ATATÜRK VE TÜRK MİLLİYETÇİLERİ DOSYASI /// MUSTAFA SOLAK : Atatürk Abdülhamitçi miydi ???


MUSTAFA SOLAK : Atatürk Abdülhamitçi miydi ???

Gazeteci Nagehan Alçı da Atatürk-2. Abdülhamit ilişkisine girince yazmak şart oldu. Çünkü ülkemizde tarihçilik veya tarihle ilgili söz söylemek öyle basit ki. Arşiv, kitap, gazete, dergi incelemeye gerek yok. Araştırma yapmadan kendi fikrimize uygun kişileri referans vererek “işte budur” demek adet oldu. Nagehan Alçı gazetedeki köşesinde şöyle yazdı:

“Sultan Hamid-Kemal Paşa zıtlaştırması da esasen tamamen kurgu bir hadisedir. Yalçın Küçük’e göre Atatürk bir Hamitçidir.”[1]

İsmet Bozdağ “Sultan Abdülhamid’in Hatıra Defteri” adlı kitabında Çanakkale Zaferinden dolayı Atatürk övgüsü 2. Abdülhamit’in ağzından şöyle aktarmaktadır:

“Bu büyük zaferi Mustafa Kemal adında bir miralay kazandı” diyor. Hatta şunu da söylüyor: “Çanakkale’de İngiltere ve Fransa gibi iki büyük devletin ordusunu ve donanmasını durdurdu. Yüz geri etti.”

Hatta 2. Abdülhamit oğlu Abit Efendi ile Atatürk dost olduklarını, Mustafa Kemal Paşa, kendisine iki ceylan yavrusu hediye ettiğini, bundan memnun olduğunu belirtir. Atatürk devamla şunları der:

“Devletimin yüzünü ağartmış bir Paşa’nın Abit Efendi’ye yakınlık göstermesi bir şahsiyeti olduğunu anlatıyordu. Oğluma münasip bir mukabelede bulunmasını hatırlattım. Biraz vakti halim olsa ‘bir altın saat’ diyecektim ama hem dedikodusundan çekindiğim hem oldukça müzayeka (geçim sıkıntısı) olduğum için bir şey söylemedim.

Bir daha arkadaşına gelecek olursa, haber ver, ben de göreyim, demekle iktifa ettim (yetindim).”

Bir padişah geçim sıkıntısı çekiyor demek! Üstelik de dedikodu olacağından çekiniyor! Örneğin kendisine bağlı olduğu için eğitimsiz askerlere paşalıklar dağıtırken dedikodudan çekinmiyor muymuş?

Atatürk, tahttan indirilen 2. Abdülhamit’in kaldığı Beylerbeyi sarayına gitmiş. 2. Abdülhamit şöyle anlatmış:

“Gerçekten bir defa daha gelmiş, bana haber verdiler. Sırtında bir pelerin vardı ve arkadaşına veda ediyordu. Uzaktan yüzünü iyice seçemedim ama, sıradan askerlere benzemiyordu; tehlikeli bir sükûneti vardı. Enver Paşa’nın kendisinden niçin çekindiğini o zaman anladım. Bunu, Talât Paşa tutuyormuş!.. Bunlar küçük şeyler!..

Çanakkale’de İngiltere, Fransa gibi iki büyük devletin ordusunu ve donanmasını durdurdu, yüzgeri ettirdi ya, bana lâzım olan odur! Muvaffakiyeti için dua ettim.”[2]

Peki Sultan Hamid-Kemal Paşa zıtlaştırması kurgu mu?

Atatürk aslında Hamitçi mi?

Abdülhamit’in Atatürk’ü övdüğü doğru mu?

Çanakkale kara savaşlarında düşman ordularını defalarca durdurdu ama denizdeki yararlığı sınırlıdır. Atatürk karacı bir subaydı. Düşman donanmasını durdurması diye bir şey söz konusu değil. Olayları takip eden, üstelik de kendisini Şam’a süren 2. Abdülhamit bunu bilir.

Atatürk döneminin gazetecilerinden Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu yazılarında 2. Abdülhamit’i eleştirince Atatürk’ün kendisini Çankaya Köşkü’ne davet ettiğini belirtir. 1937 yılındaki görüşmelerinde Atatürk kendisine şunları söylemiştir:

"Abdülhamit, o devrin dünya devletleri arasında, en büyük siyaset dahilerinden biriydi. Hangimiz onun yerinde olsaydık, onun yaptıklarını yapamazdık. O dehası ve ince siyaseti ile, çoktan çökmüş olan Osmanlı İmparatorluğu’muzu tam 33 sene ayakta tuttu. İttihat ve Terakki onu devirdikten sonra, hürriyet, müsavat, uhuvvet (özgürlük, eşitlik kardeşlik) gibi, Masonik sloganlarla Balkanlardaki bütün etnik unsurları birleştirdiler. Onlar da birleşince, bize karşı Balkan Savaşı’nı başlattılar.”[3]

Atatürk “hürriyet, eşitlik, kardeşlik” sloganını Masonik slogan olarak düşünebilir mi?

Atatürk aksine bu ilkeleri sağlamak üzere 2. Abdülhamit’e karşı mücadele etti. Atatürk’ün sözleriyle göstereceğim.

Etnik unsurların birleşmesinde sadece bu sloganlar etkili olabilir mi?

Yoksa Fransız Devriminden beri gelişen milli devlet algısını dikkate katmak gerekmez mi?

Yunanlar, Bulgarlar, Sırplar bağımsızlıklarını, özerkliklerini İttihat ve Terakki’den önce elde ettiler. Balkan topraklarının önemli kısmı İttihat ve Terakki’den önce elden çıktı.

Gerçekler

Atatürk 2. Abdülhamit hakkında herhangi bir yerde bu sözleri söyledi mi?

Araştırmalarımda bu iddiaları doğrulayacak bir hususa rastlamadım. Aksine Atatürk’ün 2. Abdülhamit karşı mücadelesi, tepkisi söz konusu.

Atatürk, annesi Zübeyde Hanımın ölümü üzerine Karşıyaka’da mezarı başında 27 Ocak 1923’te yaptığı konuşmada annesinin Abdülhamit yönetiminin sonucu acılar çektiğini vurguluyor:

“320 [1905] tarihinde mektepten henüz erkânıharp yüzbaşısı olarak çıkmıştım. Hayata ilk adımı atıyordum. Fakat bu adım hayata değil, zindana tesadüf etti. Hakikaten bir gün beni aldılar ve müstebit (zorba, baskıcı) idarenin zindanlarına koydular. Orada aylarca kaldım. Validem bundan ancak hapisten çıktıktan sonra haberdar olabildi. Ve derhal beni görmeye koştu. İstanbul’a geldi. Fakat orada kendisiyle ancak üç beş gün görüşmek nasip oldu. Çünkü tekrar müstebit idarenin hafiyeleri, casusları, cellatları ikametgâhımızı sarmış ve beni alıp götürmüşlerdi. Validem ağlayarak arkamdan takip ediyordu. Beni sürgün yerime götürecek olan vapura bindirilirken benimle görüşmekten men edilmiş olan validem göz yaşlarıyla Sirkeci rıhtımında elemler ve kederler içinde terk edilmiş bulunuyordu.”[4]

Atatürk konuşmasında Abdülhamit tarafından Şam’a sürgün edilmesinden bahsediyor. Atatürk hürriyet, eşitlik, kardeşlik ilkeleri etrafında 2. Abdülhamit’e karşı mücadele etmiştir. Öğrencilik sıralarından beri Abdülhamid idaresine son vermek düşüncesi vardır. Bu yüzden 2. Abdülhamit’in hafiyelerince takip edilmiş, zindanda aylarca kalmış ve Şam’a sürülmüştür. Atatürk 31 Mart Olayı’ndan sonra Rumeli’den İstanbul’a gelip Abdülhamid’in iktidarına son veren Hareket Ordusu’nun subaylarındandır. Atatürk 1927 yılında mecliste Nutuk adlı eserini okurken “Efendiler, muhtelif vesilelerle işitmiş olacağınıza şüphe yoktur ki, ben erkânıharp yüzbaşısı olur olmaz, Sultan Hamit tarafından Suriye’ye sürüldüm”[5] diye belirtecekti. Atatürk Suriye Başbakanı Cemil Mardam ve Adil Arslan ile görüşmelerinde de “Gençliğimde Şam’da bulundum. Sürgün olarak, Abdülhamit zamanında. Suriye’nin daha birçok şehirlerinde de yaşadım”[6] diyecektir.

Atatürk, Abdülhamit yönetimine karşı mücadelesini ve nedenlerini Vakit gazetesi yazarı Ahmet Emin Yalman’la yaptığı 24 Aralık 1921 tarihli görüşmesinde şöyle anlatmıştır:

“Harbiye senelerinde siyaset fikirleri baş gösterdi. Vaziyet hakkında henüz nüfuzlu bir bakış hasıl edemiyorduk. Sultan Hamid devriydi. Namık Kemal Bey’in kitaplarını okuyorduk. Takibat sıkı idi. Çoğunlukla ancak koğuşta yattıktan sonra okumak imkânını buluyorduk. Bu gibi vatanperverane eserleri okuyanlara karşı takibat yapılması, işlerin içinde bir berbatlık bulunduğunu hissettiriyordu. Fakat bunun mahiyeti gözlerimiz önünde tamamıyla billurlaşmıyordu. Erkânıharp sınıflarına geçtik. Alışılmış olan derslere iyi çalışıyordum. Bunların üzerinde olarak bende ve bazı arkadaşlarda yeni fikirler peyda oldu. Memleketin idaresinde ve siyasetinde fenalıklar olduğunu keşfetmeye başladık. Binlerce kişiden ibaret olan Harbiye talebesine bu keşfimizi anlatmak hevesine düştük. Mektep talebesi arasında okunmak üzere mektepte el yazısıyla bir gazete tesis ettik.”[7]

Makedonya’da cemiyetin şubesini açmak için gizlice Şam’dan Selanik’e gitmiştir. Afet İnan’ın da belirttiği gibi Atatürk “Harp Akademisi’nden çıkar çıkmaz 5. Ordu’ya sürülmüş”, Şam’da Atatürk Dr Mustafa’nın evinde Vatan ve Hürriyet Cemiyeti’ni kurmuş ve cemiyeti Cemiyeti’ni Makedonya’ya yaymayı düşünüyordu. Bu amaçla Selanik’e vardığında İnan, Selanik’te cemiyetin kurulmasını da şu şekilde anlatmaktadır:

“Şimdi hafif bir merasim işi kalmıştı: Komiteye sadakat yemini!

Mustafa Kemal bu yeminin silah üzerine yapılmasını teklif etti; çünkü, inkılabın yürüyebilmesi için icabında müracaat edilecek vasıta yine silahtı. Silah sözü üzerine pijamalı Edebiyat Hocası cebini yoklarken Mustafa Kemal, Topçu Subayı Hüsrev’e dönerek ‘Silahın var mı?’ dedi. Hüsrev ‘Var efendim’ cevabıyla tabancasını çıkardı.

Mustafa Kemal tabancayı aldı ve masanın üstüne koydu.

‘-Arkadaşlar’ dedi, ‘inkılap için bu silah üzerine yemin ediyoruz, unutmayınız ki, burada birbirimize verdiğimiz söz inkılap sözüdür; ve onun olması için icabında silah kullanmaktan da çekinmeyeceğiz! ‘ “[8]

Bu toplantıda yer alan Hüsrev Sami Kızıldoğan da Afet İnan’ın yazarak o gün yaşananları şöyle açıklamaktaydı:

“Kahveler içildikten, Hakkı Baha ile bazı latifeler yapıldıktan sonra Mustafa Kemal oturduğu koltuktan doğrularak ağır ve vakur bir sada ile ‘Arkadaşlar’ dedi, ‘bu gece burada sizleri toplamaktan maksadım şudur:

Memleketin yaşadığı vahim anları size söylemeye lüzum görmüyorum. Bunu hepiniz idrak ediyorsunuz. Bu bedbaht memlekete karşı mühim vazifelerimiz vardır. Onu kurtarmak yegâne hedefimizdir. Bugün Makedonya’yı ve tekmil Rumeli kıtasını vatan camiasından ayırmak istiyorlar. Memlekete yabancı nüfuz ve hâkimiyeti kısmen ve fiilen girmiştir. Padişah zevk ve saltanatına düşkün, her alçaklığı yapacak iğrenç bir şahsiyettir. Millet zulüm ve istibdat altında mahvoluyor. Hürriyet olmayan bir memlekette ölüm ve yok olma vardır. Her ilerlemenin ve kurtuluşun anası hürriyettir. Tarih bugün biz evlatlarına bazı büyük vazifeler yüklüyor. Ben Suriye’de bir cemiyet kurdum. İstibdat ile mücadeleye başladık. Buraya da bu cemiyetin esasını kurmaya geldim. Şimdilik gizli çalışmak ve teşkilatı yaymak zaruridir. Sizden fedakârlıklar bekliyorum. Kahredici bir istibdada karşı ancak ihtilal ile cevap vermek ve köhneleşmiş olan çürük idareyi yıkmak, milleti hâkim kılmak, kısaca vatanı kurtarmak için sizi vazifeye davet ediyorum.”[9]

Daha da örnek verilebilir ama bu kadarı Atatürk’ün ve Abdülhamit’in hatıraları diye sunulan bilgilerin yanlışlığını ortay koymak için yeterlidir diye umuyorum.

MUSTAFA SOLAK

[1] Nagehan Alçı, “RTÜK Başkanı’ndan gelen telefon ve muhalif kanalların durumu“, Habertürk, 4.7.2020, erişim tarihi 4.7.2020, https://www.haberturk.com/yazarlar/nagehan-alci/2733440-rtuk-baskanindan-gelen-telefon-ve-muhalif-kanallarin-durumu

[2] İsmet Bozdağ, Sultan Abdülhamid’in Hatıra Defteri, Pınar Yayınları, 6. Basım, İstanbul, 1985, s.158-159.

[3] Necati Aydın,

“Abdülhamit En Büyük Siyaset Dâhilerinden Biriydi”, Önce Vatan,

6.6.2017, erişim tarihi 5.7.2020, https://www.oncevatan.com.tr/abdulhamiten-buyuk-siyaset-dhilerinden-biriydi-makale,39040.html.

[4] Hâkimiyeti Milliye, 29 Ocak 1923, No: 725, s.1-2; Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri İzmir Yollarında,Matbuat Müdüriyeti Umumiyesi Neşriyatı, İstihbarat Matbaası, Ankara, 1923, s.51-53; Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri II, Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Yayınları, Ankara, 1959, s.74-76.; Atatürk’ün Bütün Eserleri (Atabe), c.14, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2014, s.393-394.

[5] Atabe, c.20, s.248.

[6] Atabe, c.30, s.122.

[7] Ahmet Emin, "Büyük Millet Meclisi Reisi Müşir Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerinin Tarihçe-i Hayatı",

Vakit, 10 Ocak 1922; Atabe, c.12, s.162.

[8] Âfet (Türk Tarih Kurumu Asbaşkanı), “Atatürk’ü Dinlerken: Mukaddes Tabanca”, Belleten, 1 Ekim 1937, c.1, Sayı: 3-4, s.605-610; Ulus, 19 Mart 1938, s.1, 8; Ülkü, Nisan 1938, c.11, Sayı: 62, s.97-101; Afetinan, Atatürk Hakkında Hâtıralar ve Belgeler, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 1959, s.49-55; Atabe, c.30, s.21-25.

[9] Hüsrev Sami Kızıldoğan, "Vatan ve Hürriyet = İttihat ve Terakki", Belleten, 1 Ekim 1937, c.1, Sayı: 3-4, s.619-625. Ayrıca bkz. Ulus, 20 Mart 1938, s.1, 8; Atabe, age, s.28.

ATATÜRK VE TÜRK MİLLİYETÇİLERİ DOSYASI /// SONER YALÇIN : BAK SANA NE ANLATACAĞIM. . ?


SONER YALÇIN : BAK SANA NE ANLATACAĞIM. . ?

Bu yazacaklarımı MHP’nin “parti okulu“nda bulamazsın. Unutturdular sana çünkü…

Gagavuz Türk‘ü Hıristiyan’dır. Yunanistan’daki Karaman Türk’ü de Hıristiyan’dır…

Karaim ya da Hazar Türk’ü Yahudi‘dir…

Altaylar Tengrici’dir…

Saha-Yakut Türkleri Şaman‘dır…

Uygur Türk‘ünün kimi Budist’tir…

Azerbaycan Türk’ü ya da İran’ın Azeri Türk’ü Şii‘dir…

Anadolu Türkmen‘i Alevi’dir…

Ne sandın?…

Türk milliyetçisi” denilince aklına sadece Müslüman Sünni mi geliyor?…

Türk milliyetçiyiz” diyerek kimin ahlakını kime dayatıyorsun?…

Bak kardeşim !…

Dünyada ilk “Türk Derneği” Macaristan-Budapeşte’de 1908 yılında açıldı.

