EMPERYALİZM DOSYASI : Emperyalist Ne Demek ? Emperyalizm Nedir ?


Emperyalist Ne Demek ? Emperyalizm Nedir ?

Fransızca kökenli Emperyalizm kısaca, bir ülkenin, gücünü kullanarak, başka bir ülkenin toprağını işgal etmesi ya da ekonomik, politik, kültürel alanda kendi değerlerini empoze etmesidir. Emperyalizm, devlet politikasıdır. Dış politikada kullanılmaktadır. Emperyalizm ile eş anlamlı olarak yayılmacılık, imparatorluk kavramları kullanılmaktadır. Kolonicilik kavramı da yakın anlamlıdır.

Emperyalizm’de araç olarak her zaman askeri güç kullanılmamaktadır. Emperyalist devlet, sömürmek istediği ülkenin politikacılarını, ekonomisini, ve kültürel değerlerini hedef alabilir. Politikacıları, para ve kariyer vb. vaatleriyle kendi tarafına çekebilir. Aynı zamanda, ekonomisini çökerterek savunmasız bırakabilir. Diğer taraftan, kültürel olarak, kendi dilini ve ahlaki değerlerini TV kanalları, filmler, müzikler aracılığıyla kendi istediği doğrultuda yönlendirebilir ve yozlaştırabilir.

Emperyalizm Nedir?

Emperyalizm Ne Demek

Emperyalizm geniş tanımıyla, bir ülkenin, yer altı ve yer üstü kaynaklarının ve işgücünün sömürülmesidir. Emperyalist devlet sömürdüğü ülkenin tüm kaynaklarını kendi ülkesi için kullanmaktadır. Emperyalizm TDK sözlük karşılığı şu şekildedir; Bir milletin sömürü temeline dayanarak başka bir milleti siyasi ve ekonomik egemenliği altına alıp yayılması veya yayılmayı istemesi, yayılmacılık, yayılımcılık

Zayıf ülkenin ele geçirilmesinde emperyalist devletin maliyeti ise sömürülen ülke tarafından karşılanmaktadır. Sömürülen ülkeye sömürge ülke denilmektedir. Dünya siyasi tarihinde emperyalizm haklı gösterilmiştir. Geçmişte imparatorluklar başka ülkeleri sömürerek güçlenmiş ve büyümüştür.

Temel Kavramlar – Tanımlamalar

Egemen devlet, askeri, sosyal ve ekonomik anlamda güçlü olan devletlerdir.

Egemen ulus, Fransız ihtilali ile birlikte milliyetçilik akımı başlamış ve devletler ulusçuluk temelinde şekillenmiştir. Ulus devletlerde, yurttaşlar arasında ortak dil ve ortak hedef bulunmaktadır.

Sömürge devlet; emperyalist devletler tarafından kaynakları sömürülen devletlerdir.

Anti Emperyalizm, sömürgeciliğe karşı olanların savunduğu fikirdir. Sosyalistler ve sömürülen ülkenin milliyetçileri tarafından savunulur.

Emperyalizm Tarihi

Dünya tarihi; Asya, Avrupa, Ortadoğu, Akdeniz bölgelerinde birden çok imparatorluğun yıllar boyunca süren mücadelelerine tanık olmuştur. Hun ve Çin imparatorluklarının mücadeleleri, Pers ve Yunan mücadelesi bunlara örnek verilebilir. Büyük İskender, Doğu Akdeniz ve Batı Asya arasında bir imparatorluk kurarak; tüm insanların eşit yaşayacağı bir imparatorluk hayal etmiştir.

Modern anlamda, tüm Dünyada hakimiyetini sağlayabilen tek devlet ise İngiltere’dir. İngiltere’ye, imparatorluk zamanında, “güneş batmayan ülke” denilmekteydi. Sınırların genişliği sebebiyle, İngiltere’nin hakimiyetinin bulunduğu bir yerde güneş batarken diğer yerde güneş doğmaktaydı.

Sanayi devrimini gerçekleştirmiş İngiltere, Asya, Ortadoğu, Afrika, Amerika kıtalarında ülkelerin doğal madenlerini ingiltere’ye götürmüş; yerli insanları köle olarak kullanmıştır. 1700’lü yıllardan günümüze kadar İngiltere, emperyalist ülke niteliğini sürdürmüştür.

Sömürgeciliğin Sonucu: 1. Dünya Savaşı

Emperyalizmin kurucusu sayılabilecek, modern anlamda ilk sömürgecilik politikası güden İngiltere, İspanya, Fransa, Portekiz ve Hollanda devletleri 1800’lü yıllara kadar kendi aralarında mücadele etti. Bu tarihten itibaren, sömürgecilik arayışına Almanya, Rusya, İtalya gibi devletler de katıldı. Kaynakların kıt olması sebebiyle ve rekabetin artması anlaşmazlıklara ve çatışmalara neden oldu.

Afrika’da Emperyalistlerin Bölüşüm Planları

1900’lü yılların başlarında Dünya üzerinde artık keşfedilecek bir kalmaması, devletler arasında rekabet daha da arttı. Bu zaman kadar sömürgeci devletler arasındaki mücadele sömürge topraklarında yapılmaktaydı. Sırp asıllı bir gencin Avusturya-Macaristan kralını öldürmesi, Dünya savaşı için kıvılcım oldu. Emperyalist ülkelerin savaşa dahil olmasıyla Sırbistan ve Avusturya-Macaristan arasındaki savaş dünya savaşına dönüştü. Bu savaşla birlikte çatışmalar sömürgeci devletlerin topraklarına da taşındı.

Bu savaşın geride yatan sebebi, sömürgeciliğe yeni katılan devletlerin daha fazla pay almak istemesi ve daha eski emperyal devletlerin ise sömürgelerini korumak istemesidir.

Savaş sonucunda, ABD küresel bir aktör olarak uluslararası arenada yerini aldı. Ülke işgalleriyle klasik emperyalizm yerini mandacılığa bıraktı. Neo emperyalizm şekillenmeye başladı. Almanya’nın tüm ekonomik kaynakları İngiltere ve Fransa’ya bırakıldı. Osmanlı hakimiyetindeki bölgeler, Rusya, İngiltere, İtalya, Fransa, Yunanistan arasında paylaştırıldı. Avusturya ve Macaristan parçalandı.

Birinci Dünya savaşının ağır yükü, Almanya ve Osmanlı üzerine atıldı. Toprakları işgal edilen Osmanlı yıkılarak anti emperyalistler tarafından Mustafa Kemal Atatürk öncülüğünde Türkiye Cumhuriyeti kuruldu.

Savaşın devletler arasında yarattığı adaletsizlik, özellikle Almanya’da, daha uç fikirlerin toplumda karşılık bulmasına ve 2. Dünya Savaşına neden oldu.

Osmanlı ve Türkiye’de Emperyalizm

Avrupa’daki sanayi devriminin en büyük sonucu emperyalizmdir. Avrupa’da sanayi devrimi yaşanırken Osmanlı’da teknolojik ilerlemeler muhafazakarlar, din adamları, tutucular tarafından reddedilmiştir. Dolayısıyla, sanayi devrimi Osmanlı’da gerçekleşmemiştir.

Osmanlı; Avrupa, Asya ve Ortadoğu’da büyük bir alanda hakimiyet kurmuş ve buralardan vergi almıştır. Emperyalist devletler ise fethettikleri bölgelerin hem doğal kaynaklarını hem de işgücünü kullanmıştır. Osmanlı ise, ele geçirdiği bölgelerin doğal kaynaklarını ve işgücünü kendisi için kullanmamış sadece gelirlerinin belli bir bölümünü istemiştir. Bu yönüyle “Osmanlı sömürgeci miydi” sorusunun yanıtı olumsuz olmaktadır.

Bunların tersine, Osmanlı gerileme ve yıkılma dönemlerinde, Avrupalı devletlerin açık pazarı haline gelmesinden kaynaklı sömürülen ülke konumundadır. Bir taraftan savaşlarla ekonomik dengesi bozulmuş; diğer tarafından, halk Avrupalı tüccarlarla yarışamadığı için fakirleşmiştir.

Türkiye Cumhuriyetinin kurucuları Osmanlı’nın çöküşünün sömürge ülke olmasından kaynaklandığını görmüş ve anti emperyalist bir devlet politikası gütmüştür. Türkiye’nin dış politikası başka ülkelerin iç işlerine müdahale etmeyen; kendi iç işlerine de hiçbir ülkeyi müdahale ettirmeyen bir temeldedir. Yine, yeni cumhuriyetin kadroları, Osmanlı’nın çöküş sebebini üretim eksikliğinden kaynaklandığını düşünüp; devlet eliyle fabrikalar kurmuş, 5 yıllık kalkınma planları hazırlamışlardı.

Teorilerin Emperyalizm Tanımları

Emperyalizm kavramı, bir politika aracı olduğu için teorilerin özellikle ilgilendiği bir kavramdır. Teoriler, bir emperyalizm tanımı yapmış ve iyi ya da kötü olduğu konusunda hüküm belirtmişlerdir.

Muhafazakarlara Göre Emperyalizm

Muhafazakarlar, emperyalizmi gelişmiş bir ekonominin ve istikrarlı bir sosyal düzeni korumanın aracı olarak görmektedir. Dış ticarette yeni pazarlar bularak ve var olanları koruyarak; istihdam oranını korunuyor ve ülke içerisinde ihtilafları sömürge alanlarına yönlendiriliyor. Muhafazakarlar göre emperyalizm, ideolojik ve ırksal üstünlüğü somutlaştırmaktadır.

Liberallere Göre Emperyalizm

Liberallere göre emperyalizm, egemen devlette servet ve kapitalizmin büyümesine neden olurken; insanların tüketebileceğinden daha fazla mal üretilmesine sebep olur. Emperyalizm, üretim ve tüketimi dengelenmesini, karların maksimuma çıkarken maliyetlerin düşmesini sağlar. Zengin ülkeler, emperyalizmi bir araç olarak kullanmadıkları zaman, ücret kontrolleriyle üretim ve tüketimi dengelemeye çalışır.

Marksizm ve Leninizm’e Göre Emperyalizm

Sosyalistler emperyalizmi reddetmektedir ve emperyalizmle mücadele etmektedir. Çünkü, emperyal ülke, başka ülkelerin kaynaklarını kullanarak zengin olmaktadır. Sömürülen ülke ise daha da fakirleşmektedir. Bu durum, adaletsizlik yaratarak; Dünya’da zengin ve fakir ülke ayrımına yol açmaktadır. Keza, Lenin 1. Dünya Savaşında Rusya’yı savaştan çekmiş ve sömürge alanlarının yönetimini orada yaşayanlara devretmiştir.

İlgili Yazı: Sosyalizm Nedir?

Emperyalizm ve Kolonizm

Emperyalizm ve kolonizm aynı anlamlarda kullanılsalar da; aralarında farklılıklar bulunmaktadır. Kolonizm, emperyalizmin pratiğe dönüşmüş şeklidir. Emperyalizm ise bir fikirdir.

Kolonizm, güçlü ülkenin vatandaşlarının göç ederek yeni bölgelerin kaynaklarının sömürülmesi anlamında kullanılmaktadır. Emperyalizm ise, ülkeyi sömürürken sömürülen ülkenin yerlilerini kullanmaktadır. Kolonizm keşfedilen bölgelere; emperyalizm fethedilen bölgelere yapılır.

Klasik Emperyalizmin Doğuşu ve Bitişi

Emperyalizm, 1500’lü yıllarda doğmuş; 1914 (1. Dünya Savaşı) yılına kadar yayılmıştır. Bu zaman zarfında, İngiltere, İspanya, Fransa, Portekiz ve Hollanda büyük emperyalist devletlerdir.

Eski emperyalizm döneminde, emperyalist devletler; Amerika, Doğu Asya gibi bölgeleri keşfederek; buralarda yeni yerleşim yerleri kurdu. Bu sırada keşfedilen bölgelerdeki yerliler büyük bir soykırıma maruz kaldı. İspanyol kaşifler, Orta ve Güney Amerika’da 8 milyon yerliyi katletti.

İngiliz emperyalistler “Gold, God, and Glory” (Altın, Tanrı, Şan) söylemiyle, sömürgeciliği, zenginlik kaynağı ve dini misyonerlik aracı olarak kullandılar. İngiltere bu dönemde, Kuzey Amerika, Karayipler, Hindistan, Avustralya, Latin Amerika bölgelerinde koloniler kurdu.

Klasik emperyalizmin son dönemine kadar; Hindistan, Güney Afrika ve Avustralya’da İngiltere hakimiyetindeydi. Fransa, Kuzey Amerika ve Fransız Yeni Gine’deki Louisiana bölgelerini sömürdü. Hollanda, Doğu Hint Adaları’nı ve İspanya, Orta ve Güney Amerika’yı sömürdü.

Neo (yeni) Emperyalizm Nedir?

Neo emperyalizmin, klasik emperyalizmle aynı amacı taşımakla birlikte, yöntem olarak farklılaşmaktadır. Neo emperyalizm, sömürge ülkelerin yönetimlerini kontrol edebildikleri yöneticilere devretmiştir.

ABD Emperyalizmi

2. sanayi devrimiyle birlikte ulaşım kolaylaşmış ve üretim daha da artmıştır. Ürünlerin satılmaması durumunda bir krizle karşılaşmamak için Emperyalist devletler fethettikleri bölgelerde kalıcı olmak istemiştir. Bu sebeple İngiltere Asya, Ortadoğu ve Afrika bölgelerinde sömürgelerinin yönetimini hakimiyet altına alabileceği yerel liderlere bırakmıştır. Sömürge ülkelerdeki ekonomik geleceğini yasalarla meşrulaştırmıştır.

LİNK : Emperyalizm Ne Demek adlı makalemizi PDF formatında görüntülemek için tıklayınız

MİLLİ TARIM DOSYASI : ŞEKER FABRİKALARI NEDEN KAPATILIYOR ??? /// TÜRKİYE ÜZERİNDE EMPERYALİST OYUNLAR /// CARGILL – NBŞ / FRUKT OZ (Toplam 6 bölüm)


WW-CARGILL-BRO-1.jpg

ŞEKER FABRİKALARI NEDEN KAPATILIYOR ??? /// TÜRKİYE ÜZERİNDE EMPERYALİST OYUNLAR /// CARGILL – NBŞ/ FRUKTOZ (Toplam 6 bölüm)

ARAŞTIRMA YAZISI BÖLÜM VI

Naci Kaptan / 20 Mart 2018

İLK BÖLÜMLER
– BÖLÜM I-II
PERDE ARKASI ; ŞEKER FABRİKALARI NEDEN KAPATILIYOR * TÜRKİYE ÜZERİNDE EMPERYALİST OYUNLAR ; CARGILL – NBŞ/ FRUKTOZ
– BÖLÜM III
PERDE ARKASI ; ŞEKER FABRİKALARI NEDEN KAPATILIYOR * TÜRKİYE ÜZERİNDE EMPERYALİST OYUNLAR ; CARGILL – NBŞ/ FRUKTOZ
– BÖLÜM IV
PERDE ARKASI ; ŞEKER FABRİKALARI NEDEN KAPATILIYOR * TÜRKİYE ÜZERİNDE EMPERYALİST OYUNLAR ; CARGILL – NBŞ/ FRUKTOZ
http://nacikaptan.com/?p=55808 – BÖLÜM V
PERDE ARKASI ; ŞEKER FABRİKALARI NEDEN KAPATILIYOR * TÜRKİYE ÜZERİNDE EMPERYALİST OYUNLAR ; CARGILL – NBŞ/ FRUKTOZ
http://nacikaptan.com/?p=55965BÖLÜM VI
PERDE ARKASI ; ŞEKER FABRİKALARI NEDEN KAPATILIYOR * TÜRKİYE ÜZERİNDE EMPERYALİST OYUNLAR ; CARGILL – NBŞ/ FRUKTOZ

İnsanlık karşısındaki en önemli tehditlerden biri de, beş bin yıllık tohum kültürünün kaybolup gidiyor olması. Ulusaşırı şirketlerin marifetiyle üretilen genetik tohumlar, özellikle yoksul ülkelerin gıda pazarını ele geçiriyor. Bununla da kalmıyor, “terminatör tohumlar” vasıtasıyla kadim ve doğal tohumlar yok oluyor. (F. VVILLIAMENGDAHL “ÖLÜM TOHUMLARI”)

Değerli okur ,

Küresel tarım şirketleri insan hayatına ve sağlığına, tarihteki tüm savaşlardan daha fazla zarar veriyor. Yavaş yavaş sessizce öldürürken ülke ekonomisine de büyük zararlar veriyor.

