam ederken amerika birleşik devletleri ırak’tan çekildi. bağdadi’nin önünde artık inanılmaz büyük bir alan vardı. bu alan sadece ırak’ı kapsamıyordu, hemen yanı başında karışmaya müsait bir suriye vardı.

El Bağdadi

amerika’nın ırak’tan çekilmesiyle birlikte kamplarda işkence gören islamcılar ve saddam’ın kurmay kadrosu serbest kaldı. bucca’da birçoğuyla iletişim halinde olan bağdadi hapishaneden çıkan birçok arkadaşını örgüte dahil etti. zincirleme şekilde örgüte katılımlar oldu. örgüt böylece askeri disiplini olan kişilerin de katılmasıyla gücüne güç katmaya başladı. saddam’ın saklanan kilit isimleri de bu süreç içerisinde ortaya çıkıp ışid’e destek vermeye başladılar. izzet ibrahim el duri gibi isimlerdi bunlar. mesela duri araba kaçakçısıydı ve bombalı araç saldırılarının çoğunu o düzenledi. daha onlarca isim sayılabilir. baas partisinin eski üyelerinin hepsi neredeyse ışid ile ortak hareket etti. sünni-şii iç çatışması en üst seviyeye çıkarken iran destekli örgütler bir bir yenilmeye başlamıştı ve ırak islam devleti’nin gücü her geçen gün artıyordu. amerikan ordusuyla savaşmayan sünniler savaşı tek cepheye düşürünce ve ciddi bağlantılar elde edince güçlenmişti.

bu sırada suriye’de işler rayından çıkmış, el-nusra adı verilen bir islami örgüt suriye’de toprak kazanmaya başlamıştı. nusra nisan 2013’te el-kaide’ye bağlılığını bildirdikten sonra suriye el-kaidesi diye anılacakken bağdadi nusra’nın ırak islam devleti’ne dahil olduğunu duyurmuş, örgütün yeni ismini ırak ve şam islam devleti olarak açıklamıştı.

el-kaide’nin yönetim kadrosu bunu sert şekilde eleştirdi. bağdadi’nin buna hakkı olmadığını, sadece ırak el-kaidesini yönettiğini, suriye’deki temsilcinin nusra olduğunu belirtse bile dönüt alamadı. günden güne ırak’ta güçlenen ırak islam devleti ve bağdadi, sünnilerin en büyük temsilcisi sayılıyordu bölgede ve nusra’nın içinden birçok kişi ırak islam devleti’ne biat etti. ırak’tan sonra suriye’de de faaliyet gösteren örgüt bir anda bütün aşırı sünnilerin lideri haline geldi. aşiretler, eski askerler ve uç islamcılar… hepsi bağdadi’ye destek veriyordu. bu süreçte el-kaide ile ırak islam devleti’nin arası bozuldu ve hala düzelmiş değil.

2014 yılına gelindiğinde hemen 2014 yılının başı ırak ve şam islam devleti için her şeyin başlangıcı oldu. öncelikle örgüt felluce’yi ele geçirdi. zaten amerikan ordusunun en çok zorlandığı ve saddam’ın destekçilerinin olduğu bölge burasıydı. felluce’nin düşüşüyle birlikte ırak-suriye sınırının ırak tarafını bir bir ele geçirmeye başlayan ışid’e suriye’de de biatlar hızlandı ve nusra’ya ait topraklar bir bir ışid’e geçmeye başladı. nusra’nın genel karargâhının bulunduğu rakka’ya da ışid girdi ve nusra’yı rakka’dan attı.

13 ocak 2014’te de rakka, ırak ve şam islam devleti’nin başkenti ilan edilmiştir.

örgüt ırak’ta yere sağlam basarak elde ettiği toprakları korurken, suriye’de hızla büyümeye başladı ve haziran ayına gelindiğinde suriye’nin %25’ini kontrol etmeye başladı. suriye’deki başarılı ilerleyiş sonrası ırak’ta da ilk durak musul oldu. musul’da ırak ordusu rezilce, savaşmadan üniformalarını çıkarıp, ekipmanlarını atıp, bütün askeri araçları bırakıp kaçtı. 10 haziran 2014’te musul tamamen ele geçirildi. -şehre giren ışid’li teröristler tarafından türk konsolosluğu basılmış, büyükelçi dahil 49 türk ışid tarafından esir alınmıştır.- musul ele geçirildikten sonra ırak ve şam islam devleti durmamış, bu sefer samarra’yı kuşatmıştı. bu büyük yükseliş örgütü rehavete soktu. samarra kuşatıldıktan sonra hedefin bağdat olduğu açıklandı. ardından da telafer ele geçirildi.