Üniversitelerde ilk Türkoloji kürsüsü 1870 yılında Budapeşte’de kuruldu…

Macar Türklerini bilir misin?…

Turan fikrinin nereden doğduğunu sanıyorsun?…

Bugün…

Sadece Devlet Bahçeli‘yi bilmekle olmaz…

Gabor Vona‘yı da bileceksin!…

Hâlâ Necip Fazıl mı okuyorsun?…

Oysa Attila Jozsef‘i okumalısın!…

Hadi Yusuf Akçura’yı Sultan Galiyev’i bildiğini düşüneyim; Turar Rıskulov‘u ya da Ethem Nejat‘ı bilir misin?…

Sahiden “sağ” nedir “sol” nedir hiç kafa yordun mu?…

Tarihindeki Türk milliyetçi hareketler sömürgeciliğe karşı çıkarken senin neoliberalizme/ vahşi kapatilizme karşı neden hiç sesin çıkmıyor?…

Evet sen kardeşim!…

Türk milliyetçileri” adını kullanarak kimin ahlakını kime dayatıyorsun?…

Kızma bana !…

Bak sana bir Türk efsanesini hatırlatayım…

Cengiz Aytmatov’u bilirsin. Kırgız Türk’ü…

Türk birliğinin yılmaz savunucusu. Dünya edebiyatına armağan ettiğimiz Lenin ödüllü usta bir kalem…

1980 yılında yazdığı bir romanı var: “Gün Olur Asra Bedel”.

Okudun mu?…

Kişinin öz köküne yabancılaşmasını anlatır. Bunu Türk “Mankurt Efsanesi”ne dayandırır.

Şöyle…

Juan-Juan adlı barbar bir toplum tutsak ettiği kişileri işe yarar köleler haline getirmek için belleklerini silerek “mankurt” haline getirirmiş !…

Bir insanı “mankurt” yapmak istediklerinde bak ne yaparlar:

– Tutsak kişinin saçları iyice kazınır

– Kafasına devenin boyun derisi gerdirilerek geçirilir

– Tutsak başını yerlere vurmasın diye bir kütüğe bağlanır

– Yürek parçalayan çığlıkları duyulmasın diye elleri ayakları bağlı olarak ıssız bir yerde sıcak güneş altında dört beş gün aç susuz bırakılır

– Sıcağın etkisiyle deve derisi büzülür ve bir mengene gibi kafayı sıkıştırır

– Deve derisinin artık kafa derisiyle bütünleşmeye başlamasıyla kazınan saçlar yeniden uzamaya başlar

– Fakat deri kafaya o kadar yapışır ki zaten sert olan deve derisi sıcağın etkisiyle iyice sertleşir ve uzayan saçlar deriyi delip uzamasına devam edemez

– Bu nedenle saçlar kafanın dışı yönünde değil içine doğru uzamaya başlar

– Sıcaktan büzüşen deve derisinin kafatasına yaptığı baskı ve kafanın içinde ters yönde uzayan saçların kafatasını delip beyne doğru ilerlemesiyle tutsak kişi büyük acılar çeker

– Beşinci günün sonunda tutsakların çoğu ölür

– Sağ kalan tutsak ise zamanla kendine gelir; yiyip içerek gücünü toparlar.

– Ama o artık bir insan değildir; ölünceye kadar geçmişini hatırlamayan “mankurt” olmuştur.

Artık hafızası yoktur…

Kim olduğunu hangi soydan geldiğini anasını babasını ve çocukluğunu bilmez hale gelir.

Artık düşünemez…

İnsan olduğunun farkında değildir. Ağzı vardır dili yoktur. Kaçmayı dahi düşünmeyen hiçbir tehlike arz etmeyen bir köledir sadece. Bilinci benliği olmadığı için sadece efendisine boyun eğen bir köle…

Evet… Mankurt için önemli olan tek şey efendisinin emirlerini yerine getirmektir…

Akıl yoksunluğunu ifade eden “mankurtlaşma” artık bir kavram olarak kullanılmaktadır…

Anadolu’da “mankafa” derler !…

Kimbilir… Belki de Cengiz Aytmatov “Bozkurtları” uyarmak istemektedir… Anlayana…

***

* Türk Bayrağı’nın yakılmasını göklerden/direklerden indirilmesini protesto ettin mi?

Hayır!…

* Atatürk heykellerinin parçalanmasını protesto ettin mi?

Hayır!…

* Bu ülkenin parsel parsel özelleştirme adı altında satılmasını protesto ettin mi?

Hayır!…

* Türk kimliğinin-kavramının Anayasa’dan çıkarılmak istenmesini protesto ettin mi?

Hayır!…

* Devlet nişanından devlet kurumlarından Türkiye Cumhuriyeti ibaresi kaldırılmasını protesto ettin mi?

Hayır!…

* Andımızın kaldırılmasını protesto ettin mi?

Hayır!. .

* 23 Nisan gibi 19 Mayıs gibi milli bayramlarının kaldırılmasını protesto ettin mi?

Hayır!…

* Soma katliamını protesto ettin mi?

Hayır!…

* Doğa katliamlarını protesto ettin mi?

Hayır!…

* Kaçak Sarayı protesto ettin mi? Hayır!…

* Kuzey Irak’ta Türkmenlerin katledilmesini protesto ettin mi? Hayır!…

* Süleyman Şah Türbesi’nden kaçılmasını protesto ettin mi?

Hayır!…

* Ülkenin parçalanma projelerini protesto ettin mi? Hayır!…

Peki neyi protesto ettin?…

Sadece bu ülkenin yüz akı sanatçısı Bedri Baykam‘ı protesto ettin !…

Beyoğlu Piramid Sanat Galerisi’nde Almanya Fransa Japonya ve ABD’den sanatçıların eserlerinin de yer aldığı “Çırılçıplak” başlıklı sergiyi “ahlaki değerlere” aykırı bulup Taksim‘e sokağa çıktın ve “Bizler; Türk Milliyetçileri Türk İslam Ülkücüleri Türk Milletinin ahlak değerleri ile ters düşen ve sanat adı altında perdelenmek istenen bu çirkin sergiyi kabul edemeyiz” dedin…

Demek: Türk kavramının yok edilmesi Türk bayrağının yakılması Atatürk heykelinin parçalanması Andımız’ın ulusal bayramlarımızın kaldırılması “ahlaki değerlere” uygunmuş ki sesin çıkmadı!…

Türklüğün sadece “bacak arasına” indirgendiğinin farkında değil misin?…

ATATÜRK VE TÜRK MİLLİYETÇİLERİ DOSYASI /// Mehmet ASAL : MUSTAFA KEMAL Mİ YOKSA ATATÜRK MÜ ???


Mehmet ASAL : MUSTAFA KEMAL Mİ YOKSA ATATÜRK MÜ ???

Daha yazıyı okumadan “ne farkı var ki?” dediğinizi duyar gibiyim.

Son yıllarda bir modadır gidiyor. Mustafa Kemal Atatürk’ten bahseden birçok kişi bilinçsiz bir şekilde sadece “Mustafa Kemal” adını kullanıyor. Oysa bunu bilinçli olarak yapan ve Atatürk soyadını söylemekten ısrarla kaçınan bir kesim de var.

Önce size şunu sormak istiyorum, örneğin İsmet İnönü’den bahsederken, “İsmet şunu yaptı, İsmet bunu yaptı” mı diyoruz yoksa “İnönü” veya “İsmet İnönü” şunları yaptı mı diyoruz. Tabii ki “İsmet İnönü” veya sadece “İnönü” diyoruz ama hiçbir zaman “İsmet” demiyoruz. Aynı örneği çoğaltalım, “Adnan “ demiyoruz “Adnan Menderes” veya “Menderes” diyoruz. “Turgut” demiyoruz, “Turgut Özal” veya sadece “Özal” diyoruz. Bu örnekler sonsuza kadar uzatılabilir ama sadece ön ismiyle anılan bir lider, siyasetçi yoktur.

Gelelim Mustafa Kemal Atatürk’e. Bu soyadını kendisine TBMM, millet adına vermiştir. Bu soyadını dünya üzerinde taşıyabilecek ikinci bir kişi yoktur. Oysa “Mustafa” veya “Kemal” adında veya “Mustafa Kemal” adında on binlerce kişi vardır.

Bakınız Tirajı haftada 25 bin olan Moskova’da yayınlanan Novoye Vremya dergide Aaleksandr Kustarev imzasıyla yayınlanan bir yazıda, Mustafa Kemal Atatürk’ün soyadına ilişkin kısmında yazdıklarına:

………………..Çağdaş Türk devletinin kurucusu Atatürk, (1881–1938) daha önce sadece Mustafa adını taşıyordu. Zira o dönemde, Türkler soyadı kullanmıyorlardı. Mustafa, sıradan bir ailenin oğluydu ve Selanik’te doğmuştu. Okulda çok başarılı olduğu için kendisine "Kemal" adı verilmiştir. Daha sonra da kendisine "Atatürk" soyadı verilmiştir. "Atatürk" soyadı, kendisine yaranmak amacıyla verilen abartmalı bir soyadı değil, bir unvandır. Zira ondan önce Türk milleti diye bir şey yoktu. Osmanlı İmparatorluğu vardı ve bu imparatorluğu sultan ailesi, hilafet ve İslam kenetliyordu. Atatürk, bütün bunları kararlı bir şekilde ortadan kaldırmıştır……………………….

O halde bu kadar müstesna, bu kadar güzel ve tüm milletinin onayı ile kendisine “Atatürk“ soyadı verilmiş bu lideri anarken veya ondan bahsederken, bu eşsiz ve anlamlı soyadını kullanmaktan kaçınmak niye? Tüm dünya “Atatürk” adını bilir.

ABD’de diplomatik görevle bulunurken, karşılaştığım ABD vatandaşlarının yarısına yakınının Mustafa Kemal Atatürk’ü, sadece Atatürk olarak bildiğini ve andığını gördüm ve duydum. Bugün Çin’de, Pakistan’da, Endonezya’da, Malezya’da, Bengaldeş’te ve daha pek çok ülkede Atatürk ismi okul kitaplarında sadece Atatürk ismiyle anılırken, Atatürkçülük (Kemalizm tabiriyle değil Atatürkçülük olarak) öğretilirken, biz Türkler mensubu olduğumuz milletin adını ve atalığını almış liderimize bu soyadını yakıştıramıyor muyuz ki “Atatürk” ismini kullanmaktan bilerek veya bilmeden kaçınıyoruz.

Gazi Mustafa Kemal’e Atatürk soyadını veren ve bu soyadının alınamayacağını belirten kanun başlığı ve metnin orijinali aşağıdadır.

Kanunun adı bile, savımızı ifade etmeğe yetmiyor mu? “Kemal öz adlı………)

KEMAL ÖZ ADLI CUMHURREİSİMİZE VERİLEN SOYADI

HAKKINDA KANUN

Kanun Numarası : 2587

Kabul Tarihi : 24.2.1934

Madde 1.

KEMAL öz adlı Cumhurreisimize ATATÜRK soyadı verilmiştir.

Madde 2.

Bu kanun neşri tarihinden muteberdir.

Madde 3.

Bu kanun Büyük Millet Meclisi etrafından icra olunur.

ATATÜRK SOY İSMİNİN ALINAMAYACAĞINA DAİR KANUN

Kanun Numarası :2622

Kabul Tarihi :17/12/1934

Yayımlandığı Resmi Gazete Tarihi :24/12/1934

Yayımlandığı Resmi Gazete Sayısı : 2888

Madde 1.

Kemal Öz adlı Türkiye Cumhur reisine 24.11.1934 tarih ve 2587 sayılı kanunla verilmiş olan ATATÜRK soyadı tek şahsına mahsustur, hiç kimse tarafından öz veya soyadı olarak alınamaz, kullanılamaz ve kimse tarafından hiçbir surette bir kimseye verilemez.

Madde 2.

ATATÜRK adının başına ve sonuna başka söz konarak öz veya soyadı alınamaz ve kullanılamaz

Madde 3.

Bu kanun hükmü 24/11/1934 tarihinde başlar.

Madde 4.

Bu kanun hükmünü yerine getirmeye Dahiliye Vekili memurdur.

Şimdi gelelim özellikle “Atatürk” demekten kaçınanlara. Ülkemizde 1960’lı yılların sonlarında giderek güçlenen sol ideoloji, Atatürkçülüğün içerdiği “Sol Milliyetçi” anlayışı görmezden gelmek ama Atatürk’ü kendi ideolojisi doğrultusunda kullanmak isteyince, Marksizm’in bir uzantısı olan “milliyetçi düşünceyi behemehal düşman kabul etme” noktasından hareketle, Mustafa Kemal ismine sahip çıkarak ve özellikle Atatürk ve Atatürkçülük demekten kaçınarak, Kemalizm tabirini amaçları doğrultusunda kullanmaya çalışmıştır. Marksist ve Leninist düşünce yapısını benimsediğini iddia eden bu guruplar, “Atatürkçülük” düşünce sistemini de bölerek sadece Mustafa Kemal’i bünyesine alan ve onun düşünce yapısının ve felsefesinin tamamını görmek yerine, ulusal mücadele esnasında ortaya çıkan “emperyalizm ve emperyalist güçlerle mücadele” ilkesini benimseyen bir görüşün temsilcisi olmuşlardır. Onlara göre Mustafa Kemal, yapılması gerekli devrimlerin doğal sonucu olarak ortaya çıkan herhangi bir liderdir ve Kemalizm’in tek hedefi Emperyalizm ve Kapitalizm ile savaşmaktır.

Bu kesimlerin bilinçli bir çaba ve sistemle kullandıkları “Mustafa Kemal” ve kullanmaktan kaçındıkları “Atatürk” tabirleri, maalesef bugün aydın geçinen birçok kişinin de bilinçsizce “Atatürk” yerine “Mustafa kemal” ifadesini kullanmasına sebep olmuştur.

Bu gün bile zoraki olarak birbirine düşman gösterilen sol ve milliyetçilik, artık olması gerektiği gibi bir arada tutulmalı ve Atatürkçülük veya Kemalizm yorumlanırken bu değerler çerçevesinde olaya bakılmalıdır. Egemen muhafazakâr sahte milliyetçi anlayışa karşı laik, devrimci, antiemperyalist, devletçi, sol milliyetçilik tezleri savunulmalı, Marksizm kalıntısı milliyetçilik düşmanı anlayışlara karşı da bilimsel, tarihsel ve sosyolojik gerçeklerin ışığında milliyetçi olmayan bir solun ancak emperyalistlerin hizmetindeki bir hezeyan olduğu anlatılmalı ve Dünya’ ya Batı gözüyle bakma sakatlığından kurtularak, olduğumuz yerden bakma cesaretini ve bilgeliğini göstermeliyiz. Bu arada milliyetçiliği sadece ulusalcılık olarak algılamak da yanlıştır. Gerçek Atatürk Milliyetçiliği; Kurtuluş Savaşı ve onu takip eden Cumhuriyet devriminin yani genel anlamda Kemalist devrimin yarattığı özgün sol bir ulusçuluktur ki; bu husus Atatürk ilkelerinde de yerini almıştır. Bu anlayıştan hiçbir şekilde taviz verilmemesi gerekir.

Emperyalist toplumlar için milliyetçilik gerçekten kapitalizmle iç içe geçmiş bir anlayışken; mazlum milletler için ve özellikle Türk Milleti için sol ile bütünleşmiştir. Herkes kabul eder ki, solun en karakteristik özellikleri antiemperyalizm, devletçilik ve halkçılıktır. Bu da Atatürk Devrimin ve Türk Milliyetçiliğinin özünü oluşturmaktadır. Solun enternasyonal anlamına gelince; sol milliyetçilik, kapitalist ve faşist yapıda olmadığı için insancıl ve barışçıl niteliktedir. Atatürkçülüğün (Kemalizm) yüce davası sadece Türk Ulusu için değil tüm ezilen milletler için çok büyük bir anlam ifade etmektedir. Dolayısıyla ezilen ulusların siyasi ittifakına sol milliyetçilik anlayışı karşı değildir.

Atatürk’ ün tabiriyle : “Gerçi bize milliyetçi derler. Ama biz öyle milliyetçileriz ki, işbirliği eden bütün milletlere hürmet ve riayet ederiz. Onların milliyetlerinin bütün icaplarını tanırız. Bizim milliyetçiliğimiz herhalde hodbince ve mağrurca bir milliyetçilik değildir.’”

Esasen sol milliyetçiliğin doktirinel olarak doğuşu Kemalist devrim ve Kemalizm’ e rast gelir. Atatürk bunu şu şekilde ifade etmiştir : "Türkiye’nin bugünkü mücadelesi yalnız kendi nam ve hesabına olsaydı belki daha kısa, daha az kanlı ve daha çabuk bitebilirdi. Türkiye azim ve mühim bir gayret sarf ediyor.
Çünkü müdafaa ettiği bütün mazlum milletlerin, bütün şarkın davasıdır ve bunu nihayete getirinceye kadar Türkiye kendisiyle beraber olan şark milletlerinin beraber yürüyeceğinden emindir." Toplumculuğun ve milliyetçiliğin iç içe geçmiş olduğu mazlum ve mağdur kahraman Türk Halkı emperyalizme karşı ilk ulusal kurtuluş savaşını vermiş ve arasız devrimlerle milliyetçi sol yapısını
güçlendirmeyi hedeflemiştir. Atatürkçülük sadece Batı sömürgeciliğini değil aynı zaman doğu gericiliğini de yıkmıştır.

