ÇERKES TOPLUMU DOSYASI /// Ekrem Hayri PEKER : Türkiye ve Dünyada Çerkes Diasporası


Ekrem Hayri PEKER : Türkiye ve Dünyada Çerkes Diasporası

Kafkas kökenli yazarlara göre Türkiye, Suriye, Ürdün, Mısır, Tunus, Almanya, ABD, Irak, Libya, Yugoslavya, İsrail, Bulgaristan, İran, Japonya, Arnavutluk, Hollanda ve Körfez emirliklerinde 3 ila 5 milyon Kafkas kökenli insan yaşamaktadır.

Diasporayı ülkelere göre incelersek;

TÜRKİYE

Kurtuluş Şavaşı’na Çerkeslerin destek vermesine kızan İngiliz İşgal Komutanlığı İstanbul’daki Çerkes derneklerini kapatır.

Cumhuriyet Dönemi, Osmanlı’dan kalan tüm Müslümanları Türklük çatısı altında birleştirmek ister. Dönem dönem “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyaları açılır.

Anadolu’daki diğer halklar gibi taassup içinde olmayan, kadın-erkek ilişkilerine farklı bakan Çerkes halkı hızla şehirleşir Türkleşir. Rus düşmanlığının, ustaca Sosyalizm düşmanlığına çevrilmesi ve İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD-İngiltere ittifakının başlattığı Soğuk Savaş dönemi Çerkeslerin Türkleşmesini hızlandırır. Tarih kitaplarında Çarlık Rusyası=Sovyetler Birliği mantığıyla yazılır. Bu akıma Çerkes yazarlar da uydu. Sürgünün acısı hâlâ sürüyordu ve bu dönüşüm çok ustaca başarılmıştı. Oysa Sovyet desteği ile kurulan üç Çerkes cumhuriyeti anavatanda Çerkes varlığını ve kültürünü sürdürdü. Çerkesler kendi dillerinde okuyup, kendi dillerinde kitaplar yayınlarlar. Tarihlerini araştırırlar.

Kurtuluş Savaşı’ndan sonraki iktidar mücadelesinde Çerkesler saf dışı bırakılır. Şüpheli vatandaş muamelesi görürler. 150’likler listesi, Manyas’tan 25 köyün sürülmesi ve bir o kadarının da sürülecekken vazgeçilmesi, toplumsal örfün XASE’nin hâkim olduğu ve bu yüzden neredeyse suç tabir edilen hiçbir olayın yaşanmadığı Çerkes köylerine karakollar kurulur. Çerkes ve Abaza köylerine Karadeniz Bölgesi’nden getirilen yurttaşlar yerleştirilir.

Bu acı sürgünde kendisinin Türk olduğunu söyleyen bir kadına yetkililerin, “Sen kal, ama kocan gidecek” cevabı hafızalarda yaşamaktadır.

Yetmişli yıllara kadar Çerkes kültürü köylerde muhafaza ediliyordu. Okullaşmanın artması ve ancak köylerden kentlere göç hızlanmasıyla, Çerkesce konuşan sayısı hızla azalır, çocuklar Türkçe konuşmaya başlarlar.

Önce Ubıhça kaybolur. Tevfik Esenç’le beraber biter. Sadece bir Fransız gelip, bu dilin son temsilcisiyle ilgilenip, kaydeder.

Oysa ordu, MİT ve Emniyet Teşkilatı’nın üst kademelerinde iki binli yıllara kadar Çerkesler hâkimdi.

12 Eylül 1980 yılındaki darbeden sonra kurulan dikta rejimi tüm dernekleri kapatır. İstanbul, Ankara ve Yalova dernekleri’nin yöneticileri bölücülükten yargılanırlar. 1981 yılında kızıma koyduğum isim yüzünden mahkemeye verilmekle tehdit edildim, bir yıl sonra kardeşim kızına koyduğu isim yüzünden mahkemeye verildi.

1960 sayımında Türkiye’de Çerkesce konuşan nüfus 147 bin kişi olarak belirtilir.

SURİYE

93 Harbi’nden sonra Balkanlar’dan ve İstanbul’dan binlerce Çerkes Suriye, Filistin ve Lübnan limanlarına gönderilir. Bu yolculuklarda yüzlerce kişi öldü. Tıka basa 3000 göçmenin tıka basa doldurulduğu Sphinx gemisinin yakalandığı fırtınada 40 kişi denize düşerek, 600 kişi de gemide çıkan yangında yaşamlarını yitirirler.

1878 Şubat ayı ve 1910 yılları arasında bugünkü Suriye topraklarına 60 ila 100 bin Çerkes yerleştirilir. Çerkesler Suriye’de; Golan Tepeleri’nde, Horan’da, Humus yakınlarında, Halep bölgesinde (Mumbuç, Rakka), Şam yakınlarında, Der-Zor ve güneyde Svedya kasabasında yerleşim yerleri kurarlar. Çeçenler ise Kamışlı yöresinde, Raseleyn, Resulayn’a yerleşirler. Suriye’deki gelişmeler Çerkesleri asimilasyona ve büyük kentlere göçe zorladı. Çerkesler Suriye ordusunda görev alırlar, Suriye’nin ilk cumhurbaşkanı Sultan II. Abdülhamit’in damadı Ahmet Nami’ydi. Bugün Çerkeslerin olduğu yerlerde iç savaş sürmektedir. (2014)

Çerkeslerin kendi dillerinde eğitim veren okulları, dergileri 1930’lara girerken kapatılır. Suriye’nin Fransızlardan bağımsızlığına yol açan ayaklanmanın önderleri Çerkes subaylardı.

6 Gün Savaşı diye bilinen ve 1967 yılında İsrail’in Golan Tepeleri’ni işgali ile son bulan savaşta en büyük darbeyi Golan Tepeleri’ndeki Kuneytra’da yaşayan Çerkesler yer. Yaşadıkları yeri terk etmek zorunda kalan Çerkesler Şam ve civarına, oradan ABD’nin New Jersey ve California eyaletlerine yerleşirler.

ÜRDÜN

1877-78 Osmanlı–Rus savaşından sonra Rusya Çerkeslerin Balkanlar’dan uzaklaştırılmasını ve Doğu Anadolu’ya yerleştirilmemelerini ister. Balkanlar’dan uzaklaştırılan Çerkesler bugünkü Suriye–Ürdün ve İsrail’in olduğu topraklara yerleştirilirler. Amman bölgesine ilk yerleşim 1868 yılında oldu. Kafkasya’dan Bulgaristan’a göç eden Şapsığlardan bir grup buraya yerleşir. Onları Abzeh, Bjedug ve Kabardey göç kafileleri izler.

Göçmenler deniz yoluyla Lübnan ve Filistin limanlarına gelip, buradan iç kısımlara göç ediyorlardı. Anadolu’dan küçük bir grup Halep – Şam yoluyla bölgeye gelmişti.

O günkü Amman çöl kıyısında terk edilmiş bir yerdi. Eski adı Rabbat Aman olan Amman’da harap bir cami vardı. Amman’ın toprağı verimli ama çevresi kuraktı. Bölgede harap vaziyette Roma döneminden kalma bir amfitiyatro vardı. Göçmen gelen Şapsığlar uzun bir süre burada yaşarlar.

Bölgeye son göçmenler 1900 yılında Şam üzerinden gelen Büyük ve Küçük Kabardey (Gilasteney) kökenli idiler.

1897-68 yılında yaşanmaz bir yer olarak fotoğrafı çekilen bölge 1907’de gelişmiş bir kent görünümü kazanmaya başlamıştı. Çerkeslere Mirza Paşa önderlik etmişti.

Çerkesler bölgede Amman’dan başka Vadisir, Suveyleh, Ceraş, Rusafya, Naur köylerini kurarlar. Göçmen gelen Çeçenler de Zarka köyünü kurarlar.

Göçmenlerin görevi Osmanlı Devleti’nin bölgeye hâkim olmasını sağlamaktı. Daha sonra bölgede yapılan demir yolunun korunması görevi Çerkeslere verilir.

Bölgeye yerleşen Çerkesler bedevi Arapların ve Dürzilerin sık sık saldırılarına uğruyorlardı. Bazen binlerce kişinin katıldığı bu çarpışmaların galibi Çerkesler olur.

Yerleşimciler köyleri kale gibi kuruyorlardı. Evler bitişik ve bir duvar gibi köyü çevreliyordu. Evler, bir evden diğer eve geçecek şekilde yapılıyordu. Köyün tek giriş–çıkış kapısı bulunuyordu. Gece olunca kapı kapatılır, gelen seslense de içeri alınmaz, çatılarda nöbet tutulurdu. Köye giremeyip, dışarda kalanlar çoğu zaman bedevi Araplar veya Dürziler tarafından öldürülmüş olarak bulunurdu.

Amman bölgesine yerleşim planlı olarak yapılmıştı. Yerleşimler merkeze 15 kilometre uzaklıktaydı.

Demir yolunun gelmesi bölgeyi zenginleştirir. Zenginliğin koruyucusu Çerkeslerdi. Çerkeslerle bölgedeki bedeviler arasında çatışmaların nedeni, bedevilerin ekili topraklarda hayvan otlatmasıydı. Çatışmalardan sonra bölgenin etkin kabilelerinden Banu-Sahr ile barış sağladılar. Bunu diğer kabilelerle yapılan anlaşmalar izler.

1910 yılında Çerkes önderlerden Vasfi Mirza Paşa, Hicaz –Şam demir yolunu korumak için 300 Çerkes atlısından oluşan gönüllü taburu kurar. Bu tabur Suriye’nin Karak şehrinde çıkan Arap isyanını bastırır.

1918 yılında Çerkes taburu Süveyş’te İngilizlerle savaşır. İngilizlerin Filistin’e yaptığı taaruza Çerkesler direnir. Ancak bölgedeki Araplar ayaklanır. İngilizlerin taaruzu karşısında yenilen Dördüncü Osmanlı ordusu Şam’a çekilir. Amman İngilizlerin eline geçer. Şehirdeki Çerkes ileri gelenleri Osmanlı yanlısı olmak, onlara hizmet etmek suçlamasıyla tutuklanır.

İngilizler, Çerkeslerin yaşadığı Vadisir köyünü büyük kayıp vererek ele geçirir. Mirza Paşa’nın komutasındaki gönüllü taburu Osmanlı ordusuyla beraber Suriye’ye çekilmiş, Fransız askerleriyle çarpışıyordu.

Şerif Hüseyin’in oğlu önce Suriye, sonra Irak Kralı olan Faysal, Mirza Paşa’ya bir telegraf göndererek savaştan çekilip, Amman’a geri dönmesini ister. Çerkesler belki ilk defa akıllı davranıp savaştan çekilirler.

İngilizler bölgede Manda idaresi kurup, daha sonra bu toprakları Filistin ve Ürdün olarak ikiye bölerler. Çerkesler bağımsız bir Ürdün devleti kurulmasını destekliyorlardı. Bölgedeki bedevi kabile reisleri kendilerinin bu devletin başında olmasını istiyorlardı. Bu nedenle Şerif Hüseyin’in oğlu Kral Abdullah’a düşmanca tavır alırlar. Buna karşılık Çerkesler, Kralı ve Haşimi hanedanını desteklerler.

1923 yılında bölgedeki aşiret liderleri isyan eder. Çerkes savaşçılar toplanarak kralı korurlar, isyanı bastırırlar.

Kurulan Trans–Ürdün Haşimi Emirliği’nin bürokrasisini, Kralın muhafız gücünü ve ordunun üst kademesini Çerkesler oluşturur.

Ürdün’e tarımı, el sanatlarını, bağcılık ve meyveciliği Çerkesler getirmişti. Kısa sürede bölge huzur içine girdi, zenginleşti.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Sovyetler Birliğinden kaçan Şapsığ, Bjeduğ ve Kabardeyler Ürdün’e sığındı. Kral Abdullah Çerkeslerin rahatça Ürdün’e gelmeleri için çaba gösterir.

Ürdün’deki Haşimi Hanedanı, Çerkeslerin büyük desteği ile ayakta durmaktadır.

IRAK

Çerkesler veya Irak’taki Kuzey Kafkasya kökenli insanların toplam sayısı 30.000 ve 50.000 arasında olduğu tahmin edilmektedir. Bağdat’ta 30.000 Adıge ailesi olduğu bildirilmiştir. Birçok Kuzey Kafkasyalının Araplar ve Kürtler tarafından asimile olduğu anlaşılmaktadır. Dağıstan asıllı Irak’taki Kürt ve Arap aşiretleri de vardır. Çeçenler Kuzey Kafkas kökenli Iraklıların dörtte üçünü oluşturmaktadır.

Önce Sivas ve çevresine yerleşen Çeçenler daha sonra Suriye ve sonunda Irak topraklarına göç etmişlerdir. Önce Musul’a giren aileler daha sonra Irak’ın orta bölgelerine doğru inerek Tikrit’in karşı yakasında bulunan Dicle Nehri’nin batısındaki Kelek bölgesine yerleşmişlerdir. Buradan Irak’ın çeşitli bölgelerine yayılan Çerkesler, Kerkük, Diyala, Anbar (Felluce) ve Bağdat çevrelerinde yaşamaya başlamışlardır Bunun yanı sıra, zorunlu göç öncesi ve sonrasındaki kısa sürede Kuzey ve Güney Dağıstan’dan göç eden aileler de Duhok, Erbil ve Süleymaniye’ye yerleşmiştir.

El-Dağıstanlı, El-Shishani (Çeçen), ElSharkas (Çerkes) gibi soyadlar Kuzey Kafkas kökenli Iraklılar arasında yaygındır.

Kuzey Kafkasyalılar güneyde Basra olmak üzere Kuzey’deki Dohuk şehrine kadar Irak’ın her yerine yerleşmiştirler. Büyük topluluklar halinde bulunuyorlar.

Çerkesler,Necef, Hilla, Musul, Kut, Basra, Tikrit, Erbil, Nasıriye, Divaniye, Dohuk, Ramadi, Amarah, Tuzhurmatu küçük topluluklar ile Bağdat, Süleymaniye, Diyala, Kerkük ve Felluce gibi şehir Adıgeler genelde şehirlerde yaşıyorlar. Kerkük, Musul, Bağdat ve Felluce’de Abzeh, Kabardey ve Şapsığlar var. Kerkük’te Abzeh ve Kabardeyler yaşıyordu. Bağdat’ta bin, Musul’da bin, toplamda tahmini 5 bin Adige bulunuyordu.

Bağdat’ta bir Çeçen Mahallesi ve Irak genelinde birçok Çerkes köyü vardı.

2004 yılında Iraklı, Çeçen, Dağıstanlı ve Çerkesler Al-Tadamun adlı Kafkas toplumu derneği Kerkük’te kuruldu. Bu kültürel organizasyon Kuzey Kafkas kültürünü bir araya getirmeyi amaçlamakta.

Güney Kafkasya kökenli birçok halk Irak’a yerleşmiştir. Gürcüler aynı zamanda Irak’a yerleşmiş ve 18. ve 19. yüzyıllar (1704-1831) boyunca ülke yönetiminde söz sahibi olmuşlardır. Irak’ı 1932 ile 1933 yılları arasında yöneten başbakan Naci Şevket Gürcü asıllı idi. Diğer bilinen Kafkas kökenli devlet adamları: Yasin el-Haşimi- Irak Başbakanı (1924-1925 ve 1935-1936), Hikmet Süleyman- Irak Başbakanı (1936–1937), Tahir Yahya- Irak Başbakanı (1963–1965 ve 1967–1968).

İSRAİL

Burada yaşayan Çerkesler Yunan–Bulgar sınırındaki Maravel bölgesinde on yıl yaşadıktan sonra Filistin’e göç etmek zorunda kalmışlardı. Göçmenler Filistin’de Kfar-Kama, Reyhaniye ve Kisariye köylerini kurarlar. Kisariye köyüne “Çerkes Harap” adı verilmiştir. Bunun sebebi gelen göçmenlerin sıtmadan kırılmalarıydı.

İsrail’de günümüzde 7–8 bin Çerkesin yaşadığı sanılmaktadır. Buradaki Çerkesler kendi dillerinde eğitim öğretim görmektedir. Ancak Arap olmadıkları için Çerkes erkek ve kızları zorunlu askerlik yapmaktadırlar.

MISIR

Türk kökenli Memlüklerin Mısır’ı ele geçirip, Kölemenler Devleti’ni kurduktan, bir asır geçmeden yönetime Çerkes Memlükler hâkim oldular. Çerkes Memlükler iktidara geldiklerinde, Moğollar, Türk ve İslam devletlerini yıkarak, Bağdat’a kadar gelmişlerdi. Moğollar Bağdat’ı yıkarak Abbasi Halifeliği’ne son vermişlerdi. Anadolu Selçuklu Devleti de Moğollara tabi olmuştu.

Baybars’ın önderliğindeki Çerkes Memlükler, Moğolların yenilmezliğine son verirler. Moğolları bozgundan bozguna uğratarak, Kudüs’ü, Suriye’yi, Elbistan-Malatya bölgelerini kurtarırlar.

“Mısır’da 1382-1517 yılları arasında hüküm süren Çerkes Memlükleri Devleti’nin kurucusu Sultan Berkuk’tur. Sultan Berkuk, Çerkeslerin Kesa kabilesine mensuptur. Mısır’a Kırım üzerinden getirilmiştir. Berkuk sultan olunca babası Anas’ı Çerkesya’dan getirtir ve emir unvanı verir. Hristiyan olan Anas, burada Müslüman olur. Sultan Berkuk babasından başka ablası ve yaşlı kadın akrabalarını ve cariyeler getirir”.(İbn-i Tagriberdi:252-255:2013)

Bu örnek bize Çerkesya ve Mısır arasında ilişkilerin sürdüğünü göstermektedir. Mısır’a getirilen Adigeler anavatanlarıyla ilişkiye geçmişlerdir. Köle olanların dışında kendi istekleriyle Mısır’a çok sayıda Adige gelip, görev almış olabilir.

Osmanlılarla dostluk ilişkisinde olan bu devlet II. Selim tarafından ortadan kaldırılır. Mısır, Osmanlı Devleti’nin eline geçtiyse de yerel iktidar Çerkes Memlüklerde kaldı. Mısır’a Kafkasya’dan Çerkes ve Gürcü akını devam etti.