NBŞ/FRUKTOZ ve PANCAR ÜRETİMİ , ŞEKER FABRİKALARININ kapatılması konularını ilk 5 bölümde paylaşmıştım .

Bu bölümde küresel büyüklükteki GIDA TERÖRÜ ile ülkelerin işgal edilerek GDO ve GDO’lu ürünlerden elde edilen yan ürünlerle (NBŞ) ülkelerin sağlıksız beslenme yöntemiyle hastalıklı , gelişemeyen toplumlara evriltilmesi konusunu açmak isterim.

Sonra yine ana konumuza ve bu konuda toplumdan saklananlara NBŞ üreticisi Cargill’in ülkemize nasıl geldiği , iktidar hükümetinden yasalara aykırı da olsa nasıl destek gördüğü konusuna döneriz.

2002 yılından buyana yaşadığımız süreci Arjantinn 1980’li yıllarda bire bir yaşadı. (okuyunuz http://nacikaptan.com/?p=406 ) Türkiye tarım ve hayvancılıkta sistemli olarak yoksullaştırıldı. Tüm ulusal yatırımlarımız ÖZELLEŞTİRME MASALLARIYLA küresel firmalara devredildi ve ulus varlıklarımızı kaybederek yoksulluk ve işssizliğe , yüksek enflasyona yenik düşmeye başladık. Türk Halkı henüz yabancısı olduğu bir yöntemle işgal altına alınmaya başlamıştı .

İktidar BABALAR GİBİ SATA SATA Satacak fabrika, tersane , liman , rafineri , bankalar, madenler v.b kalmayınca sıra akarsulara , meralara ,yaylara ve hatta kamu arsalarına geldi Dışarıdan açılan para muslukları kapanmaya başladı , bulunan kredilerin maliyeti ise çok yüksekti. Küresel düzenin Ana kuralı işliyordu ; “BORÇLANDIR VE YÖNET” borç alan emir de alırdı …

Dış borçlar ve cari açık başedilemez şekilde büyümeye başladı. Küreselciler , içerden buldukları işbirlikçilerle Türkiye’yi kemirmeye başladılar . Bu yazdıklarımız işin çekirdek ekonomik tarafı idi .

Bir başka boyutu daha var ;

Küresel tarım şirketleri insan hayatına, sağlığına,
tarihteki tüm savaşlardan daha fazla zarar veriyor

Gelişmemiş ve az gelişmiş ülkeler geçmişte silah zoruyla sömürge yapılırken yakın zamanlardan itibaren bu gibi ülkelerin istila yöntemleri demokrasi – insan hakları eğitim ve sosyal destek gibi kavramlarla vitrinlenmiş sözde kurum ,vakıf v.b. görüntülerle yapılmaya başlandı. Dost görünümlü düşmanlar önce gardınızı düşürüyor ve sinsice ele geçiriyorlardı .

KÜRESEL GIDA BARONLARI

ABD eski Dışişleri Bakanlarından Henry Kissinger’ın 1970’lerde şöyle diyordu :
“Petrolün kontrolüyle bütün bölge ve kıtaları, gıdanın kontrolüyle de bütün insanları kontrol edebilirsiniz”. “Yiyecek bir silahtır ve bizim müzakere çantamızdaki araçlardan biridir”

BAŞ BELASI NBŞ/FRUKTOZ GDO’lu ÜRÜNLER NEREDEN ÇIKTI ?

Yıl, 1940 yılında Rockefeller kardeşlerin oluşturduğu “Rockefeller Brothers Fund/RBF” hayır kurumu faaliyete geçti.David Rockefeller deyince aklınıza mutlaka ilk gelecek isimlerden biri, Henry Kissinger olmalıdır.1956 yılında “Rockefeller Brothers Fund” kurumunda çalışmaya başladı.

Dönem “Soğuk Savaş” dönemiydi. Rockefeller kardeşler, “Dünya İmparatoru” olmak için hangi stratejik adımların atılmasına yönelik projenin başına Henry Kissinger’ı getirdiler. Bu önemli stratejik adımlardan biri, ‘tarım’dı. Rockefeller tarım sektöründe de güçlü bir yatırımcıydı! Mesele sadece daha çok para kazanmak değildi. ‘Gıda’nın önemli silah olduğunu keşfetmişlerdi.

ABD tarım bakanları hep Rockefeller ailesinin “emrinde” oldu. Örneğin, BM’nin Roma’da düzenlediği Dünya Gıda Konferansı’na ülkelerin tarım bakanları katıldı. Sadece ABD’nin Tarım Bakanı Earl Lauer Butz dışında ayrıca Dışişleri Bakanı Kissinger vardı! Çünkü Kissinger’a göre, “Tarım, Tarım Bakanlığı’nın ellerine bırakılmayacak kadar önemliydi!” Evet amaçları daha fazla kazanmak değildi.

Kadınların hamile kalmasını önleyen… Erkekleri kısırlaştıran… GDO’nun mucidinin Rockefeller olması ne tesadüf değil mi? Bakınız… Norveç’teki “küresel tohum deposu” diye yutturulan, ari üstün ırk yaratmak ve istenmeyen ırkları yiyeceklerle kısırlaştırmak değil mi? Ambarın başındaki Margaret Catley-Carlson’un Rockefeller çalışanı olması da şaşırtıcı mı? Oyun büyük… “Yeni Dünya Düzeni”… Bu söz de David Rockefeller’a aittir.

ABD’nin önde gelen etkili çevrelerinin, Amerika’nın en güçlü figürlerinin 1930’larda başlattıkları finansmanını Rockefeller Vakfı’nın yaptığı “Savaş ve Barış Çalışmaları” adında bir proje vardı. Bu çalışmalar, daha İkinci Dünya Savaşı bile başlamamışken, ABD’nin İngiliz İmparatorluğu’ndan dünyanın kontrolünü nasıl teslim alacağına yönelik planlamalardı. Öncelikle zekice bir halkla ilişkiler mantığıyla “kendimize İngilizler gibi imparatorluk demeyelim, onun yerine dünyaya serbest ticaret ve demokrasi götürdüğümüzü söyleyelim” dediler. Tabii serbest ticaretten kastettikleri, kendi sanayini kurma aşamasındaki ülkelere ABD’nin serbestçe girip dev şirketleriyle yerel üreticileri ezmesiydi .

1970’lerden beri, yani Kissinger’ın dışişleri bakanı olduğu dönemden beri, ABD, tarım ihracatını, kendisinin ilk kez dile getirdiği şekliyle, “gıdayı silah olarak” kullanıyor. Washington’ın dediklerine karşı çıkan ülke gıdasız, aç kalır. Kitaba dönecek olursak, sözü edilen “ölüm tohumları“, insan hayatının sürdürülebilirliği için en temel önemdeki gıdaların, yani mısır, soya, pirinç, pamuk ve yeni başlayan buğday tohumları.Gelişmekte olan ülkelerin patentli tohum kanunlarıyla tohum arzlarının kontrol altına alınması, uzun vadeli bir Pentagon ve Dışişleri stratejisidir.

1974’te Kissinger’ın hazırladığı NSSM200 kod adlı gizli raporun konusu “bir ABD dış politikası olarak nüfus kontrolü” idi. Bu raporda, içlerinde Türkiye, Endonezya, Brezilya gibi ülkelerin bulunduğu 13 ülkenin,soğuk savaş sırasında ABD’ye gerekli olan mühim hammaddelere sahip olduğu ve dolayısıyla bu ülkelerde nüfus artışının önüne geçmek gerektiği yazılıdır. Bu rapor gizli olduğundan, Amerikalılar dâhil kimsenin bunlardan haberi yokken, bir anda kitapçıları “Nüfus Bombası”, “Fazla Nüfusun Tehlikeleri” gibi isimlerde kitaplar sardı. Tabii ki bu propaganda kitaplarının sponsorları Rockefeller Grubu ve menfaat ortaklarıydı.

Mısır ve benzeri tohumlarda yeni teknoloji insan spermine zarar veren bir yapıya sahip, yani bu ürünleri yiyen erkekleri kısırlaştırıyor. Bu sertifikalı, insan kısırlaştıran mısır tohumu California’da San Diego bazlı bir şirket tarafından DuPont, Dow Kimyasal ve Syngenta gibi şirketlerle işbirliği yapılarak geliştirildi.

Amerikan hükümeti tarafından da desteklenerek üretilen bu tohumlar, komşu ülkelerden yiyecek alabilmelerini sağlayacak para yardımı yerine, ABD Dışişleri tarafından Afrika’daki açlık çeken ülkelere dayatılıyor. Bir düşünün, bundan 10-15 sene sonra, gelişmekte olan dünyada, Avrupa’da, her yerde.

Gelişmekte olan ülkelerde gıdayı ve nüfusu kontrol altına almanın en geçerli yolu Latin Amerika’da, Çin, Türkiye gibi ülkelerde bütün tarımı GDO’lu tohum ekimine bağlamak; böylece, “işbirliği yoksa tohum da yok”diyebilmek. Küresel tarım ticaretinden kastettiklerim Unilever, Nestle, Kraft, Kellogg’s, Cargill, Monsanto gibi dev şirketler. Bunlar Türkiye’de de çok aktif şirketler.Her yerde öyleler. Bebek maması sektörüne de hâkimler. Evet, bebek mamaları dünyadaki en önemli sağlık sorunlarından biri şu an.

Bu konudaki direnişin bitip bütün tarımın GDO’lu tohuma bağlı kaldığını. İşte o zaman, nüfus kontrolü için mükemmel bir silah geçmiş olur elinize. Tohumu kesersiniz ve insanlar açlıktan ölür.Tohumların ya da bütün canlıların özel teşebbüs tarafından patentlenmesi. Birleşmiş Milletler’de alınacak bir kararla bütün dünyada yasaklanmalıdır. Hiçbir olumlu katkısı olmayan genetik manipülasyon,hatalı, yanlış bir bilime dayanır, 1930’larda Rockefeller Vakfı’nın yarattığı, yanlış bir vaade, bir organizmanın genleriyle oynayarak yeni bir ürün elde etme vaadine dayanan bir bilimdir.

Değerli okur,
Görüldüğü gibi iş iyice dallanıp budaklanmaya başladı . NBŞ olayı sanki aysberg’in su üzerinde görünen kısmı gibi . Eğer bir ülkeye GDO’lu tohum satarsanız ve bu ülkelerde GDO’lu ürüne kısıtlamalar yoksa ithal edilen GDO’lu ve ucuz mısır ve soya lesitini saklı olarak NBŞ/FRUKTOZ üretiminde kullanılacaktır. İşte bu nedenle Cargill Türkiye’nin CEO’su 2014 yılında şöyle diyordu ;

Şu anda 500 milyon dolarlık bir ciromuz var.Hedefimiz, ürün satışından 2018 yılına kadar 1 milyar dolarlık ciro.

Hem GDO hem de NBŞ ….Ört ki ölem …

Naci Kaptan

KAYNAKLAR

Link : www.nacikaptan.com
Link : https://www.sozcu.com.tr/2017/yazarlar/soner-yalcin/lafuguzaf-1748154/
Link : http://www.gidahareketi.org/NewsPrint.aspx?Id=601&ModuleName=haberleri

ÇİN DOSYASI : EMPERYALİST BLOKTA ÇATLAK VE ÇİN’İN İPEKYOLU


EMPERYALİST BLOKTA ÇATLAK VE ÇİN’İN İPEKYOLU

KAYNAK : https://kuramsalaktarim.blogspot.com/2020/02/kuresel-gerilim-ve-cinin-ipekyolu.html?m=1#more

Dünya 21. yüzyıl’a, yüzyıl öncesindekine benzer koşullarla girdi. Yeniden çok kutuplu duruma gelen ve emperyalist devletlerin azgelişmiş ülkeler üzerinde baskı kurduğu bir dünyada, etkinlik alanları için savaşım giderek kızışıyor. ABD, Japonya, Almanya, Rusya ve Çin arasındaki ekonomik rekabet şiddetleniyor. Amerikalılar gelişmelerden rahatsız. Dünya liderliğini yitirmekte olduğunu görüyor ve çaresizliği nedeniyle dünya önderliğini bir oranda paylaşmaya razı. Küresel etkinlikte, tek başına girişimde bulunamıyor, bağlaşıklarının yardımına gereksinimi var. Ama onlar artık müttefikten çok ekonomik rakip durumunda.

Geleceği Görmek, Geçmişi Bilmek

Rusya ve Çin’i ayrı tutarak; ABD, Japonya, Almanya ilişkilerinin günümüzdeki niteliği ve bunun gelecekte alacağı biçimi inceleyen Amerikalı Yatırımcı, Banker ve Eski Hükümet Görevlisi Jeffry E.Garten, şunları söylüyor: “Dünyanın 21.yüzyılda alacağı biçimi görmek istiyorsanız, ABD, Japonya ve Almanya arasındaki ilişkilere bakmanız gerekecektir. Soğuk savaş sırasında bu üç ulus arasındaki güç ilişkilerinin nasıl değiştiğini ve nasıl değişmekte olduğunu incelemeniz gerekir… Üç büyükler, ekonomi alanında amansız rakiplerdir. Kendi iç pazarları dahil aynı pazarlar için rekabet edecekler. Sermaye dolaşımı için rekabet edecekler. Aynı yüksek teknolojili endüstri dallarına hakim olmaya çalışacaklar… Ulusumuz, 1941’den bu yana (ABD–Japon Savaşı) görülen en şiddetli meydan okumayla yüzyüzedir ve o döneme kıyasla bugün, böyle bir meydan okumaya tepki göstermek için daha az hazırlıklı durumdayız”.1

Sıradan birçok insan; bu üç ülke arasındaki gerilimlerin 2.Dünya Savaşı öncesiyle kıyaslanacak kadar şiddetlendiğini söylemeyi, abartılmış bir sav olarak görebilir. Ancak; konuyu araştırıp inceleyenler, bu ülkeleri yönetenler ve ekonomik veriler, çatışmanın şiddetli olduğunu gösteriyor.

