MEDYA DOSYASI : İsrail Basınından Garip İddia


İsrail Basınından Garip İddia

01 Eylül 2020

Türk hükümeti kafayı İsrail ile ilişkileri normalleştirmeye takmış durumda. İktidardaki AKP, Birleşik Arap Emirlikleri ve İsrail ile ilişkilerin normalleştirilmesine karşı çıkanların başında geliyor.

Yazar: Seth J. Frantzman, THE JERUSALEM POST, 24 Ağustos 2020

Çeviren: Ercan Caner, Sun Savunma Net, 01 Eylül 2020

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda konuşmasını yaparken Kaynak: T24 Bağımsız İnternet Gazetesi.

Türk hükümeti, kafayı daha fazla ülkenin İsrail ile ilişkilerini normalleştirmesini durdurmaya takmış gibi görünmektedir.

Bu tutumu apaçık ortadadır, çünkü Anadolu gibi hükümet yanlısı kanallar sürekli olarak Orta Doğu’da normalleşmeyi reddeden ülkeler ve siyasi partiler hakkında haberler yapmaktadır.

Örneğin Türkiye, bütün bölgede Müslüman Kardeşler bağlıları arasında muhalefeti öne çıkarmak için çaba göstermektedir.

Pazartesi günü Anadolu ajansında yayımlanan haberde Fas’ın İsrail ile normalleştirmeye karşı çıktığı yönünde bir haber yer almıştır. Bu haber Başbakan Saad Eddine El Othmani’nin yaptığı bir yoruma dayanmaktadır. Othmani açıklamasında; Siyonist İsrail ile ilişkilerin normalleştirilmesine Filistin halkının haklarının daha fazla ihlal edilmesine yol açacağı nedeniyle karşı çıktığını dile getirmiştir. Othmani Fas Adalet ve Kalkınma Partisinin (PJD) bir üyesidir.

Türkiye, Fas ile daha iyi ilişkiler olasılığı nedeniyle endişelenmiştir. Ankara geçmişte Fas ile İsrail arasında ilişkiler olduğunu bilmektedir.

Cumartesi günü Türk medyası; sözcünün İsrail ile ilişkilerin normalleştirilmesi yönündeki üstü kapalı açıklaması sonrasında kovulmasına işaret ederek, Sudan’ın da normalleşmeye karşı çıkmasını da öne çıkarmıştır. Türkiye, Sudan Komünist Partisinin İsrail ile ilişkileri normalleştirecek her türlü anlaşmaya karşı olduğunu ifade etmektedir.

Geçtiğimiz yıl İsrail ordusunun Gazze Şeridi’nde Anadolu Ajansı ofisinin de bulunduğu binaya hava saldırısı düzenlemesi sonrasında Süleyman Soylu; “Bu akşam İsrail’in yaptığı saldırıyla Anadolu Ajansının da yer aldığı binanın vurulması, Türkiye’nin mazlumların yanında vakur duruşunun ve yapılanların dünyaya aktarılmasının ne derece önemli olduğunu göstermektedir. Anadolu Ajansına ve milletimize geçmiş olsun dileklerimizle.” açıklamasını yapmıştır.

Türkiye’de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın aşırı sağcı rejimi komünist görüşlere karşıdır, fakat İsrail’e karşı çıktıkları sürece Türkiye’nin komünist partilerle bir alıp veremediğinin olmadığı görülmektedir.

Türk medyası ayrıca Kuveyt Hükümet Dışı Organizasyonlarının (NGO) normalleşmeye karşı çıkmasını da öne çıkarmıştır. Türkiye devlet televizyonu TRT Pazartesi günkü haberinde Birleşik Arap Emirlikleri’nin BAE-İsrail normalleşme anlaşması sonrasında her gün eleştirildiğini iddia etmiştir. TRT ayrıca Hamas Lideri İsmail Haniyeh’in bu hafta sonu yaptığı Türkiye ziyaretini haber yapmıştır. Haniyeh, Türkiye ve Kuveyt’i normalleşmeye karşı çıkmakta öncülük ettikleri için övmüştür.

İsrail basını tarafından kafayı Arap ülkelerinin İsrail ile ilişkilerini normalleştirmesine taktığı iddia edilen Recep Tayyip Erdoğan solda 2005 yılında gerçekleştirdiği ilk ve son İsrail ziyareti esnasında İsrail Başbakanı Ariel Sharon ile kameralara poz verirken görülmektedir. Sağda ise ADL (Anti-Defamation League – İftira ve İnkârla Mücadele Birliği) Ulusal Direktörü Abraham Foxman’dan ‘‘Courage to Care’’ ödülünü alırken görülmektedir. Erdoğan ödülü alırken yaptığı konuşmada Türk ulusunun yüzyıllardır Yahudi halkı ile birlikte yaşadığını ve gelecekte onlarla yakın ve dostane ilişkilerini sürdüreceğini ve ırkçılığa karşı birlikte kararlılıkla mücadele edeceğini dile getirmiştir. Kaynaklar: GPO ve HyeTert

Türkiye’de iktidarda bulunan AKP, BAE ve İsrail ile ilişkilerine bugüne kadar sürekli olarak karşı çıkmıştır. Türkiye bir NATO üyesi olmasına, aynı zamanda görünürde ABD müttefiki olmasına ve İsrail ile ilişkileri olmasına rağmen, İran’dan sonra İsrail karşıtı söylemleri ile öne çıkan ikinci ülkedir.

Türkiye giderek İran, Çin ve Rusya’ya yaklaşmaktadır. Rusya’dan S-400 hava savunma sistemleri satın almıştır. Ankara, BAE’nin İsrail ile yaptığı normalleşme anlaşması sonrasında ilişkileri kesme tehdidinde bulunmuştur.

Çevirenin Notları: Yazı aslına sadık kalınarak çevrilmiştir, orijinal metne aşağıdaki link üzerinden erişebilirsiniz.

LİNK : https://www.jpost.com/middle-east/turkish-government-obsessed-with-stopping-normalization-with-israel-639738?utm_source=jpost&utm_medium=facebook&utm_campaign=boost&utm_content=08-24-20

MEDYA DOSYASI /// Soner Yalçın : Bu yazdığım suç mu ???


Soner Yalçın : Bu yazdığım suç mu ???

16 Haziran 2020

Odatv her dönem neden hedef?

Nazım Hikmet’ten Aziz Nesin’e hepsinin başına aynı olay geldi:

Yazılamayanı yazarsanız, söylenemeyeni söylerseniz “nişan tahtası” yapılırsınız.

Odatv’nin haber yapması istenmiyor.

Size tek örnek vereyim:

Haberiniz vardır; PKK üst düzey yönetici Kasım Engin öldürüldü.

Medya haberlerine göre, Kasım Engin, 25 Mayıs 2020 günü PKK yayın organına demeç verirken MİT-Sinyal İstihbaratı Başkanlığı ile Dış Operasyonlar Başkanlığı- yerini -Kandil eteklerindeki Bradost- tespit etti.

TSK başarılı askeri operasyonla bombaladı.

Tarihin garip cilvesi:

Kasım Engin, Almanya’da üniversitede elektrik-elektronik okudu ve bu alanda mastır yaparken 1989‘da PKK’ya katıldı. Elektronik konusunda uzman olmasına rağmen böylesine hatayı nasıl yaptı?

Kırmızı bültenle aranan başına 10 milyon ödül konan PKK yöneticisinin ölümü üzerine yorum yazmak suç mu?

Mesela… İddiaya göre Kasım Engin Hollanda’daki Fırat Haber Ajansı (ANF) ile görüşürken yeri tespit edildi. Fakat. ANF diyor ki, “Biz o röportajı 25 Mayıs’tan sekiz gün önce yaptık!”

Şunu biliyoruz; PKK dünyanın en yalancı terör örgütüdür; kuşkusuz ANF yalan söylüyor olabilir. Ya doğru ise?

Devam edeyim:

“YENİ AÇILIM”

Öldürülen Kasım Engin, 2012’de PKK Merkez Komitesi üyeliğine getirildi. Mayıs 2020’de ise bu görevine ek olarak PKK Yürütme Komitesi üyesi oldu. Yani, PKK içindeki statüsü çok arttı. Bu ne anlama geliyor?