Napolyon idaresindeki Fransızlar Mısır’ı işgale geldiğinde savunma olarak karşılarında Çerkes beylerinin yönettiği süvarileri buldular. Topları olmayan, gece baskın yapmayı korkaklık gören Çerkes süvariler, 21 Temmuz 1798 tarihinde yapılan ve piramitlerin gölgesinde gerçekleştiği için tarihe “Ehramlar Savaşı” olarak geçen bu savaşı kaybettiler. Bu savaş dünya tarihine, topçu ve piyade desteği olmadan süvarilerin ateşli silahlarla techiz edilmiş bir orduya karşı yaptığı son savaş olarak geçti.

Kafkasya ve Balkanlar’dan sürgün edilen Çerkesler şeklen Osmanlıya bağlı, fiilen bağımsız olan Mısır’ı yöneten Hidivler tarafından Mısır ordu ve polisinde görev almaları için davet edilirler (Osmanlı Devleti’ne bağlı olan Mısır Hükümdarlarına Hidiv unvanı verilmiştir. Osmanlı Devleti yıkıldıktan sonra kral unvanını aldılar).

Böyle bir göç, Mısır’ı siyasi ve ekonomik olarak güçlendireceği için İngilizler engel oldular. Arap milliyetçilerini kışkırttılar. Hidiv’i İngiliz ve Fransız işbirlikçiliği ile suçlayan Arap milliyetçileri ayaklanıp, Hidiv’i devirdiler.

Bürokrasiyi elinde tutan Çerkeslerin, Mısır’ı Osmanlı sultanına bağlamaya yönelik girişimi bastırıldı. İngilizler Mısır’ı işgal ederek manda idaresi kurdular. İşgalden sonra İngilizler Osmanlıya yakın gördükleri Çerkesleri etkili görevlerden uzaklaştırıp, yerlerine kendilerine yakın, işbirlikçi Arapları getirdiler.

Arap isyanına destek verenlerin başında İttihat ve Terakki’nin askeri önderlerinden Aziz Misri (Shapli) vardı. Enver Paşa’yla Libya’da İtalyanlara karşı savaşan Aziz Misri, Enver Paşa’nın Balkan savaşından sonra İstanbul’a dönmesi üzerine kumandayı ondan devir alıp, İtalyanlara karşı savaşı yürütmüştü. Ancak daha sonra mücadeleye destek veren Sunusi ailesiyle anlaşamamış, emrindeki askerler ve harcaması için bırakılan parayla Libya’dan Mısır’a geçip, İngilizlere teslim olmuştu.

Aziz Misri İstanbul’da askeri mahkemede yargılanıp, idama mâhkum edilmiştir. İdam cezası affedilip, 1914 yılı başında doğum yeri olan Mısır’a geri gönderilmişti.

Birinci Dünya Savaşı sürerken 1916 yılı başında Aziz Misri İngiliz Savunma Bakanı Lord Kitchener’e yazdığı mektup ta “Arap Ortadoğusu’na tam ve gerçek bağımsızlık vermedikçe bölgede başarılı olamayacağını” yazmıştı.

KOSOVA

Kosova’nın Kayıp Çerkesleri, Rusya Federasyonu’na bağlı özerk Adigey Cumhuriyeti’nin Devlet Başkanı Aslan Carım’ a 1998 baharında Kosova’dan gelen acil yardım çağrısı içeren bir mektup ulaşır. Mektupta kendilerini Çerkes olarak tanımlayan bir grup insan “kapılarına dayanan savaş ve soykırımdan kurtarılmalarını, tarihi vatanları Adigey’e geri dönüşlerinin sağlanmasını” isterler.

Aslan Carım, derhal Moskova ile irtibata geçer. Moskova’nın yardımım gecikmez ve Kosova Çerkeslerinin birinci kafilesi 1999 yaz sonlarında Adigey’e ulaşır.

Onlar için Maykop yakınlarında kurulan köye Çerkesçe’ de “mübarek, mutlu ve aydınlık” anlamına gelen Mefehable adı verilir.

Kosova’da Priştine ile Vuçitern arasındaki Donje Stanovça ve yakınındaki Miloşevo köyünde 600-700 kadar Kafkasyalının yaşadığı tahmin ediliyor. Bölgedeki Lab denilen derenin adı Çerkesce nehir anlamına gelen Lap kelimesinden gelir.

Tarihçi Kemal Karpat’a göre 400-600 bin kadar Çerkes Balkanlar’da Kuzey ve Orta Dobruca, Tulça, Babadağ, Köstence, Varna, Niş, Sofya, Rusçuk, Nicopolis, Vidin, Silistre, Şumnu; Makedonya’ da Selanik, Serez, Larissa çevreleri ve Kosova Ovası’na yerleştirilmiş. Mileşevo’ nun da bulunduğu bölgede 50 kadar Çerkes köyü kuruldu. Toplam nüfusları 12-15 bin kadardı.

Kosova Çerkeslerinin eli silah tutanları 1876 Bulgar ayaklanması ve Osmanlı-Rus Savaşı’nda Osmanlı kuvvetleri içerisinde yer aldı.

1912’de Sırpların Kosova’yı işgali ile Çerkeslerin neredeyse tamamı Türklerle birlikte bölgeyi terk ederek Anadolu’ ya geçti. Kosova’ da iki Çerkes köyü kaldı.

Şimdi Kosova’da 300-350 kadar Çerkes kaldı. Arnavut nüfus içerisinde hızla eriyor. Çerkesçeyi bilenlerin sayısı giderek azalıyor. Çerkesler bir azınlık oluşturamayacak kadar az oldukları için Kosova’da azınlıklara tanınan haklara sahip değil. Çocuklarına kendi dillerinde eğitim veremiyor. Arnavutça eğitim alan çocuklar Çerkesçeyi bilmiyor.

YUNANİSTAN

Balkan Savaşı’nda Yunanlıların işgal ettiği topraklarda Çerkesler yaşıyordu. Ayrıca Kurtuluş Savaşı yıllarında İstanbul yanlısı olan bazı Çerkesler Yunanistan’a sığınmıştı. 1923’lerden sonra bu Çerkesler, Makedonya’da Ptolemaida, Veria (Kara Fere) ve Çamlı köylerine yerleştirilmişler. Aile başına kendilerine birkaç dönüm tarla, birer inek verilmiş. Bir kısmının 1924’lerden 1948’lere kadar Makedonya’dan Batı Trakya’ya gelip yerleşmişler. Büyük çoğunluğu o üç köyde yaşamaya devam etmiş. İkinci Dünya Savaşı sonlarına doğru İtalya’ya kaçan bazı ailelerin olduğunu ve bu ailelerin Kafkasya’dan gelip buraya yerleştiklerini Kadir Natko’nun yazdığı “Kafkasya’da ve Kafkasya Dışındaki Çerkesler” kitabından öğreniyoruz.

Yunan işbirlikçisi Çule İbrahim ve yandaşları etkilediği Çerkesleri Yunanistan’a götürdü. Atina yakınlarında kurulan üç köye yerleştirildiler.

İç savaş bitmek üzereyken, bir gece üç Çerkes köyüne silahlı kişilerce saldırı düzendi. Sağ kurtulanlar Türkiye’ye başvurdu ve Türkiye’ye döndü. Batı Trakya’ya yerleşmiş Çerkesler de Türkiye’ye döndü. Şu an için Yunanistan’da Çerkeslerin yaşayıp, yaşamadığını bilinmiyor.

TUNUS:

Tunus’ta Çerkes ve Gürcülerden oluşan Memlükler yarı bağımsız olan bu beyliğin yönetimini ellerinde tutuyorlardı. Çerkesya doğumlu Hayrettin Paşa, Tunus’ta yönetimi Tunus beyinin Başbakanı olarak elinde tutuyordu. Tunus’un bağımsızlığını Fransızlara karşı korumak için İstanbul’a destek aramaya geldi. Burada sadrazamlığa yükseldi (1878). Dürüstlüğü ve reformculuğu yüzünden Sultan Abdülhamit’le ters düşünce istifa etti. Onun görevden alınmasından sonra 1881 yılında Fransızlar Tunus’u işgal ettiler. Bu işgalle birlikte Tunus’ta Kafkasyalıların etkisi zaman içinde yok oldu.

ABD:

ABD’ye ilk Çerkes göçü Rus devriminden sonra olmuştur. İstanbul’dan gelen göçmenler, İstanbul’un işgalinden sonra ABD’ye göç etmeye başladılar. İlk göçmen grubu 1 Ağustos 1923 tarihinde New York’a ulaştı. İkinci göçmen grubu İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanlara esir düşen Kafkasyalılardan oluşuyordu. Almanya’daki Kafkasyalıların büyük bir çoğunluğu Kızılordu’ya teslim edildi. Hemen hemen hepsi kurşuna dizilerek idam edildiler.

Amerika’daki Çerkesler Paterson kentinde yoğun şekilde yaşamaktadırlar.

Üçüncü göç dalgası ellili yıllardan sonra bireysel göçler şeklinde başlamıştır.

NAZİZM DOSYASI : Bir Dönem Dünyayı Titreten Nazi Almanyası Yöneticilerinin Şaşırtan IQ Seviyeleri


Bir Dönem Dünyayı Titreten Nazi Almanyası Yöneticilerinin Şaşırtan IQ Seviyeleri

Nazi Almanyası yöneticilerinin IQ seviyelerini Sözlük yazarı ”suicidal ronin” derlemiş.

bu naziler tüm dünyayı titretti. hem de senelerce, açık açık yaptılar bunu. peki bunlar nasıl becerdi bunu? ya da abd açısından düşünelim bunu. bizi yıllarca tabiri caizse korkudan altımıza sıçtıracak bu adamların özellikleri neydi? evet cesurlar ve çılgınlar ama onları üstün yapan ne? çok mu zekiler?

evet soru bu. bu adamlar çok mu zeki?

abd 2. dünya savaşı sonrası yargılamalar başlarken bizi yıllarca siken bu adamlar çok mu zeki ki diye merak edip yargılamalarda çok ilginç bir yaklaşımda bulunmuşlar. bu da nazi yöneticilerini ıq testine sokmak. evet evet ıq testi. çok mantıklı geliyor bana, düşmanının ıq’suna bakmak, aferin lan diyorum buradan abd’ye.

neyse kendisi aslen yahudi olan abd’li psikolog gustave gilbert yargılanma sürecinde nazi yöneticilerle beraber olmuş, yeri gelmiş dertleşmiş, tabi kendisinin yahudi asıllı olduğunu söylemeden. ilginç kısım sonradan yahudi olduğunu söylediğinde dertleşmeler devam etmiş, yöneticilerden kimse iletişimi kesmek istememiş ya da küçümsememiş. neyse bu dertleşmeler sırasında hepsine ıq testi yapmış psikoloğumuz. sonuçlar çarpıcı.

hjalmar schacht yani nazi almanyası’nın ekonomi bakanının ıq’su 143. yani kendisi deha.

hermann göring ki kendisi meşhur gestapo’nun kurucusudur, aynı zamanda yıllarca zamanının en güçlü filosunu oluşturacak olan ve avrupada terör estiren luftwaffe yani alman hava kuvvetlerini kurmuştur, kendisinin iq’su 138.

arthur seyss-ınquart nazi almanyası reich bakanı iq’su 141.

liste şöyle :

1 hjalmar schacht 143
2 arthur seyss-ınquart 141
3 hermann goering 138
4 karl doenitz 138
5 franz von papen 134
6 eric raeder 134
7 dr. hans frank 130
8 hans fritsche 130
9 baldur von schirach 130
10 joachim von ribbentrop 129
11 wilhelm keitel 129
12 albert speer 128
13 alfred jodl 127
14 alfred rosenberg 127
15 constantin von neuran 125
16 walther funk 124
17 wilhelm frick 124
18 rudolf hess 120

hitler bombardıman sırasında öldüğü için ve hiç yargılanmadığı için (şimdi cesedi bulunmadı belki kaçtı ölmedi edebiyatına hiç girmeyeceğim) o teste tabi tutulmadı ama tutulsaydı sonuç ne olurdu merak etmiyor değilim.

kısacası bu adamlar dünyayı titretti, birden tüm dünyayı yönetmeye kalktılar ama boş adam değillerdi, iq ortalamaları yaklaşık olarak 130-135 civarı. öyle tesadüfi hareket eden çılgınlar değil, birer cani olan zeki adamlardı naziler, bu yüzden bu kadar yıkıcı oldular.

SAVAŞLAR DOSYASI : Dünyanın En Şanssız Savaş Gemisi USS William D. Porter’ın Film Gibi Hikayesi


Dünyanın En Şanssız Savaş Gemisi USS William D. Porter’ın Film Gibi Hikayesi

II. Dünya Savaşı yılları, Franklin Roosevelt, kamikaze yapan Japon uçakları ve dahası… USS William D. Porter’ın keyifle okuyacağınız öyküsü, buyrun.

denizcilik tarihi, içerisinde birçok ilginç hikayeyi barındırır

tabii ki bu hikayelerin baş aktörleri de gemilerdir. şahsen her ne kadar gemileri insanlar yönetiyor olsa da gemilerinde bir ruhu olduğuna inanırım. dolayısıyla bu hikayelerde her ne kadar insan unsuru ön planda olsa da gemilerin isimleri o gemiyi yüzdüren insandan daha fazla anılır. bu hikayelerin baş kahramanı olan gemilerin isimleri bazen kahramanca çarpışmalarda, bazen şansızlıklarıyla, bazen yok edişleriyle, bazen yok olmalarıyla ve bazen uğursuzlukları ile ön plana çıkmıştır. bu hikayelerin bazıları tekdüze olup; bazıları da oldukça ilginç olayları içerisinde barındırır.

işte ilginç hikayeleri içerisinde barındıran gemileri anlatacağım yeni bir yazı serisi ile ilk gemimizin macerasını anlatmaya başlayalım. açıkçası ilk hikaye için özel bir gemiden başlamam lazımdı ve bunun için, hikayesini en sevdiğim savaş gemisinden başlamanın en doğru karar olacağına kanaat getirdim. dolayısıyla da ilk yazının konusu olarak, amerikan fletcher sınıfı destroyer uss william d. porter’da karar kıldım.

peki, bu destroyerin hikayesi nedir?

hemen anlatayım.

uss william d. porter, fletcher sınıfına ait bir destroyerdir. fletcher sınıfı, bilmeyenler için 1939 yılında tasarlanmış bir destroyer sınıfıdır. fletcher sınıfı destroyerler diğer destroyerler gibi torpido esaslı değil topçu esaslı bir tasarımdı. bundan önceki en son destroyer tasarımları olan porter ve somers sınıfı destroyer tasarımlarından memnun kalmayan amerikan donanması, bu yeni tasarımı daha alçak tuttu ve tamı tamına 175 tane ürettiği fletcher sınıfı destroyerlerin ilki olan uss fletcher’ı 30 haziran 1942’de suya indirdi. tüm bu 175 adet fletcher sınıfı destroyer, tamamen 1942 ve 1944 arasında üretildi ve 1944 yılından itibaren bunların daha bir gelişmiş modeli olan allen sumner ve gearing sınıfı destroyerlerin üretimine geçildi.

konumuza dönecek olursak, uss william d porter, 2. nesil fletcher denilen, kare formunda köprüye sahip olan daha modern versiyon gemilerden bir tanesiydi. 7 mayıs 1942’de texas’ın orange şehrinde inşa edilmeye başlandı ve 27 eylül 1942’de, yani sadece 4.5 ay sonra suya indirildi. suya indirildikten 9.5 ay sonra da 6 temmuz 1943 günü, kaptanlığına yeni atanan wilfred walter komutasında göreve başladı. 30 temmuz 1943 günü küba’ya hareket etti ve 1 ay süren testlerden sonra 7 eylül’de amerikan donanması’nın atlantik okyanusu’ndaki operasyon merkezi olan virginia eyaletinin norfolk şehrine demirledi. william porter’ın amerika’nın birçok eyaletinden toplanan genç ve deneyimsiz, aslen çiftçi olan mürettebatı da merakla ilk görevlerini beklemeye başladı. beklemeye başladılar başlamasına ama başlarına gelecek olanı o zaman biri onlara anlatsa, ne onlar ne de siz saygıdeğer okuyucular inanırdı.

aslında bu hikaye 1941’de, yani 2 yıl önce başladı. nazi almanyası sovyetler birliği’ni işgale girişince, o zaman aslında ingiliz etkisi altında zayıf bir ülke olan iran’ın petrol kuyularını güvene almak için sovyetler birliği kuzeyden, ingiltere ise güneyden iran’ı işgal ettiler. yani 2. dünya savaşı’nda iran, işgal edilmiş bir ülke konumundaydı.

II. Dünya Savaşı dönemi Avrupa ve Orta Doğu.

peki, bu gelişmelerle konumuzun ne alakası var?

uss william d porter göreve başlayıp ilk operasyon atamasını beklerken, 2. dünya savaşı tüm hızıyla ve şiddetiyle devam etmekteydi. bu savaşta müttefik kuvvetleri oluşturan 3 ülkenin liderleri; amerikan başkanı franklin roosevelt, sovyetler başkanı stalin ve ingiltere başbakanı winston churchill, avrupa ve dünya’nın geleceğini konuşmak üzere tahran’da bir araya gelmeye karar verdiler.

bu görüşmenin arifesinde sovyetler birliği, dünyanın gelmiş geçmiş en büyük tank savaşı olan kursk muharebesi’nde almanya’yı yenmişti. sovyetler birliği bu galibiyet sonrası bendinden boşalan sel suyu gibi almanlar karşı hücuma geçmişti. bu hücum altında ezilmeye başlayan almanya’nın da, zayıflığı görülür görülmez savaş sonrası yeni sınırlar ile ilgili konuşulması elzem hale gelmişti. stalin’in aklında ileride yapılacak görüşmelerde de masaya koyacağı polonya’nın doğu bölgesini sovyetler’e istemek vardı. eğer stalin’in istekleri yerine getirilmez ise hali hazırda yürütülen işbirliğinden vazgeçeceği biliniyordu. bu bağlamda batılı müttefiklerinde stalin’in kızıl ordusunun desteği olmadan bu savaşı kazanamayacağı aşikardı. dolayısıyla sırf stalin’in desteği devam etsin diye churchill ve roosevelt, almanlara karşı cesurca bir direniş gösteren polonyalıları stalin’in insafına bırakmak zorunda kaldılar.

işte william d. porter’ın hikayesi bu noktada başlıyor. yukarıda bahsi geçen tahran konferansına gitmesi gereken ve pearl harbor saldırısından hemen sonra amerika’nın savaşa girdiğini radyodan bizzat duyuran amerikalıların belki de gelmiş geçmiş en saygın başkanı olan franklin roosevelt’in sağlığı çok kötüye gidiyordu. üstelik de bilmeyenler için, roosevelt bel altından felçliydi ve tekerlekli sandalyeye mahkumdu. dolayısıyla tahran konferansı’na uçakla gitmesi mümkün değildi.