ABD’de geniş mali kaynaklara sahip 20.Yüzyıl Fonu adlı kuruluşun başkanı Richard C.Leone şöyle diyor: “Yakın zamana kadar, kollektivist ideolojiye hizmet edenlere karşı sürekli bir savaş veriyorduk. Bu konuda umduğumuzdan daha başarılı olduk, çünkü Sovyetler Birliği’nin maddi çöküşü bu yarışın muhtemel sonucuna dair en iyimser görüşümüzü bile aştı. Ancak bugün nerede duruyoruz ve rakiplerimiz kim? Sanki dönüp dolaşıp aynı yere geldik; bir kez daha, eski hasımlarımız ve bazen de müttefiklerimiz olan Almanlar ve Japonlarla karşı karşıya geliyoruz. Bu karşılaşma Sovyetler Birliği’yle olduğu gibi rakip ideolojiler arasında olmuyor… Buradaki konu, Amerika’nın bağımsızlığıdır. Ekonomik rakiplerimizi tehditkar hasımlara dönüştüren, insana savaşı hatırlatan benzetmelerden geçilmiyor. Neredeyse ulusal seferberlik için savaş boruları çalınıyor”.2

Söylemler

Politik liderlerin bu konudaki görüşleri, ekonomistlerden farklı değil. Kimi zaman bilinçli olarak, kimi zaman da düşüncelerini saklamayı başaramayarak, diplomatik nezaketten uzak açıklamalar yapılıyor. Fransa Başbakanı Edith Cresson 1991 yılında şunları söylemişti. “Japonya oyunu kurallarına göre oynamayan bir düşmandır ve dünyanın mutlak hakimi olmak istemektedir. Buna boyun eğmek için ya aptal ya da kör olmak lazım”.3

Japonların ise kendilerine güvenleri tam. Yanıtları sert ve kararlı. Japonya’nın ünlü enstitülerinden Numara Securities, 1990 yılında yayınladığı araştırmada, 21.yüzyılın “Pasifik Çağı” olacağını iddia ederek şunları söylüyor: “Dünya, pazar savaşlarının aşırı derecede yoğunlaşacağı bir arenaya dönüşecektir”.4

Japon ekonomisti Şintaro İşihara “The Japan That Can Say No” (Hayır Demesini Bilen Japonya) adlı kitabında; “21. yüzyılda ekonomik savaş olacaktır. Bu savaştan Japonya galip çıkacaktır” diyor.5

1998’de Malezya’da yapılan APEC toplantısına katılan Japonya Ticari Temsilcisi Mikie Kiyoi’nin, Japonya’yı “Serbest ticaretin yayılmasında yıkıcı bir rol oynamakla” suçlayan ABD Ticari Temsilcisi Charlene Barshefski’ye verdiği yanıt, çok sert: “Sizin şeytani bir ruhunuz olduğunu biliyoruz. Ama lütfen başkalarının da, dünyaya aynı şeytani gözle baktığını düşünmeyiniz”.6

Almanya Başbakanı Helmut Kohl, 21.yüzyıl için ne Japonya’ya ne de Amerika’ya şans tanıyor. Her iki ülkeye de ekonomik savaş ilan ederek şunları söylüyor: “Önümüzdeki yıllar Almanya’nın yılları olacaktır. Japonların değil. ABD’nin bu yarışta yeri olmayacaktır”.7

ABD Hükümetinin ‘şahinlerinden’ Dışişleri Bakanı Madeleine Albright, bir cümleyle adeta ABD’nin 21.yüzyıl politikasını anlatıyor ve askeri gücüne güvenerek herkesi tehdit ediyor: “Yeni ekonomik gruplaşmalar 21.yüzyıl’ın askeri ittifaklarıdır”.8

Rusya Devlet Başkanı Putin, “ABD bizi dünya savaşına zorluyor; kimsenin hayatta kalamayacağı bu savaşa her zamankinden çok daha hazırız” diyor.9

Geleceğe Hazırlık

Büyük devletler çatışmanın kaçınılmazlığını görüyor ve buna göre hazırlanıyorlar. Bu hazırlık, sürdürdükleri korumacılığa yönelik politikalarda, ekonomik ve askeri ittifaklarda ve dile getirilen görüşlerde açıkça görülüyor. “Serbest piyasa ekonomisi”, “Liberal Ticaret”, “Küresel Uygarlık”, söylemlerinin anlamı olmayan boş laflar olduğunu biliyorlar.

‘Üç büyüklerin’ 21.yüzyıl’a yönelik büyüme stratejilerinde, artık ittifaklar ya da serbest bölge çıkarları değil, dünya ekonomik sistemine egemen olma planları yer alıyor. Bu amaca yönelik çatışma eğilimleri yetkili kişilerin açıklamalarında dile geliyor. Trump, demir çeliğe ve alüminyuma yeni gümrük vergileri koyuyor, NAFTA’dan ayrılmaktan söz ediyor.

Güce Uygun Etkinlik

Almanya ve Japonya, günümüz dünya siyasetinde, eriştikleri ekonomik güce uygun düşen oranda söz sahibi olmak istiyor. Ekonomik güçleri doğal olarak onları dünya siyasetinde belirleyici olmaya zorluyor. Bunu da açıkça ifade ediyorlar.

Almanya Başbakanı Helmut Kohl şöyle söylüyor “Eğer Almanya daha fazla sorumluluk alacaksa, Alman görüşlerinin Birleşmiş Milletler ve Güvenlik Konseyi kararlarında daha ağırlıklı olarak ifade edilmesinin yolları bulunmalıdır”.10

Tokyo Bankası’nın Başkanı Yusuke Kashiwagi’nin sözleri istekten çok Japonya’nın tavrını açıklıyor: “21.Yüzyıl, Japonya’nın sesini duyurmayı ve kendisini kabul ettirmeyi öğrenmek zorunda kalacağı yıllar olacaktır”.11

İpekyolu ve Çin

Çin, 2014’de, dünyanın en büyük ekonomik gücü durumuna geldi. Satın alma gücü paritesi, 2014’de 17,6 Trilyon dolara ulaşarak; 1872’den beri 146 yıldır dünyanın en büyük ekonomik gücü olan ABD’nin önüne geçti.12 Bugün, Çin’in dış ticaret hacmi 3,86 trilyon dolar, dış ticaret fazlası yıllık 615 milyar dolardır. Dışsatımda dünya 1.’si, dışalımda dünya 2.’sidir. Çin bugün 124 ülkenin en büyük ticaret ortağı durumundadır.13

Çin, 2013 yılında, tarihi İpek Yolu’nun 21.yüzyıldaki biçimi olarak gördüğü 4 trilyon dolarlık dev bir proje başlattı. Orta Asya başta olmak üzere Çin’i; Asya, Afrika ve Avrupa’nın birçok noktasına bağlayacak; otoyollar, köprüler, demir yolları, enerji santralleri, havaalanları, limanlar, fiber optik iletişim ağları, boru hatları, limanlar, depolar inşa edilip birbirine bağlıyor.

Yeni İpek Yolu, yalnızca karadan değil denizden de kuruluyor ve buna Deniz İpek Yolu deniyor. Yaratılacak ekonomik pazar, yalnızca 20 yıl içinde bugünkü ABD ekonomisinin 10 katı büyüklüğe ulaşma gizilgücüne (potansiyeline) sahip. 64 ülkeyi, 4,4 milyar insanı ve küresel ekonominin yüzde 40’ını içeren bir girişim.14

Dünya ekonomisinin merkezi Asya’ya doğru kayıyor ve Çin bildiği yolda yürüyor. ABD, “21.Yüzyıl Pasifik yüzyılı olacak” diyor ama Çin’in büyümesini önleyemiyor. Pasifiği Avrupa ve Afrika’ya bağlayacak ipek Yolu girişiminde yer alamıyor. Gelişmelerden rahatsız. Rusya ve Hindistan, endişelerini projeye katılarak gidermeğe çalışıyor. Japonya, girişimi, kendi çıkarı yönünde etkilemeye çalışıyor. Orta ve Güney Asya’da, 2022 yılına dek toplam 110 milyar dolarlık yatırım yapacağını açıkladı. Japonya Başbakanı Şinzo Abe, ülkesinin 2050 yılına kadar; “üçüncü büyük yükselişini” yaşayacağını söylüyor. Orta Asya başta olmak üzere bütün Asya’da varlığını artırmaya çalışıyor.15

Askeri Güç

Çin, Japonya ve Almanya’nın gelişen ekonomik gücüne karşılık ABD, üretim endüstrisi ve küresel ticarette gerilemektedir. Ama o dünyanın en büyük askeri gücüne sahiptir. Muazzam bir nükleer cephaneliği ve çıkarlarını korumak için hemen her yere askeri birlik gönderme yeteneği vardır. Ekonomik yarışta geri kalmaya başlayan bir ülkenin elinde böylesi bir gücün bulunuyor olması, kaygı verici bir dengesizliği oluşturmaktadır. Bu dengesizliğin insanlığa karşı oluşturduğu tehlikenin boyutu, teknolojik gelişmeler nedeniyle, hesap bile edilememektedir.

Amerikalıların Almanya’dan en az Çin ve Japonya kadar çekindikleri biliniyor. ABD-AB arasındaki ticari ilişkilerde ibrenin Avrupalılar yararına dönmesi, ekonomik rekabeti, önceden imzalamış küresel anlaşmaları yok sayacak kertede şiddetlendirmiştir. 1999’un başlarında ortaya çıkan “muz savaşı” ve “sivil havacılık kavgası” bu tür çatışmaların ne ilkidir ne de sonuncusu olacaktır. Avrupa Birliği’nin doların küresel tekeline karşı Euro’yu ortaya çıkarması, ABD-AB arasında yeni bir çatışma kaynağı olmuştur…

DİPNOTLAR

1 “Soğuk Barış” Jaffry Garten, Sarmal Yay., sf. 19 ve 231

2 a.g.e. sf. 18

3 “The Fighter of France” Steven Green House, The New York Times 16.05.1991 sf. 3 ak. Lester Thurow “Kıran Kırana” Afa Yay., sf. 86-87

4 “Japan Can Say No” Nomura Research Institute sf.1, ak. a.g.e. sf.27

5 “The Japon That Can Say No” Şintaro Isıhara Why Japan Will Be First Among Equals (New York:Simon&Schuster, 1991) sf.50 ak. Lester Thurov “Kıran Kırana” AFA Yay., sf.27

6 “Los Angeles Times” 14.11.1998 ak. Ergin Yıldızoğlu “Dikkatler Reel Ekonomiye Dönerken” Cumhuriyet 16.11.1998

7 “Kohl to Reassure Soviets on Unification” The Boston Globe, 09.02.1990, sf.2

8 “21.Yüzyıl Ekonomik Guruplar Çağı” Cumhuriyet 12.01.1998

9 http://www.anadoluverumelimedya.com/2016/08/27/putin-bati-bizi-3-dunya-savasina-zorluyor/

10 “Soğuk Barış” Jeffry E.Garten Sarmal Yay., sf.52

11 “Japan and Germany Must Take Bigger Military, Policy-Making Roles in Word Affairs” Habart Rowen The Washington Post 03.03.1991: P.H1; Yusuke Kashiwaqi, Japan Society, New York, 11.07.1991 ak. Jeffry E.Garten “Soğuk Barış” Sarmal Yay., sf.52

12 “IMF: Dünyanın En Büyük Ekonomik Gücü Çin” Aydınlık 11.12.2014

13 CIA Wold Fact Book; Fortune “Çhina is richer, but most Chinese are still poor” Feb.17, 2001

14 “İpek Yolu Yeniden Tarih Sahnesine Çıkarken Cemal Tunçdemir, amerikabulteni.com 2017/05/13

15 a. g.y.

MİLLİ TARIM DOSYASI : MİLLİ TARIMIMIZ EMPERYALİSTLER TARAFINDAN TARİH BOYUNCA ENGELLENDİ /// İŞTE BİR ÖRNEĞİ !!


MİLLİ TARIMIMIZ EMPERYALİSTLER TARAFINDAN TARİH BOYUNCA ENGELLENDİ /// İŞTE BİR ÖRNEĞİ !!

İLETEN : NEVZAT YILDIRIM – consult.germany

1951-1952 yıllarında İspanya Hükümeti Türkiye’den çok yüksek miktarda odun kömürü satın almak istiyor.

O güne kadar İspanya’ya yapılan ihracat kalemleri arasında yer almayan bu talebin bir de özel şartı var.. Kömürler İskenderun’dan Saroz Körfezi’ne kadar Akdeniz ve Ege sahillerinde doğada kendiliğinden yetişen delice ağacından elde edilmesi isteniyordu. İstek dönemin Hükümeti tarafından yüksek getirisinden sevinçle karşılanıyor, ülkemizde bol miktarda bulunan.. delice kömürü ihraç edilmeye başlanıyordu. Görgü tanıklarının anlattıklarına göre, limanların üzeri gemi yüklemeleri sebebiyle kara bir bulut ile kaplanıyor göz gözü görmüyordu.

O yıllarda Ankara’da görev yapan ABD Ticaret Ateşesi, .. dönemin Dışişleri Bakanı’na ihraç edilen kömürün İspanya tarafından nasıl değerlendirildiği ya da nerelerde kullanıldığını araştırıp araştırmadıklarını soruyor. Aldığı cevap, getirisinin önemli olduğu nerede kullanıldığının Türkiye’yi ilgilendirmediği şeklinde oluyor.

Bunun üzerine ataşe konuyu kendisi araştırıyor ve otoyollarda dolgu malzemesi olarak kullanıldığı bilgisine ulaşıyor. Bununla yetinmeyip ABD’de tanıdığı mühendislerden bilgi alıyor ve otoyolda kömür dolgunun bir yararı olmadığını öğreniyor..


Öğrendiklerini Bakan’a iletiyor, Türkiye’nin rahatsız olmadığını, gelirden dolayı memnun olduklarını söylüyor, konu kapanıyor..

Olayın özeti; Delice ağacının zeytin aşılamak için en uygun ağaç olduğunu bilenler Türkiye’ye oyun oynamışlardı..

Sonuç olarak İspanya dünyanın en büyük zeytinyağı ihracatçısıdır ve ne tesadüf ki aynı yıllardaTürkiye margarinle tanışmıştır..Bilmeyenler için Not: Aşılanmamış zeytin ağacına delice denir..

Okuduğunuz için teşekkürler..

Saygılar..

SAVAŞ DOSYASI /// MUHARREM BAYRAKTAR : Türkiye’de iç savaş çıkarmak Emperyalist bir hedef !!!!


MUHARREM BAYRAKTAR : Türkiye’de iç savaş çıkarmak Emperyalist bir hedef !!!!

Sefa Yürükel Norveç’te yaşıyor. İskandinavya Türk Dili Konuşan Ülkeler Enstitüsü’nün direktörlüğünü yapıyor. Kendisini yıllar evvel Meltem TV’de yaptığım “Diyalog” adlı programa konuk ettiğimde, Türkiye’nin milli güvenliğini ve bekasını yakından ilgilendiren çok önemli bir konuya şöyle anlatmıştı:

"Belçika Stratejik Araştırmalar Kurumu’nda görevli bir uzmanı bir gün ziyaret ettim. Yakinen tanışıyorduk. Bana kalın bir dosya getirdi. ‘Bunu oku’ dedi. Dosyayı karıştırmaya başladım. Daha ilk sayfalardan itibaren ‘Türkiye’de çıkarılması planlanan bir iç savaşın nasıl tetikleneceğine dair senaryolar’ yer alıyordu.”

Sefa Yürükel “Dosyayı okuyunca dondum kaldım” diyor.

Dosyadaki “iç savaş senaryolarının” içeriği ve aşamaları konusunda hangi bilgiler yer aldığını anlatmadı ama güvenlik bürokratlarının Yörükel’e ulaşıp ayrıntı almaları hiç de zor değil. Asıl mühim olan ise aynı programda birçok Batılı ülke dışişleri masasında bu senaryoların benzerinin bulunduğunun da altını çizmiş olması.

“ESRARENGİZ AMERİKALI KİBAR BİR BİÇİMDE GÖZALTINA ALINDI”

Çorum olayları öncesi Amasya Valisi olan Aydemir Ceylan’ın hatıraları da “Batılı misyonun” iç savaş çıkarma konusundaki saha çalışmalarına ışık tutar. Ceylan hatıralarında şöyle anlatır:

"İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş’i telefonla arayan Amasya Belediye Başkanı CHP’li Gündüz Türem heyecanlı bir sesle şöyle diyordu:

‘Sayın Bakanım, Robert Alexander Peck adında bir Amerikalı dolaşıyor buralarda. Ankara’daki büyükelçilikte ikinci kâtipmiş. Bana da ilginç sorular soruyor. Amasya’da Sünnilerle Alevilerin oranı nedir? Amasya’da sağcı mı, solcu mu çok? Amasya’daki çatışmalar mezhepsel mi, etnik mi yoksa ideolojik nedenlerden mi kaynaklanıyor? Amerikalı, benzer soruları Çorum’da da sormuş. Ne yapalım?’

Bakan, Amasya Valisi Aydemir Ceylan’ı arayarak durumla ilgilenmesini istedi. Esrarengiz Amerikalı kibar bir biçimde gözaltına alındı. Esrarengiz Amerikalıyı, Orman İdaresi’nin misafirhanesinde göz hapsinde tutan dönemin Amasya Valisi Aydemir Ceylan, bu onurlu tavrının ödülünü, bir daha hiçbir şehre vali yapılmayarak aldı! Emekliliğine kadar yaklaşık 20 yıl merkez valiliğinde kaldı!"

Türkiye’de bazen sağ-sol, bazen Alevi-Sünni, bazen etnisite gibi konuları kaşıyarak halkı birbirine düşürmek, geçmişte hiç zor olmadı, bundan sonra da zor olmaz.

23 Haziran seçimlerine az bir zaman kala meydana gelen bazı saldırıları adi bir takım siyasi ve ideolojik kavgalar olarak görmek son derece yanıltıcı olur.

Kemal Kılıçdaroğlu’na yapılan saldırı, gazeteci Sabahattin Önkibar ve Yavuz Selim Demirağ’a yönelik saldırılar, İstanbul’daki bazı seçim çadırlarının “vatanseverlerce” bıçaklı-sopalı saldırıya uğraması, Ekrem İmamoğlu’na iki defa cami çıkışında “din” merkezli saldırılar yapılması, bazı provokatörlerin “filan ilçede ezan okumayı yasakladılar” diye bar bar bağırması tesadüfi olaylar değildir.

