HAVACILIK DOSYASI /// Ercan Caner : Hava Kuvvetleri Komutanlığı “Kardeş Kuruluşu” Türk Hava Kurumu’na Neden Sahip Çıkmıyor ??


Ercan Caner : Hava Kuvvetleri Komutanlığı “Kardeş Kuruluşu” Türk Hava Kurumu’na Neden Sahip Çıkmıyor ??

E-POSTA : ercancaner

Elektrik ve Elektronik Mühendisliğinin yanı sıra, uçak ve helikopter lisanslarına sahiptir. Türkiye Hava Sahası Yönetimi alanında doktora tez çalışmalarını sürdüren Caner’in İnsansız Hava Araçları (2014) ve Taarruz Helikopterleri (2015) konulu makaleleri yayımlanmıştır. 36 yılı kapsayan TSK, BM ve NATO deneyimlerine sahiptir.

02 Eylül 2019

Son duası mı okundu?

Sanki Türk Hava Kurumu’nun “Son duası” o zaman okunmuş gibi!..

Müyesser Yıldız, ODATV, 01 Eylül 2019

Bizzat Atatürk tarafından kurulan, ancak özellikle “FETÖ”nün iktidar ortağı olduğu dönemden itibaren çürütülen ve yolsuzluk batağına sokulan Türk Hava Kurumu’nun akıbeti yavaş yavaş netleşti.

Kurumun yeni yönetimi işbaşına geleli daha bir yıl olmadı, ama on yılların faturası adeta sistematik bir şekilde onlara kesilmeye başlandı.

Geçen yıl 13 Ekim’de yapılan 45’inci Olağan Genel Kurul’da mevcut başkan emekli Hava Pilot Tuğgeneral Kürşat Atılgan’ın devam etmesi bekleniyordu. Ancak Genel Kurula birkaç gün kala sürpriz bir şekilde Balyoz kumpası mağdurlarından emekli Tümgeneral Ahmet Bertan Nogaylaroğlu’nun adaylığına karar verildi.

Kurum gerçekten çok zor durumdaydı. Kulislerde, AKP’ye yakın bir isim olduğu, iktidarla koordineli çalışarak, işleri düzeltebileceği düşüncesiyle Nogaylaroğlu’nun tercih edildiği konuşuluyordu.

Nitekim Genel Kurul’dan bir gün önce Nogaylaroğlu’nun adaylığını duyururken, gündemdeki iddiaları da aktarmıştık. Bir kesime göre, Türk Hava Kurumu’nda yeniden “FETÖ”cülük ve yolsuzluk tartışmalarının başlaması Hava Kuvvetleri Komutanlığı’nda rahatsızlık yaratmış, bunun üzerine yeni bir isim arayışı gündeme gelmişti. Bir başka kesime göre ise bizzat mevcut Başkan Kürşat Atılgan, Hava Kuvvetleri Komutanı Hasan Küçükakyüz ve Genelkurmay yetkilileriyle görüşerek, Nogaylaroğlu’nu önermişti.

İlginçtir, bu haberimiz hem Atılgan, hem Nogaylaroğlu’nun tepkisine yol açmıştı.

Son birkaç ayda Türk Hava Kurumu üzerinde yaşanan tartışmalar sırasında Atılgan ve Nogaylaroğlu’nun karşı karşıya geldiğini, birbirleri hakkında suç duyurusunda bulunduğunu gördük.

-Hükümet Neden İzledi?-

Sadede gelirsek; Olan biteni başından beri izleyip, haberleştiren Cumhuriyet’ten Tuncay Mollaveisoğlu bugünkü yazısında, “Türk Hava Kurumu’nun içi boşaltılırken, hükümet neden izledi?” diye çok haklı bir soru sormuş.

Raporların sümen altı edildiğini, yolsuzluk ve usulsüzlük belgeleri Erdoğan’a iletildiği halde harekete geçilmediğini, birçok şirket ve banka borç yapılandırılması ile kurtarılırken, THK’nın borç yapılandırma kapsamına alınmadığını, özetle adeta kurumun batışının izlendiğini vurgulamış.

Ya İktidar medyasında esen/estirilen hava?!.. Yolsuzlukları Savcılıklara bildiren yeni yönetim, ancak suçlanan onlar. Sanki tüm bunlar 10 ayda olmuş, bitmiş gibi!..

Bir de Türk Hava Kurumu’nun sözleşme imzaladığı Avukat Haluk Pekşen’in CHP eski milletvekili olması konusu var ki!.. Buradan yüklenip, “THK, CHP’nin arka bahçesi oldu” iddiasında bulunuyorlar.

Eski Başkan Kürşat Atılgan da bir dönem MHP milletvekilliği yapmıştı. Üstelik Bahçeli’nin hemşehrisi. Niye o zaman kimsenin aklına, “THK, MHP’nin arka bahçesi mi?” diye sormak gelmedi ki?

-Şimdi AKP’nin “Arka Bahçesi” mi Oluyor?-

Kurumun Haluk Pekşen’den önceki Avukatının AKP’li bir isim olduğu ve 2 sayfalık tek bir mütalaa için 200 bin lira ödendiğinin öne sürüldüğünü belirtip, son gelişmeyi aktaralım.

Kulislere bomba gibi düşen iddiaya göre, 31 Temmuz itibarıyla THK ile sözleşmesini bitiren Pekşen’in yerine, AKP’nin çeşitli kademelerinde görev yaptıktan sonra milletvekili aday adayı olan ve halen de Genel Merkez’de Başkan Yardımcısı konumunda olan bir avukatla sözleşme imzalanmış.

Ne zaman mı?

Erdoğan’ın Salı günkü Rusya ziyaretinden dönerken, yaptığı şu açıklamanın hemen ardından:

“Şu anda bir olay daha çıktı ortaya; Türk Hava Kurumu meselesi. Türk Hava Kurumu’nun arkasında kim var? CHP’li milletvekili. Onun arkasında CHP. Bunu savunuyorlar ve ‘Bakanlık neden Türk Hava Kurumu ile çalışmıyor?’ diyorlar. Yahu bu adam zaten mezarlığa dönüştürmüş Türk Hava Kurumu’nu. Oradaki uçakların motorları, pervaneleri yok. Yani rezillik diz boyu. Şimdi büyük ihtimalle şurada birkaç gün içerisinde orayı da masaya yatıracağız. Yani bu Türk Hava Kurumu ile bir yere varamayız.”

Doğruysa, şimdi de “Türk Hava Kurumu AKP’nin arka bahçesi mi oluyor?” diye sormak gerekmez mi?

Toparlarsak;

On yılların sorunu bir kalemde 10 aylık bir yönetime kesildi…

Kurumu kurtarıp, ayağa kaldırmaya yönelik tüm talepler geri çevrildi…

İktidar medyasında, “THK kapatılmalı” sesleri yükseldi…

Ve Atatürk’ün kurduğu 94 yıllık bir kurum daha kapatılma veya kayyıma devredilme noktasına geldi…

-Hava Kuvvetleri Komutanı: Biz Belirledik-

İlginç olan da tüm bunlar yaşanırken, başta Hava Kuvvetleri Komutanlığı olmak üzere TSK ve MSB’nin sessiz kalması!..

“Ne âlâka” diyenler olabilir.

Yazının başında Nogaylaroğlu’nun Başkan adaylığına, Hava Kuvvetleri Komutanı ve Genelkurmay’ın karar verdiğini belirtmiştik.

İnanmayanlar için Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Hasan Küçükakyüz’ün geçen yılki Genel Kurul’da yaptığı konuşmanın şu ilk bölümünü aktaralım:

“Öncelikle 45’inci olağan büyük genel kurulda bulunmaktan duyduğum memnuniyeti arz etmek istiyorum ve sizlerle beraber olduğumdan dolayı hakikaten mutluluk duyuyorum ve hepinize saygı ve sevgiler sunuyorum. Öyle uzun uzun bir konuşma konusu düşünmedim. Ben öncelikle Ulu Önder Atatürk’ün 1925 yılında kurup, bize bıraktığı bu güzide kurumu Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ayrılmaz bir parçası olan Türk Hava Kuvvetleri ile kardeş kuruluş olduğu hususunu hepinizin bildiği gibi yine aynı şekilde tekrar ediyorum. Dün olduğu gibi bugün ve yarın da aynı şekilde kol kola olacağımızdan hiç kimsenin şüphesi olmasın. Bu vesileyle öncelikle Sayın Genel Başkanıma, yönetim kurulu ve delegasyona, hepinize üç yıldır yapmış olduğu hizmetlerden dolayı gerçekten çok teşekkürlerimi ve saygılarımı sunuyorum, sağ olun var olun. Aynı hizmetleri bundan sonra da diğer konularda yardımcı olacak şekilde sürdüreceğinize eminim. Sayın Genel Başkanımızla yapmış olduğumuz istişare sonucunda kendisinin bana söyledikleri, ‘Ben yoruldum. Beni lütfen değiştirmek için elinizden geleni yapar mısınız?’. Biz de onunla beraber aynı yola çıkarak, yeni bir genel başkan adayı sunduk. O da sizlerin takdirlerinedir.”

-Komutanın Anlamlı Fıkrası-

Orgeneral Küçükakyüz’ün konuşmasının son bölümü daha da dikkat çekiciydi. Genel Kurul’daki gerginliği azaltmak için bir fıkra anlattı.

Küçükakyüz’ün, hem Türk Hava Kurumu’nun anlam ve önemi, hem de ortam açısından o zaman hiçbir anlam veremediğim fıkrası şuydu:

“Temel kahvede oturuyor, tabi hem kumar oynuyor hem de içki içiyor. Akşam oluyor, kumarda parayı kaybetmiş, içkiden de sarhoş olmuş. Kalkmış evinin yolunu tutmuş. İçinde bir pişmanlık, ‘Kumar oynadık parayı kaybettik. İçki içtik sarhoş olduk, hem de günaha girdik’. O sırada da mezarlığın yanından geçiyor. ‘Yahu bari ben bu mezarlıkta bir dua okuyayım da bir sevaba gireyim’. Dönüyor mezarlığa, kaldırıyor ellerini, efendim bir dakika, iki dakika, tık yok. Bakıyor olacak gibi değil, ‘Hepinize iyi akşamlar, bol şanslar diliyorum’. Ben de tüm kurula ve hepinize bol şanslar dilerim. Saygı ve sevgiler sunuyorum.”

Sanki Türk Hava Kurumu’nun “Son duası” o zaman okunmuş gibi!..

Ancak bizlere düşen, Atatürk’ün kurduğu bu tarihi kuruma “Bol şanslar” dilemek yerine, kurtarılması, yaşatılması ve eski misyonuna kavuşması için canla başla sahip çıkmak olmalı, değil mi?!..

LİNK : https://odatv.com/son-duasi-mi-okundu-01091950.html

AMERİKA DOSYASI : Kuruluş Öncesinden Günümüze Teksas’ın Mücadele İçinde Geçen Enteresan Tarihi


Kuruluş Öncesinden Günümüze Teksas’ın Mücadele İçinde Geçen Enteresan Tarihi

Bizde "Teksas mı burası?" deyimine konu olan, ABD’nin onlarca filme ilham olmuş ilginç eyaleti Teksas’ın, birden fazla ülkenin müdahil olduğu çetin bir tarihi var. Sözlük yazarı "guru", detaylı bir şekilde eğiliyor konuya.

bildiğiniz gibi texas’ın ilk yerleşik halkı amerikan yerlileri. bunlar apache, caddo, comanche, kiowa, cherokee, coushatta, kıckapoo, wichita diye gidiyor.

1519’da ilk avrupa’lılar olan ispanyollar bölgeye varıyorlar ve daha sonra nueva españa yani "yeni ispanya" olarak adlandırılacak olan koloniyi kuruyorlar. merkezi mexico city olan bu koloninin büyüklüğü günümüzdeki texas ile sınırlı değil, neredeyse abd’nin tamamını kapsayacak bir yüzölçümüne sahip ve güneyde güney amerika kıtasına kadar iniyor. bu koloni daha sonra yıllar içerisinde diğer avrupalıların da kıtaya gelmesi ile birlikte savaşlar (özellikle fransa ile) ve bağımsızlık ilanları ile parçalanacak ve meksika’ya evrilecek.

Yeni İspanya’nın ilk haritalarından biri.

ispanyolların sömürgeleştirdiği bu topraklarda yaşayan amerikan yerli uluslarından biri de pueblo’lar. pueblo halkının özelliği amerikan yerlilerinde pek rastlanmayan bir şekilde, çadırlar yerine adobe kullanılarak yapılmış çok katlı ve içerisinde odaları bulunan binalarda yaşamaları. ayrıca diğer yerlilere göre daha gelişmiş tarım teknikleri kullanıyorlar. pueblo’da ispanyolların bu halka verdiği isim zira "pueblos" ispanyolca "kasabalar" demek. aslında ispanyolların pueblo halkı diye tek bir isim altında topladığı bu halk beş farklı halktan oluşuyor ve kendilerine doğal olarak pueblos demiyorlar. kendi dillerindeki isimleri hopi, taos, jimez, zuni ve tigua.

tabii bu halktan durduk yere uzun uzun bahsetmedik. bu halkın texas’ın kurulmasındaki önemi 1620’de santa fe de nuevo méxico’da (günümüzde abd’nin new mexico eyaleti) ispanyollara karşı ayaklanmaları ve 400’e yakın ispanyolu öldürmeleri, geri kalan 2000 tanesini ise günümüzde el paso, texas şehrinin olduğu bölgeye sürmeleri. sürülen ispanyollar bu şehri kuruyorlar ve bu şehir, günümüzdeki texas topraklarında kurulan ilk ispanyol sehri oluyor. bu olaydan 12 sene sonra ispanyollar geri dönüp, pueblos katliamını yapacak ve şehirlerini tekrar ele geçirecekler fakat konumuz bu değil, dönelim texas’a.

bu arada yıl 1625 oluyor. günümüzde corpus christi şehri yakınlarına fransızlar gelip bir koloni kuruyorlar. maksat ispanyollara kıllık olsun. yok yok aslında öyle değil. aslında missisippi nehrine gitmeye çalışırlarken kaybolup orada bir kale kurmaya karar veriyorlar (fort saint louis). bu şanssız koloni kuzeye illinois’e ulaşmaya çalışıyor ve bu şanssız yolculuk boyunca katliamlar, hastalıklar, isyanlarla boğuşuyor ve illinois’a ulaşamadan hepsi öldürülüyorlar.

Bir Kanada gazetesinde yayınlanan bir St. Louis tasviri.

bu arada fransızların bölgeye geldiğini öğrenen ispanyollar onları aramaya başlıyor çünkü kendilerine tehdit olarak görüyorlar. bu sayede bölgede yayılmaları hızlanıyor. bir süre sonra fransızların terkettiği kaleyi ve topları buluyorlar. topları yakıp, kaleyi gömüyorlar. daha sonra "lan biz bayağı salağız galiba, topu gömüp kaleyi niye yakmadık ki ? saatlerdir uğraşıyoruz" diyorlar. neyse, kale ve toplar ortadan kalkınca kalıntılar üzerine binalar dikiyorlar ve fransızların bıraktığı o kalıntılar 1990’li yıllara kadar toprağın altında kalıyor.

öte yandan kurdukları bu kale daha sonra fransızlar’ın bu topraklar üzerinde hak iddia etmesi için dayanak oluşturuyor.

bundan sonraki bir asır ispanyolların, bölgenin hemen komşusu olan fransız bölgesi louisiana’nın oluşturduğu tehdite karşı ha babam şehir kurması ile geçiyor.

yıllar 1821’i gösterdiğinde meksika ispanya’ya karşı isyan bayrağı açıp, bağımsızlık ilan ediyor. tabii ki o yıllardaki meksika sınırları günümüzdeki meksika’dan çok farklı (çok çok daha büyük). günümüzdeki texas da meksika’nın bir parçası.

1821 zaferi sonrası Meksika kutlamalarını tasvir eden bir resim.

bu arada on üç koloni ayaklanmış ve ingiltere’den bağımsızlığını alıp abd’yi kurmuşlar. meksika hükümeti ülkeyi güçlendirmek ve nüfusu arttırmak için bir göçmen programı başlatıyor ve kuzeyden amerikalıların ülkeye gelmesine izin veriyor. 1819 ekonomik krizi’nden dolayı fakirlikten sürünen amerikalılar için meksikaya yerleşmek çok cazip geliyor çünkü meksika hükümeti bu insanlara toprak veriyor. bu ingilizce konuşan, çoğunluğu protestan göçmenlere anglos deniyor ve 1834 yılına geldiğimizde ülkede 8 bin ispanyol/amerikan yerlisi kökenli meksikalıya karşın 30bin anglos yaşıyor.

bu sırada meksika hükümetinde "antonio de padua maría severino lópez de santa anna y pérez de lebrón " gücü eline geçiriyor. insanlar "ona ne kadar da uzun isimli bir adam" diye hayran olup bunu başa getiriyorlar herhalde. kendisi batının napoleon’u unvanına sahip olan antonio abimiz, giderek sağa çekmeye başlıyor. ülkeyi baskıcı, aşırı sağ, askeri bir hale sokuyor. böyle otoriter bir manyağın dikkatini "azınlıklar" çekiyor tabii. "lan daha ülkeyi yeni kurdunuz, ne ara azınlık problemi yarattınız ?" uyarılarına aldırmadan yaverine "bu anglos’lara çok fena gıcık oluyorum" diyor ve sorunu çözmek için kendince bir çözüm buluyor.

Antonio López de Santa Anna

diyor ki [yaverine] "yahu yaver senin adın ne ?" adamcağız da "efendim benim adım yaver değil, tutturduğunuz bi yaver de yaver… daver benim adım diyor". antonio bu konuya fazla takılmıyor, "tamam uzatma" deyip devam ediyor.

"arkadaş bu tejas [evet tejas, texsas’ın orjinal ispanyolca ismi tejas] bir eyalet değil mi ? bu eyaletde de lanet olası anglos çoğunluk değil mi ? bu adamlar ülkede azınlıkken eyalette nasıl çoğunluk olabilir, hayatta izin vermem" diyor ve tejas eyaletini ispanyol kökenli meksikalıların harman yeri olan coahuıla eyaleti ile birleştirip coahuila y tejas adında saçmasapan bir eyalet olarak ilan ederek gerrymandering’in tohumlarını atıyor.

aslında antonio oğlan, kuzeydeki abd’nin meksika’nın bir parçası olan teksas’ta hak iddia ederek ele geçireceğinden çekiniyor. bu yüzden böyle işlere giriyor ama bununla da yetinmiyor. zaten bu konuda toplum desteği varken köleliği kaldırmaya karar veriyor. bu ekonomisi köleliğe dayalı işgücü gerektiren texas’a büyük darbe vuruyor. yetiyor mu ? hayır. hemen arkasından abd’den anglos göçmenlerin gelmesini yasaklıyor. yetiyor mu ? hayır. yanında bu görmüş olduğunuz tarak ve göçmenlerin katolikliğe geçmesini ve ispanyolca konuşmasını zorunlu kılıyor.

bu bardağı taşıran son damla oluyor ve isyan eden texaslı anglolar meksikalı komutanları esir almaya, kaleleri ele geçirmeye başlıyorlar (don’t mess with texas). antonio bu isyanların üzerine bildiğin deliriyor ve çok sert bir şekilde bastırmaya başlıyor. hatta "esir almak yok, direkt öldürün. vurun, koman" diye emir veriyor. hızını alamayıp "yök ulan eyalet filan, kaldırıyorum eyaletleri, üniter devletiz bundan kelli, mexico uber alles" diyor ve badem bıyık bırakmaya karar veriyor.

bu artık işlerin geri dönülmez bir şekilde dönüştüğü nokta oluyor ve 1836’nin nisanında texas revolution başlıyor. antonio "texas’ın geri alınması benim kişisel meselemdir, seni almadan ölmeyeceğim" diyor ve hazırladığı dev ordu ile kuzeye yürüyerek saldırıya geçiyor. yoluna çıkan tüm teksas ordularını birer birer biçen antonio nihayetinde günümüzde san antonio şehrindeki alamo kalesi’ne varıyor.

kaleyi savunan herkesi tamamen öldüren antonio oğlan zafer sarhoşluğu içerisindeyken, sam houston liderliğinde yeni bir texas ordusu kuruluyor. bu ordu yavaşça kuzeye doğru çekilmeye başlıyor ve bu çekilme sürecinde meksika ordusunun zalimliğinden korkan sivil halkın da katılması ile giderek büyüyor. çünkü manyak antonio artık yoluna çıkan sivil anglo’ları da öldürmeye başlıyor.

takvimler 21 nisan’ı gösterirken iki ordu nihayet karşılaşıyor. bu aşamada artık antonio teksas’lıları çok küçümsediği için güç sarhoşluğu içerisinde. bu karşılaşma bağımsız texas’ın kurulmasındaki en önemli savaş olan san jacinto olarak tarihe geçiyor zira texas’lılar savaşı kazandığı gibi antonio oğlanı da esir alıyorlar.