Kasım Engin, Alevi ve babası Maraşlı Türkmen dedesi idi. Bunu şundan yazdım:

PKK içinde Barzani’ye yakın olan Sünni -PKK askeri kanat sorumlusu- Murat Karayılan ile bu ilişkiyi sorgulayan -üst siyasi bürodaki- Kasım Engin gibi yöneticiler arasında ayrılık var mı? Evet.

Öcalancı Kasım Engin grubu “çözümü” Türkiye içinde mi arıyor? Çünkü: PKK yönetiminde “halkı kırdıracağı” için hendek savaşı stratejisine karşı çıkan Kasım Engin ile bu tür şiddet içeren askeri yöntemleri savunanlar arasında görüş farklılığı mı vardı? Evet.

Bugünlerde… Barzani ve James Jeffrey gibi Amerikalılar eliyle “yeni açılım” gündeme getirilirken/ “açılımcılar” ortaya çıkarken Kasım Engin’in ortadan kaldırılması ne anlama geliyor? Öcalan’ı PKK içinde güçsüzleştirmek olabilir mi? O halde şunu sorabilir miyiz:

Kasım Engin PKK içinden alınan istihbarat bilgisiyle mi öldürüldü? Bilgiyi kim ne amaçla verildi? Vs.

Bu soruları sormak suç mu?

Oysa. Devletlerin istihbarat kurumları bilgilerini medya gibi açık kaynaklardan edinir. PKK konusunda gazeteciler haber yazmayacak- siyasi değerlendirmeler yapmayacaksa istihbarat kurumları bundan zararlı çıkmaz mı? Ki gazetecinin görevi -haberi bilgiyi nereden alırsa alsın- kamuoyunu aydınlatmak değil midir?

Şuraya geleceğim:

DEMEÇ GAZETECİLİĞİ

Müyesser Yıldız’ın tutuklanması Türkiye’de milattır. Muhtemelen irtibat kurması için “görevlendirilen” -psikolojik tedavi gören- bir astsubayın söylediklerini not eden Müyesser Yıldız, bu habercilik eylemi sebebiyle nasıl tutuklanır?

İşin özünde gazetecilik hapse atılarak tehlikeli bir süreç başlatıldı. Artık… Gazeteci hangi haberi yapacağını -istibdat döneminde olduğu gibi- devlete mi soracak? Bu sebeple sert bir örnek yazdım:

PKK konusunda haber-analizler artık suç kapsamında mı? Kuşkusuz… Kendine karşı silahlı kalkışma yapan -PKK gibi- her terör örgütüyle devlet mücadele eder. Ama… İktidar gazetecinin eline “kelepçe” vurarak, açık kaynakları yok ederek “açılım masallarına” yine kanmaz mı?

“Birileri” tıpkı FETÖ döneminde olduğu gibi gerçek gazetecilerin yazmasının-konuşmasının önüne geçmek istiyor. Büyük hatadır:

Bırakınız yazalım…

Bırakınız konuşalım…

Bu ülke menfaatinedir.

Barışları tutuklamak doğru değildir…

Müyesser Yıldız’ı tutuklamak doğru değildir…

Odatv’yi kapatmak doğru değildir…

Anlatmadan-yazmadan-yorumlamadan gazetecilik olmaz.

PKK yönetimi içindeki çatışmaları yazmak nasıl suç olur? Tek yanlı haber doğru değerlendirme yapmayı güçleştirir.

Gazetecilik, hürriyetin ayrılmaz parçasıdır. Bilgi-haber olmayan yerde cehalet olur.

Gazeteciliği özgürleştirin…

Ülkenin Odatv‘ye ve Barışlara, Müyesser’e ihtiyacı var; bunu iktidarın kavraması gerekiyor.

Arkadaşlarımız vatanseverdir. Yoksa bilmiyorlar mı; dönem rüzgârlarına kapılıp demeç gazeteciliği yapmayı veya eline verileni sorgusuz yazmayı…

MEDYA DOSYASI /// Soner Yalçın : CIA, Kinzer ve Müyesser


Soner Yalçın : CIA, Kinzer ve Müyesser

17 Haziran 2020

ABD ve Çin, COVID-19’un kaynağı konusunda birbirlerini suçlamaya devam ediyor…China Daily virüsün ABD Maryland’deki Fort Detrick’den yayıldığı yazdı…

Peki bunun Müyesser Yıldız’ın tutuklanmasıyla ne ilgisi var?

Başlayabilirim:

Albert Hofmann (1906-2008)…

İsviçreli kimyager. Sandoz ilaç şirketi laboratuvarlarında kan akışını hızlandırıcı ilaç yapımı için çalışırken, 37 yaşında (buğday, çavdar, mısır gibi tahıl ürünleri üzerinde asalak yaşayan) zehirli mantarın uyuşturucu özelliğini keşfetti: LSD…

Dört yıl sonra…

CIA şu projeye başladı: MKULTRA-LSD…

Bütçesinin yüzde 6’sını bu projeye ayıran CIA, kimyasal uyuşturucu LSD’yi biyolojik silah olarak kullanacaktı.

Çalışmaların yapıldığı yer, Maryland’deki Fort Detrick idi. Burası aynı zamanda ABD Ordusu Biyolojik Savaş Laboratuvarları (USBWL) biriminin olduğu yerdi. Ki çalışmalar İkinci Dünya Savaşı’nda başladı. Burası biyolojik savaş araştırma alanı haline geldi.

Sadece LDS üzerinde durmadılar. Örneğin, özellikle sarı humma virüsünü taşıyan sivrisinekler de dâhil olmak üzere çok çeşitli böcekler üzerinde çalıştılar.

Bu araştırmaları ilk Merck ilaç şirketi sahibi George W. Merck destekledi.(Rockefeller’a filan girmeyeyim; hele Fort Detrick’in Ebola virüsü ile ilişkisinden bahsetmeyim bizim “çok bilmişler” rahatsız oluyor!); LSD’nin ilk fahişeler üzerinde denenmesini veya ABD rejimini tehdit eden 68 Kuşağı/ ‘Çiçek Çocukları’nın serbest kullanımı için bu uyuşturucunun yasallaşmasını filan geçeyim…

Konumuz başka:

“KİRLİ DÜZENBAZ”

Sidney Gottlieb (1918-1999)…

Amerikalı zehir uzmanı kimyager.

MK-ULTRA olarak bilinen biyolojik savaş projesinin başındaki isimdi.

“Kara Büyücü” ve “Kirli Düzenbaz” olarak tanındı. Çünkü:

CIA’nın 1950’lerden itibaren yaptığı suikast girişimlerinin gizli yöneticiydi.

Mesela… Castro’ya zehirli dolma kalem, zehirli puro, zehirli bir dalgıç kıyafeti, patlayan bir kabuklu deniz hayvanı göndermek veya televizyon stüdyosuna LSD püskürtmek gibi tuhaf yöntemler denedi!

Kongo Başbakan Lumumba’dan Irak Başbakanı Abdülkerim Kasım’ın öldürülmesine kadar bir dizi cinayette parmağı vardı…

ABD kirli tarihini yazmayı uzatmayayım.

Bir isim daha tanıtıp ana konuma geçeceğim:

Stephen Kinzer (d.1951)…

Amerikalı gazeteci-yazar.

Dünyanın dört bir yanında New York Times gazetesi için haberler yazdı.

Türkiye’de bir dönem pek meşhurdu; 1996-2000 yılları arasında gazetenin İstanbul bürosunu kurup yönetti…

-1991 yılında, ABD’nin Nikaragua iç savaşı dönemindeki gizli faaliyetlerini anlattığı “Blood of Brothers” kitabını yazdı…

-2003 yılında, ABD’nin İran’da yaptığı darbeyi ve Ortadoğu terörünün kaynağını anlattığı “All the Shah’s Men” kitabını yazdı…

-2006 yılında, ABD’nin çeşitli ülkelerde yaptığı darbeleri anlattığı “Overthrow” kitabını yazdı…

-2013 yılında, Soğuk Savaş’ın “mucidi” ABD Dışişleri Bakanı John Foster Dulles ile CIA Başkanı Allen Dulles kardeşleri anlattığı “The Brothers” kitabını yazdı…

-2017 yılında, Theodore Roosevelt, Henry Cabot Lodge ve William Randolph Hearst gibi emperyalist genişleme için bastıranlar ile bunlara karşı çıkanların mücadelesini anlatan “The True Flag” kitabını yazdı…

Gelelim son yazdığı kitaba…

“POISONER IN CHIEF”

ABD gizli operasyonları hakkında kitaplar yazan Stephen Kinzer geçen yıl “Poisoner in Chief” kitabını çıkardı.