Namazdan çıkmış belediye başkan adayına “dinsizlik” iç güdüsüyle yapılan bir saldırıda, saldırıya uğrayanların saldırganlara kitlesel karşılık vermesi halinde meydana gelecek “çatışmanın” boyutunu tahayyül bile etmek istemem.

Saldıran taraf, karşı tarafın da karşılık vermesini, benzer eylemleri realize etmesini istedi ama şu ana kadar bu beklenti gerçekleşmedi.

TÜRKİYE YILLARDAN BERİ ÇOK FECİ İDEOLOJİK VE SİYASİ KUTUPLAŞMAYA SÜRÜKLENİYOR

İçişleri Bakanı Soylu, sürekli olarak seçimden sonra “siyasi ve ideolojik kutuplaşmadan”, “Türkiye’ye atılma ihtimali olan uzun menzilli füzelerden” bahsediyor.

Dikkat! Uzun menzilli füze!

Oysa Soylu’nun bilmesi gereken, Türkiye’nin zaten yıllardan beri çok feci bir ideolojik ve siyasi kutuplaşmaya sürüklendiği ve bunu önleme mevkiinde olanların, önlemek yerine tam aksine kutuplaşmanın derinleşmesinden sağlanacak rantla ilgilendiği.

Türkiye’nin, askeri ve toplumsal olarak en güçlü olması gereken böyle bir dönemde, TSK’nın asker sayısının dramatik bir şekilde azaltılması, toplumun birbirine kin ve öfke duyar hala getirilmesi, tıraş oldukları berberlerin isimleriyle övünme ciddiyetsizliğinde olanların çok ciddiye almaları gereken “planlı” gelişmelerdir.

Muharrem Bayraktar

Odatv.com

GÜNDEM ANALİZİ /// Süleyman Çelik : Emperyalistlerin ve Uşaklarının Sevmediği Ancak Türk Ulusunun Gönülden Sevdiği Bir İnsan


Süleyman Çelik : Emperyalistlerin ve Uşaklarının Sevmediği Ancak Türk Ulusunun Gönülden Sevdiği Bir İnsan

E-POSTA : scelik44

Birinci Dünya Savaşı başlarken, “İtilaf Devletleri” denilen karşımızdaki devletler, yani İngiltere, Fransa, Rusya, İtalya ve ABD yayımladıkları ortak bildiride şöyle dediler: “Uygar dünya bilmelidir ki amacımız, Türklerin kanlı yönetimine düşmüş halklar kurtarmak ve Avrupa uygarlığına kesinlikle yabancı olan Türkleri Küçük Asya’dan atarak, geldikleri yere (Orta Asya’ya) geri göndermektir.”

Bu amaç, düzenlemiş oldukları Haçlı Seferlerinin Türkler tarafından başarısızlığa uğratılmış olmasına bağlı, bin yıllık kinin dışa vurumudur! (100 yıl sonra, BOP’u başlatmak üzere Afganistan’a saldırı emri verirken George W. Bush’un “bu bir Haçlı seferidir” demesi, bilinç altlarında hala bu kinin durduğunu göstermektedir.)

Düşmanlarımız savaşı kazandı ve amaçlarını gerçekleştirmek için Osmanlı’ya, önce Mondros Mütarekesini, ardından da Sevr Antlaşmasını dayattılar…

Dayatmalara boyun eğen Padişah Vahdettin, başında eniştesi Damat Ferit’in bulunduğu hükümetine, “Türk’ün ölüm fermanı” olan antlaşmayı imzalattı ve Haçlılar, ülkeyi işgale başladılar…

Hristiyan azınlıklar, başlarında papazları olduğu halde, işgalcileri çiçeklerle karşıladılar. Yıllardır düşledikleri ulusal devletlerini kurmak için Türkleri taciz ederek kaçırmaya çalıştılar…

Yalnız Hristiyan azınlıklar değil, arkalarında Padişah Vahdettin veİstanbul Hükümetinin bulunduğu gayri milliciler (millici ya da ulusalcı olmayan) de İttihatçı karşıtlığı maskesi altında işgal güçleri ile işbirliği yaparak, onlardan daha çok Türk düşmanlığı yapıp ihanetlerini sergiliyorlardı…

Gayrı millicilerin başında Osmanlı modernizmine, “din elden gidiyor!” diyerek, eskiden beri sürekli karşı çıkan medrese mollaları ile tarikat ve cemaat mensubu gericiler geliyordu.

Diğer gayrı milliciler ise gericilerin tersine modernist ve Avrupa hayranı idiler. Bunlar, ya yüz yıllarca “Etrak-ı bi idrak” deyip Türk’ü aşağılayarak Osmanlı’yı yöneten devşirme çocukları ya da misyoner okullarında beyinleri yıkanmış veya Levantenlerle birlikte iş yaparak Türk’e yabancılaşmış mankurtlardı…

* * *

Tahtından başka bir şey düşünmeyen Padişah Vahdettin, İngiltere’ye yaranmak için, Avrupa hayranı gayrı millicilere “İngiliz Muhipleri Cemiyeti”ni kurdurdu ve “bizi siz yönetin” diyerek, İngiltere’nin güdümü altına girmek (manda) istedi…

Bu durum, güdümünde tutacağı Halife’yi kullanarak sömürgesi altındaki Müslümanları daha kolay kontrol edebileceğini ve İslam ülkelerini daha rahat sömürebileceğini düşünen İngiltere’nin de işine geliyordu. Bu fikrin halk arasında da taban bulması için gayrı millici gericilere “İslam Teali Cemiyeti”, bağımsız Kürdistan devleti kurdurmak vaadi ile çengel attığı bazı Kürt kanaat önderlerine de “Kürt Teali Cemiyeti” gibi sivil toplum örgütleri kurdurdu…

Ulusal kurtuluşu mümkün görmeyen, fakat sömürgeci olarak dünyada adı çok kötüye çıkmış olan İngiltere’yi de sevmeyen bazı aydınlar ise “ehven-i şer” gördükleri Amerikan güdümünü (mandasını) istiyorlardı.

Bunlara karşı, “Bağımsızlıktan yoksun bir millet uşak muamelesi görmekten kurtulamaz. Esir yaşamaktansa yok olmak daha iyidir. O halde ya İstiklal ya ölüm!“ diyen Atatürk, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkarak bağımsızlık bayrağını açtı ve kurtuluşa gidecek Milli Mücadele’yi başlattı.

Bu arada işgaller karşısında kendisini sahipsiz ve korumasız hisseden halkımız, haklarını savunmak üzere yerel Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri kurmaya ve işgale karşı direnmek üzere, Kuvayı Milliye adı verilen silahlı birlikler oluşturmaya başladı.

Başarı için önce davanın halka benimsetilerek örgütlenmek gerekiyordu. Atatürk örgütlenmeyi, yerel Müdafaa-i Hukuk cemiyetleri üzerinden yaptı. Bu örgütleri destekledi. Samsun’dan itibaren Kolordu Komutanlıkları ve valiliklere gönderdiği telgraflarla bu örgütlerin desteklenmesini, yoksa kurdurulmasını ve bunlar aracılığı ile işgalleri protesto gösterileri yapılarak halkın uyandırılmasını istedi…

Sivas Kongresi’nde yerel Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerini, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti (ARMHC) adı altında birleştirdi ve başkanlığını üstlendi. Ardından Ankara’da, gövdesini ARMHC üyelerinin oluşturduğu TBMM’ni topladı. Düzenli bir ordu ile üstüne gelen düşmanla savaşta başarı için, düzenli/ disiplinli bir orduya gerek olduğu için yerel Kuvayı Milliye güçlerini, düzenli orduya dönüştürdü. Böylece Türk ulusunun, Türkiye’deki varlığını korumaya yönelik direniş örgütü tamamlanarak Milli Mücadele’nin askeri aşaması başladı…

* * *

İngiltere kızdırılacak olursa tahtının tehlikeye düşeceğini düşünen Vahdettin, tüm gayrı millicileri arkasına alarak Milli Mücadele’yi engellemeye/ baltalamaya çalıştı. Atatürk ve arkadaşlarını “eşkıya” ilan etti, haklarında idam fermanı yayımladı. “Yunan ordusunun Halife’nin ordusu olduğu, karşı çıkanların kafir olacağı” fetvası verildi. “Mütareke Basını” adını almış İstanbul Basını ihanetin sözcülüğünü yaparken, tüm bu karalamalar broşür haline getirilerek İngiliz uçakları ile Anadolu’da halkın ve askerlerin üzerine de atılıyordu. İslam Teali ve Kürt Teali cemiyetleri aracılığı ile Anadolu’da birçok isyan çıkartılarak millici güçler arkadan vuruldu. Donanımını İngilizlerin yaptığı Kuvayı İnzibatiye adı verilen bir ordu oluşturularak, düşmanla birlikte doğrudan milli güçlere saldırtıldı. Kısaca ihanetin her türlüsü sergilendi.

Tüm bu engellemelere karşın, Türk ulusu Atatürk’ün yanında yer aldı ve yurdu işgalcilerden temizleyip Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmayı başardı…

* * *

Emperyalistler, tam “gerçekleşti” dedikleri bir anda, bin yıllık hayallerini kursaklarında bırakan Atatürk’e çok kızdılar ve onu hiç bağışlamadılar. İlk kez yenilmiş ve bu yenilgi, sömürgeleri için kötü bir örnek olmuştu. Öyle ki Hindistan bağımsızlık mücadelesinin önderi Mahatma Gandi, “Atatürk İngiltere’yi yenene kadar, ben Allah’ın İngiliz olduğunu düşünüyordum” demiştir. Ayrıca kurtuluştan sonra Aydınlanma Devrimi yaparak halkı uyandırmaya ve Ortaçağ karanlığından çıkarmaya çalışması suçunu daha da arttırdı. Çünkü aydınlanmış uluslar sömürülemez…

Emperyalistlerin işgal yıllarındaki işbirlikçileri, gayrı milliciler, günümüzde de aynen mevcut. O zamanki “muhipler”in yerini şimdi AB-D’ci liboşlar aldı. İngilizlerin “Teali”cileri, gerici ve bölücüler, daha örgütlü ve güçlü hale getirildi. Tüm AB-D ülkeleri bunların yuvalanıp örgütlenmelerine, maddi dahil, her türlü desteği veriyor. Maddi desteğin finansmanını, petrol zengini krallık ve şeyhlik/ emirliklerden sağlıyorlar. Bunlar da efendileri gibi Atatürk’ü sevmiyorlar…

Etki ajanlarına yazdırdıkları kitaplarda, açıkça Atatürk ve Kemalizm karşıtlığı yapılıyor. Örneğin, CIA ajanları Graham Fuller “Yeni Türkiye”, Samuel Huntington “Medeniyetler Çatışması” adlı kitaplarında, “Türkiye’nin Kemalizm’den ayrılıp İslamcı bir rejime geçmesi” öneriliyor. Bunlar İslam çok sevecek olsalar Müslüman olurlar. Amaçları, tüm dünyada yaptıkları gibi din yoluyla halkı uyutarak sömürmek. Bu amaçla dinci partileri destekliyor ve tüm imkanlarını kullanarak onları iktidara getiriyorlar.

Aralarında Vamık Volkan ve Can Dündar gibi Türklerin de olduğu bazı yazarlara, övüyor gibi görünerek Atatürk’ü yeren kitaplar yazdırıp algı operasyonu yapıyorlar…

Rıza Nur’a Atatürk’e hakaretler içeren yalanlarla dolu kitabı İngiliz gizli servisi yazdırmış, yayımlamak için konjonktürü beklemiş ve zamanı geldiğinde, ajanları Fesli Soytarı Kadir Mısıroğlu’na vererek yayımlatmışlardır. Baskı masraflarını Suudiler karşılamıştır.

* * *

Milli Mücadele’nin başlamasının yüzüncü yılı olan 19 Mayıs 2019’da, Atamızın deyimiyle Samsun’dan baktığımızda, ülkemizin genel durumu iyi olmamakla birlikte, genel görünüm şu ki bu kadar karşı propaganda ve çabaya karşın Türk ulusunun Atasına olan sevgisi ve bağlılığını önlemeye kimsenin gücü yetmeyecektir.

Tüm ülkede ve yurt dışında, yurttaşlarımız yüzüncü yılı büyük bir coşkuyla kutluyorlar. Klasik kutlamaların dışına çıkıp, herkesin kendi yaratıcılığını zorlayarak şarkı/ marş bestelemekten, klip çekimine, animasyonlardan, yarışmalara kadar tüm marifetlerini sergilediklerini sosyal medyadan izliyoruz.

Samsun Valiliği bir yıl önceden 19 Mayıs 2019 haftasında, kentteki tüm otellerin rezervasyonunu kapattı. Geçmiş yıllarda kutlamalar engellendiği için, biz önce bunun, yüzüncü yılın büyük bir katılım ve coşkuyla kutlanmasının engellenmesi amacıyla yapıldığını düşündük. Fakat daha sonra otellerin, Tayyip Erdoğan’ın koruma ve mahiyeti için kapatıldığı anlaşıldı.

Bu koşullarda kutlamalara katılmak üzere Samsun’a gelmek isteyip de otel bulamayan binlerce insan, ilçelerde konaklamayı göze alıp gene geldiler. Gelenler arasında Türkiye’nin her yöresinden insanlar olduğu gibi yurtdışından gelenler bile var. Bu öyle bir coşku ki kimsenin önünde durması mümkün değil ve duramadıkları için, geçmişte ulusal bayramların kutlanmasını yasaklayanlar, kerhen de olsa, kutlamalara katıldılar…

ULUSUMUZA KUTLU OLSUN…

GÜNDEM ANALİZİ /// Süleyman Çelik : Emperyalistlerin ve Uşaklarının Sevmediği Ancak Türk Ulusunun Gönülden Sevdiği Bir İnsan


Süleyman Çelik : Emperyalistlerin ve Uşaklarının Sevmediği Ancak Türk Ulusunun Gönülden Sevdiği Bir İnsan

E-POSTA : scelik44

Birinci Dünya Savaşı başlarken, “İtilaf Devletleri” denilen karşımızdaki devletler, yani İngiltere, Fransa, Rusya, İtalya ve ABD yayımladıkları ortak bildiride şöyle dediler: “Uygar dünya bilmelidir ki amacımız, Türklerin kanlı yönetimine düşmüş halklar kurtarmak ve Avrupa uygarlığına kesinlikle yabancı olan Türkleri Küçük Asya’dan atarak, geldikleri yere (Orta Asya’ya) geri göndermektir.”

Bu amaç, düzenlemiş oldukları Haçlı Seferlerinin Türkler tarafından başarısızlığa uğratılmış olmasına bağlı, bin yıllık kinin dışa vurumudur! (100 yıl sonra, BOP’u başlatmak üzere Afganistan’a saldırı emri verirken George W. Bush’un “bu bir Haçlı seferidir” demesi, bilinç altlarında hala bu kinin durduğunu göstermektedir.)

Düşmanlarımız savaşı kazandı ve amaçlarını gerçekleştirmek için Osmanlı’ya, önce Mondros Mütarekesini, ardından da Sevr Antlaşmasını dayattılar…

Dayatmalara boyun eğen Padişah Vahdettin, başında eniştesi Damat Ferit’in bulunduğu hükümetine, “Türk’ün ölüm fermanı” olan antlaşmayı imzalattı ve Haçlılar, ülkeyi işgale başladılar…

Hristiyan azınlıklar, başlarında papazları olduğu halde, işgalcileri çiçeklerle karşıladılar. Yıllardır düşledikleri ulusal devletlerini kurmak için Türkleri taciz ederek kaçırmaya çalıştılar…

Yalnız Hristiyan azınlıklar değil, arkalarında Padişah Vahdettin veİstanbul Hükümetinin bulunduğu gayri milliciler (millici ya da ulusalcı olmayan) de İttihatçı karşıtlığı maskesi altında işgal güçleri ile işbirliği yaparak, onlardan daha çok Türk düşmanlığı yapıp ihanetlerini sergiliyorlardı…

Gayrı millicilerin başında Osmanlı modernizmine, “din elden gidiyor!” diyerek, eskiden beri sürekli karşı çıkan medrese mollaları ile tarikat ve cemaat mensubu gericiler geliyordu.

