BİYOGRAFİ DOSYASI : Hey gidinin efesi.. YÖRÜK ALİ EFE’yi tanıyalım !!!!!


Hey gidinin efesi.. YÖRÜK ALİ EFE’yi tanıyalım !!!!!

1895’te Aydın’da dünyaya gelir.

Çocukluğu savaş yıllarına denk geldiğinden, öğrencilik hayatı pek uzun sürmez.

Birinci Dünya Savaşı’nın patlak verdiği yıllarda dağa çıkmak, zeybeklere katılmak ve halka yardım eli uzatmak ister.

19 yaşına geldiğinde Aydın’ın dağlarında dolaşan Alanyalı Molla Ahmet Efe’nin grubuna katılır.

Kısa zamanda başardığı önemli işlerle kendisini kanıtlar ve zeybekler tarafından çok sevilir.

Ahmet Efe’nin Bozdoğan baskınında ölümü üzerine grubun başına geçer.

Dört yılı aşkın bir süre dağlarda dolaşır.

Ezilen, hor görülen, zulme uğrayan ve yokluk çeken halkın yardımına koşar.

Kimileri onu yol kesen bir eşkiya diye biliyor olsa da yaptıkları ile halkın gönlünde taht kurar, itibar ve destek görür.

1919’da dağdan indiğinde İzmir’in işgal edildiğini, düşmanın Aydın ve Nazilli’yi ele geçirmek üzerine yürüyüşe geçtiğini öğrenir.

En güvendiği arkadaşları ile bir araya gelerek milli mücadele çıkarları adına düşmana bir darbe indirmeye karar verirler.

16 Haziran 1919 tarihinde Malgaç demiryolu köprüsü yanındaki Yunan karakoluna baskın düzenler. Efelerin efesinden ne kaçan kurtulur ne de uçan; tüm karakol imha edilir, cephane ve erzaklara el konulur.

Bu baskın Batı ve Güney Anadolu’da düzenli, bilinçli ve millî şuurla işgalcilere yapılan ilk baskın olarak kabul edilmektedir.

Bu başarı halka ümit verir, düşmanın yurttan atılacağı inancını perçinler.

Yunan ordusu ise beklemediği bu baskın karşısında geri çekilir.

Miralay Şefik Aker’in başkanlığında kurulan halk meclisinde Aydın’ın kurtarılması emrini alır.

Düzenli ordu kurulana kadar geçen 20 aylık süreçte düşmanı çoğu yerde bozguna uğratır.

Köşk, Umurlu ve Dörtyol cephelerini tutarak düşmanın içerilere girmesini önler.

Düzenli ordunun kurulması üzerine emrindeki grubu ile birlikte TBMM Ordusu’na katılır.

Milis Miralay rütbesiyle Millî Aydın Cephesi Komutanı olarak atanır.

Savaş sonunda başarılarından dolayı TBMM tarafından Kırmızı şeritli İstiklâl Madalyası ile ödüllendirilir.

Türk Kurtuluş Savaşı’nda gösterdiği yararlılıkları dilden dile dolaşıp türkülere konu edilir.

Kazanılan zaferden sonra bir süre İzmir’de yaşar, 1928’de bir süre karargah olarak kullandığı Yenipazar’a yerleşir.

Soyadı kanunu çıkınca, yıllarca gururla taşıdığı “Yörük” ünvanını soyadı olarak alır.

İzmir’de geçirdiği talihsiz bir tramvay kazası sonucu ağır yaralanır, bacaklarını kaybeder.

Bursa’da tedavi gören Son Zeybek Yörük Ali Efe, 23 Eylül 1951’de hayatını kaybeder.

Vasiyeti üzerine Yenipazar’da toprağa verilir.

Yine Yenipazar’da bulunan evi ise düzenlenerek Yörük Ali Efe Müzesi adıyla ziyarete açılır.

Milli Mücadelenin Gerçek Kahramanlarından biri olan Yörük Ali Efe’yi, vefatının 69.yılında saygıyla ve şükranla anıyoruz..

(Metin: Gerçek Kahramanlar)

(Fotoğraf: Sedat Zengin)

BİYOGRAFİ DOSYASI /// KURTULUŞ SAVAŞI KAHRAMANI : SAKALLI CELAL


KURTULUŞ SAVAŞI KAHRAMANI : SAKALLI CELAL

Deniz Bakanı bir paşanın oğlu olarak İstanbul’da dünyaya gelir. Yaşıtları oyuncaklarla oynarken o kendi kendine harfleri öğrenerek ev halkını şaşkına çevirir. İlkokul çağında konaktaki odasından çıkmaz, durmadan deniz lisesine giden ağabeylerinin kitaplarını okur. Babasının “henüz yaşın küçük” demesine rağmen, Fransızca dersleri alır ve kısa sürede mükemmel Fransızca öğrenir. Dönemin en iyi eğitim veren okuluna, Galatasaray Lisesi’ne, 1896 yılında başlar. Fransızcası çok iyi olduğundan hazırlık okumaz. Derslerinde olağanüstü başarılar elde eder. Burada geçirdiği 11 yıl; özgür, bağımsız, aydınlanmacı kişiliğinde çok etkili olur. Okulunu bitirdiğinde, muhteşem bir Fransızcası ve elinde her kapıyı açan Galatasaray diploması vardır. Basit memurluklarda gözü yoktur. Tevfik Fikret Galatasaray Lisesine müdür olunca bu dahi adamı elinden kaçırmaz ve okulda öğretmenlik yapmasını sağlar.

Nazım Hikmet gibi birçok gence ders verir. Öğrencilerine, "Koridorda asılı olan ceket benimdir. Cebinde param var. İhtiyacınız kadarını alabilirsiniz" demektedir. Bir süre sonra Devlet, Fransızcası kuvvetli 35 genci sınavla Fransa ve İsviçre’ye yüksek öğrenim için gönderir. Bunlardan biri de Celal’dir; Sorbonne’da Siyaset Bilimi okumaya başlar. Ailesine mektup yazarak devlet büyüklerinden Makine Mühendisliğine geçmesini sağlamalarını, kabul edilmezse kendi paraları ile okutmalarını rica eder ama aile bunu reddeder. “Devlet neyi uygun görmüşse onu tahsil et’’ cevabını alır. Bir daha asla kesmemek üzere o gün sakalını uzatmaya başlar.

Fransa’nın en büyük yazar, şair ve düşünürleriyle fikir alışverişinde bulunur. Hür beyni daha da aydınlanır. “Devletin parasını yediğimiz yeter’’ deyip diploma almadan ülkesine döner. Üsküp’e Fransızca öğretmeni olarak gönderilir. Burada öğrenciler ve halk kendine hayran kalır. Kendi parasıyla okulun önüne futbol sahası yaptırır. Fransa’dan toplar getirtir. Öğrencilere don ve fanila diktirir. Futbolu öğretir. Fakat bölgedeki yobazlar onu şikâyet ederek okuldan attırır. Sebebi; futbol günahmış! Çünkü Yezit’ler Hz. Hüseyin’in başını keserek yerde top gibi oynamışlar, futbol onu temsil ediyormuş.

İstanbul’a döner. Trablusgarp’ta Mustafa Kemal ve askerlerinin zor durumda olduğunu öğrenir. Bir tekneye mühimmat doldurup yola çıkar. Fakat yolda İngiliz devriye teknesi yollarını kesince arkadaşlarının “silahımız var vuruşalım’’ fikrine karşı çıkar; “silahları değil aklımızı kullanacağız.’’ Muhteşem dili ve siyasi bilgisi ile İngiliz komutanına bu silahları Fransızlara direnen Tunuslu mücahitlere götürdüklerine inandırır ve Mustafa Kemal’e ulaştırır. Silâh altına alınmak ister ama “ülkeye öğretmen lazım’’ denilerek Kastamonu Lisesi’ne Fransızca öğretmeni olarak gönderilir. Fakirlik, hastalık ve cehaletin olduğu bir dönemdir. Şehirde frengi vardır, bununla mücadele eder. Öğrencilere yabancı dilin yanı sıra tarih ve hayat bilgisi dersleri verir. Yobaz zihniyet onu bir kez daha hedef alır. “Dini bütün yerde başı açık geziyor, çocuklara Fransız devrimini anlatıyor, ayaktopu oynatıyor günahtır” diye İstanbul’a şikayet ederler. Görevden alınır, İzmit Lisesi’ne gönderilir. Burada büyük şair Yusuf Ziya Ortaç ile tanışır. Ölümünden sonra Ortaç; “Celal beyin cenazesine gitmedim. İnsan kendi tabutunun arkasından yürüyebilir mi?” diyerek dostluklarının büyüklüğünü gösterecektir.

Sakallı Celal buradan Ankara Lisesi’ne müdür yardımcısı olarak atanır. Burada da öğrencilerine sürekli aydınlanmayı, akıllarını kullanmayı ve hurafelerden uzak durmaları gerektiğini öğütler. "Çocuklar evlerinde ve camide din öğrenebilir ama Fransızca öğrenemez’’ diyerek din dersi saatini azaltarak Fransızca derslerini arttırır. Okulun lağımı taşar, kimse ilgilenmeyince kendisi açar. Koskoca müdür yardımcısı bu işi yapar mı diye ona işten el çektirirler. Sakallı Celal tepki olarak diğer gün bir boyacı sandığı bulur ve okulun önünde öğrencilerinin ayakkabısını boyar. Mevzuatı delerek Türkiye’de ilk kez İstanbul’dan bir bayan öğretmen getirtir ve atamasını yaptırır. Çok büyük tepki alır. Bakanlıktan bir yazı gelir. Yazıda “Yükseköğrenimde öğrenci boşluğu olduğundan son ve bir önceki sınıfların durumlarına bakılmaksızın mezun edilmesi gerektiği’’ yazmaktadır. Hiç beklemeden burası “boyacı küpü’’ değil diyerek bir daha dönmemek üzere öğretmenlikten istifa eder…

Aydın’a incir fabrikasına işçi olarak gider. Fabrika yönetimine ve üreticilere incir ve üzüm tarımının geliştirilmesini, taşınmasını, kurutulmasını ve paketlenmesini modern tekniklerle öğretir. Fransızca bilen, muhteşem silah kullanan ve fabrikanın karmaşık makinelerini tamir edebilen bu adam aranan biri haline gelir ve “ustabaşı’’ olur. İşçilere okuma yazma ve Fransızca öğretir. Fabrika sahibine modern teknikleri, çiftçilere ise kooperatifleşmeyi öğretir. Hasta bir işçi ve fakir bir köylüye maaşını verdiği için Komünist diye şikayet edilir. Polis evini basar, evde Komünizme ait belgeleri bulamayınca yerini sorar. Sakallı Celal kafasının içini göstererek “İşte burada’’ diye cevap verir. Duvardaki Marks portresi içinse "dedemdir" der. Fabrikada sağ işaret parmağı makineye sıkışır ve ucu kopar. Soranlara “O zaten komünist parmağımdı bir şey olmaz’’ cevabını verir. Birgun hakkındaki iftiralardan bunalır ve evindeki bütün eşyaları işçilere dağıtıp bir çuval kitapla Ankara’ya döner. Oradan da İstanbul’a…

İstanbul’da onu tanıyan dönemin en büyük şair, yazar, avukat ve kalburüstü aileleri evlerine sohbetini dinlemek için davet ederler. Çünkü muhteşem bilgisi ve konuşma yeteneği vardır. Çöpçülerin aldığı maaşı düşük bulur. Bunu protesto etmek için Vali konağının önünü süpürmeye başlar. O sırada oradan Rasih Nuri İleri ile hocası Prof. Kerim Erim geçmektedir. O günü İleri şöyle anlatır; “Hocam, Profesör Kerim Erim bir anda fırlayıp yerleri süpüren sakallı bir çöpçünün elini öpmeye başladı…’’

Sakallı Celal Maddi sıkıntı çekse de hayatı boyunca kimseden para yardımı kabul etmez. Elinde büyüyen Mehmet İsvan çok zengin bir iş adamı olur. Hocasına hesap açar fakat öldükten sonra tek bir kuruşuna dokunmadığını görür. Hayatı boyunca hiç sigara ve alkol kullanmaz. "Türkiye, doğuya yol alan bir geminin güvertesinde batıya koşan insanların ülkesidir" ve "Bu ülkede ilgililer bilgisiz, bilgililer ilgisizdir." sözleri ona aittir.

1962 yılında hayata gözlerini yummadan önce vasiyetinde; “Mustafa Kemal’i seviyorum. Ona olan güçlü özlemimle ölüyorum. Onu öpmek, koklamak isterdim" der. Kaynak olarak kullandığım “Sakallı Celal’’ isimli eserin yazarı Orhan Karaveli şöyle diyor; "Tek isteği vardı Sakallı Celal Beyin, Türkiye’nin Atatürk’ün yolundan giderek aydınlık günlere ulaşması…"

-Tarık Barbaros Plevneli

BİYOGRAFİ DOSYASI /// Tuncer BAYKARA : ZEKİ VELİDİ TOGAN HAYATI VE ESERLERİ (10.12.1890-26.07.1970)


Tuncer BAYKARA : ZEKİ VELİDİ TOGAN HAYATI VE ESERLERİ (10.12.1890-26.07.1970)

26 Temmuz 2020

10 Aralık 1890’da şimdiki Rusya Federasyonu’nun Başkırt Özerk Cumhuriyeti topraklarında İsterlitamak (İşimbay) kazasının Küzen köyünde doğdu. Babası Ahmedşah, annesi Ümmülhayat Hanım’dır. Hem baba hem anne tarafı eğitimli ve kültürlü bir aileden gelmekte olup kendi ifadesine göre Arapça’yı babasından, Farsça’yı annesinden öğrenmiştir. Daha sonra dayısı Habib Neccar’ın komşu köydeki medresesine giderek Arap edebiyatı dersleri aldı; bu arada Rusça’ya başladı. Babasının kendisini evlendirip köyünde imam (molla) yapma arzusunu öğrenince Kazan’a kaçtı ve Kāsımiye Medresesi’nde eğitimini tamamladı.