San Jacinto savaşı tasviri.

bundan sonraki süreç antonio’nun hayatına karşı meksika ordusunun rio grande nehrinin güneyine çekilmesi, antonio’nun serbest bırakılıp geri dönmesi fakat buna sinirlenen texas halkının isyan etmesi, yeni kurulan republic of texas hükümetinin "texas’da yeni bir fransız devrimi istemiyoruz" demesi, başarısız bir darbe denemesi gibi olaylarla geçiyor. neticede şam houston texas’ın ilk başkanı olup, houston şehrine adını veriyor.

sonraki süreçte meksika, bağımsız texas cumhuriyetini tanımayı reddediyor. antonio döndüğü ülkesinde özellikle de texas’a karşı giriştiği savaşta işlediği suçlardan dolayı gözden düşüyor. meksika hükümeti abd’yi texas’ı kışkırtmakla suçlamasına ve abd texas’ı bağımsız ülke olarak tanımasına karşın, parçası ilan etmeyi reddediyor.

1824’te Meksika toprakları.

öte yandan fransa kendisi için yeni bir ticaret partneri olacağını düşündüğü ülkeyi hemen tanıyor. meksika ile iyi ilişkiler içerisinde bulunan ingiltere ise 1840 yılına kadar bekleyip, meksika’nın geri alamadığını görünce ülkeyi tanımaya karar veriyor.

yıl 1845 olduğunda, hedefleri abd ile birleşmek olan texas hükümeti abd ile anlaşıyor ve abd texas’ı annex etmeye karar veriyor. bunun üzerine meksika "tamam ulan, annex etme bağımsız ülke olarak tanıcam ben dur !" diyor ama artık iş işten geçmiş oluyor. birleşme yönünde oylama yapan texas, abd’ye katılmaya karar veriyor ve bu karar mexican-american war’a yol açıyor.

texas’ın abd ile birleşmesine çıldıran meksika abd’ye savaş açıyor ve savaşın sonucunda topraklarının %55’ini kaybediyor ve texas ile beraber, new mexico, arizona ve california’yı da abd’ye vermeyi kabul ediyor.

ve bu olaylar texas halkının yarı deli, silah düşkünü karakterini şekillendirip bugüne getiriyor.

Arap-İsrail Savaşı DOSYASI /// ERCAN CANER : 1948 Arap-İsrail Savaşı & İsrail Devletinin Kuruluşu


ERCAN CANER : 1948 Arap-İsrail Savaşı & İsrail Devletinin Kuruluşu

Bu ülkede iki halkın birlikte olması için kesinlikle yer yoktur. Araplar bu küçük ülkede kalmaya devam ederlerse hedeflerimizi başaramayacağız. Arapları komşu ülkelere göndermekten başka çaremiz yok – hepsini! Tek bir köy, tek bir kabile kalmamalı. Joseph Weitz, Yahudi Ajansı Kolonileştirme Bölüm Başkanı, 1940

28 Mayıs 2020

Bu ülkede iki halkın birlikte olması için kesinlikle yer yoktur. Araplar bu küçük ülkede kalmaya devam ederlerse hedeflerimizi başaramayacağız. Arapları komşu ülkelere göndermekten başka çaremiz yok – hepsini! Tek bir köy, tek bir kabile kalmamalı. Joseph Weitz, Yahudi Ajansı Kolonileştirme Bölüm Başkanı, 1940.

Ercan Caner, Sun Savunma Net, 28 Mayıs 2020

Kaynak: Refuteit

Osmanlı İmparatorluğu Dönemi (1517-1917)

1517 yılında Osmanlı İmparatorluğunun işgali sonrasında ülke dörde bölünerek Şam’a bağlanmış ve İstanbul’dan yönetilmiştir. Bu dönemde 1564 yılında Muhteşem Süleyman, Yahudi göçü için düzenlemeler getirmiştir. Bu dönemde Kabbalah (Yahudi Mistizmi) gelişmiş ve Yahudi yasalarının çağdaş sınıflandırması yapılmıştır. 1860 yılında Kudüs duvarları dışında ilk Yahudi yerleşim birimi inşa edilmiştir. 1882-1903 yılları arasında esas olarak Rusya’dan ilk büyük göç dalgası (Aliya) yaşanmıştır.

1887 yılında ABD Başkanı Grover Cleveland, Filistin’in Siyonistler açısından önemini göz önüne alarak, Osmanlı İmparatorluğuna bir Yahudi elçi görevlendirmiş, sonraki 30 yıl boyunca demokrat ve cumhuriyetçi başkanlar da aynı uygulamayı sürdürmüştür.

Osmanlı İmparatorluğu’nun En Geniş Sınırları

1897 yılında ilk Siyonist Kongre Theoder Herzl tarafından İsviçre’de düzenlenmiştir. Kongrede Dünya Yahudi Ajansı kurulmuştur. Ajansın ilk yıl temsil ettiği ajans sayısı 117, sonraki yıl ise 600’dür. Siyonist Kongre sonrasında Viyana’dan iki haham Filistin’e gönderilir. Filistin’in % 96’sı Müslüman ve Hristiyan’dır ve toprağın % 99’nu ellerinde bulundurmaktadırlar. Hahamlar yazdıkları mektupta: ‘‘Gelin güzel ama başka bir adamla evlenmiş.’’ diye yazarlar.

1904-1914 yılları arasında Rusya ve Polonya’dan ikinci büyük göç dalgası yaşanmıştır. 1909 yılında, Kinneret Gölü kıyısında Degania’da ilk kibutz (kolektif Yahudi çiftliği) ve tamamen Yahudi olan ilk modern şehir olan Tel Aviv kurulmuştur. 1917 yılında 400 yıllık Osmanlı dönemi, İngilizlerin işgaliyle sona ermiştir.

İngiltere Dönemi (1917-1948)

İngiltere dönemi; 1948 yılında İsrail Devletinin resmi olarak ilan edilmesine kadar sürmüştür. 1919-1923 yılları arasında üçüncü büyük göç, esas olarak Rusya’dan olmak üzere yaşanmıştır. 1920 yılında Histadrut (Yahudi İşçi Federasyonu) ve Haganah (Yahudi Savunma Organizasyonu) kurulmuş ve Yahudi toplumu tarafından Vaad Leumi (Milli Konsey), işleri düzenlemek maksadıyla oluşturulmuştur.

Bir Yahudi göçmen gemisini inceleyen İngiliz askerleri, 1948, Haifa. Kaynak: National Army Museum.

İlk Yahudi çiftçi kooperatifi olan Nahalal 1921 yılında kurulmuştur. 1922 yılında Milletler Ligi, İngiltere Filistin (İsrail Ülkesi) manda yönetimini onaylamıştır. 1924 yılında ilk teknoloji enstitüsü olan Technicon Hayfa’da kurulmuştur. 1924-1932 yılları arasında esas olarak Polonya’dan dördüncü büyük göç yaşanmıştır. 1925 yılında Hebrew Üniversitesi açılmıştır. 1929 yılında Hebron Yahudileri Arap militanların toplu katliamına maruz kalmıştır.

1931 yılında Yahudi yeraltı teşkilatı Etzel kurulmuştur. 1933-1939 yılları arasında esas olarak Almanya’dan olmak üzere beşinci büyük göç yaşanmıştır. 1936-1939 yılları arasında, Arap militanlar tarafından kışkırtılan Yahudi karşıtı isyanlar yaşanmıştır. 1939 yılında İngiltere tarafından hazırlanan bir ‘‘White Paper’’ kapsamında Yahudi göçü, acil durumlar hariç yılda 10.000 rakamı ile ciddi bir şekilde sınırlandırılmıştır.

1939-1945 yıllarında Avrupa’da İkinci Dünya Savaşı – Büyük Felaket yaşanmıştır. 1941 yılında Lehi yeraltı hareketi oluşmuştur; Haganah’ın Palmach vurucu gücü oluşturulmuştur. 1944 yılında İngiliz kuvvetlerinin parçası olarak Yahudi Tugayı kurulmuştur.

İsrail 1948 yılında David Ben-Gurion tarafından bağımsızlığı ilan edilen bir devlettir. 1886-1973 yılları arasında yaşayan Gurion, İsrail’in kurucu babası olarak tanınmaktadır. Gençliğinde sosyalizm ve Siyonizm’e tutku duyan Gurion 1906 yılında Filistin’e göç etmiştir. 1935 yılında Yahudi Ajansı başkanlığına seçilmiş ve 1948 yılına kadar bu görevi sürdürmüştür. 1948 yılından, 1950 yılının başlarında kısa bir dönem hariç olmak üzere, emekli olduğu 1963 yılına kadar İsrail başbakanlığı ve savunma bakanlığı görevlerini yürütmüştür.

Lisan öğrenmede büyük becerisi olan Gurion anadili olan İbranicenin yanı sıra, Türkçe, İngilizce, Rusça, Fransızca, Almanca ve hayatının son dönemlerinde İspanyolca ve antik Yunanca öğrenmiş fakat ironik bir şekilde, neredeyse bütün hayatını aralarında geçirdiği Arapların dilini öğrenmemiştir. Filistinliler Gurion’u zalim, duygusuz ve ırkçı bir sima olarak görürlerken, birçok Yahudi, Siyonist ve Batı halkı onu Yahudi halkının ‘‘kurtarıcısı’’ olarak görmektedirler.

David Ben-Gurion İsrail Devletinin doğuşunu ilan ediyor.

14 Mayıs 1948 tarihinde İngiliz Mandası sona ermiş ve aynı gün Yahudi Ajansı Başkanı David Ben-Gurion tarafından İsrail Devletinin kurulduğu ilan edilmiştir.

Kitlesel katliamlar ve 725.000 Filistinliyi yurtlarından ettikten sonra dünyanın her yerinden Siyonist parti liderleri, 14 Mayıs 1948 günü, Tel Aviv Rothschild Bulvarında bulunan Tel Aviv Müzesinde ‘‘İsrail Devletinin Kuruluş İlanı’’ adını verdikleri belgeyi imzalamak maksadıyla bir araya gelirler.

İsrail devletinin kuruluşunu ilan etmek üzere bir araya gelen 37 Siyonist liderin en yaşlısı 82, en genci ise 30 yaşındadır. İçlerinden üçü gelecekte başbakan, biri cumhurbaşkanı, 14’ü de bakanlık görevlerinde bulunacaktır. 37 Siyonist’ten sadece bir tanesi Filistin topraklarında doğmuştur.

Geri kalan 36 Siyonist liderden 13’ü Rusya, 11’i Polonya, ikisi Romanya, ikisi Almanya, ikisi Letonya, ikisi Litvanya, biri Avusturya, biri Macaristan, biri Danimarka ve biri de Yemen topraklarında dünyaya gelmişlerdir. Çoğunluğu 1920 ile 1940 yılları arasında Filistin topraklarına göç etmiş, hatta bir tanesi 1947 yılında Filistin’e gelmiştir.

Kurulduğu ilan edilen İsrail Devleti aynı gün Amerika Birleşik Devletleri tarafından tanınır, ABD’yi üç gün sonra Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) izleyecektir.

15 Mayıs günü İsrail, beş Arap devleti tarafından işgal edilmiştir. Mayıs 1948- Temmuz 1949 tarihleri arasında Bağımsızlık Savaşı sürmüştür. Savaş sonrasında 1.200.000 nüfuslu Filistin halkının 750.000’i yaşadığı yerlerden ayrılmak zorunda kalmıştır. İsrail Savunma Kuvvetleri kurulmuştur. Kudüs yakınlarında bulunan Deir Yasin köyünde, Siyonist Irgun örgütüne bağlı militanlar tarafından kadınlar, çocuklar ve yaşlılar katledilmiştir. Filistinliler 15 Mayıs gününü Al Nakba (Büyük Felaket) günü olarak ilan etmişlerdir.

1948 Arap-İsrail Savaşı

1948 Arap-İsrail savaşı, İsrail’in 14 Mayıs 1948 günü İsrail Devletinin kuruluşunu ilan etmesi üzerine patlak veren kanlı savaşların ilk örneğidir. 1948 yılı savaşı birkaç uluslararası ve bölge içi faktörler nedeniyle yaşanmıştır. Savaş yeni kurulan İsrail’in zaferiyle sonuçlansa da bölgesel politikaların yanı sıra uluslararası ilişkiler üzerinde de etkileri bugün de görülen çok önemli sonuçlar doğurmuştur.

Foto: Nostalgia Central

Savaşın nedenleri Siyonizm, Arap milliyetçiliği ve İngiliz dış politikasıdır, dört önemli sonucu ise hayatlarını kaybeden insanlar, Filistin mültecileri sorunu, Araplar arasındaki bölünmeler ve arazi değişimleridir.

Klasik Siyonist düşüncenin temeli ‘‘Vadedilmiş Topraklar’’ temeline dayansa da Avrupa’da yıllarca süren Yahudi aleyhtarlığı modern politik Siyonizmin ve bundan kurtulmanın ancak Avrupa’dan fiziksel olarak ayrılmakla sağlanabileceği fikrinin doğuşuna hizmet etmiştir. İsrail toprağına olan dinsel ve kültürel bağlar Filistin topraklarına yönelik mantıksal toprak talebinin ve Yahudi sorununa kesin ve kalıcı çözümün temelini oluşturmuştur. Avrupa’daki soykırım da bir Yahudi devleti oluşturulması yönünde yeni ve kararlı bir tutum sergilenmesine neden olmuştur. Siyonizm olmasaydı, Yahudiler belki de asla bir Yahudi devleti oluşturma düşüncesinde olmayacaklarından, Arap-İsrail çatışmaları meydana gelmeyecektir.

1948 savaşçının diğer bir nedeni de Arap milliyetçiliğidir. Arap milliyetçiliğinin temelleri ortak dil, İslam dini ve Orta Doğu tarihinden doğmuş ve Arap milliyetçileri Arap Ligi altında siyasi iş birliği yapmak istemişlerdir. Modern Arap milliyetçiliği 18’inci asır sonlarında, kısmen Avrupa sömürgeciliğine karşı doğmuştur. Araplar batılı idarecileri genellikle İsrail yanlısı olarak algılamışlardır.

Deir Yassin Katliamı. Foto: Signs of the Times

Radikal Arap milliyetçilerine göre İsrail, sadece Filistin topraklarında yaptıklarından ötürü değil özellikle petrol kaynaklarına Batılı emperyalist yaklaşımı nedeniyle de düşman bir ülkedir. Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun bir Yahudi devleti kurulması yönünde karar alması radikal Arap milliyetçilerini haklı çıkarmış ve Batı hakkında yanılmadıklarının ispatı olmuştur. Arap liderler, Avrupalıların Yahudi soykırımı nedeniyle neden kendilerinin acı çekmek zorunda olduklarını anlamamıştır. Arap milliyetçiliği, Arapların birleşme ve sadece Siyonizm’e değil batılı güçlere karşı savaşmalarını sağladığından 1948 savaşının önemli nedenlerinden bir tanesidir.

1948 Arap-İsrail savaşının diğer bir nedeni de İngiliz dış politikası ve sonucunda da Birleşmiş Milletlerin Orta Doğu ile ilgili politikasıdır. Birinci Dünya Savaşı sonrasında her iki taraf ta (Siyonistler ve Arap milliyetçileri) Filistin topraklarının İngilizler tarafından kendilerine söz verildiğine inanmışlardır.

İkinci Dünya savaşı sonrasında Filistin toprakları İngiliz mandası altındadır. Avrupalı Yahudilerin Nazi Almanya’sı tarafından katledilmesi durumu kökten değiştirir. Avrupalı Yahudilere duyulan sempati sorumluluk duygusuyla da birleşince İngiltere Yahudilerin Filistin topraklarına göçüne izin vermesi yönünde ağır baskı altında kalır. İngilizler soruna çözüm bulamadığından problemi Birleşmiş Milletlere devretmeye karar verir. Birleşmiş Milletler bir komite kurar ve bu komitenin de kararı öncekilerinki gibi olur: iki tarafın da iddiaları eşit derecede haklıdır ve tek çözüm iki toplumun ayrılmasıdır. İki taraf da bu karardan memnun kalmadığı için silahlanmaya başlar.

1948 Arap-İsrail savaşının mültecileri. Foto: Government Press Office/Flickr

1948 savaşının dört önemli sonucundan ilki; her iki taraftan da sadece askerlerin değil, masum sivillerin de hayatlarını kaybetmesidir. Örneğin Deir Yassin katliamında 245 erkek, kadın ve çocuk acımasızca katledilmiştir. Misilleme yapan Araplar da çoğunluğu doktor ve hastabakıcı olmak üzere 77 Yahudiyi katletmiştir.

1948 Arap-İsrail savaşının diğer bir önemli sonucu da Filistinli mülteciler sorunudur. Savaşın sonuna kadar, BM tahminlerine göre 349 Filistin kasaba ve köyünde evlerinden uzaklaştırılan mülteci sayısı toplam 940.000’dir. İsrail tarafı mültecilerin Arap devletlerine entegre edilmelerini talep ederken Araplar, mültecilerin kendi evlerine dönmelerini savunmuştur.

Arapların yenilgisinin de çok önemli sonuçları olmuştur. Sözde Arap Liginin Araplar arasında beraberlik ve iş birliğini sağlayamadığı açık ve net bir şekilde ortaya çıkmıştır. Bütün Arap hükümetleri kendi çıkarlarına yönelik hareket etmişlerdir. Ürdün Kralı Abdullah, toprak kazanımı karşılığında İsrail devletini kabul etmek istemektedir. Bu nedenle Arap devletleri bölünürler. Arap yenilgisinin diğer önemli bir sonucu da iç tepkilere neden olmasıdır; mevcut liderlerin sorgulanmasına, devrimlere, askeri darbelere ve istikrarsızlığa öncülük etmiştir. Örneğin 1948 yenilgisi Suriye için büyük bir trajedi olmuş ve kişisel başarısızlık ulusal bir felaket olarak görülmüştür.