“Usta büyücü”-“kibar kalpli işkenceci” dediği CIA’nın “baş zehirleyicisi” Sidney Gottlieb ve onun başında olduğu MK-ULTRA projesi ürünü biyolojik savaş gereçleriyle dünyanın dört yanında neler yapıldığını gözler önüne serdi. Bu projeyle üretilen casus aletlerinin CIA elemanları tarafından yıllarca nasıl kullanıldığını anlattı…

Gelelim sonuca:

Dünyanın bir yanında John Marks, Martin A. Lee, Darrell Y. Hamamoto, Tom O’Neill vd. böyle kitaplar yazıyor, haberler yapıyor.

Dünyanın dört yanında sızdıran suçludur, sızıntıyı yazan gazeteci değil!

Oysa Türkiye’de, cenazeye herkesin davet edildiği MİT şehidi haberi yaptıkları için Barış Pehlivan-Barış Terkoğlu hapse atılıyor… Açık kaynaklardan derlediği iki haber yüzünden Müyesser Yıldız hapse atılıyor… Odatv kapatılıyor…

Gazeteci Stephen Kinzer Türk vatandaşı olsaydı, Türkiye’de bugün bu kitapları yazabilir miydi?

Bırakınız gazeteciler gerçeği arasın, bulsun, yazsın. Bu iktidarın lehinedir, “gözünün açılmasına” neden olur…

Diderot’un dedi gibi, “yalanın faydası bir kere içindir, gerçeğin ise sonsuz.”

MEDYA DOSYASI /// Fatma Sibel Yüksek : Kürt Kızı Müyesser.


Fatma Sibel Yüksek : Kürt Kızı Müyesser…

“Türk’ü Tasfiye Projesi” ni yazan Kürt kızı Müyesser’in tutuklanması, sembolik biçimde “Ergenekon” ismi verilmiş olan bu alçakça tertibin Türklüğü bu topraklardan süpürme planı olduğunu bir kez daha ortaya koymuştur.

Gazeteci Müyesser Yıldız, Adıyamanlı bir Kürt ailenin 6 çocuğundan biri olarak dünyaya geldiğinde, köyde okuma yazma ve Türkçe bilen kimse yoktu. Kız çocuklarının kaderi, on beş yaşına gelmeden kocaya verilmek, 16’sında anne, 30’unda büyükanne olmak ve dayakla, yoksullukla geçen çileli ömrünü ortalama 50 yaşında doktorsuz, bakımsız, ilaçsız, acılar içinde tamamlamaktı…

Müyesser’in anası, o çaresiz haliyle bu kadere razı olmak istemedi. Kızlarının da kendi yazgısını paylaşmalarından hep korktu ama biliyordu ki gücü yetmeyecek, kızları daha çocuk yaşta kucağından koparılıp kocaya verilecekti.

Şöyle dahiyâne bir çözüm üretti kendince:

Çevresinde kızlarıyla yaşıt ne kadar akraba ve komşu erkek çocuk varsa, hepsini sırayla emzirdi. Böylece, kızlar biraz büyüyüp de köyden talip çıktığında “Onlar sütkardeş, birbirlerine düşmezler” diyebildi. Kızları “kısmetsiz” bırakarak akraba evliliği yapmaktan ve köyden kalmaktan kurtardı. Canını dişine takıp her birini okula gönderdi; aç kaldı, dayak yedi, çile çekti ama evlatlarının geleceğinden bir gün olsun taviz vermedi.

İmkânsız şartlarda 6 çocuğuna da üniversite tahsili yaptırmayı başaran o mübarek ana şimdi Ankara’da alzheimer hastalığının pençesinde boğuşuyor. Kendisine bir bebek gibi bakan, saçlarını tarayan, masallar anlatan, uyutmadan başından ayrılmayan Müyesser’ini bir gün görmese kuş gibi çırpınıyor. Çaresiz ve güçsüz kalana kadar kendisini ruh kafesinin duvarlarına çarpıp duruyor…

Kendisine hiç bir şey söylenmediği halde ana yüreği hissetti ve Müyesser’in gözaltına alındığı gün ziyaretine gelenlere “Bu deli kız başınıza ne işler açtı?” diye sordu. Herkes şaşırıp kaldı, nasıl hissedebildiği anlaşılmadı. Ana böyle dedi ve sonra sustu, kendi dünyasına döndü. Ağzından o gün bu gündür tek kelime çıkmıyor…

Müyesser’e iki saat boyunca “Falanca kişiyi neden tanıyorsunuz”, “Şu haberi ne amaçla yazdınız”, “Şu yazınızda ne demek istediniz” gibi sorular sorduktan sonra “terör örgütü ile bağlantı” kanısına vardılar ve gecenin 3’ünde tutukladılar. Aralarında Müyesser’in can ciğer arkadaşlarından hiç ayırmadığı, her sıkıntılarına koştuğu bir takım insan müsveddelerinin de bulunduğu tipler şimdi, “Canım, belli ki savcıların elinde güçlü deliller var, bekleyelim görelim” diye yazılar yazıyorlar…

“Bekleyelim, görelim” diyenler, dört yıldır yapılan “Ergenekon” duruşmalarına bir kere olsun gitmiyorlar orada yüzlerce “delilin” nasıl çürütüldüğünü biliyorlar ama yazmıyorlar….Tertemiz hayatların karartılmasını sapkın bir zevkle izleyip fil dişi kulelerinde ahkâm kesiyorlar.

Ve hiç utanmadan, yüzleri kızarmadan Müyesser gibi halktan insanları “statükoculukla”, “ayrıcalıklı egemen” olmakla, “Beyaz Türklük’le” suçluyorlar. Böyle iftiralar atarken bir yandan iktidarın bütün imkânlarından azgınca yararlanıp banka hesaplarını kabartıyorlar…

Müyesser hayatında bir gün bile kendini düşünmedi. Cefakâr Kürt kadınlarının bütün özelliklerine sahipti. Her ortamda evsahibi, her sıkıntılı durumda öne düşendi. Meclis kulisinde üç kişiyi bir arada görünce hemen “Çay getireyim” diye koşardı. Getirdiği çayları evindeymiş gibi kendi elleriyle ikram eder, şekeri az olmuş diyene şeker, “ben açık içmem” diyene demlik koştururdu.

Ankara’nın görüp görebileceği en bilgili, en iyi gazetecilerinden biriydi. Tarihi, devleti, kurumları, bürokrasiyi, mevzuatı, güncel siyaseti çok iyi bilirdi. Hitabeti ve kalemi çok güçlüydü. Ankara’nın bütün kütüphanelerini evinin odaları gibi tanır, nerde hangi eser var, hangi mevzuat hangi kurumun arşivinde bulunur iyi bilirdi. Pek çok genç gazeteciyi yetiştirdi, araştırma yapmayı öğretti, gözden kaçan haber konularına dikkatlerini çekti. İşini her zaman en iyi şekilde yaptı. Basın Müşaviri iken bizlere kök söktürdü. Onun sorumlu olduğu birimlerden kolay biçimde hiç haber alamadık ama işini iyi yapan gazetecilere asla engel çıkarmadı. Doğru haberi patronu istiyor diye yalanlamadı. Yalan haberi şevkimizi kırmamak için tekzip etmemeye çalıştı ama doğru bilgi edinme yöntemleri konusunda bizleri de hep eğitti. Basın müşaviri iken elinden çok zor haber koparılan Müyesser, gazeteciyken haberi en sağlam biçimde koparan gazeteci oldu.