ışid’in ilerleyişi bir türlü durdurulamadı ve bağdat’a neredeyse 1 saat uzaklıktaki bakuba da ışid tarafından saldırıya uğramaya başladı. bu haritadan ismi geçen bölgelerin konumlarına bakabilirsiniz:

29 haziran 2014’te hem suriye ile ırak arasındaki el kaim alındı hem de saddam’ın doğduğu tikrit ele geçirildi. hemen ardından bağdadi kendini halife ilan etti ve türkiye’nin kurucusu, kurtarıcısı mustafa kemal atatürk tarafından lağvedilen halifeliği dirilttiğini açıkladı. kendisini halife ibrahim olarak tanıtırken örgütünün adını ırak ve şam islam devleti isminden "islam devleti" adına değiştirildiğini açıkladı. zerkavi’nin en başında hayalini kurduğu islam devleti projesi böylece hayata geçmiş oldu.

2014 tarihli suriye haritası da bu şekilde:

not düşmekte fayda var, harita biraz abartılmış. ışid’in o dönem fırat’ın güneyinde bu kadar gücü yoktu. harita 2015’e biraz yakın ama durumun buna benzer olduğunu söylemek mümkün 2014’te bağdadi halifelik ilanı yaparken. ırak haritası ile suriye haritasını birleştirdiğinizde de ortaya şöyle bir şey çıkıyor:

ırak’taki bu yükselişe dur diyemeyen iran, kasım süleymani’nin sahaya inmesiyle birlikte ırak’ta yeniden taarruza geçti. es-sadr cihad ilan etti ve ışid’e karşı bütün şiilerin savaşmasını istedi. iran, sınırdan ırak’a tonlarca silah soktu ve ırak’ta savaş şiddetlendi. ışid’in bağdat’a yürüyüşü zor bela durduruldu.

temmuzda çatışmalar devam ederken ışid, suriye’de ilerlemeye devam etti. ağustosta ırak’ta sincar’a saldırdı ve sincar’ı düşürdü. sincar’ın düşmesi sonrası ışid’in diğer hedefi kuzey ırak kürt bölgesel yönetimi olunca abd hava kuvvetleri de yeniden savaşa dahil oldu ve ışid’i sincar’da vurmaya başladı. ışid gördüğü hava saldırısı sonrası sincar’dan geri çekilmek zorunda kaldı. bazı ülkeler ırak’a asker göndermeye başladılar.

ırak’ta bunlar olurken suriye’de de kobani kuşatıldı. 2015’in başına kadar sürecek bir savaş başladı. kobani kuşatıldıktan sonra ırak’ta pkk’ya destek veren abd, suriye’de de havadan destek vermeye başladı. kobani’de ilk kez amerikan savaş uçakları suriye’de sorti atmaya başladı. karada yetersiz olan ypg’ye -yani pkk’nın suriye kolu- karadan destek olması için 28 ekim 2014 peşmergenin kobani’ye geçişi gerçekleşti. türk topraklarından olan bu geçiş için cumhurbaşkanı erdoğan şöyle bir açıklama yaptı.

2015 yılının mart ayına gelindiğinde abd hava kuvvetlerinin desteği ile terör örgütü pkk, terör örgütü ışid’i ayn el arab’tan (kobani) temizledi. ırak’ta da iran destekli mislilerin yardımı ile tikrit ışid’den geri alındı.

üst üste kayıplar veren ışid 2015 mayısında yeniden taarruza geçti ve ırak’ta ramadi şehir merkezini düşürürken, suriye’de de şam’a çok yakın olan palmira’yı düşürdü.

suriye’de abd’den destek alan pkk, türkiye sınırında koridor oluşturmaya başladı. suriye’nin güneyinde de ışid şam’a dayandı. değişim haritasını ve 2015’te suriye’nin ne durumda olduğunu görebilirsiniz:

hava saldırıyla bir türlü baş edemeyen ışid, 2015’in sonuna doğru hızla gerilemeye başladı. sincar’dan tamamen çıkarıldılar, tel abyad’ı kaybettiler, mayısta ele geçirdikleri ramadi’yi ırak ordusu yeniden ele geçirdi.

en önemlisi rusya resmi olarak savaşa girdi ve amerikan hava kuvvetlerinin yanında rus hava kuvvetleri de ışid’i vurmaya başladı. ışid’in şam’a yürüyüşü rus hava kuvvetlerinin yardımı ile durdurulabildi. suriye ordusu ışid’i durdurduktan sonra taarruza geçmek için hazırlıklara başladı.