Milliyetçilik anlayışı üzerinde yükselen bu devrim bütün mazlum uluslara örnek teşkil etmiştir. Öyle ki; bu devrimin izleri Cezayir’ de, Küba’ da, Tunus’ ta, Hindistan’ da, Vietnam’ da, Afrika’ da, Türkistan’ da Mısır’ da, Afganistan’ da kendini göstermiştir.

Türk Milliyetçiliğinin yani Atatürk milliyetçiliğin; Batı Milliyetçiliğinden farklarından birisi de Sınıf Bilinci taraftarı olmamasıdır. Halkı sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış kitle olarak tanımlar. Atatürk Ulusçuluğu; dini, mezhebi, soyu ne olursa olsun, kendini Türk bilen herkesi, Türk ulusundan sayar. Atatürk Milliyetçiliği sosyal devlet yanlısıdır. Ütopik sosyalizmi reddetmesine karşın, kamu ekonomisi yanlısı yani halkçı bir görünümdedir. Atatürk Milliyetçiliği sosyal adalet çerçevesinde antiemperyalist, laik, devletçi; Türklük şuurunu birleştirici sayan bir düşünce sistemidir. Atatürk Milliyetçiliği Osmanlı’nın ümmetçi ve federal sistemine karşı Türklük bilinci ve sol değerler taşıyan Türk Milliyetçiliği bayrağını yükseltir.

Tüm bunları okuduktan sonra size bir kere daha sormak istiyorum,

Mustafa Kemal mi, yoksa Atatürk mü?”

Tabii ki Atatürk dediğinizi duyar gibiyim. Lütfen duyarlı olalım.

ATATÜRK VE TÜRK MİLLİYETÇİLERİ DOSYASI /// Amerikalı belgeselcinin gözünden : İnanılmaz Türk


Amerikalı belgeselcinin gözünden : İnanılmaz Türk

Atatürk’ü anlatan ve The Incredible Türk (İnanılmaz Türk) ismiyle yayınlanan belgesel sosyal medyada yeniden gündem oldu.

Atatürk’ü anlatan ve The Incredible Türk (İnanılmaz Türk) ismiyle yayınlanan belgesel sosyal medyada yeniden gündem oldu.

1958 yılında ABD’de çekilen ve The Incredible Türk ismiyle yayınlanan belgeselde; 1930’ların Türkiye’sinden görüntülere yer verilirken, Mustafa Kemal Atatürk’ün Türkiye’nin sanayileşmesi için yaptığı hamleler anlatılıyor.

Belgeselde, Atatürk’ün ileri görüşlülüğüne hayranlık vurgulanırken, Türkiye’yi modern bir ülke konumuna getirişi de aktarılıyor. Belgeselde, Atatürk için, "Ülkenin ilerleyiş hızı olağanüstüydü. Atatürk’ün yönetiminde sanayi üretimi on kat artmıştı" ve "Türkiye’nin lideri, Hitler’in, dinamik Alman ulusunu, onların tutkularını kamçılayarak yıkıma sürükleyeceğini ve Mussolini’nin Sezar rolü oynayacağını söylüyordu. Zaman Atatürk’ün ne kadar haklı olduğunu gösterdi" gibi ifadelere yer veriliyor.

Söz konusu belgeselde; CIA ve Türkiye’nin arşiv görüntülerinden yararlanılırken, belgesel sosyal medyada çokça beğeni aldı.

İşte o belgeselden bir kesit:

VİDEO İÇİN LİNK : https://odatv4.com/vid_video.php?id=904C9

ATATÜRK VE TÜRK MİLLİYETÇİLERİ DOSYASI : Türk Bayrağının Ortaya Çıkış Hikayesi


Türk Bayrağının Ortaya Çıkış Hikayesi

Çocukluğumuzdan beri öğrendiğimiz ”gökteki ay ve yıldızın yansıması” mevzusundan daha farklı bir hikayesi varmış.

aslında bize kitaplarda öğrettikleri gibi bir sokaktan geçerken gökten yansıyan ay ve yıldızın yerdeki yansıması mıymış dersiniz? iyi ki o sokaktan geçiyorduk, ya arka sokaktan geçseydik ne olacaktı?

iStock.com

bizim bayrağımızın bir tarihi vardır. bayrağımızda ilk defa hilal ve yıldızı 3. selim bir araya getirmiştir. o zamana kadar her gelen padişah bir bayrak ortaya çıkarıyor. 3. selim diyor ki "her ülkenin bayrağında bir çok hilal var ama benim ülkemin bayrağı farklı olmalı, yeryüzünde tek olmalı" ve sonra 3. selim bayraktaki hilal sayısını bire düşürüyor ve yanına sekiz köşeli yıldızı koyuyor. sekiz köşeli yıldız şekil biliminde "zafer" anlamına gelir. daha sonra sultan abdülmecid zafer madalyalarının da sekiz köşeli olduğunu ve bayraktaki yıldızın farklı bir yıldız olması gerektiğini söylüyor ve sekiz köşeli yıldızı beş köşeye indiriyor. beş köşeli yıldızın anlamı ise "insan" dır.

iStock.com

arkadaşlar hepimiz artık bayrağımızı tesadüfen bulmadığımızı öğrenmiş olduk. lütfen ona sahip çıkalım ve onu yakanları, ona saygı duymayanları ve onun hikayesini bize adam gibi öğretmeyip raslantılar silsilesi içinde basitleştirerek anlatanları hep beraber burdan kınayalım.

iStock.com

çünkü bizim bayrağımız dünyadaki en güzel bayrak‘tır. onun anlamı ve önemi bütün bayrakların üstündedir.

kaynak: sunay akın – türk bayrağı

ATATÜRK VE TÜRK MİLLİYETÇİLERİ DOSYASI : BUGÜN’ÜN TÜRKİYE’SİN DE ATATÜRKÇÜLÜK VE A.D.D – PROF. DR. ANIL ÇEÇEN İLE SÖYLEŞİ


BUGÜN’ÜN TÜRKİYE’SİN DE ATATÜRKÇÜLÜK VE A.D.D – PROF. DR. ANIL ÇEÇEN İLE SÖYLEŞİ

S.1-ADD’nin kurulma düşüncesi nasıl oluştu ve sizleri bu adımı atmaya hangi olaylar yönlendirdi . Kuruluş sürecinde ne gibi dirençlerle karşılaştınız ve bunları nasıl aştınız ?

C.I.ADD yirminci yüzyılın son on yılına girerken ,I989 gibi bir yılda değişim sürecinin tam ortasında kurulmuştur . Yirminci yüzyılın ikinci yarısında her on yılda bir askeri harekat ile karşı karşıya kalmak , Atatürk dönemindekinden çok farklı bir Türkiye ortaya çıkarmıştı .Cumhuriyetin kuruluş döneminde kurucu önder milletin başında olduğu için Atatürkçülük onun izinden gitmek olarak anlaşılıyordu . Ama kurucu iktidar olan tek parti dönemi bittikten sonra , Atatürk’ün partisinde de farklı eğilimler ve siyasal çizgiler öne çıktığı için Atatürkçülük çok farklı biçimlerde ele alınarak kullanılmaya çalışılıyordu .Bir tarafta cumhuriyetin yeni kuşaklarının ortaya çıkardığı bir Atatürkçü yeni nesil öne çıkarken , diğer yandan da batı tipi bir demokrasiye geçilmesiyle birlikte liberalizm, sosyalizm ve de sosyal demokrasi gibi batı tipi ideolojiler de devreye giriyordu . Kapitalist batı karşısında Kuvayı Milliye Türkiye’si antiemperyalist doğrultuda yoluna devam ederken ,antiemperyalist bir içeriğe sahip olan Kemalizm kapitalizm ve sosyalizm arasında ortadan kaldırılmaya çalışılıyordu . Bu doğrultuda emperyalist batı blokunun çıkarları doğrultusunda örgütlenen Nato destekli askeri dönemler, Kemalizm adına birbiri ardı sıra gündeme gelirken , Atatürk Cumhuriyeti giderek kurucu önder Atatürk’ün yolundan uzaklaşıyordu . ADD işte böylesine bir batı destekli uzaklaştırma operasyonuna karşı , Türk ulusunun milli bir refleksi olarak ülkenin önde gelen Atatürkçü bilim adamları ve hukukçuları tarafından kuruluyordu .

Ülkeyi Atatürk’ün yolundan uzaklaştırmak isteyen batının önde gelen emperyalist devletlerine karşı Türkiye’deki cumhuriyetçi birikim ADD gibi bir büyük kitlesel örgütü kurarak Kuvayı Milliye mücadelesini yeni dönemin sivil koşullarında sürdürmeye çalışıyordu . Dünyaya egemen olan batı bloku merkezi coğrafyayı ele geçirmek için projeler geliştirirken , bütün Orta Doğu planlarını Türkiye üzerinden geliştiriyordu . Bu çerçevede batı bloku hiçbir zaman tam bağımsızlıkçı bir Türkiye değil ama batının dümen suyunda bir Türkiye istiyordu . İşte böylesine bir emperyal kıskaç Orta Doğu’yu çember içine alırken , emperyalizme karşı çıkmaya alışmış olan Türk ulusunun bu doğrultuda bir kararlılık içinde olduğunu ortaya koyacak bir büyük örgütlenmeye gereksinme vardı . 27 Mayıs’ın oluşturduğu yeni düzen çerçevesinde Atatürkçüler yeniden bir araya gelerek , 21. Yüzyıla dönük bir yeni yapılanmayı öne çıkarıyorlardı . 27 Mayıs sonrasında Halkevlerinin yeniden kurulmasıyla öne çıkan bu oluşum , daha sonraları 12 Eylül hareketi ile bütün örgütlerin kapanmasıyla karşılaşıyordu . Bunun üzerine harekete geçen Atatürkçüler 21. Yüzyıl dünyasında Atatürk’ün Cumhuriyetini temsil edecek bir Atatürkçü birikimi , ADD çatısı altında bir araya gelerek dernekleştiriyorlardı . Atatürk’ün partisini ele geçirerek batının çizgisinde Atatürkçülüğü kullanmaya kalkan bazı işbirlikçi ve batı teslimiyetçisi toplum kesimleri , Atatürkçülüğün üst düzeyde örgütlenmesini engellemek üzere toplu hareketi önleyecek başka örgütlenmelere yöneliyorlardı .ADD’nin kuruluşunu engellemek isteyenler ayrıca dernek kuruluşuna izin verilmemesi için uğraşırlarken, ortalığı karıştırmak üzere her türlü çabayı gösteriyorlardı . Yıllardır Atatürkçülük üzerinden geçinenler ya da Atatürkçülüğü kendi çıkarları için kullanan toplum kesimleri , önde gelen Atatürkçülerin temsil ettiği bir üst düzey örgütlenmeden kendi çıkar hesapları bozulmasından çok rahatsız oldukları için her türlü saldırıyı denemekten geri kalmıyorlardı . ADD’nin kurucu öncü kadrosu her şeye rağmen derneğin kuruluşunu tamamlamıştır .

S.2. I2 Eylül rejiminin laik cumhuriyete ve ADD’nin kuruluşuna etkileri nelerdir ?

C.2.-ADD’nin resmi kuruluş tarihi 19 Mayıs 1989 dur . Bu tarih hem I2 Eylül askeri döneminin sona erdiği hem de Sovyetler Birliği adı altındaki sosyalist blokun dağıldığı bir yıldır .Türkiye 12 Eylül rejimi ile bir Nato rejimine sürüklenerek batı blokunun çıkarları doğrultusunda ABD, AB ve İsrail üçlüsünün merkezi coğrafyadaki hegemonya planları doğrultusunda yönlendirilmeye çalışılırken , diğer yanda kuzey bölgesinde dünya savaşları sonrasında konjonktürel bir oluşum olarak öne çıkan sosyalist sistemin dağılma aşamasında ,yıkıntının getirdiği sorunlarla aynı dönemde boğuşmak zorunda kalıyordu . Orta Doğu bölgesindeki siyasal yapılar hem dünyanın merkezi alanı olarak hem de batı dünyasının yanı başında yer alan ayrı bir coğrafi bölge olarak, hem küresel hem de bölgesel yeni gelişmeler ile aynı dönemde karşı karşıya gelerek varlıklarını korumak zorunda kalıyordu .Bu aşamada ADD I2 Eylül rejiminin batıcı politikalarına karşı, antikapitalist çizgide Atatürkçülüğün ve Cumhuriyetin savunulması yanında ,çökmekte olan sosyalizmin ortaya çıkardığı yıkıntılarla aynı zaman dilimi içinde mücadele etmek zorunda bırakılıyordu . İç ve dış konjonktürlerin kesişmesi ve birbirini etkilemesi de Atatürkçü mücadelenin giderek daha da önem kazanmasına neden oluyordu .

12 Eylül harekatı Sovyetler Birliğinin dağılmasına karşı geliştirilen bir NATO müdahalesi olduğu için , ABD’nin istekleri doğrultusunda bir siyasal çizgi geliştirilmeye çalışılıyordu . Özellikle Türk-İslam sentezi adı altında yeni bir dinci ve kimlikçi bir politikaya yönelinirken , kuruluştan gelen Atatürk ilkeleri ve Kemalist sentezci yaklaşım terk edilmeye çalışılıyordu . Özellikle , Kemalizm’in laiklik ilkesine karşı çıkılırken askeri rejimin baş komutanı , herhalde imam olan babasından gelen gelenek çerçevesinde Türk devletinin laik yapısını göz ardı ederek ,her gittiği yerde yaptığı konuşmalarında İslamın temel kitabından ayetler ve pasajlar okuyarak , halk kitlelerini laik anlayışın ötesine giderek dinci bir çizgiye yönlendirerek , ABD’nin istemiş olduğu Türk-İslam sentezine uygun düşecek yepyeni bir millet yapılanmasını gerçekleştirmek için uğraşıyordu . Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla batının karşısında yer alan doğu bloku ortadan kalkarken , doğu dünyasında yeni bir bloklaşmanın ortaya çıkmaması için İslam dünyasının kullanılmasına öncelik veriliyordu . Atatürk’ün laiklik ilkesi ile Türkiye daha çok batı dünyasına yakın bir yerde durmaya çalışırken , diktacı ve Nato’cu general ABD’nin istekleri doğrultusunda Türkiye’nin İslam kimliğini öne çıkararak , Türkiye üzerinden bir Türk-İslam sentezcisi politika ile, Orta ve Yakındoğu bölgelerini emperyalist bir hükümranlık altına almaya çalışıyordu .İşte böylesine bir politika yüzünden Türkiye’nin laik kesimleri rahatsız oluyor ve Türkiye’yi yeniden bir Ortaçağ dönemine sürükleyebilecek böylesine bir yeni oluşuma karşı çıkıyorlardı . Böylesine bir ulusal direniş ,ADD gibi Atatürkçülük ve laiklik savunması yapacak güçlü bir örgütlenme gereksinmesini öne çıkarıyordu .

Türkiye bir anlamda Türk-İslam sentezine zorlanan bir ülke konumundayken, diğer yandan da ABD’nin Sovyetler Birliği sonrasında merkezi coğrafyaya biçim verecek , haritaları yeniden ele alarak farklı bir çizgide yönlendirecek bir konuma doğru sürüklenirken ,Atatürkçü ve laik kimliğini yitirmek tehlikesi ile de karşı karşıya kalıyordu . O dönemde ,Türk Ceza kanunda Sosyalizme karşı 141. Ve 142. Maddeler tartışılırken ,şeriatçılığı yasaklayan 163. Madde de gündeme getiriliyor ve bu üç maddenin kanundan çıkartılmasıyla sol ve dinci çizgideki siyasal örgütlenmelerin önü açılıyordu . İşte bu tür gelişmeler laik ve Kemalist aydınları çok rahatsız ediyor ve bu gidişe karşı duracak bir örgütlenme arayışı öne çıkıyordu . Siyasal gelişmeler sonucunda, son çare olarak ADD’nin kuruluşunun açıklandığı 19 Mayıs I989 tarihli basın toplantısında ,kuruluş gerekçesi olarak “Laikliğe Çağrı” başlığını taşıyan bildiri kurucu başkan olarak bizzat Prof.Dr.Muammer Aksoy tarafından okunuyordu .

S.3 ADD kurucular kurulunda yer alan 50 aydın insan nasıl bir araya geldiler ?

