ANALİZ /// Ercan Caner : Hayvan Çiftliğinin Yedi Emri


Ercan Caner : Hayvan Çiftliğinin Yedi Emri

E-POSTA : ercancaner

Elektrik ve Elektronik Mühendisliğinin yanı sıra, uçak ve helikopter lisanslarına sahiptir. Türkiye Hava Sahası Yönetimi alanında doktora tez çalışmalarını sürdüren Caner’in İnsansız Hava Araçları (2014) ve Taarruz Helikopterleri (2015) konulu makaleleri yayımlanmıştır. 36 yılı kapsayan TSK, BM ve NATO deneyimlerine sahiptir.

14 Eylül 2020

Kara Mizah-Stalin Eleştirisi

Bütün hayvanlar eşittir, fakat bazı hayvanlar diğerlerinden daha fazla eşittir.

Ercan Caner, Sun Savunma Net, 14 Eylül 2020

George Orwell tarafından kaleme alınan Hayvan Çiftliği adlı kitapta, Manor Çiftliğinde yaşayan hayvanların başından geçenler anlatılır. Kitabın başlığına bakıldığında ana konusunun bir çiftlikte yaşayan hayvanlar olduğu düşünülür. Fakat hikâye okundukça, okuyucular yazılanların derinliğini ve vermek istediği mesajları anlamaya başlar. Orwell kitabında, insanları, Manor Çiftliğinde yaşayan hayvanlarla karşılaştırmıştır.

Çiftlikte Devrim

Bay Jones’un Manor Çiftliğinde yaşayan bütün hayvanlar, bir gece ağırda Major adlı yaşlı domuzun, hayvanların insan efendilerinin zulmü altında yaşamadıkları bir dünya ile ilgili rüyasını dinlemek üzere bir araya gelirler. Yaşlı domuz Major bu toplantıdan sonra çok geçmeden ölür, fakat onun hayvanlık felsefesinden ilham alan hayvanlar, çiftlik sahibi Bay Jones’e karşı bir darbe planlarlar.

Snowball (Kartopu) ve Napoleon (Napolyon) adlı iki domuz bu tehlikeli girişimin önemli figür ve planlayıcıları olarak öne çıkarlar. Bay Jones bir gün hayvanları beslemeyi unuttuğunda devrim gerçekleşir ve Bay Jones ve adamları çiftlikten uzaklaştırılır. Manor Çiftliğinin adı Hayvan Çiftliği olarak değiştirilir ve Hayvanlığın Yedi Emri ağırın duvarına yazılır.

Başlangıçta devrim tam bir başarıyla sonuçlanmıştır. Hasadı bitiren hayvanlar, her Pazar günü bir araya gelerek çiftlik politikasını tartışmaktadır. Zekâları nedeniyle domuzlar çiftlikte lider olmuştur. Fakat kendisini ve diğer domuzları beslemek için ineklerin sütünü ve birkaç elma çalan Napoleon adlı domuz ne kadar güce susamış bir lider olduğunu gösterir. Napoleon ayrıca, diğer hayvanları domuzların daima ahlaklı ve isabetli karar verdiklerine inandırma yeteneği olan Squealer (İspiyoncu) adlı domuzu da hizmetine almıştır.

Sonbaharın sonlarına doğru Jones ve adamları geri almak maksadıyla Hayvan Çiftliğine geri dönerler. Snowball adlı domuzun taktikleri sayesinde hayvanlar Jones ve adamlarını o tarihten itibaren Cowshed (İnek Ahırı) olarak anılacak olan savaşta yenilgiye uğratırlar.

Yel Değirmeni İnşası

Kış mevsimi gelir ve ilgi alanı sadece kurdele ve şekerlemeler olan Mollie adlı gururlu at bir insan tarafından kandırılarak çiftlikten uzaklaştırılır. Snowball, elektrik sayesinde hayvanlara daha çok boş zaman sağlayacak olan bir yel değirmeninin planlarını çizmeye başlar. Napoleon adlı domuz ise yel değirmeni inşasının onlara yiyecek üretmek için daha az zaman sağlayacağını ileri sürerek bu düşünceye şiddetle karşı çıkar. Napoleon, vahşi köpeklerden oluşan bir sürüye Snowball adlı domuzu çiftlikten atmaları için emir verir.

Napoleon daha sonra artık tartışma olmayacağını ve bütün olan bitenlere rağmen de yel değirmeninin inşa edileceğini ilan eder ve yel değirmeni inşa düşüncesinin aslında kendisine ait olduğunu ve Snowball adlı domuzun onu kendisinden çaldığı yalanını söyler. Napoleon, artık Snowball adlı domuzu çiftlikteki hayvanların çektiği bütün zorlukları üstüne yıktığı bir günah keçisi olarak kullanmaktadır.

Yılın kalan kısmının çoğu yel değirmeninin inşasıyla geçer. Boxer adlı inanılmaz derecede kuvvetli bir at yel değirmeni inşasında en değerli hayvan olarak öne çıkar. Bu arada Bay Jones çiftlikten ümidini kesmiş ve ülkenin başka bir yerine taşınmıştır. Hayvanlık ilkelerine aykırı olarak Napoleon bir aracıyı kiralar ve komşu çiftliklerle ticarete başlar. Bir fırtına, yarısı bitmiş yel değirmenini yerle bir ettiğinde, Napoleon tahmin edebileceğiniz gibi yine Snowball adlı domuzu suçlar ve hayvanlara yel değirmenini yeniden inşa etme emrini verir.

Totaliterlik Başlıyor…

Napoleon adlı domuzun güce olan tutkusu giderek artarak, masum hayvanları itiraf etmeye zorlayan ve onları bütün hayvanların önünde köpeklere öldürten totaliter bir diktatöre dönüşmesine neden olur. Napoleon ve diğer domuzlar Jones’in evine taşınır ve yatakta uyumaya başlarlar. Domuzlar şişmanlarken, diğer hayvanlar giderek daha az yiyecek almaya başlamıştır. Ağustos ayında yel değirmeni tamamlandıktan sonra Napoleon Bay Jones’e bir miktar kereste satar, fakat ödemeyi yapan komşu çiftlik sahiplerinden Frederick ödemeyi sahte banknotlarla yapmıştır. Frederick ve adamları çiftliğe saldırarak yel değirmenini tahrip ederler, fakat sonunda yenilgiye uğrayarak kaçarlar. Hayvanlığın Yedi Emri domuzlar tarafından ihlal edildikçe revize edilir. Örneğin bir gece domuzlar çok içip sarhoş olduklarında ‘‘Hiçbir hayvan içki içmeyecek’’ emri, ‘‘Hiçbir hayvan aşırı içki içmeyecek’’ şeklinde değiştirilir.

Hayvanlığın Yedi Emri

İki ayağı üstünde yürüyen herkes düşmandır.

Dört ayak üzerinde yürüyen veya kanatları olan dosttur.

Hiçbir hayvan yatakta uyumayacaktır.

Hiçbir hayvan alkollü içki içmeyecektir.

Hiçbir hayvan başka bir hayvanı öldürmeyecektir.

Hiçbir hayvan elbise giymeyecektir.

Bütün hayvanlar eşittir.

İhlal Edilen Emirler Değişiyor…

Bu emirlere çiftlikte yaşayan bütün hayvanlar tarafından her zaman uyulacaktır. Yedi emir aslında; ‘‘Dört ayak iyidir, iki ayak kötüdür’’ şeklinde basite indirgenebilir. Zaman geçtikçe bu emirler çiftliğin yöneticileri tarafından değiştirilmeye başlanır. Devrim sonrası hayvanların lideri olan Napolyon, ‘‘dört ayak iyidir, iki ayak daha iyidir’’ değişikliğinde olduğu gibi çok zeki manevralarla bunları değiştirir. İlk iki emir iki ayaklı her şeyin kötü olduğunu ve çiftliğe sokulmaması gerektiğini ifade ediyor olsa da devrim sonrası daha ilk yılda çöpe atılmışlardır. Domuzlar iki ayakları üzerinde yürümeye başladıklarından ilk emir ihlal edilmiştir ve bunun da ötesinde Cowshed Savaşının kahramanı Snowball, Napoleon tarafından kovularak çiftliğin düşmanına dönüştürülmüştür.

Domuzların çiftliğin eski sahiplerinin evine yerleşmeleri ilk emirlerin değiştirilmesiyle sonuçlanmıştır. Üçüncü emir çiftlikteki hayvanların yatakta uyumalarını yasaklamaktadır. Napoleon bu emri de ‘‘çarşaflar ile’’ ibaresini ekleyerek değiştirir. Çiftlikte devrim gerçekleştikten sonra ‘‘Bütün Hayvanlar Eşittir’’ kuralı çiğnenmiştir.

Domuzlar, hikâye boyunca değiştirilemeyen kuralları, yatakta uyuma işinde olduğu gibi kendi rahatları için sürekli olarak değiştirmeyi sürdürürler. Napoleon’a göre yatakta uyumak büyük ve köklü bir değişiklik değildir, devrimin hemen sonrasında izin verilmemesinin nedeni de çiftlikte yaşayan insanların yatakta uyumalarıdır. Domuzlar emir ve kuralları öylesine ustalıkla değiştirirler ki çiftlikte yaşayan diğer hayvanlar emir ve kuralların ihlal edildiklerinin farkına dahi varmazlar.

Değişecek bir sonraki emir ‘‘Hiçbir hayvan başka bir hayvanı öldürmeyecektir’’ emridir. Bu olay, çiftlikte hain denilen ve Snowball ile birlikte hareket eden hayvanların itirafları ve infazlarından sonra gerçekleşir. İnfazlardan sonra Muriel, Clover, Benjamin ve birkaç hayvan daha infazların emirler ile bağdaşmadığını düşünürler. Domuzlar bir kez daha emirleri yaptıklarını haklı göstermek için değiştirmiştir. ‘‘Hiçbir hayvan diğerini sebepsiz öldürmeyecektir’’ şeklinde değişen emri okuyan hayvanlar aynı düşüncede değildir ve o andan itibaren emirlerin nasıl ihlal edildiğini anlarlar.

Napoleon gücü istismar ederek ve hayatı diğer hayvanlar için zorlaştırarak emirleri değiştirmeye devam eder. Domuzlar kendileri için koydukları ayrıcalıkları muhafaza ederek diğer hayvanlar üzerindeki kontrolü artırırlar. Squealer (İspiyoncu) adlı domuz, domuzların Hayvanlığın Yedi Emirde yaptıkları değişiklikler dâhil Napoleon’un her söylediğini onaylamaktadır. ‘‘Hiçbir hayvan alkollü içki içmeyecektir’’ emri domuzlar çiftlikteki viskinin yerini keşfettiklerinde; ‘‘Hiçbir hayvan aşırı içki içmeyecek’’ şekline dönüştürülür.

Domuzlar diğer hayvanları yönetecek kadar güçlü olduklarından giysilerle ilgi emri değiştirdikleri de düşünülmez. Yedinci emir dünyadaki bütün hayvanların hiçbir ayrım gözetilmeksizin eşit olduklarını açıklamaktadır. Sözde değiştirilemeyen bu emir de ‘‘Bütün hayvanlar eşittir, fakat bazıları diğerlerinden daha fazla eşittir’’ şekline dönüştürülür.

Orwell okuyucularının vermek istediği mesajları tam olarak anlayabilmesi için olayları kullanır. Okuyucu hikâyeyi okurken duygusal olarak üzüntü hisseder. Orwell, çiftlikteki hayvanların çektikleri acıları görebildikleri ve hissedebildikleri için bir anlamda okuyucuların duygularına hitap eder. Bu sahne okuyucularda güçlü bir üzüntüye yol açar. Napoleon, köpeklerin yardımıyla kendisine sadık olmayan herkesi katleder. İtiraf ve infaz hikâyeleri, Napoleon’un ayakları dibinde bir ceset yığını oluşana ve havayı kan kokusu kaplayana kadar sürüp gider.

George Orwell’in kitabında kinayeli bir şekilde Rus Devriminin kişi ve olaylarını anlattığı ve Çar Nicholas olarak Bay Jones, Karl Marx olarak Old Major ve Joseph Stalin olarak Napoleon karakteriyle Hayvan Çiftliği adlı kitabın gücün kötüye kullanımıyla ilgili derin mesajlar verdiği çok açık ve nettir.

Hayvanlar devrime çok iyi niyetlerle başlamıştır. Fakat bütün hayvanların eşit yaratıldığı hayali bir topluma yönelik soylu fikirleri zaman içinde zalim ve adaletsiz bir diktatörün hüküm sürdüğü totaliter bir devlete dönüşmüştür. Bu dönüşüm hiç şüphesiz Marx’ın sınıfsız toplumunun Stalin’in zalim rejimine dönüşmesindeki olaylar zincirini yansıtmaktadır. Bu isyan, iktidar ve sonrasında gelen yozlaşma döngüsü en güzel Barbara Tuchman’ın ‘‘Her başarılı devrim zamanla devirdiği zalimin elbiselerini giyer’’ sözleriyle anlatılmaktadır.

Yedi emri, Snowball ile birlikte kaleme alan Napoleon adlı domuzun ‘‘hayvanlığı öne çıkarmak’’ gibi bir ideali kesinlikle yoktur. Napoleon adlı domuza göre çiftlikte düzeni sağlamanın tek yolu, erklerin tümünü elinde bulunduran birinin vereceği kararlardır. Dikkat edilirse Orwell’in hikâyesinde yargı görevini yürüten bir kurum bulunmamaktadır. Yargıyı etkisiz hale getirmek totaliter rejimlerin kilit özelliklerinden bir tanesidir.

Koyun Karakteri Neyi Temsil Eder?

‘‘RAB çobanımdır, Eksiğim olmaz. Beni yemyeşil çayırlarda yatırır, sakin suların kıyısına götürür. İçimi tazeler, adı uğruna bana doğru yollarda öncülük eder. Karanlık ölüm vadisinden geçsem bile, kötülükten korkmam. Çünkü sen benimlesin. Mezmur 23’’

Koyunlar çiftlikteki hayvanlar arasında en az zeki olanlardandır. Okumayı asla tam olarak sökemezler ve Yedi Emri dahi hatırlayamazlar, fakat Snowball onlara çok sevdikleri ve her zaman meledikleri ‘‘Dört ayak iyidir, iki ayak kötüdür’’ özlü sözünü öğretir. Propagandaya karşı çok elverişlidirler ve hiçbir şeyi sorgulamadan bütün emirlere uyarlar. Orwell’in hikâyesinde koyunlar totaliter bir devletin aldatılmış vatandaşlarını temsil ederler.

Çiftliğin en aptal hayvanları oldukları için Napoleon tarafından indoktrine edilmeleri ve kendi maksadı için manipüle edilmeleri çok kolaydır. Mesela yedi emri öğrenmeleri ve ezberlemeleri çok zor olduğundan Snowball koyunlar için ‘‘Dört ayak iyidir, iki ayak kötüdür’’ şeklinde basitleştirmiştir.

Koyunlar bu kısaltılmış özdeyişi ezberledikten sonra çok beğenmiş ve kırlarda uzandıklarında hiç bıkmadan saatlerce melemişlerdir. Bu aralıksız melemeyi fark eden Napoleon ise özellikle Snowball kritik konuşmalar yaparken ve öne çıktığı anlarda onlara melemeyi gizlice öğretmiştir.

Çiftlik Evi Neyi Simgeler?

Aşağıdaki bölüm; Sayın Kerem BOZKURT, Sayın Ahmet GÜNAY ve Sayın Rukiye ÇELİK tarafından kaleme alınan ‘‘HAYVAN ÇİFTLİĞİ ROMANINDAKİ AST ÜST İLİŞKİLERİNİN EFENDİ-KÖLE DİYALEKTİĞİ BAĞLAMINDA İNCELENMESİ’’ başlıklı makaleden alıntıdır:

‘‘Çiftlik evi isyan öncesi hayvanların korka korka ve hayranlıkla baktığı bir ev iken; isyan sonrası domuzların mesken tuttuğu bir karargâh haline gelir. Dolayısıyla çiftlik evi başlarda köleliği ve başkaldırıyı simgelerken isyandan sonra domuzların statüsünü belirleyen bir göstergeye dönüşür. Yine isyandan önce hayvanların kendilerini gerçekleştirmek için onlara sunulan bir erek olarak yel değirmeni, onlara domuzlar tarafından dayatılan bir iş haline gelir. İsyandan önce Balbadem diyarı domuzlar tarafından yasaklanan uzamsal bir mekân göstergesi iken isyandan sonra kontrolü ellerinde tutmak için hayvanları gönderdikleri akıbeti belirsiz korkutucu bir mekâna dönüşür.