Arap-İsrail savaşının diğer bir sonucu da toprak değişimleri olmuştur. İsrail, topraklarını %21 oranında artırdığından savaştan kârlı çıkan taraf olmuştur. İsrail’in hiçbir toprak hakkı olmadığına inanan Araplar açısından bu durum düşmanlığın daha da artmasına neden olmuştur. Ürdün Batı Şeria’yı, Mısır da Gazze şeridini aldığından Arap devletleri de toprak kazanmış durumdadır. Fakat toprakları İsrail ve Arap devletleri arasında paylaşıldığından, Filistin artık kendi başına bir devlet kurma hakkını kaybetmiş durumdadır.

İSTİHBARAT DOSYASI : TBMM’nin kuruluşunun 100. yılında gün yüzüne çıktı !!!! İşte o istihbarat raporları…


TBMM‘nin kuruluşunun 100. yılında gün yüzüne çıktı !!!! İşte o istihbarat raporları…

Son dakika haber: Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kuruluşunun 100’üncü yılında, arşiv raflarında kalan özel bilgiler gün yüzüne çıktı. 23 Nisan 1920’nin hemen öncesi ve Meclis‘in açılmasından sonraki günlerde İngiliz istihbarat raporlarında yer alan bilgiler, tarihçi Prof. Dr. Salahi Sonyel tarafından bir araya getirildi.

Atatürk önderliğinde ulusal kurtuluş mücadelesi veren kahramanların Meclis‘teki her adımının takip edildiği, İngiliz istihbarat raporlarını derleyen Prof. Dr. Sonyel, İngiltere’de yaptığı araştırmanın detayları hakkında şu bilgileri veriyor:

Kurtuluş Savaşı günlerinde ağlarını bir örümcek gibi Türkiye’nin her yanına yayan İngiliz istihbarat servisi, özellikle Ankara’da Mustafa Kemal ve çevresindeki yakınlarına dek sokuluyor. Bakanlar Kurulu, Genelkurmay Başkanlığı ve Büyük Millet Meclisi (BMM) gizli oturumlarında alınan en önemli, en gizli kararlarını ele geçirerek günü gününe İngiliz yönetimine duyuruyordu.

Bunları yaparken her türlü ajanlardan, Mustafa Kemal ve Milli Mücadele muhaliflerinden, padişah ve İngiliz yandaşlarından, çıkar düşkünlerinden, şarlatan politikacı ve yetkililerden, basın mensuplarından yararlanılıyordu.

İngiliz istihbaratı, bu bilgileri iki sınıfa ayırıyordu: A sınıfı oldukça gizli ve mevsuk (belgeye dayanan, güvenilir) bilgileri kapsıyordu. Bu denli bilgiler, önceden denenmiş, yararlı oldukları saptanmış, gerçekten güvenilir ve yetenekli istihbarat ajanlarınca sağlanıyordu. A2 sınıfındaki bilgiler ise, henüz doğrulanmamış, kimi güvenilmeyen, deneysiz, yeteneksiz ve kuşkulu kaynaklarca sağlanan olasılıklı bilgilerdi."

İngiliz istihbarat raporlarında, Meclis’in açılacağı bilgisinin mart sonunda elde edildiği ortaya çıkarken, İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Sir John de Robeck’in, 29 Mart 1920’de İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon’a şu notu gönderiyordu:

"Her sancaktan beş üye seçilmek üzere, 3 Nisan dolaylarında Ankara’da toplanacak olan Ulusal Konsey’e (Meclis) katılacak. Üyelerden seçilmeleri için çağrılarda bulunulmuştur. Seçimler, Ulusal Hakları Koruma Dernekleri’nin (Müdafaa-i Milliye Cemiyetleri) önderliği altında yapılacaktır."

Büyük Millet Meclisi’nde İngilizler adına çalışan ajandan alınan ve İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Sir John Robeck tarafından 22 Mayıs 1920’de Dışişleri Bakanı Lord Curzon’a gönderilen raporda, aslında 23 Nisan 1920’den itibaren Cumhuriyet yönetimine geçildiği şöyle aktarılıyor:

"Büyük Millet Meclisi 174 üyeden oluşuyor. Benim hazır bulunduğum oturumda başkanlık seçimiyle ilgileniliyordu. İlkin Mustafa Kemal söz alarak ulusal örgütün 12 aydan beri yaptığı çalışmaları anlattı. BMM ondan sonra Mustafa Kemal’i birinci Başkan, Celalettin Arif’i ikinci başkan, Abdülhalim Çelebi’yi birinci Asbaşkan, Kırşehirli Hacı Veli Çelebi Cemalettin Efendi’yi ikinci Asbaşkan seçti. Sonra BMM, üyeleri arasından bir yöne tim konseyi (hey’et-i vükela) seçti.

Yönetimin geçici olduğu açıklanıyor… BMM’ni Ankara’da kurma kararı, Heyet-i Temsiliye’nin 28 Mart 1920’de Karasu’da yapmış olduğu toplantıda alınmıştı. BMM ve Bakanlar Kurulu Başkanı Mustafa Kemal, Şeyhülislâm ve Evkaf Bakanı Müftü Fehmi Efendi, Ulusal Savunma, Savaş ve Donanma Bakanı Fevzi Paşa, İçişleri Bakanı Cami Bey, Dışişleri Bakanı Bekir Sami, Adalet Bakanı Celalettin Arif, Maliye Bakanı Hakkı Behiç, Eğitim Bakanı Dr. Rıza Nur, Ekonomi ve Tarım Bakanı Yusuf Kemal, Sağlık Bakanı Dr. Adnan ve Genelkurmay Başkanı Albay İsmet’tir. Orada kurulan geçici yönetim gerçekte cumhuriyet biçimindedir, ama halkın padişaha olan duyguları göz önüne alınarak, açıkça söylenmiyor."

Tarihçi Ümit Doğan, Atatürk’ün Meclis’in açılması sırasında neler yapılacağını bildirdiği 21 Nisan 1920 tarihli arşiv belgesini Milliyet ile paylaşırken, "Atatürk ve arkadaşları, ‘Vatanın istiklâli, hilâfet ve saltanatın kurtarılması gibi en mühim ve hayatî görevleri ifâ edecek olan Büyük Millet Meclisi’ ifadesini strateji gereği kullanmıştır.

İstanbul Hükümeti, Kuva-yi Milliye’yi padişaha karşı gösterip halkın Milli Mücadele’ye katılmasını önlemek istiyorlardı. Büyük Millet Meclis‘i, fetvaların Yunan uçaklarından atıldığı dönemde açıldı. Bu dönemde Atatürk, halkın milli mücadeleye katılması için İstanbul hükümetinin padişahın haklarını koruyamadığını, padişahın esas temsilcisinin Ankara’daki Büyük Millet Meclisi olduğunu vurguladı" dedi. (Milliyet)

KOMPLO TEORİLERİ /// VİDEO : O ÇİPİ TAKMAYANA NE OLACAK !!! AB’DEN TÜM ÜLKELERE BASKI GELİYOR !!!!! YENİ KURULUŞ UWF’NİN AMACI NE ??????


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=v6x_KFKfdxU&feature=share&fbclid=IwAR3yFa1zBflzROXkDZJ3FcClqOU_7MCbDE5wDtswT4azjH1Ll5o1zB8fpMk

EL KAİDE DOSYASI /// Süleyman ERDEM : EL-KAİDE, KURULUŞU VE AMAÇLARI


Süleyman ERDEM : EL-KAİDE, KURULUŞU VE AMAÇLARI

KAYNAK : http://sahipkiran.org/2018/11/03/el-kaide-kurulusu-ve-amaclari/

03 Kasım, 2018

(Not: Aşağıdaki makale, Yakın Plan Yayınevi tarafından yayınlanan “Cihatçılar: El Kaide ve IŞİD’e katılanların hikayeleri” isimli Kitabın “El-Kaide” başlıklı (sayfa 38-48) bölümüdür.)

Arapça bir kelime olan “kaide” kelimesi; “operasyon üssü”, “kuruluş” veya “ilke” ve “yöntem” gibi anlamlara gelmektedir.[1] El-Kaide ifadesi, 1980’lerin ortalarında Sovyetlere karşı Afgan mücahitlerle birlikte savaşmak için İslam dünyasının farklı bölgelerinden Afganistan’a gelen gönüllüler tarafından kullanılmaya başlandı. Arapçada yaygın bir kelime olan “kaide”, bu gönüllü savaşçıların pek çoğu tarafından “operasyon üssü” anlamında kullanılıyordu.[2]

El-Kaide’nin temellerini, El-Kaide’nin ideoloğu olarak nitelendirilen Abdullah Azzam’ın attığı söylenebilir. Güçlü akademik ve İslami niteliklere sahip olan Azzam, Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgal ettiği dönemde Cidde’de öğretim görevlisi idi. 1980’de Körfez ülkelerinden yardım toplamak için gelen Afgan mücahit liderleri ile tanıştı ve kendisini onların davalarına adadı. Sovyetlere karşı mücadeleye katkı vermek için önce Pakistan’ın İslamabad şehrinde Suudi sermayesi ile kurulmuş olan Uluslararası İslam Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak göreve başladı. 1984’te Peşaver’e yerleşen Abdullah Azzam, Afgan cihadına katılmak üzere gelen gönüllülerle birlikte Ortadoğu’dan akan mali yardımın yönetimini ve organizesini yürütmek amacıyla Mekteb el-Hidemat’ı (Hizmet Ofisi’ni) kurdu.[3]

El-Kaide dâhil bugün İslam adına savaştığını söyleyen pek çok örgütün kullandığı ve geleneksel İslam anlayışından sapan cihat anlayışı, Azzam’ın söylemleri ve eserleriyle yaygınlık kazanmıştır. Bu nedenle de Azzam, El Kaide’nin ideoloğu olarak nitelendirilmektedir. Ehl-i Sünnet (geleneksel İslam) âlimlerine göre; savaş ve cihat ilan etme yetkisi, devlet başkanına aittir.[4] Kur’an ve Sünnet, cihadın sadece bir “devlet” tarafından ilan edilebileceğini söyler. Bu kaynaklarda hiçbir gruba silahlanıp kendi başlarına savaş ve cihat ilan etme yetkisi verilmemiştir. Zira şahıslara veya belirli gruplara bu tarz bir yetki verildiğinde, düşmanın mağlubiyete uğratılmasından sonra bu grupların birbirlerine düşme ve kargaşaya sebep olma ihtimalleri vardır. Mekke’de inen Kur’an ayetlerinin cihat emri içermemesi, bunun kanıtı olarak gösterilmektedir. Zira Mekke’de Müslümanların henüz bir devletleri yoktu.[5] Cihat ayetleri, Medine’de bir İslam Devleti kurulduktan sonra nazil olmuştu.

Azzam ise (Seyit Kutub’un yorumlarından da etkilenerek) bu geleneksel cihat anlayışından ayrılmaktadır. Azzam’a göre; “Cihadın farz-ı kifaye[6] olduğu zamanlarda belirli şartlarda cihat ilanı için devlet otoritesinin onayına ihtiyaç duyulabilir ancak cihadın farz-ı ayın olduğu zamanlarda buna kesinlikle ihtiyaç yoktur”. Azzam, yaşadığı dönem için cihadın farz-ı ayın olduğunu ilan etmekte[7] ve “Filistin’de cihat edecek güce sahip Arapların, cihada orada başlaması gerekir. Bu gücü kendinde bulamayanların ise Afganistan’a gitmesi gerekir” demektedir.[8]

Yine Azzam, El-Kaide ve benzeri örgütler açısından şiddet ve terör eylemlerini meşrulaştıran yorumlar getirmekte ve İslam âlimlerinin büyük çoğunluğunun aksine; düşmana faydası dokunan veya bir savaş ortamında mücadele edebilme yeteneği olmayan yaşlı, din adamı, kadın ve çocuk gibi sivillerin de hedef alınabileceğini ve din adına öldürülebileceğini savunmaktadır:

“Müşriklere ya da müşriklerin dışındaki kâfirlere faydası dokunan herkes -yaşlı da olsa, rahip de olsa veya savaşa katılmaya muktedir olmasa da- öldürülür. Savaşa iştirak etmedikleri müddetçe, güçsüz olduklarından dolayı ne kadınların ne çocukların ne de ruhbanların kastî olarak öldürülmelerine gerek vardır. Ancak, müşriklere karışırlarsa öldürülürler, çünkü onları müşrik savaşçıların arasında tek tek ayırt etmek mümkün değildir, bundan dolayı zayıfları vurmak kast edilmeksizin müşriklere ateş açılır. Afganistan’daki komünist kadınlara gelince; savaşa ve fikir alışverişine iştirak etseler de, etmeseler de, gaip halinde de olsalar, yalnız da olsalar öldürülmeleri gerekir. Çünkü onlar İslam’la çatışan, İslam’a ve Müslümanlara eziyet eden bir akideye sahiptirler.”[9]

Azzam, 1988 yılı Nisan ayında Cihat dergisinde yayınlanan bir makalesinde; “bağımsız hareket eden insanların İslam dünyasının geri kalanı için örnek oluşturacağını; bu insanların, ümmeti kendisine zulmedenlere karşı harekete geçireceğini ve bu öncü insanların hedeflenen topluma ulaşmak için bir “El-Kaide El-Sulbah” (sağlam temel) fonksiyonu icra edeceklerini” savunmuştu.[10]

Bin Ladin, Azzam’ın mükemmel İslam topluluğunun oluşturulması için ihtiyaç duyulan “sağlam temel”e dair bu yazısından dört ay sonra, 1988 Ağustos’unda, Pakistan’ın batısında yer alan Peşaver şehrinde El-Kaide’yi kurdu.[11]

Suudi Arabistanlı bir milyarder olan Usame Bin Muhammed Bin Avad Bin Ladin, namı diğer Usame Bin Ladin, Ortadoğu’nun en büyük müteahhitlerinden biri olan Muhammed Avad Bin Ladin’in 54 çocuğundan 17’ncisi olarak 1957 yılında Suudi Arabistan’da doğmuştur.[12] Bin Ladin, Cidde’deki Kral Abdülaziz Üniversitesi’nde eğitim gördüğü süreçte, kendisinden ders aldığı (El Kaide’nin ideoloğu olarak nitelendirilen) Abdullah Azzam ile tanışmış ve fikirlerinden çok etkilenmiştir.[13] Üniversitede okuduğu yıllar, radikal İslami hareketlerin yükselişe geçtiği döneme rastlayan Ladin, 1981 yılında Kral Abdülaziz Üniversitesi Ekonomi ve Kamu Yönetimi bölümünden mezun olmuştur.[14]

1980’li yılların başlarında Afganistan’a gelerek resmen cihada katılan Bin Ladin, Pakistan’dan gelen mücahitler için Peşaver’e, Beytul-Ensar (Yardım Evi) adında bir misafirhane açmıştır. Azzam’ın kurduğu Mekteb el-Hidemat (Hizmet Ofisi) ile aynı zamanlarda kurulan ve askeri bir yapılanma olmayan Beytul- Ensar, cihada katılmak için gelenleri karşılama ve askeri eğitim kamplarına ve akabinde cephelere götürülmesi görevlerini üstlenmiştir.[15]

Ayrıca Bin Ladin, anılan oluşumlar vasıtasıyla Afganistan ve Pakistan’da askeri eğitim kampları açarak finanse etmiş, diğer taraftan; Afganistan’da yol ve tünel açmak, hastane ve depo inşa etmek üzere ağır sanayi teçhizatları ithal etmiş, bu oluşumları desteklemek için ailesinin zenginliği yanında, körfez bölgesinin varlıklı ailelerinden toplanan bağışları da kullanmıştır.[16]

Emniyet kaynaklarına göreUsame bin Ladin, 1986’ya doğru Afganistan’da bizzat kendi kamplarını kurmuş ve 1988 yılında gelindiğinde kamplarından geçen tüm mücahitlere ve diğer gönüllülere ilişkin bilgileri içeren bir veri bankası kurmuştur. El Kaide’nin temeli de bu veri tabanına dayanmaktadır.[17]

Bin Ladin’in kurduğu El-Kaide, askeri bir organizasyon idi ve Abdullah Azzam’ın eğitim, organizasyon, lojistik vb. sivil faaliyetleri gerçekleştirmek amacıyla kurmuş olduğu Hizmet Bürosu’ndan (Services Office) farklıydı. Bu fark, Bin Ladin ile hocası Abdullah Azzam arasındaki geri dönülmez fikir ayrılığının da göstergesiydi. Azzam; bir zamanlar Müslümanların elinde olup şimdi Gayri Müslimler tarafından yönetilen Filistin, zamanın Sovyetler Birliği ve İspanya’nın güneyi (Endülüs) gibi toprakların tekrar Müslümanların hâkimiyetine geçmesi için çaba sarf etmek gerektiğini savunuyordu. Bin Ladin ve etrafındaki ağırlıklı olarak Mısırlı mücahitler ise Müslüman ülkelerin kâfir olarak nitelendirdikleri yönetimlerini devirmenin amaçlanması gerektiğini ve Afganistan’dan sonra sıranın Arap ülkelerinde İslam’ı iktidara getirmeye geldiğini savunuyorlardı.[18]

Bu görüşlere karşı çıkan ve böyle bir hükmü aceleci bulan Azzam, suikasta kurban gitmesinden kısa bir süre önce Ladin için; “Usame için çok üzgünüm. Cennetten gelen bir melek gibi olan bu adam, eğer bu radikallerle (Zevahiri ve Arap savaşçılarla) beraber kalmaya devam ederse, akıbetinden endişe ederim” yorumunu yapmıştı.[19] Azzam ve birçok takipçisi, Müslümanlar arasındaki ihtilaflara taraf olmamak gerektiğine inanıyorlar ve Bin Ladin’in cihat anlayışını reddediyorlardı.[20] Azzam ve Bin Ladin arasındaki bu ayrılık, neticede Azzam’ın hayatına mal oldu ve Azzam, El-Kaide kurulduktan bir yıl sonra, Kasım 1989’da iki oğlu ile birlikte Peşaver’de suikasta uğrayarak hayatını kaybetti.[21]

2002 Mart’ında Bosna otoriteleri, uzun zamandır dünya genelindeki cihat faaliyetlerini destekleyen Uluslararası Yardım Vakfı’nın (Benevolence International Foundation) Saraybosna’daki merkezine bir baskın düzenlediler. Baskında ele geçirilen dokümanlardan birinde, El-Kaide’nin kuruluş toplantısının tutanakları yer almakta idi. Belge şöyle idi;[22]

“TAREEKHOSAMA/54/TAREEKH OSAMA 127-127a

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla,

Daha önce bahsedilen kardeşler, Şeyh’in (Bin Ladin) evindeki toplantıya iştirak ettiler. Müzakerelerin çoğu, bir Danışma Konseyi seçilmesi üzerine idi. Ayrıca Mekteb el-Hidamat’ın (Hizmet Bürosu’nun)[23] başına gelenlerle ilgili bir özet de sunuldu. Toplantı, art arda iki gün sürdü ve Danışma Konseyi, aşağıda isimleri yer alan kardeşlerle toplandı.