Stalin, Roosevelt ve Churchill, Tahran’da.

merkezinde amerikan başkanı’nı taşımak olan bu çok önemli ve gizli görev için de o zamana kadarki gelmiş geçmiş en büyük amerikan silahı olan yeni ve modern zırhlı uss iowa’da karar kılındı. uss iowa (bb-61) zırhlısı hem 35 knot ile hem gelmiş geçmiş en hızlı zırhlıydı, hem de en güçlü silah sistemlerine sahipti. bunlara ek olarak kendisi de bir “komuta gemisi” olarak tasarlandığı için, uss iowa’nın içinde küvete kadar varan ekstra lüks özellikleri de vardı.

uss iowa’ya bu görevde özellikle denizaltı tehlikesine karşı koymak üzere, destroyerlerin eşlik etmesinde karar kılındı. bu çağrılan destroyerlerden biri de, tam da ilk görev atamasını bekleyen uss william d porter’dı.

william d porter mürettebatı görev atamasını okuduğunda heyecandan ne yapacağını şaşırdı. ilk görev ataması amerikan başkanını korumak olan bu destroyerin genç mürettebatı, bir hayli heyecanlandı ve denizcilik tarihinin en büyük saçmalıklar silsilesi bu heyecan vasıtasıyla da başladı.

uss iowa zırhlısı bu görev için çoktan yola çıkmıştı ve plan icabı uss william d porter’ın yolda ona katılıp eşlik etmesi gerekiyordu. 12 kasım 1943 günü bu heyecanla apar topar yola çıkmaya çalışan uss william d porter destroyeri, limandan çıkmak için geri manevralar yaparken birden hemen yanında duran destroyerde çok büyük bir gürültü duyuldu ve güvertesinden de birçok malzemenin suya düştüğü görüldü….

işte mürettebatın ve geminin ilk vukuatı buydu: william d porter’ın mürettebatı heyecandan geminin demir çapasını tam olarak çekmemişlerdi ve havada duran çapa, gemi manevra yaptıkça yandaki diğer destroyerin tüm gövdesini yarmış ve diğer gemiyi sallayarak güvertesinde ne var ne yoksa suya dökmüştü.

uss william d porter’ın kaptanı wilfred walter, alelacele heyecanla özür dileyerek limandan resmen kaçtı ve iowa’ya yetişmek üzere gaza bastı.

william porter görev gücüne yetişmesine yetişti ama limanda olan “çapa kazası” aslında bu dakikadan sonra olacaklar için kocaman bir işaretti ve meydana gelecek olan şeylerin adeta habercisiydi.

william porter’ın “işyerindeki yeni ve çömez eleman” edasıyla şirinlik yaparak katıldığı görev gücü, kuzey afrika’ya doğru yola çıktı

uss iowa’nın özellikle destroyer refakatinde bulunmasının başlıca sebebi, atlantik okyanusu’nda alman u-botlarının kaynıyor olmasıydı ve bir torpido saldırısı, amerikan başkanı için o anki en büyük tehlikeyi arz etmekteydi. dolayısıyla da tüm filoya “radyo sessizliği” emri verilmiş ve sesli herhangi bir iletişim aracının kullanılması yasaklanmıştı. bu emir doğrultusunda filodaki tüm gemiler sadece işaret ışıklarıyla ve mors alfabesiyle haberleşeceklerdi.

işte tüm bu filo, denizaltı tehlikesine karşı son derece tetikte ve diken üstünde ilerlerken birden dev bir patlama sesi duyuldu. hidrofonlarda patlamanın su altından geldiği de anlaşılınca tüm filo alarma geçti. bu patlamayla civarda bir alman denizaltısı olduğuna kanaat getirilmişti. alarm verildiği için hemen tüm radyolar açılıp tüm gemilerle bağlantı sağlandı ve tüm mesajlaşmalardan sonra tüm gözler bizim minik acemi destroyerimiz olan william d porter’a çevrildi: çünkü gelen patlama bir torpido saldırısı değil, uss william d porter’ın güvertesinden sıyrılıp suya düşen ve derinlik ayarı yapılmadığı için suya düştüğü gibi patlayan bir derinlik bombasıydı. gemi mürettebatı ilk görevlerinde “amatörlüklerini belli etmişlerdi”. işin daha da kötüsü, william d porter bu bombayı uss iowa’ın neredeyse dibindeyken düşürmüştü.

bu olaya rağmen sefer devam etti. devam etmesine etti de, bu sefer beklenmedik başka bir şey oldu. denizcilikte “rogue wave” denilen gizli dalgalar vardır ve bu dalgalar, aniden beliren 2 metreden başlayan yüksekliklerde olup; günümüzün en büyük gemilerine bile tehlike arz etmektedirler. işte bizim minik destroyerimiz, başına gelen talihsizliklerin sonu yokmuş gibi bu gizli dalgalardan biri tarafından çarpıldı.

çarpma neticesinde; geminin güvertesinde bulunup bağlanmamış ne varsa bu kocaman dalga tarafından yıkanıp denize püskürtüldü. bu denize püskürtülen şeyler arasında, bir daha asla bulunamayacak olan, mürettebattan bir denizci de vardı… ancak bu dalga sadece bununla da yetinmeyip geminin kazan dairesini de devre dışı bıraktığı için destroyer birden motor arızasıyla günün yarısını kaybedip tüm filonun gerisine düştü… durum böyle olunca da destroyer mürettebatı ister istemez radyo sessizliğini bir daha bozup uss iowa’ya rapor vermek durumunda kaldı. yaptıkları hatalardan ve sessizliği bozmalarından ötürü birde komutanlarından azar işittiler.

william d porter’ın başına gelen tüm bu aksilikler ve şanssızlıklar artık bitmeliydi. olabilecek her türlü şanssızlık yaşanmıştı ve bir daha herhangi saçma bir şeyin tekrarlanmaması için kaptan walter tüm gemiyi alarm durumuna geçirmişti. artık herkes pür dikkat nöbette duracak ve başka bir şanssızlığın yaşanmasına fırsat verilmeyecekti.

ertesi gün, yani 13 kasım 1943 günü uss iowa’nın komutanı, geminin hava savunma sistemlerini başkan roosevelt’e göstermek için ufak bir tatbikat düzenlemeye karar verdi. bu tatbikat doğrultusunda havaya balonlar bırakılacak ve görev gücünde görevli tüm gemiler, bu balonları patlatarak hava savunma sistemlerini göstereceklerdi.

Franklin Roosevelt

tatbikat başladı ve balonlar bırakıldı

birden tüm gökyüzü, balonları patlatan makinalı tüfeklerin sesleri ve mermi izleriyle kaplandı. her şey yolunda gidiyordu ve uss william d porter mürettebatı da tatbikatın bu kısmını harikulade yerine getirmişti. başlarına gelen şanssızlıklardan sonra gemideki mürettebatına demirden bir disiplin uygulayan kaptan walter, bu disiplini korumak için tüm tatbikata ek olarak, kendi de bir mini tatbikat yapmaya karar verdi. bu doğrultuda da torpido ateşlemesinden sorumlu personel, torpido atış tatbikatı yapacaklardı. tatbikat gereği tüm torpidoların patlayıcı başlıkları çıkartıldı ve tatbikata geçildi. birinci torpido, ateşlendi. ardından ikinci torpido, ateşlendi. üçüncü torpido, ateşlendikten sonra muazzam bir tıslama sesi duyuldu.

3. kızaktaki torpido, hızla suya fırlayarak 360 derecelik çevre açısı içinde dosdoğru uss iowa’nın üzerine ilerlemeye başladı. çünkü tatbikat gereği bir hedef belirlenmesi gerekiyordu ve etrafta uss iowa’dan daha iyi bir hedef olacak başka bir gemi yoktu. dolayısıyla william d porter mürettebatı uss iowa’yı hedef olarak seçip, tüm torpidoları ona kilitleyip, üzerine de gerçek bir torpidoyu üstüne ateşlemişlerdi…

william d porter’ın torpidolardan sorumlu subayı teğmen seward lewis kaptan walter’a dönüp torpido ateşleme emri verip vermediğini sorduğunda, kaptan walter’ın yanıtı aynen şu şekilde oldu:

“ne?!?!?! yoo, hayır…”

birden tüm gemi içinde, belki de hayatlarının en büyük paniğini yaşayan yüzlerce insan deliler gibi koşturmaya başladı. radyo sessizliği emri vardı ve utancından ne yapacağını şaşıran kaptan walter, kesinlikle radyonun kullanılmasını istemedi. kaptan yerin dibine girmişti ve utançtan ne yapacağını ve ne diyeceğini şaşırmıştı.

ilk başta iowa’ya mors alfabesiyle mesaj vermeye çalıştılar. ama uss iowa’daki sinyalci mesajı yanlış anladı ve “arkanızdan geliyor.” mesajını “arkanızdan geliyoruz.” şeklinde çevirdi. saniyeler hızla ilerliyordu ve torpido hızla iowa’nın tam da üstüne gidiyordu. en sonunda panik içinde radyoya sarılıp konuşarak değil de kodlarla iletişim kurup iowa’ya “torpido geliyor.” mesajını ilettiler. üzerine torpido geldiğini öğrenen ve o an güvertede olup hem de torpidonun geldiği tarafta olan başkan roosevelt, tüm olayı önemsemeyip aksine meraklanarak torpidoyu görmek istedi ve tekerlekli sandalyesinin güvertenin en kenarına götürülmesini istedi.

uss iowa, mesajı alır almaz gemiyi tam sürate çıkarttı ve geminin hızlanmasıyla oluşan dev dalgaya çarpan torpido, infilak etti.

olayı müteakip, hemen william d porter köprüsüyle iletişim kuruldu ve torpidonun hangi istikametten geldiği soruldu. bu bir denizaltı torpidosu olmalıydı… ancak kaptan walter, utançtan sesi kısılmış biz vaziyette fısıldayarak şu cevabı verdi:

“biz fırlattık…”

işte william d porter efsanesinin en komik anı da bu dakikada yaşandı. dev gibi olan uss iowa zırhlısı, 16 inch’lik 9 topunu da william d porter’a çevirdi ve yolculuğun bu dakikadan sonraki kısmının, bizim minik destroyerimiz olmadan devam edeceği mesajını verdi.

gelen “filodan ayrılın” mesajı üzerine en yakındaki deniz üssünün bulunduğu bermuda’ya dönmesi emrini alan william d porter’ın 273 mürettebatı, limana varır varmaz amerikan deniz komandoları tarafından makineli tüfeklerle sarılarak tutuklandı. bu, amerikan donanması’nda halen günümüze kadar eşi benzeri olmayan bir olaydır. dolayısıyla amerikan donanması içerisinde yaşanmış ilk ve tek olaydır.

gemi mürettebatı tutuklandıktan sonra mürettebat içerisinde bir casus olup olmadığına dair bir soruşturma başlatıldı. yapılan soruşturma sonunda da, ortada bir casus olmadığı ortaya çıktı. bir casus yoktu. ama bir suçlu vardı. o da, torpidoların güvenlik anahtarlarından sorumlu deniz eri lawton dawson idi. er dawson arkadaşlarının ceza almasını vicdanı elvermediği için suçunu itiraf etmişti. er dawson tatbikat sırasında torpidonun patlayıcı başlığını açık unutmuştu. bunu anlatırken evinin anahtarını unutur gibi veya ocakta çaydanlığı unutur gibi, torpidonun fırlatma anahtarını açık unuttuğunu olağan bir olaymış gibi anlatmıştı. dolayısıyla yaptığı hataya acımadılar. yargılama neticesinde, er dawson tam 14 yıl ağır iş cezasına çarptırıldı. yani anlayacağınız dille, sıradan bir er, unutkanlığı sebebiyle tam 14 yıl hapishanede taş kıracaktı. ancak tam da bu sırada başkan roosevelt araya girdi ve söz konusu askerle bizzat görüşerek cezanın iptal edilmesini sağladı. roosevelt’in ne kadar babacan bir adam olduğunu bu olaydan anlayabilirsiniz. bununla birlikte tüm mürettebatta affedildi. ancak hangi ülkede olursa olsun, askeriyede yerleşmiş bir “sürgün” geleneği vardır ve uygunsuz hareket edenlerin cezası, normalde kimsenin istemeyeceği belirli sürgün bölgelerine gönderilerek burada aklanana kadar beklemek ve nöbet tutmaktı.

uss william d porter, sürgün olarak alaska’ya gönderildi. daha doğrusu, alaska’nın güneyinde bulunan ve japon işgali riski bulunan aleut adalarına…

mürettebatın şanssızlığı en nihayetinde bitmişti ve yeni bir başlangıç için, burası ideal bir yerdi. ortam değişmişti ve hepsinden önemlisi, atmosfer değişmişti… geminin gönderildiği bölge soğuk ve uzaktı. ama yine de tüm mürettebat, kendilerini yenilemiş ve psikolojik olarak huzurlu, mutlu ve neşeli hale gelmişlerdi.

belki de biraz fazla neşeli…

1943’ü 1944’e bağlayan 31 aralık gecesi, aleut adaları’ndaki amerikan üssü yılbaşı partisi yapıyordu. ancak gemiler boşaltılmamış ve herkes kendi partisini kendi gemisini yapıyordu. kuzey kuvvet komutanı hariç…

amerikan donanması’nın aleut adalarındaki tüm komuta merkezi, komutanın villasının arka bahçesinde parti yapıyordu. ancak birden dev bir patlama sesi duyuldu. tüm merkez alarma geçti. kuzey kuvvet komutanı’nın villasının arka bahçesinde gerçekleştirilen yılbaşı partisinin ön bahçesinde kocaman bir patlama krateri açılmıştı… birden herkes kafasını kaldırdı, çevirdi ve merminin ateşleme sesinin geldiği yöne baktı: ufukta tek bir gemi vardı. anlayacağınız üzere bu gemi william d porter’dan başkası değildi.

yılbaşı partisi yapan askerlerden biri sarhoş olup; taretin içinde yaslandığı ateşleme kolunu hareket ettirmesiyle topu ateşlemiş ve top mermisi de gidip kuzey kuvveti komutanının evinin ön bahçesine düşmüştü. bu mermiyle sadece komutanın çiçek bahçesi değil, william d porter’ın son saygınlığı da yok olmuştu…

bu olay sonucunda gemiyi merkeze geri çağırdılar ve 30 mayıs 1944 günü kaptanını değiştirdiler… kaptan walter görevden alınıp yerine charles melville keyes adında yeni bir kaptan atandı…

bu kan değişikliğinden sonra william d porter destroyeri önce 1944’ün ikinci yarısında filipinler çıkarmasına gönderildi. mürettebattakiler, burada gösterdikleri iyi performansla da, 1945’te 2. dünya savaşı’nın en kanlı cephelerinden birisi olan okinawa’da görevlendirildiler.

okinawa cephesi de, william d. porter için gayet güzel başladı. burada başlıca görevleri filoyu hem denizaltılara karşı korumak, hem kıyı atış desteği vermek, hem de ve en önemlisi, kamikaze uçaklarını savuşturmaktı.

ancak şanssızlıklar burada da yakalarını bırakmadı ve japon kamikazelerini vurmaya çalışan william d porter yanlışlıkla o sırada kendi görev gücünden bir başka fletcher sınıfı destroyer olan uss luce’ye ateş etti. ancak kazara olan bu olayda yine de kamikaze uçaklarını başarı ile defettiler.

peki, bu kadar şansızlıklarla dolu bir kariyerden sonra william d. porter’a ne oldu dersiniz? tabi ki görevden alınıp hurdaya ayrılmadı.

uss william d. porter’ın sonu bile başlı başına bir şanssızlık abidesidir

şöyle ki, bizimkiler okinawa’da gayet başarılı bir hava savunma göstermişler ve 6 japon kamikaze uçağı düşürmüşlerdir. ancak bunların yanında istemeden 3 amerikan uçağı da düşürmüşlerdir. gelgelelim kendi uçağını düşürmek, o zamanlar “olabilecek” kazalardan birisiydi.

ancak william d. porter’ın düşürdüğü 6 kamikaze uçağının sonuncusu, aynı zamanda şanssız destroyerin sonu oldu.

10 haziran 1945 günü sabah 8:15’te, bir japon val bombardıman uçağı, kamikaze görevi için hızla william d. porter’a doğru çarpmak üzere alçaldı. sancak tarafından gelen bu uçağın kendisine çarpmasını engellemek için destroyer hemen iskeleye kırdı ve kamikaze için dalan japon uçağı ıskalayarak suya çakıldı. ancak işte talihsizlik bir kere yapıştı mı bırakmıyor… hızı sebebiyle suya çarptıktan sonra da dalarak ilerleyen uçağın taşıdığı tek bomba, tam da geminin altındayken patladı…

tam altında gerçekleşen bu patlama sebebiyle gövdesinde dev bir delik oluşan william d. porter destroyerinin mürettebatı, tam 3 saat direnmesine ve gemiyi batmaktan kurtarmaya çabalamasına rağmen en sonunda “gemiyi boşalt” emri verildi ve bu emirden sadece 12 dakika sonra sancak tarafına yatarak batmaya başladı. şanssızlığı bir efsane haline gelen william d. porter’in son fotoğrafı suyun altında dikine batarken görülen burun kısmı oldu:

ve tarihin en şanssız gemisinin hikayesi, böylece sona erdi

her ne kadar çok dalga geçilse de, william d. porter’ın başına gelenler tamamen bir şanssızlık serisidir ve denizcilerin şansa neden o kadar çok inandığının simgelerinden biridir.

ancak insanların ve dalga geçenlerin görmezden geldiği bir şey vardır ve o da şudur ki, tüm bu olaylı kariyeri boyunca, lakabı “willie dee” olan bu gemi, sadece ve sadece tek bir denizci kaybetmiştir. o denizci de, gizli dalgada kaybolan denizcidir ve yukarıda belirttiğimiz gibi bir daha asla bulunamamıştır.