Tüm bu öğelerden hareketle isyandan önce çiftlik; aralarında babacan bir liderin bulunduğu ve zekâya göre düzenlenmiş ancak günlük hayatta çok belirli olmayan bir statünün olduğu, tüm üyelerin ayrı bir kimliklerinin olduğu ve birbirlerine saygı duydukları görev kültürü ve destekçi kültür odaklı bir örgüt olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu örgütte yaşlı domuz Major’un tecrübesi ve bilgeliğine atıfla sözü dinlenirken; bunun haricindeki ilişkiler ast ya da üstün olmadığı, her bireyin düşüncelerini özgürce söylediği, farklı bir düşünceleri olduğunda rahatlıkla Major’a söyleyebildikleri ve bunlar üzerinde tartışabildikleri demokratik bir ilişki söz konusudur. Elbette çiftlik sahibi Bay Jones’la olan ilişki emir komuta şeklinde ilerleyen, işlerin yapılmasının baskı ve korkuyla yapıldığı monarşik bir ilişki mevcuttur. Ancak tüm astlar görevlerini yapabilecek yeterlikte, gücünü işine veren, becerikli, sorumluluk sahibi ve gerektiğinde örgütsel amaçlar için güdülenebilen bireylerdir. Dolayısıyla isyan öncesi çiftliğin örgütsel yapı modeli yatay örgüt modeli olarak tanımlanabilir. Zira uzmanlık ve görevlerin ön planda tutulduğu yatay örgüt yapılarında belirli bir hiyerarşi yoktur ve sorumluluklar paylaşılır. Örgütü kendi içinde değerlendirdiğimizde yatay örgütsel yapı karşımıza çıkıyorken; çiftlik sahibi ve örgütü birlikte ele aldığımızda dikey bir örgüt yapısı karşımıza çıkmaktadır. Bu açıdan baktığımızda isyan öncesi Major hariç diğer tüm örgüt üyelerin kimlikleri örgüte ve Bay Jones’a bağlı ve bağımlı olan kimliklerdir. Kendilik bilinci olmayan, efendiye karşı eyleme geçecek praksis bilinci olmayan, kendi hakikatini efendinin iradesinde ve onun hizmetinde çalışmakta bulan tüm örgüt üyeleri bireysel varoluş bakımından özgür olmayan köle tavrı içerisindedir.’’

ANALİZ /// E. TÜMG. ARMAĞAN KULOĞLU : BURADAN GERİYE DÖNÜLEMEZ


E. TÜMG. ARMAĞAN KULOĞLU : BURADAN GERİYE DÖNÜLEMEZ

Türkiye’nin hak ve menfaatlerini uluslararası hukuk çerçevesinde korumaya yönelik girişimleri Yunanistan’ı, Türkiye’yle menfaati çatışan ve bölgesel güç olmasından rahatsızlık duyan birçok ülkeyi rahatsız etmiştir. Bu rahatsızlığın boyutları AB’den ABD’ye, oradan da gözdemiz (!) Arap ülkelerine kadar uzanmıştır.

Türkiye haklı olmasına rağmen yalnız kalmıştır. Bunun çıkar ilişkilerindeki çatışmalardan ve zamanında uygulanan hatalı politikalardan kaynaklandığı malum. Ancak bunun üzerinde durmak mevcut şartlar itibariyle bir mana ifade etmiyor.

Mevcut şartlar hak ve menfaatlerimizi, askeri güç uygulaması ve tedbirlerimizi devam ettirerek korumayı gerektiriyor. Buradan bir adım geri adım atarsak sonunu alamayız. İyi niyetle olsa dahi atılan bir tek geri adım, karşımızdaki güçler tarafından üstünlük olarak algılanacak, aleyhimizdeki hukuk dışı davranış ve uygulamalarından kesinlikle vazgeçmemelerine sebep olacaktır.

Tehditler devam ediyor

Türkiye kararlılık gösterdikçe karşımızda bulunan ülke ve örgütlerin tehditleri artmıştır.

Yunanistan’ın karasularını 12 mile çıkarma isteği, demeçleri, Yunan Cumhurbaşkanının anlaşmalar hilafına askeri statüye geçirilen Meis adasına gidişi tahrik edicidir.

AB, 24 Eylül’deki toplantıda Türkiye’ye yaptırım uygulanabileceğini açıklamıştır. AB dış politika sorumlusunun, AB-Türkiye ilişkisinin dönüm noktasında olduğunu söyleyerek Ankara’yı Doğu Akdeniz’deki çatışmadan geri adım atmaya çağırması esef vericidir. Akdeniz ülkeleri toplantısından (M-7) buna benzer sonuçlar çıkmış, GKRY lideri de AB, M-7 ve ABD’den aldığı destekle sesini yükseltmiştir.

En önemli hamleler de ABD’den gelmektedir. ABD’nin Yunanistan ve GKRY’yle işbirliği içine girmesi kaygı vericidir. Askeri statüde olmaması gereken Dedeağaç’ta üs kurması, Yunanistan’la denizde ve karada ortak tatbikat yapması, F-16 modernizasyon anlaşması imzalaması, GKRY’ne uygulanan silah ambargosunu kaldırması, dışişleri bakanının GKRY’yi ziyareti ve Rum-Yunan ikilisini koruyan, Türkiye’yi haksız gösteren demeçler vermesi, karşı tarafın cüretini artırmaktadır. Bir ABD senatörünün, Türkiye’nin tutarsız davranışları nedeniyle ABD’nin İncirlik üssü yerine bir Yunan adasının tercih edilebileceğini söylemesi de işin boyutunun nereye geldiğini gösteren önemli bir gelişmedir.

Yunanistan’ın askeri gücünü arttırma teşebbüsleri

Yunan F-16’larının modernizasyonu, Fransa’dan uçak ve gemi almak için sağladığı mutabakatlar, askerlik süresini arttırma girişimi, elindeki Rus yapımı S-300 füzelerinin kapasitelerini arttırmak için Rusya’yla görüşme yaptığı haberi ve diğer faaliyetleri, onun uzlaşmasız tutumunun sadece bugüne ait kalmayacağını, gelecekte de devam edeceğini gösteriyor. Batı da Yunanistan’ı bu konuda teşvik ediyor.

S-400’ler için Türkiye’ye yapmadığını bırakmayan ABD ve Batı’nın, Yunanistan’daki S-300’ler için bir şey söylememesi, şimdi de kapasite artırımına ses çıkarmaması çifte standarttır. Bunun, Rusya’dan silah alımının 2014’de yasaklanmasına bağlanması ise tam bir trajikomedidir.

Geri adım atılamaz, taviz verilemez

Yunanistan’ın uluslararası hukuk dışı davranışları, anlaşmalar hilafına hareketleri had safhadadır. Kıta sahanlığı ve hava sahası anlayışı, adaların askeri statüsü kabul edilemez. MEB anlaşmaları geçersizdir. Kendisine ait olmayan, Türkiye’ye ait olduğu bilinen adaları işgalinden derhal vazgeçmesi gerekir.

Türkiye uluslararası hukuktan kaynaklanan haklarını korumakta, anlaşmalara uyulmasını talep etmektedir. Yunanistan ise hakkı olmayanların peşindedir. Bu durumda Türkiye, söylemlerinin arkasında durmak mecburiyetindedir. Geri adım atılamaz, taviz verilemez. Aksi olursa bundan sonra kimse Türkiye’nin söylemlerini ciddiye almaz.

NATO’daki toplantılar çatışma çıkmasını önlemeye yöneliktir. Türkiye ancak karşı taraftan bir müdahale olursa veya 1995 de ilan ettiği üzere, Yunanistan’ın karasularını 12 mile çıkarması halinde bunu savaş nedeni olarak kabul eder. O zaman bu durum, haklarımızın tümüne sahip çıkma, hatta zaman içinde erozyona uğrayan haklarımızı da gözetmek için bir fırsat olarak değerlendirilebilir.

Bu arada Kıbrıs’ta da müzakere rüzgârları estiriliyor. Sakın! Başladığı anda kaybederiz.

18 Eylül 2020

ANALİZ : Covid-19’un Yaratacağı Yeni Düzene Hazır Olmalıyız


Covid-19’un Yaratacağı Yeni Düzene Hazır Olmalıyız

Osman Başıbüyük, Sun Savunma Net, 14 Ağustos 2020

ABD’DE HAMLE HAZIRLIKLARI

Amerikalı Avukat Larry Klayman, Freedom Watch (Özgürlük Takipçisi) isimli sivil toplum örgütü ve Buzz Photos isimli şirket adına Çin Halk Cumhuriyeti’ne karşı Amerikan mahkemelerinde 20 trilyon dolarlık bir tazminat davası açtı. Avukatın iddiası, Wuhan şehrindeki yasadışı bir laboratuvarda, biyolojik silah olarak geliştirilen Covid-19 virüsünün, Çin yönetimi tarafından kasıtlı olarak bütün dünyaya yayıldığı yönünde. İddiaya göre, Buzz Photos gibi birçok şirket, bu operasyondan zarar görmüş ve çalışanlarını işten çıkartmak zorunda kalmıştır, bu zarar tazmin edilmelidir.

Covid-19 virüsünün biyolojik bir silah olup olmadığını bilemeyiz. Uzmanların genel kanısı, biyolojik silah olamayacağı yönündedir. Çünkü bu tür virüsler mutasyon geçiriyorlar. Birkaç sene sonra mutasyona uğramış virüsün dönüp dolaşıp operasyonu yapanı vurmayacağını kimse garanti edemez.

Bu tartışmayı bir kenara bırakıp önümüze bakmamız gerekiyor. Covid-19, ister biyolojik silah olarak üretilen ister doğal yolla üreyen bir virüs olsun, insan ilişkilerinden, toplumsal hayatta, milli ekonomiden, küresel ekonomiye kadar bütün dünyayı derinden etkileyecek, değişimlere neden olacaktır. Yapmamız gereken, bu etkilerin ne yönde olabileceğini tahmin ederek önceden tedbir almaktır.

TEDBİR MAHALLEDEN BAŞLAR

Kişisel tedbirleri bir kenara bırakıp en küçük toplumsal ölçek, mahallemizden başlayalım sonra küresel ölçekten bahsederiz. Bu salgının altı ay veya daha uzun süre etkili olduğunu ve ciddi can kayıplarına yol açtığını düşünelim. İnsanlar eve kapanmak zorunda olduğu için günlük ekonominin çarkları durmuş vaziyette. Bu durumun devam etmesi, belli kesimler için ciddi geçim sıkıntısı yaratacaktır.

Sorun, marketlerde yiyecek bulunup bulunmaması değildir. Sorun, insanların o yiyecekleri alacak parayı nereden bulacağıdır. Milyonlarca emekçi ve esnaf günlük kazançla yaşamlarını sürdürmektedir. Berber, şoför, garson, iki ay sonra ne yiyecek? Üç ay sonra mağaza sahibi, oto tamircisi, kahveci eve ne götürecek? Salgının uzun sürmesi toplumsal olaylara hazırlıklı olmamız gerektiğini bize söylüyor.

Tedbiri alması gereken kimdir? Tabi ki devlet? Peki devlette para var mı? Yok! Peki, sorunu çözecek etkili bir plan var mı, bir hareket, bir hazırlık var mı? O da yok! Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu günler için gereken “ihtiyaç akçesini” yani Merkez Bankasındaki acil durum parasını bile harcamış durumda. Karşılıksız para basmaya kalksa, hiper enflasyon tehlikesi her şeyi daha da berbat edebilir. Hükümetin açıkladığı tedbirler, maalesef üç ay sonra başımıza gelebilecek yağma gibi toplumsal olayları önleme kapasitesine sahip değil.

O zaman tedbiri bizler almak zorundayız. Yiyeceğini stoklayıp elinde silahla evinde beklemek sorunu çözmeyecektir. Hali vakti yerinde olan insanlar, ellerini cebine atmalılar.

Mesela herkes her hafta gönlünden koptuğu miktarda ihtiyaç malzemesini mahalle muhtarına teslim edebilir. Buna benzer veya Ankara Belediyesi’nin başlattığı “Yardım Kolisi Bağışı Kampanyası” gibi geliştireceğimiz yöntemlerle bu krizden toplumsal düzeni bozmadan, paylaşımımızı ve dayanışmamızı artırarak çıkarmak zorundayız. Bunu başardığımız takdirde, kriz sonu kurulacak yeni dünya düzenine de millet ve devletçe daha hazırlıklı olmuş oluruz. Gün dayanışma günüdür.

ABD – ÇİN KAPIŞMASI NASIL SONUÇLANIR KAFA YORMAK LAZIM

Şimdi gelelim küresel boyuta. Bu krizden sonra mevcut küresel düzen de değişecek. Burası çok açık. Çin’de otoriter, tek parti yönetimi var. Ekonominin kontrolü büyük ölçüde devletin elinde. Çin merkez bankası, ağzına kadar döviz, tahvil ve altınla dolu. Merkezi yönetimin talimatları askeri hiyerarşiye benzer bir mekanizmada tepeden aşağı tüm birimlerde en kısa sürede ulaşıyor ve uygulanıyor. Çin, finans gücü ve merkezi otorite sayesinde, Covid-19 salgınını kolay atlatmış gibi gözüküyor.

Rakibi ABD’nin durumu ise tam bir felaket. ABD, vahşi kapitalizmin beşiği. Paran varsa hayattasın, yoksa ölmende bir sakınca yoktur. Amerika’da sağlık sistemi bile bu mantık üzerine kurulmuş. Hastanelerin neredeyse tamamı özel sektöre ait ve sağlık sigortası için ne kadar para ödüyorsan sistemden o ölçüde yararlanabiliyorsun.

Eğer ön görümüzde yanılmazsak, bu sistemde, Covid-19 salgınından en çok etkilenecek ülkelerden birisinin ABD olduğunu göreceğiz. Özel hastaneler, sigortası olmayan ya da yeterli kapsamı bulunmayan hastalara bakmayacaklar. Trump, bu sorunu çözmek için önce 50 milyar dolar civarındaki acil durum fonunu erişime açtı, sonrasında 2,2 trilyon dolar değerindeki tarihin en büyük kurtarma paketini onayladı. Tabi bu kurtarma paketleri batan şirketler için; ne kadarının sağlık sektörüne aktarılacağını bilmiyoruz. Sağlık sektöründe ciddi tedbir almazlarsa Amerika’da insanlar sokaklarda ölebilir. Umarım böyle bir şey olmaz.

Şimdi bazılarınız, “biz ihtiyaç akçesini harcamışız, ABD 2,2 trilyon para bulabiliyor” diye şaşırıyordur. Beyaz Saray’ın elinde böyle bir para yok. Amerikan Devleti zaten 23,6 trilyon dolar gibi insan aklının almayacağı büyüklükte bir borç yüküne sahip. Bahsettikleri o para, 2,2 trilyon dolar daha borçlanma limitini artırdıkları anlamına geliyor; bir başka deyişle 2,2 triyon dolar daha karşılıksız para basacaklar. Washington bu hamleyi doların dünya rezerv para birimi olma gücüne dayanarak yapabiliyor. Peki, bu kadar karşılıksız para basmaya Amerikan doları ne kadar dayanacak?

Aşağı yukarı ABD’nin yıllık gayrisafi mili hâsılası 18 trilyon dolar civarındadır. Bunun sadece 5 trilyon doları gerçek ekonomiye, yani üretime ait olup, geri kalan 13 trilyon dolar, finans sektörü tarafından üretilen paradır. Amerikan devleti ciddi ölçüde borçlu, buna karşılık özel sektör ciddi ölçüde zengindi. Fakat Covid-19 zenginleri de vurdu. Krizle birlikte borsalar, bankalar, finans kurumları, şirketler kısacası herkes en az %30 kaybetti. Bu kayıp sadece Amerika’ya has değil, Avrupa ve Çin’deki şirketler de kaybetti.

Ekonomik krizlerde sermaye el değiştirir. Covid-19 salgını ciddi bir ekonomik kriz yarattı. Dünya çapındaki bu krizde, her ülkede irili-ufaklı binlerce şirket batacak. Parası olan, yok pahasına satılan, bu batık şirketleri toplayacak. Özel sektörün yanında bazı devletlerde bu kervana katılacak. Stratejik varlıklarını para bulup toplumsal patlamayı önleme adına elden çıkaracaklar. İşte biz, toplum olarak olası patlamayı önleyebilirsek, kriz esnasında Kanal İstanbul Projesi ihalesine çıkan bu basiretsiz AKP yönetiminin yapacağı hataların bir kısmını telefi etmiş oluruz.

Bu küçük uyarıdan sonra konumuza tekrar geri dönelim. Bu krizden üretim gücüne sahip olan ve nakit parası bulunanlar kazançlı çıkacak. En büyük üretim gücüne sahip ülke kim? Çin. Nakit kimde var? O da Çin’de.

Çin’de küresel sermayenin ciddi yatırımları var. Onlar da bu krizde en az %30 kaybettiler. Pekin yönetimi, bırakın Amerika ve Avrupa’daki batık şirketleri satın almayı, kendi ülkesindeki yabancı yatırımları bile ele geçirse, bu krizden büyük kârla çıkacaktır. İşte ABD’de, Çin yönetimine karşı 20 trilyon dolar değerinde tazminat davası açılmasının arkasında bu mücadele yatmaktadır.