Kazan’daki Rus şarkiyatçıları ile tanıştı. Ardından Kāsımiye ve Ufa’daki Osmâniye medreselerinde öğretici olarak çalıştı. Zeki Velidi, bir yandan mensubu bulunduğu Başkırt toplumunun meselelerine eğilirken diğer yandan Türk tarihine merak sardı. Bu konuda sürmekte olan dar çerçeveyi (Tatarlık veya Müslümanlık) aşarak daha geniş bir Türklük anlayışını benimsedi. Kazan’daki Rus şarkiyatçılarının desteğiyle iki defa Türkistan’a araştırma gezileri yaptı. Rusya Meclisi’ndeki (Duma) mebuslara müslüman halk topluluklarının meselelerinde yardımcı olacak heyete Başkırt temsilcisi seçildi ve 1915’te Petersburg’a gitti. Orada siyasî işlerle uğraşırken bir taraftan da Rus şarkiyatçılarıyla yakın ilişki kurdu. V. V. Barthold’un yardımıyla askere gitmekten kurtuldu.

1917 Ekim İhtilâli’nden sonra Başkırt halkının uyanan ümitlerini karşılamak amacıyla siyasî hayata girdi. Başkırtlar’ın geleceğini, batısındaki Kazan Tatarları’yla değil doğusundaki Türkistan Kazak-Kırgız, Türkmen ve Özbek Türkleri’yle birlikte ele almayı düşünüyordu. Bundan dolayı Kazanlı siyasetçilerle görüş ayrılığına düştü. Başkırt Özerk hükümetinin (Otonom Cumhuriyeti) kurulmasına öncülük etti; savaş bakanı ve ardından hükümet başkanı oldu.

Rusya’daki iç savaş yıllarında çarlık generallerinin baskısına karşı Sovyetler’le iş birliği yaptı; bu yıllarda birkaç defa Lenin, Troçki ve Stalin gibi önderlerle görüştü. Fakat Başkırt hareketi burada umulan sonuca ulaşmayınca Türkistan’a çekilerek mücadelesini orada sürdürmeye karar verdi (1920). 1921’de kurulan Türkistan Millî Birliği’nin başına getirildi. Türkistan’da bulunduğu otuz aylık dönemde Basmacılar’la birlikte Bolşevik Ruslar’la mücadele etti. Öte yandan Enver Paşa gibi dışarıdan gelen Türkler’le temas kurdu. Bu arada ilmî araştırmalara ve kitâbeleri istinsah etmeye devam ediyordu.

Türkistan’daki hareket Ruslar’ın büyük kuvvetler sevketmesiyle sona yaklaşırken 21 Şubat 1923’te İran’a geçti. Meşhed’deki kitaplıkta o zamana kadar metni bilinmeyen İbn Fadlân’ın eserini buldu. Aynı yıl İran’dan Afganistan’a gitti; bir süre Herat ve Kâbil’de incelemeler yaptıktan sonra Hindistan yoluyla Türkiye’ye ulaştı. Ancak vizesi olmadığından Avrupa’ya gitmek zorunda kaldı. Bütün bu yolculuklarında yanında Fethulkadîr Süleyman da (Abdülkadir İnan) bulunuyordu. On sekiz ay süren Avrupa’daki hayatında İngiliz, Alman ve Fransız ilim çevreleriyle temas kurdu.

Türkiye Maarif Vekili Hamdullah Suphi’nin (Tanrıöver) daveti üzerine 20 Mayıs 1925’te İstanbul’a geldi, ardından Ankara’ya geçti. 3 Haziran 1925’te Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı oldu. Maarif Vekâleti Telif ve Tercüme Heyeti üyeliğine tayin edildi. Ankara’daki hayatı kendisini tatmin etmeyince İstanbul Dârülfünunu Edebiyat Fakültesi’nde Türk tarihi muallimliğine getirildi (26 Ocak 1927). Köprülüzâde Mehmed Fuad Bey’in başında bulunduğu Türkiyat Enstitüsü vasıtasıyla V. V. Barthold’u Türkiye’ye davet ettirdi. Barthold’un İstanbul’daki konferanslarında onun tercümanlığını yaptı.

1930’da Ankara’da kurulan Türk Tarihi Tetkik Heyeti’ne ve sonrasındaki cemiyetin hazırladığı tarih kitabına eleştirilerde bulundu; halbuki buradaki bilgiler Atatürk’ün de onayını almıştı. Tenkitlerini 1932 Temmuzunda Türk Tarih Kongresi’nde tekrarlayınca Reşid Galib, M. Şemsettin (Günaltay) ve Sadri Maksudi (Arsal) beylerin sert tepkileriyle karşılaştı. Bunun üzerine üniversitedeki görevinden istifa ederek Viyana’ya gitti. 6 Haziran 1935’te İbn Fadlân üzerindeki doktorasını tamamladı ve Almanya’da Bonn Üniversitesi’nde çalıştı.

1938’de Göttingen Üniversitesi’ne geçti; ertesi yıl yaklaşan dünya savaşı sebebiyle Türkiye’ye dönüp 1 Eylül 1939’da yeniden İstanbul Üniversitesi’nde göreve başladı. 1944 Mayısında Turancılık hareketi içinde bulunmasından dolayı tutuklandı ve on beş ay kadar hapiste kaldı. Sıkıyönetim mahkemesinde yargılandı; önce mahkûm olduysa da Askerî Yargıtay’ın bozma kararı üzerine 1945 Ekiminde tahliye edildi ve 31 Mart 1947’de beraat etti. Üniversitedeki görevine 1948’de dönebildi. 1951’de İstanbul’da toplanan XXII. Müsteşrikler Kongresi başkanlığını yaptı. Daha önce kapanan İslâm Tetkikleri Enstitüsü’nün 1953 yılında yeniden kurulmasını sağladı ve ilk müdürü oldu. 1970 yılına kadar İstanbul Üniversitesi’ndeki görevine devam eden Togan nisan ayında geçirdiği bir ameliyattan sonra 26 Temmuz 1970’te vefat etti ve Karacaahmet Mezarlığı’nda toprağa verildi.

Aslında bir ilim adamı olan Togan’ın siyasî yönü şartların zorlaması sonucu ortaya çıkmıştır. 1917 Ekim İhtilâli’nin ardından Başkırt halkına yararlı olmak amacıyla siyasete girmiş ve Harbiye nâzırı olarak etkili olmuştur. Türkistan bağımsızlık hareketinin temsilcisi sayılan Togan, Türkiye’ye gelip ilimle uğraşmaya başladıktan sonra siyasî faaliyetlerini geri planda tutmuş, fakat büsbütün terketmemiştir. II. Dünya Savaşı’nda Almanlar’ın doğu cephesindeki ilk başarılarının Başkırtlar için bir kurtuluş sağlayacağına inanmış, bu maksatla bazı hareketlere girişmiş, ancak Turancılık adına Türkiye’de Sovyetler aleyhinde çalışmakla suçlanmıştır. 1946 sonrasında değişen şartlarda Başkırt halkı ile az da olsa ilgilenmeye devam etmişse de oradakilerin zarar görmemesine özen göstermiş, kaleme aldığı hâtıralarında bazı isimleri bile kaydetmemiştir.

Zeki Velidi Togan, bilginin kaynaklarına vasıtasız inme ve kaynaklara dayanarak sentez yapabilme kabiliyetine erken yaşlarda sahip olmuştur. 1914’teki Türkistan seyahatinde Kutadgu Bilig’in yeni bir nüshasını bulmuş, 1923’te İbnü’l-Fakīh’i, 1930 sonrasında Hârizm dili kalıntılarını keşfetmiştir. 1925’lerden itibaren İstanbul kütüphanelerinde mevcut yazma eserlerdeki önemli bilgileri toplamıştır. Aynı zamanda Türkistan ilim geleneğinin Batı bilimiyle sentezini temsil ediyordu. Dayısı Habib Neccar ve babası yoluyla Kuzey Türklüğü’nün, bu yolla da Türkistan ilim geleneğinin mirasçısı idi. Ayrıca Barthold ve Dopsch’tan çok etkilenmişti. İlmî kanaatlerini kimseden çekinmeden söylerdi. Yeni bilgiler öğrenmeyi ve araştırmacı özelliğini hayatının sonuna kadar devam ettirmiş, hasta yatağında Oğuz destanı üzerinde yeni yorumlar yapmıştır.

Üniversalizme kaçan bir tarih anlayışına sahip bulunan Zeki Velidi Togan bir Türk ve Müslüman kimliğiyle tarih dünyasında etkili olmuştur. Türk tarihinin özelliklerinin bilincinde olup bu konularda ödün vermemiş, mücadeleci yönünü milletlerarası kongrelerde yansıtmıştır. Türk tarihçiliğinin XX. yüzyıldaki en etkili şahsiyetlerinden olan Togan, Fuad Köprülü ile birlikte Türkiye Cumhuriyeti’nde Türk kavramının aslî özelliklerinin belirlenmesinde ve Hollandalı Türkolog Karl John’ın Orta Asya tarihiyle ilgilenmesinde katkıda bulunmuştur. Onun siyasî ve ilmî faaliyetlerine dair 1990 sonrasında birçok yayın çıkmış, Özbekistan’dan Muhammadcan Abdurahmanov, Togan’la ilgili bir doktora çalışması yapmıştır (2005).

Eserleri.

Togan ilk araştırmalarına 1908’lerde başlamış ve çalışmalarını hayatı boyunca sürdürmüştür. Başlıca eserleri şunlardır: Türk ve Tatar Tarihi (Kazan 1912); el-Bîrûnî ve Âsârı (1928’de basılmaya başlanmış, üç forması basılmış, harf inkılâbı sebebiyle yarım kalmıştır); Onyedi Kumaltı Şehri ve Sadri Maksudi Bey (İstanbul 1934); İbn Fadlān’s Reisebericht (Leipzig 1939); Bīrūnī’s Picture of the World (Delhi 1940; Bîrûnî’nin Taḥdîdü nihâyâti’l-emâkin’inin bazı bölümlerinin ve el-Ḳānûnü’l-Mesʿûdî’nin dünya coğrafyasına ait kısmının yayımı olup yarım kalmış bir çalışmadır); Bugünkü Türkistan ve Yakın Mazisi (Kahire 1928-1940; baskısı Fevzi Çakmak’ın yardımıyla tamamlanmıştır); 1929-1940 Seneleri Arasında Türkistan’ın Vaziyeti (İstanbul 1940); Moğollar, Çingiz ve Türkler (İstanbul 1941); Umumi Türk Tarihine Giriş, En Eski Devirlerden 16. Asra Kadar (İstanbul 1946, 1970; Togan’ın en önemli eserlerinden biridir); Bugünkü Türkili Türkistan ve Yakın Tarihi I (İstanbul 1981; Kahire’de Arap harfleriyle basılan metnin kısmen yenilenen şeklidir); Tarihte Usûl (İstanbul 1950, 1969); Horezmce Tercümeli Muqaddimat al-Adab = Khorezmian Glossary of the Muqaddimat al-Adab (İstanbul 1951); 1951’de İstanbul’da Toplanan XXII. Müsteşrikler Kongresi Mesaisi ve Akisleri (İstanbul 1953); Türk-Türkistan (İstanbul 1960; Yeni Türkistan dergisinin 1927’de çıkan 40. sayısında neşredilen bir yazısıdır); On the Miniatures in Istanbul Libraries (İstanbul 1963); Türk Kültürü El-Kitabı’nın Program ve Çalışma Planı (İstanbul 1967); Hatıralar, Türkistan ve Diğer Müslüman Doğu Türklerinin Milli Varlık ve Kültür Mücadelesi (İstanbul 1969; Ankara 1999, birçok dile [kısmen Japonca’ya] ve diğer Türk lehçelerine çevrilmiştir).

Abdülkadir İnan ile birlikte 1927’de Yeni Türkistan dergisini çıkaran ve çeşitli dergilerde çok sayıda makalesi yayımlanan Togan’ın bir kısım yazıları ölümünden sonra bir araya getirilerek neşredilmiştir. Bunlardan bazıları şunlardır: Türklüğün Mukadderatı Üzerine (İstanbul 1970, 1977); Kur’an ve Türkler (İstanbul 1971); Oğuz Destanı: Reşideddin Oğuznamesi, Tercüme ve Tahlil (İstanbul 1972; bu üç eser Tuncer Baykara tarafından derlenip yayımlanmıştır); Başkurtların Tarihi (E. Yoldaşbayev’in Başkırtça’ya aktarmasıyla, Ufa 1994; Türkçe’ye trc. İsenbike Togan, Ankara 2003). Togan’ın “Moğollar Devrindeki Anadolu’nun İktisadî Vaziyeti” adlı çalışması (1930) W. Hinz tarafından işlenip kitap halinde yayımlanmıştır. Togan’ın Kur’an’ın en eski Türkçe çevirileriyle ilgili çalışması İç Asya Türklüğü’ne ışık tutmuştur. Cengiz ve Timur’a ait araştırmaları ise henüz neşredilmemiştir.