“willie dee”nin batışı esnasında bile kimse ölmemiş ve bu ilginç destroyer, tüm mürettebatına kariyeri boyunca güvenli bir yuva olmuştur.

gelgelelim bu geminin efsanesi başını alıp yürümüş ve günümüze kadar bir komedi malzemesi olmuştur. texas’ta inşa edildiği için, özellikle okinawa’daki seferi sırasında diğer amerikan gemilerinin askerleri sanki teslim olurcasına ellerini havaya kaldırarak kuzey-güney arasında geçen amerikan iç savaşı’na gönderme yaparak “ateş etmeyin! biz cumhuriyetçilerdeniz” diye bağırırlar ve eğlenirlerdi…

yazının görseller ile desteklenmiş versiyonuna blog sayfamızdan ulaşabilirsiniz. (bkz: historeal)

BİYOGRAFİ DOSYASI : Dünyanın En Zengin ve En Cimri Kadını Hetty Green’in Bir Garip Hayat Hikayesi


Dünyanın En Zengin ve En Cimri Kadını Hetty Green’in Bir Garip Hayat Hikayesi

1834-1916 yılları arasında yaşayan, "Wall Street Cadısı" lakabıyla tanınan Amerikalı iş kadını Hetty Green, varlık içinde yokluk lafının en hakkını verenlerden biri.

1834’te massachusetts’da doğan hetty green, dünyanın en zengin ve en cimri kadını olarak tanınır.

daha 6 yaşındayken zamanını günlük finans gazetelerini okuyarak geçiriyormuş. şu anda bile hala amerikan tarihi boyunca en büyük servete ulaşan 40 kişi arasındadır.

2 çocuğuna ve kendine asla yeni elbiseler almadığı için sokakta görüldüğünde dilenci sanılan tipten, aşırı cimriliğiyle bunca yıl geçmesine rağmen hala daha konuşabilen bir kadındır.

gozu yasli kurbaa

hetty green, çok zengin olmasına rağmen emlak vergisi vermemek adına evde kalmayıp ucuz ve varoş hotellerde yaşamını sürdürmüş, her gün aynı siyah elbiseyi giymiş. bu kadın o kadar cimriymiş ki dediklerine göre elbisesinin yalnızca alt kısmını, yani yerle temas ederek kirlenen kısmını arada bir temizlermiş. sebebi de sabuna para vermek istememesiymiş.

ned adındaki oğlu dizini sakatlayınca para vermemek için tedavisi yaptırmamış, daha sonra doktorlar kangren olması yüzünden çocuğun bacağını kesmek zorunda kalmışlar.

hetty green 81 yaşındayken marketteki bir satıcı ile 1 şişe sütün fiyatı için tartışmaya girişmiş. kadın o kadar sinirlenmiş ki kalbi buna dayanamamış ve kalp krizi geçirip orada ölüvermiş.

sonra ne mi olmuş? ned, giden bacağının intikamını alırcasına miras kalan tüm parayı partilerde, tatillerde ve pahalı mücevheratlarda harcamış.

öldüğünde arkasında bugünün parasıyla 4 milyar dolar gibi bir servet bırakmıştır.

SAĞLIK DOSYASI : Pandemi Sonrası Dünya Nasıl Şekillenebilir ???


Pandemi Sonrası Dünya Nasıl Şekillenebilir ???

Yazan Yavuz Selim Yıldız

17 Temmuz 2020

Pandemi sonrası oluşacak yeni yapı, mevcut küresel düzende bir değişime bu yüzden de devletler arasında çıkar çatışmalarının tavan yapabileceği bir potansiyele de ev sahipliği yapacaktır.

COVID-19 salgınına karşı uluslararası sistem tarafından koordine edilememiş tepki, küresel tedarik zincirinin kırılganlığını ortaya çıkarırken, ulus-devlet bilincinin ve milli üretimin önemini gözler önüne sermiştir. Salgın nedeniyle ülkelerde oluşan ekonomik resesyon ve bu bağlamda hükümetlerin izlediği otoriterleşme eğilimleri de daha belirgin hale gelmiştir. Dahası mevcut uluslararası sistemin en önemli aktörü hatta oluşturucusu ABD’nin mevcut Başkanı Donald Trump’ın “önce Amerika” politikalarından ve yakın zamanda söylediği ‘’Dünyanın polisi biz değiliz’’1 sözünden de anlaşılacağı üzere ABD içe dönük bir politika izlemek istemektedir. Amerikan seçmenleri Trump ile devam etmeye karar verirse, postpandemi sürecinde oluşacak yeni düzende Birleşik Devletler’in daha pasif bir rol alacağı düşünülebilir. Makale pandemi öncesinde ve sürecinde tek kutuplu düzeni ve postpandemi döneminde dünyanın nasıl şekil alabileceğini değerlendirecektir.

Aslında Trump, mevcut uluslararası sistemdeki Amerikan rolünden şikayetçi olduğunu salgın öncesi yaptığı mitinglerde dile getirmişti. Hatta sadece kendi rollerini değil, müttefiklerinin NATO’daki rollerini ve AB’nin güvenliğinden neden NATO’nun sorumlu olduğunu da sorgulamaktaydı. Pandemi sürecinde ise bu eleştirilerin sadece popülist söylemlerden ibaret olmadığını ABD’nin Dünya Sağlık Örgütü’nden çekilmesiyle görmüş olduk. Mevcut süreçte Trump’ın sıfır izole politika tercihi, Amerika Birleşik Devletleri’nin liberal bir uluslararası düzeni desteklemekten vazgeçtiği fikrini destekler niteliktedir. Dolayısıyla ister istemez Birleşik Devletler tekrar izolasyon politikalarına geri mi dönüyor ya da Amerikalı bazı bürokratların iddia ettiği üzere Başkan Trump Amerikan seçimlerine Rus müdahalesi yüzünden mi bu tür söylemleri dillendiriyor sorularını akıllara getirmektedir. Soğuk Savaş’ın sonrasında ABD tarafından inşa edilen uluslararası sistem ve bu sistemin devam etmesi için sürdürülen stratejilerin akıbeti seçim sonrasında belli olacaktır. Bu durumda Biden’ın seçilmesiyle yeni başkanının uluslararası liberal sistemi tekrar ele almaya çalışacağından ya da tekrar seçilen Donald Trump’ın ABD’yi dünyadan izole etmeye devam edeceğinden söz edilebilir.

Tek kutuplu dünya düzeninin gelişimi ve doğuşuna tarihsel olarak bakacak olursak; Woods sisteminin çöküşü, Batı Almanya ve Japonya ekonomileri ile artan rekabet ve Sovyetler Birliği’nin varlığı, ABD’nin oluşturmak istediği küresel sistem için sorunlar yumağıydı. Ancak 1991’in sonunda SSCB’nin resmen dağılması, Japonya’nın ekonomik durgunluğa uğraması ve Berlin duvarının yıkılmasıyla birleşen Almanya’nın da ekonomik olarak küçülmesi Amerika Birleşik Devletleri’ni küresel lider konumuna getirmiştir. Amerikan hegemonyasının kurulmasında ABD’nin komünizmin bitmesiyle rekabet edebilecek hiçbir büyük küresel ideolojik proje ile karşılaşmaması, Sovyetler Birliği’nin dağılması ile SSCB’nin hegemonyası altındaki devletlerin askeri, ekonomik ve politik desteği sağlama konusunda alternatiflerden yoksunluğu ve liberal değerleri yayan ulus ötesi hareketler etkili olmuştur.

Son yıllarda ve özellikle pandemi döneminde ülkelerin alternatif bulabildiği, toplumsal hareketlerin içerisinde aşırı sağcı eylemliliğin artışı ve uluslararası kurumların varlığının tartışıldığına şahitlik ediyor, Çin Halk Cumhuriyeti ve Rusya Federasyonu gibi büyük güçlerin yükselişine paralel olarak otokratik yönetimlerin hem ülke içinde hem de dışında stratejik avantaj peşinde koşarak ABD liderliğindeki liberal uluslararası sistemle rekabetini izliyoruz. Bu doğrultuda bu iki devlet sadece BM Güvenlik Konseyinde ortak hareket etmekle kalmamakta, ABD’yi ve Batı ülkelerini içine almayan yeni uluslararası kurumlar ve bölgesel forumlar da oluşturmaktadır;

  • Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika ile kurulan BRICS grubu2 ve aynı grubun gelişmekte olan ülkelerdeki altyapı projelerinin finansmanı için kurulan Yeni Kalkınma Bankası,
  • Güvenlik alanında Şanghay İşbirliği Örgütü,
  • Ekonomik alanda Asya Altyapı Yatırım Bankası3 ve Avrasya Ekonomi Birliği.

Kısacası Rusya Federasyonu ve Çin Halk Cumhuriyeti öncülüğünde alternatif arayan bölgesel devletlerin ve dahası otoriter eğilimli ya da o eğilimi taşıma potansiyali olan ülkeleri kabul edecek alternatif uluslararası yapıların yeni dönem için hazır olduğunu söylenebilir.

Pandemi döneminde küresel hareketlerin ne doğrultuda şekillendiğine bakılacak olursa artan ulus-devlet bilincinin de etkisiyle toplumsal hareketlerin aşırı sağ eğilimli hale geldiği görülmektedir. Ayrıca özellikle Avrupa Birliği üye ülkelerinde görülmek üzere aşırı sağcı enternasyonel kolektif siyasi oluşumlar, AB üyesi ülkelerin başta mülteci politikası olmak üzere liberal uluslararası düzenin normlarına ters politikaları Avrupa demokrasilerine dayatmaktadırlar. Bu noktada Avrupa’daki AB karşıtı aşırı sağ partilerin özellikle İtalya, Avusturya ve Macaristan olmak üzere Rusya ile yakın işbirlikleri dikkat çekmektedir. Bu işbirliği, Kırım’ın Rusya Federasyonu tarafından ilhak edilişinde daha fazla gözler önüne serilmiştir. Putin tarafından Rusya’nın dostları diye adlandırılan bu siyasi partiler sadece Kırım’a gitmekle kalmamış, Kırım işgalinden dolayı AB’nin Rusya’ya karşı aldığı ambargo kararlarını da protesto etmişlerdir.4 Hatta İtalya’daki aşırı sağcı Lig Partisi ve Avusturya’nın aşırı sağ partisi FPÖ Kırım’ın Rusya’nın parçası olarak tanınması gerektiği görüşünü dile getirmiş, daha da ileri giderek Putin’in partisi ile işbirliği anlaşmaları imzalamışlardır.5 Ayrıca Avusturya’daki aşırı sağ parti Avusturya Özgürlük Partisi(FPÖ)‘nin hakkında Sırbistan-Rusya siyasi bağlantısı hakkında onlarca iddia bulunmaktadır.6 Fakat hiçbiri İbiza’daki kadar ispatlanamamıştı ya da dikkat çekmemişti.7 İbiza skandalı olarak basına sızan Avusturya Özgürlük Partisi (FPÖ) Genel Başkanı’nın Rus iş insanına Avusturya’nın yüksek tirajlı gazetelerinden birini satın alarak iktidara gelmesini sağlamaları karşılığında ihale vaad etmesine dair videosu bu bağları ispatlar niteliktedir. İbiza skandalı ve işbirliği anlaşmaları, Rusya Federasyonu’nun Avrupa seçimlerine desteklediği partiler aracılığıyla karıştığını ve AB üzerinde nüfuz elde etmeye çalıştığını göstermektedir. Dolayısıyla Avrupa’daki aşırı sağcı zenofobik eylemliliği Rusya’dan bağımsız değerlendirmek hatalı bir yaklaşımdır.

Yukarıda bahsedilen alternatif uluslararası yapılar ve oluşan ulus ötesi aşırı sağcı eylemliliğin yanısıra Amerikan tek kutupluluğunun oluşturulması ve korunmasında önemli bir etken olan Amerikan askeri gücü de caydırıcı özelliğini kaybetmiş durumdadır. Özellikle 1990’larda ve bu yüzyılın ilk yıllarında önemli bir rol oynayan Amerikan askeri gücü, ayrılan bütçe ile ulaştığı teknolojik avantaj ve olası Rus yayılmacılığına karşı oluşturduğu güven hissi ile tek kutupluluğun sonraki on yıl boyunca devam etmesini sağlayan faktörlerden biri olmuştur. Güven bağlamında örnek olarak Balkanlarda ABD’nin insiyatif üslenmesiyle çatışmaların daha fazla büyümeden son bulması ilk akla gelendir. Fakat 11 Eylül Saldırıları sonrası Amerikan dış politikalarının ve ordusunun çatışma sonlandırmadan ziyade sahada çatışan taraflardan biri haline gelmesi sadece ülkenin askeri imajını değil savunduğu değerleri de sorgulatmıştır. Tüm bu olumsuz havaya rağmen, Amerikan askeri gücünün sürmesinde Soğuk Savaş yıllarında kurulan müttefiklikler aracılığıyla elde edilen üslerin ve Rus agresifliğinin karşısında önemli bir güç olarak görülmesinin rolü büyüktür.

Tek kutupluluğun ne kadar sürebileceğine değinecek olursak; arzulanan ve küresel norm olarak ülkelere dayatılan küresel neoliberalizmin sonunun geldiği birçok akademisyen tarafından dillendirilmekte, yeni döneme dair üretimin ve milliyetçiliğin öne çıktığı sosyal bir devlet anlayışının ortaya çıkabileceğine salık verilmektedir. Neoliberal ekonomik düzenin aslında her 10 senede bir çöktüğünü ve bankaların kurtarılarak yola devam edildiğini ve bu döngünün periyodik olarak devam ettiğine dikkatinizi çekmek isterim. Mevcut küresel neoliberal ekonomik düzen, ülkeleri kriz zamanlarında Uluslararası Para Fonuna (IMF) borçlandırarak dolaylı da olsa liberal uluslararası sisteme bağımlı hale getirmektedir. Bu gerçeği gören ve alternatif oluşturmak isteyen bir kaç ülke olsa da, bu ülkelerin arasından bir tek Çin bunu başarabilmiştir. Çin, 2008 mali krizinin ardından alternatif arayışı içinde olan ya da IMF kredilerine erişemeyen ya da bu kredilerin dışında bırakılan ülkeler için önemli bir kredi ve acil durum kaynağı merkezi olmuştur. Çin hükümeti ve bankaları, Afrika ülkelerine 2000-2017 yıllarında yaklaşık 143 milyar dolar kredi vermiş, hatta dünyadaki 150’yi aşkın ülkeye bugüne kadar 1,5 trilyon ABD doları ile kredi vererek Dünya Bankası, IMF ve OECD gibi uluslararası kuruluşların borç verdiği toplam kredi miktarını da geride bırakmıştır.8 Dolayısıyla Çin Halk Cumhuriyeti’nin soyunduğu uluslararası siyasi liderlik rolünü ekonomik açıdan da desteklenir hale getirmeye çalıştığı aşikardır.

Her ne kadar Covid-19 pandemisi ve Trump’ın izolasyon politikası varolmaya devam etse de postpandemi döneminde bir veya birkaç ülkenin uluslararası sistemi biranda domine ederek yeniden oluşturacağına dair fikirlere katılmıyor, tam tersine oluşması ümit edilen daha adil ve çok kutuplu bir düzenin kurulmasının önündeki en büyük engelin başta Çin Halk Cumhuriyeti ve Rusya Federasyonu gibi otoriter ve otoriterleşme eğilimdeki devletlerin farklı ulusal çıkarları olacağını düşünüyorum. Pandemi sürecinde devletlerin ulus-devlet algısının güçlenmesi ve milli üretime yönelmesine dair ortaya çıkan gerçekliğin yanısıra otoriter yapıların içeride ve dışarıda stratejik avantaj sağlamaya yönelik politikalarını da göz ardı etmemek gerekmektedir. Bu doğrultuda varolan liberal uluslararası sistemin, devletlerin otoriterleşmesini engelleyebilecek yegane güç olduğu düşünülebilir. Fakat uluslararası düzeni oluşturan kurum ve kuruluşların epey bir süredir fonksiyonsuzluğu tartışılırken, bu kuruluşların pandemi sürecinde varlıkları da sorgulanır hale gelmiştir. Dolayısıyla belirsizliği çözecek olan sadece Amerikan seçimleri değil, tüm devletlerin pragmatist yaklaşımları ile oluşturacağı alternatif oluşumlar için harcadıkları efor ve bunun karşılığında aldıkları geri dönüş olacaktır.