1) Şeyh Üsame (bin Ladin)

2) Ebu Ubeydullah el-Panşiri (El-Kaide’nin askeri komutanı)

3) Ebu Burhan

4) Şeyh Tamim

5) Ebu Hecir

6) Ebu Enes

7) Ebu Hasan el-Medeni

8) Ebu Hasan el Mekki

9) Ebu İbrahim

Toplantı, Şeyh (bin Ladin) tarafından 2 noktada özetlendi:

  • Şikâyetler
  • Mekteb el-Hidamat’taki kötü muamele ve kötü yönetim

Şeyh, Konsey’in bir değişim getirmesine karar verdi. Toplantı, güneşin batmasından gece saat 2’ye kadar sürdü. 20 Ağustos 1988 Cumartesi sabahı, zikredilen kardeşler geldiler ve toplantıya başlandı. Askeri faaliyetlerin, süresine göre ikiye bölünmesi önerildi:

  • Sınırlı süreli: Bu kapsamdaki kardeşler, Sada Kampı’na (Afganistan – Pakistan sınırında bir kamp) gidecekler, burada eğitilecekler ve askeri konseyin gözetimi altında Afgan sınırlarına dağıtılacaklar.
  • Açık süreli: Bu kapsamdaki kardeşler, bir test kampına girecekler ve aralarındaki en iyi kardeşler, El-Kaide el-Askeri’ye (Askeri Üs) seçilecekler.

El-Kaide, aslen organize olmuş bir İslami gruptur. Amacı; Allah’ın ismini yüceltmek ve Allah’ın dinini muzaffer kılmaktır.

El-Kaide’ye katılmak için gerekli şartlar:

  • Açık süreli askeri faaliyet üyeleri,
  • Emirleri dinleme ve itaat,
  • İyi hal ve hareketler,
  • Güvenilir bir kaynaktan referans,
  • El-Kaide’nin kurallarına ve emirlerine itaat.

….

Toplantı, 20 Ağustos Cumartesi akşamı sona erdi. El-Kaide’nin faaliyetleri, 10 Eylül 1988 tarihinde dokuzu yönetici, toplam onbeş kardeşten oluşan bir grupla başladı.”

Tutanaktan da anlaşılacağı üzere, bazılarının iddialarının aksine, El Kaide isminde bir örgüt vardır, Bin Ladin liderliğinde 1988 Ağustosunda kurulmuş ve bir ay sonra faaliyetlerine başlamıştır. Ancak bu örgüt, 11 Eylül’den önce, ABD istihbarat örgütlerinin bazılarının tanımladıkları gibi; “Usame bin Laden’in merkezde olduğu, alandaki birliklerine emirler gönderen ve dünyanın orasında burasında saldırılar tertip eden, hiyerarşik, hücresel bir örgüt” de değildir.[24]

Bin Ladin ve ekibi, Afganistan’da yeni elemanlar cezbeden ve mevcut İslamcı militan gruplar arasında bağlantılar sağlayan bir network yapısı oluşturmayı başarmış olmalarına rağmen, hiçbir şekilde (yaygın olarak inanıldığının aksine) tutarlı bir terörist ağı oluşturmamışlardır. Bunun yerine El-Kaide, İslam dünyasının hemen her yerindeki bireylere ve birçok değişik militan gruba kaynak, bağlantı ve uzman bağlantısı sağlayan bir risk sermayesi şirketi gibi işlev görmüştür.[25] Bu nedenle de Burke, Hoffman, Jenkins, Parachini, Rosenau ve Treverton gibi terörizm uzmanları, El-Kaide’nin bir örgütten ziyade bir ideoloji ve dünya görüşü olduğunu savunmaktadırlar.[26]

Nitekim Bosna, Keşmir ve Afganistan’da katıldığı cihat faaliyetlerine ilişkin hatıralarını kitaplaştıran Yahya Konuk müstear isimli yazar, El-Kaide’nin Afganistan’daki kamplarından bahsederken şu ifadeleri kullanmaktadır;

Kamplar El-Kaide’nin kamplarıydı, evet. Biz de El-Kaide’nin savaşçılarıydık. Şu var ki, El-Kaide’nin “El”i yoktu ortada. Kaide’ler, kurallar vardı ama El-Kaide yoktu. Merkez, üs anlamına gelen “El-Kaide”yi duymamış olsak da buranın bir tür üs olduğunu idrak edebiliyorduk elbette. Bu kampların başta Arap dünyası olmak üzere tüm İslam dünyasını kapsayan genel bir teşkilatlanmanın çok önemli bir parçası olduğunu anlayabiliyorduk. Ancak ortada ne bir manifesto, ne bir deklarasyon, ne de bir lider vardı. Herhangi bir örgütsel yapıya katıldığınıza dair ne bir seremoni, ne de yazılı ya da şifahi bir ahit söz konusu değildi. …. Bize eğitim imkanı sunan yapı, tırnak içinde bir örgüt idiyse tuhaf bir örgüttü. Hiçbir propagandaya, irtibat kuracakları bir adres ya da isme ihtiyaç duymayan, hakikaten tuhaf bir örgüttü. En azından bize yönelik tutumları yahut bizim dönemimizdeki durumları böyleydi. Bize, ne yapmamız gerektiği konusunda aman aman bir angajmanda da bulunulmadı. En net konuşanı bile Amerika, İsrail gibi genel stratejik düşman tanımlaması yapmakla yetiniyordu. Durum şu merkezdeydi: Ne yapacağımızın onlar açısından önemi yoktu. Yeter ki doğruları yapalım!.. …. Ne Üsame’yi gördüm, ne Eymen el-Zevahiri’yi, ne de Ebu Hafız el-Mısri’yi…[27]

El Kaide’nin Amacı

El Kaide’nin amacı; Batılı güçleri İslam topraklarından kovarak ve Batı’nın güdümünde hareket ettiklerini iddia ettikleri Müslüman devletlerdeki yönetimleri devirip bu ülkeler arasındaki sınırları kaldırarak, tüm Müslümanların kendi inanışları doğrultusunda aynı çatı altında toplandığı bir devlet kurmaktır.[28] Bu amacı, Halifeliğin tekrar restore edilmesi olarak da tanımlamak mümkündür.

Restore edilecek Halifelik, Osmanlı bakiyeleri üzerinde kurulacak ve Körfez bölgesindeki ve Ortadoğu’daki bütün diğer devletleri (İran, Irak ve Bahreyn gibi çoğunluğunu Şiilerin oluşturduğu İslam devletleri dâhil) içererek Hz. Muhammed’den sonraki dönemde İslamî genişlemeye işaret eden “açık sulara” kadar uzanacaktır. Bu alan; İspanya’nın çoğunu ve Portekiz’i, Loire Nehri’nin hemen güneyine kadar Fransa’yı, Sicilya dâhil İtalya’nın güney kısmını, Macaristan, Balkan devletleri, Azerbaycan (çoğunluğu Şii bir devlet), Gürcistan, Kırım, Anadolu ve Asya’nın önemli bir kısmı ile Kuzey Afrika’yı kapsamaktadır.[29]El Kaide’nin şimdiki lideri Eymen El Zevahiri, amaçlarının ‘işgal edilen tüm İslam topraklarını özgürleştirmek ve kafirlere İslam toprakları üzerinde hakimiyet kurma hakkı veren tüm uluslararası anlaşmaları reddederek sonlandırmak’ olduğunu bildirmektedir. Bu anlaşmalar arasında; İsrail’in Filistin’i, Rusya’nın Çeçenistan’ı ve Kafkasya’yı, Hindistan’ın Keşmir’i, İspanya’nın Endülüs’ü ve Çin’in Doğu Türkistan’ı ele geçirmelerini sağlayanlar da bulunmaktadır.[30]

Eymen El-Zevahiri’nin Tasarladığı Halifelik Haritası

Kaynak: Seth, G. Jones, (2014), ss.16

Bu amacı gerçekleştirmek için de ilk olarak Müslüman ülkelerdeki İslami olmayan ve Batı’nın güdümünde hareket ettiklerini iddia ettikleri rejimlerin yıkılması hedeflenmektedir. Bu bağlamda ABD ve Batı’ya karşı girişilen eylemler; ‘bu güçlerin İslam Dünyasından ellerini çekmeleri, başta kutsal toprakların bulunduğu Suudi Arabistan olmak üzere tüm İslam topraklarını terk etmeleri ve İslam Dünyasındaki çürümüş rejimlere destek vermemeleri’ yönünde uyarı mahiyetinde ikincil ama daha öncelikli bir amaç olarak ortaya çıkmaktadır. Zira Batılı güçlerin desteğinden yoksun kalan hedef ülkelerdeki (kendilerine göre) İslami olmayan rejimler, çok daha kolay yıkılabilecektir.

Bu nedenle de 1996 yılından itibaren yayınladığı bazı bildiri ve açıklamalarıyla düşman sıralamasında en başa ABD’yi ve İsrail’i oturtan Bin Ladin’in düşman listesini; İngiltere, BM, NATO gibi örgütler ile bunlarla koalisyon kurmuş ve bu koalisyona destek veren ülkeler takip etmektedir.[31] Ancak Bin Ladin her ne kadar konuşmalarında Haçlılara ve Yahudilere karşı İslamî bir cepheden bahsetmiş olsa da, 2002 yılı Ocak ayında Wall Street Journal Gazetesinin Yahudi kökenli muhabiri Daniel Pearl’un Pakistan’da kaçırılarak öldürülmesine kadar El Kaide tarafından hiçbir İsrail ve Yahudi hedefine saldırıda bulunulmadı. Bu tarihten sonra da İstanbul’da 2003 yılında iki Sinagoga saldırılması gibi birkaç saldırı dışında Yahudiler hedef alınmadı.[32]

Whelan, bazı Asyalı El Kaidecilerin, Halifeliğin tamamen restore edilişine kadar Endonezya, Malezya ve Filipinler’in en azından bir kısmını içeren bir mini Hilafetin Asya’da kurulmasını önerdiklerini iddia etmektedir.[33] Ancak ABD’nin Irak’ı işgali ve akabinde Arap Baharı ile birlikte Ortadoğu’da yaşanan gelişmelerin, mini Hilafet için Ortadoğu’yu daha cazip hale getirdiği aşikârdır. Nitekim 2012 yılında henüz Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) ve El-Kaide bağlantılı gruplar, Irak ile Suriye’de bugünkü kazanımlarını elde etmemiş iken, El-Kaide üyeliğinden hüküm giymiş bir mahkûmla yapmış olduğum mülakatta, mahkûm; “Şu an Irak’ta bir İslam Devleti var, her gün Irak’ta bombalar patlıyor, duymuyor musunuz?”demiş ve El-Kaide’nin Irak’ta bir devlet kurduğunu iddia etmişti. Bugün geldiğimiz nokta itibarıyla Irak ve Suriye’de faaliyet gösteren IŞİD ile Suriye’de faaliyet gösteren El Kaide’nin Suriye kolu olarak nitelendirilebilecek Nusra Cephesi’nin, hedeflenen mini Hilafet Devleti yolunda önemli kazanımlar elde ettiği, hatta IŞİD’in 2014 Haziranı itibariyle ilan ettiği Hilafet ile mini Hilafet hayalini gerçekleştirdiği görülmektedir.

suleyman
Yazarın diğer yazıları için tıklayınız.

Dipnotlar:

[1] Whelan, (2005), ss.21.

[2] Burke, Jason, (2004), Al-Qaeda The True Story of Radical Islam, London; Penguin Books, ss.2.

[3] A.g.e., ss.73.

[4] Gomaa, Shaykh Ali, (2013), “A Fatwa on Jihad”, Ghazi bin Muhammad, İbrahim Kalın and Mohammad Hashim Kamali (Ed.), The War and Peace in Islam – The Uses and Abuses of Jihad, Cambridge: The Islamic Texts Society, ss.157.

[5]Saleem, Shehzad, (2013), “No Jihad without the State”, http://www.renaissance.com.pk/junref12y2.html (Erişim Tarihi: 20.11.2013)

[6] Azzam’ın kendi ifadeleri ile Farz-ı Ayın ve Farz-ı Kifaye’nin tanımı şöyledir (Emperyalist İşgallere Karşı Topraklarımızı Savunmak, ss.48-49):

Farz-ı Ayın: O öyle bir farzdır ki, tıpkı namaz ve oruç gibi her Müslümanın bizzat kendisinin yapması kendi üzerine farz olur.

Farz-ı Kifaye: Öyle farzdır ki, şayet bir kısım Müslüman onu yaparsa diğerlerinden düşer. Farz-ı kifayenin anlamı, yani onu kifaye olarak yerine getiren hiçbir kimse çıkmazsa günahı topyekun bütün Müslümanların üzerine yayılacak demektir. Yani başlangıcındaki hitap farz-ı ayın gibi Müslümanları kaplar.

[7] Azzam, Abdullah. (2011), Emperyalist İşgallere Karşı Topraklarımızı Savunmak (Çev. Salih Barlak), İstanbul: Ravza Yayınları, ss.71-72.

[8] A.g.e., ss.45.

[9] Gürbüz, (2008), ss.152.

[10] Bergen, Peter L., (2006), The Osama bin Laden I Know, New York: Free Press, ss.75.

[11] Burke, (2004), ss.3.

[12]Mercan, Faruk, (2006), Savaşçının Dönüşü, İstanbul: Doğan Kitapçılık, ss.175.

[13] Demirel, Emin, (2004), Ölüm Arabaları, İstanbul: IQ Kültür Sanat Yayıncılık, ss.26.

[14] Bergen, Peter L., (2001), Holy War Inc – Inside the Secret World of Osama bin Laden, London: Weidenfeld & Nicolson, ss.52.

[15] Konya İl Emniyet Müdürlüğü, (2007), 02./02/2007 gün ve Suç No:2007/02 sayılı Fezleke, ss.11.

[16]Mercan, (2006), ss.178.

[17] Konya İl Emniyet Müdürlüğü, (2007), ss.12.

[18] Bergen, (2006), ss.74-75.

[19]Mercan, (2006), ss.182.

[20] Bergen, (2006), ss.74.

[21]Demirel, (2004), ss.57.

[22] Bergen, (2006), ss.80-81.

[23] Abdullah Azzam’ın kurmuş olduğu büro.

[24]Whelan, (2005), ss.23.

[25] A.g.e., ss.21.

[26] A.g.e., ss.21-25.

[27] Konuk, Yahya, (2012), Bosna’dan Afganistan’a Cihadın Mahrem Hikayesi, İstanbul: Ark Kitapları, ss.322-323.

[28] Bbc.co.uk, (2004), (http://news.bbc.co.uk/2/shared/spl/hi/pop_ups/04/world_al_qaeda/html/2.stm, Erişim Tarihi: 5.3.2014)

[29] Whelan, (2005), ss.108-109.

[30]Seth, G. Jones, (2014), A Persistent Threat: The Evolution of al Qa’ida and Other Salafi Jihadists, Rand Corporation, ss.15.

[31] Arı, Selçuk ve Arslan, Okan, (2005), Uluslararası İlişkiler ve Din, Tanrı Tarafsız mı?, Ankara: Platin Yayıncılık, ss.214.

[32] Bergen, Peter, (2005), “Al Qaeda Then and Now”, Greenberg, Karen J. (Ed.), Al Qaeda Now -Understandingi Today’s Terrorists, New York: Cambridge University Press, ss.6.

[33] Whelan, (2005), ss.109.

MHP DOSYASI : CİA Kuruluşu Bir Parti MHP


CİA Kuruluşu Bir Parti MHP

Bu gün Meral Akşener e umut bağlamış olan gerek demokratım diyenler, ve gerekse Akşenerden çekinen Akp liler için bilinmesi gereken önemli bilgilerdir aşağıda sunulan. Mhp kuruluşundan bu tarafa ülkeye el freni olmuş, bu gün yaşananların tamamından sorumlu bir partidir. En son haziran seçimlerinde hükümet kurulmasını engelleyerek belkide son ve en önemli görevini yerine getirmiştir.
Şimdi aşağıdaki yazıyı lütfen dikkatlice okuyup nelerin, kimlerin umut olup olmayacağına karar verin.

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin iki eski subayı, 68 kuşağı öğrenci hareketlerinin iki aktif ismi Sarp Kuray ve Ömer Gürcan, Kanal A Genel Yayın Yönetmeni Alper Tan’ın hazırlayıp sunduğu Gündem Ankara’da, derin devletin Türkiye tarihindeki izlerine yönelik ilginç tespitlerde bulundular.

* 1960–1980 yılları arasında yaşanan gençlik olaylarının arkasında kimler vardı?

Sarp Kuray:

Burjuva sınıfı kendi sorunlarını aşamadığı zaman, asker ve üniversite vurucu güç olarak öne çıkar. Bu gücün önemini gören Amerika ve Sovyetler Birliği, bu müdahaleleri kendi lehlerine yönlendirmeye çalışmışlardır. Sovyetler, Irak ve Suriye gibi ülkelerde bu gücü yönlendirerek Bass tipi rejimler oluşturmuşlardır. Türkiye’de ise 12 Mart, 12 Eylül müdahaleleriyle Amerika kendi çıkarlarını gözeten düzenlemeler yapmıştır.

“CIA, TÜRKEŞ’İ MBK’YA YERLEŞTİRDİ”

* Dış güçler ordu ve öğrencileri nasıl yönlendiriyor?

Ömer Gürcan: Dış güçler yetiştirdikleri isimler aracılığıyla müdahaleler yapmışlardır. Bunlardan biri de Alparslan Türkeş..

Dönemin Ankara Amerikan Büyükelçisi Warren hazırladığı raporda şunları belirtiyor:

“27 Mayıs’tan sonra kurulan Milli Birlik Komitesi (MBK) çok genç ve tecrübesiz, üstlendiği misyondan dolayı başı dönmüş bir gurup. Şu anki işlerimizden biri de MBK’nın içinde kimlerin etkin olduğunu tespit etmektir. MBK’nın içine en önemli üye olarak Türkeş’i yerleştirdik” (Foreign Relations 1958-60 s. 369-370)

“ALPARSLAN TÜRKEŞ, CIA TARAFINDAN EĞİTİLİDİ”

Ayrıca Yeniçağ Gazetesi’nin yazarlarından Serdar Kuru’nun yazdığı Top Secret Yazılar adlı kitapta Alparslan Türkeş’in CIA ile ilişkisi hakkında şunları söylüyor:

“1960’ta ordu yönetime el koydu daha sonra Menderes tasfiye edilerek imha edildi.

Amerika mesajını vermişti: ‘İtaat et ya da öl!’. Darbenin ardından CIA ve Amerika’yı şaşırtan gelişmeler meydana gelmişti.

Türk ordusunun, Venezüella ordusundan farklı olduğunu anlamışlardı. Darbeye zorlanan subay gurubu içerisinde kontrol altında tutamadıkları bir fraksiyon ortaya çıkmıştı. Ve bu beklenmeyen bir gelişme idi. İşler kontrolden çıkabilir ve işler ABD’nin aleyhine dönebilirdi.

Sovyetler ise muhtemel gelişmeler için KGB’yi alarma geçirmişti. Kısaca herkes tetikte idi. Olay kısaca şuydu:

Darbe içinde provoke edilen subaylardan CHP yanlısı olanlar sola eğilimliydi. Bu belli şartlar altında kabul edilebilirdi. Muhtemel bir sola kayışı önlemek için Amerika, Albay Alparslan Türkeş ve arkadaşlarına güveniyordu.

Albay Türkeş, NATO bünyesinde eğitim görmüş, Amerika’da psikolojik harekât kurslarına katılmış ve “X” Operasyonunu iyi bilen bir askerdi.

CIA tarafından çıkarılan psikolojik profilinde onun Turancı ve milliyetçi olduğu, Sovyetler’e karşı operasyonlarda güvenilebileceği sıkı antikomünist kimliği, karizması ve teşkilatlanma yeteneği övülüyor ve güvenilir bir subay olduğu belirtiliyordu.