Kaynakça: TDV İslam Ansiklopedisi

BİYOGRAFİ DOSYASI /// II. Dünya Savaşı Bittikten Sonra 30 Yıl Daha Savaşmaya Devam Eden Japon Askeri : Hiroo Onoda


II. Dünya Savaşı Bittikten Sonra 30 Yıl Daha Savaşmaya Devam Eden Japon Askeri : Hiroo Onoda

Düşünsenize; II. Dünya Savaşı’nda bir askersiniz. Savaş bitiyor ama savaşın bittiğinden 30 yıl haberiniz olmuyor ve savaşmaya devam ediyorsunuz. İşte Hiroo Onoda’nın böyle ilginç bir hikayesi var.

onoda ikinci dünya savaşına kadar çeşitli işlerde çalışıp sıradan bir yaşam sürüyordu, ta ki 1944 yılına kadar…26 aralık 1944 tarihinde 2. dünya savaşında ülkesine yardım etmek için filipinler’deki lubang adası’na gönderildi.

onoda, japon askeri istihbaratına bağlı nakano (bkz: nakano school) okulunda, futamata adı verilen komando sınıfında yer aldı ve gerilla taktikleri ile hayatta kalma konularında uzmanlaştı.

hiroo’nun komutanından aldı emirler kısa ve netti:

– adadaki düşman aktivitelerini durdurmaya yönelik her şeyi yapacak.
– yakalanmayacak, gerekirse kendi canını alacak.

hiroo adaya vardığında oraya daha önce gönderilmiş askerler ile birlikte savaşıyordu fakat günden güne sayıları azalıyordu. birçoğu ölüyor ya da yakalanıyordu.

gerçekler onoda’nın yüzüne vurduğunda sadece 4 kişi kalmışlardı. bu şekilde aktif olarak savaşmaları çok zordu çünkü 4-5 günde bir yer değiştiriyorlardı. yemek için avlanmak zorundaydılar.

onoda bunları gördü ve adamlarını dağlara çıkardı. bölgede çok yağış olduğu için dağlara kimse uğramıyordu, bu da onlara uzun süreli bir kamp yeri kurmaya imkan sağlayacaktı.

üzerinden bir hayli zaman geçmiş ve 4 kişi hayatta kalma mücadelesi vermeye devam ediyordu. tabi bu esnada savaş biteli 4 yıl olmuş, tekrardan barış sağlanmıştı. o yıllarda iletişim kısıtlı olduğu için japonlar ve amerikalılar, pasifik’te ulaşılamayan kişiler olacağını tahmin ederek, onoda’nın bulunduğu ada gibi birçok yere savaşın bittiğine dair broşürler attırmıştı. onoda’da broşürleri görmüş fakat bunların amerika’nın bir oyunu olduğunu düşünerek inanmamıştı.

yıllar zorlukla geçerken, 4 kişiden akatsu’nun teslim olması ile birlikte ekibin sayıları üçe düşmüştü. onoda ve arkadaşları akatsu’yu teslim olurken görmüş ve düşmanın onu sıcak karşılamasından dolayı akatsu’nun düşmanla anlaşma yaptığı sonucuna varmıştı.
teslim olduktan sonra akatsu, aslında savaşın yıllar önce bittiğini öğrenmiş ve onoda ile kalanlardan yetkililere bahsedince, yetkililer durumu çözmek için seferber olmuşlardı.

yapılan onca denemeye karşılık onoda ve arkadaşları bunlara inanmamaya devam ediyordu.
hatta adanın çevresinde dolaşan bir uçak kalan askerlerin arkadaşlarından gelen mektuplar ile fotoğrafları adaya atmış fakat onoda bunların düşmanın akıllıca planlanmış bir oyunu olduğu düşünmüştü.

tarih 1954 yılını gösterdiğinde ekipten shimada vurularak öldürülür. bundan 7 gün sonra adanın çevresine yerleştirilen hoparlörlerden geriye kalan iki kişi onoda ve kazuka için yayın yapılmaya başlanır. “onoda, kazuka savaş bitti!”

onoda bunun açıkça bir amerikan oyunu olduğunu düşünüyordu çünkü arkadaşları shimada, lokal polis tarafından vurularak öldürülmüştür.

fakat bunlara rağmen onoda ve kazuka, bir gün japonların adaya geri gelip kontrolü amerikalılardan alacaklarını düşünmeye devam ediyordu.

bu esnada yıllar geçer ve onoda ile kazuka hala yakalanamamıştır. pirinç tarlalarını yakmak gibi küçük aktiviteler ile gerilla savaşına devam ediyorlardır. filipinliler ve japonlar ise onoda ve kazuka’ya savaşın bittiğini anlatmaya çalışıyorlardır fakat yaptıkları hiçbir şey onoda’ya savaşın bittiğini inandıramıyordur.

bir seferinde onoda’nın öz kardeşi japonya’dan gelerek hoparlörlerden konuşur, onoda’ya pes etmesini söyler. o esnada onoda bulunduğu mesafeden kardeşinin yüzünü seçemiyordu ve bunun da bir oyun olduğunu, amerikalıların kurnazlık konusunda kendilerini aştığını düşünüyordu. onoda, sesi birebir kardeşine benzeyen başka bir japon’u getirip zorla konuşturduklarına inanmıştı.

onoda’nın düşüncesine göre; japonya asla son kişi ölene kadar teslim olmayacaktı ve hala yaşayan bir japon olduğuna göre savaş devam ediyordu.

1965 yılında onoda ve kazuka pekin’den gelecek raporları dinlemek için bir radyo çaldılar. işin garibi bu ikili zihinlerinde halen 1945 yılında sıkışıp kalmıştı ve hala radyodan askeri konuşmaları duyacaklarını düşünüyorlardı. ikili radyoyu açtığında at yarışları gibi şeyleri dinlediler ama hala bunların hala bir oyun olduğunu düşünüyorlardı. *

yıllar geçiyor ve kazuka ile onoda’nın savaşı devam ediyordu. bir gün bölgede bulunan pirinç yığınlarını yakmaya karar verdiler ve tarih ekim 1972’yi gösteriyordu. savaşın biteli 27 yıl olmuş, bütün düzen değişmişti. yapacakları bu eylem aslında büyük bir hataydı çünkü polis devriyesi yakınlardaydı. eylemi yaparlarken polis kazuka’yı iki kere vurdu ve kazuka öldü.

yıl 1974 olduğunda onoda adada tek başına yaşamaya devam ediyordu ve burada ölmeye hazırdı. cephanesi gitgide azalıyordu ve açlık yaşamının bir parçası olmuştu. ateş yakmak için barut kullanıyor, eski lastikler ile bambu parçalarından kendine kıyafet ve barınak yapıyordu. çürüyen giyeceklerini bambudan yaptığı yamalar ile yamalıyordu.

aynı yıl ormanda bir çadırda tek başına yaşayan genç bir öğrenci olan suzuki ile karşılaştı. suzuki japonya’dan ayrılmış ve dünyayı gezmek için yola çıkmış genç bir üniversiteliydi.

bu ikili geçen süre içinde arkadaş oldular ve suzuki onoda’ya her şeyi anlattı. onoda halen inanmıyordu ve inanmasının tek yolunun onu bu göreve atayan binbaşı taniguchi’nin gelip emir vermesi olduğu söylüyordu.

suzuki ordan ayrıldı ve binbaşı yoşimi taniguchi’yi bulacağına söz verdi. yaptıda…

9 mart 1974 yılında, üstü başı paramparça olan onoda, taniguchi’yi tanır tanımaz selama durdu: “teğmen onoda göreve hazır, komutanım" arisaka’99 model tüfeğini ve yalnızca 500 adet kalan mermisiyle birkaç el bombasını komutana teslim etti.

böylece 10 mart 1974’te saat 15:00’de binbaşı yoşimi taniguchi’nin emriyle teğmen onoda’nın ikinci dünya savaşı sona ermiş oldu. 23 yaşında savaşa katılan onoda teslim olduğunda tam 52 yaşındaydı.

suzuki ve onoda yıllar boyu arkadaş kaldılar,

onoda sağlığına kavuştuktan sonra no surrender: my thirty-year war adında bir otobiyografi yazmıştır. sonrasında evlenip brazilya’ya taşınmıştır. bir gün haberlerde japon bir gencin ailesi tarafından öldürüldüğünü okuyunca ülkesine dönüp “onoda doğa okulu” adında bir okul kurarak gençlere doğa konusunda eğitim vermeye başlamıştır.

2014 yılında da 92 yaşında geçirdiği kalp krizi sonucunda yaşamını yitirir.

BİYOGRAFİ DOSYASI /// Kocasının Onuru İçin Kendini Feda Eden Japon Kadın : Hajime Fujii


Kocasının Onuru İçin Kendini Feda Eden Japon Kadın : Hajime Fujii

İkinci Dünya Savaşı’nın pek bilinmeyen, ilginç hikayelerinden birinin başrolü: Hajime Fujii.

hajimi fujii, ikinci dünya savaşı’nın bilinmeyen enteresan hikayelerinden biridir. japonlar gerçekten bazı konularda dünya geneline çok ters bir millet.

hajimi fuji, japon ordusunda görevli bir pilottur ve savaşın en çetin döneminde, vatanı uğruna kendini feda etmek için kamikaze gönüllüsü olarak hava kuvvetlerine başvuruda bulunur. lakin evli ve çocuklu olduğu için ordu hajime fujii’nin bu talebini geri çevirir. zira japon silahlı kuvvetlerinde kamikaze olacak pilotun "bekar olması" şartı aranmaktadır.


bu reddediliş hajime fujii’yi üzer. kocasının üzüldüğünü fark eden hajimi fuji’nin eşi fukuko, bir gün kazuko ve chieko adlarındaki iki küçük kız çocuğunu ve kendini boğarak intihar eder.
böylece hajime fujii’nin kamikaze olması yolundaki engelleri ortadan kaldırmış, kocasının kamikaze pilotu olmasının önünü açmıştır.

hajime fujii bu olayın ardından kamikaze olmak için tekrar dilekçe verir. kamikaze olmak için hiçbir engeli bulunmadığından dolayı da kabul edilir ve 28 mayıs 1945 tarihinde başarılı bir kamikaze dalışı ile vatanına son hizmeti yaparak hayatını kaybeder…

hajime fujii’nin kamikaze dalışı yaptığı amerikan destroyeri uss drexler‘dır.


hajime fujii ve 5 kamikaze arkadaşı 28 mayıs 1945’te okinawa yakınlarında uss drexler destroyerini batırmışlardır.

japonlardaki vatan sevgisinin de bizden aşağı kalır yanı yok. yapmayacakları çılgınlık yok gerçekten… hajimi fuji’nin eşinin vatan için yaptığı fedakarlık, en az onun kadar fedakar olan şerife bacı‘nın yaptığı fedakarlıklara ne kadar da benziyor değil mi?

BİYOGRAFİ DOSYASI /// Napolyon’un Donanmasını Yenerek Fransızların İşgalini Engelleyen Amiral : Horatio Nelson


Napolyon’un Donanmasını Yenerek Fransızların İşgalini Engelleyen Amiral : Horatio Nelson

Londra’daki Trafalgar Meydanı’nda kocaman bir heykeli bulunan meşhur amiral Horatio Nelson’ın hikayesini ”anglachelm” anlatmış.

trafalgar savasinda vurulup olen amiral tanimi kendisine cokca atfedilir ancak bu haliyle nelson vurulup hemen oldu diye akillarda yanlis bir imge de birakir.

savasin henuz basiyla ortasi arasinda uniformasiyla quarterdeckte gezinen nelson oleceginin gayet de bilincinde gozukmektedir. bunu kibirle ingilizlikle aciklamak zordur. ilk atislar hms victory’e carpmaya basladiginda gullelerden biri yaveri john scott’u yanindan alip goturmustur. sinematografik olarak dusunursek adam ekrani gulleyle boyle munchausen tadinda terketmis neredeyse ikiye ayrilmistir. bunu goren nelson sogukkanlilikla ikinci yaver hardy’yi goreve atamis o da ilk bes saniyede olumden donmustur. gelen bir gulle 8 deniz piyadesini gozlerinin onunde bicmis, hms victory’nin dumenini alip goturmustur. bir iki dakika sonra da yaverin ayakkabisinin tokasina bir sarapnel isabet eder. nelson da "burasi uzun sure dayanmak icin fazla sicak" diye yasamayi cok da ummadigini belirtir tarzda birseyler der.

bunun uzerinden cok gecmeden redoubtable gemisinden bir nisanci nelson’u amiral uniformasiyla gorur ve yaklasik 15 metreden sol tarafindan ates eder. neredeyse 2cm capindaki mermi de sol omuzdan girer, 4 ve 5inci toraks omurlarindan gecerek sag kurek kemiginin altinda sirt kaslarinin arasinda kalir. sahibinin yasamasi mucize sayilabilecek bir yaradir. hardy olay aninda nasil oldugunu da farkedemez, nelson’u bi anda yaninda goremez, noluyor diye arkaya baktiginda dizlerinin uzerine cokmus nelson da "beni bitirdiler" tarzinda birseyler mirildanir.

nelson bu yarayla alt guvertede 3 saat yasar. savasi idare etmeye mumkun mertebe devam eder. sonra sayiklamaya baslar. savasi kazandigini bile ogrenemez. bir miktar fransiz ve ispanyol gemisinin teslimi haberi kendisine verilir. "oh iyi gorevimi yaptim" tadinda bir mutlulukla olur gider.

olunce cesedi ingiltereye geri goturme hikayesi tam bir mallik abidesidir. koskoca donanmada hicbir gemide cesedi bozulmadan saklayacak ve karada uygun cenaze ortami yaratacak bir madde bulunmamaktadir. haliyle embalming sivilari donanma envanterinde de degildir ama etil metil alkol saf halde zaten yoktur. subaylar toplanip ne yapacaklarina karar vermeye calisirlar. rom ficisinda mi tasinsa daha iyi olur yoksa tereyagina mi bandiralim gibi rezil muhabbetler yapilir. sonra donanma bas cerrahi sirkenin daha uygun olacagini belirtir. royal navy de bu fikri deneyip en buyuk amirallerinin cesedini sirke ficisina koyar.

boylece asit ficisinda ugruna oldugu ingiltere’ye yari sivi yari plazma olarak simsiyah varmistir nelson. cenazesinde de *tabutu kapalidir.

BİYOGRAFİ DOSYASI /// Doğu’nun Nelson’u Olarak Anılan Büyük Japon Amirali : Togo Heihachiro


Doğu’nun Nelson’u Olarak Anılan Büyük Japon Amirali : Togo Heihachiro

Japonya’nın en büyük donanma kahramanı Togo Heihachiro’nun hayat hilkayesi.