C.3.- A.D.D ‘nin kuruluşunda yer alan aydınların gerçek sayısı 50 dir . Dernek kurucusu olarak tüzükte yer alan kurucu üye sayısı 50 dir ama bunların yanında derneğin kurucuları arasında kuruluş sırasında Ankara’da olmadıkları için üç hukuk Profesörü de onur kurucuları olarak kabül edilerek dernek tüzüğünün kurucular ile ilgili bölümünde yer almıştır . Dernek kurucuları arasında yer alan kişiler tek tek incelendiği zaman hemen hemen hepsinin hukukçu ve bilim adamı kimliklerine sahip oldukları göze çarpmaktadır .Daha çok Ankara ve İstanbul Üniversitelerinde ders veren anayasa, kamu hukuku ve idare hukuku bölümlerindeki öğretim üyelerine öncelik verilmiş ayrıca bunun yanısıra emekli subay, doktor, öğretmen , yargıç ,bürokrat, gazeteci, avukat ve siyasetçi gibi değişik alanlardan temsilci olabilecek kişiler dernek kurucusu olarak belirlenmiştir .Atatürk ve Cumhuriyet konulu toplantılarda yer alarak birbirini tanıyan bir Atatürkçü kadronun bu üst düzey örgütlenme içinde öncü olarak yer almaları sağlanmıştır .İlk kez böylesine bir örgütlenme aşamasına gelen Atatürkçü kesimler içlerinden seçtikleri temsil yeteneği yerinde olan Atatürkçüleri, böylesine bir örgütlenmenin içinde yer almaları amacıyla desteklemişlerdir . Başvurular Muammer Aksoy, Anıl Çeçen ve Gürbüz Tüfekçi’den oluşan üç kişilik bir kurul tarafından incelenerek karara bağlanmıştır . Normal tüzük koşullarına uygun olanlar tercih edilirken , başka özel koşullar aranmamıştır .

Kurucuların belirlenmesinde ilk önce Anıl Çeçen, Gürbüz Tüfekçi ve Hayri Balta’dan oluşan üç kişilik öncü kadro belirleyici olmuş ama daha sonraki aşamada Prof.Dr.Muammer Aksoy kurucu başkanlık önerisini kabül ettikten sonra , kurucu kadronun belirlenmesinde başkanlık insiyatifi daha çok kullanılmaya başlanmıştır .Bu nedenle de bir anayasa Profesörü olan Muammer Aksoy’un üniversite ve bilim çevrelerinden gelen arkadaşları olarak , Anayasa,İdarie ve Kamu hukuku alanında çalışmalar yürüten Ankara ve İstanbul üniversitesi kadroları böylesine bir üst yapılanma içerisinde kurucu üyeler olarak yer almışlardır . ADD tüzüğünün 27. Maddesinde normal kurucular ile onur kurucularının ad ve soyadları yer almıştır . Bu maddeyi izleyen 28. Maddede ise kurucu başkan ve onursal başkan isimleri ayrı ayrı belirtilerek , Türkiye’deki Kemalist birikimi temsil eden Prof.Dr.Muammer Aksoy kurucu başkanlığa ayrıca ülkenin önde gelen bir başka Profesörü olarak da Ord.Prof.Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu da bu derneğin onursal başkanlığına getirilmiştir . Bir hoca olmanın ötesinde sürekli olarak yazdığı gazete ve dergi yazıları ile de Türk ulusunun Atatürkçü bir çizgide yetiştirilmesine çok büyük çabalar harcayan Hıfzı Veldet Velidedeoğlu’nun ismine kurucu başkan ile birlikte ayrı yer verilmesi bir onur borcu olarak tüzükte yer almıştır . Kuruluş çalışmalarının başlangıcında Anıl Çeçen ve Gürbüz Tüfekçi daha aktif olarak çalışırlarken , sonradan kurucu başkan olarak Prof.Dr.Muammer Aksoy’un işin başına geçmesiyle birlikte insiyatif el değiştirmiş ve bütün hazırlıklar ile toplantılar daha sonraki aşamada kurucu başkanın yönetiminde tamamlanmaya çalışılmıştır . Kurucuların belirlenmesi sırasında bir çok başka başvurunun da gündeme gelmesi üzerine , öncü kadro çalışmalarını hızla tamamlayarak Türk hukuku çerçevesinde mülki idareye başvuruda bulunmuştur . Yaklaşık altı aylık bir inceleme sonrasında ilgili idari amirliklerden yasal onaylar sağlanarak 1989 yılının son aylarında yasal işlemler tamamlanmıştır . I990 yılının yılbaşından itibaren de Atatürkçü Düşünce derneği bütün yasal koşulları yerine getirilmiş bir dernek olarak başkent Ankara’da çalışmalarına başlamıştır . Derneğin kuruluşundan sonra normal çalışmalarına geçmesiyle birlikte, Atatürkçü ve cumhuriyetçi toplum kesimleri ile kurucu kadro bir araya gelerek hızla yeni kurulmuş olan derneğin toplumsal bir tabana sahip olması için sosyal amaçlı çalışmalar başlatılmıştır . Bu tür çalışmaların giderek artırılmasıyla birlikte ADD yurt içinde ve Avrupa’da yeni temsilciliklerini ve şubelerini açmaya 1990 yılı itibarıyla başlamıştır .

S.4- ADD’nin kuruluşundaki ana hedefler ile bugün geldiği aşamada konumunu nasıl buluyorsunuz ?

S.4. ADD’ninin kuruluş aşamasındaki konjonktür ile bugün içinde bulunulan süreç birbirinden çok farklıdır . On yıl önce yayınlanmış olan “ADD’nin Kitabı” isimli kitabımda bu konuları geniş olarak ele alarak zaman süreci içinde kurucu kadronun nasıl ADD gibi bir üst kuruluşu oluşturma noktasına geldiklerini çeşitli yönleri ile ele alarak tartışmıştım .Yirminci yüzyılın dünya siyasal tarihinde almış olduğu süreç içerisinde , Osmanlı devleti yıkıldıktan sonra Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur . Yirminci yüzyılın ortalarına gelindiğinde de dünyada yaşanmakta olan hızlı değişim süreci sonucunda her şeyin değiştiği gibi, Atatürk Cumhuriyetinin değişmesi de kendiliğinden gündeme geliyordu .Batı emperyalizmi dünyanın ortasını kontrol etmek için bu bölgeye baskılarını artırırken ,soğuk savaş dengelerinde Atatürk dönemini geride bırakmaya çalışan yeni siyasetleri birbiri ardı sıra dayatıyordu . Demokrasiye geçilmesinden sonra ortaya çıkarılan her on yılda bir darbe senaryoları ile Atatürk Cumhuriyeti bağımsız bir ulus devlet olmaktan çıkarılarak , batı blokunun orta dünyadaki bir Truva atı ya da askeri üssü haline dönüştürülmek isteniyordu . Türkiye dünyanın merkezinde bir büyük ülke olmasına rağmen , Sovyetler Birliğine sınır komşusu konumunda bir sınır karakoluna dönüştürülerek batının çıkarları doğrultusunda Sovyet tehdidi ile karşı karşıya getiriliyordu . Bağımsızlık savaşı verilerek kurulmuş olan Atatürk Cumhuriyetinin Kemalist aydınları, bu durumu bir türlü kabül edemiyorlar ve siyaset sahnesinde geliştirilen batı teslimiyetçiliğinden hızla uzaklaşmak istiyorlardı . Bu çizgide geleceğin Kemalist Türkiye’sini kurma ve geliştirme hedefi Atatürkçü çevrelerde öne çıkıyordu . Gerekirse yeni bir dünya düzeninin kurulması ve Türkiye Cumhuriyetinin ulusal çıkarları doğrultusunda bu yeni düzende yerini alması ,gerçek Kemalistlerin ana hedefi idi . Ne var ki , devleti kurmuş olan Atatürk’ün partisinin batı blokunun etkileriyle merkez sağda liberal politikalara teslim olmasıyla birlikte , siyaset sahnesinde Atatürkçülük geride kalırken , batı emperyalizmi kendi çıkarları için geliştirdiği darbeleri Atatürkçülük adına yaparak, Türk halkını devlet üzerinden kontrol altına almak istiyordu . İşte böylesine çelişkili durum karşısında kalan Türkiye’nin Atatürkçüleri , batının destekleriyle Atatürk’ün partisinden dışlanıyorlar ve askeri yönetimler aracılığı ile devlet ile toplumun içindeki yerlerinden çıkartılmaya çalışılıyorlardı . Böylesine olumsuz koşullarda Atatürkçülerin ana hedefi ,27 Mayıs sonrasının Türkiye’sinde yarım kalan Atatürk devrimini tamamlamak ,uluslaşma ve laikleşme süreçlerini bir an önce bitirerek merkezi bölgede örnek bir devlet modeli olarak Atatürk Cumhuriyetini geleceğe dönük bir biçimde kurumlaştırmak olmuştur . İşte bu durumun farkında olan Atatürkçüler , Türk devletini bağımsız bir cumhuriyet olarak yirmi birinci yüzyıla taşıyacak ve geleceğin dünyasında Kemalist devlet modelini hem komşu ülkelere , hem Türk asıllı devletlere ve de bütün İslam ülkelerine örnek olacak güçlü bir model biçiminde yeniden yapılandırmanın arayışı içine giriyorlardı . Atatürk’ün partisi partili olmayan kadroların elinde Atatürkçülük çizgisinden uzaklaştıkça , Türk kamuoyunda Atatürkçülük adına büyük bir siyasal boşluk meydana geliyordu .İşte ADD böylesine bir boşluğun doldurulabilmesi amacıyla cumhuriyetin Kemalist birikiminin temsilcisi olarak tarih sahnesine çıkartılıyordu . Ne var ki , kurucu kadrolar içinde bulunulan ortamın getirdiği ciddi bir birikim ve bilinçle böylesine bir örgütlenmeye yönelirken ,ne yazıktır ki sonraki dönemlerde ADD’nin başına gelen yönetimler böylesine bir yeni yapılanmayı gerçekleştiremiyordu . Atatürk’ün partisinden meclise girmeye çalışanlar, ADD yöneticiliğini bir milletvekilliği basamağı olarak görüyorlar ama ADD’nin daha güçlü çalışması için kurucu kadronun tarikatlarla mücadele için kurduğu ikinci bir örgüt olarak ATA VAKFI’na sahip çıkmıyorlardı . Türkiye’nine en küçük partisinin baskıları ile Kemalist bir araştırma merkezi olarak hazırlanan KARGEM’in kuruluşunu yapamıyorlardı . Düzenli bir radyo ve televizyon aracılığı ile kitlelere yönelen yayıncılıktan uzak kalınıyor, Kemalist birikimi bugünün kuşaklarına taşıyacak bir Kemalist yayınevi kurarak düzenli olarak kitap ve dergi çıkaramıyorlardı .

Genel merkezde bu işi bilenlerin yerlerini ne belirli merkezlerin temsilcileri alınca , Atatürkçülük birikimine sahip gençler ve ilgili uzmanlar yönetimde etkin olamıyorlar ve bu yüzden de ADD gerektiği gibi çalışmalar yapmaktan uzak kalıyordu . ADD’nin bugünkü pasif durumundan kurtulabilmesi için kesinlikle Türk siyasetini iyi bilen bazı uzmanların ve kariyer sahibi Kemalistlerin yönetimlerde yerlerini almaları gerekmektedir . Etkin bir yönetim için zamanı ve maddi olanakları olan insanların yeni yönetimlerde yer alması ve hiçbir siyasal partinin ya da yabancı ülkelerin sempatizanı konumunda olan kişilerin de yönetim kurullarında yer almamaları gerekmektedir . ADD, otuz yıllık geçmişin ortaya koyduğu gibi , Atatürkçülük adına darbe peşinde koşan batılı emperyalist ülkelerin ya da Türk toplumunda güncel politikada etkin olan siyasal partiler ile çıkar merkezlerinin , ADD yönetiminin oluşturulmasında devreye girmemeleri gerekmektedir . Aksi takdirde yabancı ülkeler ile güç ve çıkar merkezlerinin temsilcileri arasında kalan ADD , hiçbir biçimde kendisinden beklenen çalışmaları ortaya koyamamakta ve koşullara uygun bir yönetimi içinden çıkaramamaktadır . Yeni dönemde ADD hem güçlü bir vakıf yapılanması ile maddi bağımsızlığını garanti altına almalı ve genel merkezde kuracağı bilimsel araştırma ve strateji merkezleri ile Kemalizmin güncelleşmesini sağlamalıdır. Böylece ADD Türk toplumuna 21.yüzyılın Kemalist stratejileri ile yeni politikalarını önerecek bir ulusal merkez konumuna gelebilmelidir . Ancak böylesine bir konuma gelecek ADD genel merkezi , Türkiye’nin geleceğe dönük yönlenmesinde öncü bir rol oynayabilir . Bugüne kadar ADD böylesine çalışmalar yapmadığı ve yaptırılması önlendiği için , ülkeye ve topluma dönük bir öncülük misyonunu üstlenememiştir . İkinci cumhuriyetçiliğe teslim olarak küreselci neoliberal politikaların baskısı altına girmiş olan Atatürk’ün partisi, bölücü etnik sorunlara öncelik verdiği için ulusal politikalardan uzaklaşmış ve bu yüzden Türk kamuoyunda ciddi bir ulusalcı boşluk ortaya çıkmıştır . İşte ADD bugün bu ulusalcı boşluğu doldurmak zorundadır .

S.5.-Türk ulusu kurucu önderi Atatürk’ü çok sevmesine rağmen ADD toplumda neden hak ettiği yeri alamamakta ve etkin olamamaktadır ?

C.5.Herkes konuya kendi çıkarları doğrultusunda baktığı için, Atatürkçülük siyaset sahnesinde etkinlik tesis eden fırsatçıların elinde oyuncak olmakta ve bu yüzden de bir türlü Atatürkçü politikalar bugünün toplum yönetiminde öncü olamamaktadır . Atatürk’ün NUTUK ve Gençliğe hitabe ile ortaya koymuş olduğu ana düşünce yapısını belirleyecek ve bu esas doğrultusunda yepyeni bir yaklaşım içerisinde bugünün genç kuşaklarına açılacak, ciddi bir yönetime ADD’nin gereksinmesi vardır . ADD’nin Atatürkçü düşünceye gerçek anlamda sahip çıkarak bu düşünceyi toplum önünde güncellik kazandırması için gerekli olan bilimsel çalışmaların bir an önce tamamlanması ve bu doğrultuda daha önce yayınlanmış olan bilimsel eserlerin bugünün kuşaklarına ulaşacak biçimde yeniden yayınlanması öncelikli olarak yerine getirilmesi gereken bir sorun olarak ADD’nin önünde durmaktadır . Her geçen günün tarih sahnesinde Türk devletini kurucusu Atatürk’ün zamanından uzaklaştırdığını bilerek hareket edecek bilinçli kadrolara Atatürkçü Düşünce Derneğinin acilen gereksinmesi bulunmaktadır . Eski Atatürkçü kuşaklar günümüzde geride kalırken , cumhuriyetin yeni yetiştirdiği nesillerin kurucu önder Atatürk’e yakışır bir biçimde ulusal sorumluluklarına sahip çıkarak , Ata’nın gösterdiği çağdaş uygarlık hedefine yönelik yoğun çalışmalara girmeleri gerekmektedir . Ne var ki , bugün gelinen aşamada halk kitleleri yanlış ekonomik politikalara doğru yönlendirildiği için giderek yoksullaşan halk kitleleri öncelikli olarak kendi ekonomik durumlarını kurtarma mücadelesine girmek zorunda kalmaktadırlar .Ekmek parası peşinde koşmak durumunda bırakılan okumuş kadroların gönüllü hareketlere ve idealist çalışmalara zamanları kalmamaktadır ve bu yüzden de ADD yeterince kaliteli kadroları işbaşına getirememektedir .Okumuşlar ve uzmanlar yönetime gelemeyince ADD ‘de tam olarak çalışamamaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yer alan bütün kentlerin yerleşik aileleri teker teker elden geçirilse hepsinin kökünde kurtuluş savaşında yer alan bir baba ya da dedenin olduğu görüldüğü için Türk halkı kurucu önderine sahip çıkmış ve onu ülkenin ve cumhuriyetin simgesi ve öncüsü olarak bağrına basmıştır . Ailesinde ulusal kurtuluş savaşının izlerine sahip olan ve bunları günümüze kadar taşıyan toplum kesimlerinin Atatürk yolundan dönmediği aksine yaşanan olumsuz gelişmeler karşısında Atatürk sevgisinin daha arttığı gözlemlenmiştir . Cumhuriyet rejimi ile bütünleşmiş olan bu gibi aileler ile ADD daha yakın ilişkiler kurarak, bu ailelerin bugünkü kuşaklarının temsilcisi olan gençlerin öncelikli olarak ADD üye tabanı içinde hak ettikleri yeri almaları sağlanmalıdır . Bu yoldan kazanılacak yeni Kemalist kadrolar aracılığı ile, ADD daha aktif bir duruma gelebilecek ve dinamik kadroları ile kendisinden beklenen çalışmaları daha etkili bir biçimde gerçekleştirebilmenin öncü gücü haline gelebilecektir . Ulusal kurtuluş mücadelesinin içinden gelen ailelerin sahip oldukları Atatürk sevgisi yeni yaklaşımlar aracılığı ile örgütlendikten sonra örgüt çatısı altında bir araya getirilecek bu ailelerin genç temsilcilerinin devreye girmesiyle birlikte , geleceğin toplum yapısı içinde Atatürkçülerin önde gelen bir yere sahip olmaları sağlanabilmelidir . Günümüz koşullarında dünya nüfusu 8 milyarlık bir büyüklüğe doğru hızla artarken , Türkiye gibi ülkeler ortada kalmakta ve yeni büyük ülkelerin devreye girmesiyle birlikte uluslararası etkinlikler çok daha farklı bir çizgide gündeme gelirken , Atatürk Türkiye’sinin çok geride kaldığı bir uzaklaşma sahnesi ile karşı karşıya kalınmaktadır .