Gerilimin tırmanması kaçınılmazdır. Silahlı bir çatışmayla sonuçlanmasa bile yeniden dünyanın iki kutuplu bir yapıya doğru sürükleneceği beklenmelidir. ABD, çok yakında “ya bendensiniz ya da Çin’den yana” diye herkesi bir tercih yapmaya zorlayacaktır. Washington, aynı Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi bu sefer Çin tehdidi ile korkuttuğu ülkeleri kendine bağlayarak, kendisine yeni bir dünya yaratmaya çalışacaktır. Diğer yandan Çin’e de hiç kimse sempatiyle bakmasın. Elindeki ekonomik gücü emperyal niyetleri için kullanacağından emin olabilirsiniz.

MERKEZİ DEVLET HALEN ÇOK ÖNEMLİ

Son olarak bir teoriye de daha değinerek bitirelim. Bazı araştırmacılar, bu süreci üst aklın tek dünya devletine gidişi hızlandırmak için kullanacağını iddia ediyor. Onların iddialarına göre, bir süre sonra kripto paraya geçilecek. İnsanlar sağlık ile tehdit edilerek çip takmaya zorlanacak. Böylece her bir birey her an her yerde mali ve sosyal ilişkiler açısından çok sıkı takip altına alınacak. Böylece yeni bir dünya düzeni kurulacak. Üst aklın böyle bir niyete sahip olduğu doğrudur. Ancak üst aklın paradan başka elinde önemli bir aracı yok. Halk siyasette söz sahibi olduğu müddetçe, silahlı gücü elinde bulunduran merkezi otorite, kurulu düzeni devam ettirecek ve bir müddet daha devletler küresel rekabetin ana aktörleri olmaya devam edecektir.

Bu konular tüm açıklığıyla tartışılmalı ve böylece salgın sonrası yeni dünya düzenine hazırlanmalıyız.

ANALİZ /// Rıza Talebi : Ruh halimin haritası, Rusça yazılıp İngilizce Okunmaz !!!!!


Rıza Talebi : Ruh halimin haritası, Rusça yazılıp İngilizce Okunmaz !!!!!

27 Nisan 2020

Yanlış Anlamayın, Rusya’da aynısını yapıyor. Cia’ın 1948 tarihinde azınlıklar raporunda, yayınlanan harita, 1960 yılında Sovyetler’in etnik haritasi ile eşleşiyor. Ruslar ve Amerikaların rekabeti sadece bununla yetinmiyor, onlar Türk bölgelerini kürdleştirme projesini yıllar önceden ateşlemişler. ‘’Khachatur aboviyan’ ‘’gibi Ermeni asıllı Yazar ilk Rusya kürdologu olarak ortaya çıkıyor.
Ermeniler ilk defa 1930lu yıllarında, Laçin bölgesinde Kürdistan yaratmağa çalıştılar, ‘’OKRUGKÜRDİSTAN’ adındaki bu teşebbüs yenilgiye uğratıldı ve kürtlerin çok az olduklarından kaynaklanarak Ermenilerin istediği gibi bu bölge Ezidi-Ermeni toprağına dönüşmedi.
Hatta Reklama geçtiler, İlk Kürt filmi olan Zare (1926), Sovyetler Birliği’nde Sovyet Ermeni film stüdyosu Armenkino tarafından üretildi. Genç bir Yezidi Kürt kızı, Zare ve Rus Devrimi arifesinde çoban Saydo’ya olan sevgisiyle ilgiliydi. onlar meseleyi bukadar romantik görmüyorlardı, şimdi onlar pratiğe geçmiş biz Zare gibi filimler yapıyoruz!
Daha önce Lozan antlaşmasında, Lord Kürzon himayesinde, Ermenilerin ve kürtlerin birlşemesi söz konusu oluyor. Öyle ki İran dişişleri bakanı Nüsrettüddüle Firuz, hain bir tavırda Kürzona mektup yazarak İran devletinin Büyük Kürdüstan hayalini gerçekleştirme isteğini desteklemesini yazıyor.
”’’’Mirza bala Mehemmedzade’nın ‘’İran ve Ermeniler’ kitabında yazdığı gibi, Ermeniler Türklerden çok kürtlere yakınlık his ediyorlar, ‘’Troşak’’ gibi gazetelerinde sürekli Ari bir birlik yaratmağla kürtlere sorgusuz sualsız bir ittihadi öneriyorlardı.
1918 yıllarda, İranın Azerbaycan eyaletinde, Süryanı ver Ermeni çeteleri Binlerce Müslüman Türkü katlediyorlar. Süryani ‘’Ağa Petros ‘’ve ‘’Marşimon’’, Ermeni ‘’Anderanik’’ Kalıntıları ve Kürt ‘’Semko’’ işbirliği ile ‘’Ahmet Kesrevi’’ Ünlü İran Tarihçisinin yazdığı gibi, Urumiye’de, Hoy’da, Salmas’ta binlerce insanı vahşicesine katl ediliyor.
Türkiye’de, Kafkasya’da ve İran’da yapılan vahişilikleri izah etmeye gerek yok, bin sayfalık kitaplar buna yetmez.
Ermeni çeteleri her zaman kürtleri kullanarak, onları çirkin amaçları için alet etmişler, Kürtlere Arilik birliği altında, Islami ümmet mefkûresinden kopararak kendi Büyük Ermenistanları’nın bir işçisine dönüştürmüşler.
Kürt-Ermeni işbirliğni, Asala’da, Taşnak’ da, Hınçak ve hatta günümüzdeki siyasi Kürdi Partilerinde görmekteyiz.
Çok uzağa gitmeyelim, İran devriminden sonra, ‘Sulduz ‘ve ‘Urumiye’ katliamları, Silahlanmış Kürt Partileri tarafından yapılmadı mı?
‘Şeyh Sait’, ‘Şeyh Übeydüllah’, ‘Barzanı’ gibi ünlü kürt isyancıları, bölgenin huzuruna bu düşünceler ve mekanizmalarla darbe vurmadılar mı?

Hala işgal edilmiş Karabağ’da, PKK terör örgütünün eğtim kampları yok mu, ‘Şivan Perver’ şarkılarında hala, Kerkük, Urumiye Kürdistan sologanları atmıyor mu? Bernard Lewisin haritası yahut Sevr antlaşmasının Çizdiği sınırlar, milli mücadele şehitleri, Misak-i-milli, Binlerce Türk Askerin kanı, ne kadar erken unutuldu.
‘Bağırhan’ ve ‘Mirze Küçüğün’ Kesilmiş başlarınının acısını hiseden olmadı mı?
Kafkassam İslam ordusunun Laleri, ‘Eminüşşer-e-hoyi’nin ‘yazdığı gibi, Mehmetçiği gören köylülerin sevinç feryadını hoy’dan duymadınız mı acaba, O karadenizin Kime çırpındığını, ‘‘Elçibeyin ‘’ yalnızlığı mı söyliyelim.
Telaferlinin Kimsesizliğini mi, Ezidilerin ‘Erbile’ sığınmasını mı?
24 Nisan’da Ermenilerin Türk büyükelçiği karşında, dayak, tekme, balta yiyen Türkiye Türkiye sloganı atan dostlarımı, Hatta zor kullanarak ve istismarla PKK, pjak, Ypg, örğütlerine götürülen küçük yaşlı çocukuları, her gün duyulan şehit haberini, bunları’da mı….
Çok uzağa gitmiyorum, İşgal olunmuş Karabağın içinde sahte seçimlere karşı sessizliği mi?
Bunların hiç birisini söylemiyeceğim, asla şikayet etmiyeceğim, kardeşim!
Bu haritaya isyanım var, Canlı bir şahit olarak, 1071 yılından daha önce bir Türk olarak, isyanım var.
Haritaları biz çizeriz, bin yıldır da biz çiziyoruz, CİA ve KGB yahut Mossad değil, kan vere vere çiziyoruz.
Kabil, Lahur yahut Her hangi bir Üniversite bana harita çizemez, sadece benim için değil Türkiye için de harita çizemez, Toprağımı aldığı sahte Akademik biligiler’le bölemez, Bu kadar net, Bu kadar basit!
Azeri demekle, Şii demekle, Mecusi demekle biz hiçbir zaman Türkiye’mizden kopmayız, Ama bu haritalar bizim istediğimize rağmen bizi fiziksel olarak Atayurt’dan koparıyor.
Hikayelere, Muziğe, saza, sürviver’a, o sese yetinmeyiz ve Ayrica bir Kerkük olmaya hiç niyetimiz yoktur!
Vesselam

Rıza Talebi

ANALİZ /// E. TÜMG. ARMAĞAN KULOĞLU : “KIBRIS SORUNU” İFADESİNİ KULLANMAYALIM !!!


E. TÜMG. ARMAĞAN KULOĞLU : “KIBRIS SORUNU” İFADESİNİ KULLANMAYALIM

Kıbrıs konusu yıllardır gündemden düşmemektedir. Birçok ülke GKRY’yi, 1963’den itibaren meşruiyetini kaybeden Kıbrıs Cumhuriyeti olarak görmeye devam etmekte ısrarlıdır. Bunlardan Bazıları özellikle Doğu Akdeniz’deki doğal enerji kaynaklarının ortaya çıkmasından sonra, KKTC’yi hiç hesaba katmadan, onunla anlaşmalar yapmışlardır.

Kıbrıs konusunda bugüne kadar bir seri müzakereler yapılmış, sonuç alınmamıştır. Artık Kıbrıs konusunun Türkiye için bir sorun olmadığı kararlılıkla ve açık olarak ortaya konmalı, özellikle Türk tarafınca bu konu bir daha “Kıbrıs sorunu/meselesi” olarak ifade edilmemelidir. Sorun bunu istemeyenlerin meselesidir.

Müzakereler bir sonuç getirmez

Kıbrıs konusunun özünde, Rumların Türkleri Ada’da sindirmek, yollamak ve siyasi varlığını yok etmek amacı yatar. Müzakerelerden ve çözümden Türk tarafının çıkarı yoktur. Türkler için çözüm, her yönüyle tavizdir. Verilecek tavizler, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki hak ve menfaatlerinden, güvenliğinden, çıkarlarından ve prestijinden götürür. Taviz, Kıbrıs Türkünün de bağımsızlıktan, egemenlikten, can ve mal güvenliğinden, KKTC’den, yani vatanından vazgeçmesidir.

KKTC egemen bir devlettir. Kıbrıs Türk halkının kendi kaderini tayin hakkını kullanmasıyla kurulmuştur. Uluslararası hukukta ve ilişkilerde bir devlet olarak işlem görme hakkına sahiptir. 1974’den beri adada sükûnet ve barış vardır. Kıbrıs konusu 1974’de çözülmüş, 1983’de bitmiştir.

KKTC Cumhurbaşkanı’ndan skandal öneri

KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı, Türkiye’nin garantörlüğü yerine İngiltere ve Yunanistan’ın da dahil olduğu ortak bir gücün Kıbrıs’ta konuşlanmasını teklif etmiş, Rum Kesimi de hemen teklife sıcak baktığını duyurmuştur.

Kıbrıs sadece KKTC’yi değil, ondan daha da fazla Türkiye’yi ilgilendirir. Kıbrıs Türkiye için tarihi mirastır, güvenlik ve güvenirlik konusudur. Kıbrıs; Ada’daki Türkler için, siyasi haklara sahip, güven içerisinde, hür ve egemen olarak varlıklarını devam ettirebilecekleri bir vatana sahip olunması, Türkiye için de ulusal güvenliğinin tehdit edilmesine ve Doğu Akdeniz’deki etki alanının kısıtlanmasına engel olunması ve milli menfaatlerinin korunması konusudur.

Akıncı’nın buna benzer çıkışları olmuş, sözleri ve önerileri karşı tarafta heyecan ve beklenti yaratmıştır. Her liderin Kahraman Denktaş ve onun düşüncesindekiler gibi olamayacağı, bu nedenle konunun sadece Kıbrıs’taki iki liderin inisiyatifine bırakılamayacağı, şimdiki ve daha önceki örneğinde görülmüştür.

Kapalı Maraş

46 yıldır kullanıma kapalı olan Maraş bölgesinin açılması yönünde karar alındığı ve bunun Türkiye tarafından da desteklendiği bildirilmiştir. Kahraman Denktaş döneminde bir ara açılması söz konusu olmuş, ancak buna çeşitli yollardan engel olunmuş ve devamında da Denktaş’ın yönetimden uzaklaştırılması için türlü baskılar yapılmıştır.

KKTC egemen bir ülkedir. Maraş’ı açmak onun inisiyatifindedir. Bu karar ve ona olan destek, artık müzakerelerden bir sonuç alınmayacağı kanaatinin oluştuğunu gösteren olumlu ve sevindirici bir yaklaşımdır. Umarım bundan geri dönülmez.

Ancak açmak için, Maraş’ın şehir alt ve üst yapı planının yapılması, kapsamlı bir inşaat faaliyetinin programlanması, ne şekilde ve nasıl kullanılacağının hukuki bir esasa bağlanmasına ihtiyaç vardır. Bugünde yarına halledilecek bir konu değildir. Önce kararın arkasında durmak sonra da planlı, programlı hareket etmek gerekir.

Bundan sonra uluslararası tanınma

Kıbrıs’ta elde edilen haklar ve onun yarattığı etkinlik, hiçbir şeye feda edilemez. Elden kaçarsa bir daha ele geçirilemez. Hiçbir konuda pazarlık yapılamaz.

Pazarlık yapanların, mevcut statüye ilişkin hiçbir emeği ve katkısı yoktur. Sonra Rumlar tarafından katledilen ve kaybolan Kıbrıslı soydaşımız, Barış harekâtında TSK ve TMT’dan şehit olan, yaralanan ve engelli kalan kahramanlarımız haklarını helal etmez. Kıbrıs gazisi olarak ben de etmem.

Bundan sonraki aşamada, KKTC’nin uluslararasıalanda tanınması yönünde çaba gösterilmesinde, federasyon yönünde bir çağrışım olmaması için adının da Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KTC) olarak değişmesinde de yarar görülmektedir.

Kıbrıs Barış Harekâtının 46 ncı yıldönümünde beklentimiz bu yöndedir. Harekâtta şehit olanları rahmetle, gazilerimizi de şükran ve minnetle anıyoruz.

17 Temmuz 2020 Yeniçağ Gazetesi

ANALİZ /// Armağan KULOĞLU : Türkiye geniş bir cepheyle karşı karşıya


Armağan KULOĞLU : Türkiye geniş bir cepheyle karşı karşıya

E-POSTA : oakuloglu

03 Temmuz 2020

Türkiye, PKK’yla içeride ve Irak’ın kuzeyinde, Suriye’de PYD/PKK’yla fiili mücadele içindedir. Bunlara destek olan ABD ve Rusya’yla anlaşmazlık yaşamaktadır.

Doğu Akdeniz’de deniz yetki alanları ve doğal kaynaklar konusunda GKRY, Yunanistan, İsrail, Mısır ve onlara bu konularda destek olan AB ve ABD’ye karşı, durumlarına göre güç gösterisi veya diplomasiyle mücadele vermektedir.

Deniz yetki alanları konusunda bu mücadele alanına Libya da eklenmiştir. Türkiye burada BM’nin de meşru olarak tanıdığı Sarrac yönetimine destek vermiş, isyancı Hafter’i destekleyen Rusya, Mısır, Fransa, S.Arabistan ve BAE’ni de kapsayan geniş bir cepheyi de karşısına almıştır.

Dolayısıyla mücadele alanı, sahada Libya’dan Irak’a kadar uzanmış, saha dışında da çıkarlarına ters düşen ülkeleri de içine alarak genişlemiştir.

Türkiye’nin amacı güvenliğini sağlamak, ulusal hak ve menfaatlerine sahip çıkmak

Türkiye, güvenliği tehlikede olmadığı, ulusal hak ve menfaatleri uluslararası hukuk çerçevesinde zarar görmediği sürece, diğer ülkelere karşı herhangi bir eylemde bulunmaz. Ancak güvenlik endişesi varsa, hak ve menfaatleri gasp ediliyor ve zarar görüyorsa, bunun gereğini yapmakta da tereddüt etmez.

Türkiye bu çerçevede, Irak ve Suriye’deki mücadelesini güvenliğini sağlama, Libya’dan Suriye’ye kadar Doğu Akdeniz’deki mücadelesini ise güvenlik faktörünün yanında her türlü ulusal hak ve menfaatlerine sahip çıkma kapsamında sürdürmektedir.

Libya’daki durum üstünlüğünü pekiştirmek gerekiyor

Libya’yla meşru hükümetle yapılan anlaşmaları müteakip, Türkiye’nin her türlü desteğini alan Sarrac güçleri üstünlüğü ele geçirmiş, ilerleyen kuvvetler kritik mevki olan Sirte’ye yaklaşmıştır. İsyancı Hafter ve onu destekleyen ülkeler endişe içindedir. Mücadelenin aleyhlerine gelişmesi üzerine ateş kes isteğinde bulunmuşlar ve uluslararası kuruluşlara çağrı yapmışlardır. Ancak asıl maksatları, Hafter güçlerinin yeniden toparlanması, Sirte ve çevresinin korunması, şartlar elverişli olursa kaybedilen yerlerin de geri alınmasıdır.