bu sırada türkiye cumhuriyeti açılım denen saçmalığı bitirmiş, doğusunda pkk ile savaşıyordu. 2016 yılına gelindiğinde pkk suriye’nin kuzeyinde kurmak istediği koridora yakındı. işgal edilen kobani ile afrin’i birleştirmek için menbiç ve el-bab’ın alınması yetecekti. 1 ocak 2016 suriye haritası şu şekilde:

ışid 2016’nın başında üst üste darbeler yiyerek haseke’den çıkarıldı, halep’te ağır darbeler yemeye başladı. en önemlisi ırak’ta felluce’yi kaybettiler. her şeyin başlangıcı sayılan felluce kaybedildi. musul için ırak ordusunun hazırlığı başladı ve bu operasyona abd’nin destek vereceği belirtildi.

23 haziran 2016’daysa pkk menbiç’e girdi. türkiye cumhuriyeti doğusundaki terör yuvalarını temizledikten sonra suriye için operasyon hazırlıklarına başlamıştı ve abd’li temsilcilere "fırat’ın batısının" kırmızı çizgi olduğu söyleniyor, pkk’nın afrin hariç fırat’ın batısına geçmemesi gerektiği vurgulanıyordu. menbiç meselesinde abd kendi askerlerinin menbiç’i alacağını açıklamasına rağmen 23 haziran 2016’da pkk bölgeye girdi. iran sınırından hatay’a oluşturulması planan harita önünde sadece el-bab kaldı.

şimdi buraya 17 eylül 2017’ye ait bir harita bırakacağım. tarihe takılmadan pkk’nın elindeki bölgelere bakın. ırak’tan suriye’ye böyle bir durumdalar:

aradaki yeşil bölge el-bab o da türkiye’nin operasyon yaptığı ve koridorun önünü kapattığı bölge. şimdi de yıllar önce gündeme gelmiş terör ülkeleri ve terör örgütü pkk tarafından kurulmak istenen haritaya bakalım: burada.

şimdi iki haritayı karşılaştırın.

bu durum (pkk’nın fırat’ın batısına geçmesi) türkiye ile abd’nin arasındaki ipleri kopardı. pkk’nın menbiç’e girişinden 6 gün sonra 29 haziran 2016’da pkk’nın başka bir kolu tak atatürk havalimanı’nda bomba patlattı, bomba "dış hatlarda" patladı. 29 haziran 2016’dan kısa süre sonra türkiye’de darbe girişimi yaşandı. ırak ve suriye haritası tamamlandıktan sonra 3. ülkeye yol yapılmak istendi. 15 temmuz 2016 atlatıldı ve türk ordusu 24 ağustos 2016’da el-bab’ı almak için suriye’ye girdi ve ışid’e karşı operasyon başlattı.

türkiye’nin 24 ağustos 2016’da el-bab’a yürüyüşü başlarken ırak ordusu, peşmerge, şii milisler, abd hava kuvvetlerinin desteğini alarak 17 ekim 2016’da musul’a operasyon başlattı. amerikan hava kuvvetleri musul’u yok etmeye and içmiş gibi şehri havadan hedef gözetmeksizin bombaladı. bazı bombardımanlar kameralara yansıdı.

17 ekim 2016’da musul’a operasyon başlattıktan sonra 6 kasım 2016’da pkk’nın ışid’in başkenti sayılan rakka’ya operasyon başlattığı duyuruldu.

suriye ordusu da güneyden ışid’e saldırı yapmaya devam ediyordu ve yavaş yavaş kuzeye doğru itmeye başladılar ışid’i.

2017 yılının şubat ayında türk ordusu el-bab’ı ele geçirerek ışid’in halep’in kuzeyinde mevzisini bırakmadı, ışid’i halep’ten attı. hemen bir ay sonra suriye ordusu palmira’yı ışid’den geri aldı.

musul’da ve rakka’da da ışid’e karşı ilerleyiş sürüyordu. 2017 yılının haziranına gelindiğinde pkk, rakka’yı kuşatmayı başardı. (buraya düşülecek not şu: abd uçakları hedef gözetmeksizin yerdekileri bombalıyor, enkaz altında kalan ışid’lileri öldürmeye de mayın eşeği gibi pkk’lılar gidiyor, aslında herhangi bir savaş yok)