Cumhuriyetin kurucusu ile yeni cumhuriyet kuşaklarının bir türlü buluşamaması yüzünden, Atatürk karşıtı bazı siyasal iktidarlar devlet yönetimi sırasında devletin kurucusundan farklı çizgilerde hareket ederek toplumda kurucu önderden uzaklaşan bir yapılanmayı öne çıkarmaktadırlar.Bu durumda ,Atatürk ve Cumhuriyet tarihi yerine yakın tarih yaklaşımı çerçevesinde Türkiye ve Atatürk cumhuriyeti ile ilgili bilgi birikiminin genç kuşaklara bilinçli olarak aktarılmaması ülkeyi kurucu önderinden uzaklaştırmış ve Atatürk cahili dindar kuşakların yetiştirilmelerine öncelik verilerek ve Türk toplumu yanıbaşındaki medeniyet beşiği Avrupa kıtasından uzaklaştırılarak , farklı yönlere doğru yeni kuşakların çekilmesine çalışılmıştır . Eğitim ve kültüre çok önem veren Atatürk , son dönemin dinci yönetimlerinin etkileri ile toplumun hafızasından silinmeye çalışılmıştır . Ayrıca bir devletin ya da siyasal rejimin kendi halkı ile buluşmasını sağlayan , devlet ile ulusu bir araya getiren siyasal köprüler olarak ulusal bayram günlerinin kutlanmasının çeşitli bahaneler yaratılarak eskiden olduğu gibi kutlanmaması da ,genç kuşakların yetiştirilmesi sürecinde ulusal bilincin devre dışı bırakılmasına yol açmıştır .Bu durum Kemalist devrim karşıtı karşı devrimcilerin izlediği bir olumsuz bir yaklaşım olmuştur . Ulusal bayramların kutlanmaması , Atatürk ve ulusal kurtuluş ile ilgili eğitim sayfalarının okul programlarından çıkarılması ile cumhuriyetin kamusal alanlarının tasfiyesi aracılığı ile Atatürk cumhuriyeti ile cumhuriyetin temsilcisi genç kadroların Atatürk’ten uzak bir gelişim çizgisine doğru sürüklenmesine neden olmuştur. Ayrıca Atatürk karşıtı toplum kesimlerinin batının önde gelen emperyalist devletlerinin kontrolü altına girmesiyle ,planlı ve programlı bir biçimde Atatürk karşıtı kesimlerin yayın organlarına yansıtılmıştır . Atatürk ve ulusal kurtuluş savaşını olumsuzluklar içinde ele alan ve her fırsatta Atatürk ile ilgili olumsuz yaklaşımları kamu oyu önünde tekrarlayan karşı devrimci oluşumlar, dış güçlerin finansmanı ve destekleriyle düzenli bir biçimde sürdürülerek, Türkiye’nin bugünkü olumsuz duruma gelmesi sağlanmıştır . Emperyalizme karşı savaşarak kurulmuş olan Türk devleti gene dış güçlerin emperyal oyunlarına doğru sürüklenmekten kurtulamadığı için , dış güçlerin Atatürk düşmanlığı senaryolarına Türkiye alet olmaya devam etmektedir .Böylesine olumsuz bir durumdan Türkiye’nin kurtulabilmesi için , ADD gibi bir kitle örgütünün tam kapasite ile çalışmalı ve toplum ile devletin kurucu önderin yolunda gitmesini sağlamalıdır.

S.6.- ADD kuruluş ilkeleri doğrultusunda bugünün Türkiye’sinde ne gibi çalışmalar yapabilir ?

C.6.-ADD ve kuruluş ilkeleri denince akla hemen Atatürk ilkeleri gelmektedir .Bu ilkeler aynı zamanda Atatürk’ün son döneminde anayasada da yer aldıkları için aynı zamanda cumhuriyetin de temel ilkeleri olarak kabül görmektedir . Altı ok olarak sayılan Atatürk ilkeleri hem Atatürkçülüğün hem de Türkiye Cumhuriyetinin temel ilkeleri olarak bugünkü anayasal düzen içinde yerini korumaktadır . Türk anayasasının başlangıç hükümleri kısmında yer alan cumhuriyetin temel ilkeleri aynı zamanda Atatürk ‘ün siyasal sistemini oluşturan temel taşlar olarak görülmektedir . Bu ilkelerin neden seçildiği ve Atatürk’ün bu ilkeleri neden bir araya getirerek ayrı bir sistem kurmaya çalıştığı gibi soruların şimdiye kadar yanıtsız kalması yüzünden , ilkeler ile ilgili belirli bir bilinç düzeyi ortaya tam olarak konulamamıştır . Ayrı sistemler içinden alınarak bir araya getirilen cumhuriyetin temel ilkeleri benimsenirken , diğer devlet modellerinden çok farklı bir yeni sistem eklektik bir yöntem izlenerek oluşturulmaya çalışılmıştır . ADD önce Atatürk’ün ilkelerinden oluşan sistemini iyi anlayarak bir birikimi genel merkezde meydana getirdikten sonra, bu ilkeler doğrultusunda içeriğe sahip olan belirli plan ve programları sistemli bir biçimde kamuoyuna sergilemelidir . Her ilkenin içeriğini belirleyen çalışmalardan sonra, bunların eklektik bir sistem oluşturmasının arkasında yatan nedenler de dile getirilerek , Atatürkçü taban içinde siyasal bilinçlenme çalışmaları yapılmalıdır . İlkelerin hem ayrı ve tek başına hem de birlikte ele alındığı toplu programların, çalışma yılı içindeki takvimlere uygun bir biçimde kamuoyuna yansıtıldığı etkinlikler düzenli bir biçimde sürdürülmelidir .

Atatürk’ün altı oku iki kısma bölünmektedir . Fransız devriminden alınan cumhuriyetçilik , milliyetçilik ve laiklik ilkeleri birinci grubu oluştururken , Sovyet devriminden alınan devletçilik ,halkçılık ve devrimcilik ilkeleri de ikinci grubu oluşturmaktadır . Birinci Dünya savaşı sonrasında dünya haritasının aldığı yeni biçime göre bir tarafta batı dünyası , diğer tarafta buna karşı olan doğu bloku ve de bu iki dünya arasında yer alan İslam dünyası üçüncü bir yapılanma modelini ortaya çıkarırken , Atatürk bu üç dünyanın tam ortasında yer alan Anadolu yarımadası üzerinde her üç blokun dışında kaldığı bir biçimde bağımsız bir merkezi devlet modelini kuruyordu . İşte değişik sistemlerin içinden seçilerek benimsenen altı ilke bir araya getirildiğinde her üç dünyanın dışında kalan bir yeni merkezi devlet yapılanması öne çıkıyordu . Sovyet blokunun çökmesi üzerine dünya tek kutuplu bir yönelişe doğru sürüklenmiş ama daha sonra ortaya çıkan çok kutuplu dünya yapılanması çerçevesinde Türkiye’nin gene Atatürk’ün belirlediği gibi merkezi devlet modeli olarak yoluna devam etmesi siyasal istikrarın korunabilmesi açısından zorunlu görülmüştür . Bugün gelinen yeni aşamada Türkiye’nin geçmişten gelen merkezi devlet modelini koruyarak yoluna devam etmesi , böylesine bir ilkeler bütününün kalıcı bir sisteme dönüştürülmesi sayesinde olmuştur . Bu tür bir oluşumun ortaya çıkış nedenleri ile birlikte bu ilkelerin tercih edilmesi , diğer ilkelerin sistem dışı bırakılması ,ayrı bir senteze yönelen Atatürk’ün hiçbir sisteme benzemeyen tamamen farklı bir modeli oluşturmaya çalışması , O’nun veciz ifadesinde yer alan “Biz bize benzeriz “ gerçeğini doğrulamaktadır . Atatürk modelinin temelinde yer alan ilkelerin arkasında yatan gerçekliklerin de dile getirilmesiyle birlikte genç kuşakların kafasında bir kategorik yapılanmanın önünün açılması sağlanabilecektir . Belirli kategoriler içerisinde ele alınacak cumhuriyetin temel ilkelerinin sistemleştirilmesi daha sonraki aşamada daha uyumlu bir biçimde ele alınabilecektir . Atatürk ilkeleri üzerinden geliştirilecek yeni bir Atatürkcülük programı geliştirilmezse o zaman Atatürk üzerine temel bir eğitim programını uygulama alanına getirmek zor olabilecektir . ADD şubelerinin aynı zamanda bir dershane ya da konferans salonlarına dönüştürülmesi gene ayrı bir proje olarak geliştirilerek , ülkenin her köşesinde yer alan ve ulusal bir misyonu taşıyan ADD şubeleri Kemalist cumhuriyetin yurt sathına yayılmış temel taşları olarak üzerlerine düşen görevleri zaman içerisinde yerine getireceklerdir .

S.7.- ADD bugün üzerine düşen görevleri yeterince yerine getirebiliyor mu ? Sorunlar nedir ?

C.7.ADD genel merkezi bugünün dünyasında kendisinden beklenen görevleri yerine getiremediği gibi aynı zamanda üstlenmiş olduğu siyasal misyonun bilincine de sahip çıkarak tarihsel misyonunu tam anlamıyla yerine getirememektedir . Böylesine olumsuz bir tablonun ortaya çıkmasında koşulların yetersizliği gib,i aynı zamanda karşı çevrelerin dışarıdan ve uzaktan müdahale etmeleri de çeşitli engellerin ortaya çıkmasında etkili olmaktadır . Otuz yılı geride bırakarak ve çeyrek yüzyıllık bir zaman dilimini aşarak kurumsallaşma yolunda emin adımlarla ilerleyen ADD’nin beklenen düzeyde etkili olamaması ya da beklenen çalışmaları yapamamasının arkasında yatan gerçeklerin açıkça ortaya konulması ve halka açık bir biçimde tartışılarak gereğinin yapılması zorunlu görünmektedir. Her türlü olumsuz koşula rağmen ADD’nin geçmişten gelen hedefler doğrultusunda etkin olabilmesi halk kitleleri ile yakın temas içine girilmesiyle mümkün olabilecektir . Bu doğrultuda ADD genel merkezinin ya da şubelerin kendi merkezlerinde etkinlikler yapması yetersiz kalabilir . Bu doğrultuda yeni yerleşim yerleri ya da mekanların devreye sokulmaları gerekmektedir . Dernek şubelerinde dershane ve eğitim çalışmalarının yanısıra üyeler arasında kaynaşmayı sağlayacak lokal çalışmalarına da yer verilerek, toplumsal etkinlikler daha üst düzeyde geliştirilebilir . ADD’nin şimdiye kadar eksik kalan lokal hizmetlerinin yeniden düzenlenmesiyle, toplumsal etkinliklerin kısa zamanda artarak gelişmesi doğrultusunda olumlu sonuçlar elde edilebilecektir .

ADD genel merkezinin başkent Ankara’nın merkezinde yer alan Kızılay bölgesinde bir ADD Lokali açması, ya da Atatürk’ün tarihsel mekanı olan Anıt Kabir’in etrafında yer alan Anıt Caddesi üzerinde bir Anıt Cafe açması ,bugünün genç kuşaklarının ortak çatısı altında yer alabilecekleri bir yeni mekan sağlayacaktır . Tren ve metro istasyonlarının kesişme bölgesi olan Kızılay’da açılacak bir ADD lokali başkent Ankara’da yaşamlarını sürdüren Atatürkçü ve Cumhuriyetçi kesimlerin bir araya gelebileceği , gazete ve dergi okuyabileceği ya da sohbet edebileceği yeni bir mekan olarak , dağılmış olan Atatürkçü kesimleri bir araya getirerek düzenli toplantılar ile var olan toplumsal potansiyelin kinetik enerjiye dönüşmesine destek verecektir . Benzeri bir biçimde büyük şehirlerdeki ADD şubelerinin sahip oldukları merkezi , çok yönlü kullanıma açmalarıyla birlikte dernek üyesi olmayan kesimlerden gelen insanların da ADD çatısı altına girmelerini kolaylaştıracak ve bu doğrultuda yeni çalışmalara üye dışı potansiyelin katılımı lokal hizmetleri üzerinden sağlanabilecektir . Genel merkezin düzenli olarak yürüteceği lokal hizmetlerinin şubeler düzeyinde yaygınlık kazanmasıyla birlikte , tüm yurt sahasında lokalleşme ile birlikte Atatürkçülük yeniden Türk halkı ile buluşturularak karşılıklı bir yeniden yapılanmanın kapısı açılabilecektir . ADD’nin genel merkeze bağlı bir statüde kuracağı bir yayınevi ya da buna bağlı olarak örgütlenecek bir kitap evi de , okur yazar toplum kesimlerinin bir araya gelerek konuşmak ve sohbet etmek gereksinimlerini karşılayacak yeni bir açılımı toplumun hizmetine getireceği gibi , aynı zamanda Atatürkçülük ya da cumhuriyet ilkeleri konularında yazılmış olan kitapların aracı olacağı yeni birliktelikler, yayınevi ya da kitapevi çatıları altından ortaya çıkması için elverişli ortamlar sağlayabilecektir . ADD genel merkezinin sosyal ve kültürel bir açılım ile Türk toplumu ile yeniden kaynaşmaya yönelmesi ülkede yeni bir sıcak ortam yaratacaktır . Lokaller ya da kitapevleri gibi sosyal etkinlik merkezlerinin sağlayacağı yeni ortamlar aracılığı ile toplumda yepyeni bir etkinlik ve diyalog sürecinin önü açılacaktır . Bu tür çalışmaların yürütülmesi sırasında gereksinme duyulan maddi desteklerin sağlanması için , ATA VAKFI’nın da tüzüğündeki amaç maddelerine uygun bir çalışma düzenine kavuşturulması gerekmektedir . Vakıf lokallerin açılması ve benzeri sosyal tesislerin örgütlenmesi açısından maddi destek sağlayacak bir biçimde yeniden yapılandırılmalıdır . ADD genel merkezinin atılım için gereksinmesi olan maddi destekleri n vakıf aracılığı ile sağlanması ADD örgütünün bağımsızlığının korunması açısından yararlı olacaktır .

S.8. ADD’yi bugünün koşullarında bazı siyasal grupların ele geçirmeye çalışmaları nasıl önlenebilir . ?

C.8.ADD sahip olduğu yüzlerce şubesi aracılığı ile Türkiye Cumhuriyeti’nin en yaygın örgütü olarak öne çıkmaktadır . 28 Şubat ve sonrası dönemlerde yaşanan olumsuz gelişmeler ,ADD’nin hedef alınmasına ve cumhuriyetin birikiminin örgütlendiği bu üst yapılanmaya karşı, devleti ele geçiren siyasal kadroların olumsuz gelişmeler gündeme getirdikleri görülmüştür . Türkiye Cumhuriyetini Atatürk çizgisinin dışına çekmek isteyenler , karşılarında Atatürkçülüğün en üst düzeyde birikimine sahip olan bir büyük kitlesel oluşumdan çekindikleri için her zaman ve her yerde Atatürkçü Düşünce Derneği’ne karşı çıkmışlardır . Zamanı geldiğinde bazı demokratik kitle kuruluşları kapatılmak istenmiş ve çeşitli dernekler üzerinden gündeme getirilen kapatılma senaryolarının başka benzerleri de ADD için de söz konusu edilmeye çalışılmıştır . Devletin kuruluş modeline sahip çıkan bir Atatürkçü birikim ADD aracılığı ile topluma yayılırken , Türk toplumunu ya ortaçağ karanlığına ya da emperyalizmin sömürgeciliğine alet etmeye kalkışanlar , antidemokratik baskılar ve senaryolar ile ADD’nin önünü kesmeye çalışmışlardır .Siyaset arenasındaki gelişmeler çerçevesinde ADD’ye karşı çıkanlar olduğu gibi , Türkiye’nin bu en büyük derneğini ele geçirerek kendi siyasal çizgisi doğrultusunda araç ya da basamak olarak kullanmak isteyenler de, ADD genel kurulları sırasında fazlasıyla öne çıkarak göze çarpmaktadırlar .Bu gibi durumlar önlenemezse , Türk devleti ve ulusunun milli kesimleri harekete geçmezlerse , Türkiye’nin içine sürüklenmiş olduğu çıkmazdan kurtulabilmesi pek mümkün görünmemektedir .