İstanbul’da üç gün misafirim oldu. Bir sabah elektrik süpürgesinin sesiyle uyandım. Baktım, Müyesser sabah erken kalkıp evi pırıl pırıl yapmış. Mutfaktan tertemiz kokular, ışıltılar geliyor. Bu arada bir “yabancının” halıları kaldırıp paspasları balkona çıkardığını gören evin kedisi Badi, durumdan işkillenip hır çıkarmış. Kalktım ki Badi ile Müyesser kavga ediyorlar. Badi, Müyesser’in elindeki paspası almaya çalışıyor…

(Badi ile bu şekilde tanışan Müyesser’in kanına bir da hayvan sevgisi girdi. Ankara’ya döner dönmez o kadar işinin gücünün arasında kendisini bir de sahipsiz hayvanlara adadı. ODTÜ ormanında yaşam mücadelesi veren tilkilere kar, kış demeden her gün yiyecek taşıdı. Tilkiler, vicdanı ve Allah’ı olmayan bir takım hainlerce zehirlendiler, Müyesser aylarca gözyaşı döktü.)

“Yahu Müyesser ne yaptın! Misafir sen misin, ben miyim…”

“Sen benim gönlümün misafirisin kurban” deyip bir de önüme kahvaltı koydu.

Evi temizleyip kahvaltı hazırlamakla kalmamış, iki tane de makale yazmıştı.

O günlerde “100 Yılın Hesabı/Türk’ü Tasfiye Projesi” adlı kitabını yayını hazırlıyordu. Kahvaltı ederken güldü, “Farkında mısın, Türklüğün akıbeti, benim gibi bir Kürt’le, senin gibi bir Çerkes’e dert oluyor” dedi.

Benim dedelerim de 150 yıl önce Kafkasya’da topraklarından zorla koparılmış, zorla dolduruldukları gemilerde açlıktan ve hastalıktan kırılmış, ölülerini Karadeniz’e kefensiz atmak zorunda kalmışlardı. Bilir misiniz, Çerkesler bu yüzden balık yemezler. Sevdiklerinin cansız bedenleri Karadeniz’de balıklara yem olduğundan, balık kokusundan tiksinirler. Yaşlı annem, evde balık piştiğinde hâlâ ağzını, burnunu tülbentlerle kapatıp odasına çekilir.

Ölülerini denize attılar. Limanlarda kurulan pazarlarda çocuklarını sırf yaşasınlar, bir yuvaları olsun diye çocuksuz ailelere verdiler. Çocuğun geri dönmemek üzere bir yabancıya teslim etmek zorunda kalan analardan dayanamayıp intihar edenler, inme inenler oldu. Yüzlerce yıllık altın kemerlerini, gümüş kamalarını iki domates, bir ekmek karşılığında pazarlarda sattılar.

Yurdunu kaybetmenin ne demek olduğunu Çerkesler’den daha iyi kimse bilemez. İşte onun içindir ki, kendilerine yurdunu, yuvasını açan, eşit ve itibarlı vatandaş statüsü veren, en stratejik kurumlarının yönetimini teslim eden, güzel ve iffetli kızlarını el üstünde tutan, “Çerkes gelin aldım” diye övünen Türk Millet’ine her zaman vefa duydular. Kendilerini bu büyük milletin bağrından koparmaya çalışanların oyunlarına gelmediler.

Müyesser’in Kürtleri, zaten bu toprakların çocuklarıydı. Emperyalizmin bütün alçakça oyunlarına rağmen, onlar da Türk Millet’inin bağrından koparılmayı reddettiler. Bölücülük en güçlü olduğu dönemlerde bile bizi birbirimizden ayırmayı başaramadı. Maalesef karşılıklı kan da döküldü ama yine de birbirimizden kopmadık. Allah’ın izniyle bundan sonra da kopmayacağız.

Kürt kızı Müyesser ile Çerkes kızı Fatma, Türklüğü bu derece önemsiyorlar ve yeryüzünden silinmesinden korkuyorlarsa, bilinsin ki Türklük “ırkçılıkla”, bazı şuursuzların yakıştırmaya çalıştığı gibi “faşistlikle” uzaktan yakından alâkası olan bir kavram değildir.

Türklük, özgür ve onurlu yaşamanın adıdır. Türklük eşitliğin, vefanın, dünyanın en güzel coğrafyasında güven içinde yaşamanın adıdır.

Biz, kaderimizi büyük Türk Milleti’nden ayırıp kurda kuşa yem olacak kadar aklımızı peynir ekmekle yemedik. Çocuklarımızı, “Sen Kürt’sün”, “Sen Çerkes’sin”…

“Ama sen TÜRK’SÜN” diyerek büyüteceğiz.

Mustafa Kemal’den böyle öğrendik; bu bilincin nesillerden kazınmasına kanımız, canımız, hayatlarımız pahasına izin vermeyiz.

“Türk’ü Tasfiye Projesi”ni yazan Kürt kızı Müyesser’in tutuklanması, sembolik biçimde “Ergenekon” ismi verilmiş olan bu alçakça tertibin Türklüğü bu topraklardan süpürme planı olduğunu bir kez daha ortaya koymuştur.

Başaramayacaklar.

Bu böyle bilinsin…

“Türk demek dil demektir. Millîyetin en bariz vasıflarından biri dilidir. Türk her şeyden önce ve mutlaka Türkçe konuşmalıdır.” ATATÜRK.

MEDYA DOSYASI /// FATMA SİBEL YÜKSEK : Fatih Tezcan “gücünü” nereden alıyor ?


FATMA SİBEL YÜKSEK : Fatih Tezcan "gücünü" nereden alıyor ?

Bundan en fazla 7-8 yıl önce "Fatih Tezcan" diye bir isim kimsenin hafızasında ve gündeminde yoktu. Geçmişi olmayan, yitik ve öfkeli birisi. "Gazeteci", "yazar", "fikir adamı" vs. etiketleri yapıştırılmak isteniyor ama üç vasfı da hak edecek bir arka planı ve geçmişi yok.

Benim hatırladığım, 2012-2013 gibi kendisine yandaş kanallarda "gazeteci" alt yazısı ile yer verildi. Hatta şimdi tehdit edip kavgalık olduğu Sevilay Yılman ile aynı programlara çıkmışlıkları var. Sevilay kendisini yumuşak bir ses tonu ve anne şefkatiyle "Fatih, Fatih" diyerek okşardı.

Kontrolsüz ve aşırı adrenalin hormonuna sahip biri olduğu için yandaş kanallar bile daha fazla risk alamayıp getirdikleri gibi aniden ekrandan geri aldılar. Yapılan bu "haksızlık" Fatih’in ezilmiş Pomak yüreğinde muğberliğe dönüşebilecek iken, Slav kanı ağır bastı ve kendisini zehirli bir militan, bir "çetnik" olarak karşımızda bulduk.

Oysa 2012 yılında, her ne kadar "gazeteci" olarak gönderilmediyse de en tehlikeli sokaklarına kadar girebildiği İdlib ve Hama’da, kanın su gibi aktığı bir ortamda haber bültenlerine bağlanmış, bu vesileyle gazeteciliğe ısınmıştı. Aşırılıklarına engel olabilseydi, en azından bir Çetiner Çetin veya Nevzat Çiçek gibi "gazeteci" sıfatını hak etmiş, militanlık gömleğini atıp masa başında veya savaş alanlarının güvenli bölgelerinde parasını kazanıyor olacaktı.

Koyamadı. Koyamazdı da çünkü Slav damarı rahat durmuyordu. Her ne kadar gazeteciliğe heves etmişse de bu mesleğin kurallarından bîhaber olduğu için Suriye’nin kanlı bölgelerindeki güç odakları ile arasına mesafe koyamadı. Böyle acar delikanlıların her zaman alıcısı bulunur. Nitekim Fatih kendini Özgür Suriye Ordusu’nun örgütlenmesinde ve eğitilmesinde görev alan, devletin kartviziti ile yapılamayacak aracılık-tefecilik işlerini yapan biri olarak buldu. Daha önce benzer işler yaptırılan Rasim Ozan Kütahyalı’dan farklı olarak savaşçı ve "güvenilir" biriydi. Rasim gibi içki bar masalarından toplamak, sağda solda ilişkileri deşifre etmesine engel olmak gerekmiyordu. Rasim gibi korkak da değildi üstelik.