Albay Türkeş, Amerika’da gördüğü eğitim sırasında “Stay Behind” operasyonu konusunda bilgilendirilmiş ve “X” örgütünden haberi olan bir askerdi. CIA’nın çalışma yöntemlerini de iyi biliyordu. Çünkü tam da onları uygulama konusunda eğitim görmüştü”.

“MİLLİYETÇİ HAREKET PARTİSİ’Nİ CIA KURDU”

Serdar Kuru, MHP’nin CIA tarafından kuruluşunu ise şu şekilde anlatıyor:

“Yeni bir yapılanma olan MHP’nin başına geçecek Türkeş için aslında yapılacak çok bir şey de yoktu. Ondan istenen sadece vitrinde durmasıydı.

Kurulacak yeni oluşumun bütün ayrıntıları CIA tarafından hazırlanmıştı.

Hareketin çekirdek kadrosu ise özel olarak seçilmişti. İlk önce siyasi bir parti lazımdı. Bu sorun hali hazırda boşta duran bir partinin ele geçirilip, ismi değiştirilerek halledildi.

CIA, bu hareket için “National Movement Party” (Milliyetçi Hareket Partisi) adını uygun buldu. Türkeş’in Führer gibi unvana sahip olması gerekiyordu. O da bulundu: ‘Başbuğ’.

Hareketin propagandası varoşlar ve kırsal kesime yapılacağından dolayı bu kesimdeki insanların kendilerini özdeşleştirecekleri bir sembol gerekiyordu. Bu sembol için Alman ve İtalyanlar putperest dönemlerden kalan sembollerini kullanmışlardı.

Yeni Milliyetçi Hareketin sembolü ise Türk mitolojisinde yer alan Bozkurttan seçildi ve buna uygun olan bir selamlama biçimi de sonradan uyduruldu”.

(Tuncay Çelen-Ömer Gürcan, HESAPLAŞMA 68 Kuşağı ve Katledilişi adlı kitaptan Serdar Kuru’dan yapılan alıntı)

“MÜDAHALELERİN ARKASINDA AMERİKA VAR”

* Amerika, Türkiye’deki dinamikleri nasıl yönlendirebiliyor?

Kuray: Amerika, kendi eliyle yetiştirdiği kadrolar ve kurduğu kontrgerilla benzeri oluşumlarla Türkiye’de gerçekleşen askeri müdahaleleri yönlendirmiştir. 12 Mart, 12 Eylül ve bugün de tartıştığımız müdahalelerin arkasında Amerika olmuştur. Amerika kabuğu sadece orduya değil sistemin bütün kurumlarına yerleşmiştir. Bundan kurtulmak istiyorsak buralar nasıl yerleştiğini çok iyi bilmemiz gerekiyor.

“CIA, MİT ELEMANLARINA PARA VERDİ”

Gürcan: 27 Mayıs sonrası Yassıada duruşmalarında açılan dosyalarda MİT elemanlarına paraların CIA tarafından ödendiği ortaya çıkıyor.

Bu duruma Menderes bile şaşırıyor. 1964 yılında İsmet İnönü, Kıbrıs’a harekât kararı aldıktan 5 dakika sonra Amerika’dan gelen telefonda, “böyle bir şey yapamazsın” deniliyor.

Arkasından İnönü yanında bulunanlara,

“Biz bunları 27 Mayıs’ta kolay temizledik. Ama bundan sonra bunları atmamız çok zor. Biz soktuk artık çıkartamıyoruz”

diyor. Daha sonra Ecevit ve Turgut Özal’a suikastlar düzenleniyor, ama bunların üzerine gidilemiyor. Herkesin bilip de söyleyemediği ne? Bunların hepsinde dışarıdan müdahaleler olduğu net bir şekilde görülmekte.

“AMERİKA, SİSTEMİN HER ALANINA YERLEŞTİ”

* “Amerikan kabuğu” ne zaman sistemin içine yerleştirildi?

Kuray: Türkiye, Amerika ile birlikte harekât etmeye karar verdiği 1946’dan bu yana Amerika kendi çıkarlarını gözetecek kadroları Türkiye’deki sistemin her alanında yerleştirdi.

İNÖNÜ: DEVLETİ HERKESE GÖSTERMEK İÇİN RESMİMİ PARAYA BASTIM

* İsmet Paşa, neden paranın üstüne resmini koydu?

Kuray: Babam Ankara Valisi Enver Kuray, İsmet İnönü’ye yakın bir bürokrattı. Babama bu para meselesini sorduğumda İsmet İnönü’nün paralara fotoğrafını basmasının gerekçesini “Ben orman bekçisine kadar bir devleti gösterme zoru içindeydim. Çünkü cumhuriyet gençti ve elden gidebilirdi” şeklinde açıkladığını söylemişti.

“İNÖNÜ KUKLAYA DÖNÜŞTÜRÜLDÜ”

* Siz bu gerekçeyi inandırıcı buldunuz mu?

Kuray: Türkiye’de 1930’dan sonra hiçbir şeyi inandırıcı bulmuyorum. O tarihten sonra gerçekleşenler bir burjuva masalı ve kör dövüşüdür. İsmet İnönü vb. tarihsel kahramanlar, zaman zaman göreve çağrılarak birer kuklaya dönüştürülmüştür. Kuklaların değil, kuklacıların peşindeyiz.

TÜRKİYE TARİHİNDE İLK DEFA ASILARAK İDAM EDİLEN DARBECİLER KİM?

* Türkiye’de darbe ve müdahaleleri gerçekleştiren kuklacılar kimlerdir?

Kuray: Bunlar geri planda Amerikan emperyalizmi, önde onların ülkedeki ortakları olan egemen sınıftır. Bu oluşumlara karşı ordunun içinde tepkiler de olmuştur. Antiemperyalist Talat Aydemir ve Fethi Gürcan bunların öncülerindendir. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde asılarak idam edilen tek darbeci subaylar da bu isimlerdir.

* Demokrat Parti’yi Amerika mı getirmişti?

Kuray: Demokrat Parti’yi Amerika getirdi ve yine ABD götürdü.

SARP KURAY, ÇATLI İLE GÖRÜŞTÜ MÜ?

* 1984 yılında Avrupa’da bulunduğu zaman Abdullah Çatlı ilk sizi mi aradı?

Kuray: Hüseyin Karahan adlı arkadaşımız Abdullah Çatlı ile birlikte Fransa’da Senta Cezaevi’nde yattı. Orda bir takım evraklar ele geçirmiş. Amerikalıların Papa suikastını Bulgarlar üzerine atılmasını Abdullah Çatlı’ya empoze ettiklerini eşi aracılığıyla bana iletiyor. “Çatlı ile görüştü” diyenler ya ağızlarını kaparlar ya da belge koyarlar ortaya! Abdullah Çatlı’yı tanımam bilmem!

AMERİKAN KABUĞU KIRILMADIKÇA, PROVOKASYONLAR DA BİTMEYECEK!

* Kürt-Türk kutuplaşmasından “Amerikan Kabuğu”nun etkisi var mı?

Kuray: Bugün sağduyulu Kürt arkadaşlar,

“Tekrar birlikte çözüm arayalım ve Mustafa Kemal Paşa’nın 1919’da, 1923’te Eskişehir ve İzmit konuşmalarını referans alalım” diyorlar. Bu makul öneriler, dış dinamiklere dayalı güçler tarafından manipüle edilerek akim bırakılmaya çalışılıyor. Biz ise iç dinamiklere dayanmış güçlerden yanayız. Eşit ve özgür yurttaşlık temelinde birlikte çözebiliriz diyoruz. Bu ülkede Amerikan kabuğu kırılmadıkça, provokasyonlar da, gerginlikler de bitmeyecek.

* 9 Mart için ittifak yaptığınız paşalar sizleri sattı mı?

Kuray: 1960 yılına kadar Türk ordusu devrimci idi. Fakat bu tarihten sonra NATO damarı üzerine oturdu. Kendi evlatlarını kurban vermeye başladı. 9 Mart’ta bize sokaklara bomba atın diyenler 12 Mart’ta taltif edilirken bizler askerlerden falaka yedik, işkence gördük. Bizans ordusunda böyle bir kalleşlik yok. 78 kuşağı, biz 68’lilerden daha büyük işkenceler görmüşlerdir. Hapishanelerde kendi dışkıları yedirilerek çirkin işkencelere maruz kalmışlardır. “İnsan haklarını kaçırdık” diyenler, önce öz eleştirilerini yapmalı, 12 Mart ve 12 Eylül faşist darbelerinin hesabını vermelidirler.

LİNK : http://gunlukbakis.blogspot.com.tr/

PKK ÖRGÜTÜ DOSYASI : PKK Terör Örgtünün Fransa’da Faaliyet Gösteen Kuruluşları


S.NO KURULUŞ ADI ÖRGÜTÜ SORUMLU TERÖRİST ADRES
1 FRANSA KÜRT DERNEKLERİ FEDERASYONU/ FEYKA-KÜRDİSTAN PKK HASAN TAŞ 16 RUE D’ENGHİEN 75010 PARİS
ETHEM (K) ALPER İŞBUR
DERNEKLER :
1 KÜRT HALKEVİ PKK 29 BD. LONGCHAMP MARSİLYA
2 AHMET KAYA KÜRT KÜLTÜR MERKEZİ (CCK) PKK 17 RUE PETİTES ECURİES 75010 ST. DENİS
3 KÜRDİSTAN ENFORMASYON MERKEZİ (CIK) PKK 147 RUE LA FAYATTE 75010 PARİS
4 KÜRT KIZILAYI PKK 91 RUE DU FAUBOURG SAİNT DENİS 75010 PARİS
5 MULHOUSE KÜRT İŞÇİLER DERNEĞİ PKK
PKK TERÖR ÖRGÜTÜNÜN FRANSA’DA FAALİYET GÖSTEREN KURULUŞLAR
BİRLİKLER :
1 KÜRT-İSLAM TOPLUMU DİNİ DERNEĞİ (ŞEYH SAİT CAMİ) PKK RUE DE LA FİDELİTE 75010 PARİS
2 KÜRT TOPLUMU DİNİ KÜLTÜREL DERNEĞİ (KİH) PKK 31 RUE DE L’ECHİGUER 75010 PARİS
3 KÜRDİSTAN KADINLAR BİRLİĞİ (PJA) BÜROSU PKK 17 RUE FOUYE ROUVE 75020 PARİS
4 KÜRDİSTAN GENÇLER BİRLİĞİ (YCK) PKK 25 RUE D’ENGHİEN 75010 PARİS
5 KÜRDİSTAN ÖĞRENCİLER BİRLİĞİ (YXK) PKK 2 RUE DE LA LİBERTE, 93200 SAİNT-DENİS
DİĞER OLUŞUMLAR :
1 KÜRDİSTAN SPOR KLÜBÜ PKK RUE DE FESTERİE 33000 BORDEAUX

ERMENİ SORUNU DOSYASI : Türk Kuruluşlarının ABD’de Ermeni Yanlısı WSJ Gazetesi’ne İlan Vererek Destek Olmasının Anlamı Nedir ?


Türk Kuruluşlarının ABD’de Ermeni Yanlısı WSJ Gazetesi’ne İlan Vererek Destek Olmasının Anlamı Nedir ?

ABD’de yayın yapan ve daha çok Ermeni tezlerini destekleyen The Wall Sreet Journal (WSJ) gazetesine Türkiye’nin önemli ekonomi kuruluşlarının ilan vermesine bir anlam veremedim. Bu gazete Türkiye’ye hasım bir yayın organıdır. 17 Eylül 2018 tarihinde Türkiye aleyhine aşağıdaki yorumu yapmıştır: “Finansal krizden sonra, yatırımcılar riskli gelişmekte olan piyasalarda daha yüksek getiri talep etti… Ancak pek çok yatırımcı, tek başına daha yüksek faiz oranlarının yeterli olmayacağına, Türk şirketleri ile büyük miktardaki borçları finanse etmeye çalışan bankalar için sorun yaratabileceklerine inanmaktadır…Türkiye Merkez Bankası, Perşembe günü enflasyonda ana faiz oranını % 17,75’ten % 24’e yükseltti ve bankanın bağımsızlığıyla ilgili olarak ilgili sorunlara cevap verdi ama Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan bir gün sonra yüksek faizlerden hoşnutsuzluğunu yineledi.” (https://www.wsj.com/articles/some-investors-want-a-recession-in-turkey-1537178401Sept. 17, 2018)

Ermeni yanlısı WSJ gazetesine MUSİAD, TOBB, Türk-Amerikan İş Konseyi gibi Türk-Amerikan kuruluşlarının ilan vermesi doğru bir tercih değildir. ATAA (Assembly of Turkish American Associations) ve Federasyon (FTAA) ilana katılmamıştır.

Çünkü, WSJ 25 Ocak 2018 tarihinde ABD’nin eski İstanbul Büyükelçisi Henry Morgenthau Sr.’ın (http://www.armenian-genocide.org/morgenthau.html) torunu Robert M. Morgenthau’nın kaleme aldığı bir yazı yayınlamıştır. Yazıda Hitler’in sahte evraklara dayanan sözde Ermeni soykırımı gündeme getirilmiş ve Başkan Trump’ın sözde Ermeni soykırımını tanıması gerektiği savunulmuştur.

Yazının yayınlanmasından sonra Şükrü Server Aya ve Feruh Demirmen gibi vatansever kişiler WSJ’e Türkiye’nin görüşlerini açıklayan mektup göndererek bunların da yayınlamasını istemişlerdir. WSJ’ın, bu mektupları yayınlamaması üzerine Demirmen gazetenin tutumunu kınayan, gazetenin ifade özgürlüğü hususunda hipokrasi (ikiyüzlülük) yaptığını dile getiren kinayeli ikinci bir mektubu diğer bazı yayın organlarında göndermiştir.

Demirmen haklı olarak şu eleştirilerde bulunmaktadır: “Ermeni sorununda Türk karşıtlığı ile bilinen ve boykot edilmesi gereken böyle bir gazete şimdi ne yazık ki birtakım Türk-Amerikan dernekleri tarafından verilen bir sayfalık ilan ile ticari bakımdan taltiflenmiştir. Bizim makaleleri yayımlamayı reddeden WJS editörleri şimdi acaba ne düşünmektedir? Demek ki Türk tarafından herhangi bir yaptırım, boykot, rahatsızlık söz konusu değilmiş! Ve ilan veren Türk-Amerikan derneklerinin bu hassasiyetine ne denir?”

Ermeni sorununda Türk karşıtlığı ile bilinen bir gazete bazı Türk-Amerikan dernekleri tarafından bir sayfalık ilan verilerek ödüllendirilmiştir.

ABD Başkanı haklı gerekçelerle eleştirilirken Türk düşmanı olan ve sözde Ermeni soykırımını destekleyen bir ABD gazetesine ilan verilmesi doğru değildir. Bu kapsamda bilgi sahibi olunmadan fikir sahibi olunmuş ve hata yapılmıştır. Anadolu esnaf ve tüccarının katkıları bilinmeyerek Türk ve Türkiye düşmanlığı yapan, sözde Ermeni soykırımına destek veren, Ermeni muhibi WSJ gazetesi ödüllendirilmiştir. Ermeni terör örgütü ASALA’nın Paris’te görev yaptığım 1985-1990 yıllarında tehdidine maruz kalmış birisi olarak bu konuya değinme ihtiyacını hissettim. Ayrıca “ARMENIAN DEPORTATION IS NOT A GENOCIDE” başlıklı makalem https://www.researchgate.net/;

https://www.researchgate.net/publication/325157544_ARMENIAN_DEPORTATION_IS_NOT_A_GENOCIDE; https://www.academia.edu/31604811/; https://www.academia.edu/31604811/ARMENIAN_DEPORTATION_IS_NOT_A_GENOCIDE, https://independent.academia.edu/r%C4%B1dvankarluk ve azvision.az/news’ta en çok okunan (4883,24 April 2017 ) makaleler arasında yer almıştır. https://en.azvision.az/news/63760/armenian-deportation-is-not-a-genocide%E2%80%A6!!!.html

Açıkça söylemek gerekirse ilan verilen gazetenin yayın politikası Türk devletinin temel politikası ile bağdaşmamaktadır. Bir taraftan ABD’ye yaptırım uygulayacağız diyorsunuz, diğer taraftan sözde Ermeni soykırımı konusunda Türkiye karşıtı yayın yapan bir gazeteye ilan vererek maddi destekte bulunuyorsunuz. Böyle bir ilanı Ermeni diasporası ve devleti “ sözde Ermeni soykırımı yoktur” tezini savunan bir gazeteye kesinlikle vermez. İlana TÜSİAD ve İKV gibi özel sektör kuruluşlarının katılmaması dikkatimi çekmiştir.

İlan yerindedir ve bir gerçeği açıklamaktadır. Ama yanlış olan gazete seçimidir.

Üstelik Amerika Ermeni Ulusal Komitesi (ANCA), ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Paul Ryan (R-WI) ve Çoğunluk Lideri Kevin McCarthy ‘ (R-CA) ve Azınlık Lideri Nancy Pelosi ‘den (D-CA) iki partili bir soykırım önleme tedbiri olan H.Res.220 hakkında bir oylama planlamak üzere kampanya başlattığı bir dönemde Ermeni yanlısı gazeteye ilan vererek destek olmak nedense hiç sorgulanmamıştır.

Bu kampanya ile Osmanlı devletinde Ermenilere, Rum, Süryani, Keldani ve diğer Hıristiyan milletlere karşı yapılan sözde soykırımının onaylanması talep edilmektedir. Gerçeklerden habersiz Kongre üyelerini protesto etmek ve bilgilendirilmek üzere mutlaka açıklama gönderilmelidir. (U.S. House leadership urged to allow a vote on Armenian Genocide Resolution,14 Sep 2018 Siranush Ghazanchyan, http://www.armradio.am/en/2018/09/14/u-s-house-leadership-urged-to-allow-a-vote-on-armenian-genocide-resolution/)

WSJ gazetesine verilen ilanın Türkçe özeti aşağıdadır.

“Türk Amerikan Topluluğu, ABD-Türkiye ilişkilerinin canlılığını vurgular ve mevcut çıkmazın üstesinden gelmek için sürekli diyalog çağrısında bulunur” (THE TURKISH AMERICAN COMMUNITY UNDERLINES THE VITALITY OF US-TURKEY RELATIONS AND CALLS FOR CONTINUED DIALOGUE TO OVERCOME CURRENT IMPASSE) başlığı ile verilen ilanın özeti aşağıdadır.

“Türk-Amerikan Topluluğunun temsilcileri, ABD-Türkiye ilişkilerinde yaşanan son gelişmelerle derinden endişe duyuyor ve üzülüyor. ABD yönetiminin Türkiye’ye karşı uygulanan çelik ve alüminyum tarifeleri artırmaya yönelik son kararı, özellikle de Amerikan ve Türk çıkarlarına hizmet etmeyeceğine inanıyoruz. Bu sebeple ABD yönetiminden kararını yeniden değerlendirmesini istiyoruz.

ABD ve Türkiye, NATO müttefikleri olarak, dünyanın farklı bölgelerinde barış, demokrasi ve refahı teşvik etmek ve yıllarca birlikte çabalamak için ortak bir vizyona sahipler. İlişkiler zor zamanlar içinde en iyi anlam ifade ediyordu. Bu kesinlikle bu zamanlardan biridir.