Aslında her siyasal parti ya da merkez, bütün dernekler ya da diğer kuruluşlar üzerinde etkin olmak isterler .Bu gibi kuruluşları siyasal arenada birer yan kuruluş konumunda kullanmak isteyen siyasal güçler, her fırsatta demokratik kuruluşları kendi yanlarına çekerek toplumsal alanda etkin olabilmenin yollarını ararlar ve ellerine geçen her fırsatta da bu gibi kuruluşlara baskı yaparak onları kendi yanlarında yönlendirmeye çaba gösterirler . İnsanlık tarihi açısından dünya haritası üzerinde yer alan devletlerin konumları ele alındığında küresel alanda yeni ortaya çıkan gelişmeler doğrultusunda jeopolitik dengelerin değiştiği ve bu süreç içinde gücü ele geçiren merkezlerin kendi çıkarları için hazırladıkları plan ve projelerin dıştan desteklenerek ülkelerin önüne konulduğu artık açıkça görülmektedir . Türkiye emperyalistlerin en çok değer vererek yaklaştığı ülkelerin en başında yer aldığı için ,Türkiye ve içinde bulunulan bölgenin geleceği amacıyla hazırlanmış bölgesel plan ve haritalarda , Misakı Milli sınırları içerisinde kurulmuş olan Türk devletinin bugünkü sınırlarının ötesinde yeni yaklaşımların öne çıktığı görülmektedir .Bu nedenle Türkiye Cumhuriyetinin batılı ittifaklar içinde bulunduğu müttefiki ülkeler ile, arasında çok ciddi ihtilaflı durumlar bulunduğu görülmektedir . Türkiye’nin batılı dostlarının hiçbirisi Türk devletini Atatürk’ün kurmuş olduğu gibi ulusal, üniter ve merkezi devlet olarak görmediği , hele bizim Atatürk ilkeleri dediğimiz cumhuriyet ilkelerinin sentezi ile oluşturulmuş olan Kemalist cumhuriyet modelini desteklemedikleri anlaşılmaktadır . Bu çerçevede Türkiye üzerinde ve çevresinde kendi plan ve projelerini uygulamak isteyen emperyalist devletler, kendi çıkarlarını temsil eden parti ve örgütleri destekleyerek ve kullanarak, onların aracılığı ile Türkiye üzerinde baskı kurmak ve hegemonya düzeni içinde Türk devletini yönlendirmeye çalışmak gibi bir yol izlemektedirler . İşte bu yüzden Türkiye’deki bazı siyasal örgütler dışarıdan finanse edilerek siyaset sahnesinde güçlü bir konuma gelirken,aynı zamanda kendi politikaları doğrultusunda kullanabilecekleri örgütlerin üzerine giderek bunları kendi kontrolları altına almaya çalışmaktadırlar . Böylesine bir durumdan en çok zarar gören ADD olmaktadır ,çünkü batı baskısı altına girmiş olan parti ve örgütler, başka kuruluşların ele geçirilerek bağlı oldukları merkezin çıkarları çizgisinde yönlendirilmeleri ile uğraşmaktadırlar . ADD bu durumdan acilen kurtulmalıdır .

S.10-Emperyalizmin bölgesel planları doğrultusunda ADD bugün neler yapmalıdır ?

C.10-ADD,emperyalizme karşı savaşarak bağımsız olan Türkiye Cumhuriyetinin antiemperyalist birikimine öncelikle sahip çıkmalıdır . Yirmi birinci yüzyılın koşullarında emperyalist batılı ülkeler tüm Orta Doğu bölgesini kendi denetimleri altına alabilmek için ,Büyük Orta Doğu, Büyük İsrail ,Büyük Avrupa ,Büyük Rusya, Büyük İslam Birliği ,Büyük Türk Birliği ve Yakın Doğu Konfederasyonu , gibi emperyalist planları öne çıkararak , bölgedeki gelişmelerde kendi planlarına uygun yeni adımların atılmasına çaba göstermektedirler . Burada belirtilen projelerin hiç birisi Atatürk Türkiye’sinin modeline uygun olmayan emperyalist planlardır .Yeniden Halifelik peşinde koşanlar laik rejime karşı çıkmaktadırlar . Türk ulusunun milli devleti olan Türkiye Cumhuriyetine tümüyle karşı çıkarak bölgede yaşayan alt kimlikli toplulukları yeni eyaletleşme süreçlerinden sonra bölgesel federasyonlara yönelten emperyalist planlarda ise ,Türk devletinin ulusal,üniter ve merkezi modeli kesinlikle red edilmektedir . Osmanlının son döneminde olduğu gibi yeni bir Sevr uygulaması arayışına giren emperyalistlerin bir kısmı din devleti ,bir kısmı etnik devletçikler ,bir kısmı de bölgesel federasyonlar peşinde koşarlarken , Türkiye’yi Sevr planı doğrultusunda yıkarak alan temizliğine yönelmektedirler . Bu nedenle 22 müslüman devletin sınırlarının değişeceğini açıkça söylemektedirler .Son dönemlerde büyük bir hegemonya savaşına sahne olan Türk devletinin geleceği bu hegemonya savaşını kimin kazanacağına bağlıdır .Birinci dünya savaşını kazanan İngiltere ile İkinci dünya savaşını kazanan ABD üstünlüklerini yitirdiği için , Almanya ,Rusya ,Çin ve Hindistan gibi yeni büyük güçler merkezi coğrafyanın ele geçirilmesi için siyasal ve ekonomik bir yarışa girmiş durumdadırlar .Yeni patron belli olana ya da dünya devletleri Birleşmiş Milletler çatısı altında bir araya gelerek anlaşmalarına kadar büyük bir hegemonya yarışına bütün dünyanın sahne olacağı anlaşılmaktadır .

Dünya hegemonya savaşı devam ederken , Türkiye’nin Atatürkçüleri cumhuriyetin uyanık bekçiliğine devam edecektir. Bu doğrultuda büyük güçler arasındaki çekişmeyi taraf tutmadan izleyerek ve kendi bağımsız varlığını koruyacak yeni antiemperyalist önlemler alarak kendisini koruyacaktır . Öncelikle merkezi devletin güçlenmesi için merkezin sağ ve sol yanlarında yer alan toplum kesimlerinin, yeni bir demokratik Kemalist merkez yapılanması içinde yer almalarını sağlayacak bir ulusal bütünleşmenin çağrısını ,Atatürk Cumhuriyetinin özünü temsil eden ADD hiçbir parti ayırımı yapmadan toplumun her kesimine dönük olarak yapmalıdır . Böylece ülke ve devletin güçlenmesine öncelik verilecek ve ikinci aşamada da cumhuriyetin kuruluş döneminde Atatürk’ün İran’ı yanına alarak Orta Doğu devletlerini emperyalizme karşı birleştiren bölgesel ittifakı olan Sadabat Paktı benzeri bir Merkezi Devletler Topluluğu oluşumunun ,Türkiye tarafından bir ulusal politika ve bölgesel bir milli plan olarak benimsenmesi için , Atatürkçü güçler ADD’nin öncülüğünde yoğun bir kamuoyu oluşumuna gitmelidirler .Bütün emperyalist projelere karşı bölgesel bir alternatif olacak böylesine bir oluşum, Türkiye Cumhuriyetinin emperyalistlere karşı komşuları ile oluşturacağı bölgesel işbirliği aracılığı ile çok hızlı bir biçimde dünya kamuoyuna taşınabilmelidir .ADD bu aşamada Kemalist dış politikayı tartışma sahnesine getirmelidir . Genel merkez ve şubeler , merkezi coğrafyada çıkartılmaya çalışılan üçüncü dünya savaşının önünü kesmek üzere , Atatürk’ün yurtta ve dünyada barış politikalarını öne çıkaran toplantı ve sosyal etkinlikleri , eskisinden çok daha yoğun bir biçimde ülkenin her yanında ADD öncülüğünde düzenlemelidirler . Çağdaş cumhuriyeti yaratan Atatürkçü gücün bugünkü uzantısı olarak ADD , Atatürk ve arkadaşlarının Türk ulusuna bırakmış olduğu Türkiye Cumhuriyeti mirasını yaşatabilmek için gerekli olan neyse , bütün bu konu ile ilgili işleri ve girişimleri öncelikli olarak tamamlayabilmek üzere bir cumhuriyetçi seferberliğe yönelmelidir . Olağanüstü gelişmeler dikkate alınarak yurt düzeyinde bir cumhuriyetçi seferberliğin öne çıkmasında ADD ilgili kuruluş olarak önde gelen bir misyon acilen üstlenmelidir .

S.11-Atatürk Cumhuriyetinin korunmasında önümüzdeki dönemde ADD neler yapabilir ?

C.11 -Bugünün dünyasında batı emperyalizmi kontrol altında yeni bir dünya düzeni kurmaya çalışırken bugünün dünyasındaki devletleri ve ulusları çökertmeye çalışmaktadır. Gelinen noktada Avrupa Birliği gibi Amerika Birleşik Devletleri de parçalanmanın eşiğine gelmiştir .Kendilerini kurtarmak üzere bütün dünyaya saldırmakta kararlı olan bu iki emperyalist güç, yeryüzü haritalarında yer alan ulus devletleri parçalamaya uğraşmaktadırlar . Eğer var olan ulus devletleri alt kimlikli toplumları kışkırtarak parçalayabilirlerse, o zaman kendilerini toparlayarak hegemonyalarını sürdürebileceklerdir . Bu gün gelinen aşamada hem emperyalizm ile ulus devletler karşıtlığı tırmandırılmakta hem de küreselleşen büyük tekelci şirketler ile devletler karşı karşıya gelmektedirler .Büyük Orta Doğu Projesi için getirilen ılımlı islam hükümetinin yirmi yıla yaklaşan iktidar süresinin uzamasının en büyük nedeni, bu genel gidişe karşı duracak bir alternatif hareket ya da siyasal partinin çıkmamasıdır .Önümüzdeki dönemde Türkiye’yi kurtaracak bir Kemalist iktidarın siyasal alternatif olarak iktidara gelmesi ancak ve ancak yeni bir Atatürkçülük rüzgarının yurt sathında estirilmesi ile mümkün olabilecektir . Böylesine güçlü bir Atatürk’çü rüzgarı estirebilecek tek milli güç merkezi ,bugünün koşullarında Atatürkçü Düşünce Derneği’dir. Bazı liberal ,kapitalist ,Marksist ya da bilimsel sosyalistlerin kendi siyasal çıkar planları doğrultusunda hareket ederken, Atatürkçülüğü kendi ideolojilerine süs takmak için kullanmalarına, gerçek Atatürkçülerin izin vermemeleri gerekmektedir . Türkiye’nin en büyük derneği olarak ADD hiçbir partinin ya da örgütün baskısı altına girmeden bağımsız kimliği ile Türk devletinin Atatürk ilkeleri doğrultusunda varlığı için çalışmalıdır . Hele küçük partilerin, Atatürkçü görünerek güncel siyasal platformlarda geliştirdikleri konjonktürel politikaların ADD çatısı altında hiçbir biçimde yerleri olmaması gerekir . ADD partiler arası çekişmelerde kendisini koruyarak bu tür siyasal manevraların hiçbir zaman aracı olmamalıdır .

Kemalizm hem sosyalizmin hem de liberalizmin ötesinde bir ideoloji ve özgün bir siyasal sistemdir .Bu siyasal gerçeğin iyi bilinmesi ve Atatürkçülüğün kalesi olarak ADD’nin antiemperyalist çizgide yoluna devam etmesi gerekmektedir . ADD öncelikle Atatürkçülüğün merkezi olmalı ve Türkiye’nin Kemalist birikimini bugünün Türkiye’sinde sorumluluk içinde öne çıkararak , Türk toplumuna ve devletine Kemalist yönde bir öncülük yapmalıdır . Türkiye’nin Atatürk çizgisinde yenilenmesi ile birlikte Türk devlet modeli ortaya çıkarılmalı ve merkezi coğrafyadaki devletler ile birlikte Türk ve İslam asıllı toplumlarda Kemalist devlet modeli örgütlenerek ,yeni dünya düzeninin daha dengeli ve adil bir biçimde oluşturulmasına katkıda bulunulmalıdır . Yüz yıl önce Atatürk ile Samsun’a çıkanların getirdiği siyasal birikim , bir asır sonra dünya yenilenirken Türkiye Cumhuriyetinin önünde ciddi bir siyasal alternatif olarak görülmektedir . ADD bugünün koşullarında Atatürkçülüğü yeniden Türk toplumu içerisinde yaygınlaştırırken, bütün siyasal örgütlere karşı mesafeli durarak hareket etmelidir .Türk ulusunun Atatürk’ün mirasına sahip çıkabilmesi için gerekli olan mücadeleyi ADD tek başına sırtlanmalıdır .Cumhuriyeti kuranların bugünkü uzantılarının Atatürk yolundan gidebilmeleri için gerekli olan rehberlik görevini ADD yerine getirebilmelidir . ADD sahip olduğu otuz yıllık birikimi ile Türkiye’nin ulusal programına öncülük yapmalıdır .

ATATÜRK VE TÜRK MİLLİYETÇİLERİ DOSYASI : 19 Mayıs Yaklaşırken Karasu Halkının ve Kaymakam Aziz Bey’in Dikkatine !!!!!


19 Mayıs Yaklaşırken Karasu Halkının ve Kaymakam Aziz Bey’in Dikkatine

Mahiye Morgül tarafından 19 Mayıs 2020 tarihinde yayınlandı

Karasu’yu düşman işgalinden ve soykırımdan kurtaran Rizeli Kuvayi Milliye kahramanlarımızdan Gazi Zekeriya Tiryaki ile halaoğlu Şehit Topçu Yüzb.SüleymanÂsaf (Mercan) Beyi hatırlatmakla başlayacağım.

Kaymakam Aziz Mercan ile Gazi Zekeriya dedenin torunu Oğuz Tiryaki’nin genetik benzerliğine dikkat çekmek ve bu sırada Karasu halkına biraz hafıza tazelemek istiyorum.

Halen görevde olan (Mayıs 2020) kaymakam A.Mercan Bey ile genetik benzerliğinden yola çıkarak akraba olma ihtimalinden söz edeceğim.

Karasu’da görev yapıyor olması hoş bir tarihsel buluşma gibi. Aziz Beyin ataları Karasu’yu kurtaran Aziz’lerden çıkarsa hiç şaşırmayacağım.

Karasu gazisi Zekeriya Tiryaki’nin torunu Oğuz Tiryaki ile kaymakam beyin genetik benzerliğine bakar mısınız?

LİNK : https://www.gazeterize.com/rize/oguz-tiryakiyi-kaybettik-h640191.html

LİNK : http://www.karasu.gov.tr/kaymakamimiz

Tiryaki ailesinin büyük dedeleri Harun Efendinin Atatürk ile tanışıklığı Atatürk’ün çağrısıyla katıldığı Öğretmen Kurultayına kadar gider, burada onu anlatmayacağım. Harun Efendi Süleyman Asaf Mercan’ın dayısıdır. Sonraları Tiryaki-Mercan ailesinde başka evlilikler olmuştur; keza fotoğrafını gösterdiğim Oğuz Tiryaki’nin dayıları yine Mercan’dır. Yani Gazi Zekeriya dede oğluna kendi dayıkızını gelin almıştır.

Kaymakam Aziz Mercan ile bir benzerlik de Mercan ailesinden göstereceğim. Oğuz Tiryaki ile dayı hala çocukları olan Maksut Mercan’ın video bağlantısını vereceğim. Yani her iki ailede genler birkaç kez harmanlanmış görünüyor. Kısaca, Karasu’nun muzaffer iki kahramanının genetik izlerini Kaymakam Aziz Mercan’da görüyorum.

Süleyman Asaf Mercan ile Necati Memişoğlu (Erzurum Kongre delegesi, 1.Meclis Rize Mebusu, M.Akif Ersoy’un arkadaşı) Karasu’da cephede silah arkadaşıdırlar. Karasu’da başlayan silah arkadaşlığı bütün cephelerde devam etmiştir. Tanışmaları İpsiz Recep Emice’nin çağrısıyla olmuştur.

İstanbul’u İngilizler işgal eder etmez Karasu’da Türk soykırımı (Yunan mezalimi) başlattılar.

Karasu’ya imdada koşanların başında İpsiz Recep Emice’nin Rizeli milisleri ve bir de bütün Hemşinli akrabalarını cepheye çağıran Necati Memişoğlu vardı. Yunan askerlerinden bir top ele geçirirler, fakat ele geçirdikleri topu kullanacak kimse yoktur. Recep Emice, Çanakkale’nin büyük topçusu Süleyman Asaf’ın babasına (Rize’den komşu, İstanbul’da tabur imamı) mektup yazarak oğlunu göndermesini ister.

Okur yazarlığı olmayan Recep Emice mektubu Necati Memişoğlu’na yazdırır, Süleyman Asaf bu çağrıyı alır almaz Karasu’ya koşar. İki soylu şövalyenin arkadaşlığı Karasu cephesinde böyle başlar ve Asaf Bey Dumlupınar’da Yunan tabyalarını ateşe tuttuğu yerde şehit düşene kadar devam eder. Asaf Bey 1922’de Sakarya cephesinde tek ayağını kaybetmişti, şehit düştüğü yerde tek ayağıyla topunun başındaydı! Hem Sakarya hem Dumlupınar şehitliğinde kitabede adının yazılmasının nedeni budur; çifte şehit kahramandır.