Diğer gayrı milliciler ise gericilerin tersine modernist ve Avrupa hayranı idiler. Bunlar, ya yüz yıllarca “Etrak-ı bi idrak” deyip Türk’ü aşağılayarak Osmanlı’yı yöneten devşirme çocukları ya da misyoner okullarında beyinleri yıkanmış veya Levantenlerle birlikte iş yaparak Türk’e yabancılaşmış mankurtlardı…

* * *

Tahtından başka bir şey düşünmeyen Padişah Vahdettin, İngiltere’ye yaranmak için, Avrupa hayranı gayrı millicilere “İngiliz Muhipleri Cemiyeti”ni kurdurdu ve “bizi siz yönetin” diyerek, İngiltere’nin güdümü altına girmek (manda) istedi…

Bu durum, güdümünde tutacağı Halife’yi kullanarak sömürgesi altındaki Müslümanları daha kolay kontrol edebileceğini ve İslam ülkelerini daha rahat sömürebileceğini düşünen İngiltere’nin de işine geliyordu. Bu fikrin halk arasında da taban bulması için gayrı millici gericilere “İslam Teali Cemiyeti”, bağımsız Kürdistan devleti kurdurmak vaadi ile çengel attığı bazı Kürt kanaat önderlerine de “Kürt Teali Cemiyeti” gibi sivil toplum örgütleri kurdurdu…

Ulusal kurtuluşu mümkün görmeyen, fakat sömürgeci olarak dünyada adı çok kötüye çıkmış olan İngiltere’yi de sevmeyen bazı aydınlar ise “ehven-i şer” gördükleri Amerikan güdümünü (mandasını) istiyorlardı.

Bunlara karşı, “Bağımsızlıktan yoksun bir millet uşak muamelesi görmekten kurtulamaz. Esir yaşamaktansa yok olmak daha iyidir. O halde ya İstiklal ya ölüm!“ diyen Atatürk, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkarak bağımsızlık bayrağını açtı ve kurtuluşa gidecek Milli Mücadele’yi başlattı.

Bu arada işgaller karşısında kendisini sahipsiz ve korumasız hisseden halkımız, haklarını savunmak üzere yerel Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri kurmaya ve işgale karşı direnmek üzere, Kuvayı Milliye adı verilen silahlı birlikler oluşturmaya başladı.

Başarı için önce davanın halka benimsetilerek örgütlenmek gerekiyordu. Atatürk örgütlenmeyi, yerel Müdafaa-i Hukuk cemiyetleri üzerinden yaptı. Bu örgütleri destekledi. Samsun’dan itibaren Kolordu Komutanlıkları ve valiliklere gönderdiği telgraflarla bu örgütlerin desteklenmesini, yoksa kurdurulmasını ve bunlar aracılığı ile işgalleri protesto gösterileri yapılarak halkın uyandırılmasını istedi…

Sivas Kongresi’nde yerel Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerini, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti (ARMHC) adı altında birleştirdi ve başkanlığını üstlendi. Ardından Ankara’da, gövdesini ARMHC üyelerinin oluşturduğu TBMM’ni topladı. Düzenli bir ordu ile üstüne gelen düşmanla savaşta başarı için, düzenli/ disiplinli bir orduya gerek olduğu için yerel Kuvayı Milliye güçlerini, düzenli orduya dönüştürdü. Böylece Türk ulusunun, Türkiye’deki varlığını korumaya yönelik direniş örgütü tamamlanarak Milli Mücadele’nin askeri aşaması başladı…

* * *

İngiltere kızdırılacak olursa tahtının tehlikeye düşeceğini düşünen Vahdettin, tüm gayrı millicileri arkasına alarak Milli Mücadele’yi engellemeye/ baltalamaya çalıştı. Atatürk ve arkadaşlarını “eşkıya” ilan etti, haklarında idam fermanı yayımladı. “Yunan ordusunun Halife’nin ordusu olduğu, karşı çıkanların kafir olacağı” fetvası verildi. “Mütareke Basını” adını almış İstanbul Basını ihanetin sözcülüğünü yaparken, tüm bu karalamalar broşür haline getirilerek İngiliz uçakları ile Anadolu’da halkın ve askerlerin üzerine de atılıyordu. İslam Teali ve Kürt Teali cemiyetleri aracılığı ile Anadolu’da birçok isyan çıkartılarak millici güçler arkadan vuruldu. Donanımını İngilizlerin yaptığı Kuvayı İnzibatiye adı verilen bir ordu oluşturularak, düşmanla birlikte doğrudan milli güçlere saldırtıldı. Kısaca ihanetin her türlüsü sergilendi.

Tüm bu engellemelere karşın, Türk ulusu Atatürk’ün yanında yer aldı ve yurdu işgalcilerden temizleyip Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmayı başardı…

* * *

Emperyalistler, tam “gerçekleşti” dedikleri bir anda, bin yıllık hayallerini kursaklarında bırakan Atatürk’e çok kızdılar ve onu hiç bağışlamadılar. İlk kez yenilmiş ve bu yenilgi, sömürgeleri için kötü bir örnek olmuştu. Öyle ki Hindistan bağımsızlık mücadelesinin önderi Mahatma Gandi, “Atatürk İngiltere’yi yenene kadar, ben Allah’ın İngiliz olduğunu düşünüyordum” demiştir. Ayrıca kurtuluştan sonra Aydınlanma Devrimi yaparak halkı uyandırmaya ve Ortaçağ karanlığından çıkarmaya çalışması suçunu daha da arttırdı. Çünkü aydınlanmış uluslar sömürülemez…

Emperyalistlerin işgal yıllarındaki işbirlikçileri, gayrı milliciler, günümüzde de aynen mevcut. O zamanki “muhipler”in yerini şimdi AB-D’ci liboşlar aldı. İngilizlerin “Teali”cileri, gerici ve bölücüler, daha örgütlü ve güçlü hale getirildi. Tüm AB-D ülkeleri bunların yuvalanıp örgütlenmelerine, maddi dahil, her türlü desteği veriyor. Maddi desteğin finansmanını, petrol zengini krallık ve şeyhlik/ emirliklerden sağlıyorlar. Bunlar da efendileri gibi Atatürk’ü sevmiyorlar…

Etki ajanlarına yazdırdıkları kitaplarda, açıkça Atatürk ve Kemalizm karşıtlığı yapılıyor. Örneğin, CIA ajanları Graham Fuller “Yeni Türkiye”, Samuel Huntington “Medeniyetler Çatışması” adlı kitaplarında, “Türkiye’nin Kemalizm’den ayrılıp İslamcı bir rejime geçmesi” öneriliyor. Bunlar İslam çok sevecek olsalar Müslüman olurlar. Amaçları, tüm dünyada yaptıkları gibi din yoluyla halkı uyutarak sömürmek. Bu amaçla dinci partileri destekliyor ve tüm imkanlarını kullanarak onları iktidara getiriyorlar.

Aralarında Vamık Volkan ve Can Dündar gibi Türklerin de olduğu bazı yazarlara, övüyor gibi görünerek Atatürk’ü yeren kitaplar yazdırıp algı operasyonu yapıyorlar…

Rıza Nur’a Atatürk’e hakaretler içeren yalanlarla dolu kitabı İngiliz gizli servisi yazdırmış, yayımlamak için konjonktürü beklemiş ve zamanı geldiğinde, ajanları Fesli Soytarı Kadir Mısıroğlu’na vererek yayımlatmışlardır. Baskı masraflarını Suudiler karşılamıştır.

* * *

Milli Mücadele’nin başlamasının yüzüncü yılı olan 19 Mayıs 2019’da, Atamızın deyimiyle Samsun’dan baktığımızda, ülkemizin genel durumu iyi olmamakla birlikte, genel görünüm şu ki bu kadar karşı propaganda ve çabaya karşın Türk ulusunun Atasına olan sevgisi ve bağlılığını önlemeye kimsenin gücü yetmeyecektir.

Tüm ülkede ve yurt dışında, yurttaşlarımız yüzüncü yılı büyük bir coşkuyla kutluyorlar. Klasik kutlamaların dışına çıkıp, herkesin kendi yaratıcılığını zorlayarak şarkı/ marş bestelemekten, klip çekimine, animasyonlardan, yarışmalara kadar tüm marifetlerini sergilediklerini sosyal medyadan izliyoruz.

Samsun Valiliği bir yıl önceden 19 Mayıs 2019 haftasında, kentteki tüm otellerin rezervasyonunu kapattı. Geçmiş yıllarda kutlamalar engellendiği için, biz önce bunun, yüzüncü yılın büyük bir katılım ve coşkuyla kutlanmasının engellenmesi amacıyla yapıldığını düşündük. Fakat daha sonra otellerin, Tayyip Erdoğan’ın koruma ve mahiyeti için kapatıldığı anlaşıldı.

Bu koşullarda kutlamalara katılmak üzere Samsun’a gelmek isteyip de otel bulamayan binlerce insan, ilçelerde konaklamayı göze alıp gene geldiler. Gelenler arasında Türkiye’nin her yöresinden insanlar olduğu gibi yurtdışından gelenler bile var. Bu öyle bir coşku ki kimsenin önünde durması mümkün değil ve duramadıkları için, geçmişte ulusal bayramların kutlanmasını yasaklayanlar, kerhen de olsa, kutlamalara katıldılar…

ULUSUMUZA KUTLU OLSUN…

ERMENİ SORUNU DOSYASI /// E. TUĞA. TÜRKER ERTÜRK : Ermeni Soykırımı Emperyalist Bir Yalandır


Anadolu’nun kadim halklarından olan Ermeniler 104 yıl önce emperyalizm tarafından kandırıldılar, vaatlerle aldatıldılar ve bin yıldır barış içinde birlikte yaşadıkları Türkleri ve Müslümanları arkadan vurdular ve sonrasında istenmeyen şeyler oldu. Şimdi emperyalizmden kendi pisliklerini temizlemesini, destek vermesini istiyorlar. Ermenilerin acı çektiği doğru ama bunun suçlusu Osmanlı Türkü değil. Onu gizli emellerine alet eden ve kandıran Batı’dır. Bu yüzden Ermeniler travmalı ve tarihsel gerçeklik peşinde değiller. Bu nedenle bu işten nemalanan Ermeni diasporası ve Ermenistan asla masaya oturmak, tarihi hakikatleri araştırmak ve hukuk mücadelesi içine girmek istemez. Çünkü girerlerse buradan galip çıkamayacaklarını bilirler.

Türker Ertürk ve ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU

TÜRKİYE VE DÜNYA DOSYASI /// TURGAY TÜFEKÇİOĞLU : TÜRK DÜNYASI VE ÇAĞIMIZIN ÜÇ EMPERYALİST DEVLETİ


TURGAY TÜFEKÇİOĞLU : TÜRK DÜNYASI VE ÇAĞIMIZIN ÜÇ EMPERYALİST DEVLETİ

Benim vatanımın sınırları, Edirne’den başlayıp Hakkari’de bitmez.

Benim vatanımın sınırları, Türkçe konuşulan yerde başlar, Türkçe konuşulan yerde biter.

Ömer SEYFETTİN (1884-1920)

2. Dünya Savaşı 2 Eylül 1945’de bitti. Bu savaşta 65 milyon insan öldü. ABD 2. Dünya savaşında Almanya ve Japonya’yı yenerek işgal etti. Bu devletleri işgal edip, anayasalarını yapmanın, askeri yapılanmasına sınırlama getirmenin dışında ABD askeri halen bu iki ülkede bulunmaktadır. 2.Dünya savaşı sonunda dünya hakimiyeti üzerinde üç emperyalist ülke söz sahibi olmuştu bugün de bu devletlerin hakimiyetleri sürdürülüyor. ABD, RUSYA ve ÇİN üçü de nükleer güç sahibi devletler. Ayrıca bu ülkeler asker sayısı ve silah bakımından da en güçlü olan devletlerdir. Her üç devlette 2. Dünya savaşı sonrasından bugüne kadar dünyada ekonomik, askeri, kültürel ve siyasi etkilerini artırma çabasında birbirleri ile de yarış halindeler.

ABD: 330 milyon nüfusa ve 9,834 milyon km2 toprağa sahip.

Rusya: 150 milyon nüfusa ve 17,1 milyon km2 toprağa sahip.

Çin: 1,415 milyar nüfusa ve 9,597 milyon km2 toprağa sahip.

ABD

ABD’nin Osmanlının yıkılma sürecindeki misyonerlik faaliyetlerinin etkisi Bulgar, Ermeni ve Rum azınlıkları üzerinde olmuştur.

ABD 1.Dünya savaşında Çanakkale de düşman gemilerinin savaş malzemelerini taşıyarak tarafını belli etmiş. Yunanistan’ın İzmir’i işgalinde de USS Arizona ve üç tane daha savaş gemisi ile Yunan işgal kuvvetlerine destek olmuştur.

7 Haziran 1922’de Yunan savaş gemileri Averof zırhlı kuvazörü ile ABD savaş gemileri USS Sands, USS McFarland ve USS Sturtevant Rum çetelerine yardım için Samsun ve Trabzon’u bombalamıştı

‘’1918 yılından 1923 yılına kadar Türk denizlerinde bulunan Amerikan gemileri ve bulunduğu bölgeler şunlardır:

1. USS Alden DD-211 (İstanbul- Samsun)
2. USS Arizona BB-39 (İzmir- İstanbul- Batum), (2. Dünya savaşında Pearl Harbour’da Japonların bombaladığı gemi) 185 m boyunda.
3. USS Noma SP-131(İstanbul)
4. USS Martha Washington ID-3.019 (İstanbul)
5. USS Dyer DD-84 (İzmir- İstanbul)
6. USS Du Pont DD-152 (İstanbul)
7. USS Whipple DD-217 (İstanbul)
8. USS Roper DD-147 (İstanbul- Samsun- Trabzon- Batum)
9. USS Fox DD-234 (İstanbul- Karadeniz)
10. USS Gregory DD-82 (İzmir- İstanbul- Batum)
11. USS Luce DD-99 (İzmir- İstanbul- Karadeniz)
12. USS Manley DD-74 (İzmir- İstanbul- Karadeniz)
13. USS Tattnall DD-125 (İstanbul)
14. USS Humphreys DD-236 (İstanbul- Marmara- İzmit)
15. USS Sands DD 243 (İstanbul- Samsun- Trabzon- Batum) 7 Haziran 1922 de Samsun’u bombalayan savaş gemisi.
16. USS Sturtevant DD-240 (İstanbul- Samsun- Trabzon) Amiral Gemisi 28.9.1922 de gelen 13 geminin filo komutanı.
17. USS McFarland DD-237 (İstanbul- Karadeniz) Samsun ve Trabzon’u bombalayan savaş gemilerinden.
18. USS Kane DD-235 (İstanbul)
19. USS Hatfield DD-231 (İstanbul)
20. USS Bainbridge DD-246 (İstanbul)
21. USS Gilmer DD-233 (İstanbul-Samsun-Trabzon)
22. USS Hopkins DD-249 (İstanbul)
23. USS Overton DD-246 (İstanbul)
24. USS King DD-242 (İstanbul)
25. USS Barry DD-248 (İstanbul)
26. USS Goff DD-247 (İstanbul)
27. USS Bridge AF-1 (İstanbul)’’

*Hulki Cevizoğlu, 1919’un Şifresi (Gizli ABD İşgalinin Belge ve Fotoğrafları), Ceviz Kabuğu Yayınları, 1. Baskı, Ankara, 2007”

Mine EROL, Birinci Dünya Savaşı Arifesinde Amerika’nın Türkiye’ye Karşı Tutumu, Bilgi Basımevi, Ankara, 1967.

Üsteki resimde İstanbul Boğazında Kabataş önlerinde Ağustos 1922 de ABD Savaş Gemisi USS Bainbridge (DD-246) de demir atıp Türk İstiklal Savaşının sonucunu bekleyenlerdendir. ABD’in 27 savaş gemisi ile gelip işgale verdigi desteğine rağmen İstiklal Savaşı sonucunda Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ile bütün ABD savaş gemileri çekip gitmişlerdir. Emperyalist ABD’nin Türkiye çengel atması Atatürk sonrası adım adım gerçekleşmiştir.