(1848 – 1934)

doğunun horatio selson nelson’u olarak anılan büyük japon amirali togo heihachiro, port arthur ve tsushima savaşlarında aldığı muhteşem zaferlerle tanınır.

kagoshima’da doğdu. babası shimazu evine bağlı bir samuray idi. ilk deniz savaşı shogun tokugawa’nın güçleriyle imparatora bağlı bir filo arasında meydana gelen ve japon tarihinde modern gemiler arasındaki ilk deniz savaşı olan awa muharebesidir. bu muharebeye togo yandan çarklı ahşap bir buharlı savaş gemisi olan kasuga’da subay olarak katılmıştır. tokugawa savaşları sırasında togo aynı gemide miyako ve hakodate muharebelerine de tanık oldu.

bu savaştan sonra togo bir değişim programı ile ingiltere’ye gönderildi ve 1871-1878 arasında burada kaldı. hms worchester gemisinde eğitim gördü ve sınıfını ikinci olarak bitirdi. 1875’te ingiliz eğitim gemisi hampshire ile dünyanın çevresini dolaştı. cambridge’de matematik öğretimi gördü, daha sonra kraliyet donanma akademisine ve kraliyet donanma kolejine devam etti. bu arada imparatorluk donanması tarafından ingiltere’ye sipariş edilen üç gemiden biri olan fuso’nun inşasını izledi. 22 mayıs 1878’de togo teğmen rütbesi alarak adı geçen üç gemiden biri olan hiei ile japonya’ya geri döndü.

1884-85’teki fransa-çin savaşında amiral courbet komutasındaki fransız filosunun ve 1. dünya savaşında fransız kuvvetleri genel komutanlığını yapacak olan general joffre komutasındaki kara savaşlarını izledi.

çin-japon savaşına naniwa kruvazörünün komutanı olarak katılan togo çin adına çalışan bir ingiliz nakliye gemisini batırmasıyla bir anda ün kazandı. neredeyse diplomatik bir olaya yol açan bu hareketin kısa sürede uluslararası anlaşmalara aykırılığı bulunmayan bir durum olduğu ortaya çıktı ve ingiliz mahkemelerince de kabul edildi. uluslararası anlaşmalar ve sınırlamalarla ilgili bilgisi togo’yu öne çıkardı. togo naniwa ile yalu muharebesine de katıldı ve bu savaşın sonunda amiralliğe terfi ettirildi.

bu dönemde togo’nun kariyeri pek parlak değildir. sasebo donanma kolejinin komutanlığı ve filo komutanlığı görevinde bulunmuştur.

1903’te togo donanma bakanı yamamoto gonnohyoe tarafından donanma komutanlığına getirilmiştir. kısa bir süre sonra rus-japon savaşının başlamasıyla bu seçimin haklılığı ortaya çıkmış, togo port arthur’da rus pasifik filosunu, tsushima muharebesinde ise ünlü gemisi mikasa ile rus baltık filosunu yok ederek rusların belini kırmış, rus donanmasında isyanların çoğalmasına neden olmuştur.

togo bu dönemden sonra deniz kuvvetleri komutanlığı yapmış, 1913’te büyük amiral rütbesine yükseltilmiş, 1914’ten 1924’e kadar veliaht hirohito‘nun eğitiminde rol almıştır. bu dönemde londra anlaşmasına karşı çıkışı dikkat çekicidir.

togo 1934’te 87 yaşında ölmüştür. cenazesine ingiltere, amerika, italya, hollanda, fransa, çin donanmalarından gemiler ve delegasyonlar katılmıştır. ölümünden sonra tokyo’da adına bir tapınak inşa edilmiştir. togo’ya burada bir shinto kami (tanrı-yüce varlık) olarak tapınılır.

BİYOGRAFİ DOSYASI /// Mehmet FARAÇ : 100 yıl önce bugün idam edilmişti… Şehit Nusret’in asırlık dramı…


Mehmet FARAÇ : 100 yıl önce bugün idam edilmişti… Şehit Nusret’in asırlık dramı…

E-POSTA : farac65

05 Ağustos 2020

Cumhuriyetin kuruluşu öncesinde Anadolu’yu işgal eden emperyalistler sadece böl-parçala-yönet zihniyetini dayatmamış, aynı zamanda kendilerine direnen vatanseverleri de işbirlikçilerin desteğiyle hedef almıştı…

Tıpkı Ergenekon kumpasında vatanseverlerin bertaraf edilmesine benzer olaylar yaşanırken, kurbanlardan biri de Urfa Mutasarrıfı Nusret Bey’di…

O kahraman bürokrat, bundan tam 100 yıl önce bugün, İstanbul’da, devletin içerisine yerleşen çetelerin baskısı ve Silivri benzeri uyduruk bir mahkemenin sahte belgeleriyle idam edilmişti…

1875 yılında Preveze Sancağı eski Sorgu Hâkimlerinden Behram Efendi’nin oğlu olarak Yanya’da dünyaya gelen Nusret Bey, Osmanlı’nın artık sarsılmaya başladığı dönemlerde, Mektebi Mülkiyeyi Şahane’den 1899’da mezun olmuştu…

İlk görev yeri Yanya Vilayetinde görev yaparken, Hayriye Hanım’la evlenen ve Nasuhi, Mazlum, Tarık adlı üç çocuk babası olan Nusret Bey, bir çok ilçede görev yaptıktan sonra, 1914’te Bayburt Kaymakamlığına atanmıştı…

İşte o dönemlerde, Birinci Dünya Savaşı’nın en karmaşık günlerinde Osmanlı güç kaybederken, azınlıkların isyan hareketleri de duyuluyordu… Üstelik Bayburt da bu saldırılardan etkilenmeye başlamıştı…

Ermenilerin tehcir çalışmalarının sorunsuz geçmesi için çalışan Nusret Bey, Bayburt’taki başarılarının ardından 1915’te Erzincan Sancağı Mutasarrıf Vekilliği’ne, sonra Ergani Maden Sancağı Mutasarrıflığı’na, 30 Ekim 1917’de ise Yıldırım Orduları 2.Grup Kumandanı Mustafa Kemal Paşa’nın talebi üzerine, Urfa Müstakil Sancağı Mutasarrıflığı’na atanmıştı…

Ancak Nusret Bey, Urfalıların işgalcilere karşı mücadelesinde ve kuvvacıların örgütlenmesinde çok etkili görevler yaparken, Ermeni tehciri ile suçlanmasının ardından halkı örgütlediği için de İngilizlerin tepkisini çekti…

Hatta işgalin başladığı ilk günde silahlarıyla mutasarrıflık makamını basan İngiliz yarbayı karşılamadığı ve makamını vermediği için iyice hedef olan Nusret Bey.

”Galip bir hükümetin askeri neden karşılanmıyor?” diye soran İngiliz kumandanına,

”Haksız yere memleketi işgal eden bir kuvveti karşılamaya çıkmak bir Türk mutasarrıfına yakışmaz. Bir misafir gibi gelseydiniz, sizi Birecik’te karşılardım” diye yanıt verince iyice öfke çekmişti…

İşgalciler bu direnişe rağmen durmamış ve mutasarrıflığa sürekli bildiriler göndermeye devam etmişti…

Nusret Bey de geri adım atmamış, işgalcilerin baskısı artınca tabancasını masasının üzerine vurmuş ve Ermeni tercümana, "Git kumandanına söyle, ben kendisinin emir eri değilim… Bir daha tekerrür ederse, bunu beyninde patlatırım" diye bağırmıştı…

Nusret Bey’in bu tavrı işgalcileri iyice kızdırmış olmalı ki, İngiliz kumandanı, makinalı tüfeklerini mutasarrıflık makamına çevirmişti…

Tüm bunlara "Şehit Nusret Bey’in Savunması" adlı kitabında yer veren tarih araştırmacısı Müslüm Akalın’a göre, "Bu gidişat Nusret Bey için de sonun başlangıcı olmuştu…"

Çünkü 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi’nden sonra kurulan İstanbul Hükümetleri açıkça baskı altındaydı…

Ermeni tehcirini soruşturmak için önce komisyonlar, ardından da sözde sorumluları yargılamak için mahkemeler kurulmuş ve tehcirde görev yapan idarecilerle ilgili iftira kampanyası başlatılmıştı… Bazı devlet adamlarının yanısıra Nusret Bey de bu iftiraların hedefi olmuştu…

Düzmece belgelerle tuzak!..

Nusret Bey, Urfa Mutasarrıflığı görevinde bulunurken Damat Ferit Paşa Hükümeti tarafından 6 Nisan 1919’da Ermeni tehciri meselesinden dolayı azledilir ve jandarma eşliğinde İstanbul’a gönderilir… Aslında aynı gerekçeyle idam edilen Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’den sonra yeni bir kurban seçilmiştir…

Nusret Bey, İstanbul’da Mustafa Nazım Paşa başkanlığındaki Divan-i Hab-i Örfi’de yargılanır ve suçsuz bulunmasına rağmen askeri cezaevinde tutulur…

15 Mayıs 1919’da, İzmir’in Yunanlılar tarafından işgal edilmesi şok yaratırken, tepkilerden çekinen hükümet, aralarında Nusret Bey’in de bulunduğu 40 tutukluyu serbest bırakır…

Ancak Nusret Bey’in özgürlüğü fazla sürmez. Çünkü 6 Kasım 1919’da Erenköy’de gözaltına alınır ve Ermeni tehciri iddialarıyla tekrar tutuklanarak cezaevine konulur…

Nusret Bey’in yargılanması, 15 Mart 1920’de Esad Paşa başkanlığındaki 1. Divân-ı Harb-i Örfî’de başlar…

Hükümetin en önemli meselesi Ermeni tehciri davalarını hızlandırmaktır. İşte bu amaçla; hükümet 17 Nisan 1920’de Birinci Divan-ı Harb-i Örfi Başkanlığına Nemrut Mustafa Paşa’yı getirir…

26 Nisan 1920’de de mahkeme, bir genelge yayınlayarak yargılamaların gizli yapılacağını ve sanıkların avukat bulunduramayacağını açıklar…

Mahkeme heyeti, 29 Nisan 1920’de gazetelere ilanlar vererek; "Bayburt ve Ergani tehciri meselesine dair malumatı olanların Divan-i Harb-i Örfi’ye gelerek şahitlik yapmalarını" ister…

Aslında ilanla yalancı şahitler aranıyordur!.. Bunun için Ermeni patrikhanesinin de devreye girdiği söylenir…

Yani, Nusret Bey’in avukat ve şahit bulundurmasına yasak getirilerek eli kolu tamamen bağlanmış olur…

Millî Mücadele kahramanlarından Fethi Okyar, işte bu yüzden "Nemrut Mustafa kadar kindar, cahil ve merhametsiz birinin bulunabileceğine ihtimal vermiyorum" diyerek, mahkemenin tavrını yerden yere vurmuştur…

Mahkeme özellikle Nusret Bey aleyhine şahitlik yapan kişileri dinlemede ısrar eder…

Kendisine yüklenen iftira dolu suçlamaları tek tek çürüten Nusret Bey; 3.Ordu eski kumandanı Mahmut Kamil Paşa’nın emriyle Bayburt’taki Ermenileri kendi idaresi altında, jandarma tarafından Erzincan’a sorunsuz ulaştırıldığını, tehcir edilenlerin mallarının ise bir komisyon tarafından satıldığını, paralarının da sahiplerine belge eşliğinde verildiğini anlatır ama yargı zaten peşinen verilmiştir…

Şehidin ağlatan vasiyeti…

Nusret Bey’le ilgili karar 15 yıl kürek cezası olarak yüze karşı okunmasına rağmen, gerekçenin yazılması geciktirilmiş ve hüküm daha sonra mahkeme üyeleri değiştirilerek, idam olarak yazılmıştı…

Nusret Bey, idam locasına götürülmeden önce Bekirağa Bölüğü’ndeki odasının duvarına "Burası tarihin dönek mahallidir" diye yazarken, kardeşine yazdığı son mektuplarda ise şunları vasiyet eder;

"Kardeşim,

Bugün hayatımın son dakikalarını yaşıyorum. Vicdanım kat’iyyen muazzeb değildir. Hayatımda millet ve vatanıma hizmetten başka gayem yoktu. Bana isnad olunan cerâimin hiçbirisinin faili değilim. Masum ve bîgünahım. Garaza kurban oluyorum. Mustafa Paşa, garazını bugün de gösterdi. Küçük çocuklarımı, zevcemi yalnız ve pek fakir olarak bırakıyorum. Beş gün sonra yiyecekleri bile kalmayacaktır. Allah aşkına sokaklarda bırakma. Valdesi, çocuklarımın terbiyelerine baksın, intikamımı almak için çocuklarımı ona göre terbiye ederek büyütsün. Babaları mücrim (suçlu) değil, şehiddir. İşte son nefesimde hiçbir şeyden korkmayarak vicdanımdan kopup gelen şu ifadelerimi sana iblâğ ediyorum. Vatanım yaşasın, elbet bir gün gelir, intikamımı alır. Masumların âhı büyüktür.

Bir masumun kaniyle oynayan Mustafa Paşa’nın hainâne hareketleri şu dünyada kendisine acaba kâr kalacak mı? Sabır tavsiye eder ve aileme sefalet çektirmemenizi rica ederim."

Kumpas, iftira, idam…

Nusret Bey, işgalcilerle işbirliği yapanların düzmece mahkeme kararıyla 100 yıl önce bugün, 5 Ağustos 1920’de Beyazıt Meydanı’nda "suçsuz" yere idam edilir…

Ermeni mallarını yağmalamakla da suçlanan Nusret Bey’in yamalı pantolonunun cebinden yalnızca bir lira çıkar…

O dönemde hükümetin değişmesi üzerine, temyiz edilmeden kesinleşen kararlar için temyiz yolu açılınca, ailesinin başvurusu üzerine Nusret Bey’le ilgili hüküm bozularak ortadan kaldırılır ama iş işten çoktan geçmiştir…

Ancak Büyük Atatürk; Ermeniler, İngilizler ve işbirlikçi Osmanlı hükümetinin tezgahıyla, "Silivri’nin atası" sayılan mahkemelerce katledilen Nusret Bey’i unutmaz..