Çanakkale’nin büyük topçusu, 15.Kolordu Kumandan Yaveri Top.Yüzb. Süleyman Asaf (Mercan) Beyin Karasu’ya gelişiyle Türk soykırımı durdurulabilmiştir. Bu böyle tarihe geçmelidir.

Şehit Topçu Süleyman Asaf Mercan adını bugün 100. yılında Sakarya’nın Karasu’nun caddelerine yazmalıyız. 19 Mayıs bir bayram olmaktan öte, Karasu’da Türk soykırımının durdurulmasının 100.yılı olarak anılmalıdır. Gazilerimizin şehitlerimizin mezarlarına çiçek bırakmalı, soykırımda öldürülenlerin yakınları mevlit okutmalıdır. İngiliz işgaliyle başlayan Karasu soykırımının üzerine çekilen örtüler birer birer kaldırılmalıdır.

Aşağıdaki videoda, Karasu kahramanı Topçu Süleyman Asaf’ın Rize’de yaşayan akrabalarından Maksut Mercan (Endüstri Mühendisi, Tasarımcı) ile 2012 yılında açtığı gemi ve uçak maket sergisinde TRT tarafından haber yapılan videosunu izlediğimizde görülecektir ki, Karasu Kaymakamı Aziz Mercan ile aralarında bir hayli genetik benzerlik vardır.

VİDEO LİNK : https://youtu.be/yjNDAmbiD0Y

Karasu halkının evlerine çerçeveleyip astığı bir fotoğraftan da söz etmek istiyorum. Resimde İpsiz Recep Emice meşhur elleri dizlerinde oturmaktadır, arkasında tüfekleriyle dört kuvvacı ayakta durmaktadır. Bu fotoğraftaki dört kahramanın isimleri bugüne kadar bilinmiyordu. İsimleri bugün Rizeli tarihçiler tarafından şöyle belirlenmiştir:

Ortada Milis Yüzbaşı İpsiz Recep(Gürses) Emice
Ayaktakiler soldan sağa; Yusuf Çekmiş, Zekeriya Tiryaki, Bayram Ali Çekmiş, Hasan çekmiş.
Karasu’yu İngiliz-Yunan mezaliminden kurtaran kahraman dedelerimizi 100.Yılında mezarları başında saygıyla anıyoruz. (19 Mayıs 2020, Rize)

Bu fotoğrafı evine asan vefalı Karasulu kardeşlerimiz artık onların kim olduklarını resmin altına yazabilirler. Karasu’daki fotoğrafta ayaklarını bastıkları yer görünüyorken internet arşivlerine dizlerinden aşağısı görünmemektedir. Rica ediyorum, tam boy göründükleri orijinal fotoğrafı her kimde muhafaza ediliyorsa, bana veya ailelerine ulaştırsınlar

Karasu’dan bir güzel insan o fotoğrafı bir televizyon programında göstererek şöyle demişti:

“Kim olduklarını bilmiyoruz. Evliya gibi geldiler bizi kurtardılar.”

Şimdi o güzel insanların kim olduklarını biliyorsunuz, yazın adlarını, çocuklarınıza koyun adlarını, caddelere verilsin adları, yöneticilerinizden talep edin.

Bitirirken;

Karasu kaymakamı Sayın Aziz Mercan’a ve kahraman dedelerimizi gönüllerinde yaşatan Karasu halkına saygılarımla…

Mahiye Morgül

ATATÜRK VE TÜRK MİLLİYETÇİLERİ DOSYASI : Tanısaydın çok severdin Atam, bu ülkenin gençlerini…


Tanısaydın çok severdin Atam, bu ülkenin gençlerini…

Sümeyye’yi mesela. İki kolu olmadan ve kalça kemiği çıkık bir şekilde doğduğu halde , ayaklarıyla yazı yazmayı öğrendi önce, sonra resim yapmayı. Yetmedi, yüzmeye başladı. Brezilya’da düzenlenen Dünya Şampiyonası’nda sırt üstü yüzmede dünya şampiyonu oldu. Dahası var üstelik, kelebek stilde bronz madalya, İrlanda’daki Avrupa Şampiyonası’nda da altın madalya getirdi ülkemize. Tanısaydın, alnından bir güzel öperdin.

Van’ın Çaldıran ilçesi Çubuklu köyünde gencecik Fen bilgisi öğretmeni Mahmut Çakır, kendi maaşından harcayarak her gün elektriği kesilen okulun çatısına rüzgar tribünü kurdu ve köy okulunu elektriğe kavuşturdu. Hayalindeki fikri hür, irfanı hür eğitim neferlerinden biri o. Ne takdir ederdin kim bilir…

Devlet Konservatuarı öğrencisi 14 yaşındaki Arya Nur Güneş, 590 müzisyenin katıldığı II.Luthiers Clar Uluslararası Viyolonsel Yarışmasında dünya birincisi oldu. Eminim gurur duyardın.

Lise öğrencisi Mert Akyürekli, Çin’de yapılan bilimsel proje yarışmasında DNA-Ferro Sıvı Etkileşimi projesiyle dünya birincisi oldu ve ödülünü Çin Devlet Başkanı’nın elinden aldı. Hani diyordun ya, “Günün birinde benim sözlerim bilimle çelişirse bilimi seçin” diye… Senin sözlerin hala hiç bir şeyle çelişmedi, ama bilimi de özenle takip eden gençlerin var Atam.

İpek Arslantaş, Moskova’da düzenlenen Uluslararası Bilim Temelleri Bilgi Yarışması Matematik finalinde dünya birincisi oldu. Nasıl sevinirdin duysaydın… Dört duvar arasından çıkartıp onore ettiğin o kadınlar bak ne kızlar yetiştiriyor Atam.

Uşaklı atletimiz Mehmet Çekil, Fas’ta Liselerarası Dünya Şampiyonası’nda 800 metrede dünya şampiyonu oldu. Şöyle bir sırtını sıvazlayıp, “Aferin çocuk!” derdin tanısaydın.

11 yaşındaki Tuana, sokaklarda keman çalarak topladığı parayla kedilere mama alıyor, ve bir kedi köyü kurmayı hayal ediyor. Senin elinle açtırdığın çiçeklere kim bilir ne şefkatle su verirdi beraber olabilseydiniz.

İrem Yaman, henüz 22 yaşında. Ama Tekvando’da hem Avrupa, hem Dünya şampiyonu. Hem güçlü, hem güzel, hem akıllı. Koltukların kabarırdı emin ol.

16 yaşındaki Sudenaz Çelik, Brezilya Bilim Olimpiyatları 2017 proje yarışmasında Mars’ı yaşanabilir hale getirmek için hazırladığı projeyle dünya birincisi oldu. Geleceğin bilim kadını o. Nasıl mutlu olurdun görebilseydin…

Akhisar’lı Begüm Onbaşı, küçücük yaşında haftanın 5 günü evinden yaklaşık 50 kilometre uzaklıktaki antrenman salonuna giderek başladı spor hayatına. Ödüllere doymuyor. En son Aerobik Jimnastik Dünya Kupası’nda büyükler kategorisinde altın madalya aldı. Hem dünya, hem de Avrupa şampiyonu. Bir güleç, bir tatlı, kesin sevgiyle bağrına basardın onu da.

Doktorların engelli olduğu için okuyamaz dediği Muratcan Çiçek, bilgisayar mühendisliği bölümünü birincilikle bitirip Google’dan burs alan ilk Türk öğrenci oldu. Bir annesi var, tam senin hayal ettiğin o pes etmez, dimdik, ufku geniş Türk kadını. İkisiyle de gurur duyardın eminim.

Zonguldak’ın Çaycuma ilçesinde lise öğrencileri okulun serasında yerli tohumla sebze üretiyorlar. Ürünleri ne yapıyorlar dersin? İhtiyaç sahibi ailelere ücretsiz dağıtıyorlar. Şaşırma yerli tohum üretmenin nesi haber diye. Maalesef öyle oldu Atam. Ama şikayet zamanı değil bugün. Bugün doğrulardan bahsetme zamanı. Böyle böyle döneceğiz özümüze…

İşte bu evlatlar, milyonlarcasından sadece birkaçı.
Ne yazık ki basın bu gençleri beş sütuna manşet, hak ettikleri gibi yazmadı, yazmıyor Atam.
Ama onlar zaten ucuz aferinlerin peşinde değiller.

Onlar, senin onlara emanet ettiğin değerlerin bilincinde, sana layık yetişkinler olma hedefinde bireyler Atam. Kendilerine saygısı olan, hedeflerine azimle yürüyen, aydınlık hayaller kuran, senin adını, fikirlerini her daim canlı tutan gençler onlar.

Onlar, kendileri bugünlerde ferah ve özgür yaşayabilsinler diye senin hiç gençliğini yaşayamadığının bilincindeler Atam.

19.Mayıs 1919’da Samsun’a çıkarken vatanı kurtaracağını, o yılların gençleri cephede ayaklarında çarıklarla patır patır canlarını verirken, yüzyıl sonraki vatan evlatlarının bu başarılara imza atacaklarını, bunu da senin verdiğin o ışık ışık ilhamla yapacaklarını birileri kulağına fısıldasaydı, kim bilir ne mutlu olurdun.

Belki de zaten biliyordun. Emindin bundan. Belki sana bu gücü veren o tertemiz inançtı.
Bize bıraktığın en büyük miras işte tam da bu duygu Atam.

Duyulmasa da, görülmese de, birer birer tanınmasalar da, bu isimsiz kahramanlar, bu başarıları teker teker dünya sahnesine kazımaya devam edecekler Atam.
Çünkü ilham kaynakları sensin.

Tanısaydın çok severdin, 100 yıl önce bu bayramı armağan ettiğin gençleri Atam.

Emin ol, çok, ama çok severdin!

Bige Güven Kızılay
Hayal Ağacım Erguvan
Sayfa 165

ATATÜRK VE TÜRK MİLLİYETÇİLERİ DOSYASI : İzmir Marşı’nı Bir de Böyle Okuyalım


İzmir Marşı’nı Bir de Böyle Okuyalım

Yazan Ergun Mengi

18 Mayıs 2020

İzmir’in dağlarında çiçekler açar,Altın güneş orda sırmalar saçar, Bozulmuş düşmanlar, hep yel gibi kaçar,Yaşa Mustafa Kemal Paşa yaşa;Adın yazılacak mücevher taşa” sözleriyle tüylerimizi diken diken eden ve halkımız tarafından çok sevilerek söylenen İzmir Marşı’nın, bestecisi ve güftecisi hakkında yeterli bilgi yoktur.

Müzik tarihçisi Murat Meriç, İzmir Marşı’nın;"Kafkasya dağlarında çiçekler açar” dizesiyle başlayan marş olduğunu, söz yazarının ve bestecisinin bilinmediğini, resmi kaynaklarda ‘anonim beste’ olarak geçtiğini ifade etmektedir. Kimi kaynaklar, İzmir Marşı’nı Besteci Muammer Sun ile özdeşleştirse de Murat Meriç, Muammer Sun’un marşı düzenleyen isimlerden biri olduğunu açıklamaktadır.

Ankara Devlet Orkestra ve Balesi Orkestra Şefi Naci Özgüç ise marşın ‘Kafkasya Marşı’ olarak büyük dedesi İzzettin Hümayi Elçioğlu tarafından bestelendiğini ileri sürmektedir(Naci Özgüç). Müzik yazarı Etem Üngörde 1966’da çıkarttığı “Türk Marşları” isimli kitabında marşın “Kafkasya Marşı” adıyla İzzettin Hümayi’ye ait olduğunu yazmıştır. Etem Üngör bestenin sonraki senelerde “İzmir’in dağlarında….” ve bazen de “İnönü dağlarında….” diye okunduğunu belirtmektedir.Ancak, bu yazarlar,bilgilerini teyit edecek herhangi bir belge veya kayıt göstermemektedirler(Murat Bardakçı).

Sonuç olarak, araştırmacılar; marşın Kafkasya Marşı’ndan çevrildiği, ancak, Kafkasya Marşı’nın söz yazarının ve bestecisinin tam olarak belirlenemediği ve bestenin akılda kolay kalan “Anonim bir beste” olduğu konusunda hemen hemen fikir birliğine varmışlardır.

Kafkasya Marşının, Kafkas İslam Ordusu’nun, Bakü Muharebesi’ni kazanarak 15 Eylül 1918’de Bakü’ye girmesi üzerine söylenmeye başlandığı bilinmektedir. İki marşın sözlerinde büyük bir benzerlik vardır.

Kafkasya dağlarında çiçekler açar

Altın güneş orda, sırmalar saçar.

Bozulmuş düşmanlar hep yel gibi kaçar

Kader böyle imiş ey garip ana

Kanım helâl olsun güzel vatana.

Kafkasya dağlarına bomba koydular

Türk’ün sancağını öne koydular

Şanlı zaferlerle düşmanı boğdular

Kader böyle imiş ey garip ana

Kanım helâl olsun güzel vatana.

Kafkasya dağlarında oturdum kaldım

Şehit olanları deftere yazdım

Öksüz yavruları ben bağrıma bastım

Kader böyle imiş ey garip ana

Kanım helâl olsun güzel vatana

Türk oğluyum ben ölmek isterim

Toprak diken olsa yatağım yerim

Allah’tan utansın dönenler geri

Kader böyle imiş ey garip ana

Kanım helâl olsun güzel vatana

İzmir’in dağlarında çiçekler açar,

Altın güneş orda sırmalar saçar

Bozulmuş düşmanlar, hep yel gibi kaçar,

Yaşa Mustafa Kemal Paşa yaşa;

Adın yazılacak mücevher taşa.

İzmir’in dağlarına bomba koydular,

Türk’ün sancağını öne koydular.

Şanlı zaferlerle düşmanı boğdular,

Kader böyle imiş ey garip ana;

Kanım feda olsun güzel vatana.

İzmir’in dağlarında oturdum kaldım;

Şehit olanları deftere yazdım,

Öksüz yavruları bağrıma bastım,

Yaşa Mustafa Kemal Paşa yaşa;

Adın yazılacak mücevher taşa.

Türk oğluyum ben ölmek isterim;

Toprak diken olsa yatağım yerim;

Allah’ından utansın dönenler geri;

Peygamber kucağı şehitler yeri,

Çalındı borular haydi ileri.

Bozuldu çadırlar kalmayın geri,

Marşın, Kafkasya’da söylenmesinin üzerinden kısa bir süre geçtikten sonra İzmir, 15 Mayıs 1919’da Yunan işgaline uğramıştır. İşgal ve yaşanan Yunan mezalimi Türk milletinin üzüntüsünü bir kat daha arttırmış, tüm ülkede kitlesel gösteriler ve protestolar icra edilmiştir.

İzmir’in işgali üzerine, 17 Mayıs 1919’da Giresunlular, Belediye Reisi Osman Ağa’nın (Topal Osman) başkanlığında, büyük bir protesto toplantısı düzenlemişler, Giresun’da Işık Gazetesi siyah çerçeve içinde “İzmir Faciasını Unutmayınız” diye özel baskı yapmıştır. Trakya Paşaeli Müdafaa Heyet-i Osmaniyesi’nin Edirne’de düzenlediği Sultan Selim Toplantısından sonra, Padişahlık makamına İzmir’in işgalini kınayan binlerce telgraf çekilmiştir.

17 Mayıs 1919’da İzmir’in işgalini protesto etmek için üniversite öğrencileri ve müderrisleri derslere girmemişlerdir (Gökay Durmuş).19 Mayıs 1919’da İşgali protesto eden ilk miting İstanbul’da Fatih semtinde yapılmış, mitingde Halide Edip Adıvar da etkili bir konuşma yapmıştır. Mitinge İzmir’in işgaline tepki gösteren 50 bin kişi katılmıştır.

20 Mayıs 1919’da Doğancılar Meydanı’nda da bir gösteri tertip edilmiş,buradaFatih’te alınan kararlar yinelenmiştir. Toplanmadan sonra, ABD Başkanı Wilson’a gönderilen telgrafta, Wilson’un Wilson Prensiplerinin 12. maddesinde belirlenen ilkelere sahip çıkması talep edilmiştir (Gökay Durmuş)

22 Mayıs 1919’da düzenlenen Kadıköy gösterisi şiddetli yağmur ve fırtına altında gerçekleşmiştir. Halide Edip’in konuşması, Hüseyin Suat Bey’in ve Ahmet Kemal Bey’in şiirleri halkın heyecanını arttırmıştır (Gökay Durmuş)

23 Mayıs 1919’da İzmir’in işgalini protesto eden en ihtişamlı toplanma, Sultanahmet Meydanı’nda, 200.000 kişinin katılmasıyla,yapılmıştır. “İzmir Türk’ündür ve Türk Kalacaktır” dövizlerinin bulunduğu Sultanahmet Meydanı’nda, İsmail Hakkı Bey, Şükûfe Nihal Hanım ve Hamdullah Suphi Bey konuşmalar yaparak halkın heyecanını yükseltmişlerdir.