Kaynak

1 ‘Trump, ABD ordusuna seslendi: Dünyanın polisi değiliz, bütün sorunları çözmek gibi bir görevimiz yok‘, Euronews, 13.06.2020. https://tr.euronews.com/2020/06/13/trump-abd-ordusuna-seslendi-dunyanin-polisi- degiliz
2 BRICS Resmi Bilgi Portalı Web Sitesi, https://infobrics.org/, https://infobrics.org/news/bankbrics/,

3 Asya Altyapı Yatırım Bankası Resmi Web Sitesi, https://www.aiib.org/en/index.html

4 ‘Putins Freunde in Europa’. ZDF. https://webstory.zdf.de/putins-geheimes-netzwerk/putins-freunde-in- europa/

5 ‘FPÖ und Putin-Partei: Kooperationsvertrag unterzeichnet’, Niederösterreichische Nachrichten, 19.12.2016, https://www.noen.at/in-ausland/blaue-freunde-fpoe-und-putin-partei-kooperationsvertrag-unterzeichnet-int-

beziehungen-politische-bewegungen-russland-wien-32628715

‘Putin’s party signs deal with Italy’s far-right Lega Nord’, The Financial Times, 06.03.2017, https://www.ft.com/content/0d33d22c-0280-11e7-ace0-1ce02ef0def9

6 ‘Zeig mir deine Freunde’, Herwig G. Höller, Zeit, 26.02.2018, https://www.zeit.de/2018/09/fpoe-oesterreich-

serbien-russland-beziehungen-wladimir-putin/

‘Wie die FPÖ Russland lieben lernte’, Leila Al-Serori, Oliver Das Gupta, Peter Münch, Frederik Obermaier, Bastian Obermayer, Süddeutsche Zeitung, 20.05.2019, https://www.sueddeutsche.de/politik/fpoe-russland- strache-gudenus-putin-1.4452906

7 ‘Das Strache-Video’, Süddeutsche Zeitung, https://projekte.sueddeutsche.de/artikel/politik/das-strache-

video-e335766/,

‘Strache’nin ‘İbiza skandalı’.Yardıma karşı ihale teklif etmiş!’, Hürriyet, 18.05.2019, https://www.hurriyet.com.tr/avrupa/strachenin-ibiza-skandali-yardima-karsi-ihale-teklif-etmis-41218049 8 ‘Antikapitalist Çin, IMF’den fazla kredi dağıtmış!’, İlke Haber Ajansı, 20.06.2020, https://ilkha.com/analiz/antikapitalist-cin-imf-den-fazla-kredi-dagitmis-129106

‘Antikapitalist Çin, IMF’den fazla kredi dağıtmış!’, İlke Haber Ajansı, 20.06.2020, https://ilkha.com/analiz/antikapitalist-cin-imf-den-fazla-kredi-dagitmis-129106

Asya Altyapı Yatırım Bankası Resmi Web Sitesi, https://www.aiib.org/en/index.html BRICS Resmi Bilgi Portalı Web Sitesi, https://infobrics.org/

‘Das Strache-Video’, Süddeutsche Zeitung, https://projekte.sueddeutsche.de/artikel/politik/das-strache-video- e335766/

‘FPÖ und Putin-Partei: Kooperationsvertrag unterzeichnet’, Niederösterreichische Nachrichten, 19.12.2016, https://www.noen.at/in-ausland/blaue-freunde-fpoe-und-putin-partei-kooperationsvertrag-unterzeichnet-int- beziehungen-politische-bewegungen-russland-wien-32628715

‘Putins Freunde in Europa’. ZDF. https://webstory.zdf.de/putins-geheimes-netzwerk/putins-freunde-in- europa/

‘Putin’s party signs deal with Italy’s far-right Lega Nord’, The Financial Times, 06.03.2017, https://www.ft.com/content/0d33d22c-0280-11e7-ace0-1ce02ef0def9

‘Strache’nin ‘İbiza skandalı’.Yardıma karşı ihale teklif etmiş!’, Hürriyet, 18.05.2019, https://www.hurriyet.com.tr/avrupa/strachenin-ibiza-skandali-yardima-karsi-ihale-teklif-etmis-41218049

‘Trump, ABD ordusuna seslendi: Dünyanın polisi değiliz, bütün sorunları çözmek gibi bir görevimiz yok‘, Euronews, 13.06.2020. https://tr.euronews.com/2020/06/13/trump-abd-ordusuna-seslendi-dunyanin-polisi- degiliz

‘Zeig mir deine Freunde’, Herwig G. Höller, Zeit, 26.02.2018, https://www.zeit.de/2018/09/fpoe-oesterreich- serbien-russland-beziehungen-wladimir-putin/

‘Wie die FPÖ Russland lieben lernte’, Leila Al-Serori, Oliver Das Gupta, Peter Münch, Frederik Obermaier, Bastian Obermayer, Süddeutsche Zeitung, 20.05.2019, https://www.sueddeutsche.de/politik/fpoe-russland- strache-gudenus-putin-1.4452906

TARİH /// Dünya’nın Ekseni Değişmeden Önce Var Olduğu Düşünülen Uygarlık : Hyperborea


Dünya’nın Ekseni Değişmeden Önce Var Olduğu Düşünülen Uygarlık : Hyperborea

Tıpkı Atlantis gibi bir zamanlar Dünya üzerinde var olduğu düşünülen uygarlıklardan biri Hyperborea.

ezoterik tradisyona göre dünya’nın ekseninin değişmesinden önce avrupa ve asya’nın kuzeyinde, yani kuzey kutbunun bulunduğu bölgede yer alan, ılıman iklimin egemen olduğu kıta üzerinde ileri bir uygarlık bulunuyordu: hyperborea.

kimilerine göre beyaz ırkın anavatanı burasıydı. kıta, yüzbinlerce yıl önce sel, deprem gibi doğal afetlerin ardından beliren ilk tufan la birlikte sulara gömülmüştür. daha sonra yine eksen değişikliğinden ötürü bu bölge buzullarla kaplanmıştır.

edouard schureuard, "büyük inisiyeler " kitabında hiperborea’lıları sarı saçlı, mavi gözlü olarak betimler. eski yunan yazarlar da burada hastalığı tanımayan, mutlu insanların yaşadığını yazmışlardı. pisagor’a göre de burada, yılda iki kez ürün veren verimli topraklar üzerinde, çok uzun ömürlü olan, iyiliksever ve saf insanlar yaşamıştı.

hiperborea’yı sulara gömen ilk tufandan mu ve atlantis de payını almıştır.

BİYOGRAFİ DOSYASI /// 13. Yüzyılda Dünya’nın Doğusu ile Batısını Tanıştıran Kaşif : Marco Polo


13. Yüzyılda Dünya’nın Doğusu ile Batısını Tanıştıran Kaşif : Marco Polo

1254-1324 yılları arasında yaşamış olan İtalyan tüccar ve gezgin Marco Polo, yaşadığı dönemde tam 24 yıllık dev bir seyahate çıkmış ve gördüklerini herkesle paylaşmış.

marco polo, 12 eylül 1254 tarihinde venedik’te tüccar bir ailenin bireyi olarak dünyaya geldi. venedik bilindiği üzere, o dönemde akdeniz’deki ticaret ağının merkezi idi. marco, isim yapmış bir tüccar olan niccolo polo’ya yakışır şekilde iyi bir eğitim aldı ve fransızca biliyordu.

babası niccolo ve amcası maffeo, annesi marco’ya hamile olduğunda çin’e doğru yolculuğa çıkmıştı. (bazı kaynaklar ise marco 6 yaşındayken bu seyahate çıktıklarını söylüyor) o dönemde şimdiki gibi herkes ülkeler arası seyahat gerçekleştiremiyordu. çünkü seyahat aylarca yürümeyi, at sürmeyi ve denizde olmayı gerektiriyordu ve can güvenliğiniz garanti edilemezdi. dolayısıyla, yola çıkanların bir süre sonra yiyeceğinin, suyunun ve parasının bitmesi muhtemeldi. bunu başarabilen tek zümre tüccarlardı. uzun yolculuklar esnasında yanlarında taşıdıkları kıymetli eşyalar karşılığında taze yiyecek temin edebiliyorlardı. babası ve amcası çin’den döndüğünde marco 15 yaşına gelmişti ve bu esnada annesi de vefat etmişti. niccolo ve maffeo polo, ziyaretleri sırasında moğol imparatoru kubilay han tarafından büyük bir misafirperverlikle karşılanmıştı. onun topraklarında istedikleri gibi seyahat edebiliyor ve ticaret yapabiliyorlardı. tabii ki vergisini vermek koşuluyla… venedik’e dönmeden önce kubilay han onlardan 100 adet rahip getirmelerini rica etti. kubilay han budistti ancak bazı kaynaklar onun hristiyanlığa ilgi duyduğu için böyle bir talepte bulunduğunu anlatır.

2 yıl hazırlık yaptıktan sonra yanlarına 2 rahip ve 17 yaşındaki marco’yu da alarak moğol krallığı’nın başkenti pekin’e ya da o zamanki adıyla hanbalık’a (polo’nun kitabında "cambaluc" olarak yer alır.) doğru yol çıktılar. yolculuk son derece yorucu şekilde, o dönemin eşkıyaları olarak bilinen tatarlara yakalanmadan 3 sene sürdü. yolculuk sırasında rahipler geri dönme kararı aldılar. pamir dağlarını aşıp, gobi çölünü geçtiler. gobi çölünü marco polo, fısıldayan hayaletlerin, melodik kum seslerinin işitildiği bir yer olarak tasvir eder. çöl zorlu şartları geçmeyi başaramayan insan ve hayvan cesetleriyle doluydu. ancak polo’lar binlerce mil seyahat ettikten sonra çin’e vardılar.

kubilay kağan, cengiz kağan’ın torunuydu. dedesi kadar büyük bir alana hükmetmese de diplomasi alanındaki zekasıyla ipek yolu üzerindeki birçok devleti vergiye bağlamıştı. moğol imparatorluğu, zenginlik olarak polo’nun anlattığına göre avrupa’nın çok ötesindeydi. imparatorluk muazzam bir güzelliğe sahipti. egzotik hayvanlar, sarayın altından geçen sıcak su boruları sayesinde kışın ısıtılan saray binası, devasa büyüklükte binalar ve köprüler, her tarafta ipek kıyafetler giyen zengin insanlar… avrupa’da ancak 1661’de isveç’te kullanılmaya başlanacak olan kağıt para çin’de ve moğolistan’da uzun zamandır kullanılıyordu. marco bunları kitabında yazdığında avrupalılar kendi medeniyetleri dışında bu kadar gelişmiş bir yer olabileceğini kabullenemediler ve yüzyılllarca onu yalancılıkla itham ettiler. kubilay kağan marco polo’nun birçok dil bilmesi ve gördüğü şeyleri diğer insanlardan daha renkli biçimde ifade etmesi sebebiyle işine yarayabileceğini düşündü. onu dış görevlerde görevlendirmek üzere elçi olarak tayin etti. marco 17 yıl boyunca doğu ülkelerini dolaştı.

1292 senesinde babası ve amcası ile iran şahı ile evlenecek bir prensesi (prenses kokochin, mavi prenses) iran’a götürmekle görevlendirildi. çin’den deniz yolu ile 14 gemide 600 kişi ile yola çıktılar. hindistan yarımadasının etrafından dolanarak 18 ay süren zorlu yolculuğun sonunda hürmüz limanına vardıklarında geriye marco polo ve prenses dahil 20 kişi kalmıştı. bu sırada kubilay kağan vefat etti ve artık moğol krallığının kendileri için çok da güvenli bir yer olmayabileceği düşüncesiyle iran sarayında 1 yıl kaldıktan sonra trabzon ve istanbul üzerinden venedik’e geri döndüler.

sene 1295’ti ve marco polo 41 yaşına gelmişti. döndüğünde cenevizliler ve venedikliler savaşta idi. o da bir evde 2 yıl boyunca hapishane arkadaşı rustichello ile esir tutuldu. 1299’da serbest bırakıldı ve venedikli asil bir kadın ile evlendi ve 3 çocuğu oldu. rustichello ile beraber best-seller olacak “the travels of marco polo” kitabını esaret günlerinde yazdı. kitabın rustichello tarafından yazıldığı ve onun da marco’nun hikayelerini daha egzotik ve abartılı biçimde aktardığı söylenir.

kitap yayınlandıktan sonra avrupa’da infial yarattı. avrupalılar, doğuda herhangi bir toplumun kendilerinden daha zengin, daha açık fikirli, daha büyük bir orduya sahip olabileceği düşüncesini kabullenmek istemedi. birçoğu marco polo’yu yalancılıkla suçladı. ancak avrupa’da henüz keşfedilmemiş pek çok ürünün çin’de o tarihlerde kullanılmakta olduğu kesin gibidir: makarna, barut, kağıt para gibi. bugün dahi çin’e hiç gitmediğini, yazdıklarını başka kitaplardan aşırdığını iddia edenler mevcut. eleştirilerinin başlıca kaynağı marco polo’nun kitabında o dönemde çin’de çokça tüketilen “çay”dan (ki çay dünyaya çin’den yayılmıştır) ve çin seddinden hiç bahsetmemesidir. yanı sıra, doğuya hiç gitmeyen birisinin de uygurca dahil pek çok doğu dilini yazıp, konuşabilmesi ise o dönemde olanaksızdır.

yazdıklarını gerçekten yaşadı mı bugün ispat etmemiz mümkün değil, tamamen inanç meselesi. ancak kendisinin halefi kristof kolomb gibi birçok kaşife de ilham kaynağı olduğu kesindir. 8 ocak 1324’te ölmeden önce son sözleri şunlar olmuştur:

“gördüklerimin yarısını dahi anlatmadım”

kaynak: "the travels of marco polo"

Amerika Kıtasını Kristof Kolomb’tan Önce Kim Keşfetmiş Olabilir ???

İspanyol hükümetinin göreviyle Amerika kıtasına ulaşan Kolomb’tan önce de bazı kavimler orada yaşamlarını sürdürmekteydi. Peki o dönemde nasıl oldu da Amerika’ya ulaşabildi insanlar? Sözlük yazarı Harry Tuttle, ihtimalleri sıralıyor.


amerika’yı kim keşfetti?

fenikeliler’in veya çinliler’in ortaçağ’da amerika’yı ziyaret etmiş oldukları iddiasından, norveçli etnograf thor heyerdahl‘ın balsa ağacından yapılmış yelkenli gemilerde peru’luların, kolomb’dan çok önce, amerika ve polinezyalar arasında ileri geri gidip geldiklerini iddiasına kadar pek çok keşif iddiası var. aslında burada durum biraz da sanırım bakış açısıyla ilintili. yani, amerika’yı kimin keşfettiği hususu, bakış açısı farklılığından ötürü biraz karmaşık.

thor heyerdahl

mesela iddialardan bir diğeri, venedikli gezgin ve kaşif john cabot‘un (1450-1499), kolomb’un 1498’e kadar amerika’ya ulaşmadığı iddiasıdır. yani 1492’deki kolomb’un amerika’yı keşfi tarihine itiraz edilmektedir. bir yıl önce, yani 1497’de, kuzey amerika kıtasına cabot’un, kolomb’dan daha önce ulaştığı iddia edilmektedir.

john cabot

1966’da bir ingiliz bilim adamı alwyn ruddock, john day adındaki ingiliz bir tüccar tarafından kolomb’a yazılan 1498 tarihli bir mektup olduğunu iddia etmiştir. iddiaya göre kolomb’a yazdığı bu mektupta john day, cabot’un (kolomb’dan bir yıl evvel amerika’yı keşfeden) bristol’lı denizcilerin (ruddock’un doğduğu kasaba) amerika’yı 1470’lere kadar geçmişte ziyaret ettiğini söylediğini yazmaktadır. ne yazık ki 2005’te ölen ruddock, vasiyetinde bu belgelerin imhasını istemiş. tabii bunlar hep havada kalan iddialar oluyor böyle olunca.

alwyn ruddock

bu iddiaların dışında, vikinglilerin henüz 10. yüzyılda grönland’dan kanada’ya geçtiği, yerlilerle orada savaşmış olabilecekleri ve hatta orada yerleşmiş olduklarından ötürü amerika’yı keşfedenler olarak nitelenmeleri gerektiği iddiaları bulunmaktadır. örneğin bjarni herjólfsson amerika’ya ilk kez geçen avrupalı olarak görülmektedir. daha sonra bjarni’nin gemisini alan leif erikson’un 35 mürettebatıyla kanada’nın newfoundlan bölgesinde ilk kez yerleşik hayata geçen avrupalılar oldukları söylenmektedir.

"Leif Eriksson Amerika’yı keşfediyor" / Christian Krohg (1893).

peki tam olarak keşfetmek hangisi denebilir?

bilinçsiz bir şekilde anakaraya yapılmış ziyaretler mi? yoksa amerigo vespucci’nin kolomb’dan sonra gerçekleşen, ama amerika’yı ziyaretten öte, amerika’nın geniş bir kıta olduğunu fark etmesi midir gerçek keşif?

americo vespucci

bu sorunun bakış açısına yanıt bulmadan evvel 973’te özbekistan’da doğan biruni’nin işleri biraz daha karmaşıklaştırdığı söylenebilir

çok yönlü bir bilim adamı olan biruni, antik yunan eserlerinden, öncülü olan al-farghani’nin dünyanın çevresi hesaplamalarından, coğrafya’dan, mineralojiden ve astronomi, matematik gibi pek çok ilimden haberi olan bir alimdi. sonuç olarak dünyanın en eski kıtasının, dünyanın toplam yüzölçümünün beşte ikisini kapladığını hesaplamıştı. buradan hareketle dünyanın 5’te üçünü kaplayan o büyük okyanusta’da mutlaka yükselmiş kıta veya büyük adalar olması gerektiğini düşünüyordu.

minerallaerin sudan daha ağır olduğunu bilen biruni, beşte üçü sudan oluşan bir dünyada dengesizlikler olması gerektiğini biliyordu. bu hipotezi sürdürmek için biruni kendi saha gözlemlerinin ötesine geçti ve aristoteles mantığını kullandığı önermelerden oluşan bir akıl yürütme süreci tasarladı. avrasya kara kütlesinin kabaca dünya’nın kemerinin etrafına gerildiğini belirterek, bunun kesinlikle başka bir yerde elde edilebilecek güçlü süreçlerin sonucu olması gerektiğini varsaydı.

peki öyleyse biruni, 11. yüzyılda amerika’yı ilk keşfeden miydi?

TURİZM DOSYASI /// Neredeyse Tüm Dünyada Otostop Yapmış Birinden : Türkiye Neden Otostop Cenneti Bir Ülke ???


Neredeyse Tüm Dünyada Otostop Yapmış Birinden : Türkiye Neden Otostop Cenneti Bir Ülke ???

Ülkemizin otostop konusunda -biraz da önyargılar sebebiyle- kötü bir şöhreti olduğu malum. Pek çok ülkede otostop yöntemini kullanmış olan Sözlük yazarı "bensadecebendegilim"in yazdıkları fikrinizi önemli ölçüde değiştirebilir.