Büyük Millet Meclisi, 25 Aralık 1921’de Nusret Bey’i "Milli Şehit" ilân ederek kanun çıkarır, eşi ve çocuklarına maaş bağlar ama o vatansever mutasarrıfın suçsuz yere katledilmesi hukuk tarihine kara bir leke olarak da geçer…

Şehit Nusret Bey’in adı hem Bayburt’ta hem de Urfa’da, çok sayıda cadde, sokak, park ve okulda yaşıyor ama 100 yıl önce de, son yıllarda da, vatansever askerlerin; işbirlikçilerin kumpasları, sahte belgeler ve düzmece mahkemelerle bertaraf edilmiş olmaları ne kadar acı değil mi?..

Peki; tarihin, 100 yıl içinde kuvvacı vatanseverlere ihanet edilmesi açısından da tekerrür etmesi bir rastlantı mıdır acaba?..

Kaynak Yeniçağ: 100 yıl önce bugün idam edilmişti… Şehit Nusret’in asırlık dramı… – Mehmet FARAÇ

BİYOGRAFİ DOSYASI : Filozof ve matematikçi Hypatia isimli kadının mücadelesi


Filozof ve matematikçi Hypatia isimli kadının mücadelesi

VİDEO LİNK : https://www.youtube.com/watch?v=WzpocrWa1fg

İskenderiyeli düşünür, filozof ve matematikçi Hypatia isimli kadın, tüm bunların yanında oldukça etkileyici bir güzelliğe sahiptir.. Ancak, ortaçağ Avrupa’sının değer yargıları onun yaşama arzusunu elinden alacaktır. Hypatia, dinciler tarafından hak etmediği suçlamalara maruz kalacak ve erkek egemen toplumun vahşiyatında ortada kalacaktır.. Tüm bunlara rağmen adını tarihe bir düşünce ve aydınlanma savaşçısı olarak yazdıracaktır..

Oscar ödüllü Rachel Weisz’in oynadığı Hypatia, dini ve siyasi çatışmalar olduğu bir dönemde gökyüzü inancı ve felsefesiyle erkek egemen toplumda her şeyin ötesine geçebilmeyi başarmıştır. Tarihin en önemli bilim kadınlarından birinin öyküsünü sizlere sunuyoruz.

FİLMİ İZLEMEK İÇİN TIKLAYINIZ

LİNK : https://www.odnoklassniki.ru/video/1220956261083

Agora / 2009 İspanya / Türkçe DUBLAJ
IMDB Puanı: 7.1 / 10
Tür: Dram,Macera,Tarih
Yönetmen: Alejandro Amenábar
Oyuncular: Rachel Weisz, Max Minghella, Oscar Isaac
Süre: 2 saat 7 dakika

BİYOGRAFİ DOSYASI /// Prof. Dr. İbrahim Maraş : 20. ASRIN KÜRŞAD’I VE CEDİTÇİSİ ŞEHİT ENVER PAŞA HATIRASINA


Prof. Dr. İbrahim Maraş : 20. ASRIN KÜRŞAD’I VE CEDİTÇİSİ ŞEHİT ENVER PAŞA HATIRASINA

Gündem 4 Ağustos 2020

Enver Paşa kimdir? Enver Paşa’nın 98. ölüm yıl dönümü…

İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin kurulmasında öncü olan Enver Paşa’nın 98. ölüm yıl dönümü. Enver Paşa’nın hayat hikayesi merak ediliyor. Osmanlı Devlet’inde çeşitli pozisyonlarda yer alan Enver Paşa’nın yaşamına dair merak edilenler…

Enver Paşa’nın ölümünün 98. yılı nedeniyle hayat hikayesi merak ediliyor. Osmanlı Ordusu’nun çeşitli kademelerinde yer alan Enver Paşa kimdir? İşte hayat hikayesi…

ENVER PAŞA KİMDİR?

Enver Paşa 1881 yılında İstanbul’da doğdu. Soğukçeşme Askeri Rüştiyesi’nde tahsil gördü. 1903’de Harp Akademisi’nden kurmay yüzbaşı rütbesiyle mezun oldu. Daha sonra Selanik’te bulunan 3. Ordu’ya atandı. 1906 senesinde binbaşılığa terfi etti. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin kurulmasında öncü oldu. II. Meşrutiyet’in ilan edilmesinde de büyük rol oynayan Enver Paşa, Makedonya Genel Müfettişliği’nde önemli görevlerde bulundu.

Trablusgarp’da bulunduğu sırada İtalyan kuvvetlerine karşı mücadele etti. 1912’de yarbaylığa yükseldi. 23 Ocak 1913 tarihinde İttihat ve Terakki Cemiyeti tarafından düzenlenen Babıali Baskını’nda yer aldı. Bunun yanında Edirne’yi düşman işgalinden kurtararak albaylığa ardından da tuğgeneralliğe yükseldi. 1914’te Sait Halim Paşa hükümetinde Harbiye Nazırı olarak görev yaptı. I. Dünya Savaşı’nın Osmanlı Devleti’nin yenilgisiyle sonuçlanmasının ardından bazı arkadaşlarıyla birlikte Berlin’e geçti.

1920’de Bakü şehrinde Doğu Ulusları toplantısına katıldı. Batum’da Türkiye Şuraları Partisi’ni kurarak, Türkistan’ı kurtarma hareketini başlattı. Fakat büyük bir hezimete uğrayarak 4 Ağustos 1922 tarihinde Tacikistan’ın Belcivan yakınlarında girdiği bir çarpışmada öldürüldü.

Bugün, Türk İslam âleminin kurtuluşu ve bekası için son damla kanına kadar birçok cephede savaşan Şehitlerin Önderlerinden Enver Paşa’nın şehadet günü (1922). Enver Paşa, Osmanlı’nın ve Türkistan’ın giderek kararan bahtını açmak için her türlü mücadeleyi yapmaktan çekinmedi. Onu çok seven eşi Naciye Sultan’ın, şehit olacağını bildiği halde, ona, büyük davasında destek olarak, “kesinlikle gelme” dediği büyük bir mücahitti. O, sadece emperyalistlere ve onun uşaklarına karşı mücahede etmedi, aynı zamanda Türk ve İslam dünyasının yenileşmesi, yeniden uyanması, milli kimliğini, bağımsızlığını kazanması için mücadele eden Kursavilerin, Mercanilerin, Gaspıralıların, Musa Carullahların, Abdülhamit Süleymanoğlu Çolpanların, Mustafa Çokayların, Abdullah Karilerin, Osman Hocaların, Behbudilerin ceditçi düşüncelerine karşı direnen, sefilce yaşamayı en büyük Müslümanlık gören mutaassıp, kabileci/bedevi ve cahil Müslümanlarla da savaştı. Gerçek anlamda kendi destanlarını yazmaya çalışan Ceditçilerle, Basmacılarla birlikte olup, sadece Rus zulmünü değil, aynı zamanda kadimci/gelenekperest bağnazların hâkim kılmaya çalıştığı karanlıkları da dağıtmaya gayret etti. Enver Paşa, gerçek anlamda kendi destanımızın, devlet-i ebed müddetin nasıl olacağını Kürşad’dan bugüne en iyi bilenlerden biriydi. Bugün böyle büyük bir şehidin aleyhinde konuşan klavye mücahitlerinin kim olduğuna baktığımızda yeni Türk İslam medeniyetinin kurulmasına en büyük engel teşkil eden değişim ve milli kimlik karşıtı; bağnaz, mutaassıp ve cahil kişiler oldukları açıkça görülür. Bunların Enver Paşa ile çarpışan kadimci/gelenekperest Müslümanlardan hiçbir farkı yoktur. Ya ahmak, ya işbirlikçidir. Bu mülevves cepheye karşı daima “Enver Paşa Ruhu”nu taşımamız gereklidir. Onun dediği gibi, “kurtuluş ve bağımsızlık için ölmeyi göze alamayan milletler, köpekçe bir hayatı seçmiş olurlar”. Büyük şehidimizin ve bütün şehitlerimizin ruhu şad olsun.

Prof. Dr. İbrahim Maraş

BİYOGRAFİ DOSYASI /// Birçok Tarihçinin Şimdi Oldukları Kişiler Olmasına Yardımcı Olmuş Tarihçi : Lucien Febvre


Birçok Tarihçinin Şimdi Oldukları Kişiler Olmasına Yardımcı Olmuş Tarihçi : Lucien Febvre

Lucien Febvre, yalnızca 20. yüzyılın tarih alanında çığır açmış Annales okulunun kurucularından biri olduğu için değil, aynı zamanda aralarında Fernand Braudel’in de bulunduğu pek çok tarihçinin, şimdi oldukları kişiler olmasının önemli sebeplerinden biri olduğu için epey önem teşkil eden bir tarihçi.

bu lucien febvre kişisi çok önemlidir, yalnız yirminci yüzyılın tarih alanında çığır açmış annales okulun iki kurucusundan biri olduğu için değil, fakat aynı zamanda o olmasaydı aralarında fernand braudel’in de bulunduğu pek çok fransız (ve diğer milletlerden) tarihçinin, şimdi oldukları kişiler olmasının müsebbibi olduğu için de (annales okulun diğer kurucusu marc bloch’un da ağabeyi sayılır febvre). yani bu herif bu adamlara yalnızca bir hoca değil, aynı zamanda bir baba şefkatiyle de yaklaşmış, yememiş, yedirmiş; giymemiş, giydirmiştir (gerçekten de öyle: çalışılacak birçok konuyu öğrencilerine çalıştırmış, kendisi o zamanın epey ‘marjinal’ konularıyla ilgilenmiştir).

hem annesi, hem babası, febvre’nin daha sonra annales okulun şaheserlerinden biri addedilecek tarihini yazdığı franche-comte nam kasabadan gelmiş olan febvre, 1878 yılında lorraine’de doğmuş ve hayatının son demlerini bahçesiyle uğraşarak, öte yandan öğrencilerinin taleplerini de geri çevirmeyerek geçirdiği gene bu franche-comte yakınlarındaki küçük bir bağ evinde, 1956 yılında terk-i diyar eylemiştir. bloch’a nispeten, fransa’nın dışında pek tanınmamasına rağmen, annales’ın oluşumunda bloch’tan daha fazla katkısı olduğu kesindir: annales’ın başmakalelerini yazan, annales’ın doğumundan gelişimine her anında izi bulunan febvre’dir, bloch değil; bloch kuruluş zamanlarında derginin geleceğini yönlendirmiş olsa da, kısa bir zaman sonra derginin sorumluluklarını üzerinden atmış, kendi uğraşı alanlarında çalışmayı seçmiştir. bu febvre kişisi daha 20 (yazıyla, yirmi, evet) yaşında bergson’un (aslında bu filozof kişiye azıcık ‘kıldır’), levy-bruhl’ün (bu şahsın ‘ilkel zihin’ üzerine çok çok önemli bir kitabı vardır) ve vidal de la blanche’nin (ratzel’in belirlenimciliğine karşı çıkmış bir yerbetimcidir bu amca, çok önemli bir şahıstır) derslerine iştirak etmiş, kişisel olarak hayvanlar gibi gelişmiştir (bkz: kişisel gelişim). tarihin, almanlar nazarında tasavvuruna da gıcık olur (bkz: tarihselcilik). eğer bloch ağbi’nin entellektüel saiki toplumbilimse, diyebiliriz ki, bu febvre kişisinin saiki de yerbetimdir (evet, coğrafya demiyorum, yerbetim diyorum uleayn, takıntılıyım biraz, ne var?). öyle ki, henri berr kişisinin (ulan bu herif var ya, aslında her bişey bu herifin altından çıkıyor ama neyse, hadi bakalım, ama çok mümtaz bir şahsiyettir, nazarımda itibarı sonsuzdur bu berr ağbinin) dergisi olan revue de synthése historique’te beş tane vidalgil tek yazı yazmıştır.

nedir peki derdi? efendim, bu yazılarda ratzelgil (ratzelian, yani, anladın sen onu) beşeri yerbetimin belirlenimci tavrını yerden yere vurmuştur (ee, ne de olsa vidalci amca).

peki nasıl itiraz etmiştir? hemen söyleyelim efendim. demiştir ki bu güzel adam, a) belli bir fiziki çevrenin kısıtlarına bissürü tepki verilebilir. ve b) bu çevrenin kişiler üzerindeki tesiri her zaman toplumsal yapılar ve fikirlerce dönüştürülür: always mediated through social structures and ideas`. peki ne demektir efendim bu!? şu demektir, hemen febvre’nin kendisinin verdiği örneği alıntılayalım: bir nehir, diyor febvre, kişilere ulaşılmasını engelleyecek bir bariyer olarak da tasavvur edilebilir, üretken bir ticaret yolları kavşağı olarak da.. nedir yani? bakınız efendim, nehir aynı nehir lakin, nasıl da farklı işlevsel özellikler gösterebiliyor. evet.

bu amca, çok önemli iki yaşam öyküsü yazmıştır. birisi martin luther’in, diğeri rabelais’nin yaşam öyküleridir. birincisinde, luther, tarihte nev’i şahsına münhasır bir şahsiyetin meselesini, ve mahut bireyin tarihe, tahmin edilemez tesirini simgelemektedir. rabelais’yle ilgili çalışmasında ise, febvre amca, 16. yüzyılda tanrıtanımazlığın o yüzyılda mümkün olamayacağını iddia etmektedir. zaten bakınız efendim, bahsi geçen kitabın alt başlığı ve başlığı nedir: “on altıncı yüzyılda inançsızlık meselesi: rabelais’nin dini.” bu kitap önemli, bu kitaptan biraz bahsetmek istiyorum,,

imdi, tepetaklak olmuş bir piramit tahayyül edin. bu piramitin aşağı bakan uç noktasında tanrıtanımazlığı tanımlar febvre. ikinci katmanda, geç orta çağ kilisesi’nin dışa dönük biçimlerinin, bir müminin (burada rabelais oluyor bu mümin) bir eleştirisini sunar ve nihayet, bu piramitin en yaygın katmanında, tanrıtanımazlığın, on altıncı yüzyılda, olanaksız olduğu anlatır. burada hemen, kullandığı eğretileme itibariyle önce marx, sonra da braudel geliyor akıllara lakin es geçiyorum bu ikisini şimdilik. efendim, bu kitabın en önemli veçhesi febvre’nin “outillage mental” (bireyin yahut toplumun zihinsel yahut kavramsal araçları) dediği şeyin takdimidir. daha doğrusu, bu outillage mental’in takdiminden ziyade, on altıncı yüzyılın outillage mental’inin, bizim şu anki outillage mental’imizden ne kadar uzak olduğunun kanıtlanmasıdır. febvre, on altıncı yüzyılda, dilbilimin olanaklarından da istifade etmek suretiyle (yani efendim, o zamanda şu şu şu kavramlar henüz bilinmiyormuş falan filan) hiçkimsenin, herhangi bir şeyin “olanaksız” olabileceği duygusuna sahip olmadığını, bu veçhile, bizim şu anda “bilim” dediğimiz şeyin on altıncı yüzyılda tasavvur edilemez olduğunu göstermiştir. son olarak şunu ekleyelim: febvre kelimeleri, hisleri, kavramları birer altyapı olarak düşünmüş, bu yüzden “dinin toplumsal tarihi”ni yazmış ve tinsel temayül ve değerleri, toplumsal ve iktisadi dönüşümlerin türevi olarak addedilmesine, binaenaleyh marx kişisine karşı çıkmıştır.