Bu amaçla Rusya, Hafter yönetimine uçak ve malzeme takviyesinde bulunmuş, Wagner Grubu paralı askerlerini artırmıştır. Ayrıca Sudan ve Çat’tan binlerce paralı asker gelerek Bingazi-Sirte arasında konuşlanmıştır.

İttifakta çatlaklar görülüyor

Türkiye’yi, Libya meşru hükümetine sağladığı destekler nedeniyle hedef yapan Macron, şimdi de bölgedeki petrol sahalarına konuşlanan isyancı Hafter yanlısı Rus paralı askerlerini kınamış, bölgedeki yabancı askerlerin varlığının devam etmemesi çağrısında bulunmuştur.

Fransa’nın Libya’da, sömürge geleneğinden gelen menfaat peşinde koşma düşüncesi açığa çıkmıştır. Macron, kendi iç basınından da, ağır eleştiriler almaktadır.

Arap Birliği’nin, dışişleri bakanları seviyesinde yapılan olağanüstü toplantısında da Libya, Tunus, Katar ve Somali, Libya meşru yönetimi aleyhinde alınan bazı kararlara çekinceler koyarak meşru hükümete destek olmuşlardır.

Cepheyi ülkeler bazında daraltmak gerekiyor

Yunanistan yalan iddialarla, Libya’da Türkiye’nin blöf yaptığını, Mısır karşısında kaybetmeye mahkûm olduğunu söyleyerek Mısır’ı tahrik etmektedir.

Yunanistan İtalya’yla deniz yetki alanları anlaşması yapmış, şimdi de Mısır ve Arnavutluk’la anlaşma yapma ihtimali vardır. Buna GKRY ile yapabileceği anlaşma da eklenirse Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki yetki alanları aleyhinde bir durum oluşması kaçınılmazdır.

Bu durumda Türkiye’nin, ideolojik yaklaşımlardan ve inattan vazgeçip, Doğu Akdeniz yelpazesindeki ülkelerle diplomatik temasa geçip cepheyi daraltması gerekli görülmektedir.

Başta Mısır’ı, Sarraç yönetimine İhvan geleneğinden gelen Müslüman Kardeşler yanlısı olduğu için değil, meşru olduğu ve kendi deniz alaka ve menfaatlerini korumak için destek verdiğine ve Türkiye ile yapacağı deniz yetki alanı anlaşmasıyla kendisinin de avantaj elde edeceğine ikna etmelidir.

İsrail, Lübnan ve hatta Suriye ile de aynı şekilde anlaşma yollarını aramalı, fiili müdahalelerin yanında, diplomasiyi de harekete geçirerek, Libya’dan Suriye’ye kadar olan Mavi Vatan’ına sahip çıkmalıdır.

Tabii Yunanistan’ın haksız ve hukuksuz bir şekilde işgal ettiği Ege’deki 18 adanın geri alınması için de Yunanistan’a anlayacağı yöntemler uygulanmalıdır. Bu adalarda göz göre göre yaptıkları, en son Yunan Cumhurbaşkanının Eşek Adası’na gelişi ve 16 yıldır burada olduklarını söylemesi gururumuzu rencide etmektedir.

Kaynak Yeniçağ: Türkiye geniş bir cepheyle karşı karşıya – Armağan KULOĞLU

ANALİZ /// Prof. Dr. Mehmet Alagöz : “Sağlık Şoku”ndan” Finansal Şoka” Yolculuk (BÖLÜM 1 V E 2)


Prof. Dr. Mehmet Alagöz : “Sağlık Şoku”ndan“Finansal Şoka” Yolculuk (BÖLÜM 1)

01 Haziran 2020

2020 yılına Covid-19 salgını tüm dünyayı etkiledi. Sağlık krizi şeklinde başlayan etkilenme süreci dönüşerek insanlık ve ekonomik kriz olma yoluna girdi.

Genel olarak salgının dünya ülkelerinden seyri şu şekilde gerçekleşmiş veya gerçekleşmeye devam etmektedir. İlk aşaması “sağlık şoku”, ikinci aşaması “arz şoku” üçüncü aşaması “talep şoku” ve “insanlık krizi”, dördüncü aşaması “komşuyu fakirleştirici politikalar” ve son aşaması “finansal şok” olarak geldi veya gelecektir.

Küresel dünyanın neredeyse tamamı ilk dört aşamayı yaşamıştır. İlk aşama “sağlık şoku”, dünyadaki küreselleşmenin boyutuna bağlı olarak yüksek yayılma hızı ile birlikte tüm ülkeleri etkilemiştir. Özellikle ülkelerde geç gelen önlemlerden dolayı yayılma hızı bir kat daha artmıştır. Gelişmiş ülkelerin neredeyse tamamında geç alınan tedbirler, sahip oldukları nüfusun yaşlılığı ve sağlık sistemlerindeki eksiklikten dolayı yüksek düzeyde kayıplar yaşanmıştır. Gelişmiş olmayan ülkelerin neredeyse tamamındaki ise, imkansızlıklar ve sağlık sektöründeki geri kalmışlık sonuçların vahim boyutlara ulaşmasını sağlamıştır. İkinci aşama ise ekonomik anlamda “arz şoku” ile kendini göstermiştir. Özellikle salgının çıkış noktası Çin’de alınan tedbirlerden dolayı yaşanan üretim kayıpları, arz şokunun oluşmasına büyük katkı yapmıştır. Çünkü Çin, küresel ekonomiye önemli miktarda girdi sağlayan(ara ve yarı mamül üreten) sağlayan ana tedarikçi konumundaydı. Ayrıca salgına maruz kalan her ülkede tekrar eden üretim kayıpları küresel ekonomide tedarik zincirinin bozulmasına neden olurken, üretim kayıplarını daha da üst noktaya çıkarmıştır. Üretim kayıplarının ekonomide meydana getirdiği gelir ve servet kayıpları ile ülkelerde alınan tedbirler “talep şoku” nun oluşmasına neden olmuştur. Bu aşamada gelişmiş ve gelişmiş olmayan bütün ekonomilerde artan işsizlik, azalan karlar, düşen hisse senetleri ve emtia fiyatları küresel ekonomilerin tamamını etkilemiştir. Bu aşamada ülkelerin dayanışma ve birbirine destek olmaktan ziyade her anlamda(öncelikle sağlık ve ekonomi) düşmanca tutum sergilemesi, salgının “insanlık krizine” dönüştüğü açıkça görülmüştür. Ülkelerin kendilerini dış dünyaya kapatması ve diğer ülkelerin ihtiyaç hissettiği en temel tıbbi araç gerekleri dahi paylaşmaması bunun en güzel örneğidir. Bu durum ülkelerin tamamının “komşuyu fakirleştirici politikalar” uygulamasını sonucunu ortaya çıkarmıştır. Dünyada ülkelerin tamamı öncelikle salgının önlenmesi için gerekli olan tıbbi ve diğer dezenfektan ürünlerin yurt dışına satışını engelledi. Daha sonra kendi ülke ekonomik yapılarını korumak adına pek çok üründe gümrük vergilerini artırarak yerli üretimi teşvik edecek uygulamalara ağırlık verdi. Salgın süresince devam eden bu tür uygulamalar, küresel dünya normalleşme sürecine dönerken bile artarak devam ettiği görülmektedir. Bu dört aşamanın bütün unsurları dünya ülkelerinin tamamında somut bir şekilde görülmüştür. Ülkeler ellerindeki kaynakları sonuna kadar öncelikle salgını kontrol etmeye sonra ise “sağlık şokunun”, bir “finansal şok”a dönüşmemesi için kullanmışlardır. Bugün gelişmiş ülkeler sahip oldukları gelir ve rezerv fazlalıklarını ekonomiye aktarmakta ve oluşabilecek finansal şokun etkisini en aza indirmeye çalışmaktadır. Örneğin ABD’nin 3 trilyon dolara ve AB 2 trilyon dolara yakın bir finansmanı ekonomilerine aktarması bunun çabasıdır.

Bu kadar büyük finansal desteklere rağmen uluslararası kuruluşlar 2020 yılında ABD’nin -%6 ve AB’nin ise -%8,2 ekonomik küçülme yaşayacağı tahminlerinde bulunmaktadır. Küresel ekonominin büyüme motoru olan Çin bile 2020 yılının ilk çeyreğinde -%6.2 küçülmesi, 2020 yılında pozitif bir büyüme elde edilse de bu oranın çok düşük olacağının tahminlerinin artması, küresel ekonomi için finansal şokun oluşabileceğinin en somut göstergesidir. Gelişmiş ülkeler bir taraftan ekonomilerine yüksek miktarlarda para girişleri sağlarken diğer taraftan artan bütçe açıklarını finanse etmektedir. Gelişmiş olmayan ekonomiler bu üstünlüklerin tamamından mahrum vaziyettedir. Çünkü bu ülkelerin gelir ve rezerv fazlalıkları bulunmamakta, dolayısıyla ne ekonomilerine para girişi ne de artan bütçe açıklarını kapatacak finansmanları bulunmamaktadır. Bu ülkelerin tamamı küresel finansal oyunculardan tekrar borçlanmaya veya merkez bankalarının son dönemde fazlaca kullandığı kısa süreli ödünç para olan swap anlaşması yapmaya çalışılmaktadır. Küresel finansal oyuncular dünyadaki ekonomik gelişmelere paralel olarak artan risklerden dolayı borç verme konusunda gönüllü davranmaması ve büyük ülkelerin merkez bankalarının swap anlaşmalarından her ülkeyi faydalandırmaması, gelişmiş olmayan ülkeleri finansal şoka doğru sürüklemektedir.

Bugün Arjantin ekonomisinin finansal anlamda zor durumda olmasının en önemli nedeni budur. Çünkü küresel finansal oyuncular riskli olarak gördükleri gelişmiş olmayan ekonomilere gitmemekte ve hatta çıkmaktadır. Bu durum ülkelerde üç temel sorunun derinleşmesine katkı yapmaktadır. Birincisi, salgın ile birlikte gelir ve servet kaybına maruz kalan ekonomik oyunculara gerekli miktarda finansman desteğinin sağlanamamasıdır. Bu durum hem toplam talebi yavaşlatma hemde toplam arzın artışına engel olmaktadır. İkincisi, azalan kamu gelirlerine karşılık artan giderlerin yani bütçe açığının finanse edilmesini imkânsız kılmaktadır. Üçüncüsü ise, yabancı sermaye kaçışları ile ödeme zamanı gelen dış/iç borçların geri ödenmesinde sorunlar yaratmaktadır. Bu ortadan hemen kaldırılamayan üç sorun, gelişmiş olmayan ülkelerde “finansal şok” un oluşmasına zemin hazırlamaktadır. Dolayısıyla salgının yarattığı olumsuzluklar önümüzdeki zaman diliminde yani 2021 yılında gelişmiş ülkeler için sonlanma ihtimali bulunsa da gelişmiş olmayan ülkeler için 2021 yılında da devam edeceğini göstermektedir. Çünkü şuan için gelişmiş olmayan ülkelerin bir kısmı gerekli olan finansmanı borç veya swap yoluyla kısa süreli( 1 yıl) ötelese de, 2020 yılında yaşanma ihtimali olan ekonomik küçülmeler ve artan gelir kayıpları nedeniyle 2021 yılında bu borçları ödeyecek finansmanı bulamayacaktır. Bu dönemde yeni borç veya swap yoluyla ödünç para bulamayan ülkelerin tamamında ise finansal şoklar oluşacaktır. Bu finansal şoklar gelişmiş olmayan ülkelerin aralarındaki ticari bağımlılık ölçüsünde yayılarak, dış ticaret krizine ve nihayetinde küresel bir borç krizinin oluşmasına neden olma ihtimali yüksek görülmektedir.

Prof. Dr. Mehmet Alagöz : “Sağlık Şoku”ndan“Finansal Şoka” Yolculuk (BÖLÜM 2)

Öncelikle Türkiye ekonomisinde herkesin kabul edeceği bazı tespitleri net bir şekilde ortaya koymak gerekmektedir. Türkiye ekonomisinin makro ekonomik göstergeleri 2014 yılından beri istikrarsız bir seyir gösterdiği herkes tarafından kabul edilmektedir.

Türkiye ekonomisi 2003-2014 döneminde özelleştirme, net hata noksan, yabancılara gayrimenkul satışı ve kamu/özel borçlanma artışlarından elde edilen sermaye girişleri ile hızlı bir ekonomik dinamizm sağladı. Bu dönem içerisinde ekonomideki sermaye yoğunluğunun reel katma değer üreten sanayi ve tarım sektöründen ziyade yerli katma değer anlamında reel getirisi daha düşük olan inşaat ve tüketim alanlarına yönlendirilmesi, sonraki yıllarda ortaya çıkabilecek olası sorunlar hakkında işaret vermekteydi. 2014 yılı sonrası bu sorunların gözle görünür hale gelmesi ayrıca yurtiçi ve yurtdışında oluşan konjonktürler ülke ekonomisinin makro ekonomik göstergelerindeki istikrarsız yapıyı daha da kötüleştirmiştir. En basit şekilde bunu görebilmenin ekonomik kanıtı; 2014 yılından beri neredeyse her yıl gerçek veya tüzel kişiliklere getirilen, vergi muafiyetleri, ekonomik af, yapılandırma ve borç erteleme süreçleri ile birlikte bu sürece konu olan finansmanın büyüklüğüdür. Bu durum reel ekonominin asıl oyuncuları olarak görülen firmaların ve bireylerin artan borçlanma düzeylerinden dolayı borç ödeme konusunda zayıflıklarını ortaya koymaktadır. Reel ekonomik unsurların kolay bir şekilde borçlandığı ancak borcu ödemede zorlanması, yapılan tercihlerin rasyonel olmadığının açıkça göstergesi olmuştur.

Bu durumun diğer bir kanıtı ise, varlık yönetim şirketlerine geçen takibe düşmüş borç (KGF garantili dışındaki) miktarların her yıl artarak gelmesi, ekonominin reel oyuncularının finansman sorunlarını açıkça ortaya koyan bir başka gösterge olarak karşımıza çıkmaktadır. Daha öncede ifade ettiğimiz gibi, reel milli üretim ve yerli katma değer üreten bir ekonomik yapının piyasada yeteri kadar oluşturulamaması ve dış ticarette ithal oyunculara sağlanan giriş kolaylıkları neticesinde ithalata bağımlı bir üretim yapısı ile endüstriyel bağımlılık en üst noktaya taşınmıştır. Diğer taraftan reel oyuncuların mal üretimi yerine daha fazla kazanç sağlayan inşaat sektörü gibi alanlarda yatırımlarını yoğunlaştırması, ithal bağımlılığın daha da artmasına neden olmuştur. Bu ithal bağımlılığın ortaya çıkardığı finansman ihtiyacı da kamu veya özel sektör dış/iç borçları ile karşılanmıştır. Bu sayede elindeki kaynakları inşaat sektörüne yönelterek yatırım yapmaya çalışan firmalar ile bankacılık sektöründen kolay bir şekilde borç alan ve çoğunlukla ithal malı satın alarak tüketen tüketicilerin olduğu bir ekonomik yapı oluşmuştur. Bu kaotik yapı yabancı döviz girişlerinin devam ettiği 2014 yılına kadar ekonomide bir sorun yaratmamıştır. Ancak 2014 yılından sonra hem yabancı sermaye girişlerinde yaşanan yavaşlama hemde azalan özelleştirme gelirleri nedeniyle sorunlar başlamıştır. Bu dönemde ülkenin döviz ihtiyacı(yaklaşık 41 milyar dolar) 2015, 2016 ve 2018 yıllarında net hata noksan kaleminden ve yabancılara gayrimenkul satışı(yaklaşık 15 milyar dolar) gelirlerinden karşılanmıştır. Buna karşılık uluslararası finansal oyuncuların Türkiye’ye borç verme konusunda eskisi kadar gönüllü olmaması, 2018 yılında döviz krizine girilmesine neden olmuştur. 2018 yılında yaşanan döviz krizinin etkilerinin son çeyrek dönemde meydana getirdiği ekonomik küçülme, 2019 yılında da birinci ve ikinci çeyreğinde de devam etmiştir. 2019 yılı son çeyrek dönemde sağlanan pozitif ekonomik büyüme ile yılı düşükte olsa pozitif bir büyüme oranı ile kapanmasına neden olmuştur. Bu durum ülke ekonomisinin borçlanabildiği veya ithal girdi temin edebildiği ölçüde büyüyen bir yapıda olduğunu açıkça ortaya koymuştur.