Türk Amerikalılar, yaşamın ekonomik, sosyal ve kültürel alanlarındaki önemli katkılarıyla, tarihsel olarak ABD ile Türkiye arasında daha iyi ilişkiler için uygun bir köprü olmuştur. Türkiye ile ABD arasındaki iyi ilişkilerin korunmasının sadece ortak hedeflerin peşinde koşmak için değil, hem Amerikalılar hem de Türkler için daha iyi bir geleceğin gerçekleşmesi için hayati öneme sahip olduğuna ilişkin gerçek inancımızı dile getiriyoruz.

Türk Amerikalıları, ticaret savaşının tehdidi ve tırmanışı söyleminin sadece durumu daha da kötüleştirdiğine ve eldeki sorunların kalıcı biçimde çözülme ihtimalini azalttığına inanmaktadır. Uzun vadeli çıkarlar için ihtiyat ve yeniden odaklanma çağrısında bulunuyoruz. Sürdürülebilir bir çözümün karşılıklı saygı ve hukukun üstünlüğü ilkelerine dayanan sürekli diyalog gerektirdiğini hatırlatırız.

ABD ve Türkiye arasındaki sağlam kazanılmış dayanışma ve dostluk kısa vadeli hedefler için feda edilmemelidir. Tarih bize siyasi zorlukların zamanla aşılabileceğini söyler. Ancak, ivme ve işbirliği ruhu ortadan kalktığında ekonomik bağları yeniden kurmak çok daha zor olur.” (Yet it would be much more difficult to restore economic ties once the momentum and the spirit of cooperation is lost.)

Türk-Amerikan Topluluğu adına Turkish Union of Chambers and Commodity Exchanges (TOBB USA), Foreign Economic Relations Board of Turkey (DEIK),Turkey-U.S. Business Council (TAIK), Independent Industrialists and Businessmen Association (MUSIAD USA), Turkish American National Steering Committee (TASC), Nimeks Organics, The Foundation for Political, Economic and Social Research (SETA DC), Turkish-American Chamber of Commerce & Industry (TACCI), Turkish Anti-Defamation Alliance (TADA),Turkish Heritage Organization (THO).”

İlan verilmeden önce yetkililer Fransız avukat Georges de Maleville’in 1915 Osmanlı-Rus Ermeni Trajedisi (La Tragedie Armenienne de 1915, Lanore, Paris, 1988) Toplumsal Dönüşüm Yayınları, Temmuz 1998)) kitabını okumuş olsalardı, bu önemli ilanı diğer bir gazeteye verirlerdi.

Georges, Osmanlı vatandaşı Ermenilerin Birinci Dünya Savaşı başlar başlamaz Çarlık Rusya’sına karşı savaşan Osmanlı ordusunu arkadan vurduklarını belirtiyor ve bu bölgelerdeki Ermenilerin bu sebeple Osmanlı sınırlan içinde güneye, Suriye’ye göç ettirildiklerini, bunun kaçınılınız bir önlem olduğunu açıklamaktadır.

Benzer önlemlere böyle silahlı bir ihanet olmamasına karşılık başta Fransa olmak üzere Avrupa devletlerinin de başvurmuş olduklarına da değinmekte, bunun asla bir soykırım olarak nitelendirilemeyeceği üzerinde durmaktadır. Bu yer değiştirme sırasında birçok Ermeni’nin eşkiya, Ermenilerce öldürülen yakınlarının öcünü almak isteyenler ve hatta onları korumakla yükümlü olanlarca öldürüldüğünü belirtmektedir.

Georges de Maleville’in değindiği bir diğer gerçek ise, bu olayların Osmanlı merkezi yönetiminin bilgisi ve denetimi dışında olduğudur. Osmanlı Devleti’nin bu gibi olayları önlemek için elinden geleni yaptığı, yakalanabilen sorumluların yargılanıp cezalandırıldığı ve bu yüzden birçok görevlinin idam edildiğini belgelemektedir ki, bu gerçekler soykırım iddialarını temelden çürüten olgulardır.

Büyükelçi Henry Morgenthau Sr.’ın torunu Robert M. Morgenthau’nun AİHM’nin Perinçek ve 28 Kasım 2017 tarihli Mercan ve diğerleri kararlarına (Affaire Mercan et Autres C. Suisse, Requête No 18411/11) rağmen sözde Ermeni soykırımdan söz etmesi ve işe Adolf Hitler’i de karıştırması, aşırı Ermeniler ile Ermeni sevenlerin iddiasından başka bir şey değildir.Aradan yüzyıl geçtikten sonra torun Morgenthau, 25 Ocak 2018 tarihinde The Wall Street Journal’da “Trump, Ermeni soykırımı hakkında gerçeği söyleyecek mi?” başlığı ile yazı yayınlaması bir provakasyondur. (Will Trump Tell the Truth About the Armenian Genocide? He recognized the reality that Jerusalem is the capital of Israel. Such daring is needed again. By Robert M. Morgenthau Jan. 25, 2018)

İsviçre Federal Mahkemesi’nin Perinçek lehine verdiği 25 Ağustos 2016 tarihli bozma kararı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 2. Dairesi’nin 16 Aralık 2013 tarihli ve AİHM Büyük Dairesi’nin 15 Ekim 2015 tarihli kararlarına rağmen bu yazının WSJ’de yayınlanması, gazetenin kimliği açısından önemlidir.

Bilindiği gibi İsviçre’de bir konferansta “Ermeni soykırımı emperyalist bir yalandır” sözüyle İsviçre tarafından cezaya çarptırılan Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek davanın kararını Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşınmıştı. 28 Ocak 2015 tarihindeki AİHM temyiz duruşmasından sonra karar yaklaşık 9 ay sonra 15 Ekim 2015 Perşembe günü verilmiştir. AİHM verdiği kararda Vatan Partisi Başkanı Doğu Perinçek’i ifade özgürlüğü noktasında haklı bulmuştur.

AİHM, Perinçek’in “Ermeni soykırımı emperyalist bir yalandır” sözlerinin düşünceyi açıklama özgürlüğü kapsamında olduğunu tespit etmiştir. Avrupa ülkeleri, bu kararın düşünceyi açıklama özgürlüğünün ötesindeki gerekçesini de kabul etmeye başlamışlardır. Almanya Başbakanı Merkel’in “Alman Meclisi’nin Ermeni soykırımını tanıma kararının hukukî değeri olmadığı” yolundaki açıklaması, İsviçre yargısı ve siyasetinde de kabul edilmektedir.

AİHM kararlarının gerekçelerinde 1915 olaylarının Yahudi Soykırımı ile aynı sınıflama içinde olmadığı, 1915 olaylarında soykırım suçunun işlendiği konusunda bir mahkeme kararı bulunmadığı da belirtilmiştir. Kararlar, 1948 BM Sözleşmesine göre, soykırım suçuna hükmetme yetkisinin sadece suçun işlendiği ülke mahkemesinde ve Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde olduğunu vurgulamıştır. İsviçre Federal Mahkemesi AİHM’nin Perinçek Kararı’na uyarak, BM 1948 Soykırımın Cezalandırılması ve Önlenmesi Sözleşmesi uyarınca ancak yetkili mahkemelerin soykırım konusunda karar alabileceğini kabul etmesine rağmentorun Morgenthau’nun konuyu WSJ’de yayınlaması, Türkiye’ye yönelik karalama kampanyasından başka bir şey değildir.

Bu yayın, sözde Ermeni soykırımı konusunda 24 Nisan 2018’de ABD Başkanı Trump’ın “soykırım” (genocide) kelimesini kullanması için ABD’de ortam hazırlanmaya yönelik bir girişimdir. Buna rağmen Trump soykırım dememiş, diğer başkanlar gibi “büyük felaket” (meds yaghern)ifadesini kullanmıştır. Gerginleşen ilişkiler kapsamında 24 Nisan 2019’da Başkan Trump’ın “soykırım” demeyeceğinin garantisi yoktur. Nede olsa Türkçedeki “delidir ne yapsa yeridir” özdeyişini unutmayalım.

ABD Büyükelçisi olarak 1915-1916 yıllarında İstanbul’da görev yapmış olan Henry Morgenthau, (Morgenthau, Türkiye’deki Aşkinaz Yahudilerinin Hahambaşısı Dr. Markus’a yardımda bulunmuştur) yalanlarla dolu hatıralarını ABD’ye döndükten sonra Büyükelçi Morgenthau’nun Hatıraları (Ambassador Morgenthau´s Story, http://www.raoulwallenberg.net/wp-content/files_mf/1439907848HenryMorgenthauAmbassador.pdf) adı altında yayınlamıştır. (Büyükelçi Morgenthau’nun Öyküsü, Belge Yayınları, 2015)

Henry Morgenthau (1856-1946) New York’ta emlak komisyoncusu iken 1912 seçimlerinde Başkan adayı Wilson’u desteklemiş, Wilson seçimleri kazanınca İstanbul’a Büyükelçi atanmıştır. 27 Kasım 1913 tarihinde İstanbul’da gelmiş, 26 ay görev yaptıktan sonra 1916’da ABD’ye dönmüş, Başkan Wilson’a "Hükümetin savaş politikası adına bir zafer kazanmamız ve bunun için de her türlü yasal yol ve imkana başvurmamız gerekmektedir" diyerek uydurma hikayesini yazmıştır. Kitabını yazarken elçilik sekreteri Hagop S. Andonian ile hukuk danışmanı Arshag K. Schmavonian’dan yardım almıştır.Gazeteci Burton J. Hendrick, Büyükelçi Morgenthau’nun anlattıklarını yeniden düzenlemiş, ABD Dışişleri Bakanı Robert Lansing kitabın provalarını okuyup eklemelerde bulunmuştur.

O dönem 120 bin tirajlı aylık dergi olan The World’s Work’ta (1900–1932) gerçek dışı hikaye tefrika edilmiştir. Uydurma hikayeler tirajı yüksek çeşitli gazetelerde de yayınlanmıştır. Morgenthau’nun kitabın yayımlanmasından önce Ermeni soykırımı iddiasını araştıran Alman Johannes Lepsius, İngiliz Lord Bryce ve Arnold Toynbee’ye belge sağladığı da söz konusudur.

Dr. Johanhes Lepsius (1858-1926). Alman din adamı ve politikacısıdır. Ermenilere yönelik yardım kuruluşları arasında ilk sırayı alan, Alman Doğu Misyonu ile Alman Ermeni Cemiyeti’nin yöneticisidir. Ermeni dostu olarak tanınan Lepsius, Alman misyoneri sıfatıyla başta Ermeniler olmak üzere Doğudaki Hıristiyanlara yapılan yardım çalışmalarını yürütmüştür. Johannes papazının Ermeniler hakkında yazdığı kitapları (Almanya ve Ermeniler-Deutchland und Armenien) bugün Batı kamuoyunda sözde soykırımın ispatında vazgeçilmez öneme sahip kaynaklar arasında yer almaktadır.

Mavi Kitap olarak bilinen ilk baskısı 1916 yılında Londra’da yapılan The Treatment of Armenians in the Ottoman Empire 1915-16 (Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermenilere Yönelik İşlemler 1915-16) isimli kitap bir Ermeni propaganda aracıdır. Kitabın özgün baskısında yer alan, “Documents presented to Viscount Grey of Fallodon Secretary of State for Foreign Affairs by Viscount Bryce with a preface by Viscount Bryce (Viscount Bryce’ın Önsözüyle Viscount Bryce Tarafından Devlet Dışişleri Sekreteri Fallodon Viscount Grey’e Sunulan Belgeler) açıklaması önemlidir.

Kitap, 2005 yılında Türkçe’ye de çevrilmiştir. Mavi Kitap, 1916’da İngiliz Parlamentosu’nun onayıyla, savaş propaganda bürosu durumundaki Wellington House tarafından hazırlatılmıştır. Mavi Kitap’ın içeriği Amerikan misyoner raporlarına dayanmaktadır. Kitap, Lord Bryce’ın değişik makamlarla yaptığı birkaç yazışma, bir harita, önsöz ve editörden muhtıra bölümlerinin bulunduğu 8 kısımdan oluşmaktadır. Kitap, 150 adet mektup içermektedir. Son kısımdaki 7 ek ile kitap zenginleştirilmiştir.

Osmanlı’yı (Türkiye’yi) suçlama görevi, hukuk profesörü olan Lord Bryce başkanlığındaki bir heyete verilmiştir. Bryce sonraki yıllarda Büyük Britanya’nın Washington büyükelçiliğine getirilmiştir. Tanınmış tarihçi Arnold J. Toynbee Lord Bryce’ın sekreterliğini yapmıştır. Toynbee (1889-1975) uzun yıllar İngiltere Kraliyet Enstitüsü Uluslararası İlişkiler bölümünde yöneticilik yapmış, Birinci ve İkinci Dünya Savaşı’nda İngiltere Dışişleri Bakanlığı İstihbarat Dairesi’nde görev almış bir akademisyendir. Toynbee daha sonra bunun bir propaganda kitabı olduğunu anlayınca pişmanlığını dile getirmiş ve “fark etseydim, bu projede yer almazdım” demiştir. Hatıralarında, Mavi Kitap’ın doğruluğu konusunda şüpheli açıklamalarda bulunmuştur. Türkçe’ye Hatıralar: Tanıdıklarım başlığıyla çevrilen eserinde konuya açıklık getirmiştir.

Birinci Dünya Savaşı’nda ittifak devletleri, Almanya’nın Rusya aleyhinde başlattığı propaganda silahı ile vurulacaktı. Almanya’ya davet edilen Amerikalı gazetecilerin verdikleri bilgiler, Rus barbarlığını ortaya çıkarmaya yönelikti. Rusların Yahudilere yönelik bu şiddet uygulamaları, İngiltere ve Fransa’yı zor durumda bırakmıştır. Türklerin yapacakları yanlışlar da Almanya ve Avusturya-Macaristan aleyhine olacaktı. İngiltere Türkleri Ermenilere soykırım yaptı şeklinde açıklayarak Türkiye’nin müttefiklerini zor durumda bırakacaktı. Osmanlı’nın uygulamaya koyduğu “sevk ve iskan kanunu” İngiltere’ye bu fırsatı vermiştir.

Rusya’nın destek ve kışkırtmalarıyla örgütlenen bazı Ermeni grupları, 1890 yılından itibaren bağımsız bir Ermeni devleti kurmak amacıyla Osmanlı yönetimine karşı ayaklanmışlardır. Ermenilerin yaşadığı yerlerde isyan hareketlerinin artmasıyla güvenlik sorunları ortaya çıkmıştır. Osmanlı Hükümeti, güvenliği sağlamak amacıyla 27 Mayıs 1915 tarihinde Sevk ve İskan Kanunu çıkartmıştır.

Osmanlı ordusunun ve bölge halkının güvenliği için bazı Ermenilerin Osmanlı Devleti’nin güvenli bölgeleri olan Suriye ve Irak’ın kuzey vilayetlerine göç ettirilmesine karar verilmiştir. Bu proje, İngiliz siyasi manevrası olup, Osmanlı devleti (Türkiye) dünya kamuoyunun gözünde suçlu duruma düşürülecekti. Toynbee hatıralarının son kısmında Türklerin masumiyetine inandığını ve yaptığından pişman olduğunu vefatından önce dile getirmiştir. Mavi Kitap, günümüzde Ermeni sorununda Türkiye aleyhine kullanılmaktadır.

Ermeni yalanlarına çok sayıda Türk ve yabancı araştırmacı karşı çıkmışlardır. (Many Scholars Challenge The Allegations Of Genocide: Part III, Ergun Kirlikovali on July 10, 2009http://www.turkla.com/2009/07/10/many-scholars-challenge-the-allegations-of-genocide-part-iii/)

Torun Morgenthau’nun 25 Ocak 2018 tarihli yazısından 1,5 ay önce 9 Aralık 2017 tarihinde Turkish Forum’daki “Donald Trump Kudüs Açıklamasının Ardından 24 Nisan’da ‘Türkler Ermenilere Soykırımı Yaptı’ Derse Ne Olur?” başlıklı yazımda bu konuya dikkat çekmiştim:

“Başkanı Donald Trump’ın Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanımasıyla ilgili açıklaması, Birleşmiş Milletler kararlarını açıkça ihlal eden ve barışı dinamitleyen bir gelişmedir. Trump Türkiye’nin bu konuda gösterdiği sert tepki ve Ermeni lobilerinin baskısıyla 24 Nisan’da sözde Ermeni soykırımını ‘genocide’ kelimesini kullanarak tanıyabilir. ABD’de güçlü bir Ermeni diasporası ve lobisi vardır. Son olarak 6 Kasım’da ABD’nin Indiana Eyaleti Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı’nın Ermenilere soykırım yaptığını kabul eden tasarıyı onaylamıştır. Böylece ABD’de sözde Ermeni soykırımını kabul eden eyalet sayısı 48’e yükselmiştir. Bu sebeple yumurta kapıya gelmeden, iş işten geçmeden şimdiden tedbir alınmasında yarar vardır. Türkçede bir deyim vardır: Delidir, ne yapsa yeridir. Bir insanın deli olduğu için beklenmeyecek şeyler yapabileceğini, dolayısıyla kendisinden sakınılması gerektiğini bildiren sözdür.” (http://ankaenstitusu.com/sozde-ermeni-soykirimini-tanima-sirasinda-hollandadan-sonra-misir-yeni-zelanda-ve-abd-var/)

Torun Henry Morgenthau’nun 25 Ocak 2018 tarihinde WSJ’de yayınlanan yazısının Türkçe özeti şöyledir:

“Hitler Polonya’yı 1939’da işgal etmeye başladığında komutanlarına ‘Merhametsizce Yahudi erkek, kadın ve onların çocuklarına ölüm emri verdi: Kim bugün Ermenilerin yok edilmesinden söz ediyor?’

ABD’nin müttefiki olan Türkiye, tarihiyle yüzleşmeyi hala reddediyor. ABD hükümeti de, Ermenilerin haklarını savunamadı. Amerikan yönetimleri Türk baskısına boyun eğdi ve sürekli olarak basit bir gerçeği teyit edemedi. Ermenilerin katledilmesi, sadece tarihin bir talihsizliği değil, sistematik bir soykırımdı.

Diplomatların ihtiyatlı tutumu göz önünde bulundurulduğunda bu tür bir davranış şaşırtıcı değildi. Ancak Cumhurbaşkanı Trump, Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak kabul ederken, yeni bir döneme işaret ediyor gibi görünüyor. 1995 yılında Kongre, Dışişleri Bakanlığını Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanımaya ve ABD Büyükelçiliği’ni buraya taşımaya yönlendiren yasayı kabul etti. Adaylar Bill Clinton ve George W. Bush elçiliği taşıma sözü verdiler. Barack Obama 2008’de Kudüs’ün İsrail’in başkenti olacağını söyledi. Cumhurbaşkanı seçildikten sonra, her üçü de sözlerinden döndüler. Şimdi, Amerika’nın Kudüs politikası tarihsel olgularla tutarlıdır.

Bu, Amerika’nın Ermeni soykırım gerçeğini de aynı şekilde kabul edebileceği hususunda beni iyimser kılıyor. Gerçekler zorlayıcıdır. Binlerce yıldır Ermeniler, şu anda Türkiye’nin doğusundaki Ağrı Dağı’nın gölgesinde yaşıyorlardı. Tarihte bu Hıristiyan azınlık Müslüman komşularıyla barış içinde yaşadı. Ancak Osmanlı İmparatorluğu, 19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın başlarında parçalanmaya başlayınca Ermenilere baskılar başladı. Birinci Dünya Savaşı’nda Türkler Ermeni sorununu çözme fırsatını yakaladılar.