BİYOGRAFİ DOSYASI /// Altın Kaplama Nobel Ödülü’nü Nazilerden Saklamak İçin Eriten Kimyager : Hevesy


Altın Kaplama Nobel Ödülü’nü Nazilerden Saklamak İçin Eriten Kimyager : Hevesy

George de Hevesy adlı Macar kimyager, Nazi Almanyası döneminde Nobel Ödülü kazanan iki bilim insanı Max von Laue ve James Franck’e çok acayip bir kıyak yapmış.

bir nobel ödülü madalyasında bulunan altın miktarı, sıradan bir havalimanı x-ray cihazında yaygara kopartacak kadar yoğundur. ayrıca, 1980 yılından öncesine kadar 23 karat altından yapılan bu madalyanın günümüzdeki değeri ise yaklaşık bir milyon dolardır.

ancak günümüz için oldukça prestijli ve değerli olan bu ödül, nazi’lerin 1940 nisanında danimarka’yı işgal ettiği sıralarda pek de şans getirmiyordu.

olacakları öngören biri yahudi (james franck), diğeri ise yahudi sempatizanı (max von laue) iki nobel ödüllü bilim insanı, 1938 yılında ellerindeki altın madalyaları korumak amacıyla kopenhag’a, fizikçi niels bohr’a göndermişlerdi. zira, hitler almanya’sında altın göndermek yasa dışı idi ve yakalanmaları idamlarına yol açabilirdi.

James Franck

bohr’un yakın arkadaşından biri olan ve 1943 yılında nobel alacak olan george de hevesy isimli macar kimyager, madalyaları eritmeyi düşündü. ancak bir sorun vardı, tüm değerli metaller gibi altın da hareketsiz bir metaldi, çözülmesi çok zordu. ancak altın bile, hidroklorik asit ve nitrik asidin 3:1 oranında karıştırılmasıyla elde edilen kral suyu’na karşı çaresizdi.

bu çözeltide iki asit, oldukça yıkıcı bir tandem etkisiyle tepkimeye girer. nitrik asit, yüzeydeki altın atomundan birkaç elektron kopartarak ise başlar ve bunları altın iyonlarına dönüştürür. daha sonra devreye hidroklorik asit girer ve klorür iyonları, altın iyonları ile reaksiyona girerek onları çözer. tüm bu işlemi çok uzun periyotlarda tekrarladığınızda altını eritebilirsiniz.

Max von Laue

1940’a dönelim.

almanlar, kopenhag’a doğru ilerlerken de hevesy –her ne kadar madalyaları gömmeyi teklif etmişse de bohr “nazilerin her yeri kazacaklarını düşünerek, buna karşı çıkmıştır”- bu metotla iki altın madalyayı da eritmeye başlar. ancak bu zamana karşı kolay olmayacaktı. zira, bir madalyanın her biri 7 cm genişliğinde, 200 gram ve 23 karattan oluşur

de hevesy, altınları çözer ve “kral suyu”nu laboratuarında alelade bir rafa kaldırır. naziler, bohr’un laboratuvarını yağmaladığında portakal suyuna benzeyen bu sıvı elbette dikkatlerini çekmez.

de hevesy, nazi işgalinin üçüncü yılı olan 1943’te isveç’e kaçar. savaşın sonra ermesinin ardından laboratura dönen “de hevesy”, çözeltiyi tıpkı bıraktığı gibi bulur ve tersine işlemle sıvıyı tekrar altın haline getirir. sonrasında ise altınları, olan biteni anlatan bir mektupla ocak 1950’de stockholm’deki nobel akademisi’ne gönderir.

altın, çözeltiden sonra tekrar toplanır ve ocak 1952’de şikago üniversitesi’nde düzenlenen bir törenle sahipleri max von laue ve james franck’e yeniden verilir.

de hevesy, 1966 yılında 80 yaşındayken hayata veda eder.

BİYOGRAFİ DOSYASI : Zamanında Maksimum Fiyat Uygulayan Roma İmparatoru Diocletianus’un Hazin Hikayesi


Zamanında Maksimum Fiyat Uygulayan Roma İmparatoru Diocletianus’un Hazin Hikayesi

Ekonominin temel sorunlarını çok iyi gözlemleyebileceğiniz bir hikaye.

tüccarların insanları kazıkladığını ileri sürüp enflasyonu dizginlemek için “maksimum fiyat fermanı”nı yayınlayan roma imparatoru diocletianus’un hikayesi:

tam adıyla gaius aurelius valerius diocletianus, roma imparatorluğuna m.s. 284 ve 305 yılları arasında hükmetmiştir. roma imparatorluğu o göreve geldiğinde yıkılmanın eşiğinde olduğu yazılıdır tarih kitaplarında. o da göreve gelir gelmez böyle düşünüyor olacak ki bir takım reformlara girişmiştir. diocletianus ilk olarak kendine dominus et deus ("efendi ve tanrı" yani dominate) şeklinde yeni bir unvan seçti. ardından, devletin mevcut yapısının sürdürülemez olduğunu düşündüğü için cumhuriyetçi yapıyı silerek, daha otokratik bir yönetim sistemi getirmiştir.

asıl yapmış olduğu ve benim ilgimi çeken reformları ekonomi alanındadır

göreve geldiğinde zaten düşük olan vergiler askerlere gidiyordu. en kolay ve hızlı çözüm, gümüş sikkenin değerini düşürmek ve daha fazla para basmaktı. ancak bu durum yüksek enflasyon ve imparatorluk sikkelerine güvensizlik ortaya çıkardı. bazı yerlerde takas ekonomisi ortaya çıktı. daha sonra tüccarların insanları kazıkladığını ileri süren diocletianus “maksimum fiyat fermanı”nı yayınladı. bu fermanla binden fazla ürünün fiyatları sabitlenmiş, maaşlar sabitlenmiş ve fazla fiyat biçen tüccarlar ölüm cezasıyla tehdit edilmişti. mamafih, ferman enflasyonu dizginlemek yerine malların karaborsaya düşmesine ve kıtlıklara neden oldu. bazı şehirlerde ferman görmezden gelindi ve çok başarısız olarak kaldırıldı.

ben bu hikayeyi nasıl keşfettim derseniz, tüm bu olaylar ülkemiz kütahya ili sınırları içerisinde aizanoi antik kenti’nde bulunan ve tahıl pazarı olarak kullanılan dünyanın ilk ticaret borsasının duvarlarında yazılıdır. mezkur yazıda, döneme ilişkin bazı emtiaların fiyatları da şöyle belirtilmiş: kuvvetli bir köle 30 bin dinara eşit, bir eşek 15 bin dinar ve bir at 90 bin dinara eşittir.

velhasıl memleketimiz çok güzel ve tarih, tekerrürden ibaret…

kaynaklar:

LİNK : http://www.kutahyakulturturizm.gov.tr/…en-yeri.html
LİNK : https://tr.m.wikipedia.org/wiki/diocletianus

BİYOGRAFİ DOSYASI : Bilinmeyen İskenderpaşalı Süleyman Demirel


TÜRKİYE’NİN FÖTR ŞAPKALI LİDERİ SÜLEYMAN DEMİREL

Türkiye’nin siyasi hayatına damga vuran isimlerden biri olan Süleyman Demirel’in hayatına dair ayrıntılar sık sık merak konusu oluyor. Süleyman Demirel kimdir, nereli ve kaç yaşında öldü? İşte Süleyman Demirel’in unutulmayan sözleri ve hayat hikayesi…

Türkiye’de birçok önemli pozisyonda görev alan Süleyman Demirel 17 Haziran 2015’te hayatını kaybetti. Süleyman Demirel’in hayatı ve yaşamına dair birçok ayrıntı merak ediliyor.

SÜLEYMAN DEMİREL KİMDİR?

1924’te Isparta’nın Atabey ilçesine bağlı İslamköy’de doğdu. İlköğrenimini doğduğu köyde, ortaokul ve liseyi Isparta ve Afyon’da bitirdi. Şubat 1949’da İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesi’nden mezun oldu. Aynı yıl Elektrik İşleri Etüd İdaresi’nde göreve başladı.

SÜLEYMAN DEMİREL’İN HAYAT HİKAYESİ

Sulama ve elektrik konularında araştırma yapmak üzere ABD’ye gönderildi.

1954 yılında Devlet Su İşleri Barajlar Dairesi Başkanlığı’na, 1955 yılında da Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü’ne atandı. 1960–1962 yıllarında serbest müşavir ve mühendis olarak çalıştı. Orta Doğu Teknik Üniversitesinde öğretim görevlisi oldu.

Siyasî yaşamına, 1962 yılında, Adalet Partisi Genel İdare Kurulu üyeliği ile başladı. 28 Kasım 1964’te bu partiye genel başkan seçilmesinin ardından, kurulmasını sağladığı ve Şubat-Ekim 1965 aylarında görev yapan koalisyon hükûmetinde Başbakan Yardımcısı ve Devlet Bakanı olarak görev aldı.

10 Ekim 1965 genel seçimlerinde Isparta Milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne girdi ve seçimlerde Adalet Partisi’nin tek başına iktidar olması üzerine Türkiye’nin 12. Başbakanı olarak hükûmeti kurdu. Süleyman Demirel 4 yıl süren bu hükûmetten sonra 1969, 1970, 1975, 1977 ve 1979 yıllarında 5 kez daha hükümet kurdu.

12 Eylül 1980’de gerçekleşen askerî müdahale üzerine görevden uzaklaştırıldı ve yedi yıl yasaklı olarak siyaset dışı kaldı. 6 Eylül 1987’de yapılan halk oylaması ile siyasî yasaklar kaldırılınca Süleyman Demirel 24 Eylül 1987’de Doğru Yol Partisi Genel Başkanlığı’na seçildi. 29 Kasım 1987’de yapılan genel seçimlerde Isparta milletvekili olarak yeniden TBMM’ye girdi. 20 Ekim 1991’de yapılan genel seçimler sonrasında Doğru Yol Partisi ile Sosyaldemokrat Halkçı Parti’nin oluşturduğu 49. Hükûmet’te başbakan olarak görev aldı.

16 Mayıs 1993’te, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından Türkiye’nin 9. Cumhurbaşkanı seçildi. Demirel, 16 Mayıs 2000 günü görev süresini tamamlayarak cumhurbaşkanlığından ayrıldı.

1948 yılında Nazmiye Hanımla evlendi.

Süleyman Demirel, 17 Haziran 2015 günü 91 yaşında vefat etti.

SÜLEYMAN DEMİREL’İN UNUTULMAZ SÖZLERİ

“Neresini sıkacaktım”

60’lı yıllar… Kıbrıs meselesi nedeniyle İngiltere’yle Türkiye’nin arası kötü. Tam da bu sırada Demirel İngiltere’ye ziyarete gidiyor. Dönüşte gazetecilerle arasında geçen diyalog ise şöyle:

-Efendim, neden İngiliz Dışilişkiler Bakanı’nın elini sıktınız?

-Neresini sıkacaktım kardeşim?

Ege bir Türk gölü değildir

Süleyman Demirel’in başbakan olduğu bir dönemde, 12 ada konusunda Yunanistan ile yine sorun yaşanmış, karşılıklı kılıçlar çekilmişti. Ertesi gün kabine toplanmış ve toplantı uzun saatler sürmüş. Dışarıda gazeteciler merakla yapılacak olan açıklamayı bekliyor:

– Sayın Başbakan, Yunanistan Ege Denizi’nin bir Yunan gölü olduğunu iddaa ediyor. Cevabınız ne olacak?

– Ege bir Türk gölü değildir. Ege bir Yunan gölü de değildir. Ege zaten bir göl de değildir!

“Benzin vardı da biz mi ictik? ”

Süleyman Demirel’in, zamanında benzin yokluğu hakkında kendisine gazetecilerden yönelen sorulara verdiği efsanevi cevap. Bu cevap şöyle devam etmiştir: “Su mu daha değerlidir benzin mi? Tabii ki su, benzin içilmez ama su içilir.”