Yakın Tarihimiz bize göstermektedir ki 1919’da Atatürk tarafından başlatılan İstiklal Savaşının ‘’Tam Bağımsız Türkiye’’ hedefinden 10 Kasım 1938 de Atatürk’ün ölümü sonrası hızla uzaklaşılmıştır.

ABD 2. Dünya Savaşı sonrasında 1939’den itibaren Türkiye ile yaptığı ikili anlaşmalar ve NATO sayesinde Türk Dünyasının en güçlü devleti olan Türkiye üzerinde siyasi, askeri, kültürel ve ekonomik kontrol sağlamıştır.

Atatürk’ün ölümünden sonra ilk yapılan ikili anlaşma ABD’ye ayrıcalık tanıyan 1 Nisan 1939 tarihli antlaşmadır. Bu antlaşmaya göre ABD’nin sanayi mallarının Türkiye’ye girişinde %12 ile %88 gümrük indirimi sağlanmıştır. 1938 sonrası İngiltere’den 37 Milyon Sterlin, Fransa’dan 264 milyon frank, Almanya’dan 100 milyon mark borç alınmıştır.

12 Mayıs 1939 İngiltere ile, 23 Haziran 1939 Fransa ile Türkiye arasında ikili antlaşmalar yapılmıştır. Atatürk’ün ölümünden hemen sonra İngiltere ve Fransa ile yapılan bu ikili antlaşmalar ile artık Avrupa’nın nüfuz (söz geçirme) üstünlüğünün kabul edildiği Ankara radyosundan Türk Milletine tebliğ edilmiştir.

Savaş sonrası Türkiye hazinesinde 245 milyon dolarlı altın stoku varken, 27 Şubat 1945 ABD ile 10 milyon dolarlık ilk borç antlaşması yapılmıştır. Buna göre ABD’nin savaş sonrası Avrupa’da bıraktığı hurda silahlar mülkiyeti ABD’nin olmak üzere borçlanarak alınmıştır.

Bunu 1945’deki ABD ile diğer ikili antlaşmalar, 1946 İMF, 1947 Dünya Bankası, 1949 ABD ile Eğitim antlaşması, 1949 NATO’ya giriş için müracaat edilmesi takip etmiştir. 1950-1960 arası ABD ile ikili antlaşmaların yenilerinin yapılmasına devam edilmiştir. ABD emperyalizmi Türkiye’de kamuoyunca 1964 ABD Başkanı Johnson mektubuna kadar anlaşılamamıştır, 1974 Kıbrıs çıkartması sonrası ABD Emperyalizmi tehlikesi Türk kamuoyunda tüm çıplaklığı ile anlaşılır ve görünür olmuştur.

Bu konuda daha geniş bilgi için Metin AYDOGAN Bey’in 2018 İnkılap Yayınevi yayını ‘’Bitmeyen Oyun’’ kitabı ile Haydar TUNÇKANAT Bey’in ‘’İkili Anlaşmaların İçyüzü ‘’ kitabının okunmasını özellikle tavsiye ederim.

1990 larda Yugoslavya’nın parçalanması sonrasında ABD’nin Balkanlardaki Makedonya, Bulgaristan, Arnavutluk, Karadağ, Kosova, Hırvatistan ve Bosna Hersek üzerinde etkisini artmıştır. Günümüzde Türk Dünyasının batı kanadı tümüyle ABD’nin emperyalist etki alanı içindedir ve gücü son noktasına ulaşmıştır. 2014 yılında Amerikan Merkezi Haber Alma Teşkilatı CIA’nın yeniden yapılandırmasını ve organizasyonunun iyileştirmesini yapan Mc Kinsey firmasının 2018 de Türk Devletinin ekonomik konulardaki danışmanının olması nasıl düşünüldü? Düne kadar dış güç olan ABD’nin derin devletinin temelindeki bu kuruluşuna Türkiye ekonomisinin kozmik odasının teslimi nasıl düşünülebildi?

ABD Emperyalizmine karşı Türkiye için söylenecek tek bir söz vardır, ‘’Tam bağımsızlık hedefindeki Atatürk siyasetine dönmelidir’’. Aksi halde bu gidiş ne yazık ki Türk Milleti olarak şelaleye doğru gidişimizdir.

RUSYA

Ruslar tarih sahnesine 9. asırdan sonra çıkmıştır. Ruslarla Türk Dünyasının ilk teması da Kazan Hanlığına saldırmaları ile olmuştur. 1551-1552 de Rus Çarı 4. İvan’ın Kazan Hanlığını işgal için Kazanı kuşattığında, Süyüm Bike’ye destek olmayarak Rusların Kazan Hanlığını almasına göz yuman o devrin en güçlü devleti olan Kanuninin Osmanlısıydı.

Kazan Hanlığını alarak Türkistan coğrafyasının kapısını açan Rusya, 1865 de Taşkent’i,1865 de Buhara’yı,1873 de Hive’yi,1876 da Hokand’ı 1884 de Merv şehrini alarak tüm Türkistan’ı işgal etmiştir. 1916 yılına gelindiğinde Rus Çarı Rusya’daki 14-40 yaş arasındaki tüm Türk erkeklerini askere alma emri vermiştir. Ekim 1917 Sovyet ihtilalini yapan Lenin ve arkadaşları bu şartlar altındaki Türk Dünyasını bütün milletlere özgürlük vereceğiz yalanı ile desteklerini alarak Çara karşı ayaklanmada başarıya ulaşmıştır.

Türkler olarak umarım eskisi gibi ileriyi görmeme hatasına tekrar düşmeyiz. Tarihten ibret alır, tarihteki hatalarımızı tekrar yapmayız.

300 Milyonluk Türk Dünyasının en büyük nüfusu Sovyetlerin dağılması ile bağımsızlığını kazanan Türk Cumhuriyetlerinde ve Rusya içindeki özerk bölgelerde yaşamaktadır. Rusya Devletinin etkisi altında olan bu coğrafyada Rusya’nın ekonomik, askeri, kültürel ve siyasi hakimiyeti halen sürmektedir.

Atatürk Sovyetlerin en güçlü olduğu yıllarda 1933’de Sovyetlerin dağılacağı 1990’ları görerek demişti ki;

‘’Düşün bir kere… Osmanlı İmparatorluğu ne oldu? Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ne oldu? Dünyayı ürküten Almanya’dan bugün ne kaldı? Demek ki hiçbir şey sürgit değildir. Bugün Sovyet Rusya, dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakat yarın ne olacağını kimse kestiremez Tıpkı Osmanlı İmparatorluğu gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan İmparatorluğu gibi parçalanabilir. Bugün elinde tuttuğu milletler, avuçlarından kaçabilirler. Dünya yeni bir dengeye ulaşır. O zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir. Bizim, bu dostumuzun idaresinde dili bir, inancı bir, öz kardeşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız.

Milletler buna nasıl hazırlanır? Manevî köprülerini sağlam tutarak! Dil bir köprüdür; İnanç bir köprüdür, Tarih, bir köprüdür. Bugün biz bu kitlelerden dil bakımından, gelenek, görenek, tarih bakımından uzak düşmüşüz. Bizim bulunduğumuz yer mi doğru, onlarınki mi? Bunun hesabını yapmakta fayda yoktur. Onların bize yaklaşmasını bekleyemeyiz. Bizim onlara yaklaşmamız gerekir. Tarih bağı kurmamız lazım; folklor bağı kurmamız lazım… Bunları kim yapacak? Elbette biz. Nasıl yapacağız? İşte görüyorsunuz dil encümenleri, tarih encümenleri kuruluyor. Dilimizi onların diline yaklaştırmaya böylece birbirimizi daha kolay anlar hale gelmeye çalışıyoruz. Ortak bir mazi yaratmak peşindeyiz. Bunlar açıktan yapılmaz, adı konularak yapılmaz, bunlar devletlerin ve milletlerin düşünceleridir.

İşitiyorum, benim dil ile tarih ile uğraştığımı gören bazı kısa düşünceli vatandaşlar, “Paşa’nın işi yok, dille, tarihle uğraşmaya başladı” diyorlarmış… Benim işim başımdan aşkın… Ben bugün ileri bir Türkiye kurmaya ne kadar çalışıyorsam, yarının Türkiye’sinin temellerini atmaya da o kadar dikkat ediyorum. Bu yaptıklarımız hiçbir millete düşmanlık değildir. Barıştan yanayız, barıştan yana kalacağız… Ama durmadan değişen dünyada yarının muhtemel dengeleri için hazır olacağız…’’

29 Ekim 1933 Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

1933 de Atatürk’ün Sovyetlerin bir gün yıkılacağı öngörüsü 57 yıl sonra gerçekleşti. 1990 da Sovyetler tek kurşun atılmadan dağıldı. Ama Sovyetlerde yaşamakta olan kardeşlerimize sahip çıkacak olan Türkiye’deki resmi ve özel kurumların ve aydınlarının yeterli kültür birikimleri 1990 larda yoktu, hazırlıksızdılar, sonuçta bu tarihi fırsatı Türkiye değerlendiremedi. Çünkü 1938 öncesi Türk Milliyetçilerinin yönetimindeki Türkiye 1990 lara gelindi- ginde yoktu, Türk Dünyası da ilgi alanları içinde değildi.

Sovyetler döneminde Türk asıllılara yapılan vahşetin bir emsali daha tarihte görülmemişdir. 1917 Ekim ihtilali öncesi başta Lenin ve çevresi tarafından Rusya’daki Türklere özgürlük vaadi verilerek Çarlık Rusya’sına karşı Türklerin desteği alınmıştır. Lenin ve daha sonra Stalin (1924-1952) başta olmak üzere Sovyet yöneticileri Ekim İhtilali sonrası Sultan GALİYEV ve Azerbaycan Başbakanı Neriman NERİMANOV gibi yüzlerce devlet adamı Türk Siyasetçiyi öldürmüştür. Kırgız aydını Cengiz AYTMATOV’un babası Törekul AYTMATOV, 137 Kırgız aydını ile birlikte tuğla ocağında kurşuna dizilerek katledilmesi (ATA-BEYT katliamı olarak anılan) gibi cinayetlerin daha binlercesinin yaşanmış olduğu o yıllardaki nice acı olaylar Türk Milletinin hafızasından silinmez, unutulamaz.

Birde İstiklal Savaşında Sovyetlerden gelen para ve silah yardımı konusu vardır. Buhara Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Osman KOCAOĞLU tarafından Ankara hükümetine yardım için yollanan 100 milyon Timur altınının % 80 nine Lenin tarafından el konulmuştur, kalan % 10 nu Sovyet altını olarak darphanede bastırılıp Ankara hükümetine yollamış, son kalan % 10 nu karşılığında silah verilmiştir. Sovyetlerin ve Lenin’in kendiliğinden bu yardımları Türkiye’ye yapmış gibi gösterilmesi yalanın en büyüğüdür.

Stalin devri özellikle (1924-1952) de Türkler için tam bir vahşet dönemidir. Kazakistan için Stalin yönetimindeki 1930’lu yıllar açlıktan ölen milyonlarca Kazak Türkü demektir. 18 Mayıs 1944 de Kırım Türkleri 423.100 ve Ahıska Türkleri 96.400 olmak üzere toplam 519.500 kişi Stalin’in emri ile hayvan taşıma vagonlarına doldurularak Sibirya içlerine sürülmüşlerdir. Haftalarca süren tren yolculuğunda soğuk ve açlıktan binlercesi yolda ölmüştür.

Sürgünlerden kaçabilen Türkiye’ye Boraltan sınır köprüsünü geçerek Türk karakoluna sığınan küçük bir gurup Azerbaycan Türklerinin yaşadığı ise bizim tarihimizin en kara sayfasıdır. Türkiye’ye sığınan bu kardeşlerimiz ki içlerinde 7 yaşında kız çocuğu, 9 yaşında erkek çocuğu, kadınların, ihtiyar dede ve ninelerin olduğu halde Ağustos 1944 Kars Sovyet sınırındaki Kızılçakçak bölgesindeki ( Kızılçakçak 1961 de Akyaka Bucağı, 1988 de de Akkaya İlçesi adını almıştır) sınırdan Cumhurbaşkanı İnönü’nün bizzat emri ile Sovyetlere teslim edilmişlerdir. Türkiye’ye sığınan Türklerin Sovyetlere teslim edilmemesi için Reha Oğuz TÜRKKAN’ın Yalova Kaplıcalarında İsmet İNÖNÜ’YÜ ziyaret edip Türk tarihi boyunca Türk’e sığınanın hiçbir şart altında düşmana teslim edilmediğini hatırlatması da para etmemiştir. Reha Oğuz TÜRKKAN bu davranışını Türkçülük davasının 24 yaşındaki sanığı olarak Sansaryan Handa tabutlukta askıya alınarak işkence çekerek ödemiştir.

Çocuk, kadın, erkek, ihtiyar dede ve ninelerin içinde olduğu 146 kardeşlerimiz Erzurum’daki Kars Çakmak köyü yakınındaki Çakmak Tabyada 202. Piyade Alayının 8. Bölüğü tarafından teslim alınıp Sovyet sınırına götürülmüşlerdir. Kars-Kızılçakçak arası 59 km olmasına rağmen belki Ankara’dan tutukluları Sovyetlere teslim etmeyin emri gelir ümidiyle, yürüyüş 4 güne uzatılmıştır. Sınıra gelindiğinde kafiledeki kadınlar kolye, bilezik, yüzük gibi ziynetlerini Türk toprağında kalsın, düşmana yaramasın diye vatan topraklarına bırakmışlardır.

O gün askeri birlikte 202. Piyade Alayı Alay Komutanı Albay Haşim ARBAK’a bağlı, 8.bölük komutanı Yüzbaşı Necati ÖZERKAN’ın yerine gelen ve bu teslim olayını yaşayan Üsteğmen Seyfi ERKMEN’in bölüğün de piyade çavuş olarak görev yapan bugün 95 yaşında olan Gaziantep Barak Türkmen’lerinden Cerit Oğulları’ndan Bekir DOĞAN Bey olayı bizzat başından sonuna kadar yaşamıştır.

Bekir DOĞAN beyin bana anlattıklarına göre; Kafilenin teslim için götürülmeleri sırasında ‘’ Bizi siz öldürün Sovyetlere teslim etmeyin’’, ‘’Sizin silahınızda kurşununuz mu yok, bizi siz öldürün’’, ‘’Biz bu topraklarda ölmek istiyoruz bizi Sovyetlere teslim etmeyin’’ feryatları para etmemiş İsmet İNÖNÜ’nün ‘’teslim edin’’ kesin emri yerine getirilmiştir. Sınırı geçer geçmez Ağustos 1944 tarihinde askerlerimizin gözleri önünde Sovyet askerleri tarafından 146 kardeşimiz kurşuna dizilmişlerdir. Sayın Bekir DOGAN Bey olayın canlı şahidi olarak bugün yaşamaktadır. Bu konuda bir diğer araştırmacıda Iğdırlı Eşref Uzundere Beydir. Eşref Uzundere’nin’’Diucu Sınır Kapısı’’makalesinde geniş ayrıntı vardır. Bu vahşetin yaşandığı askeri birliğin komutanı Üsteğmen Seyfi ERKMEN daha sonra üzüntüsünden Kars’taki evinde beylik tabancası ile intihar etmiştir.

Bir yıl kadar sonra ne yazık ki aynı bölgede ikinci benzer vahşet yaşanmıştır:

Alman Ordularının Sovyet Orduları karşısında geri çekilmesiyle 15 bin Kafkas Türkünden oluşan Mavi Alay Avrupa içlerine doğru çekildi. Mavi Alay içindeki Kafkasyalı mülteciler Avusturya İtalya sınırındaki Oberdrauburg bölgesine bağlı Dellah kasabası ve Irschen köyü arasındaki vadideki Drau nehri boyunca çadırlara ve barakalara yerleşmişlerdi. İngiliz 8. Ordusu esir alınan bu insanları Yalta Anlaşması bahane edilerek 28 Mayıs-10 Haziran 1945 tarihleri arasında 7.000 Türk zorla Ruslar’a teslim etmiştir. Bu süreçte Sovyetlere teslim olmaktansa ölürüz diyen binlerce tutsak, Drau nehrinin azgın sularına atlayarak aileleri ile birlikte intihar etmiştir. Batı dünyası bu olayda da kayıtsız ve sessiz kalarak insan haklarına olmayan saygısını bir kez daha göstermiştir.