10 temmuz 2017’de yapılan açıklamayla birlikte terör örgütü ışid’in musul’dan da temizlendiği duyuruldu. musul’un son hali bu şekildeydi, "kurtarıldıktan" sonra:

musul düşer düşmez telafer’e saldırı başlattı ırak ordusu ve musul’dan bir ay sonra telafer’den de atıldı ışid. devam eden operasyonlarda ırak ordusu ışid’e karşı gücü tamamen ele geçirdi ve havice’yi de aldı.

suriye ordusu deyrizor’a girdi. deyrizor’da yıllarca kuşatma altında kalan suriye ordusu askerleri kurtarıldı. (bu büyük olay gerçekten, yıllarca küçücük bir alanda ışid’e karşı savaştılar ve vermediler bölgeyi, sonunda suriye ordusu deyrizor’a geldi)

deyrizor açıklamalarından sonra rakka’ya da girildi. 17 ekim 2017’de yapılan açıklamalardan sonra rakka’nın da ışid’den alınıp yeniden işgal edildiği açıklandı. rakka’nın son hali de böyle görüntülendi:

kasım ayında suriye ordusunun deyrizor’da terör örgütü ışid’e operasyonları çoğaldı ve ışid’i ebu kemal’e itmeye başladılar. 2016’dan 2017’ye değişim haritaya aşağıdaki şekilde yansıdı. aralık ayında ırak’ın resmi makamları açıklamalar yaparak ışid’in tamamen ırak’tan atıldığını duyurdu. ışid’in elinde sadece yukarıdaki haritada gözüken bölgeler kaldı (bir de biraz idlib’te biraz dera’da bulunuyorlardı).

idlib’te htş’nin (nusra’nın yeni adı. hatırlayacaksınız bağdadi nusra’yı yok etmek istemişti, garip bir tesadüf) dera’da da suriye ordusunun operasyonları ile ellerinde sadece deyrizor kaldı. deyrizor’da da güneyden suriye ordusu kuzeyden terör örgütü pkk’nın operasyonları ile yavaş yavaş silindiler.

son olarak baghuz‘da yaşanan çatışmalar sonrası terör örgütü pkk baghuz’u geçtiğimiz günlerde ele geçirdi. "ırak ve şam islam devleti" adıyla kurulan terör örgütünün ne ırak’ta ne de suriye’de kontrol ettiği bir toprak parçası kalmadı. elbette ölü hücre var fakat ırak ve suriye’de artık yoklar.

yine de bu ışid’in bittiğini göstermiyor, özellikle tunus’ta büyük yapılanmaları mevcut. afganistan’da güç elde etmeye çalışıyorlar ve afrika’da ışid’e biat etmiş birçok örgüt var. afrika’daki güç eksikliği hesaba katılırsa ışid bir anda sözde başkentini bir afrika ülkesine taşıdığını ve oradan devam edeceğini açıklayabilir ama şu kesin: bundan sonra ne ırak’ta ne de suriye’de kolay kolay var olamayacaklar.

türkiye’de, birçok avrupalı devlette, özellikle ırak ve suriye’de sayısız terör eylemi yaptılar ve neredeyse yüz binlerce insanı katlettiler. şimdi de silindikleri bölgede başka bir terör örgütü cirit atıyor.

1 mart 2019 itibarıyla suriye’nin vaziyeti:

suriye’nin %27’sini terör örgütü pkk işgal etmiş durumda ve türkiye fırat’ın doğusundan terör örgütü pkk’nın çıkarılacağını her fırsatta açıklıyor.

ekim 2019 itibarıyla suriye’nin son hali:

DAEŞ (IŞİD) kamp ve hapishaneleri haritada görülebiliyor.

tanımlayacak olursak, ışid ırak ve suriye’den silinmiş, yerini terör örgütü pkk’ya bırakmış olan başka bir terör örgütüdür.

AMERİKA DOSYASI : ABD’nin Polonya Hamlesi


ABD’nin Polonya Hamlesi

26 Haziran 2020

Rusya’yla iyi ilişkiler geliştiren Almanya’ya tepki olarak ülkedeki askerleri Polonya’ya taşımasını amaçlayan ABD, bölgede yeni bir gerilim yarattı.

Almanya’nın Rusya’yla Kuzey Akım-2 projesi işbirliğini tepkiyle karşılayan ABD,buna karşılık Almanya’da görev yapan askerlerini Polonya’ya kaydırmayı planlaması dikkat çekti. Almanya, ABD’nin bu adımının Rusya’nın bu bölgedeki güvenlik kaygılarını yükselteceğine açıkladı.