Grafik . GSYH ( Zincirlenmiş Hacim Endeksi 2009)*

* Bir önceki yılın aynı dönemine ait değişim oranı (%)

Bir önceki yılın aynı dönemi ile o yılın aynı dönemi arasındaki değişim oranını veren GSYH rakamları incelendiğinde, Türkiye 2020 yılının ilk çeyreğinde %4.5 oranında ekonomik büyüme sağladığı görülmektedir. Başka bir ifade ile Türk ekonomisinin 2020 yılının ilk üç aylık dönemi, 2019 yılının ilk üç aylık dönemine göre %4,5 oranında artış göstermiştir. Yani -%2.3’lük bir küçülme yaşadığımız 2019 yılı ilk üç ayına göre 2020 yılında %4.5 daha iyi olduğumuzu göstermektedir. 2019 yışı üç ayında meydan gelen %2.3’lük daralmaya karşılık, 2002 yılının il üç ayında meydana gelen %4.5 oranındaki büyümenin belli bir kısmının baz etkisi ile ortaya çıktığı görülmektedir.

Türkiye ekonomisinde 2014 yılından bu yana yaşanan yavaşlamanın getirdiği sorunlar daha aşılamamışken 2020 yılında salgının getirdiği sorunlar, ülkenin daha çok baskı altında kalmasına neden olduğu görülmektedir. Özellikle uluslararası ekonomik kuruluşların dünyadaki ekonomik daralmaya(ABD -%6, AB -%8.2 gibi) paralel olarak Türkiye’nin de 2020 yılında yaklaşık -%3 küçüleceğine yönelik tahminler yapması sorunun büyüklüğünü ortaya koymaktadır.Önceki yazımda belirttiğim gibi bütün ülkeler salgınla beraber “sağlık şoku”, “arz şoku”, “talep şoku”nu ve komşuyu fakirleştirici politikalar aşamasını yaşadılar.

Türkiye salgının diğer ülkelere göre daha geç gelmesi ile kazanılan deneyimler, alınan politikaların düzeyi, eskiden beri gelen sosyal güvenlik sisteminin kapsayıcılığı, nüfusunun daha genç yapıya sahip olması gibi nedenlerden dolayı daha az sıkıntıyla atlatmaya çalışmaktadır. Ancak sağlık şoku ile beraber gelen tedarik zincirindeki kopmalar ve alınan tedbirler sonucunda yaşanan üretim kayıpları arz şokunu yaşamasına neden olmuştur. 2020 yılı ilk üç aylık ekonomik büyüme oranı %4,5 olarak açıklanması, sanki salgın döneminde böyle bir büyüme elde edildiği düşüncesini hakim kılmaktadır. Salgının Türkiye’de Mart ayının ortalarında başlaması ve değerlendirmeye esas alınan 2019 yılı ilk üç ayında ekonomik küçülmenin olması esas alındığında, salgının üretimde meydana getirdiği etkinin önümüzde dönemlerde net bir şekilde karşımıza çıkacağını göstermektedir. Salgınla beraber Türkiye’de yaşanan arz şokunun asıl sonuçları önümüzdekiüççeyrek dönemde daha net görülecektir. Başka bir ifade ile önümüzde dönemlerde üretim, yatırım, ticaret, işsizlik, gelir ve servet kayıplarının boyutu hakkında net bilgiler ortaya koyacaktır. Gelir ve servet kayıplarının yüksekliği konusunda salgın başlangıcından buyana toplam talepteki daralmalar ile yaşanan talep şokundan aslında anlaşılmaktadır. Bu dönemde hem gelir/servet kayıpları hemde uygulamaya konulan tedbirler neticesinde temel gıda, tıbbi ilaç ve dezenfektan ürünleri dışında neredeyse tüm sektörlerde tüketim azalmış ve talep şokları yaşanmıştır. Haziran ayıyla beraber normalleşme sürecinin başlaması, yaşanan talep şokunun ne kadarlık kısmının gelir ve servet kaybından ne kadarlık kısmının alınan tedbirlerden oluştuğunu net bir şekilde gösterecektir. Diğer taraftan salgın boyunca tüketici alışkanlıkların ne kadar ve ne yönde değiştiği de toplam talebin belirleyicisi olacaktır. Özellikle salgın boyunca tüketicilerin stoklama alışkanlığı ve öncelikli ihtiyaç konumunda olan, üretimlerine devam edilen özellikle gıda, tıbbi ilaç ve dezenfektan üretimlerinin normalleşme ile birlikte üretim kayıplarıyla karşılaşacağına kesin gözle bakılmaktadır. Ayrıca salgın boyunca hizmet sektörünün tamamında karşı karşıya kalınan arz ve talep şoklarının, normalleşme döneminde de hızlı bir şekilde artmayacağı bilinmektedir. Örneğin, turizm, kafe, lokanta, kuaför, çay bahçesi, dayanıklı eşya veya otomobil sektörlerinde gelir ve servet kayıplarından dolayı hem arz hem talep eş zamanlı olarak eski seviyesine hemen gelmeyecektir. Özellikle gelir ve servet kayıplarının yeniden borçlanma ile telafi edilmeye çalışılması, bu süreci bilanço yapısını salgın öncesi güçlendiren bankacılık sektörünün, müşteri kalitesinin bozulma ihtimalini kuvvetlendirmektedir. Sektörde, özel bankalar güçlü bilanço yapısını koruyarak daha seçkin müşterilere veya KGF garantili krediler kullandırma yolunu seçerken, kamu bankalarının ayırım yapmaksızın kredi kullandırması veya yapılandırma yapması, önümüzdeki dönmelerde bilanço kabiliyetlerini etkileyecektir. Ayrıca Türkiye, salgın süresince kısmi vergiler ile dış ticarete koyduğu engelleri, diğer ülkeler gibi genişleterek artırdı ve “komşuyu fakirleştirici politikalar” uygulayan ülke kervanına katılmıştır. Böylece yüzlerce ithal ürüne uygulanan ek vergiler ile yerli üretimi korumaya çalışmaktadır. Ancak ithal ürünlere konulan ek verginin; konulan oran, uygulama süresi, uygulanacak ürünler ve uygulanacak ülkelere göre yurt içi üretimin artmasına katkı sağlayacaktır. Bu vergilerden bazı ülkelerin istisna tutulması ve hem ihraç hemde yurtiçi piyasa sunulan malların ithal girdi bağımlılık oranlarının yüksek olması, yurtiçinde istenilen üretim artışının hemen elde edilemeyeceğini göstermektedir. Bu dönemde ülkelerin sadece sanayi sektörü değil aynı zamanda tarım sektörünün de koruma altına alındığı düşünüldüğünde, tarım sektöründe öncelikle ürün yeterlilik düzeyi düşük olan üretimlerin artırılmasına yönelik önlemlerin alınması gerekmektedir. Son aşama olan finansal şokun Türkiye yaşanıp yaşanmayacağını, finansman ihtiyacını karşılama kabiliyeti belirleyecektir. Türkiye’nin ne kadarlık bir finansman ihtiyacına sahip olduğunu tahminen şu şekilde belirleyebiliriz.

1. Kamu bütçe giderleri artmış ve Ocak-Nisan döneminde 72,8 milyar TL yani 7 milyar dolar bütçe açığı oluşmuştur. Bu bütçe açığı ilk dört aylık dönemi kapsamaktadır. Yapılan destek kapsamında kamu gelirlerin ötelenmesi, bütçede gelir azalışlarının devam edeceğini göstermektedir. Başka bir ifade ile sağlanan genel desteklerin yanında faiz, sağlık ve sosyal transferdeki artışlar giderleri artırırken, bütçe gelirlerindeki azalış (özellikle doğrudan gelir ve kurumlar vergisi ve dolaylı vergiler kdv, ötv gibi vergi gelirleri ) bütçe açığının artmasına neden oldu.Buna karşılık her nekadar normalleşme sürecinin başlamasına rağmen salgının hala devam etmesi kamu giderlerinin daha da artacağı yani bütçe açığının yükselerek devam edeceğini göstermektedir. Ayrıca KÖİ kapsamında döviz bazlı garanti kar ödeme yükünün tamamen kamu bütçesi üzerine kaldığı düşünüldüğünde, bütçe açığının tahmin edilenden çok fazla artacağını işaret etmektedir. 2020 yılında ekonomik yavaşmanın devam edeceği veya ekonomide küçülme yaşanma ihtimalinin yüksek olması, 2021 yılının da bütçe gelir artışlarını engellemekte ve bütçe açığı sorunun 2021 yılına taşınacağını göstermektedir. 2020 yılının tamamı esas alındığında öngörülen bütçe açığı olan 139 milyar TL’nin çok üzerinde olacağını göstermektedir. Çünkü yavaşlayan ve hatta küçülen ekonomi, artan borçlanma maliyetleri, KÖİ ödemeleri, sosyal giderler ve yapılacak teşvik maliyetleri dahil artan gider karşılığında azalan toplam gelirlerden dolayı en iyimser tahmini bütçe açığının bile 200 milyar TL’nin üzerinde gerçekleşeceğidir. Bu durum bütçe açığının ortadan kaldırılması için ek finansman ihtiyacının şiddetini artırmaktadır.

2. Salgınla beraber dünya ülkelerinin tamamında dış ticaret kazançları da azalmış veya azalmaya devam etmektedir. Türkiye’de de durum farklı değildir. Bundan dolayı dış ticaret açığımız artmakta, kötüleşen hizmet dengesi nedeniyle de cari açığımız yükselecektir. Türkiye ithal girdi bağımlılığı ve küresel ekonomide yaşanan talep şoklarından dolayı mal ihracatı önemli ölçüde azalmıştır. Bunun yanında Türkiye’nin salgınla beraber ihracatta en önemli yerli katma değeri yüksek döviz kaynağı olan hizmet dengesi yani Turizm sektöründe meydana gelecek bir daralma, cari açığımızın büyük oranlarda artmasına neden olacaktır. Örneğin 2019 yılında yaklaşık 30 milyar dolar döviz geliri getiren turizm sektörünün bu sene göstereceği performans, Türkiye’nin finansman ihtiyacını belirleyecek ikinci önemli unsurdur. Turizm sektörüne bağlı olarak Havayolu şirketlerinden otellere, acentalardan turistlere yönelik faaliyet gösteren firmalara kadar yüzlerce alt sektör bundan etkilenecektir. Turizm ve genel olarak hizmet sektörünün önünde en önemli engel; salgının ülkelerde farklı zamanlarda ve farklı şiddetle ortaya çıkması yani salgının başlangıcı, şiddeti, şekli ve sona ereceği zamanların dünyada eş zamanlı olmamasıdır. Ayrıca salgın hakkında ikinci bir dalganın olma ihtimalinin sürekli olarak konuşulması hizmet sektörünün bu yılını tamamen zora gireceğinin göstergesi olarak karşımızdadır. Dış ticaretteki diğer bir tehlike ise, ihracatımızın önemli bir kısmını yaptığımız AB’dir. Çünkü AB’de yaşanan gelir ve servet kayıpları, Türk ihraç mallarına yönelik toplam talebin de azalacağı ihtimalini kuvvetlendirmektedir. Dolayısıyla daralan AB pazarı yerine, alternatif pazarların oluşturulamaması ihraç gelirlerimizin azalmasına neden olacaktır. 2019 yılında 180 milyar doları aşan ihraç gelirimizin %50’sini yani 90 milyar dolarlık kısmını AB ülkelerinden elde ettiğimiz düşünüldüğünde, yaşanacak olası %10’luk bir daralmanın Türkiye’ye maliyeti 9 milyar dolar olacaktır. Bu da Türkiye’nin ek finansman ihtiyacını kuvvetlendirecektir. Dış ticaret açığın artması, hizmet dengesindeki gelir azalışları, ülkeye giren döviz miktarının azalmasına, dolayısıyla dış finansmana olan ihtiyacın artmasına neden olacaktır.

3. Türkiye’nin toplam dış borç servisinin büyüklüğüdür. Başka bir ifade ile 2020 Mart-2021 Mart ayı(bir yıl içerisinde) itibariyle yaklaşık 168 milyar dış borç ödemesi yapacaktır. Kamunun(MB dahil)yaklaşık 47 milyar dolar, finansal kuruluşların yaklaşık 51 milyar dolar ve finansal olmayan kuruluşların 70 milyar dolar borç geri ödemesi bulunmaktadır. Salgın nedeniyle gelir yetersizliği yaşayan kamunun ve üretim kayıpları nedeniyle finansal olmayan kuruluşların toplam yaklaşık 117 milyar dolar ödemeyi gerçekleşmek için yeniden borçlanmaya ihtiyacı bulunmaktadır. Kamu bu borç yükünü rasyonel olmayan bir şekilde yüksek faiz ödeyerek karşılayabilir. Ancak finansal olmayan kuruluşların bunu gerçekleştirmesi mümkün değildir. Özellikle finansal olmayan kuruluşların bu borçlarının önemli bir kısmının KÖİ yatırımları nedeniyle oluşan borçlar olduğu düşünüldüğünde, kamunun borç yükü bir kat daha artmaktadır. Ayrıca yaşanan gelir ve servet kayıplarından dolayı borç geri ödeme sorununun çıkma ihtimalinin bulunması, finans sektörünü de zorlayacaktır. Bu dönemde, tekrar başvurulan borç yapılandırma veya öteleme süreci sektörün bilanço üzerinde karlılığının artmasına neden olurken, müşteri kalitesindeki bozulma ve ekonomideki daralma bankacılık sektöründeki sorunu ertelemiştir. Çünkü tüzel ve gerçek kişilere 2014 yılından buyana neredeyse her yıl uygulanan bu tür yapılandırmalar, kredi kalitesinin bozulduğunu göstermektedir ki buda borcun geri dönmeme ihtimalini kuvvetlendirmektedir.

4. Salgın ile birlikte gelişmiş olmayan piyasalardan 100 milyar doların üzerinde bir sermaye kaçışı yaşanmış ve bu ülkelerde yabancı sermaye girişleri de ani kesilmelere maruz bırakılmıştır. Salgının başlangıcından buyana yaklaşık 10 milyar dolara yakın finansman çıkışı da, Türkiye ekonomisi üzerindeki finansman baskısını artıran bir unsur olarak karşımızda durmaktadır. Küresel finansal oyuncular küresel risk ve belirsizliklerden dolayı Türkiye gibi ülkelerden bir taraftan çıkışları artarken diğer taraftan ülke CDS’ini yükselterek tekrar borçlanma maliyetini artırmaktadır.

Salgın ile birlikte pek çok gelişmiş olmayan ülkenin yaşadığı aşırı döviz ihtiyacından dolayı finansal şoka gireceği muhtemeldir. Türkiye’nin 2020 yılı içerisinde ihtiyaç hissettiği finansmanın temini konusunda daha kalıcı ve sürdürülebilir adımlar atmasına gerek vardır. Merkez Bankasının swap anlaşmaları ile kısa süreli finansman ihtiyacını karşılasa da, son iki, üç yıldır devam eden ulusal ekonomik sorunlar ve salgından dolayı var olan küresel konjonktür, bu şekilde finansman ihtiyacının karşılanabilmesini sürdürülebilir olmaktan uzaklaştırmakta ve sorunu kısa bir sürede olsa ötelemektedir. Türkiye, önümüzde aylar içerisinde daha da artacağı tahmin edilen bütçe ve cari açıkları ile dış ve iç borç geri ödemeleri konusunda sorunlar yaşamaya devam edeceği ihtimali kuvvetlenmektedir. Çünkü yabancı sermaye girişlerindeki ani kesilmelerin devam ettiği görülmektedir. Bundan dolayı, döviz kazandırıcı işlemler bakımından dış ticaret politikasını yeniden yapılandırmalı, yerli katma değeri ön plana çıkaran firmaları öncelikli ve yüksek düzeyde teşvik etmeli, bütçe içerisindeki öncelikli olmayan harcamaları durdurmalı, döviz bazlı kar garantili KÖİ anlaşmalarını Türk Lirasına çevirmeli, dış ticarette AB dışında yeni Pazar arayışlarına başlanması konusunda özel sektöre lider olmalıdır. Teşvik ve destek paketlerinin ithal girdi bağımlılığı düşük olan sektörlere daha fazla imkan tanıyacak şekilde revize edilmelidir. Ancak bu şekilde gelişmiş olmayan ülkelerde çıkma ihtimali olan ve küresel boyut kazanması muhtemel olan finansal şoka karşı daha dayanıklı bir ekonomik yapı oluşturabilecektir. Oluşması muhtemel küresel finansal krizden ekonominin en az şekilde olumsuz etkilenmesinin zeminini hazırlayacak ve ülke ekonomisini bir finansal krizine maruz bırakmayacaktır. Aksi takdirde piyasanın geleceğe yönelik iyimser beklenti satın alma davranışı ortadan kalkar. Aksi takdirde son yıllardaki ekonomik yavaşlama, 2018 4. çeyreğinde, 2019 1. ve 2. çeyreğinde görülen ekonomik küçülmenin 2020 yılının son üç çeyreğinin tamamında devam etmesi kuvvetle ihtimal gözükmektedir. Böyle bir durum ekonomide çift dipli bir krizin oluşmasına imkân verecektir. Ekonomide çift dipli bir resesyonun oluşması halindeki duruma, “W” tipi krizler yani çift dipli krizler olarak adlandırılır. Böyle bir durum ekonomide şu şekilde kendini gösterir; Bir ekonomi önce resesyona girer (en az üç çeyrek dönem küçülür), daha sonra resesyondan çıkıp, kısa bir süre pozitif büyüme kaydettikten sonra tam bir iyileşme sağlamadan yeniden resesyona girmesi (en az üç çeyrek dönem küçülür) durumunu ifade etmektedir. Türkiye 2018 yılında 4. çeyrekte başlayan ekonomik küçülme yani resesyon 2019 yılı 1. ve 2. Çeyrek dönemlerinde de devam etti. 2019 yılı son çeyrek dönemi ve 2020 yılı 1. Çeyrek dönem ekonomi resesyondan çıkış sinyali vererek ekonomik büyüme sağlamıştır. Ancak 2020 yılının kalan dönemlerinde yüksek düzeydeki üretim kayıplarından dolayı(gıda, tıbbi sektörler hariç) yaşanması muhtemel ekonomik resesyonlar 2., 3. ve 4. çeyrek dönem büyüme rakamlarını negatif çıkarma ihtimali yüksek gözükmektedir. Türkiye ekonomisindeki tahmini küçülmeler çift dipli kriz olarak tanımlanabilecek bir krizin oluşmasına neden olma ihtimali oluşacaktır. Özellikle ülke ekonomisinin 2020 yılı döviz ihtiyacında karşı karşıya kalınacak yetersizlikler W tipi yani çift dipli krizin oluşmasını belirleyecek en temel faktör olacaktır.