Binlerce ölüden sonra arda kalan 2.000 tutsak de trenle 1945’de Edirne’den Türkiye’ye getirilip Kars’taki Sovyet sınırında bulunan Kızılçakçak (Akkaya) Doğu kapısı demiryolu köprüsünde, Sovyetlere teslim edildiler. Köprüden geçerken kadınlar bilezik, kolye ve kıymetli eşyalarını Türk topraklarına atmışlardır. Kızılçakçak gölünden geçerken trenin kapılarını kırarak göle atlayıp intihar edenlerden arta kalan 407 Türk tutsak sınırın Sovyet tarafına teslim edilmiştir. 407 Türk tutuklu üç Sovyet tankı tarafından ezilerek öldürülmüşlerdir.

Bu gibi korkunç olayların yaşandığı vahşetler milletlerin hafızasından silinmez. 70 yıl süren Sovyetler dönemi sonunda Atatürk’ün Sovyetlerin bir gün gelecek yıkılacağı ön görüsü aynen 1990’da yaşandı. Sovyetler yıkılalı aradan 28 yıl geçti. 2018’de hala Türkiye’de ‘’Türk Dünyası Bakanlığımız’’ yok. Son yıllarda Arap Dünyasına gösterilen ilginin yanında gerekli yakınlık Türk Dünyasına ısrarla gösterilmemektedir. Bunun nedenini bilen var mı acaba?

Son yıllarda Rusya, Suriye’de Lazkiye bölgesine yani Hatay’ın güneyinde Tartus askeri deniz ve hava üsleri ile yerleşmiş durumda. Rusya, Çar Petro’dan beri sürdürülen sıcak denizlere inme siyasetindeki hedefine bu askeri üsleri ile ulaşmıştır. Ayrıca kadim Türk toprağı Kırım’ı kaba kuvvet kullanarak Ukrayna’dan alıp işgal etmiştir. Rusya milli hedeflerine ulaşmada Çar 1.Petro (1672-1725)-Sovyetler-Rusya hedeflerine kararlılıkla bağlılığını göstermektedir. Ermenistan’a karşı koruyucu ve kollayıcı hamiliğini Türkiye’ye ve Azerbaycan’a karşı aralıksız sürdüren Rusya’nın, bu tutumu da aynı siyasetinin devamıdır.

Çarlık Rusya’sı, Sovyetler ve Rusya ile ilişkilerimizdeki geçmişimizin özeti budur. Umarım 2018 Türkiye’si tarihten gerekli dersi almıştır.

ÇİN

Çin tarih boyu kadim Türk toprağı olan Doğu Türkistan’ı işgal etmek istemiştir.Çin’de hüküm süren Çin (Qing) Hanedanlığının (Mançuların) 1759 yılında ilk işgaline maruz kalan Doğu Türkistan 1864 yılında tekrar hürriyetine kavuşturmuştur. Takip eden yıllarda da Kaşgar merkez olmak üzere, Mehmet Yakup Han’ın idaresinde 1877 yılına kadar müstakil bir devlet olarak varlığını sürdürmüştür. Mehmet Yakup Han’ın zehirlenerek öldürülmesiyle beraber Mançular, Doğu Türkistan’ı tekrar istila etmeye başlamıştır ve 1884 yılında bölgeye Xin-jiang (yeni toprak) ismini vermiştir.

Günümüzde Çin veya Çin Halk Cumhuriyeti olarak bilinen devlet ise ancak 1949 yılından itibaren Doğu Türkistan’ı işgal etmiştir.

Son yüzyılda Türkiye olarak kültür alanında Uygur Türkeri’yle ilk temas İttihat Terakki tarafından 1914’de öğretmen olarak yollanan 6 yıl boyunca 1920 kadar öğretmenlik görevini her türlü zorluğa göğüs gererek başarıyla yapan Ahmet Kemal İLKUT ile sağlanmıştır. Ahmet Kemal İLKUT’a görevine giderken, Ziya GÖKALP kendisini ‘’bu diyarlara gönül avcılığına gidiyorsun’’ diyerek uğurlamıştır.

1931 yılında Kumul kentinde bağımsızlık mücadelesi neticesinde bölgedeki Çinlilere karşı zafer kazanılmış ve 12 Kasım 1933’de Kaşgar’da ‘’Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti ‘’ kurulmuştur. Hoca Niyazi Cumhurbaşkanı ilan edilmiştir. Dış İşleri Bakanı Kasım Can Hacının, Ankara’ya yolladığı

‘’GÖK BAYRAKTAN AL BAYRAĞA SELAM OLSUN’’ telgrafına, Atatürk hemen verdiği cevapta:

‘’AL BAYRAKTAN GÖK BAYRAĞA SELAM OLSUN’’ demiştir. Doğu Türkistan’ın Gök Bayrağının şekli ve rengi de Atatürk tarafından tasarlanmıştır.

1934’de Atatürk’ün emriyle yeni kurulan Doğu Türkistan Cumhuriyeti’ne ordu teşkilatlanmasını yapmak için AKŞEHİR askeri birliğinden 52 subay ve astsubay yollanmıştır. 1934’de Çin ve Rus askeri birliklerine karşı yapılan silahlı mücadele sonucunda sadece 2 subayımız yurda sağ olarak dönebilmiştir.

1920’de Atatürk Türkiyesi’ne Doğu Türkistan’dan öğretmen olmak üzere gelen Mehmet Ali TEVFİK (1901-1937) Doğu Türkistan’a 1933’de dönüp Uygur Türklerine okul açıp öğretmenlik yaptığı için Çin genel valisi tarafından idam edilerek 1937’de katledilmiştir.

Rus-Çin rekabetinden dolayı Uygur Türklerinin isyanına destek veren Rusya daha sonra kendi egemenliğindeki Türklere (Batı Türkistan) kötü örnek olacağı korkusuyla isyan sonrasında Çin’e destek vererek kurulan devletin yıkılmasına yardımcı olmuştur.

Mücadele devam etmiş, 1944 yılında Gulca’da Çinlilere karşı yine galip gelinmiştir. Ayaklanmayı destekleyen Rusya, Gulca’da 1944 yılı Ekim ayında Şarkî Türkistan Cumhuriyeti’nin kurulmasına yardımcı olmuştur. Gulca, Tarbagatay ve İli vilayetlerini içine alan bu cumhuriyet, bölgedeki Çin kuvvetlerini yenmiştir. Ancak Rusya bu hızlı gelişmelerden korkup bu cumhuriyetin yöneticilerini Çinliler ile anlaşmaya zorlamıştır. 1946 yılında iki hükümet arasında 11 maddelik bir metin imzalanıp birleşik hükûmet kurulmuştur. Böylece 1944’de kurulan Uygur Devleti, Rusya’nın taraf değiştirmesi neticesinde ortadan kalkmıştır.

1949’da Mao Çin’e hâkim olmuş. Eylül 1949’da Doğu Türkistan’daki Çin birliklerinin komünist Çin hükümetine bağlılıklarını bildirmeleri üzerine Çin hiçbir askeri güç kullanmadan 1.824.418 km2’lik Doğu Türkistan’ı işgal etmiştir.

1933’den beri Böke BATUR’UN ve Elishan BATUR yaptığı 7.000 km yi bulan Pamir dağlarını aşmak gibi bin bir güçlükle yapılan Türkiye topraklarına ulaşma yolunda daha sonra İsa Yusuf ALPTEKİN gibi niceleri gerçekleştirmiş ve bu yollarda sadece Elishan BATUR yanındaki 6.000 Kazak Türkü düşman tarafından katledilmiştir. Ölenlerin acı hatıraları ailelerinde ve Türk Milletinin hafızasındadır.

Ekim 1950’de de 1.221.600 km2’lik toprağı olan Tibet, Kızıl Çin tarafından işgal edilmiştir.

1949’dan başlayarak Mao’nun Kültür Devrimi ile hızını arttıran Çinlileştirme politikaları bütün hızıyla sürmektedir. Önce Uygur Türkçesi okullarda sistemli olarak adım adım eğitimden kaldırılmıştır. 1966-1976 yıllarında yaşanan KÜLTÜR DEVRİMİ en yıkıcı etkisini Uygur Türkeri’ne karşı yapmıştır. Kültür devrimi hedefinde ‘’4 KÖHNE’’ diye adlandırılan ‘’KÖHNE KÜLTÜR, KÖHNE ADET, KÖHNE ÖRF, KÖHNE DÜŞÜNCE’’yi yıkıp, yakıp ortadan kaldırma sürecinde en yıkıcı etki Uygur Türkünün üzerinde olmuştur.

Millet, ırka değil kültüre dayanır. Milletleri meydana getiren kültürel birikimdir. Mao’nun Kültür Devrimi ile yapmak istediği de milletin dayandığı dört temeli yıkmaktı. Kültürü, örfü, adetleri ve milli düşünceyi. Bunun bir uygulaması da Uygur Türkeri’nin evlerindeki el yazması kitapların köy meydanlarında topluca yakılması ile olmuştur. Uygur Türkü’nün binlerce yıllık birikimi olan kültürü, adetleri, örfü ve düşüncesi Mao’nun kültür devriminin hedefinde olmuştur. Son olarak 2017 ile başlayan toplama kamplarında uygulanan zorunlu beyin yıkama eğitimi süreci ise, Uygur Türkü’nün ortadan kaldırılışının son aşamasıdır.

2017’den itibaren Uygur Türkeri’ne uygulanan vahşiyane toplama kampları uygulaması ile Çin asimilasyonu dünyada emsali görülmedik bir boyuta ulaşmıştır.

Bugün iki milyonun üzerinde Uygur Türkü toplama kamplarında esir tutulmaktadır. Çin bu uygulamasını ‘’politik eğitim’’(beyin yıkama) veriyoruz diye açıklamaktadır. Tutukluluk süresinin bitiş tarihi belli olmayan, tek tip mahkûm elbisesi giydirilen, tek kap yemek, Uygur Türkleri içinde 80 yaşını geçmiş ninelere dahi Çin marşlarının zorla ezberletildiği bu hapishanelerde Çin zorbalığı sürmektedir. Ayrıca Uygur evlerine AKRABALAŞTIRMA adı altında tarihte hiçbir dönem görülmemiş bir uygulama ile Çinli erkekler yatıya gitmektedir. Bu arada toplama kamplarındaki ailelerin sokakta kalan anasız babasız bırakılan 500 bin Uygur çocuğu Çin yatılı yetiştirme yurtlarına yollanmıştır. Tabii eğitim dili Manderan lehçesidir.

Bu gerçekleri perdelemek adına bu toplama kamplarına Çin dostu olarak gidip orada Çin yetkililer ile kuzu çevirme yediğini ballandıra ballandıra anlatanlar Türk Milletinin belleğindedir. ‘’Ağacın Kurdu Kendinden Olur’’ sözünü haklı çıkaran Uygur Türkleri de vardır. Mesela sözde özerk Bölgenin başkanı Şöhret ZAKİR. Türk Tarihinin hainleri listesinde yerini almış bir Çin işbirlikçisidir.

Başşehir Urumçi’deki tren garı Çin yönetimince zaman zaman haftalarca kapatılarak kamplardaki tutuklu Uygurlar fazla dikkat çekmesinler diye trenlerle Çin’in iç bölgelerine nakledilmektedir.

Ölüleri yakma uygulaması İslam dininde yok iken Urumci, Kulca gibi şehirlerdeki mevcut krematoryumlara ilaveten 6 ayrı Uygur yerleşim merkezinde de yeni krematoryum yapılmaktadır. Yani Uygur Türkü’nün artık ölüleri için kendi vatan topraklarında mezarlarının olması dahi fazla görülmektedir. Toplama kamplarında ölenlerin cesetleri yakılmakta, ailelerine verilmemektedir. Bu hazırlıkların sonunda korkarım her Uygur Türkü ölüsünü gömme yerine yakma zorunda bırakılacaktır. Çin’in son iki yıldır artan şiddete uyguladığı siyaset Uygur Türkü’nü toptan yok etme işlemidir. Başta Türk Dünyası olmak üzere tüm dünya bu vahşete seyircidir.

Bugün, tüm insanlığın bu olaylara seyirci olmasının en önemli nedeni Çin bu vahşeti sadece Uygur Türkü’ne yapıyor düşüncesi olsa gerek. Başta Türk Dünyası olmak üzere tüm insanlık yakın gelecekteki asıl Çin yayılmacılığı tehlikesinin nelere mal olacağının farkında değil.

İçinde bulunduğumuz günlerde 3. Dünya savaşının ciddi ciddi tartışıldığı bir ortamdayız. 1,415 milyarlık nüfusuyla Çin bugün dünyanın en fazla nüfusa sahip ülkesi olarak pasifikte ABD ile karşı karşıyadır. Çin’de tek çocuk siyaseti sona erdirilmiştir. Tek çocuğa müsaade edildiği ortamda 1,415 milyar olan nüfusun tek çocuk yasağının kaldırılması sonrasında ne olacağını tahmin etmek zor olmasa gerek.

Sayın Nuray BAŞARAN Hanım’ın yazdığı ‘’ÇİN’İN AVUSTRALYA’YI İŞGALİ ÖNLENMELİ’’ adlı makalesi de çok dikkat çekici. Çünkü Avustralya 7,741 milyon km2 yüz ölçümü ile sadece 24.600.000 kişi barındırıyor. Pasifik’teki Avustralya önümüzdeki yıllarda 2 milyarın üzerine çıkacak nüfusuyla Çin için yayılma hedefi olabilir mi? Nuray hanım bu konuya dikkat çekiyor.

Emperyalist Çin’in en belirgin göstergesinden birisi de sahip olmak istediği uçak gemileridir. Kıta devleti olan Çin Pasifik Denizi’ndeki emelleri için ilk uçak gemisi olarak, Ukrayna’da yapılan Varyag adlı 306,5 m uzunluğundaki gemiyi satın alıp, 2001 yılında İstanbul boğazından geçirerek ülkesine götürmüştü. Türkiye, uçak gemisinin geçiş müsadesini her yıl 1 milyon Çinli turist Türkiye’ye gelecek vaadine karşılık vermişti. Ayrıca Çinliler, Varyag Uçak gemisini kumarhane gemisi yapacaklarını silahlandırmayacaklarını da bildirmişlerdi. Bugün kumarhane olacak denilen Varyag, Çin Silahlı Kuvvetleri’nin Liao-ning Hao) adlı uçak savaş gemisine çevrildi. Çin genel kurmayının Suriye olaylarında Akdeniz’de bulunma görevi verdiği Liao-ning Hao yeni görev yerine geliyor. Çin tersanelerinde yapımı süren diğer uçak gemi inşaatı da 2020’de bitirilmek üzere hızla sürüyor. Bu gelişmeler, Çin’in yayılma amaçlı savaş gücünün ne kadar arttığının göstergeleridir.

ÇİN Türk Dünyası’na nasıl bakıyor bunun en yalın ifadesi Çinli generalin makalesinde: (EK-1 de)

Liu Yazhou (19 Ekim 1952-), Çin Halk Cumhuriyeti ordusunda Tuğgeneral iken ‘’BATI BÖLGE TEORİSİ’’ makalesini 2010’da yazıp sonra da güncellemiştir. Çin Savunma Üniversitesi Rektörlüğü deyapmıştır veÇin Halk Cumhuriyeti eski Devlet Başkanı Li Xian Nian’nın damadıdır. Hava Kuvvetleri Komutanlığı da yapmış ve 2017’de Orgeneral rütbesinden emekli olmuştur.Günümüzde Çin Devleti’nin Büyük Türkistan politikasının oluşumuna yön veren danışman ve Siyasi Komiserdir.

Çinli orgeneral yazdığı makalesinde her şeyi açıkça anlatmaktadır:

“Çin’in batısı harika bir yerdir. Batı (Doğu Türkistan’ı içine alan Orta Asya coğrafyası)’ya yönelmek bizim için sadece stratejik seçenek değil, aynı zamanda ümidimiz, hatta neslimizin kaderidir.’’

‘’Orta Asya’ya gelince, bizim gözlerimiz ilk önce Rusya ve Amerika gibi rakiplerin üzerinde olacak, ancak geniş açıdan bakarsak korkarız ki en büyük rakibimiz Amerika veya Rusya değil, Türkiye’dir!’’