“70 sente muhtacız ! ”

Türkiye’de 70’lerin sonunda yaşanan ekonomik krize atfen sarf edilmiştir. Demirel, dış ticaret açığındaki artışı ve döviz darboğazını bu sözle ifade etmiştir.

“Yedi kere geldim”
“Ben altı kere gittiysem yedi kere geldim” Başbakanken bir programda kendisine “Sizi o bulunduğunuz yerden altı defa indirdiler, hala orada nasıl duruyorsunuz?” diyen gazeteciye verdiği cevap…

Beşiktaş’ı niye sormuyorsun?

Süleyman Demirel’e Fenerbahçeyi mi, yoksa Galatasarayı mı tuttuğunu soran muhabire verdiği yanıt.

“Bana, ‘Milliyetçiler adam öldürüyor’ dedirtemezsiniz.

Demirel’in belki de hayatında en çok tepki çeken sözüdür.

“Yollar yürümekle aşınmaz”

Demirel bu sözü, 8 kasım 1968’de AP Ankara İl Kongerisinde sokaklara dökülen halk için söylemiştir. Daha sonra da “kimse beni yanlış çıkarmak için , bakalım yollar yürümekle eskir mi diyerek daha fazla yürümemiştir” diye geliştirmiştir.

Kimin aklına gelir patlayacagı?
Kırıkkale’de cephane fabrikası patlamıştır. neden önlem alınmadığı gazete manşetlerininden inmezken Demirel kendi uslübuyla olayı bu sözleri ile değerlendirir.

“Ben bir gün evimde otururken Çankaya’ya çıkayım diyerek çıkmadım.”

“İcabı varsa feminizim fevkalade bir şeydir”

Duygu Asena’nın ilk popüler olduğu dönemlerde kendisine konu hakkındaki düşünceleri soruldu. Demirel: “Bunun icabı vardır veya yoktur bu ayrı bir mesele… İcabı yoksa fuzuli bir şey yapılmış olmaz yine de… İcabı varsa feminizim fevkalade bir şeydir”

Yarın güneş doğacak mı?

24 şubat 1993, Başbakan: Kontrgerilla tartışması kadar Türkiye’de havanda su dövülen bir konu yoktur. Deniyor ki, araştıralım. O zaman her şeyi araştıralım, yarın güneş doğacak mı diye araştıralım”

Derin devlet
Muhabir: Efendim, derin devlet nedir?
Demirel: Derin devlet, normal devletin raydan çıkmış halidir.

Kan döken insanlara …

Bir kış PKK ateşkes ilan ettiğinde o vazgeçilmez üslubuyla devletin bakış açısını çok güzel özetler: “Kan döken insanlar ‘biz kan dökmekten vazgeçtik’ derlerse, ‘iyi yaptınız, alın size bir mükâfat verelim’ denmesi mümkün değil. Kan döken insanlara ‘aman vazgeçmeyin, kan dökmeye devam edin’ demek de mümkün değil. Kan döken insanlar bundan vazgeçerlerse, bu iyi olmadı demek de mümkün değil.”

Dört kaz teslim etsen, akşama üçünü kaybedip gelir (1980 öncesinde Bülent Ecevit’e)

“Enkaz devraldık.”

Artık bu cümleyi sarf etmeyen hükümet kalmadı. Seçilir seçilmez ilk olarak “enkaz devraldık” diyorlar ama bu cümleyi siyasi hayatımıza ilk sokan Demirel’in ta kendisidir…

Kırk günde kabak yetişmez. (1978’de CHP’nin 40 günde Türkçe bilmeyen öğretmenleri alıp öğretmen yapması için demiştir.)

Onu işte ben yaptım!

Üniversite ziyaretlerinden birinde sol görüşlü bir öğrenci Demirel’i sıkıştırmaya çalışır.

– Türkiyede yapılan her türlü işi sahiplenmek gibi bir adetiniz var…
– Sen nerde oturuyorsun?
– Niye ki? Kadıköy’de!
– Hah işte buraya her gün gelmek için üstünden geçtiğin köprü var ya
– Ee evet
– Onu işte ben yaptım!

“Dün dündür, bugün bugündür…”

“Gap’ı kimseye gap diye gaptırmam.”

“Verdimse ben verdim” (Ilksan skandalında usulsüzlüğe konu olan para için)

Çay’a yapılan zam değildir. Kalite ayarlaması yapıldı. Çayın kalitesi yükseltildi. (Çay’a yapılan zammı soran muhabirlere)

“Dünkü güneşle bugünkü çamaşır kurutulmaz.”

Memlekette gaz vardır. (Gaz sıkıntısı için hükümet ne gibi önlemler alıyor diye soran gazeteciye)

Kim ödeyecek 350 Milyar Lira zararı? Ben öderim diyen bir babayiğit çıksın göreyim, devlet öder diyen çıksın göreyim. Nereden öder devlet 350 milyar lira zararı? (24 Ocak 1980 tarihli basın toplantısından)

Süleyman Demirel ve ayrılmadığı şapkası ile ilgili sözleri

*Benim şapkam tatilde de çalışır

*Bu şapkayı millet yarattı gardeşim”

*Bu fötr şapkayla 6 defa gittim, 7 kere geldim.

*Bu şapka demokrasinin sembolü olmuştur

DOKUMANI BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.

BİYOGRAFİ DOSYASI /// Bir Dönem Birçok Kadının “O Aslında Benim” Dediği Grandüşes : Anastasia Romanova


Bir Dönem Birçok Kadının “O Aslında Benim“ Dediği Grandüşes : Anastasia Romanova

80’lerde birçok kadın, kendisinin; Rus İmparatorluğu’nun son çarı II. Nikolay’ın en küçük kızı Anastasiya Nikolayevna Romanova olduğunu iddia ediyordu. Neden mi? İşte onun tuhaf hikayesi.

anastasiya nikolayevna romanova, son rus çarı 2. nicolas’ın beş evladından dördüncüsü ve en küçük kızıdır. kendisi, 17 yaşındayken ailesiyle birlikte 1918 yılında öldürülmüştür ancak cesedinin gömüldüğü yer uzun zaman boyunca bilinmediği için ölümü uzun süre tartışılmış ve 20. yüzyılda birçok kadın kendisinin anastasia nikolaevna olduğunu söylemiştir.

birçok kişi anastasia’nın ölmediğini ve rusya’dan kaçarak başka ülkede yaşadığını söylemiştir. bu olay 20. yüzyılda birçok kitabın ve filmin konusu olmuştur. 10’dan fazla kadın kendisinin anastasia olduğunu ve kaçarak hayatta kaldığını iddia etmiştir ve bu kadınlardan en ünlüsü ise anna anderson’dur.

Anna Anderson (sağda)

anderson, ailesi ve hizmetçiler öldürüldükten sonra cesetlerin yanında yatarak ölü taklidi yaptığını, daha sonra bir muhafızın kendisinin nefes aldığını fark ettiğini ve bu muhafızın yardımıyla kaçtığını söylemiştir. 1938 yılından 1970 yılına kadar bu dava alman mahkemelerinde görüşülmüş ve almanya’nın resmi olarak en uzun süren davası olarak tarihe geçmiştir. mahkeme, yeterince delil sunmadığı sebebiyle anderson’un iddialarının yerinde olmadığı kararına varmıştır. anderson 1984 yılında ölmüş ve cesedi yakılarak kül haline getirilmiştir. bu sebeple cesedi üzerinden test yapılamamış ve kendisinin anastasia olduğu bu şekilde belirlenememiştir ancak 1994 yılında anderson’a ait olan bir mendildeki kan örnekleri üzerinden dna testi yapılmış ve kendisinin çar nicolas ile bağının olmadığı ortaya çıkmıştır.

nadezhda ivanovna vasilyeva ve eugenia smith isminde iki genç kadın daha anastasia ve ablası maria olduklarını iddia etmişlerdir. bu iki kadın 1919 yılında ural dağlarında bir rahip tarafından kabul edilmiş ve 1964 yılındaki ölümlerine kadar rahibe olarak hayatlarını sürdürmüşlerdir. ölümlerinin ardından mezarlarına anastasia nikolaevna ve maria nikolaevna yazılmıştır.

Annesi ve Anastasiya

1918 yılında bolşevikler, anastasia’yı perm şehrinde ev hapsinde tutmaktaydılar ancak muhafızlar anastasia’nın uzaktan akrabası olan kuzeninin hücresine bir kadın getirmişler ve bu kadının çarın kızı anastasia olup olmadığını sormuşlar, kuzeni ise bu kadını daha önce hiç görmediğini söylemiş, bunun üzerine muhafız getirdiği kadını serbest bırakmıştır. bu olay anastasia’nın kaçtığı hikayesini destekler nitelikte olsa da, daha sonra olayın farklı bir boyutu ortaya çıkmış ve hikayenin doğru olmadığı anlaşılmıştır. ailenin ölümünden birkaç gün sonra alman hükümeti rusya’ya birkaç kez telgraf çekerek "alman kanı taşıyan prenseslerin güvenliği" konusunda endişe duyduklarını belirtmişler, rusya ise o dönemde almanya ile barış anlaşması bulunduğu için ailenin güvenli bir yere götürüldüğünü söylemiştir.

Anastasiya

başka bir olayda 8 tanık birden 1918 yılının ekim ayında anastasia’nın perm şehrindeki tren istasyonundan kuzeybatıya doğru kaçmaya çalıştığını belirtmiştir. bu tanıklardan bazılarına anastasia’nın fotoğrafı gösterildiğinde olayı doğrulamış, utkin ismindeki doktor ise anastasia’nın yaralı olduğunu ve kendisine tedavi uyguladığını belirtmiştir.

1991 yılında yekaterinburg yakınlarında bulunan toplu mezardan çarın, eşinin ve üç kızının kalıntıları çıkarılmış ve kızlara ait olan kalıntılardan birisinin anastasia’ya ya da ablası maria’ya ait olduğu belirlenmiştir. 2007 yılında yapılan dna testi ile birlikte anastasia’nın 1918 yılında öldüğü kesinleşmiştir.

BİYOGRAFİ DOSYASI /// İnandığı Şeyler Uğruna Diri Diri Yakılmayı Göze Alan Cesur Bilim İnsanı : Giordano Bruno


İnandığı Şeyler Uğruna Diri Diri Yakılmayı Göze Alan Cesur Bilim İnsanı : Giordano Bruno

Sözlük yazarı ”madeath”, bizi 16. yüzyıla, Roma engizisyonunun en acımasız olduğu yıllara götürüyor.

son beşyuz yılda yaşamış en cesur, en gerçek bilim, irfan ve felsefe adamı.

kopernik’in yazdığı düşüncelerini içeren kitaplar kopernik öldükten sonra basılmasından olsa gerek engizisyoın kopernik’in ölüsünü mezarından çıkarıp kendisini yargılayamamıştır. buna çok içerlemiştir engizitörler!… sen nasıl ölürsün ulen kopernik bunu nası yaparsın?..

giordano bruno bir domenikan ailenin çocuğu olarak 1548 senesinin o çamurlu günlerinde doğduğunda ailesi onun mutaassıp bir din adamı olmasına çoktan karar vermişti bile. küçük yaşlarda kendisini bir domeniken okulunda buldu. ancak oradaki bağnazlığın boyutlarını görmesi ve buna itiraz etmesi zaman almadı. okuldan kaçarken arkasına bile bakmadı. kendisine çok güvenen dindar ailesini, evini, büyüdüğü yeri, yurdu herşeyi inandıklarını yaşamak için, mahkum olmamak için terketti. bir daha da geri dönmedi.

bruno artık felsefeyle bilimin birbirinden ayrılmaya başladığı bir dönemde yaşıyordu. işte bu dönem içinde avrupada bulunan oxford gibi üniversiteler aristotalesin o güzelim skolastik düşüncesinden başka bir düşünceyi kabul etmiyordu. bunu da katti bir surette öğretiyorlardı. bruno evinden ayrıldıktan sonra nerdeyse tüm avrupayı dolaştı. hemen her avrupa şehrine kısa aralıklarla uğradı. oxford’a da uğradığı zaman artık skolastik düşüncenin yıkılmasının o zaman için imkansız olduğunu hiç düşünmedi. işte bu inanç ve gayretle her gittiği yerde, kitaplarını bastırmaya çalıştı. tek bir isteği vardı, anlaşılmak. ama yanlış zaman yanlış mekan. buna kendisine inandırabilene de aşkolsun…

kopernikin kuramlarını her yerde savundu. daha sonra fransa’da sorbonne universitesinde bir kürsü elde etti. ancak ne yaparsa yapsın skolastik düşüncenin o çağlardaki baskısını aşamıyordu. o da italyaya geri dönmeye karar verdi. venediğe geldiğinde artık daha fazlasını yapması gerektiğini biliyordu.

giordano bruno evrenin kusursuz bir işleyişinin olduğunu etrafına baktığında bile anlayabiliyordu. bu döngüsel devinim, herşeyin aktığı ve zamanın çevreleyiciliğinin bitmediği bu özün içinde dünya, sadece bir ayrıntıydı. ama bizler, göklerin ötesindekileri göremezken bruno o zamanlar uzaydan dünyaya bakamayan biri olarak bu yaşadığımız yerin bir merkez olmadığını, herşeyin buradan başlamadığını tam aksine bizlerin bu başlangıca ve sonsuzluğa dorğu kayıp biçimde sürüklendiğimizi söylüyordu. bizler o dönemde kendimizi herşeyin merkezi sanarak kendi kutsallığımızı ilan ediyorduk. ama o insanların ve inandıklarımızın bu kadar da kutsal olmadığını çok iyi biliyordu. o bu düzenin yaratıldığını, bizleri vareden kusursuz bir güç olduğunu kabul ediyor ancak bizlerin onun bir parçası olduğumuzu, evrendeki her bir zerrenin onun dışında düşünülemeyeceğini söylüyordu.