öncelikle türkiye’nin her yerinde defalarca otostop çektim, yurt dışında suriye, lübnan, ürdün, israil’i otostopla dolaştım, 2 kere türkiye’den yunanistan’a otostopla gittim, üstüne henüz birkaç ay önce, sırasıyla yunanistan, makedonya, sırbistan, macaristan, avusturya, çek cumhuriyeti, almanya, fransa, ispanya ve portekiz’i sadece otostopla geçip, gemiye binip kanaryalara kadar gittim, gran canaria’da da bi süre otostopla dolaştım ve aynı şekilde yelkenlilerle de konuşup güney amerikaya gitmeye çalıştım, daha önce de kanada’da otostopla gezmişliğim var, yani otostopta tecrübeli biriyim diyebilirim.

benim hayatımda otostopta gördüğüm en iyi ülke türkiyedir

türkiye’de otostop her zaman otobüsten hızlı gider ulaşmak istediğiniz yere, yurtdışında normal bekleme süresi 2 saatken türkiye’de 15 dakikadır, 2 saat uzun bekleme süresiyken, yurt dışında 2 gün aynı yerde beklemişliğim vardır. türkiye’de hiç kimse sizden para istemez ama arap ülkelerindeyseniz duran her araba ilk önce para sorar. türkiye’de benzin istasyonlarına gidip tek tek konuşmak zorunda kalmazsınız, zaten eğer böyle bir şey yaparsanız 2 arabadan biri sizi alcaktır. avrupada günlerce konuşsanız da kimse almayabilir, insanlar suratınıza bakmadan arabalarına binebilir. hatta türkiye’de otostop çekmeyip yürüseniz bile vicdanlı insanlarımız durur "gitceğin yere götüreyim" der.

türkiye içinde 20.000 kilometre otostop çekmişimdir tahminen, bir kaç kere sapık muhabbetlerle karşılaştım bir kere de çok ırkçı konuşmaları çekmek zorunda kaldım, bunlar dışında kötü hiç bir şeyle karşılaşmadım. zaten türkiye’de bu tür canınızı sıkan bir şeyle karşılaşırsanız istediğiniz zaman inersiniz, 15 dakika sonra yeni araba durcaktır. güvenlik açısından korkan arkadaşlar için şunu da söyleyim, ukraynalı bi kız arkadaşım tek başına bütün türkiye’yi otostopla gezdi ve bir şey olmadı, tanıdığım pek çok kız da halen otostopla rahatça dolaşıyor.

yabancılar türkiye’ye otostop cenneti olarak bakar

otostop hakkında duyduğunuz kötü şeyleri hiç uzun yolda otostop çekmeyen insanlarda duyarsınız sadece, uzun yolda otostop çeken birinin başına kötü bi şey gelmemiştir.
türkiye’de otostop güzeldir ve ulaşımın en iyi yoludur, çok zengin saygısız otobüs firmalarına yüksek miktar paralar vermezsiniz otostopta, çevrenin, havanın kirletilmesine katkıda bulunmazsınız zaten gitmekte olan bi araca bindiğiniz için, yüzlerce yeni hayat görürsünüz, hemen hemen her kesimden insanla tanışırsınız.

"kamyonculardan başkası durmaz" gibi düşünceler var tamamen yanlış, tamam en çok duranlar kamyonlar ama ben türkiye’de otostop çekerken biraz şımarık olduğum için kamyonlara değil sadece arabalara çekiyorum, hatta bazen işi abartıp sadece lüks arabalara çektiğim bile oluyor, duran her arabaya binmek zorunda değilsiniz, kamyon 80 km ile gider, beklediğinizden 15 20 dakika daha bekleyip bir araba durdurursanız çok daha hızlı gideceğiniz yere ulaşacaksınızdır.

uzun lafın kısası otostop çekin, otostopçu alın merak etmeyin başınıza hiç bir iş gelmeyecek.

edit: brezilyadan meksika’ya kadar da otostopla gittim, daha sonra tabi pek çok ülkede yine otostop çektim, en kolay ülkeler türkiye ve ekvador şimdiye kadar…

MAFYA ÖRGÜTLERİ DOSYASI : 1990’LARDA YERALTI DÜNYASININ KRALLARI – SARI AVNİ – KÜRT İDRİS VE DÜNDAR KILIÇ


Sırlarıyla Birlikte Gömülen Türk Escobar Lakaplı Uyuşturucu Kaçakçısı : Sarı Avni

Sarı Avni ve Türk Escobar lakaplarıyla bilinen silah ve uyuşturucu kaçakçısı Hüseyin Avni Musullulu kimdir?

1942 rize çayeli doğumlu olan, 1983 yılında yurt dışına kaçan silah ve uyuşturucu madde kaçakçısıdır yaşar avni musullulu.

işlediği öne sürülen suçlardan sadece biri bile nasıl biri olduğunu gösteriyor. türkiye’ye 5414 tabanca, 4 milyon 380 bin mermi sokması ve buna karşılık 2 ton esrar ve 500 kilo eroini türkiye dışına çıkarması suçu ile suçlanmıştır.

12 eylül’den önce ise balgat ve bahçelievler katliamları ile ülkücülerle ilişkilendirilmiştir.

türk escobar’ı olarak da tanınan avni karadurmuş (yaşar avni musullulu), 12 eylül 1980 ihtilalinden sonra kaçtığı yurtdışında çok olaya karışmıştır. bulgar mafyasıyla ortak kurduğu eroin laboratuvarından papa’ya düzenlenen suikasta, kara para aklamaktan italya’daki devlet-mafya savaşında "köprü adam"lığa kadar pek çok olayda adı geçmiştir.

rize-çayelili olan sarı avni, 1980’den itibaren yurtdışında yaşamış ve kasım 1998’de balıkesir-altınoluk’ta polis tarafından ele geçirilmiştir. susurluk kazası’ndan iki gün önce altınoluk’ta abdullah çatlı, sedat bucak ve hüseyin kocadağ’la buluşarak yemek yediği ortaya çıkan musullulu, 14 yıl boyunca rıza ekşioğlu sahte kimliğiyle altınoluk’ta yaşadığını da itiraf etmiştir.

sanver

2 mayıs 2015’te, 73 yaşındayken sırlarıyla birlikte vefat eden türk mafyasının ve türk derin devletinin en önemli isimlerinden birisiydi. özellikle uyuşturucu kaçakçılığıyla büyük bir servete kavuşmuş ve devlet tarafından da uzun yıllar korunmuştur.

kendisinin yeraltı dünyasındaki lakapları ise "atilla", "sarı avni" ve "türk escobar’ı" olmuştur. türkiye’nin mafyası kitabında kendisine dair yabancı istihbarat kaynaklarından alınmış önemli bilgiler vardır.

70’li ve 80’li Yıllarda İstanbul’un En Ünlü Kabadayılarından Biri : Kürt İdris

1937’de doğan ve Aralık 2002’de hayatını kaybeden Kürt İdris lakaplı ünlü kabadayı İdris Özbir’in hayatından satır başları.

1990’larda adını duyurmaya başlayan mafyöz bi insandı kürt idris. kendisi, yeraltı kariyerine; hazine arazilerini parselleyip satmadan çek senet tahsilatına, adam yaralama, kaçırma tehdit, hatta hatta uluslararası civa oksit kaçakçılığı gibi ‘pek çok ayrı uzmanlık dalı’nı sığdırmayı başarmıştı.

80’lerde badigardlık ya da o yılların değimiyle bar fedailiği yaparak başlayan idris özbir, davaları devam ederken 2002 yılında akciğer kanseri nedeniyle hayatını kaybetti. bir dönem müzik piyasasına da girip başarılı olamayan özbir’in ibrahim tatlıses’i himayesine aldığı ve yeraltı dünyasıyla tanıştırdığı söylenir. ‘babanın ölümü’nün ardından oğulları ‘baba mirasını taşıyamadıkları’ gerekçesiyle birbirlerine girdiler.

takavutcadi

Kürt İdris ve Dündar Kılıç

kürt idris, fırtına gibi estiği dönemlerde dönemin matbuatında idris özbir olarak kayıtlara geçmiştir. özellikle dündar kılıç ile yedikleri içtikleri ayrı gitmediği doğrudur yani eküridirler. zaten üçer yıl arayla bu dünyadan göçüp gideceklerdir. alemde adını 25 yaşındayken hapishaneler kralı olarak ünlenen ve beyoğlu’nun haracını yediği söylenen nurettin onay cinayeti ile duyurmuştur. hapisten çıktıktan sonra artık kürt idris’tir. 12 eylül döneminde uzun süre kaçakçılık, eroin suçlamasıyla yargılanmıştır.

çağdaşları oflu osman ve dündar kılıç’ın olduğu bir ortamda ayrı ayrı olduğu masalarda oturduğu gazinoda ermeni olan bir arkadaşına "kürt, laz, ermeni yoktur. hepimiz türküz." demiş. söze içerleyen oflu osman, gazinoyu şenliğe çevirmiş, 9-10 el ateş sesinden sonra soluğu karakolda almıştır. kürt idris "silahım yanımda olsa kan çıkardı." deyip babalığın raconunu uygulamıştır. bu arada babanın rahmetli eşinin rum asıllı türk vatandaşı olduğunu belirtelim.

kendi oğlunun tarabya oteli’nde yapılan sünnet düğününde silahlar patlamış. 2 kişi terk-i diyar eylemiş, 2 kişi ise yaralanmıştır. terk-i dünya eyleyen kişi, otelde çalışan bir işçidir; isim yapmak için babanın düğününü seçmiş, sağa sola esip gürlemiştir. son mermiyi ise kendine sıkıp intihar etmiştir. yaralanan kişi ise dündar kılıç’ın damadı uğur özbirerdik olup, ifadesinde "silah seslerini duyunca düğünlerde adet olduğu gibi havaya ateş ediliyor sandım." demiştir. düğün sahibi kürt idris’in çocukları ali ve rüstem ise "biz mantar tabancaları patlatılıyor sandık. bu yüzden hiç korkmadık hatta başlangıçta çok eğlendik." demişlerdir.

mantar tabancısı sesleri ile büyüyen oğlu ali özbirerdik, 16 yaşına geldiğinde okuduğu liseye silahla geldiği tespit edilecek ve silahı arkadaşından ödünç aldığını söyleyerek "sadece kızlara hava atacaktım." diye de ekleyecektir. gaza gelip gazetecilere "makinalarınızı kırarım." tehdidinde bulunacak arkasından "babama söylemeyin çok kızar." diyecektir.

kürt idris, verdiği sosyal ve siyasal beyanatlarla da farkını ortaya koyan biri. zamanında "çok adam öldürdüm ama sabıkam yok." demişliği vardır. öldürüpte pişman olduğu cinayetler arasında olan nurettin onay için "nurettin benim bu piyasada gördüğüm kabadayıların en kralıydı. mert, cesur ve yiğit bir adamdı. zaman zaman aklıma geldiğinde inanın ağlayacağım gelir ama can davası. ben onu vurmasam o beni vuracaktı." demiştir.

alemin kabadayılarına ilişkin bir soruya çok enterasan bir cevapla karşılık vermiştir: "samimi söylüyorum, bu alemde hiç kimseyi sevmiyorum. inanın bana… ama yine de allah, arkadaşlarımın yardımcısı olsun. çünkü hiçbiri beni sevmedi ki ben onları seveyim."

tarih kitaplarinin okunulmamis sayfasi

kürt idris, aralık 2002’de öldü. 1937 kars doğumluydu. mezarı zincirlikuyu‘da; "her canlının bir gün ölümü tadacağı" o yerde. istanbul’a geldiğinde kelime türkçe bilmiyormuş, lakabı oradan kalma. "mustafa kemal’e, ismet paşa’ya, kenan evren’e baba diyen bu millet bana da baba demiştir, sağ olsun" diye bağlamışlığı vakidir bir röportajını.

yüksel şengül‘ün elimden düşürmediğim kitabı "konuşanlar konuşulanlar"da kürt idris "babalar savaşı" haberleri için de şöyle demişti:

"şimdi benim iki oğlum gazinoya gidiyor, orada dündar kılıç‘ın da çocukları var. orada içip, münakaşa ediyorlar sonra birbirlerine ateş ediyorlar, büyütülecek ne var, çocuklar ateş etmiş. işte buna babalar savaşı diyorlar…"

kendi ifadesine göre on kere idamla yargılanmış, her "büyük ve namuslu baba" gibi o da, "kadın ve uyuşturucu ticaretini ahlaksızca bulduğu için yapmadığını" söylemiş. kağıt üstünde tek sabıkası var: cinayet.

malumunuz, inci baba‘dan kürt idris’e, nihat akgün‘den drej ali‘ye, bütün bu adamların iddiası budur: mafya değiliz, kabadayıyız, pis iş yapmayız, gariban dostuyuz.

biz de yedik.

talimhane’de zıtlaştığı biriyle duello yapar ve bıçakla öldürür. afla çıktğı için "demirel ve ecevit’ten allah razı olsun" demeyi eksik etmez.

şengül, "fakir dostusunuz, bu servetin kaynağı nedir" diye sorar. cevap müthiştir: "cenabı hakkın gizli hazinesi bu. canım sıkılıyor, şimdi bir kese altın gelecek diyorum, hop geliyor. misal haraç almam, yıllar önce borç vermişimdir adam onu getirmiştir."

gizli hazinenin kaynağının cenabı hak değil de "başka şeyler" olduğunu anlatmaya gerek yok sanırım.

kürt idris, sanat camiamızı ise şöyle yorumluyor: "bülent ersoy yiğittir. eski zaman başkent gazinosu’nda eğleniyoruz, yanımda iki profesör, üç milletvekili. polis bastı. bülent ersoy yanıma gelip, silahınız varsa verin saklayayım dedi. çok duygulandım, meftun oldum ona. olsa da sana vermem deyip teşekkür ettim."

inci konusunda inci baba’dan geri kalmayan kürt idris şöyle buyuyor: "adalet gerek adalet, herkes eşit olsun, devlet evladına baba olsun. ben hitler’e lanet ettim, insanları fırına sokuyordu. şimdi adama bir yerde hak veriyorum. o bunu düşmanına yapıyordu, yahudiye yapıyordu, kendi insanına değil."

böyle bir bir hayat trajedisiz olur mu?

istiklal marşı’nı sopayla hapishanede öğrenmiş: "allah düşmanımı düşürmesin. bir marş var 760 sopa yedim öğrenene kadar. ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım… ne suçum var, marşı bilmiyorsam. tatlılıkla öğrenemez miydim? hapishanede ad soyad yok, ulan aşağı, ulan yukarı. mamak’tayım* bir kağıt gelmiş, komutan imzala ulan dedi, bir bakayım dedim. nee sen misin bunu diyen, ellerime sopa yedim, bakmadan imzaladım. o an idam fermanı olsa imzalarsın".

röportajın finali epey vurucu. dünyadaki babalar mı daha güçlü bizimkiler mi sorusuna idris aga şöyle cevap veriyor: "onlar devlet gibi. türkler uluslarası babalık yapamaz. çünkü merhametli insanlarız biz. [politik tespitimle bu bahsi tümden magazinden kurtarayım: 80’lerin sonu henüz türkiyelilik, üst kimlik, kürt realitesi tartışılmadığından olsa gerek, kürt idris, kendilerinden türkler diye bahsediyor / itaatsiz]" onlar gözünü kırpmadan adam öldürüyor, biz o kadar gaddar olamayız."

cenazesi tıpkı dündar kılıç’ın ne bieyim inci baba’nın cenazesi gibi, mafyanın, "sanat" dünyasının, politikacıların toplanma yeri gibiydi. herkes oradaydı herkes.

64 Yıllık Hayatının 21 Yılını Hapiste Geçirmiş Kabadayı : Dündar Kılıç

1935-1999 yılları arasında yaşamış olan ünlü kabadayı Dündar Kılıç’ın hayat hikayesi.

dündar kılıç; lakabı "abi" olan eski ünlü kabadayı, mafya babasıdır. trabzon’un bıçak yapımıyla meşhur köyü sürmene’de 1935’te doğmuştur.

ilk suçu, mahallede top oynayan çocukların toplarını alıp kesen kendisinden yaşça çok daha büyük boksör ercü adlı birinin yüzünü bıçakla parçalamaktır. içeride de suç hayatına devam etmiş ve hayli uzun ve "başarılı" bir suç kariyeri yapmıştır. hapisten çıktığında istanbul’da kumar salonu açmış ve zengin olmuştur. kürt idris, kadir inanır ve yılmaz güney’in yakın dostuydu ayrıca kendisi. 10 ağustos 1999’da vefat etmiştir.

alaattin çakıcı’nın, uğur kılıç’ı vurdurması olayından sonra eski gücünü kaybeder gibi olmuştur. solcu mafya babası olarak bilinirdi genelde zira solcu öğrencilerle aynı koğuşta kalırmış ve onların koğuştaki komünal düzenlerine daima uyum gösterirmiş. ayrıca şaşılacak şekilde okuyan-yazan ve araştıran bir adamdır. türkiye’nin sayılı kütüphanelerinden birini kurmuştur evine.

kürt cemali cinayetinden suçlanmıştır. nuri sesigüzel’in bu cinayet sonrası cemali anısına bir ağıt yakması ve şarkının çok tutması sonrası pek çok suikast girişimine maruz kalmıştır. nuri sesigüzel bu şarkı nedeniyle daha sonra kılıç’tan özür dilemiştir. ölmeden birkaç yıl önce uğur dündar’ın arena programında bayağı ses getiren açıklamalar yapmıştır. kurtlar vadisi dizisindeki laz ziya karakteri kendisinden esinlenilerek yaratılmıştır.

sanver

dündar kılıç, 64 yıllık yaşamının yaklaşık 21 yılını içeride geçirmiştir. 21 yıllık süreçte sağmalcılar, izmit, paşakapısı, toptası, ankara merkez, ayaş, sultanahmet, tekirdağ cezaevleri ile askeri dönemlerde mamak, kabakoz, kartal maltepe, alemdağ, davutpaşa cezaevleri kendisini misafir etmiştir.

12 eylül darbesi sonrası eroin kaçakçılığından mahkemede yargılanırken "12 eylül öncesi işlenen faili meçhul cinayetlerin % 80-90’i solculara, geriye kalanı da sağcılara işkence yoluyla yüklendi." ifadesini kullanmıştır. 5 sene tutukluluk süresinin ardından serbest bırakılınca "elimize silah geçtiğinde herkesten hesap soracağım." açıklamasını yapmıştır.

uzun hapis yıllarından sonra geri döndüğü alemde sonradan damadı olacak alaattin çakıcı için "bizim hapishanede yattığımız yıllarda adam olmuş, meydanı boş bulmuş." diye beyanatı vardır. kızı öldürüldüğünde, damadını kastederek "kadına silah çekilir mi! elbette çekilmez. sapık işte, bu sapık çeker. para için sapıkların yapmayacağı şey yoktur." demiş ve kendisini de 7 gün 7 ay içinde öldüreceğini söyleyen alaattin çakıcı’ya "benim ismim dündar kılıç. 40 senedir kelle koltukta sokakta geziyoruz. kafamızı kuma da sokmadık. o gitti kafasını kuma soktu. nerede olduğu belli değil. iki tane kiralık buldu yaptı bu olayları. başka ne yapabilecek? hiç. döndü kaldı pe…k olduğu yerde." cevabını vermiştir.

tarih kitaplarinin okunulmamis sayfasi

dündar kılıç, yılmaz güney’in cezaevinde beş parasız olduğu günlerde çekilen filmlerinin de finansörüdür. bunun için kumarhanelerinden birinin hasılatını olduğu gibi güney’in emrine vermiştir.

kemal sunal’a meşhur olmadan önce boş senet imzalatıp kapısına esir eden ertem eğilmez’den sunal’ın senetlerini almıştır. bugün gülmekten yarıldığımız natuk baytan çekimi kemal sunal filmlerinin yapımcısı kardeşi yahya kılıç’tır.

başta yılmaz güney ve kadir inanır filmleri olmak üzere birçok filmdeki kabadayı, kumarhane, racon sahneleri dündar kılıç’ın başından geçen olaylardan esinlenmedir.