İlk önce toplum liderleri ve aydınları tutukladılar ve idam ettiler. Daha sonra Suriye çöllerine ölüm yürüyüşleri ile sivilleri sürdüler. 1,5 milyon kadar Ermeni katledildi. Benim için bu tarih, tarih kitaplarıyla sınırlı değil. Büyük babam Henry Morgenthau, katliam başladığında Başkan Wilson’un Osmanlı İmparatorluğu’nun büyükelçisiydi. Modern dünyanın hiç görmediği bir ölçüde Ermeniler katledildi ve bütün dünya bunu gördü. Türk liderleri, Ermenilerin Amerikan vatandaşı olmadıklarını söyleyip büyükelçinin endişelerinin hiçbirine cevap vermediler. Büyükelçi Morgenthau’nun Yahudi, Ermenilerin Hıristiyan olduğunu söylediler.

Türkler büyükelçiyi Washington’a geri göndermek için ABD’ye baskı yaptılar. Büyükbabamın cevabı çok açıktı: Hatırlanmamdan daha büyük bir onur düşünemedim Çünkü bir Yahudi olarak yüz binlerce Hıristiyanın hayatını kurtarmak için elimden geleni yaptım.”

Türklerin baskısı sonucunda dedem ABD’ye döndü. Washington’a diplomatik bir telgraf gönderdi: Bir ırkın imhası devam ediyor. Birinci Dünya Savaşı ile meşgul olan Dışişleri Bakanlığı telgrafa kayıtsız kaldı. Sonunda büyükbabam bir dizi konferanslarla dünyanın vicdanına hitap etmeye karar verdi.

Büyük bir yardım kampanyası sonucunda hayatta kalanları yeniden yerleştirmeye yardımcı oldu. Ancak (sözde) soykırım, Ermeni halkına ve büyükbabamın ruhuna karşı büyük bir saygısızlık yaratmıştır. Büyük babam ABD’ye geri dönerek hayatta kalanlara yardım etmek için karar verdi. Ellis Adası’nda mültecilere sponsor oldu. Ve başka bir şey daha yaptı. Çocuklarına ve torunlarına tanık olduğu tarihi öğretti.

Bu kehanet, Hitler’in Polonya’yı işgal ettiği ve dünyanın Ermenilerle ilgili amnezi (gecirilen siddetli bir sok sonucu geçmişe ait hafızanın bir kısminin kaybedilmesi) söz konusunu olduğunda gerçekleşti. Amerika’nın bu amneziden çıkması için çok zaman var.

Her Nisan ayında Başkan Ermeni halkına yönelik vahşeti tanıyan bir bildiri yayınladı. Türk baskısına boyun eğildiği için bildiride hiçbir zaman “soykırım” kelimesini kullanmadı. Bu değişmeli.

Türkiye’nin tepkisinin ABD’nin çıkarlarına karşı gelebileceğini söyleyenlerin kaygılarını küçümsemiyorum. Kudüs’e elçiliği taşımanın barış görüşmelerini zorlaştırabileceğini söyleyenleri reddetmiyorum. Ancak, adil ve kalıcı bir dünya düzeni, yalanlar üzerine inşa edilemez. Başkan Trump, Ermeni soykırımı gerçeğini ilan ederek bu taahhüdünü yerine getirmelidir. Bu, iktidardaki haydutlara suçlarınızın üstü örtülmeyecek mesajı verecek.”

(https://www.wsj.com/articles/will-trump-tell-the-truth-about-the-armenian-genocide-1516925489; https://www.wsj.com/articles/will-trump-tell-the-truth-about-the-armenian-genocide-151692548)

Torun Morgenthau’nun yazısındaki 1,5 milyon Ermeni rakamı, Auschwitz- Birkenau toplama kampının önünde de vardır. Bir farkla: 1,5 milyon Yahudi 1,5 milyon Ermeni olarak değiştirilmiştir.

Bu, uluslararası intihaldir. Sevr (Sevres) Anlaşması, Birinci Dünya Savaşı sonrasında İtilaf Devletleri ile Osmanlı İmparatorluğu arasında 10 Ağustos 1920 tarihinde Paris’in batı banliyösü Sevr kasabasındaki Seramik Müzesi’nde (Musée National de Céramique) imzalanmıştır. Bu müze, Türkiye için Anlaşma’nın imzalandığı yer olması bakımından önemlidir. Bir diğer önemi de, Ermenilerin müzenin önüne 8 Mart 2001 tarihinde sözde Ermeni Soykırım Anıtı dikmesidir. Anıtın üzerinde tarafımdan çekilen fotoğrafta da görülebileceği gibi “1915’te Jön Türk Hükümeti tarafından katledilen 1,5 milyon Ermenin anısına” yazılıdır. Açıkçası 1,5 milyon rakamı Auschwitz-Birkenau toplama kampının önündeki anıtta yazılıdır:

“…ABOUT ONE AND A HALF MILLION MEN, WOMEN AND CHLDREN MAINLY JEWS FROM VARIOUS COUNTRIES OF EUROPE”

Kaynak: Cengiz Özakıncı, ABD Soykırım Anıt-Müzesi’nde Türkiye’yi Suçlayan Sahte Hitler Yazıtı (http://www.butundunya.com/pdfs/2018/03/022-028.pdf)

Dönemin Ermenistan Cumhurbaşkanı Serge Sarkisian, Tüm Ermenilerin Baş Patriği II. Karekin, Ermenistan Dışişleri Bakanı ve ABD Soykırım Anıtı Müzesi kıdemli danışmanı Arthur Berger ve diğerleri Hitler’in Ermeni Soykırımına gönderme yaptığı sözlerinin önünde inceleme yapmaktalar.6 Mayıs 2015 tarihinde çekilen fotoğraf ,Ermeni soykırım propagandasında kullanılan sahte Hitler yazıtına, müzenin 1993’teki açılıştan sonra yer verildiğini göstermektedir.

25 Ocak 2018 günlü Wall Street Journal gazetesinde torun Robert M. Morgenthau imzası ile yayınlanan “Başkan Trump Ermeni Soykırımı Hakkında Gerçeği Söyleyecek mi?” başlıklı makalede gerçekmiş gibi tekrarlanan söz Hitlere ait değildir.

Hitler’in 22 Ağustos 1939 tarihindeki konuşmasında Ermenilerden söz ettiği ileri sürülen paragrafın müzeye konmasının doğru olmadığını SBF’den hocam Prof. Dr. Türkkaya Ataöv, 1984 yılında İngilizce ve Fransızca olarak yayınlanan Hitler and the Armenian Question / Hitler et la Question Armenienne (Hitler ve Ermeni Sorunu) kitapçığında açıklamış, Hitler’in Ermeniler’e ilişkin böyle bir sözünün bulunmadığını Nüremberg yargılama dosyalarından ilgili belgelerle kanıtlamıştır.

Ataöv’den bir yıl sonra, 1985 yılında Prof. Dr. Heath W. Lowry, Ermeniler Üzerine ABD Kongresi ve Adolf Hitler (The U.S. Congress and Adolf Hitler on the Armenians) başlıklı makalesinde, müzeye konulmak istenen sözün Hitler’e ait olmadığını, uydurma (spurious) olduğunu göstermiştir. Lowry (Mustafa Kemal Ataturk Professor of Ottoman and Modern Turkish Studies, Princeton University) bu konuda şu eleştiride bulunmuştur: “Savaş döneminde Türkler aleyhinde yapılan propagandanın en etkili örneklerinden birinin esasını teşkil eden bu belgelerin İngiliz haber alma örgütüne tarafsız Amerika Birleşik Devletleri’nin bir Büyükelçisi tarafından sağlandığı ve bunların Amerikan kamuoyunu Türkler ve Almanlar aleyhine kışkırtarak ülkeyi savaşa sokma amacını güden İngiliz çabalarının bir parçası olarak yayımlandığı anlaşılınca, Morgenthau’nun kullandığı ‘yetki’ konusunda insan meraka düşüyor.”(The Story Behind Ambassador Morgenthau’s Story, Istanbul, Isis Press, 1990) Bu araştırma kamuoyunda değilse bile Amerikan diplomatik çevrelerinde etkili olmuştur.

Prof. Lowry’a göre “Büyükelçi Morghentau’nın hikayesinde yer alan tüm yorumlar, Eylül 1915’in sonlarına doğru Morghentau’nun, Ermenilerin, Genç Türk liderliği tarafından imha edilmeye maruz kaldığı konusunda kesin bir sonuca varmamışlardır.” (All comments in Ambassador Morghentau’s Story notwithstanding, as late as September 1915, Morghentau had not firmly concluded that the Armenians were the subject of an attempted ‘extermination’ by the Young Turk leadership, s. 51)

Ermeni soykırım propagandasında kullanılan yalanları kitaplarında belgelerle çürüten bir diğer önemli araştırmacı ise değerli büyüğüm Şükrü Server Aya’dır Hitler’e atfedilen "Bütün olanlardan sonra, kim bugün Ermenilerin yok edilmesinden söz ediyor?" sözlerinin uydurma olduğunu The Genocide of Truth (İstanbul Ticaret Üniversitesi yayınları, 2008, s.366),Soykırım Tacirleri (Derin Yayınları, Ocak 2009, s.205-206) The Genocide of Truth Continues, (Derin Yayınları, Aralık 2010, s.249-270) açıklamıştır.

Sayın Aya, The Wall Street Journal gazetesi editörlerine, Washington Soykırım Müze İdaresi ve Mütevelli Heyeti’ne (28.03. 2018) ve müzenin bağlı olduğu üst makam olarak ABD Başkanlık Ofisi’ne gönderdiği (13.02.2018) yazılarda tepkisini şu sözlerle dile getirmiştir:

"Muhterem Beyefendiler. Birinci ve İkinci Dünya savaşları ve “soykırım mito-manisi” (Erich Feigl) ile ilgili tarih hakkında müstakil araştırmacı ve yazarlar olarak, makale yazarının dominant bir eda yazdığı makale içeriğinden fevkalade rahatsızlık duyduğumuzdan bunu ret etmek mecburiyetini duyduk; zira daha önce New York Bölge Savcısı olan Bay Robert M. Morgenthau’un bu yazı içeriği, neredeyse A’dan Z’ye kadar gerçek değildir, kanıtlanmamıştır ve ayrıca dünkü ve bugünkü tarih hakkında devasa bilgi eksikliği ile maluldür.

Müzenin duvarında durmakta olan ve Hitler’e atfedilen cümle tamamen yalandır ve ihtimal yirmi yıldan fazladır oradadır. Maalesef Müze kendisine yapılan talepler ve sunulan belgesel kanıtlara suskun kalmayı yeğlemiş veya sessiz kalarak bu tarihsel yalanı halktan saklanması söylenmiştir. Avrupa’daki yetkili muhtelif mahkeme kararlarına ve hukuki mevzuata rağmen, Müze bu soykırım yalanının propaganda edilmesine alet olmuştur. ABD arşivleri, Kongre veya Senato referanslı ve Bay Morgenthau’un makalesini nakzeden belgelerle doludur; hâlbuki hukuk ve kanun aleminde ün sahibi Bay Morgenthau kuralları ihmal veya görmezden gelmiş ve konuda savcı olarak davranırken savunmaya ve kanıtlara gerek görmemiş ve ülke yasalarına uymayarak aynı olayda bir hâkim veya ebedî bir tanrı tutumu içinde olmuştur. Bu yapılanların kabul göremeyeceği anlamında araştırmamızı sunarken Wall Street Journal gazetesinin Bay Morgenthau’un Ermeni Soykırımı hakkındaki isteklerine katılıp katılmadığını da açıklamasını saygılarımızla talep ederiz."

Mark Twain’in "Gerçek, ayakkabısını giyene kadar yalan dünyayı dolaşır" tespitinin ne kadar doğru olduğu sayın Aya’nın yazısından da bellidir. (http://www.butundunya.com/pdfs/2018/03/022-028.pdf )

ABD, İngiltere ve Sovyet Rusya 1945’te Almanya’yı yenmiş, esir aldıkları yüksek rütbeli Alman subaylarını Nüremberg’te uluslararası askeri mahkemede yargılamak üzere suç delillerini toplamaya başlamıştır. ABD askerlerinin 1945 yılında Avusturya’da Saalfelden’de ele geçirdikleri belgeler arasında, Hitler’in dünya savaşını başlatan, Polonya’yı işgal emrini verdiği 22.08.1939 günlü konuşmasına ilişkin notlar da bulunuyordu.

AP ajansının Berlin muhabiri Amerikalı gazeteci Louis P. Lochner, 1942’de ABD’de yayımlanan What About Germany adlı kitabında, bir muhbirden aldım dediği Hitler konuşmasının metnini de aktarmıştı. Ancak konuşmanın Lochner’in 1942’de aktardığı 1945’te Saalfelden’de ele geçirdiği arasında uyuşmazlıklar bulunuyordu. Hitler’e atfedilen sözler Louis Lochner’in 1942’de yayınlanan kitabında yer almıştır.

Fakat Lochner’in kitabındaki metnin içeriğini ve kaynağını savcılık şüpheli bulduğu için kanıt olarak kullanmamıştı. Çünkü, Lochner’in "muhbirden aldığım Almanca konuşma metnini 1939’da derhal Amerikan Büyükelçiliğine teslim ettim" dediği üç sayfayı inceleyen çevirmen Carlos Porter, yazının Alman klavyeli bir daktilodan çıkmadığını ve bozuk bir Almanca ile yazılmış olduğunu belirlemişti.

Lochner’in kitabında, Hitler’in “Gücümüz, hızımız ve acımasızlığımızdadır. Cengiz Han, milyonlarca kadın ve çocuğu önceden tasarlayarak ve iç huzuruyla katliama sürükledi. Bugün tarih onu yalnızca büyük bir devlet kurucu olarak görüyor. Zayıf Avrupa uygarlığının benim için ne diyeceği umurumda değil. Eleştiri için tek söz edeni bile infaz etmeleri için idam mangasına emir verdim. Savaş hedefimiz belirli hatlara ulaşmak değil, düşmanın fiziksel olarak yok edilmesidir. Polonya dili türevi konuşan her çocuk, kadın ve erkeği acımaksızın öldürme emrini uygulamak üzere Doğu’ya ölüm mangalarımın gitmesini ben emrettim. Bize gerek duyduğumuz yaşam alanını (lebensraum) kazandıracak olan yalnızca budur. Bütün olanlardan sonra, kim bugün Ermenilerin yok edilmesinden sözediyor?" dediği yazılıydı. Fakat aynı konuşmanın Amerikan askerlerince Nazi belgeleri arasında ele geçirilen metninde ve savunma kanıtı olarak sunulan diğer belgelerde Ermenilerden hiç söz edilmemiştir.

WSJ sabıkalı bir gazetedir. Çünkü, L. Gordon Crovitz isimli yazar da gazetenin 3 Mayıs 2015 tarihli yazısında Türkiye’yi bir milyondan fazla Ermeni vatandaşı katletmekle suçlamıştır. (Turkey’s massacre of more than one million of its Armenian citizens) “Ankara, olanları badanalamak için elinden gelenin en iyisini yapıyor. Sosyal medya ve çevrimiçi videodan çok önce ABD’li diplomat sayesinde bu imkansız. 1915 yılında Henry Morgenthau Sr., Osmanlı İmparatorluğu’nun ABD Büyükelçisi idi.” (Opinion Informatıon Age The Diplomat Who Called Out Mass Murder Using just a pen and a phone, Henry Morgenthau exposed Ottoman atrocities)

9 Şubat 2018 tarihinde torun Robert Morris Morgenthau’nun makalesini yayınlayan Wall Street Journal editörüne aşağıdaki aydınlatıcı mektup gönderilmiştir. (Open Letter To Wall Street Journal To Correct Morgenthau Falsehoods About Armenıan Claims – 09.02.2018 https://www.ata-a.org.au/morgenthaus-hate-and-lies-still-haunt-history/ .BLOG NO : 2018 / 16, TASC 06.03.2018, 9 February 2018,The letter below was sent on February 9, 2018 to Wall Street Journal (WSJ) which published an earlier article by R. M. Morgenthau, grandson of Henry Morgenthau, former U.S. Ambassador to the Ottoman Empire)

Editore:

1915’ten bu yana Büyükelçi Morgenthau, 1915’teki Türk Ermeni ihtilafı hakkında yalan söyleme propagandasını gerçekleştirenlerden herkesten daha fazlasını yapmıştır. Son zamanlardaki araştırmalar, Henry Morgenthau’nun iddialarının yanlış bilgilere dayandığını, iddiaların gerçek değil propaganda niteliği olduğunu göstermiştir. Kısaca bu iddialar reddedilmiş ve 1915 tehciri hakkında ciddi araştırmalarda kullanılmamıştır.

Bölge Savcılığı görevinde bulunan emekli Robert Morris Morgenthau’nun “Trump, Ermeni Soykırımı Hakkında Gerçeği Söyleyecek mi?” yazısı (25 Ocak 2018) bizleri rahatsız etmiştir. Trump bu yalanı söylerse, bay Morgenthau ile aynı fikirde olmak zorunda kalacaktır..

Osmanlı İmparatorluğu Büyükelçisi Henry Morgenthau’nun (1913-16) Osmanlı-Ermeni ihtilafı ile ilgili raporları, (1885-1919), iki Ermeni kökenli diplomat olan Arshag Schmavonian ve Hagop Andonian’a güvendikleri için son derece kuşkuluydu. Onlar, Osmanlı İmparatorluğu’na karşı savaşan Ermeni Devrimci Federasyonu (ARF) üyesiydi. Ne Morgenthau, ne de Ermeni personel bildirdikleri olaylara tanık olmadı. Daha da kötüsü, Morgenthau Türk ve Müslümanlara “aşağılık bir ırk” diyerek atıfta bulundu. Gerçek şu ki, cehalet ve önyargı Büyükelçi Morgenthau’nun Osmanlı-Ermeni ihtilafı konusundaki perspektifini tanımlamaktadır.

Bay Morgenthau, bu yanlılığı kendi bakış açısıyla ele alıyor ve Adolf Hitler’e uzman tanıklığı olarak güveniyor. Robert Morgenthau’nun dayandığı Ermeni katliamlarından söz eden Hitler, Kasım 1945’te Nürnberg Mahkemesi tarafından güvenilmez olarak reddedilmiştir.

Yanlış alıntı, ilk defa 24 Kasım 1945’te, “Nazi Almanya’nın Savaşa Giden Yol” adlı London Times’daki bir makalede, Hitler ve onun komutanları arasında, işgalden önce 22 Ağustos 1939’da yapılan bir konuşmayla ilgili olarak yazılmıştır. Bu konuşmanın birden çok versiyonu açıklanmıştır. Ancak sadece biri cahillik ve önyargı ile harekete geçen, ne yazık ki kışkırtıcı alıntıyı içermektedir.

Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, dede Morgenthau hukuki örnekleri görmezden geldi. 2015 yılında, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Ermeni soykırımı iddialarının hukuki olarak kanıtlanmamış olduğuna karar vermiştir. 2016 yılında, Fransız Anayasa Konseyi aynı kararı almıştır. 2012 yılında, ABD Yüksek Mahkemesi, 9. Devreye ilişkin 11-0’luk bir kararla Ermeni davasını soykırım olarak nitelendirmemiş ve bu konunun ABD dış politikası olmadığına karar vermiştir. 1920’li yıllara gelindiğinde, İngiliz liderliğindeki Malta Mahkemeleri 144 Osmanlı memuruna karşı suçlamada bulunmuştur. Çünkü İngiliz, Fransız ve ABD’deki arşivlerde Ermenilere karşı bir zulüm ve imha politikasının hiçbir kanıtı yoktur.