ANALİZ /// E. TÜMG. ARMAĞAN KULOĞLU : SÖYLENENLERİN TAM AKSİNE HERŞEY ESKİSİ GİBİ OLACAK


E. TÜMG. ARMAĞAN KULOĞLU : SÖYLENENLERİN TAM AKSİNE HERŞEY ESKİSİ GİBİ OLACAK

Korona virüsünün dünyayı etkisine almasının beşinci ayındayız. Sosyal açıdan büyük sarsıntılar geçirildi. Ekonomik boyutu ise ağır hasar yarattı. Anlaşıldığı üzere tam etki sağlayacak ilacın ve aşının bulunmasına daha aylar var. Bulunsa dahi bunların etkin olarak kullanılması ve sonuç alınması da zaman alacak. İyimser bir tahminle, bu arada başka bir virüsle karşılaşmazsak, bir yıl daha bu pandemiyle yaşayacağız.

Vaka sayılarında önemli bir değişiklik yok. Bilakis yer yer artış da göstermesine rağmen tedbirler gevşetiliyor. Hatta araya başka olaylar girdiğinde konunun ikinci plana itildiğini ve hatta kanıksanmaya başladığını da görmekteyiz. Bu da bize, virüs gündemden düşecek kadar etkisini kaybettiğinde, yeni bir dünya düzenine geçileceği, ülkelerin ilişkilerinin değişeceği, yeni bir yaşam tarzı oluşacağı beklentilerinin doğruyu yansıtmadığını göstermektedir.

Ülkeler arasındaki ilişkilerde değişim var mı?

Bu pandemiden en fazla etkilenen, sosyal ve ekonomik açıdan çok kayıp yaşayan ABD’nin, Çin’le ekonomik savaşında fazla bir değişiklik olmamıştır. Rusya’yla rekabetini her fırsatta uygulamayı sürdürmektedir. Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’deki politikası aynen devam etmektedir. Türkiye’yle ilişkilerinde, anlaşmazlıklarında veya Libya’da olduğu gibi, menfaati olan yerlerde işbirliğinde bir değişiklik yoktur.

Rusya’nın ve Çin’in de durumu ABD’den pek farklı değildir.

Pandemiden çok zarar gören AB ve diğer Avrupa ülkeleri de, ekonomiyi canlandırmak uğruna birçok riski göze alarak, rekabette diğer ülkelerden geri kalmamaya çalışmaktadır. Genel dış politikalarında da fazla bir değişim görülmemektedir.

Sosyal alanda ve iç politikalarda değişim var mı?

ABD’de siyahi bir insanın polis tarafından öldürülmesinin yarattığı infial yıkıcı gösterilere, hatta yağmalara sebep olmuş, olaylar dünyada da yankılanmış ve gösteriler yapılmıştır. İkinci bir siyahinin öldürülmesi olayları daha da tırmandırmıştır. Buna ABD’de yaklaşmakta olan başkanlık seçimi gerginliğinin de eklenmesi, tepkileri daha da değişik boyutlara taşımıştır.

Bu aşırı infialde, gerek ABD’de gerekse diğer ülkelerde, pandeminin insanlar üzerinde yarattığı sosyal, psikolojik ve ekonomik baskının rolünün olduğu da bir gerçektir.

Türkiye’deki iç politik gelişmelere ve konulara bakıldığında da, pandemiden dahi siyasi çıkar sağlamaya çalışıldığına şahit olunmaktadır.

Türkiye açısından bir değişim olacak mı?

Dış politika ve güvenlik konularındaki gelişmeler, pandemi başlangıcında ve devamında 1-2 ay süreyle önemini ve aktivitesini kaybetmemekle birlikte, sadece ikinci planda konuşulan konular olmuştur. Ancak daha sonra, virüs etkisini devam ettirmesine rağmen, gündemde yeniden birinci planı işgal etmeye başlamıştır.

Suriye’de kuzey bölgede ABD, otonom Kürt yönetimi kurma çabalarını PYD/YPG/PKK üzerinden sürdürmektedir. Türkiye’nin bunu önleme mücadelesi devam etmektedir.

İdlip’de değişen bir şey yoktur. Rusya destekli rejim güçleri ilerlemesini sürdürmektedir. Rusya’yla Türkiye’nin M-4 karayolundaki devriye faaliyeti göstermelikten ileri gitmemektedir. Anlaşmazlık devam etmektedir.

Doğu Akdeniz’deki deniz sahalarının kontrolü ve kullanımındaki hak arama mücadelesi ve Libya’daki girişimlerimiz başarıyla sürdürülmektedir. Ancak bunun, İsrail ve Mısır’la yapacağımız karşılıklı Deniz Alanlarının Sınırlandırılması anlaşmalarıyla taçlandırılarak bütünleştirilmesine ihtiyaç bulunmaktadır. Bu ülkelerin de anlaşmaya istekli oldukları dikkate alınmalıdır.

Libya’da Rusya’yla yaşadığımız düşünce farkı sahaya da yansımıştır. Anlaşmazlık daha da artmıştır. Bunun diğer konulara bulaşma olasılığına karşı politik tedbirlere ihtiyaç bulunmaktadır. Dışişleri ve Savunma bakanlarının Türkiye’ye ziyaretlerini ertelemeleri manidardır.

İç politikada da, ekonomik durumun yarattığı karamsarlığı kamufle etmek için yaratılan suni gündemlerle kamuoyu meşgul edilmeye çalışılmaktadır.

Görüldüğü üzere şu anda dahi değişen fazla bir şey yoktur. Gelecekte ise, “Allahkorusun” başka bir afetle karşılaşmazsak, hiç olmayabilir.

19 Haziran 2020 Yeniçağ Gazetesi

ANALİZ /// ALİCAN TÜRK : AMERİKAN (PANKREAS) GÜREŞİ


ALİCAN TÜRK : AMERİKAN (PANKREAS) GÜREŞİ

18 Haziran 2020

Yazan: Alican TÜRK, Sun Savunma Haber

11 Nisan 2017’de TELE1’de yayınlanan 5. BOYUT programına konuk olan Merkez Partisi Genel Başkanı Prof.Dr.Abdurrahim KARSLI’nın AKP ile ilgili açıklamaları hiç aklımdan gitmez…

AKP’nin kuruluş sürecinin yakın tanıklarından biri olan Abdurrahim Bey, o programda AKP’nin bir “ABD-İngiltere- İsrail projesi” olduğunun altını kalın çizgilerle çizerken, partinin kuruluş aşamasındaki toplantılara kimlerin katıldığını, görüşmelerde nelerin konuşulduğunu vs. açıklamış ve proje kapsamında AKP’ye şu 3 misyonun verildiğini söylemişti:

  1. Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) gerçekleştirilmesi,
  2. Bölgede İsrail’in güvenliğinin artırılması,
  3. İslâm’ın yeniden yorumlanmasına yardımcı olunması… Yani “ılımlı İslâm”ın yaygınlaştırılması. (1)

Karslı, işte bu 3 ana hedefi gerçekleştirmek için “iktidara engel olacak her kesimin pasifize edilmesinin” öngörüldüğünü, örneğin askerlere yönelik Ergenekon – Balyoz vb. kumpasların da bu proje çerçevesinde gerçekleştirildiğini uzun uzun anlatmıştı.

Programın yöneticisi Merdan YANARDAĞ da kendi yazdığı “Bir ABD Projesi Olarak AKP” adlı kitabında aynı konulara değindiğini, şimdi o kitaptaki görüşlerin birinci ağızdan tanıklarla doğrulanmasından duyduğu memnuniyeti vurguluyordu.

Tabii AKP’nin bir Amerikan-İsrail projesi olduğunu ilk defa dile getirenler sadece onlar değil… Çok sayıda yazar, düşünür yıllardır aynı görüşü paylaşıyor, kitaplarına aktarıyor, makaleler yazıyor. Dahası, rahmetli Erbakan bile AKP için “Amerikalıların ve Siyonistlerin kurdurduğunu” söylemiyor muydu?

Peki, şimdi işin bir başka tarafına bakalım…

AKP bir Amerikan projesiyse, FETÖ kimin projesi?

O da Amerikan projesi değil mi?

Eğer öyleyse, Amerika kendi kontrolü altında olan iki grubun gerçekten kanlı bıçaklı kavga etmesini ister mi? Veya böyle bir kavgaya seyirci kalır mı? Veya ne kadar süreyle seyirci kalır?

Bu iki gücün gerçek anlamda kavga etmesi aslında ABD tarafından planlanan projelerin sekteye uğraması anlamına gelmez mi?

Gelir tabii…

O zaman düşünüyorum da, AKP ile FETÖ’nün kavgası tam anlamıyla halk arasında “Pankreas Güreşi” olarak bilinen bir çeşit “Amerikan Güreşi” mi? Hani bir ringin içinde yapılan, tarafların birbirini kıyasıya hırpaladığı, kaldırıp kaldırıp yere vurduğu, ringin iplerine çıkıp rakibinin üzerine uçtuğu bir tür dövüş sporu (!) yani…

Aslında bilindiği üzere Amerikan güreşi bir dövüş sporu değil, bir “eğlence gösterisi”dir. Maçta sanırsınız ki her biri ızbandut gibi olan adamlar birbirinin kafasını gözünü patlatıyor, kolunu bacağını kırıyor… Yani o müsabakandan kesin bir sakatlık çıkacağını, ortalığın kan gölüne döneceğini düşünürsünüz. Ama hiç biri olmaz, onca “sertliğe” (!) rağmen bir damla kan dökülmez. Neden? Çünkü her hamle göz boyamadır, her “uçuş” tasarlanmıştır, her tekme bir senaryodur. Maçı kazanacak taraf bile önceden belirlenmiştir, fakat sonucu güreşçiler, senaryo ekibi ve yetkililer dışında kimse bilmez. (2)

İşte 15 Temmuz’dan sonraki ilk birkaç aylık kritik süreci müteakip yaşananlara bakınca “acaba AKP – FETÖ mücadelesinde bize bir Amerikan güreşi mi izletiyorlar?” diye düşünmeden edemiyor insan… Zira her şeyin “-mış gibi” yapıldığı izlenimi yaygın… Rakipler birbirini yerden yere vuruyor-muş gibi, canını çıkarıyor-muş gibi, darmadağın ediyor-muş gibi görünüyor, ama sonuçta dişe dokunur bir zarar verişten söz edemiyoruz. Sadece ortada bir tantana var. Kaç kişi bu mücadelenin ciddiyetine inanıyor?

İşin garibi, AKP – FETÖ kavgasında bir “tuhaflık” olduğunu söyleyen, hatta somut örnekler vererek bunları yazan Barış Terkoğlu’lar, Barış Pehlivan’lar, Murat Ağırel’ler ve daha birçokları cezaevini boyluyor.

Sözün özü: FETÖ’nün bir Amerikan projesi olduğunu biliyoruz. Eğer – Prof.Dr.Abdurrahim KARSLI’nın dediği gibi – AKP de bir proje ise, o zaman dört yıldır tam bir “Amerikan (pankreas) güreşi” izliyoruz demektir.

NOTLAR:

(1) Söz konusu programı aşağıdaki linkten izleyebilirsiniz. https://www.youtube.com/watch?v=xEqbuwxXyRc&t=1614s

(2) https://tr.wikipedia.org/wiki/Profesyonel_g%C3%BCre%C5%9F

ANALİZ : Geçen Yüzyılın Kavramlarıyla Düşünüp TartışMak


Geçen Yüzyılın Kavramlarıyla Düşünüp TartışMak

18 Haziran 2020

Bu ülkede hala geçen yüzyılın kavramlarıyla düşünüp tartışıyorlar. Dünya küreselleşti halen Doğu, Batı diyorlar. Bir virüs doğu batı ayrımı yapmadan bütün dünyayı terbiye etti… Fiziki olarak kağıt üzerindeki sınırları önemseyenler dijitalizmin sınır tanımayıp yatak odasına kadar girdiğini görmezden geldiler. Bugün doğu batı ayrımı değil, dijitalizmin inşa ettiği birleşik, sınırsız ve küresel bir dünyada yaşıyoruz. Dünyanın bir ucundaki kadınla diğer ucundaki erkek aracıya gerek duymadan görüşüp, konuşup, evleniyorlar. Bir zamanlar Kazanova’nın ahlaki olmayan ve sınır tanımayan evrensel zamparalığı kendi deyişiyle “dünya insanı” tanımlaması artık dijital dünyanın ahlaki kavramıdır. Geçen yüzyılın Amerikasında “Altına Hücum” eylemi dijital dünyada dakika dakika borsayla, tahville ve faize hücumla yer değiştirmiştir. Antik dünya tanrısının faiz yasağı dijital dünyanın varoluş nedeni olmuştur. Geçen yüzyılın savaşları dijital dünyanın çocuk oyunlarıdır. Kumarhaneler işlevini artık kaybetmiştir. Kerhaneler günah olduğu için değil, anlamını yitirdiği için buharlaşmıştır. Bir telefon kadar yakınımızda artık. En büyük kumar masası ceplere girecek kadar küçülmüştür. Dijitalizmin dilini çözene zenginliğin kapısı açılmıştır. İlginç para kazanma yolları, profesyonel hırsızlık, sapıklık, teşhircilik, röntgencilik, düşünce suçları dijital dünyanın olmazsa olmazı. Eskiden suçla cehalet arasında bağ kuruluyordu şimdi suçla bilgi arasında bağ kuruluyor. Bilmeyen adam suç işleyemez artık! Paranız, bankanız, işiniz, oyununuz, eğlenceniz, çan sesiniz, ezanınız mabediniz artık elinizde tutuğunuz dijital aletlerin içinde. Vatikan ile katolik ayini, Mekke’de Kabeyi tavafı aynı anda yapabilirsiniz. Ölülerin ardından yas bir siyah kurdela, taziye bir mesaj ile sınırlı. Eşiniz, dostunuz, akrabanız artık bu sanal dünyanın içinde. Çetleşmek de çiftleşmek de bu dünyada…