12 eylül döneminde 3 kez idamla yargılanmış, mamak askeri cezaevi’nde başlarında dönemin ünlü istihbaratçısı erkan gürvit olan üniformalı çeteler tarafından "kış günü buz dolu havuza atılma", "traktör lastiği içine konup yuvarlanma" gibi işkencelerden geçmiştir.

TÜRKİYE VE DÜNYA DOSYASI /// Mustafa KAYMAKÇI : KOVİD-19 SALGINI IŞIĞINDA DÜNYADA DAHA EŞİTLİKÇİ BİR DÜZEN NASIL GERÇEKLEŞTİRİLEBİLİR ???


Mustafa KAYMAKÇI : KOVİD-19 SALGINI IŞIĞINDA DÜNYADA DAHA EŞİTLİKÇİ BİR DÜZEN NASIL GERÇEKLEŞTİRİLEBİLİR ???

Prof. Dr. Mustafa Kaymakçı (mustafa.kaymakci68@gmail.com)

Kapitalizm geldiğimiz noktada, zengin ve fakir uluslar ile toplumsal sınıflar arasında; gıdaya, sağlığa ve sağlıklı çevreye erişim açısından farkları derinleştirmiştir. Toplumsal açıdan bölünmüş bir dünya vardır.

Yoksul ülkeler çoğunlukla yetersiz besleme ve bulaşıcı hastalıklardan, zengin ülkeler ise aşırı beslenmenin yarattığı kronik hastalıklardan etkileniyorlar. Sağlıklı çevre giderek yok oluyor.

Bu nedenlerle kapitalist paradigmanın yarattığı sanayi,tarım ve hizmetler sektörlerinde işletme büyüklükleri,şekilleri, üretimin nasıl ve kimlerin denetiminde olacağı ve çıktılarının nasıl dağıtıma tabi tutulması konularında önemli değişimlere gereksinme vardır.

Dünyada daha eşitlikçi bir düzen nasıl gerçekleştirebilir?

Bu sorunun cevabı,elbette dünyada var olan bütün ilerici güçlerin gündemdeki en önemli konularından birisidir.

Bununla birlikte, bu idealin yaşama geçirilmesinde, şimdiki ortam ve koşullarda Batı’da, bırakınız kapitalist ekonomiyi savunan siyasal partileri,sosyal demokrat, sosyalist daha ilerisi toplumcu partilerinden de eylem beklemek gerçekçi bir yaklaşım değildir. Bunun, başta siyasi ve toplumsal olmak üzere ekonomik ve kültürel birçok nedeni vardır.

Bu bağlamda,emek-sermaya çelişkisi ile birlikte önümüzdeki çelişki,kimilerinin dikkate almaktan kaçındığı merkez ülkeler ile çevre ülkeler arasındaki çelişkidir,bir başka deyişle bunu yaratan kapitalist emperyalizmdir.

Doğunun İki Güneşi Yol Göstermişti

Tarihsel süreç içinde anılan çelişki konusunda günümüzde de geçerliliğini koruyan en doğru çözümlemenin, 20.yüzyılın birinci yarısında yaşamış“Doğunun İki Güneşi” nden çıktığı söylenebilir.

Bunlardan birisi, bir entelektüel siyaset adamı olarak bilinen Mustafa Kemal Atatürk’tür. Atatürk, emperyalizme karşı verdiği başarılı bir savaşla, sömürge ve yarı sömürge ülkelere örnek olmuş bir kişiliktir. O, “Müstemlekecilik ve emperyalizm yeryüzünden yok olacak ve yerlerini milletler arasında renk, din ve ırk farkı gözetmeyen yeni bir ahenk ve işbirliği çağı egemen olacaktır.” demişti . Bunun yanında içinden çıktığı toplumu dönüştürmüş, dönüştürürken eşitlikçi bir toplum düzeni yaratmak için ilkeler koymuş ve eylemler yapmıştı.

Bir diğeri ise Mirseyit Sultan Galiyev’dir. Galiyev, Rus egemenliğinde uzun süre kalmış Türk dilli halklarda ulusal bilinç yeterince oluşmadığı için öngördüğü “Turan Sosyalizmi’ni gerçekleştirememiş bir önder olarak biliniyor.

Yenilenirse, şimdiki ortam ve koşullarda Batı’da sosyal demokrat, sosyalist, daha ilerisi toplumcu partilerinden daha eşitlikçi bir dünya düzeni idealinin yaşama geçirebileceğini düşünmek ve eylem beklemek gerçekçi bir yaklaşım değildir.

Bu yaklaşımın geçerliğini Galiyev, ”Asya ve Avrupa Halklarının Sosyo-Politik, Ekonomik ve Kültürel Gelişmelerinin Esaslarına İlişkin Bazı Görüşlerimiz” adlı yazısında şöyle açıklamıştı:

“•Artı değerin özünde, işçi sınıfı ile burjuvazi arasındaki çelişkiden daha çok, ezen uluslar ile ezilen uluslar arasındaki çelişki vardır. Bir başka deyişle, kapitalizmin temel çelişkisi, “Proleter Uluslar” ile “Metropoller (Batı) ”arasındaki çelişkidir. Kapitalizmi ortadan kaldıracak çelişki de budur.

• Batı kültürü, kapitalist sömürünün yarattığı birikim üzerine kurulmuştur. Bu bağlamda Batı kültürü, bir yandan sömürünün devamını meşrulaştırır, bir yandan da mazlum ulusların bu sömürüyü ortadan kaldıracak özgün bir kültürün inşasını engeller. Dünyada, Batılı ve Kapitalist tek bir kültürün egemen olmasını dayatır.

• Batı ülkelerindeki sınıf mücadeleleri reformist temeldedir ve devrimci dönüşümü gerçekleştirmekten uzak kalmıştır. Çünkü Batı emekçileri, kapitalist ülkelerin dünya sömürüsünde aktardıkları kaynakların bir kesimini paylaşmıştır. Bu nedenle, metropol ülke emekçilerinin durumu, sömürgelerdeki emekçilere göre çok daha iyidir. Bu anlamda işbirlikçidirler.

• Batı işçi sınıfı, sınıfsal çıkarının kalıcı ve köklü bir şekilde korunmasını, emperyalizmin sürekliliğine bağlar. Batı işçi sınıfının bu niteliğinden dolayı, dünyadaki bütün emekçileri, bir cephede görmek ve örgütlemek başlangıçta olası değildir.

• Emperyalizme karşı dünya devrimi, mazlum ulusların emperyal devletlere karşı vereceği mücadele ile gerçekleşebilir. Mücadelenin başarısında, sömürge ulusların emperyalizme karşı verdikleri ulusal kurtuluş savaşları belirleyicidirler.

• Kapitalist dünya sömürüsüne karşı verilecek mücadelede, son çözümlemede “Proleter Uluslar Enternasyonalizmi” oluşturulmalıdır.”

Tarihsel gelişmeler , Galiyev’in değerlendirmesini haklı çıkarmıştır.

Batı’nın toplumcu geçinen bütün partileri, salt İkinci Paylaşım Savaşı’nda değil,20.yüzyılın sonunda olduğu üzere içinde yaşadığımız 21.yüzyılın başında da Batı’nın dünyayı talan etmesine karşı tavır göstermemekte ve sömürüye ortak olmaya devam etmektedirler. Afrika, Ortadoğu, Afganistan’da milyonlarca insanın ileri(!) savaş aygıtları ile öldürülmesine, yine milyonlarca insanın açlıktan ölümüne seyirci kalanlar arasında onlar da yok mudur?

Kısaca şu söylenebilir;Dünyada uluslararası ve buna bağlı olarak sınıfsal sömürü, en az eskisi kadar, hatta daha ileri düzeyde varlığını sürdürmeye devem ediyor.

Emperyalizm savaş sanayisi ile ayakta kalabiliyor. Bu nedenle her yerde savaş çıkartıyor, uygarlıkları ortadan kaldırıyor.

Uygar geçinen Batı’nın başka çaresi kalmadı. Ancak, Batı’nın emekçileri ve ilerici(!) siyasi örgütleri, Galiyev’in söylediği gibi emperyalistlerin işlediği bu suçları, dünya sömürüsünden pay aldıkları için görmezlikten geliyorlar, açıkça suçu paylaşıyorlar.

Bu nedenle,merkez ülkelerindeki kapitalist ekonominin,gelecekte de daha fazla adalet ve özgürlük getirmesinin olası olamadığı gözlemleniyor.Ancak kapitalizmin kendiliğinden, otomatik olarak ortadan kalkması söz konusu değil.

Bununla birlikte içinde bulunduğumuz durum kötüleşmeye devam ettikçe,sınıf mücadelesi yanında çevre ülkelerinden yükselen muhalefetin genişlemesi ve güçlenmesi kaçınılmaz bir şekilde ortaya çıkacaktır.Ancak bu muhalefetin gelecekte nasıl şekilleneceği ya da etkisinin ilerici mi yoksa gerici mi olacağını şu andan kestirmek de olası değil gibi gözüküyor.

Geleceğin daha fazla adalet ve özgürlük getirmesini sağlayaması için , bunu talep eden güçlü sosyal ve siyasal hareketlerin, akımların olması ve de bunların egemen siyasi ve ekonomik elitleri taviz vermeye zorlamaları gerekiyor.

Aksi takdirde,yaşanmakta olan halk sağlığı krizi ve bununla birlikte gelişecek ekonomik kriz, otoriter iktidarların daha da güçlenmesini, bir başka deyişle otoriter konsolidasyon olasılığını yaratabilir.

Azim ve Karar, 26 Haziran 2020.

KOMPLO TEORİLERİ : 5G TEKNOLOJİSİN DE İNSANLARI VE DÜNYAYI BEKLEYEN TEHLİKE


5G TEKNOLOJİSİN DE İNSANLARI VE DÜNYAYI BEKLEYEN TEHLİKE

‘Emperyalist Devletlerin; Haarp, Chentrails, Echelon, Sps, Emp ve Çip Projelerinin Tamamlayıcısı 5G Teknolojisi’

5G TEKNOLOJİSİ NEDİR?
5G kavramının İngilizce açılımını 5 Generation, yani 5. nesil şeklinde açıklayabiliriz. 5G sayesinde internet de 1Gbps ve 10Gbps arasında bir hıza ulaşmak artık mümkün olacak. Evlerden bilgisayarlı araçlara dek pek çok alanda kullanılabilecek olan 5G teknolojisinin hayatımızı ciddi düzeyde kolaylaştıracağı ortada. Bu durum bir yandan sevindirici ve heyecan verici; ancak bir yandan da ne yazık ki endişe uyandırıyor. Çünkü 5G muhteşem yararlarından ziyade tehlikeli yönleriyle de geliyor.

5G TEKNOLÜJİSİNİN ZARARLARI
Şu anda çok sayıda ülke 5G teknolojisine geçmek için geri sayıma başlamış durumda. Buna rağmen örneğin Belçika gibi çalışmalarını bir süreliğine durdurma kararı alan ülkeler de yok değil. Şu anda Avrupa ülkelerinin bazıları 5G teknolojisine endişe ile bakıyor. Bu endişenin altında yatan temel sorun ise radyasyon. Aslında teknoloji ile alakalı pek çok noktada radyasyon gündemimize dahil oluyor; ancak 5G teknolojisinde radyasyon düzeyinin çok ciddi noktalara ulaşacağı iddia ediliyor. Bu nedenle bilim insanları daha şimdiden kullanıcıları 5G teknolojisinin zararlarına dair uyarıyor. Hatta bazı ülkelerde bu konuda ses getiren bazı sokak eylemleri de yapıldı.

5G VE IOT TEKNOLOJİSİNİN İNSANA, ÇEVREYE VE DÜNYAYA ZARARLARINDAN BAŞLIKLAR
-Elektromagnetik radyasyon sağlığımıza zarar verecek.
-Özel hayatın gizliliği ortadan kalkacak.
-Siber güvenlik riskleri doğacak.
-İnsanlar tek elden denetilir ve yönetilir olacak.
-Tabiata, arılara, kelebeklere ve diğer aşılayıcılara zarar verecek.
-Çok fazla enerji ihtiyacı oluşacak.
-Çok fazla astronomik e-posta ortaya çıkacak.
-IOT ve 5G’nin ihtiyacı olan mineraller uluslararası problemlere neden olacak.
-Ahlâkî sıkıntılar ortaya çıkacak.
-Tabiatta çok yoğun bir elektrosis olacak.
-Yüksek radyasyona bağlı ciddi sağlık sorunları yaşanacak.

PROF. DR. SELİM ŞEKER 5G’NİN ZARARLARINA DİKKAT ÇEKTİ
”5G’nin ufak hücre baz antenleri sokak lambaları, otobüs durakları, bina yan cepheleri gibi yollardaki yüksek noktalara yerleştirilecek. Dolayısıyla evlerdeki radyasyon seviyesi çok artacak. Yapılan araştırmalara göre 5G’nin kesinleşmiş yan etkileri, deriye, göze, savunma sistemine, hücre büyümesine, organlara etki ederek kansere sebep olmasıdır. Bağışıklık sistemini zayıflatır. Bakterilerin antibiyotiklere karşı direncini artırır. Bitkilere ise insanlardan daha fazla etki eder. Tabii dengeyi etkiler. Atmosfere olumsuz tesirleri vardır. 5G darbeli dalga kullandığından potansiyel olarak mevcut hücre teknolojileri içinde en tehlikelisidir. Yüksek nüfuz kabiliyetli 5G milimetrik radyasyonunun uzaydan yollanması planlandığı için, dünyada yaşanacak radyasyonsuz yer kalmayacak. Bu konuda çocuklar büyüklerden daha fazla risk altında. Spermlere zarar vererek kısırlığı artırıcı etkisi var. 1992 yılında 53-78 GHz frekanslarında Rusya’da yapılan çalışmalarda kalbin çalışmasını etkilediği deneysel olarak ispatlandı.”

”5G mevcut 2G, 3G, 4G mobil iletişimin yerini almayacak, ilave bir mobil radyasyon yükünü çevremize getirecek. Mevcut frekansların yanı sıra çok daha yüksek frekanslar kullanacak. Bu teknolojide belediye, sivil toplum örgütleri ve vatandaşların söz hakkı olmayacak. Ev sahiplerinin caddedeki antenlere itirazı hiç nazara alınmayacak, çünkü otomatik onay alınacak”

35 ÜLKEDEN 180 BİLİM İNSANINDAN 5G VE IOT UYARISI
”Dünya Ekonomik Forum’un Global Riskler Raporu 2018’de siber güvenlik konusunu doğal afetler ve aşırı hava koşullarından sonra dünyanın en büyük üçüncü riski ilan etti. Rapor dünyayı uyarıyor. 5G – IOT işbirliği rahat, kolay ve etkin hayat sağlayacak, akıllı evler ve şehirler oluşacak ve mobil telefonlar halkı ve hayatı kontrol eden bir platforma dönüşecek. Her geçen gün IOT ürünleri üretiliyor. Şoförsüz arabalar, kahve makineleri, elbiseler, akıllı sayaçlar, akıllı diş fırçaları, akıllı bebek bezi… Ancak IOT bunları yaparken 7/24 çevreye zararlı elektromanyetik radyasyon yayar. Bu çok önemli sağlık riskleri taşıyor. 2017 yılının Eylül ayında 35 ülkeden 180 bilim adamı ve doktor 5G ile ilgili çalışmaların, bilhassa çocuklar ve hamile hanımlar için güvenli olduğu ispat edilene kadar durdurulmasını istedi”

250 BİLİM İNSANINDAN UYARI
Yakın zaman öncesinde dünyanın her bölgesinden bir araya gelmeyi başaran 250 civarında bilim insanı BM ile DSÖ’ye ortak şekilde yazdıkları dilekçelerini gönderdiler. Bilim insanları söz konusu teknolojinin kısa ve uzun vadede özellikle kanser riskine yol açabileceğine işaret etti. Diğer yandan aynı dilekçede kanser dışında hücresel stres, öğrenme ya da hafıza problemleri ile genetik aksaklıklara da dikkat çekildi. Üstelik bu durum sadece insanları değil, doğayı, bitkileri, hayvanları da etkisi altına alıyor. Daha önce hatırlanacağı üzere etkisi 5G’nin katbekat altında olan 3G, 4G gibi teknolojilere ilişkin sayısız deney ve bilimsel araştırma yapıldı. Bu araştırmalarda DNA hasarlarına ya da stres kaynaklı sperm hasarlarına rastlanıldı. Ayrıca çok güçlü radyo frekanslarıyla kanser teşhisi konulan fareler arasında önemli bağlantıların bulunduğu bir çalışma yapıldı. 2 sene boyunca bir grup fare gün içinde toplamda 9 saat boyunca elektromanyetik alana bırakıldı. 2 yılın sonunda yapılan testlerde hücre ölümlerinin önemli ölçüde arttığı, sinir sistemlerinin olumsuz yönde etkilendiği ortaya konmuştur. Üstelik bu iz bırakan deney yapıldığında daha ortada 5G teknolojisinin adı dahi yoktu.

HER 150-200 METREDE ANTENLER KURULACAK
Yüksek frekans dalgalarını kullanacağı için tıp alanında çok önemli cerrahi müdahalelerde bile kullanılabilecek olan 5G teknolojisi şimdilik kafaları karıştırmış görünüyor. Dalganın boyu kısalacağı için artık bu teknolojiden faydalanmak adına çok daha fazla anten yerleştirmek gerekecek. Baz istasyonlarını güçlendirmek için artık her 150 , 200 metrede bir antenler entegre edilecek. Yakın zaman sonra yaşadığımız kentlerde neredeyse adım başı bir güçlendirici antenle karşılaşmak durumunda kalabiliriz. Radyo dalgalarının da doğal olarak artması vücudumuza olumsuz yönde etki edecektir. 5G tarafından yoğun olarak yayılan radyasyon vücudumuz için oldukça zararlı.