Devletimiz vefalıdır. Fatih’in Suriye’deki yararlılıkları unutulmadı. Ümmetin başı bu kez Mısır’da beladaydı. Müslüman Kardeşler iktidarı bir askeri darbeyle devrilmişti. Ümmetin ayaklanıp darbeyi bertaraf etmesi gerekiyordu. Ayrıca liderleri tutuklanmış, darmadağın olmuş Müslüman Kardeşler ile bir arka kapı açmak, direnişe destek vermek de gerekiyordu. İrili ufaklı pek çok vatan evladı görevlendirildi, gidip Müslüman Kardeşler’e omuz verdiler lakin Mısır’daki darbe gerçek bir darbeydi, bir emir-komuta darbesiydi. Ordunun tepesindeki adam "Beni rehin aldılar, boğazımı sıktılar, bayılmış olmalıyım" filan demiyordu. Haliyle "direniş" başarılı olamadı, yüzlerce Mısırlı’nın kanı döküldü. Fatih de arkasına baka baka yurda döndü.

Hem "gazetecilikten" olmuş, hem de Deliormanlı kanını deli deli coşturan heyecanlı olaylar bitmişti. İzole bir çevreye hitab eden konferanslar verdi, fikir dernekleri kurdu, blog açtı, internetten yayın yaptı, karısını dövdü; gel gör ki atarlı ruhunu doyuracak ortamları bir daha bulamadı. Oysa Fatih’in şöyle veya böyle bir "darbeyi" durdurması, Mısır’da yarım kalan "direnişi" zafere ulaştırması gerekiyordu.

İnternetten yıllardır yapıp durduğu provokasyonlar, sosyal medyada Atatürkçü bir çevreyi kızdırmaktan öteye gidemiyor, çok da ciddiye alınmıyordu. Ve nihayet darbe bulamasa da darbe söylentisi bulan Fatih, bu kez de bu yola baş koydu. Birileri her ne kadar bundan Genelkurmay Başkanı ve Milli Savunma Bakanı’nın haberi olmasa da Recep Tayyip Erdoğan’ı hedef alan bir darbe hazırlığı içindeydi. İş Fatih’e düşmüştü. Şayet TSK’nın başındakiler yine "Rehin alındık, gerisini hatırlamıyoruz" diyecek olurlarsa Fatih’in (ve Sevda’nın) orduları, zulaları, donanımları hazırdı. İlk bertaraf edilecek komşu, bakkal, berber vs’nin listeleri de yapılmıştı. Türk Milleti müsterih olsundu.

İşin Fatih boyutunun özeti böyle ama "Bu kadarla kalmış olamaz" dediğinizi duyar gibiyim. Evet, maalesef olay Fatih ve türevlerinin hezeyanları ile sınırlı değil. Fatih ve Sevda meczuplarının işledikleri suçlardan daha tehlikeli şeyler de var. Adli makamların sessiz kalmasından bile daha tehlikeli bir şey var ki o da:

Tayyip Erdoğan’ın "darbe" konusundaki hassasiyetini bilen istihbarat örgütlerinden Saray’ın gözüne girmeye çalışanına, gazilik maaşı peşine düşeninden park yeri yüzünden tartıştığı site sakinine silahla dalmayı planlayanına kadar herkes, kendisine bir "darbe" haberi vermek, bir darbe ortamı yaratıp yolunu bulmak, amacına ulaşmak yarışında.

Böyle bir ortamda eminim kimse Genelkurmay Başkanı ve Savunma Bakanı’nın yerinde olmak istemezdi. Düşünün, ortalık darbe söylentileri ile çalkalanıyor ve siz konunun bir numaralı muhatabı olarak, "Evet, bir darbe hazırlığı var" veya "Hayır, böyle bir şey yok" diyemiyorsunuz. "Var" deseler, "Neden gereğini yapmıyorsun?" diye sorulacak ve kelleleri gidecek. "Yok" deseler, Saray’ın en sevdiği siyasi oyuncağı elinden almış olacaklar, yine kelleleri gidecek!

Netice itibarıyla Fatih Tezcan yalnız değildir. Sadece ahmak troller değil, önemli mevkilerde sevenleri, destekleyenleri de mevcuttur. Kendisinin sık sık imada bulunma, övünme ihtiyacı hissettiği üzere, belli ki Suriye, Mısır ve bilemediğimiz başka yerlerdeki yararlılıklarından dolayı kendisine "vefa" duyanlar da var.

Bu yazıdan sakın bir "Tayyip Erdoğan iyi, çevresi kötü" sonucu çıkmasın. Bir takım meczupların vatandaşın karısına, çocuğuna dil uzattığı bir noktaya gelmemizdeki en büyük ilham ve azim kaynağı kendisidir. Keskin cepheleri bilemekten, fay hatlarını kaşımaktan besleniyor. Bu zeminden cüret alanların, katkı vermek isteyenlerin çeşitliliği ve kontrol edilemezliği sadece sıradan vatandaşları değil, kendisini de tehlikeye atıyor aslında. Çünkü kimin ne olduğu, ne yapmaya çalıştığı belli değil. Dün Fethullah’a övgüler düzenler, Pensilvanya’da sıraya girip el öpenler bugün "Burada Fetöcü var, taşlayın" diyerek provokasyonlara ön ayak oluyor. Ortalık kuzu kılığına girmiş kurt, yandaş kılığına girmiş sırtlan kaynıyor.

Ne mi olur? Fatih Tezcan da, Sevda Noyan adlı terörist de tıpkı Mehmet Baransu gibi kullanılıp atılanlar çöplüğüne gider. Arada bir tek insanımızın bile burnu kanamadan, başta kaostan medet umanların kendileri olmak üzere herkes, büyük müteffekkir Esra Elönü’nün dediği gibi "İki değil, dört ayağını denk almalı".

MEDYA DOSYASI /// Ceren SÖZERİ : Murat Ağırel ‘case officer’ yazınca casuslarda jeton düşmüş


Ceren SÖZERİ : Murat Ağırel ‘case officer’ yazınca casuslarda jeton düşmüş

Libya konusu gündemimizden düştü. Her gece Mavi Vatan stratejisi anlatanlar bir hafta kadar kapanıp çalışarak kariyerlerine Covid 19 uzmanlığını eklediler. Zaten konunun önemi yok, önemli olan vatanı sevmek, kimi yeni uzmanlık edinir, kimi akademik özgürlük yok diye koşarak gittiği ABD’den canlı yayına bağlanıp “hey gidinin efesi” türküsünü söyler.

Vatan sevgisinden anlaşılan iktidarı koşulsuz desteklemek çünkü. Bundan iki ay önce Türkiye’nin Libya’daki operasyonlarını eleştirmek neredeyse vatan hainliği ile eş değerdi. Erdoğan 22 Şubat’ta İzmir’de otoyol inşaatı açılışında “Libya’da birkaç tane şehidimiz var” demiş, şehitler tepesinin boş kalmayacağını yinelemişti. Madem adları şehitler tepesinde yaşayacak, kimdi bu şehitler? Gazeteciler peşine düştü. Hayır, öyle olmadı, medya önce kamuoyunda tepki çeken “birkaç tane” sözüne takıldı. FOX TV muhabiri, cesaretini toplayıp üç gün sonra Azerbaycan ziyareti öncesi bu ifadeyi Erdoğan’a sordu. Karşılığında, hatırlayacağınız üzere “FOX önce gazete olsun” tavsiyesini, pardon yanıtını, aldı. Ertesi gün eski MHP, 27. Dönem İyi Parti Milletvekili Ümit Özdağ, Meclis’te yaptığı basın açıklamasında “Türk ordusu Türkiye’den 2 bin km. uzaklıkta Libya’da da bir Arap iç savaşına müdahil hale gelmiştir ve halen çatışmaların içindedir” cümlesinin hemen ardından, ölen iki Milli İstihbarat Teşkilatı mensubunun isimlerini açıkladı. Eş zamanlı olarak devre arkadaşları da sosyal medya hesaplarından isimleri ve fotoğraflarıyla andılar. Gazeteci Murat Ağırel bu bilgileri kendi sosyal medya hesabı üzerinden aktardı.