Çinli generalin ‘’BATI BÖLGE TEORİSİ’’ adlı makalesini iyi irdelemeliyiz, çünkü gelecek günlerde içinde oldugumuzTürk Dünyası’nı nelerin beklediğini bilmek zorundayız.

Bugün, Doğu Türkistan’da Uygur Türkeri’nin başına gelenler yarınlarda Kırgızistan ve Kazakistan’dan başlayarak tüm Türkistan coğrafyasında olabilir. Günümüzde Çin dış siyaseti Çinli generalin Türkistan için gösterdiği hedefini de içinde kapsayacak şekilde ‘’Bir Kuşak Bir Yol’’ projesi ile birlikte yürüyor olmasın? Türk aydını bütün bu olasılıkları düşünmeli ve öyle hareket etmelidir. Söz konusu Türkün Vatanının bağımsızlığıdır her konunun ve maddi menfaatin üstündedir, tartışma kabul etmez vatan birinci önceliğimizdir.

TÜRKİYE

Sonuç olarak Doğu Türkistan’dan başlayıp Balkanlar’a kadar uzanan 300 milyonluk Türk Dünyası günümüzdeki üç emperyalist ülkenin yani ABD, RUSYA ve ÇİN’İN tarihten gelen emellerinin hedefindedir, fiili olarak askeri, ekonomik, kültürel ve siyasi baskısı altındadır.

Türk Milleti’nin bugün göğüsleyeceği diş cephenin durumu budur. Bu Türk Milleti’nin tarih boyu yaşadığı kendi gerçeğidir. Tek çare bir ve güçlü olmaktır. Geçmişte yaşadığımız acıları ve verdiğimiz kayıpları bir daha yaşamamak için ders almalıyız. Dış ilişkilerde yapılan hataların bedeli çok ağır toprak ve egemenlik kaybına sebep olabilir.

İç cephede son yıllarda yaşanan durumun özeti ise, 2. Cumhuriyeti kurma adı altında asıl hedeflerinin ‘’İSLAM FEDERE DEVLETİ’’NE ulaşmak olanlar vardır. Bu güçler hedeflerine ulaşmak için her türlü mücadeleyi vermekteyken. Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin sahiplerinin büyük bir kısmı ise Top ve Pop ile meşgüller.

Tarih boyunca adım adım gelişen millet yapımızdan geriye giderek ümmet yapılanmasına geçme hayalinde olanlar var. Milletten ümmet yapısına geçme isteği millet yapısını yıkacak olan en can alıcı noktadır. Bu gibilerin iç ve dış işbirlikçileri de var, hem içerde hem de dışarda yalnız da değiller. İşbirlikçileri öncelikle etnik milliyetçilik yanlılarıdır, kendilerini Türk Milleti’nden sayamayan ayırımcılardır, içine düştükleri iflah olmaz kültür bunalımından kurtulamayan batı kültürü esirleridir. Hristiyan, Yunan ve Roma kültürü temelinde kurulması hayal edilen Avrupa Birleşik Devletleri oluşumu içinde gönüllü erimeye hazır olanlardır. Hepsinin ortak hedefinde olan Türkiye Cumhuriyeti’dir.

Türkiye Cumhuriyeti için İstiklal Savaşı öncesi şartları oluşuyor. O halde Türk Milleti yeniden kendine yakışanı yapmalıdır. Ona yakışan da dış siyasette

‘’NE ABD NE RUSYA NE ÇİN, HER ŞEY MİLLİYETÇİ TÜRKİYE İÇİN’’ demek olmalıdır.

İç cephede ise; Ömer SEYFETTİN’in 1914’de İstanbul’da yayınladığı Türklük Mefkûresi (Ülküsü) makalesinde önemle belirttiği gibi İsmail GASPIRALI Bey’in:

‘’DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK…

SONRA SİBİRYA VE ALTAY ETEKLERİ…

SONRA PAMİR…’’

Demek temel hedefi olmalıdır. Çünkü rahmetli fikir adamı Durmuş HOCAOĞLU’NUN tespiti olan ‘’Anadolu Türkler için ya ikinci Ergenekon ya da ikinci Endülüs olacak’’ sözü her geçen gün ve her olay sonrası giderek ağırlık kazanmaktadır.

Saygılarımla

TURGAY TÜFEKÇİOĞLU

E-POSTA : Turgayt

EMPERYALİZM DOSYASI : Dünyada Emperyalist Rekabetten Kaynaklanan Kaos, Olasılıklar ve Direniş


Dünyada Emperyalist Rekabetten Kaynaklanan Kaos, Olasılıklar ve Direniş

Egemenler cephesinde rekabet; belirsizlik, öngörülemezlik ve anlık hamleler, ilişkilerin geleceğini belirlemeyi sürdürüyor.

2008’den beri içine girilen kriz bizzat sermayenin önündeki asıl engelin sermaye olduğunu bir kez daha teyit ediyor. Sıkı para politikaları mali disiplin vs. gibi pansuman tedaviler süreci biraz daha öteleyerek derinleştirmekten başka bir işe yaramıyor. Kar oranlarının düşmesi sürecinde yavaşlatıcı karşıt etkenlerinde sorunu çözmemesi üzerine aşırı üretim, eksik tüketim, sektörler arası orantısızlık gibi birincil sürece bağlı ikincil kriz görüngüleri de ortaya çıkıyor. Krize çözüm bulunamaması rekabeti şiddetlendiriyor. Diplomatik, ticaret savaşları ve askeri çatışmalar giderek daha açıktan ve doğrudan muhataplarını içine alarak iç içe geçiyor. Rusya’ya yönelik diplomatik saldırı, ABD’nin Çin’e ticaret savaşı ilan etmesi, Suriye’de bir Rus paralı asker birliğine yönelik ABD saldırısı, İsrail’in Suriye’deki İran hedeflerine saldırıları ve Suriye’nin çok uzun süreden beri ilk kez bir İsrail uçağını düşürmesi bu sürecin ilk görüngüleridir.

Asya pasifik ve Ön Asya bloklarının konumlanışı, güçlerin yığılması ile iki temel çatışma alanı olarak beliriyor. Afrika bu iki çatışma alanına eklemlenerek, kaynaklar üzerindeki rekabet açısından belirleyici üçüncü bir çatışma alanı olarak giderek daha çok öne çıkıyor.

Asya-Pasifikte iki Kore arasında başlayan barış görüşmeleri protokole bağlanarak yarımadanın nükleer silahlardan arındırılmasını öngörmektedir. Güney Kore Devlet Başkanı Moon’un “Barış ödülünü Trump alsın, bizim barışa ihtiyacımız var” açıklaması Güneyde birleşme yanlısı güçlü eğilimi yansıtmaktadır. Rusya’nın Trans-Sibirya’yı Pasifiğe bağlama, Çin’in ABD askeri varlığını azaltma ve Tek yol tek kuşak projesi yarımadada barışı zorunlu kılıyor.

Emperyalist kapitalist bloklar arasındaki rekabet ticaret savaşları ve askeri çatışmalar çatlakların oluşması ve büyümesinin de önünü açıyor. Nasıl NATO ve Rusya’nın Ukrayna’daki rekabeti ve savaşı Donbas ve Lugank’ın, NATO ve Rusya’nın, Suriye’deki savaşı Rojava’nın önünü açmışsa önümüzdeki süreçte yeni devrimci adımların filizlenmesine uygun koşullar yaratmaya devam edecektir.

Latin Amerika’nın en büyük ekonomisi ve ülkesi Brezilya’da sosyal demokrasinin mülkiyet ilişkilerine dokunmadan sosyal programlar uygulamasını bile kaldıramayan, uluslararası ve yerel sermaye çevreleri topyekün saldırıya geçtiler. Temer darbesini, Lula’nın hapsedilmesi ile seçime girmesinin engellenmesi süreciyle şekillenen parlamenter darbe süreci ve askeri darbe tehdidi izledi. Brezilya sosyalist devrimci hareketi Brezilya Halk Cephesi ve Korkusuzlar Cephesi iki geniş örgütlenme oluştursalar da, sosyalist devrimci hareket geçmişten gelen ve bugünün gerçekliğinde devrimci hareketin ayağına dolanan siyasal ayrımların birbirlerine yönelik tutumlarından dolayı, nitelikli bir direniş hattı oluşturmakta zorluk çekiyor. MST, MTST gibi tabandan gelen sosyal hareketler siyasal zemini zorlamalarına karşın etkin bir direniş hattı oluşturmakta zorluk çekiyorlar. PSOL militanı ve ardından olayın tanığının öldürülmesi Brezilya solu üzerinde şok etkisi yarattı.

Keza Kolombiya’da FARC’la imzalan barış sürecinin geldiği yer Emperyalistler ve Kolombiya oligarşisinin sürece tamamıyla şiddet eksenli tasfiye olarak baktığını göstermektedir. ELN çift taraflı ateşkes ve sosyal meselelerin müzakere edilmeleri konusunda ısrarını sürdürmekte, barış anlaşması sonrası ABD’nin talebi ile tutuklanan FARC liderine atıfta bulunarak anlaşma olursa, anlaşma sonrasında hiç bir üyelerinin ABD’ye teslim edilmemesi gerektiği konusunda garanti istemektedir.

Venezuela son derece yıkıcı bir hal alan ambargo, sabotaj ve fiili olarak yaratılan karaborsa ile bugüne kadar yapılan mücadele yöntemlerinin yetersizliğini görerek farklı politikalarla süreçten çıkmaya çalışmaktadır.

Nikaragua’da emeklilik yasa tasarısının işverenlere yüklediği sorumlulukları kaldırmak istemeyen işveren örgütleri ve sağ Venezuela’da uygulanan sokak gösterileri ve şiddet dalgasına yönelerek, 80’ler deki istikrarsızlaştırma hamlesi olan Kontra saldırılarını hatırlatıyor. Nikaragua’daki son yaşananlar sermaye çevrelerinin en ufak bir sosyal-demokrat talebe dahi tahammülü olmadığını, merkez sol politikalarının tarihsel sınırına ulaştığını net bir biçimde gösteriyor.

Asya’da, Hindistan’da HKP (Maoist) direnişi farklı eyaletlere yaymaya başladı. Geniş köylü kitlelerinde yıllardan beri yaşanan intihar olaylarından sonra direniş eğilimi güç kazanmaya başladı. Hindistan işçi sınıfının kentlerdeki mücadelesi de ivme kazanıyor.

Nepal’de ise son yıllarda farklı bir gelişme yaşandı. 2006’da yasal sürece giren ilk seçimlerde çoğunluğu alan NKP (Maoist) yaşadığı bir dizi tartışma sonucu 3 büyük ayrılma yaşayarak oldukça güç kaybetti. Ana gövdeyi oluşturan Nepal Birleşik Komünist Partisi-Maoist Merkez, Nepal Komünist Partisi Birleşik Marksist Leninist ile önce seçim ittifakı yaptı. İki parti Nepal tarihinin en yüksek oy oranı ile seçimleri kazandılar ve şimdide 8 temel nokta üzerinden Nepal Komünist Partisi altında birleşme kararı aldılar.

Filipinler’de Duterte rejiminin mizansen kitlesel teslim olma gösterilerine karşı FKP-YHO ülke çapında sıkıyönetime karşı silahlı direniş temelinde bütün kitlesel örgütlenme ve direniş yöntemlerini kullanarak mücadeleyi sürdürmektedir. Hükümetin barış görüşmelerine yeniden başlama çağrılarına ise bütün devrimci tutsaklar serbest bırakılmadan, sosyo-ekonomik reform başlığı müzakere edilmeden barış görüşmelerine oturmayacağının kamuoyuna ilan etti.

Afrika’da, Nijerya’da hükümet, Nijer Delta bölgesindeki direnişle anlaşma çabalarını sürdürürken gelinen noktada sözlerin tutulması ve bölge kaynaklarının bölge halkı için kullanılması gerektiğinin altını bir kez daha çizdiler. Şemsiye örgüt olan Nijer Deltası İntikamcıları, onlardan ayrılan Yenilenmiş Nijer Deltası İntikamcıları ve şiddet kullanmayan diğer organizasyonlar hükümet üzerindeki baskıları artırmaktadırlar. Güney Afrika’da sınıf mücadelesi giderek daha belirginleşmekte, toprak sorunu sistemi sarsmaktadır. Siyah mücadelesine vurgu yapan Ekonomik Özgürlük Savaşçıları (EFF) ve Güney Afrika Sendikalar Konfederasyonu (COSATU)’dan ayrılan sendikalar, Güney Afrika Sendikalar Federasyonu (SAFTU)’yu kurdular. SAFTU’yu kuran militanlar yeni bir Marksist-Leninist işçi partisi kurma çabalarını yoğunlaştırmış durumdalar. SAFTU’nun önderliğinde yapılan asgari ücret eylemleri ve 1 Mayıs gösterilerinde siyah halkın sömürüden kurtuluşunun mücadele ile olacağının emareleri giderek netleşmektedir.

Ön Asya’da Filistin ve Kürt halkının temel talepleri çözülmediği sürece bölgeye istikrarın gelmesinin mümkün olmadığı bir kez daha teyit edildi. Kürt ve Filistin Ulusal Hareketleri bölgedeki mücadelenin temelini oluşturmaya devam etmektedirler. 3. İntifada’nın çok olasılık olmadığına dair analizlerin her yeri kapladığı bir anda Filistin Halkı tarihi bir adım atarak iki ay sürecek olan toprak günü ve Büyük Geri Dönüş Yürüyüşünü başlattı. Kürt Ulusal Hareketi iki emperyalist blok arasındaki rekabetin altında ezilmektense Afrin’den çekilerek Suriye savaşında yeni bir pozisyon aldı. Ardından Şengal’de oluşturulan milis güçlerin dağıtılmaması şartı ile yapılan anlaşmayla bölgeden çekildi. Bölge yerel milisler ve Irak Ordusu’na bırakıldı.

Yeryüzünün bütün parçalarında emperyalist rekabet, ticaret savaşları ve askeri çatışmalara dönüşürken devrim ve karşı-devrim arasındaki mücadele sertleşerek yeni döneme uygun biçimler almaktadır.

Dünya genelinde egemenler cephesinde faşist hareketler ve hükümetler, OHAL, sıkıyönetim ve askeri darbeler öncelikli seçenek haline gelmektedir. Yaşanılan ülkenin somut koşulları hangisinin uygulanabilir olduğunu ortaya koymaktadır. Fransa’da süreklileşmiş OHAL, Brezilya’da parlamenter darbe, Venezuela’da şiddete-sabotaja dayalı sokak gösterileri, Ukrayna’da faşist partinin hükümet ortağı olması bu sürecin somut örnekleridir.

İşçi-emekçi saflarında dağınıklık hala belirgin özellik olmayı sürdürürken direniş giderek daha kalıcı ve mevcut düzeni zorlayıcı örgütlenme ve mücadele biçimleri üzerine yoğunlaşmaya başladı.

Haber: isyandan.org

DUYURU /// E. TUĞA. TÜRKER ERTÜRK : Ermeni Soykırımı Emperyalist Bir Yalandır !


Anadolu’nun kadim halklarından olan Ermeniler 103 yıl önce emperyalizm tarafından kandırıldılar, vaatlerle aldatıldılar ve bin yıldır barış içinde birlikte yaşadıkları Türkleri ve Müslümanları arkadan vurdular ve sonrasında istenmeyen şeyler oldu.

Ermenilerin acı çektiği doğru ama bunun suçlusu Osmanlı Türkü değil. Onu gizli emellerine alet eden ve kandıran Batı’dır. Şimdi Ermeniler emperyalizmden pisliklerini temizlemesini, destek vermesini istiyor. Bu yüzden Ermeniler travmalı ve tarihsel gerçeklik peşinde değiller. Bu nedenle bu işten nemalanan Ermeni diasporası ve Ermenistan asla masaya oturmak, tarihi hakikatleri araştırmak ve hukuk mücadelesi içine girmek istemez. Çünkü girerse buradan galip çıkamayacağını bilir.

Emperyalist bir yalan olan Ermeni soykırımının tanınması 3T’nin ilk aşamasıdır. Sonraki safhalar ise tazminat ve toprak talebi olacaktır. Daha önce de bu yalanın savunucularına karşı kullandığım sözlerimi yineliyorum. Sizinkileri bilemem ama bizim atalarımız soykırım gibi bir şerefsizlik yapmadı!

Türker Ertürk