28 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları tarafından yayımlanan Havza genelgesinin ilk iki maddesi, “İşgallere karşı protesto mitingleri yapılması ve İtilaf Devletleri ve İstanbul Hükümetine işgalleri kınayan telgraflar çekilmesiydi”. Bu telgraflar Padişah ve İşgal Güçleri üzerinde etkili olmasa da, halkın vatan sevgisinin bir tezahürü olarak ortaya çıkmış ve mücadele gücüne önemli katkı sağlamıştır.

23 Haziran 1919’da insan dalgaları halinde ilçe, bucak ve köylerden sancak merkezine gelerek toplanan bölge halkı Siirt’te büyük bir gösteri yapmıştır. 58.000 kişinin katılımıyla yapılan gösteride protestolar yüksek seviyeye çıkmıştır.

Bu gösterilerde, İzmir veya Kafkasya Marşının söylendiğine dair bir kayıt yoktur.

10 Ağustos 1920’de Sevr Antlaşması imzalanmış ve Osmanlı Ülkesi İtilaf Devletleri tarafından paylaşılmıştır.Halk galeyan halindedir. İtilaf Devletleri, TBMM Hükümetine Sevr’i zorlakabul ettirmek maksadıyla,işgalci Yunan Ordusunasilah ve maddi yardım yaparak destek vermiş ve Yunan ordusu Afyon üzerinden Eskişehir’e kadar ilerlemiştir.

Bu arada Demirci Mehmet Efe, Yörük Ali Efe ve Danişmentli İsmail Efe başta olmak üzere efelerin İzmir dağlarında Yunanlılara yaptığı saldırılar yurtta efsane gibi dolaşmaya başlamıştır.Bu mücadele, marşın halk arasında “Kafkasya dağları” yerine “İzmir’in dağlarında çiçekler açar” şeklinde söylenmesine yol açmış ve Kurtuluş Savaşı sırasında halkın diline pelesenk olmuştur.

Marşın, İstanbul’un işgalinden sonra, her yerde söylenmeye başlamasıyla, işgal kuvvetlerinden ve Damat Ferit Hükümetinden tepkilerin gelmiştir.İngiliz işgal kuvvetleri sokaklarda ve halka açık yerlerde marşın söylenmesini yasaklamış ve yasaklama kararı İstanbul gazetelerinde yayımlanmıştır. Sadrazam Damat Ferit, daha ileri giderek halk arasında söylenen “İzmir’in Dağları’nda çiçekler açar” diye başlayan “yaşa Mustafa Kemal Paşa yaşa” diye devam eden marş dahil tüm milli marşların okullarda söylenmesini yasaklatmıştır.(Atilla Oral, s.167)

1920 yılında Beşiktaş’ta yardımsever kişilerin, İzmir’de Yunan mezaliminde zarar gören Türklere yardım toplamak maksadıyla, Hükümet ve işgal kuvvetlerinden izin alarak, düzenledikleri müsamerede, İzmir Marşı birkaç kez seslendirince, zamanın meşhur Divan-ı Harp Başkanı Nemrut Mustafa Paşa’nın zulmüne uğramışlardır. Müsamereyi düzenleyenler ve bazı katılanlar, İzmir Marşı’nı söyledikleri ve toplanan paranın Kuvayı Milliye gönderildiği iddialarıyla Divan-ı Harpte yargılanmışlardır. Uzun süren dava sonunda, yargılananlar arasında bulunan merkez memuru Şevki bey,mahkemenin isteği üzerine, marşı “Kafkasya dağlarında çiçekler açar” şeklinde güzel bir sesle okumuş ve Nemrut Mustafa Paşa yargılamaya son vermiştir. (Atilla Oral, ss.167-168).

Yunanlara karşı 11 Ocak 1921 tarihindeki I. İnönü ve takiben 01 Nisan 1921 tarihindeki II. İnönü zaferinden sonra,“İnönü Dağlarında çiçekler açar, Yaşa Mustafa Kemal Paşa yaşa; Adın yazılacak mücevher taşa” şeklinde de söylenmeye başlanmıştır. Bu sözler tamamen halkın içten gelerek yaptığı eklemelerdir. 09 Eylül1922 tarihinde fiili olarak kurtuluş savaşının sona ermesinden itibaren, İzmir Marşı bugünkü sözleriyle ülkenin her noktasında yankılanmaya başlamıştır.

Ancak marşın sadece Türkler tarafından değil İngilizler tarafından da söylenmesi oldukça ilginçtir. Lozan Antlaşması 24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanmasına rağmen İngiliz İşgal Kuvvetleri Komutanı General Harington hazırlıkları bahane ederek iki ay daha İstanbul’da kalmıştır. General Harington, 1915 Çanakkale ve 1922 Çanakkale (Chanak Crises) krizindeki yenilgi ve aşağılanmalarının ve özellikle 11 Ekim 1922 Mudanya Mütarekesindeki çaresizliklerinden sonra, İngiliz bayrağı yukarıda dalgalanırken İstanbul’u terk etmek istemiştir.Bu kapsamda, ayrılma törenine Türk Birliği de davet edilmiş, ancak Gazi Mustafa Kemal Paşa, “hayır katılmayacağız, geldikleri gibi giderler” diyerek daveti geri çevirmiştir.

İşgalci güçlerin gidiş töreni, büyük bir halk kitlesi tarafından sevinçle izlenmiş,Fransız ve İtalyan birliklerinin geçişi,birkaç ıslık ve protesto sesi hariç,oldukça sessiz olmuştur.Ancak, İngiliz Muhafız Birliği’nin geçişi sırasında, İngiliz bandosunun İzmir Marşını çalması nedeniyle halkın alkışladığı gözlenmiştir (Doğan Avcıoğlu. ss.193-194).

Sonuç olarak, İzmir Marşı’nın bestecisi ve güftecisi bilinmemektedir. Marş, bestecisi ve güftecisi bilinmeyen, Kafkasya Marşı olarak yazılmıştır.Kurtuluş savaşı sırasında ve sonrasında sevilen bu marş, “İzmir’in dağlarında çiçekler açar, Yaşa Mustafa Kemal Paşa Yaşa” sözleriyle söylenmeye başlamış ve yeni sözleri halk çok sevmiştir.

İzmir Marşı ya da Kafkasya Marşı, bu güzel marşın bestecisini, güftecisini, düzenleyenleri ve mevcut sözleri marşa ilave edenleri minnetle anıyoruz. İyi ki bu marşı bize hediye etmişler. Bu güzel marşı, Kurtuluş günlerimizin, vatan uğrunda canlarını veren yurttaşlarımızın anısına sevinç, sevgi ve saygıyla haykırarak söylemeye devam edeceğiz.

Kaynaklar:

Murat Bardakçı, İzmir Marşı Muamması, Habertürk Gazetesi, 06 Şubat 2017. https://www.haberturk.com/yazarlar/murat-bardakci/1380237-izmir-marsi-muammasi

Doğan Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi, 1835’den 1995’e, 1.Kitap, Emperyalizm Karşısında Türk Aydının Aymazlığı ve Tam Bağımsızlık, İstanbul Matbaası, İstanbul, 1974, ss.193-194.

Atilla Oral, Charles Harington, Sömürge Valisi’nin Himayesinde Vahdettin’in İhanetleri ve İşgal İstanbul’u, Demkar Yayınevi, İstanbul, 2. Baskı 2014, ss.167-168)

Naci Özgüç, "İzmir Marşı’nın bestecisi babamın dedesiydi", 05 Şubat 2017, https://t24.com.tr/haber/izmir-marsinin-bestecisi-babamin-dedesiydi,387089

Her Duyduğumuzda Tüylerimizi Diken Diken Eden İzmir Marşı’nın Bilinmeyen Hikâyesi, https://tammakale.com/2018/12/her-duydugumuzda-tuylerimizi-diken-diken-eden-izmir-marsinin-bilinmeyen-hikayesi/

Gökay Durmuş, İzmir’in İşgalini Protesto Amacıyla İstanbul’da Düzenlenen Mitinglerin Türk Romanındaki Yankıları, SUTAD, Bahar 2017; (41): 159-177 E-ISSN: 2458-9071,

ATATÜRK VE TÜRK MİLLİYETÇİLERİ DOSYASI : “Çırpınırdın Karadeniz” Türküsünün Hikayesi


"Çırpınırdın Karadeniz" Türküsünün Hikayesi

Sizce "Çırpınırdın Karadeniz" Azerin’e ait bir şarkı mı? Tabi ki tüm Türklere ait fakat Azerin bu şarkıyı söylemeden önce bu şarkı yalnızca bir anonimdi. Sonra da onun şarkısı oldu. Ama Azerin anlatıyor; şanlı tarihin şanlı şarkısının hikayesi bilinmezse bu atalarımıza büyük ayıp olur. Gelelim bu şanlı türkünün hikayesine.

Çırpınırdın Karadeniz Türküsünün Hikayesi

Çırpınırdın Karadeniz şiiri, 1914 de Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’na girmesini büyük bir merakla ve heyecanla izleyen Azerbaycan şairi Ahmet Cevat Hacıbeyli tarafından yazılmıştır.

Bu şiir, Nuri Paşa’nın kumandasındaki Osmanlı askerlerinin Azerbaycan Türklerini Ermeni ve Rus soykırımından kurtarmak için yaptığı fedakârlığa atfen bestelenmiştir. Gence de yazılmıştır.

Birinci Dünya Savaşı’nda Ahmet Cevat, Türkiye’ye gelerek Çanakkale başta olmak üzere çeşitli cephelerde Türk düşmanlarıyla savaşmıştır. Ermeni mezalimine uğrayan Kars, Ardahan ve Oltu’ya “Bakü Müslüman Cemiyeti Hayriyesi” adlı kuruluş kanalıyla gelmiş ve uzun süre kalarak, yetimleri ve açları doyurmuş, giydirmiştir.

Hikaye, İçeri Şehir ya da eski Kale Şehir Bakü’de geçer.

Epeyce yürüdükten sonra, çınar ağaçlarıyla gölgelenen bir meydana geldiler. Meydanın karşısında eski tarihi bir konak vardı. Emrah, “İşte bu bina dayı seni tanıştıracağım insanlar buradalar şu anda, haydi gidelim bizi bekliyorlar.” dedi.

Emrah’la dayısı Mürsel, konağın kapısına gelir gelmez daha kapıyı vurmadan kapı açıldı. Ev sahibi, Emrah’ı öz kardeşi gibi sarılıp öptü. Mürsel’e baktı. “Bu efendiyi bir yerlerden tanıyorum ama şimdi çıkaramadım” dedi. “Hele buyurun içeri girin konuşur tanışırız.”

Konuklar içeri girip ev sahibinin çalışma odasındaki sedirlere oturdular. Mürsel, “Ben sizi tanıyorum” dedi. “Kars’ta, Sarıkamış’ta, Ardahan’da Kardeş Kömeği Derneğinden. Ben o zaman yüzbaşıydım. Yüzbaşı Mürsel Ahıska’lı Hasan Ağa’nın oğlu.”

Bu vefalı adam eski dostunu karşısında böyle görünce çok üzülmüştü. “Hey gidi seneler hey” dedi. “İnsanları nasılda değiştiriyor.” İki koca adamda ayağa kalktılar birbirlerine hasret kalmış küçük çocuklar gibi sarıldılar.

Emrah, sevinçle ikisini seyrediyor, başını sağa sola sallıyordu. İçi mutlulukla dolmuştu. Orada bulunanların hepsi hayatlarının bir dönemini, topraklarını, sevdiklerini çok uzaklarda bırakmış, bezgin, yürekleri sızılı ve yorgunlardı. Yinede her şeye rağmen eski dostlar birbirlerini bulmanın heyecanı içinde sohbet ettiler, yemek yediler, kahvelerini içerken; ev sahibi Üzeyir Bey, bir kitaba uzandı. Arap harfleriyle basılmış bu antolojinin sayfalarından birinin arasına kalem koymuştu. Okumaya başladı. Okuduğu şiir, Azerbaycan’ın İstiklal Şairi Ahmet Cevat’ındı.

Üzeyir Bey durdu. Kıtayı bir daha okudu. Kâğıda çizdiği resme baktı. Sonra piyanonun üstündeki resme baktı. Taşbasması resim ona Türkiye’den gönderilmişti. Hamidiye’nin resmiydi. Türklerin gururu gemi, Sivastopul’u bombalayan, Yunan Harp gemilerini bombalayan gemi… Odada bulunanlar merak etmişlerdi. Üzeyir Bey, büyülenmiş gibi neye bakıyordu? Herkes ayağa kalkmış piyanonun üstündeki resme bakmaya başlamışlardı.

Üzeyir Bey konuklarına “Bugün 8 Eylül” dedi. “Türk Ordusu bir aydan fazladır harp ediyor. Ordularımız İzmir’e yaklaştı diye yazıyor gazeteler. Tanrım sen kötü gün gösterme, ordumuzu muzaffer eyle, kalemizi koru” diye dua etti. Hep bir ağızdan amin dediler.

Üzeyir Bey ayaktayken piyanonun tuşlarına bastı. Bir segâh nağme üstünde parmaklarını dolaştırdı. Sonra oturdu. Gözünü Hamidiye’den ayırmadan tuşlarda parmaklarını gezdirmeye başladı. Yüreğinden gelen coşkuyla Ahmet Cevat’ın mısralarını söylüyor nağmesini çalıyordu.

Misafirler büyülenmiş gibi dinliyorlardı. Birden odanın kapısı tıklandı. Çalıp söylemeyi kesti. Gelen yabancı değildi. Can dostu arkadaşıydı. Yeni gelen dost misafir, oradakilerin buğulu gözlerini, titreyen dudaklarını görünce telaşlandı. Konukların ellerini sıkıp, hal hatır sorduktan sonra döndü merakla “Üstat ne oldu? İyi misin?” diye sordu.

Üzeyir Bey, “Hiiç! Dostum iyim. Korkacak bir şey yok merak etme” dedi.

Adam piyanonun başına geldi, notaya baktı, melodiyi içinden okudu, güfteyi görünce çok endişelendi. “Üstat böyle şeyler yazılır mı? Adamı sürerler, hapislerde çürütürler, belki de asarlar” dedi.

“Evet! Dostum deliyim. Burada bulunanların hepsi de delidir. Vatanının, milletinin, namusunun delisi,” dedi. Bu cevabı alan misafir, odadakilere şöyle bir baktı. Hepsi gözlerini yere indirdiler. Cebinden çıkardığı, kırmızı boncuk üzerine ay yıldız işlemeli tespihini öptü.

“Eh öyleyse ben de deliyim! Çal”

Üzeyir Bey, bu şiiri bestelediğinden beri hayatının hiçbir döneminde böyle çalıp söylememişti bu eseri. Odadakiler de katılmıştı hep bir ağızdan üç dört kez çaldılar söylediler. Neredeyse sabah olmak üzereydi. Hiç birinin gözüne uyku girmiyordu. Türk Ordusu Yunan’ı önüne katmış kovalıyordu. İzmir’in kurtuluşu an meselesiydi.

O sabah bir ara konağın önündeki meydanda bir hareketlenme olduğunu fark ettiler. Topluluk gittikçe kalabalıklaşıyor ve evin önüne doğru geliyordu. Halk bağırıyordu. Camı açıp dinlediler.

”Üz-ze-yir Beyyy! Gözümüz aydııınnnn!” Üzeyir Bey telaşlanmıştı. “Ne oldu? Niye bağırıyorsunuz sabahın bu saatinde?”

Kalabalık, hep bir ağızdan haykırdı. “Telgraf geldi, ordumuz galabe geldi! Türk Süvarileri, İzmir’e girmiş, Yunan askeri kaçıyor! Onlar kovalıyorlar!”

Odada bulunanların hepsi sevinç ve coşkuyla birbirlerini kutladılar, sarıldılar, kiminin gözleri dolmuş, elini yüreğinin üstüne koymuş, sevinç çırpıntılarını dinliyor. Kimisi de göz yaşlarını koyuvermişti.

Üzeyir Bey piyanonun başına geçti, bir daha çaldı hep bir ağızdan okumaya başladılar. Dağ pınarlarının sesi gibi bir ses yayıldı odaya. Bu sadece bir türkü değildi, geceyi yaran ışık gibiydi. Yükselen notaların her biri yüreklere dokunuyordu. Mürsel, daha önce hiçbir şeyden ve hiçbir kimseden bu kadar etkilenmemişti.

Bu adamın önünde diz çökmek, eline sarılıp öpmek istiyordu. Ama durdu, yanaklarından dökülen yaşları bastırmaya çalıştı. Emrah anlamıştı dayısının ne yapmak istediğini. Eğildi Üzeyir Beyin ellerine sarıldı ve öptü. Dayısına baktı. Mürsel memnun oldum der gibi gözlerini kırptı yeğenine. Onları bu derece etkileyen eser şuydu:

Çırpınırdın Karadeniz…