Libya’da ölen bir MİT mensubunun Manisa’dan kalkacak cenazesi herkesçe biliniyordu. Bunun ötesinde daha önce yine bu köşede dikkat çekildiği üzere MİT Başkanı Kurtlar Vadisi’ndeki bir enstantaneyi hatırlatır biçimde üzerinde kocaman “Teşkilat Başkanı” yazan bir çelenk yollamıştı. Gazeteci Hülya Kılınç bu cenazeyi isim vermeden Oda TV’ye haber yaptı. Yeni Yaşam gazetesi herkesin iki tık’la ulaşacağı bilgileri 24 Şubat’ta “Asker Ölümü Gizlendi Libya›da Birkaç Tane!” başlıklı bir haberle derledi. Libya’daki ölümlerin eleştirilmesine karşı girişilen sosyal medya kampanyası sonrası, 4 Mart’ta önce Barış Pehlivan ve Hülya Kılınç gözaltına alındı. Ardından Barış Terkoğlu ifadeye çağrıldı, Yeni Yaşam gazetesinden Mehmet Ferhat Çelik, Aydın Keser ve sonrasında Yeniçağ gazetesinden Murat Ağırel tutuklandılar. Neyle suçlandıkları başta bilinmiyordu, Oda TV bir süredir iktidar medyasında hedef gösterilmekteydi. Kısa sürede kılıf bulundu: MİT Kanunu’na muhalefet. Savcının iki günlük mesaisinin ardından bulduğu çözümle rahatlayan yandaş hesaplar hemen MİT Kanunu’nun 27. Maddesini paylaşmaya girişti, bazıları şaşıp 28. Madde falan dedi ama mühim bir ayrıntı değil.

Altısı tutuklu yedi gazeteci ve bir belediye çalışanı hakkında hazırlanan iddianamenin kabul edildiğine dair haber 7 Mayıs’ta düştü. Ama ayrıntıları hiç şaşırtıcı olmayan biçimde daha önce Sabah gazetesinde haber olmuştu. Gazetenin Özel İstihbarat Müdürü Abdurrahman Şimşek, 30 Nisan’da Murat Ağırel’in “uluslararası bir ajansın Türkiye ofisi ile 15 dakikalık sır bir görüşme gerçekleştirdiğini” yazdı. İddianame ortaya çıkınca uluslararası ajansın Sputnik olduğu ortaya çıktı. “Casusluk” süsü vermek için sanırım Sputnik’in Rusça adı da yazılmış “Rossiya Segodnya”. Sputnik açıklama yaptı: “Bu süre boyunca gazeteci Ağırel, “Sarmal” adını taşıyan kitabının içeriği hakkında sorulara yanıt vermiştir. Ağırel, programımızda kitabından başka hiçbir şeyden bahsetmemiştir”.

İddianameden edindiğimiz ilginç bir başka bilgi daha var. Ağırel 22 Şubat’ta attığı tweet’te ölenlerin “case officer” olduğunu söyleyerek onları “Libya Ülkesi’nde yürüttükleri görevlerine ilişkin yabancı istihbarat birimlerince de anlaşılacak şekilde deşifre” etmiş. Yani Cumhurbaşkanı’nın ilan edip, milletvekilinin rahmet dilediği, cenazesine MİT Başkanı’nın çelenk yolladığı olay ancak Ağırel yazınca açıklığa kavuşmuş. Yabancı istihbarat teşkilatları Ağırel “case officer” yazınca “haaa” demişler “taşlar şimdi yerine oturdu! [it all makes perfect sense now!]”. Ruslar nasıl demişlerdir bilemiyorum.

“…Zaten ifşa olmuş bilgilerin tekrar paylaşılmasından ibaret sıradan bir eylem olmayıp, Milli İstihbarat Teşkilatı Başkanlığı’nın faaliyetlerinin ve MİT mensuplarının bir plan dahilinde koordineli şekilde deşifre edilmesi…” böyle diyor iddianame, Yeni Yaşam, Oda TV, Yeni Çağ gibi ideoloji ve yayın politikası açısından beş benzemez medyayı koordineli biçimde bir araya getiren şey ne acaba? Buna dünyanın her yerinde haber deniyor. Tam da aynı günlerde, 30 Nisan’da Almanya’da Federal Adalet Mahkemesi, Alman ordusunun Afganistan misyonu ile ilgili hazırlanan “gizli” ibareli belgelerini yayınlayan Westdeutsche Allgemeine gazetesine açılan davada konunun basın özgürlüğü kapsamında olduğuna hükmetti.

İstanbul 2. Sulh Ceza Hakimliği, tutuklu gazetecilerin avukatlarına haber vermeden barodan avukat talep ederek “tutukluluğun devamına” karar verdi. Altmış altı gündür cezaevinde, salgın koşullarında, 24 Haziran’daki duruşmayı bekliyorlar.

Bu sırada dünyanın başka yerlerinde salgınla birlikte kârlarını epey artıran ancak daha ötesinde bu süreçten çok daha güçlü şekilde çıkacak olan teknoloji şirketleri tartışılıyor. Eğer güç yozlaşmayı getiriyorsa mutlak güç mutlak yozlaşmaya gidecektir diyor New York Times’da Kara Swisher. “Çok sayıda data çok az sayıda şirketin elinde ve hiç olmadığı kadar özgürler. Salgın öncesi bu şirketleri denetlemek konusunda oluşan iklim tamamen kaybolmuş durumda”. Milyonlarca insanın evde kaldığı, haberleşme, iş, eğitim, eğlence neredeyse uyumak dışında tüm eylemlerde bu teknoloji şirketlerine çok daha fazla bağımlı hale geldiği bir dönemdeyiz. Bireysel olarak bizlerin de, örgütlerin, devletlerin de endişelenmesini gerektirecek pek çok sebep var. Bilgi üzerindeki kontrol yoğunlaştıkça ifşa ve sızıntılar da haliyle artacak. Bilgiye başka türlü ulaşacak, başka dağıtım yolları arayacağız. Bunları konuşmak yerine bekliyorlar ki yabancı istihbarat teşkilatlarının bir gazetecinin atığı tweet’ten haber aldıklarına inanalım.

MEDYA DOSYASI : Müge Anlı’nın şımarıklığı sağlık çalışanlarını isyan ettirdi


Müge Anlı’nın şımarıklığı sağlık çalışanlarını isyan ettirdi

Kullandığı aracında kendisine migren iğnesi yapılması için ısrar eden Müge Anlı’nın bu talebi geri çevrilince, elindeki ekran gücünü kullanarak doktorları hedef aldı.

30 Mart 2020

Müge Anlı’nın şımarıklıgı sağlık çalışanlarını isyan ettirdi

ATV’nin ünlü ekran yüzü Müge Anlı’nın migren iğnesini aracında yaptırma girişimi doktorlar tarafından reddedilince intikamını kendi programında aldı. Sağlık çalışanlarına karşı çirkin sözler sarfeden ünlü sunucunun Tatlı Sert programı binlerce sağlık çalışanının tepkisine neden oldu.

Ayağına doktor çağıran, aracında iğne yaptırmasının sağlık açısından mümkün olmadığını kendisine izah eden doktorları hedef gösteren Müge Anlı’ya sosyal medyadan tepkiler sürüyor.

TÜRKİYE’NİN DERDİ KORONOVİRÜS

Türkiye koronavirüsle mücadele ederken, sağlık çalışanları gece gündüz demeden çalışıyor.

Müge Anlı’nın ise canlı yayında doktorlar hakkındaki sözleri sosyal medyada gündem oldu. Migren hastalığı olduğunu söyleyen ve sürekli acile gittiğini belirten Müge Anlı, koronavirüs bulaşabilir endişesiyle hastanede değil de arabada iğne olmak istediğini fakat doktorların bunu tedbiren kabul etmediğini anlattı.

SONRA DİYORLAR Kİ DOKTORLARA İYİ DAVRANIN

İğne yaptıramadığını belirten Müge Anlı doktorların tavırlarından memnun olmadığını "Sonra diyorlar ki doktorlara iyi davranın" ifadelerini kullandı. Anlı devamında arabada migren iğne olmasını kabul etmeyen doktor için "İnşallah sen de birgün böyle bir migren ağrısı çekersin ve aynı tavırla karşılaşırsın" dediğini anlattı.