Gerçekten Morgenthau, hukukun üstünlüğünü yok sayıyor, 1948 Birleşmiş Milletler Soykırım Sözleşmesi’ni kabul eden Birleşmiş Milletleri de görmezden geliyor. BM sözde Ermeni soykırımını 1985 yılında reddetti, 2000, 2007 ve 2015 yıllarında da benzer kararlar aldı.

Sevgin Oktay, Başkan,Türk İftira Önleme İttifakı www.TADAlliance.org

PO Box 2586, Poughkeepsie, NY 12603-2397, Halil Mutlu, Eş Başkan Türk Amerikan Ulusal Yönlendirme Komitesi, Washington Türk Evi, 1526 18th Street NW Ste 200, Washington DC 20036, David Saltzman, Danışman,Türk Amerikan Yasal Savunma Fonu, Amerika Türk Koalisyonu, 1510 H Sokak NW Ste 900 Washington DC 20005.

Şimdi, Ferruh Demirmen’in aşağıdaki eleştirisine hak vermemek mümkün mü? “Ermeni sorununda Türk karşıtlığı ile bilinen ve boykot edilmesi gereken böyle bir gazete şimdi ne yazık ki birtakım Türk-Amerikan dernekleri tarafından verilen bir sayfalık ilan ile ticari bakımdan taltiflenmiştir. Bizim makaleleri yayımlamayı reddeden WJS editörleri şimdi acaba ne düşünmektedir? Demek ki Türk tarafından herhangi bir yaptırım, boykot, rahatsızlık söz konusu değilmiş! Ve ilan veren Türk-Amerikan derneklerinin bu hassasiyetine ne denir?”

Yukarıdaki belge ve açıklamalardan sonra Ermeni muhibi WSJ gazetesine ilan verilmesi bir akıl tutulması değilse nedir?

KÜRESEL ÖRGÜTLER DOSYASI : DÜNYADAKİ ÜLKELERE GÖRE POLİTİK & EKONOMİK & STRATEJİK & İSTİHBARİ THINK THANK KURULUŞLARI


DÜNYADAKİ ÜLKELERE GÖRE POLİTİK & EKONOMİK & STRATEJİK & İSTİHBARİ THINK THANK KURULUŞLARI

BİRLEŞMİŞ MİLLETLER

· United Nations University (UNU)

AVRUPA BİRLİĞİ

· Leap2020

· European Council on Foreign Relations

Arnavutluk

· Albanian Institute for International Studies

Arjantin

· Armed Forces Scientific and Technical Research Institute

· National Atomic Energy Commission

· National Space Activities Commission

· National Research Council

· National Agricultural Technology Institute

· National Industrial Technology Institute

· Leloir Institute

· Balseiro Institute

Avustralya

· Air Power Australia

· Australia Institute (TAI)

· Australian Institute of International Affairs (AIIA)

· Australian Strategic Policy Institute (ASPI

· Brisbane Institute

· Committee for Economic Development of Australia

· Centre for Independent Studies

· Centre for Policy Development

· Development Policy Centre

· East Asian Bureau of Economic Research (EABER)

· Evatt Foundation

· Grattan Institute

· H.R. Nicholls Society

· Institute of Public Affairs (Australia) (IPA)

· Lowy Institute for International Policy

· Mannkal Economic Education Foundation

· Menzies Research Centre

· Per Capita

· Prosper Australia

· Sydney Institute

· Strategic and Defence Studies Centre (SDSC)

· United States Studies Centre

· Western Australia Policy Forum

Azerbeycan

· Center for Strategic Studies under the President of Azerbaijan

· The Center for Economic and Social Development (CESD)

Bengladeş

· Bangladesh Institute of Development Studies (BIDS)

· Bangladesh Institute of Law and International Affairs (BILIA)

· Bangladesh Institute of Peace and Security Studies (BIPSS)

· Centre for Policy Dialogue (CPD)

· International Growth Centre (IGC)

· Making Our Economy Right (MOER)

Belçika

· *Bruegel [1]

· Centre for European Policy Studies

· Centre for the New Europe

· Egmont

· European Centre on the International Political Economy

· European Policy Centre

· Friends of Europe

· International Crisis Group

· Itinera Institute

· Liberales

· Nova Civitas

· Vlaamse Volksbeweging

Brezilya

· Fundação Getúlio Vargas

· Institute of Applied Economic Research

Kanada

· Atlantic Institute for Market Studies

· Atlantic Provinces Economic Council

· Asia Pacific Foundation of Canada

· Broadbent Institute

· Canada West Foundation

· Caledon Institute of Social Policy

· Canadian Centre for Policy Alternatives

· Canadian Defence and Foreign Affairs Institute

· Canadian Institute for Advanced Research

· Canadian International Council

· Canadian Tax Foundation

· Centre for International Governance Innovation

· Conference Board of Canada

· Council of Canadians

· C.D. Howe Institute

· Fraser Institute

· Frontier Centre for Public Policy

· Institute for Liberal Studies

· Institute for Research on Public Policy

· International Institute for Sustainable Development

· Justice Centre for Constitutional Freedoms

· Macdonald-Laurier Institute

· Montreal Economic Institute

· Mowat Centre for Policy Innovation

· North-South Institute

· Pembina Institute

· Public Policy Forum

· Wellesley Institute

Şili

· Libertad y Desarrollo[1]

· Centro de Estudios Públicos

Çin

· Chinese Academy of Social Sciences[1]

· China Center for International Economic Exchanges

· China Development Institute

· State Information Center of China

Kosta Rika

· Facultad Latinoamericana de Ciencias Sociales[1]

Çek Cumhuriyeti

· Institute for Social and Economic Analyses

Danimarka

· CEPOS

· Copenhagen Institute

· Copenhagen Institute for Futures Studies

Mısır

· Al-Ahram Center for Political and Strategic Studies[1]

Etyopya

· International Growth Centre (IGC)

Finlandiya

· Crisis Management Initiative

· European Centre of Excellence for Countering Hybrid Threats

· Finnish Institute of International Affairs

· Research Institute of the Finnish Economy

· Åland Islands Peace Institute

Fransa

· Centre d’Etudes Prospectives et d’Informations Internationales (CEPII)

· Cercle de l’Oratoire

· Conférence Olivaint

· European Union Institute for Security Studies

· Gracques

· Groupement de recherche et d’études pour la civilisation européenne

· Institut Choiseul for International Politics and Geoeconomics

· Institut français des relations internationales (IFRI)

· Institut Montaigne

· Notre Europe

· Mont Pelerin Society

· Saint-Simon Foundation

· Sport and Citizenship

Gürcistan

· Georgian Foundation for Strategic and International Studies

· New Economic School – Georgia

Almanya

· Atlantic Community

· Bundesakademie für Sicherheitspolitik

· Bonn International Center for Conversion

· Centre for European Policy

· Deutsche Gesellschaft für auswärtige Politik

· Friedrich Naumann Foundation

· Friedrich Ebert Foundation

· German Advisory Council on Global Change (WBGU)

· German Institute for Economic Research (DIW)

· German Institute for International and Security Affairs

· German Institute of Global and Area Studies

· Hanns Seidel Foundation

· Heinrich Böll Foundation

· Ifo Institut für Wirtschaftsforschung (IFO)

· Konrad Adenauer Foundation

· Peace Research Institute Frankfurt

· Rosa Luxemburg Foundation

· Stiftung Wissenschaft und Politik (SWP)

· Walter Eucken Institut

Gana

· International Growth Centre (IGC)

Yunanistan

· Centre of Planning and Economic Research (KEPE)

· Hellenic Foundation for European and Foreign Policy (ELIAMEP)

· International Centre for Black Sea Studies (ICBSS)

Hong Kong

· Bauhinia Foundation Research Centre

· Central Policy Unit – a government department

· Civic Exchange

· HKGolden50

· Hong Kong Democratic Foundation

· The Lion Rock Institute

· New Century Forum

· One Country Two Systems Research Institute

· Our Hong Kong Foundation

· The Professional Commons

Macaristan

· Club of Budapest

· Millennium Institute

· Centre for Fair Political Analysis

Hindistan

· Main article: List of think tanks in India

· Association for Democratic Reforms (ADR) – New Delhi

· Indian Institute of Corporate Affairs (IICA) – New Delhi

· Observer Research Foundation (ORF) – New Delhi

· Strategic Foresight Group (SFG) – Mumbai

· Centre for Civil Society (CCS) – New Delhi

· Centre for Public Policy Research – Kochi, Kerala

· Public Health Foundation of India – New Delhi

· The Takshashila Institution – Bangalore, Karnataka

· United Service Institution of India – New Delhi

· Vivekananda International Foundation (VIF) – New Delhi

· Institute for Defence Studies and Analyses[1]

· Chennai Centre for China Studies

Endonezya

· Centre for Strategic and International Studies (CSIS)

İrlanda

· Institute of International and European Affairs (IEA)

· Iona Institute

· TASC (Think-Tank for Action on Social Change)

İran

· Foundation for Iranian Studies

· International Society for Iranian Studies

· Ravand Institute

· Scandinavian Society for Iranian Studies

· Iran Eurasia Research Institute (Iras)

İsrail

· Begin-Sadat Center for Strategic Studies

· Institute for National Security Studies[1]

· Institute for Advanced Strategic and Political Studies

· Israel Council on Foreign Relations

· Jerusalem Center for Public Affairs

· Jerusalem Institute for Israel Studies

· Reut Institute

· Shalem Center

· Van Leer Jerusalem Institute

· Israel Democracy Institute

İtalya

· Bruno Leoni Institute

· Club of Rome

· European University Institute

· Future Italy

· Institute for International Political Studies (ISPI)

· Istituto Affari Internazionali

· Trinità dei MontiVision

Japonya

· Institute of Developing Economies (IDE-JETRO)

· National Institute for Research Advancement (NIRA)

· Genron NPO

· Japan Institute of International Affairs

Kazakistan

· Kazakhstan Institute for Strategic Studies (KISS)

· Institute of World Economics and Politics (IWEP)

Kenya

· African Progress Center

· Kenya Institute for Public Policy Research and Analysis

Lübnan

· Issam Fares Institute for Public Policy and International Affairs

Liberya

· International Growth Centre (IGC)

Malezya

· Institute for Democracy and Economic Affairs (IDEAS)

Meksika

· Center of Research for Development (CIDAC)

· Instituto de Pensamiento Estratégico Ágora (IPEA)

Fas

· Amadeus Institute

Mozambik

· International Growth Centre (IGC)

Myanmar

· International Growth Centre (IGC)

Hollanda

· Center for European Renewal

· Edmund Burke Foundation

· International Institute for Research and Education

· Netherlands Institute for Multiparty Democracy

· Netherlands Institute of International Relations Clingendael

· The Hague Institute for Global Justice

· Wiardi Beckman Foundation

Yeni Zelanda

· The New Zealand Institute

· New Zealand Business Roundtable

· Centre for Strategic Studies New Zealand

· Institute of Policy Studies

· Maxim Institute

· Sustainable Future Institute

Nijerya

· African Centre for Development and Strategic Studies (ACDESS)

· National Institute of Policy and Strategic Studies (NIPSS)

· Nigerian Economic Summit Group Ltd/Gte (NESG)

· Nigerian Institute of International Affairs (NIIA)

Norveç

· Anti-Corruption Resource Centre (U4)

Pakistan

· Applied Economics Research Center (AERC)

· Institute of Policy Studies (IPS)

· Institute of Regional Studies(IRS)

· Institute of Strategic Studies (ISS)

· Islamabad Policy Research Institute (IPRI)

· International Growth Centre (IGC)

· Pakistan Academy of Sciences

· Pakistan Institute of Development Economics (PIDE)

· Pakistan Institute of International Affairs (PIIA)

· Pakistan Institute of National Affairs (PINA)

· Research Society of International Law (RSIL)

· Social Policy and Development Center (SPDC)

· Sustainable Development Policy Institute

Filipinler

· Foreign Service Institute (FSI)

· Center for Research and Communication (CRC)

Polonya

· Adam Smith Centre

· Centre for Eastern Studies (OSW)

· Institute of Economics

· Sobieski Institute

· The Casimir Pulaski Foundation (FKP)

· The Kosciuszko Institute

Rusya

· Valdai Discussion Club

· Institute of World Economy and International Relations

· Analytical Center for the Government of the Russian Federation

· Centre for Analysis of Strategies and Technologies

· Institute for US and Canadian Studies

· Carnegie Moscow Center

Ruanda

· International Growth Centre (IGC)

Sierra Leone

· International Growth Centre (IGC)

Singapur

· Singapore Institute of International Affairs

· Institute of Policy Studies

· S. Rajaratnam School of International Studies

· Lee Kuan Yew School of Public Policy

Slovakya

· Institute for Public Affairs (IVO)

· Forum Minority Research Institute

Güney Afrika

· Centre for Development and Enterprise

· Centre for Conflict Resolution [1]

· South African Institute of International Affairs [1]

· Institute for Security Studies [1]

· Free Market Foundation [1]

Güney Sudan

· International Growth Centre (IGC)

Güney Kore

· The Asan Institute for Policy Studies (The Asan Institute)

· Korea Development Institute (KDI)

· Korea Institute of Public Administration (KIPA)

· Center for Free Enterprise (CFE)

· Sejong Institute

İspanya

· Barcelona Centre for International Affairs (CIDOB)

· Fundación Alternativas

· Foundation for Analysis and Social Studies (FAES)

· Royal Institute of European Studies (RIEE)

Sri Lanka

· Lakshman Kadirgamar Institute of International Relations and Strategic Studies

· LIRNEasia

İsveç

· Captus

· Eudoxa

· Ratio Institute

· Stockholm International Peace Research Institute

· Timbro

· Institute for Security and Development Policy

İsviçre

· Avenir Suisse

· Center for Security Studies

· foraus · Swiss Forum on Foreign Policy

· Geneva Centre for Security Policy

· Geneva Centre for the Democratic Control of Armed Forces

· Geneva International Centre for Humanitarian Demining

· Horasis

· Liberales Institut

Tayvan

· Taiwan Institute of Economic Research

· Chung-Hua Institution for Economic Research

· Taiwan Foundation for Democracy

Tanzanya

· International Growth Centre (IGC)

Türkiye

· Turkish Economic and Social Studies Foundation

· Global Political Trends Center (GPoT Center)

· International Strategic Research Organization (USAK)

Uganda

· International Growth Centre (IGC)

Ukrayna

· The Razumkov Centre

· International Centre for Policy Studies (ICPS)

· Centre for policy of Legal Reforms (CPLR)

Birleşik Arap Emirlikleri

· Gulf Research Center[1]

İngiltere

Amerika Birleşik Devletleri

Zambia

· International Growth Centre (IGC)

KÜRESEL ÖRGÜTLER DOSYASI : Grup olarak araştırma skalamız içinde olan İNGİLİZ THINK THANK kuruluşları aşağıdaki gibidir.


Değerli Yurtseverler,

Grup olarak araştırma skalamız içinde olan İNGİLİZ THINK THANK kuruluşları aşağıdaki gibidir.

NOT : Aşağıdaki İNGİLİZ THINK THANK kuruluşlarına VPN kullanarak ulaşabilirsiniz. VPN açıkken ilgili kuruluşun üzerine tıkladığınızda kurum ile ilgili sayfa açılacaktır.

Yusuf Özbek

İstihbarat Uzmanı

ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU

NO İNGİLİZ THINK THANK KURUMU ADI NO İNGİLİZ THINK THANK KURUMU ADI
1 Adam Smith Institute 71 International Institute for Environment and Development
2 Africa Research Institute 72 International Institute for Strategic Studies
3 British American Security Information Council 73 International Longevity Centre – UK
4 Bow Group 74 Involve
5 Boyd Group 75 Jimmy Reid Foundation
6 Brand EU 76 Joseph Rowntree Foundation
7 Bright Blue 77 Jubilee Centre
8 British Future 78 King’s Fund
9 Bruges Group 79 Legatum Institute
10 Catalyst 80 Local Government Information Unit
11 Centre for the Analysis of Social Exclusion 81 Localis
12 Centre for Cities 82 LSE IDEAS
13 The Centre for Cross Border Studies 83 Manchester Institute of Innovation Research
14 Centre for Defence and International Security Studies 84 MigrationWatch UK
15 Centre for Economic and Social Inclusion 85 Million+
16 Centre for Economic Policy Research 86 Mutuo
17 Centre for the Economics of Education 87 National Institute of Economic and Social Research
18 Centre for Health and the Public Interest (CHPI) 88 Nesta
19 Centre for London 89 New City Initiative
20 Centre for Policy Studies 90 New Economics Foundation
21 Centre for Social Cohesion 91 New Local Government Network
22 Centre for Social Justice 92 New Philanthropy Capital
23 Centre for Strategic Research and Analysis(CESRAN) 93 New Policy Institute
24 Chatham House 94 New Politics Network
25 City Mayors Foundation 95 Next Century Foundation
26 CIVITAS 96 Nuffield Council on Bioethics
27 The Cobden Centre 97 Nuffield Trust
28 Commonwealth Freedom of Movement Organisation 98 One World Trust
29 Commonwealth Policy Studies Unit 99 Open Europe
30 Common Weal 100 Overseas Development Institute
31 Compass 101 Oxford Research Group
32 The Constitution Society 102 Polar Research and Policy Initiative
33 The Constitution Unit 103 Policy Connect
34 Cordoba Foundation 104 Policy Exchange
35 Cornerstone Group 105 Policy Network
36 Credos 106 Policy Studies Institute
37 Defence Synergia 107 Politeia
38 Demos 108 Population Matters
39 Development, Concepts and Doctrine Centre 109 Progress
40 E3G 110 Quilliam
41 The Education Foundation 111 Reform
42 Education Policy Institute 112 Renewable Energy Foundation
43 Ekklesia 113 Resolution Foundation
44 Electoral Reform Society 114 ResPublica
45 European Council on Foreign Relations 115 Royal Air Force Centre for Air Power Studies
46 Fabian Society 116 Royal Institute of Public Administration (1922–1992)
47 Foreign Policy Centre 117 Royal Society of Arts
48 Global Ideas Bank 118 Royal United Services Institute for Defence and Security Studies
49 Global Vision 119 Science and Technology Policy Research(SPRU)
50 Global Warming Policy Foundation 120 Scotland’s Futures Forum
51 Green Alliance 121 Scottish Constitutional Commission
52 Halsbury’s Law Exchange 122 Scottish Global Forum
53 Hansard Society 123 Selsdon Group
54 Health Foundation 124 Smith Institute
55 The Henry Jackson Society 125 Social Affairs Unit
56 Independent Transport Commission 126 Social Market Foundation
57 Innovation Unit 127 Society of Conservative Lawyers
58 Institute for Employment Studies 128 Stockholm Network
59 Institute for Fiscal Studies 129 Sutton Trust
60 Institute for Government 130 The Taxpayers’ Alliance
61 Institute for Jewish Policy Research 131 Theos
62 Institute for Public Policy Research 132 Tomorrow’s Company
63 Institute for Social Inventions 133 United Nations Association – UK
64 Institute for Strategic Dialogue 134 Unlock Democracy
65 Institute of Advanced Study 135 Von Hügel Institute
66 Institute of Economic Affairs 136 WebRoots Democracy
67 Institute of Education 137 Young Fabians
68 Institute of Race Relations 138 Young Foundation
69 The Intergenerational Foundation 139 The Wilberforce Society
70 International Growth Centre (IGC) 140 The Work Foundation
141 Z/Yen