ABD Başkanı Donald Trump’ın "ABD askerlerini Polonya’ya kaydırabiliriz" açıklamasının ardından diğer ülkelerden açıklamalar geldi. ABD’nin, NATO’yu da harekete geçirerek Rusya sınırlarını tehdit edecek şekilde asker konuşlandırma planına karşı daha önce de Kremlin’den uyarı yapılmıştı.ABD Başkanı Donald Trump, Polonya Cumhurbaşkanı Andrzej Duda ile yaptığı ikili görüşmelerin ardından basın toplantısında ABD ve Polonya arasında savunma anlaşmaları yapılacağını belirten Trump, "Polonya, ABD’den 32 F-35 uçağı alacağını " açıkladı. Ayrıca, Polonya’yla nükleer faaliyet yürüteceklerini de duyuran Trump, "Polonya’yla, Polonya nükleer enerji tesislerin geliştirilmesine yönelik bir anlaşma üzerinde de çalışıyoruz" ifadesini dile getirdi.

Trump’ın gündeminde Rusya’yı tehdit edecek şekilde bölgede NATO’nun yürüttüğü faaliyetlerin artırılması planı olduğunu söyledi. Polonya’nın NATO’ya ödemelerini düzenli yaptığını ve bunu dikkate aldıklarını belirten Trump, "Almanya’daki ABD askerlerini Polonya’ya kaydırabiliriz. Almanya’da asker sayımızı 25 bine düşüreceğiz. Almanya ödemesi gereken paranın sadece yüzde 2’lik bir kısmını ödüyor" diye ifade etti.
Almanya ve Rusya Federasyonu arasındaki Kuzey Akım-2 projesini de içeren enerji işbirliğini de eleştiren Trump, "Almanya, Rusya’dan enerji almak için milyarlarca dolar harcıyor. Rusya’ya milyarlarca dolar harcıyorlar ama savunmaya gelince biz onları Rusya’dan korumak zorunda kalıyoruz. Almanya halkının da bu durumdan memnun olduğunu sanmıyoru " dedi.

Polonya Cumhurbaşkanı Andrzej Duda da, "Polonya gerekirse daha fazla ABD askerlerine ev sahipliği yapmaya hazır" diyerek Trump’ı desteklediğini açık bir şekilde duyurdu. Ancak, Rusya’yla ortak sınırı bulunan Polonya’nın ülkedeki ABD askeri sayısını artırmasına karşı Almanya’dan farklı bir açıklama geldi.Almanya Savunma Bakanı Annegret Kramp-Karrenbauer, ABD birliklerinin Almanya’dan Polonya’ya olası asker konuşlandırması durumunda 1997’de Rusya’yla NATO arasında imzalanan ‘Kurucu Eylem’ anlaşmasının tehlikeye atılacağını söyledi. Karrenbauer, "Almanya’da bulunan Amerikan birlikleri ve sivil personel, elbette bizim ve Avrupalı ortaklarımızın birlikleriyle birlikte Almanya’nın güvenliğini sağlayan personeldir, ancak onlar aynı zamanda kolektif güvenlik nedeniyle de buradalar ve çok çok güçlü sinyaller gönderiyorlar, örneğin Rusya’ya" açıklamasında bulundu.

Kremlin, geçen hafta NATO’nun Rusya’yla sınırı paylaşan Baltık ülkelerinde faaliyetlerini artırdığına dikkat çekerek bölgede güvenlik tedbirleri aldığını duyurmuştu. Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov, Polonya’nın kendi topraklarını NATO’nun askeri altyapısına sunmasının ‘kabul edilemez’ olduğunu ifade ederke, “Polonya kendiliğinden Rusya için tehdit oluşturamaz. Ama kendi topraklarını NATO gibi bir örgütün askeri altyapısına sunmaya hazır olan bir ülke olarak bizim için tehdit arz ediyor” ifadelerine yer vermişti.

Şu anda Almanya’da 35 bin ABD askeri, 10 bin Pentagon çalışanı ve Savunma Bakanlığı’na çalışan yaklaşık 2 bin sözleşmeli personel bulunuyor.

Yazan: Sara Huseynguluzade

Başvurular

Link : https://lv.baltnews.com/

Link : https://lt.sputniknews.ru/

Link : https://www.dw.com/ru/%D1%82%D0%B5%D0%BC%D1%8B-%D0%B4%D0%BD%D1%8F/s-9119

Link : https://iz.ru/rubric/mir