bruno’nun başvurduğu ve fazlasıyla ilgilendiği bir başka kaynak da kabala idi. hatta kendisinin kabala hakkında yazılmış notları, bir de kitabı bulunuyor. ancak kabalist olup olmadığı kesin değil. hatta ve hatta brunonun çok gizli özgütlere üye olup bu örgütlerce korunduğu, daha sonrasında da ilgili örgütlerle de anlaşamayıp takışınca başı daha ciddi belalara girmiş…miş…miş..

ancak şurası kesindir ki bruno aşıktı. hem de evli bir kadına. rivayet gibi görünse de bruno’nun italyaya dönme nedenlerinden birisi de bu kadındı. ancak kadın evliydi ve kocası da durumu anlayınca brunoyu engizisyonun eline vermek için elinden geleni yapacaktı. bazı kaynaklara göre brunoyu gammazlayan en yakın arkadaşlarından birisidir. bu korkunç hikayenin en trajik kısmı bir yalan rüzgarı ve dallas ambiyansı içinde görünse de kanımca bruno hayatı aşkı ve ölümü birarada yaşayabilmiş nadir insanlardan biri olarak görülebilir herşeyin ötesinde..

engizisyonun elinde yaklaşık 7 sene kaldı bruno. bu zaman dilimi içinde kendisine ne yapıldığı ve neler olduğu hiç bilinmiyor. kayıtlar ise nerededir, hala saklanıyor mudur bilinmez. engizisyon sırasında yapılan konuşmaların kayıtlarını da saklayan birileri varsa da sanıyorum ki bunları sadece kendisine kalsın ister. yoksa kim neylesin yüzlerce yıllık konuşmaları?..bunların günümüze uyarlanabilirliği var sanki de..neyse..

ve bruno güzel bir günün sabahında uyandırıldı. eline koluna zincirler geçirildi. itiraf etmesi için kendisine verilen 40 güne rağmen asla inandıklarından ödün vermedi. tek kelime çıkmadı ağzından. belki şunları fısıldıyordu o anda kendi kendine..”kötüler tanrıyı kullanıyor…tanrı ise iyileri…”

campo dei fiorinin o kaldırımlarında getirildiğinde yüzündeki öfkeyi görebiliyorum. ama bir yandan da artık bitiyordu. önce o uzun dilini kestiler brunonun bir daha konuşamasın, insanların zihnini zehirleyemesin, bir daha ruhundakileri kelimelere dökemesin diye. sonra da odunları dizdiler etrafına. yakılırken oracıkta onu seyredenler bundan keyif alıyor muydu, bunu ona yapanlar tüm bu olanlardan sonra nasıl rahatça yaşayabildi bu bilinmez, lakin aradan geçen yüzlerce yıl sonra papanın birisi, onu yakanların varislerinden birisi çıkıp kendisi gibi olan tüm mağdurlardan özür dileyecekti.

Roma’daki Giorano Bruno heykeli.

kendisi gibi inandıklarından zerre ödün vermeyen, ödün verilmeyince kendisine söylenen tüm argümanlara rağmen doğru olana inancı tam olan bir başka insan daha gelir mi dünyaya bilemiyorum. ama şu kesin, kendisi unutturulmuştur. bilinerek, istenerek. çünkü kendisi gibi insanların olması asla istenmez. her zaman ”kapa ulen o guguk çeneni yeter” denecektir doğruyu söyleyenlere.

saygıyla önünde eğiliyorum.

BİYOGRAFİ DOSYASI : Dünyanın En Zengin ve En Cimri Kadını Hetty Green’in Bir Garip Hayat Hikayesi


Dünyanın En Zengin ve En Cimri Kadını Hetty Green’in Bir Garip Hayat Hikayesi

1834-1916 yılları arasında yaşayan, "Wall Street Cadısı" lakabıyla tanınan Amerikalı iş kadını Hetty Green, varlık içinde yokluk lafının en hakkını verenlerden biri.

1834’te massachusetts’da doğan hetty green, dünyanın en zengin ve en cimri kadını olarak tanınır.

daha 6 yaşındayken zamanını günlük finans gazetelerini okuyarak geçiriyormuş. şu anda bile hala amerikan tarihi boyunca en büyük servete ulaşan 40 kişi arasındadır.

2 çocuğuna ve kendine asla yeni elbiseler almadığı için sokakta görüldüğünde dilenci sanılan tipten, aşırı cimriliğiyle bunca yıl geçmesine rağmen hala daha konuşabilen bir kadındır.

gozu yasli kurbaa

hetty green, çok zengin olmasına rağmen emlak vergisi vermemek adına evde kalmayıp ucuz ve varoş hotellerde yaşamını sürdürmüş, her gün aynı siyah elbiseyi giymiş. bu kadın o kadar cimriymiş ki dediklerine göre elbisesinin yalnızca alt kısmını, yani yerle temas ederek kirlenen kısmını arada bir temizlermiş. sebebi de sabuna para vermek istememesiymiş.

ned adındaki oğlu dizini sakatlayınca para vermemek için tedavisi yaptırmamış, daha sonra doktorlar kangren olması yüzünden çocuğun bacağını kesmek zorunda kalmışlar.

hetty green 81 yaşındayken marketteki bir satıcı ile 1 şişe sütün fiyatı için tartışmaya girişmiş. kadın o kadar sinirlenmiş ki kalbi buna dayanamamış ve kalp krizi geçirip orada ölüvermiş.

sonra ne mi olmuş? ned, giden bacağının intikamını alırcasına miras kalan tüm parayı partilerde, tatillerde ve pahalı mücevheratlarda harcamış.

öldüğünde arkasında bugünün parasıyla 4 milyar dolar gibi bir servet bırakmıştır.

BİYOGRAFİ DOSYASI /// Esaretten Kurtulup Kendini Bizans İmparatoru İlan Eden Türk Denizci : Çaka Bey


Esaretten Kurtulup Kendini Bizans İmparatoru İlan Eden Türk Denizci : Çaka Bey

İlk Türk denizci Çaka Bey’in hikayesi ilginçliklerle dolu.

izmir ve civarında yani ege’de hâkimiyet kuran ve türklerin ilk donanmasını oluşturan çaka bey, oğuzlar’ın çavuldar boyuna mensuptur.

malazgirt savaşı’ndan sonra sultan alparslan tarafından ege bölgesi’ni fethetmekle görevlendirilir. yani bir selçuklu akıncısıdır. daha sonra burada kurduğu beyliğin adı da çaka beyliği olacaktır. 1078 yılında yine bizans üzerine bir akın düzenlerken komutan kabalika aleksandr tarafından esir düşürülür çaka bey. tabii bu sırada yaşı bayağı gençtir. dönemin bizans imparatoru 3. nikiforos’un sarayına gönderilir. bu esaret hem onun hayatı hem de türk tarihi için bir dönüm noktası olur.

osmanlı imparatorluğu’ndaki devşirme sistemini düşünün. nice sadrazam ve devlet adamı çıkmıştır. işte bizans sarayı’nda hem eğitime hem de göreve başlayan çaka bey, bizans imparatorunun gözüne girer ve kendisine "nobilissimus (en soylulardan)" ünvanı verilir. öyle ki klasik yunan eserlerini dahi orijinal dilinden okuyabilecek kadar kendini geliştirir çaka bey. ancak asimile olmamıştır. hâlâ müslümandır.

üç senelik bu esaret bir isyanla sona erer. kendinden önceki imparatoru bir darbeyle tahtından indiren üçüncü nikiforos yine bir darbeyle tahtından indirilir ve hayatını kurtarmak için keşiş olarak manastıra sığınır. istanbul’daki bu karmaşadan faydalanan çaka bey, tekrar askerlerinin ve halkının yanına döner. aslında bu dönüş için pek acele etmemiştir çünkü bizans sarayındaki nüfuzu o kadar fazladır ki az kalsın tarihte bu tahta oturan ilk ve tek türk olma ünvanını elde edecektir ama askerî sınıf buna izin vermez. o ise izmir’i, urla’yı ve civarını fetheder ilk iş olarak ve beyliğini kurar. daha sonra ise kırk beş parçadan oluşan bir donanma kurdurur. sene 1081’dir ve bu tarih günümüzde türk deniz kuvvetleri’nin kuruluş yıl dönümü olarak kutlanmaktadır.

çaka bey, aynı zamanda türk denizciliğinin ilk ansiklopedisidir çünkü bizans sarayında denizciliğe ve donanmaya dair her şeyi öğrenmiştir. donanma hazır olduktan sonra çaka bey, ardı ardına fetihlere başlar: midilli, sakız, rodos ve daha başka adaları ele geçirir. bizans donanmasını mağlup eder. bizans ordusunda bulunan paralı türk askerlerini, "gelin türk’ün yanında savaşın" diyerek beyliğine katar. bunu yapabilen ilk türk beyidir. ve bu türklere, denizde savaşmayı öğretir.

çaka bey’in bu andan sonraki asıl hedefi istanbul’u fethetmektir. bunun için öncelikle kızını, selçuklu sultanı birinci kılıçarslan ile evlendirir yani onun kayınpederi olur. bu akrabalık bağı sayesinde sultan üzerinde daha etkili olur ve bizans aleyhinde kararlar almasını ister. bir yandan da bizans’a haber gönderir ve kendisini doğu roma imparatorluğu’nun yeni imparatoru ilan ettiğini bildirir.

bunlar bizans üzerinde psikolojik yıpratma girişimleridir. lâkin tarihte sayısız kere gördüğümüz türk’ün türk’ü kırması hadisesi burada da vuku bulur. çaka bey gittikçe güçlenmektedir ve bu durum hem bizans imparatoru aleksios’un hem de selçuklu sultanı kılıçarslan’ın işine gelmemektedir. nitekim bizans imparatoru sürekli olarak selçuklu sultanına mektuplar ve elçiler gönderip kendisini istanbul’un surlarının koruyabileceğini ama çaka bey daha da güçlenirse selçuklu devleti’nin sonunu getireceğini söylemektedir.

nihayetinde sultan kılıçarslan, kayınpederine savaş ilan eder! denizden de bizans donanması harekete geçer ancak çaka bey, damadından böyle bir şey beklemediği için onunla görüşmek ister. selçuklu sultanı kılıçarslan, kayınpederi çaka bey’i düzenlediği ziyafete davet eder hem de kendisiyle konuşmak istediğini belirtir ancak bu yemekte kayınpederini öldürür.

bunun ardından çaka beyliği dağılır ve tarihteki ilk tersanemiz ve donanmamız da yok edilir. tarihçiler; sultan kılıçarslan, çaka bey’i öldürmek yerine onunla birlik olsaydı istanbul’un fethi çok daha önce gerçekleşebilirdi demektedirler. çünkü bizans’ın batı tarafında da peçenekler hâkimiyet sağlamış durumdaydılar. zirâ istanbul, selçuklu’nun ve türk beyliklerinin arasında kalmış hâlde idi.

bizans, iznik’i tekrar ele geçirip selçukluları anadolu içlerine çekilmeye mecbur bırakınca sultan kılıçarslan hatasını muhakkak anlamıştır ama iş işten geçmişti.

BİYOGRAFİ DOSYASI /// Adolf Hitler’in En Sevdiği Fotoğrafçı : Heinrich Hoffmann’ın Hayat Hikayesi


Adolf Hitler’in En Sevdiği Fotoğrafçı : Heinrich Hoffmann’ın Hayat Hikayesi

Babası gibi fotoğrafçılık mesleğini seçerek Adolf Hitler’in favori fotoğrafçısı olmayı başaran Hoffmann’ın öyküsü.

1885-1957 yılları arasında yaşamış, hitler’in en sevdiği fotoğrafçı. babası gibi fotoğrafı seçmişti hoffmann. 1908’de doğru yerde, doğru zamanda olması ve çektiği bir kaza fotoğrafı ününün pekişmesine sebep oldu. bundan sonra, en azından uzunca bir süre, yürü ya kulum hikâyesi…

ertesi sene kurduğu atölyesi ile basına fotoğraf sağlamaya başladı. tematikleri arasında savaşın eşiğindeki almanya’nın politik yaşamı, figürleri, bilim adamları, modacıları sayılabilir. birinci dünya savaşı’nın kopması ile birlikte önceleri münih’te çalışmaya devam eden sin, savaşın son yılında fransa’da cepheye sürülmüştü. savaşın bitimi ile birlikte tekrar eski işine döndü. yavaş yavaş aşırı sağ eğilimli oluşumlarda yerini almaya başladı. dietrich eckart ve völkischer beobachter eksenine yaklaştı.

1920 yılında nsdap üyesi oldu ve giderek sivrildi. birkaç sene sonra almanya’da yükselen bir adamın, portrelerini çekiyordu. bu adam, ileride çok yakın dostu da olacak, adolf hitler idi. hoffmann, partinin yayın organlarında, propaganda metinlerinde hep imzası olan isimlerden biri olmuştu. büyük bir servete kavuştu. führeri ile olan yakın ilişkisi, kızı henriette’nin baldur von schirach ile olan evliliğinde iyice ayyuka çıkmıştı; hitler, şahit olduğu düğünde, genç evli çifte bir de köpek hediye etmişti.

Hitler’in etrafındaki subay ve generaller (Heinrich Hoffmann ön sıradaki uzak sağ tarafta)

1937’de açılan grosse deutsche kunstausstellung sergisi için hitler tarafından eser seçmekle görevlendirildi. bu arada bir de kendisine profesör ünvânı bahşedilmişti. entartete kunst sergisi için oluşturulan komisyonda da yer aldı; nazilerin sanat terminatörlerinden biri oldu.
ikinci dünya savaşı bittikten sonra hapse konan ismin arşivi bir manada, olanların ya da bir tarihin vesikalarıydı. yargılandı, 1950’de tutukluluk hâline son verilen hoffmann, 1957 yılında münih’te ölmüştü.