Sanat diyorlar, kültür diyorlar, medeniyet diyorlar, tasavvur diyorlar. Yeni bir idealmiş gibi klasik devirlerin kavramlarıyla konuşuyorlar. Oysa dünyanın on bin yıllık birikiminin tamamı dijital çağla birlikte antikite oldu. Milattan öncenin, milattan sonranın yerini dijitalizmden önce, dijitalizmden sonrası alacak. Dünyanın geleceği, yeni medeniyet tasavvuru dijital dünyanın inşa ettiği akılda saklı. Kültür artık kitap ve gazetelerden edinilmiyor. Savaşlar meydanlarda değil sığınıklarda bilgisayarın başında, parmağınızı dokundurduğunuz tuşlarla yapılıyor. Öyle ise klasik dünyanın düşünce ve kavramlarıyla değil, dijital dünyanın kavramlarıyla düşünmeliyiz. Virüs hem biyolojimizi hem dijital dünyayı tehdit eden en büyük tehlike. Bilgi bir güç geleceğin dünyasında. Şiir bitmiş, sanat evirilmiş ama bizimkiler halen şiir, hikaye ile oyalanıyor. Yüz kişinin okuduğu bir kitapla dünyayı değiştereceğini sanıyor. Oysa dijital dünyada boğazına bir polis tarafından bastırılmış bir zenci fotoğrafı paylaşıldığı anda dünyayı ayağa kaldırabiliyor. Dijitalizmin teslim aldığı yabancılaşmış, tanrısızlaşmış, yepyeni nevrozlarla yaşayan birey ve toplumun psikolojisini, düşüncesini konu edinmeyen sanat eserleri dijital dünyada yer bulmadıkça kaşılığı olmayacağı gibi kalıcılığı da olamayacaktır. Geleceğin sanatı yalnızlaşan, travmalar geçiren, tanrısız dünyayı ve insanı tanımlamak için çabalamak olacaktır. Dünya yeni tanrı ve din tavavvuruyla karşı karşıya. Şüphe edilen Tanrıyı somutlaştırmak isteyen, gökten yere indirmek isteyen gizli bir irade var. Bunu görmemek körlüktür. Freud gibi bilinçaltı ve bilnçüstünün lağım çukuruyla uğraşan bir zihniyet, inancı sorgulayan bir dünya…
Bilgi-sayarın yazılımını kim yaparsa verisini o alır. Görselliğe kim daha derin anlam yüklerse kültürü o şekillendirir. Dijital dünyanın senaryosunu kim yazarsa oyuncuları o seçer. Yeni bir dünyanın eşiğindeyiz. Medeniyet kurucu olabilmek sözcüklerle tasvir edilen bir cenneti değil, resmedilen çizilen bir cenneti vadetmeliyiz. Çünkü yeni nesil görerek inanmak, dokunarak sevmek istiyor. İnsanlık dünyevi ve maddeci bir akla teslim olduğundan hemen içine gireceği bir cennet arıyor. 1400 yıl önce Kuran sözcüklerin hakim olduğu dünyada kelimelerden meydana gelen Arap aklının alabileceği bir cennet tasviri yapmıştı. Şimdi görselliğin hakim olduğu dünyadayız. Gençler görerek inanmak istiyor. Dijitalizm insanı teskin etsin diye kendi cennetini dayatıyor. Ve insanlar bu yalancı cennette oyalanıyorlar. Onları hakikat ile yüzleştirecek inanç ve kavramlar yeniden üretilmedikçe bu oyun ve oyalanma devam edecektir…
.
Mehmet Kurtoğlu

ANALİZ : Adana mutabakatına karşı Montrö sözleşmesi


Adana mutabakatına karşı Montrö sözleşmesi

Yazan Cahit Armağan Dilek

25 Şubat 2020

İktidarın iç ve dış politikadaki başarısızlıklarına ve ülkeyi içine düşürdüğü açmazlara baktığımda, Dünya Ekonomik Forumunun Küresel Rekabetçilik Endeksinin (2019) referanslarından olan eğitimde Eleştirel Düşünme (critical thinking) endeksi aklıma geldi.

Listeye baktım. Türkiye endekste yer alan 141 ülke içinde 134. sırada. Konuyla ne ilgisi var derseniz eleştirel düşünme tanımına ve gelişmelere bakın derim.

Eleştirel düşünme akıl yürütme, analiz ve değerlendirme gibi zihinsel süreçlerden oluşan bir düşünme biçimidir. Gerekçeli bir karar verme yeteneğini ifade eder, bağımsız düşünme becerisini içerir.

Hal böyle olunca dış politikada da açmazlar, geri adımlar, U dönüşleri peşpeşe yaşanıyor.

Daha önce de yazdık. Türkiye’nin Libya’ya asker göndermesini perde arkasından teşvik eden ABD idi. Şimdi de ABD’nin Libya’ya asker göndermesi söz konusu.

Bingazi’de büyükelçisi öldürülen ABD’nin Libya travması var ama Amerikan çıkarları söz konusu olduğunda Libya’ya asker göndermekten, üs kurmaktan çekinmeyecektir.

Nitekim Libya’dan diğer ülkelerin ülkeye müdahale etmemesi için ABD’nin Libya’ya üs kurması teklifinde bulundukları açıklaması geldi.

Son haftaların sıcak gündemi İdlib bahanesiyle başlayan Türk-Amerikan ortaklığı, Suriye’den sonra Libya’da da yeniden derinleşiyor.

Hem de öyle derinleşiyor ki, ABD’nin PKK’ya 50 bin TIR silah verdiği 2-3 aydır hiç seslendirilmiyor.

Suriye politikasını Erdoğan’ın Esad ile barışmayacağı varsayımına dayandıran ABD, şimdi de Türkiye’nin İdlib’te Suriye ordusunun ilerlemesini durdurmasını gerekirse savaşmasını istiyor.

Bu hem de öyle bir istek ki Türkiye’nin İdlib’teki gözlem noktalarını tahliye etmemesini isteyenin de ABD olduğu izlenimi var bende.

Bu fotoğraf ABD’nin Türkiye’ye ortak değil taşeron muamelesi yaptığına işaret ediyor.

Eleştirel düşünüp bunun böyle olabileceğini Cumhurbaşkanına söyleyebilecek birileri var mı yakın çevresinden acaba?

İdlip’teki bu pozisyonun ve Libya’da Rusya’nın oradaki savaşı en üst seviyede yönettiğini söylemenin Türkiye’nin Suriye yanında Rusya ile de savaşa girilebileceği anlamına geldiğini birileri veya ilgili kurumlar Cumhurbaşkanına rapor edebilmiş midir?

Tam bu ortamda birkaç "tane" şehit söyleminin Türk Milletini ve şehitleri incittiği Cumhurbaşkanına söylenebilmiştir?

Sözde Suriye’de kendi topraklarını korumak ve kurtarmak için oluşturulan silahlı grupların "Libya’da ne işi var?" diye sorulup, hiçbir ülkenin yetkililerinin Libya’daki resmi askeri varlıklarını veya getirttikleri silahlı grupların Libya’daki varlığını kabul etmedikleri gibi dile de getirmediklerini, çünkü bunun uluslararası alanda bir suç olarak görülme tehlikesinin olduğu Cumhurbaşkanına hatırlatılabilmiş midir?

Bu ortamda ilerleme ivmesi yakalamış Suriye ordusu operasyonlarını Rus destekli olarak aralıksız sürdürüyor. Bu yazı hazırlanırken bile ciddi bombalama haberleri geliyordu. Yeni şehitlerimiz olabileceğinden endişe ediliyordu.

Bu bombalamalar Astana ve Soçi mutabakatlarının çoktan çöktüğünün kanıtı. Rusya, Türkiye’nin gözlem noktalarına destek ve alan hakimiyetini sağlamak maksadıyla yaptığını söylediği yeni destek konvoylarını İdlib’deki silahlı/terörist gruplara destek olarak görüyor. Ve bu desteği kesmek için konvoy rotalarını ve bazen çok yakınlarını Suriye ile birlikte bombalıyor. Keskin bir duruş gösteriyor.

Böyle giderse bir iki gün içinde M4 güneyinde kalan 10 numaralı Türk gözlem noktası ve son yığınaklarla birlikte kurulan birkaç geçici Türk kontrol noktası da Suriye ordusunun kuşatmasına girecek. Hatta kuzeyde Afrin-İdlib sınır hattının kontrolü de Suriye ordusuna geçebilir. Oradaki 1 ve 2 nolu gözlem noktalarımızda kuşatılabilir.

Buna karşılık Erdoğan’ın Şubat sonuna kadar süre eğer rejim geri çekilmezse operasyon başlatırız sözünü yerine getiremediği görülüyor. Eleştirel düşünce hakim olsaydı, sahadaki durum iyi analiz edilip tarafların imkan ve kabiliyetleri iyi değerlendirilseydi, Rusya’nın Suriye’nin yanında durmayacağı gibi yanlış bir kanıya sahip olunmasaydı Erdoğan Suriye ordusuna Suriye toprağında karşı bir harekat başlatmaktan söz eder miydi?

Sanki olup bitenler başka ülkelerde yaşanıyormuş gibi hiç ders almadan şimdi de İdlib’teki savaş durumu nedeniyle Möntrö’nün devreye sokulacağı, Türk boğazlarının Rus askeri geçişlerine kapatılacağına ilişkin sızdırmalar yapılıyor. Aklınca Rusya’ya geri adım attırılması hesaplanıyor.

Sizce Montrö kartı Rusya’ya geri adım mı attırır yoksa daha da hırçınlaştırır mı?

Sizce Montrö kartını hatırlatan kimdir? Esad ile görüşme, İdlib’te Suriye ordusunun zafer kazanmasını engelle, gerekirse savaş diyen ABD olmasın?

Rusya, Adana Mutabakatını hatırlatmıştı. ABD de Montrö Sözleşmesini hatırlatarak Rusya’ya nazire mi yapıyor yoksa başka bir şey mi?

Biri Suriye’de Suriye ile barışa ve işbirliğine yönlendirirken diğeri Suriye ve Rusya ile savaşa yönlendirmiyor mu?

Montrö kartı sızdırması Rusya’nın İdlib’te Türk birliklerini de hedef alan bombalamalarının yoğunlaşmasını tetiklemiş olabilir mi?

Eleştirel düşünce hakim olsaydı Rusya’ya karşı Montrö kartı Türkiye’nin muhtemel İdlib yol haritasında yer alır mıydı? Umarım sadece dedikodudur ve seçeneklerde yoktur.

MİT DOSYASI : HAVUZ MEDYASINDAN ODA TV ANALİZİ /// Yıldız Lokantası’nın seçkin müşterileri !


Yıldız Lokantası’nın seçkin müşterileri !

26 Mayıs 2020

Son günlerde yazdığı her satır ile gündem olmayı başaran Hakan Soylu, bu kez yine herkesin merakla okuyacağı bir analiz kaleme aldı.

İŞTE O ANALİZ

“Milli İstihbarat Teşkilatı Başkanlığı (MİT) personellerini ve operasyonlarını deşifre eden ve bundan dolayı iki personeli tutuklu bulunan ODA TV hakkında birçok analiz kaleme aldık. Bu analizimizde ODA TV’nin bilgi akışı ve akışı sağlayan politikacı, danışman, teknokrat, bürokrat, asker, polis ve avukatları incelemeye alacağız.

O konuya girmeden önce ODA TV’nin ters operasyonların merkez üssü olduğu tezimizi önceki günlerde medyaya yansıyan haberler doğruladı. Medyaya yansıyan haberlerden biri Milli İstihbarat Teşkilatı Başkanlığı (MİT) görevlileri ve ailelerinin ifşa edilmesiyle ilgili soruşturma kapsamında tutuklanan Oda TV Genel Yayın Yönetmeni Barış Pehlivan’ı cezaevinde FETÖ’den hakkında işlem yapılan Avukat Akelke Abdykalyova Onat’ın ziyaret ettiği haberiydi.

Medyaya yansıyan ikinci haber ise yine aynı şekilde ODA TV’de köşe yazıları yazan ve söz konusu MİT davasından dolayı haklarında soruşturma olan ODA TV’nin iki personelinin avukatlarının FETÖ’nün finans ayağının çok kritik isimleri olan işadamlarını da savunduğu yönündeki haberlerdi. Hüseyin Ersöz, Serkan Günel ve Kâzım Yiğit Akalan isimli bu avukatların savundukları kişiler arasında TUSKON sanıkları ile ünlü FETÖ sanıkları Kavurmacı ve Kavuk ailelerinin bulunduğu da medyadaki haberlere yansımıştı. Söz konusu avukatların ODA TV’de FETÖ ile mücadele adı altında kamuoyu oluşturup arka planda FETÖ’nün finans ayağının çok kritik isimlerinin avukatlığını üstlenmesi olayı incelemeyi ve araştırmayı hak eden bir konu olarak karşımıza çıkıyor.

Gelelim asıl konuya: Peki “Yıkıcı Ve Bölücü Medya Faaliyetleri” kapsamında ODA TV’ye söz konusu bilgilerin akışını kimler sağlıyor? Kısaca buna da değinelim. Öngörülerimize göre bu yapılanmanın birden fazla kolu olduğu görülüyor. Söz konusu akışı sağlayan politikacı, danışman, teknokrat, bürokrat, asker, polis ve avukatların kimler olduğu, casusluk suçu kapsamında hangi bilgi ve belgeleri sızdırdıkları, bu bilgiler karşılığında hangi operasyonları icra ettikleri, örtülü olarak kimlerin ne kadar kayıt dışı ve kayıtlı ödeme yaptıkları hususunda öyle tahmin ediyoruz ki devlet kayda almış ve arşivlemiştir.

Her analizimizde alışkanlık haline getirdiğimiz tamamen karakterler ve olayları hayal ürünü olarak kaleme aldığımız sürükleyici yeni bir hikaye ile analizimizi sonlandıralım.

Yıldız Lokantası

Her olayda kolaylıkla ortaya çıkan Dolunay isminde bir gazeteci hayat hikayesini değiştirecek bir telefon alır. Telefonun başucunda Taner isminde başka bir meslektaşı vardır. Taner, her olayda kolaylıkla ortaya çıkan Dolunay ismindeki bu gazeteciye bir teklifte bulunur. Konunun detaylarını görüşmek üzere Dolunay, Taner ile buluşmaya karar verir. Taner ile Dolunay alkollü bir ortamda buluşur. Yemekler yenir, içkiler içilir. Dolunay, Taner’e işi sorar. Taner ise bir lokanta açtığını, isminin Yıldız Lokantası olduğunu, yemeklerin taze ve güzel olduğunu, lokantanın ise tuttuğunu söyler. Dolunay, Taner’in neden bahsettiğini anlamaz. Taner’e sorar:

-Taner hayırdır, sen ne anlarsın lokanta işinden. Ne zaman açtın?

Taner cevap verir:

– Çok oldu açalı. Lokantanın ismi de tuttu. Yıldız Lokantası. Burada özel yemekler pişiriyoruz. Bir gelenin tadı damağında kalıyor. Tekrar geliyor. Çok para kazanıyoruz. Burada sana ihtiyacımız var.

Dolunay, Taner’in neden bahsettiğini anlamaz ve tekrar sorar:

– Taner, sen iki viski içtin, kafan güzel oldu. Şu olayı net bir şekilde anlatır mısın? Ben hiçbir şey anlamadım.

Bunun üzerine Taner konuyu açar ve Dolunay’a şunu söyler:

– Biliyorsun benim bir sitem var. Burasını bir lokanta olarak düşün. Bu lokantaya parası olmayan giremez. Karnı aç olan gelir. Parasını ödemeden de yemek yiyemez. Lokantamın müşterileri üst segment. Polis, savcı, bürokrat, teknokrat, hakim, siyasetçi ve hatta yabancı misyonlar. Burada özel yemekler pişirdiğimizi, bir tadanın bir daha o yemekleri tatmak için geldiğini ve devamlı müşteri olduğunu düşün. Bu lokantada yapılacak yemeklerin malzemesini oluşturacak senin gibi birine ihtiyacımız var. Sadece yapman gereken güzel yemeklerin servis edilmesi için malzemeleri getirip aşçıya vermen. Senin getirdiğin malzemeler ile özel yemekler pişirilecek, o yemeği yemek isteyen ise parasını ödeyip o yemeği yiyecek.

Dolunay, Taner’e konuyu anladığını söyler ve teklifi kabul eder. Aralarında söz konusu site Yıldız Lokantası olarak kalır. Bunun üzerine Dolunay, ilk olarak bir strateji üzerine çalışır. Uzun yıllardır tuttuğu ve o aşamada belirli görevlerde olan isimlerin listesini çıkarır. Bu listede savcısından tutun da askerine, polisinden tutun da üst düzey emniyet amirine, hakimden tutun da savcıya, üst düzey görevde ve emekli olan yabancı dış misyon görevlilerinden tutun da yabancı diplomatlara kadar listesini hazırlar. Ertesi gün Lokanta’ya gider ve listeyi Taner ile paylaşır. Taner söz konusu listenin üzerinden geçerken Dolunay’a bir strateji belirler. Söz konusu isimler ile her gün görüşmesini elde ettiği bilgileri kendisine aktarmasını ve hatta köşe yazısında yazması talimatı verir. Taner, üst düzey güvenlik güçlerinin dikkatini çekmemek için bütün görüşmeleri normal telefon hattı üzerinde yapmasını, sade bilgiye erişimi olan bir gazeteci olarak görünmesini ve bütün irtibatlarının açık olması talimatını verir.

Dolunay bu talimat doğrultusunda yıllarca çoğu üst düzey yönetici ile telefon görüşmesi ve randevu sistemi ile normal hatlardan arayarak iz bırakır. Telefonda hal hatır ve gündeme dair gazetecilerin soracağı soruları sorarken, arka planda devletin gizli bilgi ve belgelerini, operasyonlarını öğrenir. Bunları Taner ile başka iletişim kanalı kullanarak paylaşır. Taner ise bu bilgi ve belgeleri lokantanın özel müşterilerine servis eder. Dolunay bilgi getirdikçe, lokantanın müşterileri her geçen gün artar. Müşterilerin kimisi bavul dolusu para verip lokantayı o gün yemek servis edilmemesi için kapatır, kimisi ise lokantanın menüsüne yeni yemeklerin pişirilmesini ister.