DÜŞÜK RADYASYON ZARARLI DEĞİL DEMEK DOĞRU DEĞİL
Helsinki Üniversitesi’nden moleküler biyoloji profesörü Dariusz Leszczynski 5G’nin sağlık açısından risklerini kimsenin tam olarak bilmediğini belirterek, “5G emisyonlu radyasyonun etkilerinin biyomedikal olarak araştırılmadı. 5G’nin güvenli olduğu görüşü, düşük seviyeli radyasyon sağlığa zararlı değildir varsayımına dayanıyor” diyor.

FARELER ÜZERİNDE DENEY YAPILDI
Almanya’da Aachen Üniversitesi Elektromanyetik Çevre Uyumluluğu Araştırma Merkezi, güçlü radyo frekans alanları ile kanser teşhisi konan fareler arasında açık bir bağlantı olduğunu gösteren bir rapor hazırladı. Buna göre, iki sene boyunca günde 9 saat elektromanyetik alana maruz bırakılan farelerin beyin, kalp ve sinir sistemlerinde değişimler yaşandığı ve hücre ölümlerinin arttığı görüldü.

BEYİN TÜMÖRÜN DE YÜZDE 34 ARTIŞ VAR
İngiltere’de Kanser Araştırma Merkezi (CRUK) 90’lı yıllardan 2016’ya cep telefonu kullanımının yüzde 500 oranında arttığını, buna bağlı olarak beyin tümörü vakalarının da eskiye nazaran yüzde 34 oranında artış gösterdiğini açıkladı. Uluslararası Kanser Araştırma Merkezi ise cep telefonlarını 2011’de “kansere yol açabilecek etken” olarak tanımlamıştı.

HALKI DÜŞÜNEN ÜLKELER 5G’Yİ YASALARLA ENGELLİYOR
G’den kaynaklı yüksek frekans ve radyasyonun zararlarının kesin olarak tespit edilebilmesi için yıllar sürebilecek bazı deneylerin yapılması şart. Bu sebeple birçok hükümet 5G teknolojisine altyapı olarak hazır olsa da, yasalarla bu teknolojinin gelmesini erteliyor.

5G DE GÜVENLİK AÇIĞI ORTAYA ÇIKMA İHTİMALİ YÜKSEK
5G hakkındaki tehlike riski sadece sağlık alanıyla sınırlı değil. 5G’nin özelliklerini kapsamlı bir güvenlik analizinden geçiren ETH Zürih, Lorraine Üniversitesi ve Dundee Üniversitesi araştırma görevlileri, şu andaki hizmet kapasitesiyle pek çok güvenlik açığının bulunduğunu, bu durumun sayısız siber saldırıya yol açabileceğini belirtiyor.

ÇOCUKLAR TEHLİKEDE
Suyun bile yan etkisi varken bu cihazların yan etkilerinin saklanması insan haklarına aykırı.
Çok düşük seviyelerdeki radyasyon bile baş ağrısı, uyku düzensizliği, konsantrasyon zorlukları, çocuklarda ve gençlerde davranış bozukluklarına sebep olabiliyor.
25 Nisan 2020 / Abidin SARI-ÖZGÜR İFADE
KAYNAKLAR: euronews.com, mediaclick.com, Prof. Dr. Selim Şeker, Sevda Dursun-gercekhayat.com,dw.com

KOMPLO TEORİLERİ /// Abidin Sarı : DÜNYAYI VE İNSANLARI BEKLEYEN YENİ VİRÜS ‘ÇİP’


Abidin Sarı : DÜNYAYI VE İNSANLARI BEKLEYEN YENİ VİRÜS ‘ÇİP’

‘Genetiği ile Oynanmış Gıdaların İnsan Sağlığına Verdiği Zararları, Virüs Genleriyle Oynamanın Sonuçlarını Yaşadığımız Şu Günlerde; İnsanların Derisi Altına Çip Yerleştirme Koronavirüsü Gölgede Bırakacak Mahiyette’

Film yapımcısı Aaron Russo, bir dönem dünyanın en büyük zenginlerinden Rockefeller ailesiyle yakın ilişki içine girmişti. Ancak Rockefeller ailesinin iç yüzünü öğrenen Russo, aileyle görüşmeyi kesti ve bu ailenin gerçek amacını kameralar önünde anlatmıştı. Russo’nun iddiasına göre ailenin en büyük amaçlarından biri insanlara RFID çipi takarak dünyayı kontrol altına almak.

Amerikalı Rockefeller ailesinin yakın dostu iş adamı, film yapımcısı Yönetmen Aaron Russo 24 Ağustos 2007 de ölmeden önce ‘insanlara çip takacaklarını ve kontrol altında tutacaklarını’ söylemişti.

Başta suç ve suçluları denetim altında tutmak diye lanse edilen sistem daha sonra anahtarından banka kartına uzanacak yeni düzeni kurmaya başladılar. Nitekim artık sistem insanların bütün özel hayatlarını kontrol etme noktasına getirildi.

Russo’nun dediği gibi asıl amaç bütün insanların vücuduna çip takmak, böylelikle her insan bir navigasyon cihazına dönüştürülerek kontrol edile bilinecek. Vücudumuzda ki çip yardımıyla; kan akışımızdan, hormon salgılarımızı, göz bebeklerimizden, topuk dikenimize kadar her şeyi kontrol altına ala bilecekler.

Kendi irademizle aldığımızı sandığımız kararlar aslında vücudumuzda ki çipin beynimize gönderdiği sinyaller sayesinde gerçekleşirken; bizlere ikna yoluyla yaptırılamayanlar bu küçük alet yardımıyla yaptırılacak ve hepimiz birer robota dönüşeceğiz.

Hiç kimse böyle bir çipin vücudunda olmasını istemez, ancak korku yaratarak ve insanlara sizi bu korur güvende olursunuz, başınıza bir şey gelirse müdahale ederiz, koruruz, kurtarırız popülizmiyle yarattıkları korku dağları vasıtasıyla (Örneğin 11 Eylül gibi sansasyonel terör saldırısı, Virüs saldırıları, soygun, hırsızlık, tecavüz vs. gibi) insanlara bir bir bu çipi öyle veya böyle takacaklar. Böylelikle ele geçirilen vücudumuz, beynimizi komuta eden ‘Dijital şeytan’ tarafından yönetilecek.

HER TÜRLÜ BİLGİ BİRİLERİNİN ELİNDE OLACAK!

Kredi kartı, bilet, anahtar yerine geçen çipler İsveçlilerin sağlık verilerini de depoluyor. İngiliz bilim adamı Ben Libberton, sağlık ölçümleri de yapan çip için tehlike çanlarının da çaldığını ifade etti. Libberton, kişisel verilerin nasıl kullanılacağının önemli olduğunu ifade ederek, “Asıl problem, bu verilerin sahibi kim olacak. Sigorta şirketlerinden hasta olduğumu bilmeden primlerimin yükseldiğini gösteren bir mektup alır mıyım? Öğlen yemeği, spor ve işe gidiş saatlerimi bu çipe kaydedersem birileri bunu kullanabilir mi? Endişesi olabilir” ifadelerini kullandı.

MİKROBİYOLOG TEHLİKEYİ İŞARET ETTİ

Karolinska Enstitüsü’nde çalışan mikrobiyolog Ben Libberton ise, deri altına yerleştirilen çip ile kişilik haklarının kolayca ihlal edilebileceğini ve başta sağlık olmak üzere birçok gizli bilgiye ulaşılabileceğini ifade ediyor. Çip taktırmanın riskleri konusunda uyarıyor. Kişilerin hareket profilinin çıkabileceğini vurgulayan uzmanlar, kişilerin kobay gibi kullanılabileceği riskinin bulunduğuna dikkat çekiyor.

ÇİPLENMİŞ İNSAN SAYISI 10 BİNİ GEÇTİ

Dünya genelinde, vücuduna çip enjekte edilmiş “cyborg” sayısının 10 bini geçtiği tahmin ediliyor. En çok mikroçip şirketinin bulunduğu İsveç, 4 bin kişi ile “çiplenmiş” en fazla insana sahip ülke konumunda.

STOCKHOLM – İsveç’te kart, kimlik, kredi kartı, bilet taşıma dönemi sona eriyor. Ülkede, şırınga ya da çeşitli yollarla deri altına enjekte edilen pirinç tanesi büyüklüğünde çipleri kullananların sayıları arttı. İsveç’te deri altına enjekte edilen pirinç tanesi büyüklüğündeki çipler ile halk kimlik kartı, kredi kartı ve anahtarı artık cebinde değil elinde taşıyor. Ülkede, deri altına çip enjekte edenlerin sayısı 4 bini geçti.

TRENE BİLET, KAPIYA ANAHTAR

İsveç’te 4 binden fazla kişi kimlik kartı, tren bileti ya da anahtarı derilerinde taşıyor. Günlük hayatı kolaylaştırması amaçlanan çipleri deri altına enjekte ettiren İsveçliler, bu çiplerle kapıyı açabiliyor, çipleri tren bileti yerine kullanabiliyor.

BANKA KARTININ YERİNİ ALACAK DİYE MÜJDELENİYOR

Deri altına çip yerleştiren şirket Biohax International CEO’su Jovan Österlund, “Teknoloji yeni fakat önemli şekilde arttı” dedi. Österlund, “Bu teknoloji anahtarların, banka kartlarının yerini alabilecek ve sağlık amaçlı kullanabilecek. Ancak şu ana kadar toplum bu teknolojiye tam olarak ayak uyduramadı. Buna rağmen şirketimiz tarafından en az 3 bin 500 kişiye çip enjekte edildi. 2018’de başlayan teknolojiye ilgi ise giderek artıyor” ifadelerini kullandı.

ŞUNU BİLMEKTE YARAR VAR: Aaron Russo 2007 yılında öldü, bu sistemin Avrupa’da tartışılmaya başlandığı tarih 2013 ve şuan bu sisteme dahil edilmiş insan sayısı 10 bini aşmış durumda. Aynı Rockefeller ailesine ait Rockefeller Vakfının bu gün tüm Dünyayı saran Koronavirüs salgınını bundan 10 yıl önce 2010 da senaryo olarak harfi harfine raporlamış olduğu düşünülecek olursa; gelecekte çip konusunda insanlığın nasıl bir belaya bulaşacağını kestirmek güç olmasa gerek.

Bu gün yaşananlar karşısında ülkeleri ve toplumları yöneten söz, karar ve yetki sahipleri tarafından sarf edilen ”YENİ BİR DÜZEN KURULACAK” söylemi düşünüldüğünde ve bu yazıda anlatılanlar göz önünde bulundurulduğun da manidar olsa gerek.

12 Nisan 2020 / Abidin SARI-ÖZGÜR İFADE

***

BU AYRINTIYA DİKKAT!… ROCKEFELLER VAKFI 10 YIL ÖNCE KORONAVİRÜSÜ SENARYO OLARAK RAPORLAMIŞ

Rockefeller Hakkında Dehşete Düşürecek Ayrıntı; 10 Yıl Önce Harfi Harfine 2020’yi Yazmışlar: (NOT: aşağıda ki ayrıntılar 22 Mart 2020 de gazeteci M. Şakir Saraç tarafından ortaya çıkartılış ve Yeni şafak gazetesinde yayınlanmıştır)

ROCKEFELLER VAKFI KORONAVİRÜS SALGININI 2010 DA RAPORLAMIŞ

Rockefeller ailesine ait Rockefeller Vakfı’nın 2010 yılında yayınladığı bir raporda adeta günümüzdeki salgının birebir anlatılıyor oluşu dikkat çekiyor. ‘Gelecek bilimci’ Peter Schwartz’ın, Rockefeller Vakfı’na bağlı olarak kurduğu Global Business Network (GBN) tarafından yayınlanmış ‘Teknoloji ve Uluslararası Kalkınmanın Geleceği için Senaryolar’ başlıklı raporda çarpıcı ifadeler var. 2010 Mayıs’ında servis edilen rapor, 2030 yılına kadar olacak gelişmeler hakkında bir çerçeve sunuyor, ‘Senaryo Anlatıları’ bölümünde ise ‘ölümcül küresel bir virüs salgınının ortaya çıkacağını’ öngörüyor.

GELİŞMİŞ ÜLKELER ÇOK ZORLANACAK

Geleceğe ilişkin olası senaryolara yer vermesine rağmen ‘olaylar olup bitmiş gibi’ geçmiş zaman ifadeleri kullanılan Rockefeller metninde ‘gelişmiş ülkelerin bile virüsle savaşmakta zorlanacağı’ söylenerek aynen şu cümle yazılmış: “Yıllardır öngörülen küresel salgın geldi. Hızla yayılan virüs, salgınlara en hazırlıklı ülkeleri bile altüst etti.”

İLK ÇİN KURTULACAK

Vatandaşlarını virüsten korumak için hükümetlerin ‘olağanüstü önlemler’ alacağını belirten rapor, “Küresel salgın sırasında tüm dünyada liderler yetkilerini genişletti. Yüz maskelerinin kullanımının zorunlu hale gelmesinden, tren istasyonları ve süpermarketler gibi toplumsal alanlara girişlerde vücut ısısı kontrollerine kadar çok sıkı kural ve kısıtlamalar uygulandı” gibi şimdilerde gördüğümüz çok tanıdık uygulamaları anlatıyor. Ülkelerin virüsle nasıl mücadele ettiklerine de yer veren rapor, virüsten ilk olarak Çin’in kurtulmayı başaracağı kehanetinde bulunuyor: “Salgın tüm dünyayı sardı. Tedbirlerin uygulanması gelişmiş ülkeler için bile büyük sorun oldu. Fakat birkaç ülke üstesinden daha iyi geldi; özellikle Çin. Çin hükümetinin tüm vatandaşlar için zorunlu karantinayı hızlı bir şekilde koyup uygulaması ve tüm sınırları anında kapatması milyonlarca can kurtardı. Ve virüsün yayılmasını diğer ülkelerden çok daha erken durdurmaları salgın sonrası hızlıca toparlanmalarına imkân verdi.”

BOMBOŞ KALACAK

Virüsün sadece insanları öldürmediği ifade edilen raporun devamında, “Küresel salgının ekonomiler üzerinde ise ölümcül bir etkisi oldu. Hem insanların hem de malların uluslararası hareketliliği durma noktasına geldi, turizm gibi zayıf endüstriler ve küresel tedarik zincirleri etkilendi. Yerelde bile, normalde en hareketli olan dükkânlar ve ofis binaları hem çalışanlar hem de müşterilerden yoksun şekilde aylarca boş kaldı” denildi.

“GIDA KITLIĞI”

Gelecekte teknoloji alanındaki olası eğilimlere değinilen Rockefeller raporunda, “Korumacılık ve ulusal güvenlik kaygılarıyla hareket eden ülkeler, Çin’in güvenlik duvarlarını taklit ederek kendi bağımsız, bölgesel tanımlı teknoloji ağları oluştururlar. Hükümetler internet trafiğini denetlemek konusunda çeşitli derecelerde başarıya sahiptir ancak bu çabalar yine de ‘dünya çapında’ internetin etkisini kıramadı” ifadeleri bulunuyor. Ekonomide sektörel ve devlet düzeyinde büyük değişimlerin yaşanacağını öngören raporda ayrıca şöyle deniliyor: “Küresel gıda ve kaynak kıtlığı karşısında ülkeler iç piyasalarını ithalata karşı korumak ve tarımsal ürün ve diğer emtia ihracatını azaltmak için ticaret bariyerlerini yükseltti. 2016 yılına gelindiğinde, ülkeler Berlin Duvarı’nın yıkılışı sonrası dünyaya damgasını vuran küresel işbirliği ve birbirine bağlılığın en zayıfladığı döneme girdi.” 2016 yılında ABD’de Donald Trump seçimleri kazanarak başta Çin ve Avrupa olmak üzere ticaret savaşlarının fitilini ateşlemişti.

YAYINDAN KALDIRDILAR

Tartışmalı rapor, Rockefeller Vakfı’nın yayımlarının yer aldığı resmi sitesinde 25 Mayıs 2010 tarihinde “www.rockefellerfoundation.org/news/publications/scenarios-future-technology” adresinden paylaşıldı. Birkaç yıl boyunca erişime açık olarak kalan yayın sonra bilinmeyen bir nedenle siteden kaldırıldı. Yeni Şafak, raporun yayımlanma tarihini ve orijinalliğini doğrulamak için sözkonusu rapora ve web adresine web sitelerinin belirli tarihlerdeki imajlarının kayıtlarıyla ulaştı.

TÜRKİYE VE DÜNYA DOSYASI /// VİDEO : DÜNYAYI KİM YÖNETİYOR ??? —- TOPLAM 8 BÖLÜM


DÜNYAYI KİM YÖNETİYOR? – BÖLÜM 1 – PARA

https://www.youtube.com/watch?v=Wc0Nf_jD718

DÜNYAYI KİM YÖNETİYOR? – BÖLÜM 2 – KRİZLER YARATMAK

https://www.youtube.com/watch?v=VFJhZXMZy4U

DÜNYAYI KİM YÖNETİYOR? – GIDA-İLAÇ-TÜTÜN-TARIM FİRMALARI – BÖLÜM 3

https://www.youtube.com/watch?v=A4uJvS-tc3I

DÜNYAYI YÖNETEN AİLELER – DÜNYAYI KİM YÖNETİYOR ? – BÖLÜM 4

https://www.youtube.com/watch?v=_CrJIBhnbkE

DÜNYAYI KİM YÖNETİYOR? – TEKNOLOJİ ve BÜYÜK VERİ – BÖLÜM 5

https://www.youtube.com/watch?v=TZd83CwZdtA

DÜNYAYI KİM YÖNETİYOR – BÖLÜM 6 "DİN"

https://www.youtube.com/watch?v=6Q0To3FWLnI

DÜNYADA NELER OLUYOR? – DÜNYAYI KİM YÖNETECEK? – KİŞİSEL GELİŞİM – BÖLÜM 7

https://www.youtube.com/watch?v=-Ilem-RPMJg

BÖLÜM 8 KALDIRILMIŞ

DÜNYAYI KİM YÖNETİYOR – BÖLÜM 9- MONOPOLY

https://www.youtube.com/watch?v=jobEr5oIfLs&list=PLBIx7PfVcgRKiaWTxNEMdPt8iJXKaTus8