SOSYAL MEDYADAN TEPKİ YAĞDI

Sosyal medya kullanıcıları ve sağlıkçılar ise bu sözlerin ardından sosyal medyada kampanya başlattı. İçinde bulunan zorlu dönemde sağlık çalışanlarına karşı kin ve nefret oluşturmakla suçlanan Anlı’ya ağır eleştiriler yöneltildi. Binlerce sosyal medya kullanıcısının ‘mügeanlıözürdile’ hashtagi ile attığı tweetler sonrası konu trend topic listesinde bir numaraya kadar da yükseldi.

MEDYA DOSYASI : Türk Basın Tarihinde İbrahim Şinasi Efendi ve Tasvir-i Efkâr Gazetesi


Türk Basın Tarihinde İbrahim Şinasi Efendi ve Tasvir-i Efkâr Gazetesi

Salih EROL [1]

İstanbul’da Türkçe basım yapan matbaanın ilk kitabı basmasından yaklaşık yüzyıl sonra Türkçe gazetelerin ilk örneği yayınlandı. 1831’de devletin resmi yayın organı olarak Takvim-i Vekayi Gazetesi çıkarıldı. Bunun üzerinden yaklaşık otuz yıl geçtikten sonra bu kez ilk Türkçe özel gazeteler çıkmaya başladı.

Türk basın tarihinde “Türkçe özel gazeteler devri”nin başlamasında en etkili olan şahsiyetlerin başında İbrahim Şinasi Efendi gelmektedir. Tipik Tanzimat aydınlarının öncülerinden olan Şinasi, Batı’yı yerinde tanımaya çalışmış ve Osmanlı Toplumu’nun Batılılaşmasını savunmuştur. Çok yönlü bir aydın olan Şinasi, gazeteler aracılığıyla halkın aydınlatılabileceğine; kamuoyu oluşturulabileceğine inanmış biri olarak Tercüman-ı Ahval’in yayınını başyazar olarak bir dönem yönettikten sonra kendi matbaasını ve gazetesini kurmaya çalışmıştır.

Şinasi’nin yoğun çalışmasının sonucu olarak 1862’de yayın hayatına başlayan Tasvir-i Efkâr Gazetesi, Türkçe basında önemli bir yere sahiptir. Haber gazeteciliğinin yanı sıra bir fikir gazetesi olarak da dikkat çeken bu gazete, daha sonra kendi gazetelerini çıkaracak olan birçok Türk genci için bir okul işlevi görmüştür. Tasvir-i Efkâr, bütün zorluklara rağmen yaklaşık yedi yıl boyunca yayınını sürdürmüştür.

DOKUMANI BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.

MEDYA DOSYASI /// ARSLAN BULUT : TC PASAPORTUNDAN ÇATISI OLAN EVLER İSRAİL BASININDA !!!


ARSLAN BULUT : TC PASAPORTUNDAN ÇATISI OLAN EVLER İSRAİL BASININDA !!!

14 Mart 2020

Tevrat ve Kur’an’dan alıntılar yaparak tarihteki biyolojik savaş örneklerinden bahsettiğim yazım üzerine bazı dostlar İsrail’de korona virüs vakası bulunup bulunmadığını sordu.

İsrail Sağlık Bakanlığı ülkede 126 vaka tespit edildiğini, bunlardan ikisinin durumunun ciddi olduğunu açıkladı. Okullar fısıh bayramına kadar kapatıldı.

***

İsrail’in en çok tanınan gazetesi Jerusalem Post’ta ise ilginç makaleler var. Yaakov Katz adlı yazar, "5G ağı ile korona virüsün ne ilgisi var?" başlıklı yazısında, ABD Başkanı Trump’ın, Kanada’yı, "Yeni kurulacak 5G ağında, Çinli Telekom şirketi olan Huawei’den ekipman kullanmayın" diye uyardığını belirttikten sonra Trump’ın aynı uyarıyı bir ay önce de Almanya’ya yaptığını hatırlattı. Yazar, İngiltere’nin ise Trump’ın uyarısına kulak asmadığını ve Huawei ile 5G mobil ağlarının yapımında işbirliğinde bulunduğunu bildirdi.

Yazar, Cumhuriyetçi senatör Tom Cotton’ın, İngiltere’nin bu kararına, "Huawei’nin bugün İngiltere’nin 5G ağlarını inşa etmesine izin vermek, Soğuk Savaş sırasında, KGB’nin İngiltere telefon ağını inşa etmesine izin vermek gibidir" diyerek tepki gösterdiğine işaret etti.

Yazar, Çin’in, İsrail’de yollar, tüneller, limanlar, demiryolları gibi yatırımlara ortak edildiğini ancak ABD-İsrail ittifakının, Yahudi devletinin ayakta kalması için kilit önemde olduğunu ifade ettikten sonra "ABD, Çin’in İsrail’in tüm altyapısını inşa etmeye devam etmesi halinde istihbarat paylaşımının devam etmesinin risk altında olacağını İsrail’e bildirdi" dedi.

Yazar, yazısını "İsrail halkının, her gece başbakanın televizyonları işgal etmesine ve koronavirüse karşı kolunuza nasıl hapşıracağını öğrenmesine gerek yok, Güvenilir bir hükümete ihtiyaçları var" diye bitirdi.

Yazıda, 5G ağı ile koronavirüs arasındaki ilgi sadece başlıkta belirtiliyor ama buna dikkat çekilmesi ilginç…

***

Başka bir yazar, Amotz Asa-El ise bizim yaptığımız gibi tarihteki salgınlardan örnekler verdi ve "Bizans İmparatoru, Justinyanus, Kuzey Afrika ve İspanya’yı fethedecek ve iki Roma’yı birleştirecekti ama veba salgını ile karşı karşıya kaldı. Kıtalararası olarak tahıl taşıyan gemilerin sıçanları tarafından yayılan mikrop, kentin tümüne ve oradan da tüm Akdeniz havzasına yayıldı, sonuçta milyonları öldürdü ve Bizans İmparatorluğu’nun nüfusunu yüzde 20 oranında azalttı. Ayasofya Bazilikası’nı inşa eden kişi ise kendisine bulaştıktan sonra bile veba salgınını inkâr etmişti. Şimdiki koronavirüs salgını, Justinyanus dönemi vebası değildir. Hem daha az ölümcüldür hem de altıncı yüzyıl tıbbı ve günümüz tıbbı aynı değildir " diye yazdı.

Bu arada, New York Times gazetesinin, korona virüs haberlerini verirken yüzü maskeli insanları Ayasofya önünde gösteren fotoğraf yayınlaması da ilginç. "Futbol maçları ertelendi veya seyircisiz oynanacak" derken de ellerinde Türk bayraklı olan maskeli taraftar fotoğrafı yayınladılar.

***

Ben korona virüs ile ilgili haber ve analizler ararken, İsrail’in bilinen bütün yayın organlarında, "250 bin dolara, Türk vatandaşlığına uygun" konut projelerinin reklamlarına rastladım. Reklamda, konutun çatısı, ay yıldızlı Türkiye Cumhuriyeti pasaportu olarak gösteriliyor!

****************

Anlaşılan konu, Ayasofya, İstanbul ve Türkiye ile ilgili! Yazar Amotz Asa-El de "Roma yasalarını kodlayan ve günümüze kadar küresel bir dönüm noktası olan Ayasofya Bazilikası" ifadesini kullanıyor!

MEDYA DOSYASI : “İngiltere’de olsa asla affetmezlerdi” diyenler bu yazıyı okusun… O mesajı yayımlayanlara bakın ne olmuş


"İngiltere’de olsa asla affetmezlerdi" diyenler bu yazıyı okusun… O mesajı yayımlayanlara bakın ne olmuş

Mehmet Ömer Dedeoğlu yazdı

11.03.2020

Katharine Teresa Gun ismini hiç duydunuz mu? Kim olduğundan ve yaptıklarından bahsetmeden önce gelin 2003 yılına geri gidelim. 11 Eylül 2001 terör saldırılarının ardından Afganistan’ı işgal eden II. Bush Beyaz Saray yönetimi; başkan yardımcısı Dick Cheney, savunma bakanı Donald Rumsfeld ve ulusal güvenlik danışmanı Condolezza Rice gibi neo-con şahinler/soytarılar önderliğinde, Irak’ı ve Saddam Hüseyin’i “terör sponsoru rejim” yaftası yapıştırarak hedef tahtasının tam ortasına yerleştirirler.