Dolunay’ın bu sistemi yıllarca işler. Sistem işledikçe bilgi ve belgeler akmaya devam eder. Dolunay bir hafta sonu gezerken bir kitapçıya uğrar. Bu kitapçıda Muharrem KARABAY’ın yazdığı Aşkı Üveysi isminde üç ciltlik bir kitap alır. Sonrasında eski bir plakçıya girer. Mualla Şentop’un “Seni gönlüme yazdım” kaset çalarını alır. Muharrem Karabay’In Aşk-ı Üveysi kitabından çıkardığı notları Taner ile paylaşırken, Mualla Şentop’un kaset çalarını da dinlemeye devam eder.

Hakan SOYLU

ANALİZ /// GÜRSEL TOKMAKOĞLU : Fenomenolojiyle Gelecek İnşası


GÜRSEL TOKMAKOĞLU : Fenomenolojiyle Gelecek İnşası

COVID-19 ile birlikte sosyo-ekonomik yaşamda el freni çekildi ve dünya kendini sorgulamaya başladı. Peki kısa, orta ve uzun vadede olacaklar neler? Bu analizi yaşanan 11 Eylül, Avustralya büyük yangını ve pandemi fenomenolojisiyle ele alacağım. 2008 krizinin ve Ticaret Savaşı’nın konuya ilişkin değerlendirmesini yapacağım.

Dani Rodrik, dünya ekonomisinin kaderini virüse değil, nasıl tepki vermeyi seçtiğimize bağlıyor. Böyle de açıklanabilir, ama asıl olan insanlığın çizdiği bir ilerleme yolu ve bunu belirginleştiren bir metodunun varlığıdır.

Sadece ekonomiye ve politikalara bakarak neler olabileceğini kestirmeye çalışmaktansa, insanlığın ilerleme metoduna bakmanın daha sağlıklı olacağına inanıyorum. Elbette insanlık toplu refleks gösterir büyüklükteki bir fenomenle karşı karşıya kalınca, bunu mevcutlar, etkiler ve beklentiler üzerine koyarak bir analiz yapıyor, sonra da sonuçlar çıkarıyor. Kolay olan bu!

Eğer fenomenin kaynağı hakkında emin olunacak biçimde bir sebep-sonuç ilişkisi kurmakta eksiklik var ise onun meydana getirdiği etkiler üzerinden bir yapı inşa etmek ne derece doğru olabilir? Bu tartışmalıdır. Eğer bu tartışmayı bitirmeden geleceği işaret eden türden yargılar ifade ediliyorsa, o zaman şöyle anlıyorum, yazar görülmesi istenenleri kendi tarzıyla anlatıyor.

Bunun en iyi örneğin 11 Eylül fenomenidir. Olay oldu ve peşinde George W. Bush hemen açıkladı, radikal İslami teröre karşı küresel savaş ilan ediyorum diye. Ama insan nüfusunun neredeyse üçte birini kapsayan büyüklükteki coğrafyada yaşayanlar olarak bizler henüz 11 Eylül’ü bu COVID-19’daki kadar tartışmamıştık. Olaydaki her nokta kabul edildiği üzere idi. Ama ondan sonra terör örgütleri sağanağı vesilesiyle Afganistan’dan Fas’a kadar bölgede yeni bir düzen inşası süreci yaşandı.

11 Eylül’de ekonomik kriz yoktu, yıkım vardı ve bu yıkım bilakis küresel ekonomiyi canlandırdı. Ekonomistler bir tez ileri sürmediler. Ama sonuçta tırmanan bir ekonomik yozlaşma sayesinde, ABD kaynaklıdır, 2008 krizi yaşatıldı dünyaya. Bu başlatılan terör savaşıyla ilgili olarak 2001-2020 yılları arasında ne kadar insan kaybı var? Milyon mertebesinde. Peki, bir savaş başlatıldı dendi, buna karşılık bittiği söylendi mi? Hayır, yirmi yıldır savaş sürüyor ve kimsenin ses çıkardığı yok. Hatta adını Uzun Savaş veya Sonu Gelmeyen Savaş şeklinde hafızalara kazıdılar bile. Demek ki 11 Eylül fenomeni yerleşik bir fikir kaynağı olmuş!

COVID-19 pandemisinin sağlıkla ilgili kısmına değinmeyeceğim. Sosyo-ekonomik yaklaşımlarla ilgileneceğim. Bu başlık altında bugüne dek konu edilenlere tekrar bakalım. 2008 ekonomik krizinin olumsuzlukları henüz etkisini sürdürmekteydi. Üstelik dünyada bir Ticaret Savaşı vardı. Yanı sıra diğer savaş türlerini sıralamayayım. Herkes bekler oldu, bu ekonomik model artık doygun hale geldi ve bir şekilde değişmeli diye. Ama uzmanlar bunun hangi olaydan sonra ve kısa bir süre içinde mümkün olabileceğini açıklayamıyordu. Bütünüyle insanlığı bir değişime sürükleyeceğini net bir senaryo ile belirginleşmiyordu.

Hatta Dördüncü Sanayi Devrimi konuları ele alınıyorken, bazı meslekler sonlanacak, yıldızı parlayacak iş kolları şunlar olacak şeklinde bilgimiz de oldu. Ama zamanını sorsalar, kimse tam olarak yarın diyemezdi.

Böyle bir durumda, örneğin Aralık 2019 başında, bir ekonomiste senaryo nasıl olur diye sorsanız, ne karşılık verirdi? Ancak, biri çıksa da bu gidişata bir düzen getirse, diyebilirdi. Kim, ne zaman, nasıl yapacak? Soru bu zaten. O ekonomiste ne zaman diye sorunca, belki beş, belki on yıl sonra şeklinde cevaplardı herhalde. Kesinlikle üç-beş gün sonra asla demezdi. Konu malum, herkesin cebini, borcunu, ekmeğini, geleceğini, planlarını ilgilendiren, çok karmaşık bir çıkar piyasası ile yüklüyken, bunu üç-beş gün diye söylemek sadece bir faraziyedir. Ancak Ocak 2020’de her dili olan söylemeye, kalemi olan yazmaya başladı, postcorona diye. Fırsat çıkagelmişti. Ne tesadüf, öyle değil mi? Tam beş aydır, Ocak-Mayıs dönemi, yazılıp çizildiğine, yayınlar, konferanslar yapıldığına göre, hem de ne fırsat öyle değil mi?

Yakın zaman önce yaşanan bir doğa olayı aklıma geldi. Avustralya’nın tamamını içeren ve aylarca süren büyük yangını birileri çıkarmadı. Bu çaptaki bir yangın dünyada neredeyse pandemi gibi az görülen bir fenomendir.

Şimdi soracaksınız herhalde, insanlığın çizdiği yoldaki metodun karşılığı böylesi bir pandemi miydi diye. Birikim sözcüğü bunu açıklayabiliyor mu dersiniz? Biriken ne o zaman? 1) Ekonomide doygunluk, 2) Dördüncü Sanayi Devrimi, 3) küresel plütokrasinin beklentileri ve 4) Wuhan’daki laboratuvarın bu konuda çalışıyor olması.

Bu dört konu üst üste gelince geçerli bir metot ortaya çıkıveriyor ve yol kendiliğinde çiziliyor olsa gerek! Bu bir plan mıdır? Hayır. Plan olmasına da gerek yok. Dünyada kendiliğinden olan bir fenomen her nasıl gerçekleşiyorsa, bu da öyle bir şey! Üst üste çakışan olayların neticesinde bir zorlama.

Burada en kritik olan zorlayıcı ise küresel plütokrasidir. Bu bir gerçek ve dolayısıyla fenomenin doğal açıklamasında yeri var. Çünkü bu küresel plütokrasinin zamanı ve mekânı sıkıştırmasındaki etkisi görülür bir gerçektir. Aslında küresel ekonomide gelinen noktanın sıkışması da IV. Sanayi Devrimi için teknolojik yatırımlara verilen destek ve öncelikler de Wuhan’daki Viroloji Laboratuvarı’na çalışılsın diye verilen program ve ödenek de küresel plütokrasiyle açıklanabilir.

O zaman 11 Eylül için de benzer bir ifade kullanılabilir mi? Neden olmasın? İnsanlık yol haritası çizdiğinde böyle olur.

Şimdi başka bir noktaya geldik. 11 Eylül, yirmi yıldır etkisini sürdüren peşi sıra değişik etkiler yarattı ise pandemi de öyle düşünülebilir mi? Tam da öyle, önümüzdeki onlarla ifade edilecek yıl içinde çok şey değişecek. Biz bunlara kısa, orta ve uzun vade diyeceğiz, bildik prosedürle. En sonunda ne inşa edilecek o halde? Küresel plütokrasi. Elbette neoliberal uygulamalar üzerine çalışılacak ve ekonomide yeni performans kriterleri ve standartlar üzerine belirginleşen hususlar olacak. Elbette bütün bunlar postkapitalist bir düzeni kuvvetlendirecek. Tamamına Küresel Çağ diyeceğiz.

Kısa vade malum, herkes can derdinde, yaralar sarılacak, pansuman tedaviler harekete geçirilecek. Sağlıkta yeni düzenlemeler, ekonomide mahsuplaşmalar, borçlar, temerrütler, krediler, siyasette seçimler olacak. Hukuk sistemi devreye girecek, arabulucular da devrede olacak. Devlet organizmasına yeni sorumluluk ve yükümlülükler verilecek. Bu geçici bir kaotik düzen olarak açıklanabilir. Hem bir nedeni daha var, orta vadede gelecek olan yeni sistemleşme politikalarına dönük itirazların azaltılması da göz önünde tutulacak. Kısa vade dediğimiz konu yukarıda açıkladığımız on yıllar dediğimiz süreyi bütünüyle içine alır. Orta vadeden de başlangıç zaman dilimi o yeni küresel sistemin oturması açısından kullanılır.

Orta ve uzun vadede küresel arz-talep dengeleri tekrar düzenlenmiş olacak. Yeni iş kollarının ve iş yapma biçimlerinin yerleşmesi süreci bittiğinde bu arz ve talepteki yeni usullere göre bir sosyo-ekonomik yapılanma ve bununla bağlantılı olarak, hükümetlerin küresel hesap yöntemleri ile daha belirgin biçimde denetlenmesi yolu sistemleşmiş olacak. Ekonomiler şimdiki gibi büyük büyüme oranlarına açık değil, küresel anlayışla ve belli bir mantıkla büyüme yolunu seçecek. Küresel ekonomik kilitlenmelere müsaade edilmeyecek bir düzen kurulacak. Dış kaynak kullanma ve ödeme biçimleri bütünüyle düzenlenecek. Sebebi, üretilecek mal ve hizmetin sonuca etkisi göz önünde tutulacak olmasıdır. Sonuçta üretimin verimliliği, esnekliği ve güvenirliği esas olacak. Sürdürülebilirlik temel bir faktör olarak hesabın içinde bulunacak. Yeşil enerjiye önem artacak. Küresel kapsayıcılık ilkesi benimsenecek. Devlet gibi organizasyonların temel görevi uzlaştırıcılık olacak. Sosyal düzende David Chaney’in işaret ettiği gibi, “türdeş” olunacak. Türdeşten kasıt şöyle: Birbirinden tamamen farklı bir grup, şey ya da sürecin, paylaştıkları bir ortak nokta aracılığıyla bir araya gelerek, ortak bir kimlik duygusu oluşturmalarıdır. Çoktan türdeş olma sürecine girdik bile, ama daha fazla nüfus ve belli unsurlar olması gerekiyor. Örneğin henüz parada türdeş olamadık, beklenen bir konu. Büyük nüfus küresel mega kent merkezlerinde birikecek. Bunların etrafındaki varoşlarda yaşam başka akacak. Varoşlar ile devletin hâkim olduğu diğer alanlar (mesela tarım alanları, ormanlar, vs.) hükümetlerin asıl ilgilendiği alanlar olurken, mega kent yönetimlerinin küresel ağ ile birbirleriyle irtibatta olmaları önemli görülecek. Özellikle varoşlar küresel güvenlik sistemleri ile kontrol altında tutulacak.

Gürsel Tokmakoğlu

ANALİZ /// ARSLAN BULUT : DARBE, ÖYLE DEĞİL BAKIN NASIL OLDU ????


ARSLAN BULUT : DARBE, ÖYLE DEĞİL BAKIN NASIL OLDU ????

09 Mayıs 2020

CHP Parti Sözcüsü Faik Öztrak, “Sağlık Bakanlığı, liglerin 12 Haziran’da yeniden başlaması konusunda bakanlığın ya da Bilim Kurulu’nun herhangi bir önerisi ya da katkısı olmadığını ifade etti. Türkiye Futbol Federasyonu kendi özgür iradesi ile ligleri başlatma kararı alıyormuş. Sorumluluk federasyondaymış. TFF, devlet içinde devlet de bizim mi haberimiz yok?” dedi.

Öztrak, “Eğer salgından çıkış böyle yönetilecekse, isteyen istediği gibi özgür iradesiyle hareket edecekse bu Bilim Kurulu neden var? Sağlık Bakanlığı neden var, bakan olarak siz neden varsınız? Yarın, restorant, kafe ve eğlence mekanı sahipleri kendi özgür iradeleri ile işe başlamak isterse ne diyeceksiniz?” diye sordu.

Öztrak, “Diğer bir garabet de Saray hükümetinin salgından çıkış stratejisi kapsamında AVM’lerin 11 Mayıs’ta açılacağına yönelik açıklaması oldu. Sağlık Bakanı’nın ‘Bunları biz kapatmadık ki biz açalım’ şeklindeki muğlak ifadelerinden, kararın Bilim Kurulu’nun Saray hükümetine yaptığı tavsiyeler arasında olmadığı ortaya çıktı.” dedi.

***

Öte yandan, sosyal medyada, Furkan Derneği, “Cami ve Cuma namazlarını bu kadar önemsiz mi görüyorsunuz? Şartlar her yer için uygun hâle getiriliyor da bir tek camiler için mi uygun değil? AVM’lerin sahibi var da camileri sahipsiz mi buldunuz? Diyanet işleri neden camilere sahip çıkmıyor?” diye mesaj yayınladı.

Mücahit Avcı imzalı başka bir mesajda “Ligleri başlatmak TFF’nin kendi kararıdır bizi bağlamaz, AVM’leri açmak yönetimlerin kendi kararıdır bizi ilgilendirmez! CHP’li belediyeler korona virüs sürecinde karar alınca; ‘Kime sordunuz? Devlet içinde devlet misiniz siz?’ diyordunuz. TFF ve AVM’ler devlet içinde devlet mi?” deniliyor.

Ünlü şarkıcı Semiha Yankı da öfkeli: “Deniz kenarında yürümek yasak… AVM açık… Deniz kenarında ya da sahil kasabalarında lokantalar kapalı AVM’ler açık… Bu nasıl bir iş anlamak mümkün değil… Kapalı alanlar açık, açık hava mekânları kapalı… Aklıma mukayyet olun…”

***

Bütün bunlar yetmezmiş gibi, “Devlet içinde devlet”e örnek gösterilebilecek bir de yönetmelik yayınlandı.

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu, “Finansal Piyasalarda Manipülasyon ve Yanıltıcı İşlemler Hakkında Yönetmelik” yayınladı. Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren yönetmelikte “Bir finansal aracın arzına, talebine veya döviz kuru ve faiz dahil fiyatına ilişkin yanlış veya yanıltıcı izlenim uyandıran ya da uyandırabilecek olan ya da bu fiyatın anormal veya yapay düzeyde tutulmasını sağlayan ya da sağlayabilecek olan yanlış veya yanıltıcı bilgi veya söylentileri, internet dahil herhangi bir kitle iletişim aracı yoluyla ya da başka bir yolla yaymak” manipülasyon kapsamına alındı.

Oysa Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu’nun, basın özgürlüğünü denetleme ve düzenleme yetkisi yoktur. Anayasa ve yasayla düzenlenen bir konuda, BDDK’nın hüküm vermesi söz konusu bile edilemez ama ediliyor.

Bari, Futbol Federasyonu da bir yönetmelik yayınlasın ve “futbol maçları öncesinde maç sonuçları ile ilgili tahminde bulunmak şike kapsamına alınmıştır” desin bari…

***

Devletin çivisini gerçekten çıkardılar ama kendileri de raydan çıktı, uçuruma gidiyorlar, haberleri yok…

Tabii iktidarın raydan çıktığını söylemek de “darbe çağrısı yapmak” diye nitelendirilmezse…

15 Temmuz darbe girişimini lehine kullanarak, usulsüz oylama yaptırarak ve milletvekilleri üzerinde baskı kurarak, şaibeli bir referandum yaparak devletin sistemini değiştiren, demokrasiden “ılımlı otokrasi”ye geçen ve basın üzerinde hapis, para cezası gibi tahakküm yöntemleri uygulayan iktidar, bu şekilde özgürlüklere vurduğu darbeyi, muhalefeti darbecilikle suçlayıp kapatmaya çalışıyor.