Saddam Hüseyin’in bir nükleer program kapsamında “kitle imha silahları” elde etmesine çok az zaman kaldığını, bu doğrultuda ellerinde çok sağlam kanıtlar olduğunu söylerler (bu kanıtları sağlayan Iraklı kaynağın daha sonra Saddam muhalifi bir düzenbaz olduğu anlaşıldı). İlk körfez savaşından sonra uygulanan ambargolarla bırakın uranyumu, ağrı kesici ilaç bile bulunamayan Irak’ta, mobil ve gezici tır laboratuvarlar içinde nükleer ve kimyasal silahlar geliştirildiğine dair bir uydurma ile müttefiklerini ve dünya kamuoyunu Irak’ın işgali için ikna turuna çıkarlar. Dick Cheney ve ekibi katıldıkları tüm yayınlarda “kitle imha silahları” diye diye insanların beynini yıkamaya çalışırlar. Nihai darbe ise yalana ortak ettikleri, güvenilirlik abidesi emekli komutan, dışişleri bakanı Colin Powell’ın Birleşmiş Milletler Güvenlik Kurulunda, 5 Şubat 2003’te verdiği, yalan ve uydurma bilgilerle dolu sunumu olur. “Hadi biz politikacılara inanmadınız, kahraman asker de mi yalan söyleyecek?” diyerek Birleşmiş Milletler’in Irak’ın işgali ile ilgili karar verme sürecini iyice etki altına alırlar.

Saddam Hüseyin rejimine iktidarı bırakmaları için süre verilir ve eğer buna uymazsa “Amerikan Savaş Makinesi”nin gazabına uğrayacağı tehdidi savrulur. Sam Amca, Irak halkını Saddam ve ailesinin zulmünden kurtarmayı ve bu kadim topraklara demokrasi götürmeyi kafasına koymuştur!

Bütün büyük şehirlerde savaş karşıtı gösteriler düzenlenir, ABD ve müttefikleri bundan vazgeçirilmeye çalışılır. Dünya kamuoyunun geniş bölümü savaş için öne sürülen sebepleri yeterli ve inandırıcı bulmamıştır ve ikna olmamıştır…

Tam da bu ortamda, yazımızın 29 yaşındaki kahramanı, Katharine Theresa Gun, GCHQ-Government Communications Headquarters (Hükümet İletişim Merkezi) isimli İngiliz istihbarat kurumunda Mandarince-Çince çeviri uzmanı olarak görev yapmaktadır. Tayvan doğumlu Gun, İngiltere’nin Durham Üniversitesinde Japon ve Çin dilleri üzerine eğitim aldıktan sonra başka bir yerde iş bulamadığı için gazetede gördüğü ilan aracılığıyla başvurduğu GCHQ’da çalışmaya başlar. Esas görevi Çince belgeleri veya dinleme kayıtlarını İngilizceye çevirmektir.

AMERİKAN İSTİHBARATINDAN MESAJ GELİR

Kendisi için sıradan bir cuma günü olan 31 Ocak 2003’te, Amerikan istihbarat kurumu NSA-National Security Agency (Ulusal Güvenlik Teşkilatı) üst düzey yöneticilerinden Frank Koza imzalı bir e-postayı tesadüf eseri okur. Mesajda Koza, Güvenlik Konseyinde bulunan ve Birleşmiş Milletlerin Irak işgali için yapacağı oylamada belirleyici rol oynayacak olan Angola, Bulgaristan, Kamerun, Şili, Gine ve Pakistan’ın BM’deki çalışma ofislerine gizlice ve yasadışı yollarla dinleme cihazları yerleştirmek için yardım istemektedir. Bu talep, küresel diplomatik ilişkileri belirleyen Viyana Konvansiyonuna aykırıdır. Gun okuduklarına inanamaz, sinirlenir ve e-postanın yazılı bir kopyasını alarak evine gider. Hafta sonu boyunca ne yapması gerektiği konusunda yaşadığı iç çatışmanın ardından yazıyı gazeteci tanıdıkları olan eski bir arkadaşına verir.

2 Mart Pazar günü bu e-posta, The Observer isimli İngiliz gazetesinin birinci sayfasında yayınlanır. GCHQ’da yapılan İç soruşturma sırasında genç kadın, bağlı olduğu birimin müdürüne, belgeyi kendisinin sızdırdığını itiraf eder ve tutuklanır. Geceyi polis merkezinde geçiren Gun serbest bırakılır ve sekiz ay sonra, 13 Kasım 2003’te 1989 tarihli “Resmi Sırlar Kanunu” 1. Maddesini ihlal ettiği gerekçesiyle savcılık tarafından suçlanır. 25 Mayıs 2004’te dava mahkemeye taşınır. Gun “suçsuz” olduğunu savunur, “21. Yüzyılda biz insanların, sorunlarımızı çözmek için hala birbirimizi bombaladığımıza inanamıyorum” der. Savcılık, belki de dava derinleşir ve uzarsa, Irak savaşının hangi yasal temellere dayandığı, yani yasadışı olduğu ve bunun da İngiliz hükümet yetkilileri tarafından bilindiği ortaya çıkacak ve mahkeme kayıtlarına geçecek korkusuyla mahkemeye delil sunmaz ve davadan vazgeçer. Konuyu temel hak ve özgürlükler ekseninde gören yargıç da dosyayı kapatır.

Günün sonunda, Katharine Gun belki devlet sırrı sayılabilecek bir belgeyi basına sızdırarak suç işlemiştir. İngiliz hukuk ve adalet sistemine göre ise, yasadışı saydığı bir savaşta meydana gelebilecek can kayıplarını önlemek için Gun’ın halkı bilgilendirme amacıyla yaptığı bu eylem, işlediği suçtan daha önemlidir, halkın haber alma ve evlatlarını ölüme niye yolladığını bilme özgürlüğü her şeyin üzerindedir. Yani halkın haber alma özgürlüğü, halkın olanları bilme hakkı, vatana ihanet gibi görülebilecek bir suçtan bile önemlidir.

SADEDE GELİRSEK

Vatan dediğimiz zaten ulusu meydana getiren insanlar değil midir? İnsan olmasa vatan, yavan topraktan başka nedir? Emperyalist İngilizler bile kendi halkının haber alma özgürlüğüne bu kadar önem verirken yurtdışında ülkesi için canlarını veren evlatlarının, istihbarat görevlileri de dahil olmak üzere, kimliklerini bilmek Türk ulusunun hakkı değil midir? Bu bir devlet sırrı sayılabilir mi? Hele de bu bilgi zaten daha önce kamuoyuna yansımışsa, bunu haberleştiren ve yurtsever oldukları kanıtlanmış, mesleğine sevdalı gazetecilerin hapse atılması hangi mantığın veya mantıksızlığın sonucudur? Soruşturmak, değerlendirmek tabi ki savcıların hakkı ama ülke yansa dahi kaçmayacak ve onunla birlikte yanacak kadar vatanına bağlı bu insanların tutuklu yargılanması ne kadar gereklidir? Türkiye’nin bu ortamında gerçekten tarafsız yayın yapmayı başaran, hiçbir görüşü dayatmayan veya kayırmayan yegâne haber sitelerinden birisine, Odatv’ye erişimi engellemek hangi akıl dışılığın ürünüdür?

Bu genç kardeşlerimiz ülkemizin geçmişinden gelen, yurtsever gazetecilik damarının, geleneğinin önemli temsilcileri, kolay yetişmeyen değerleridir. Gün gelecek izledikleri tarafsız ve yurtsever yayın titizliğine istisnasız herkesin çok daha fazla ihtiyacı olacaktır. Ayrıca bu tarz tutuklamalar Türkiye’nin aleyhine çalışan güçlerin değirmenlerine su taşımaktadır, ülkemizin giderek daha da yalnızlaşmasına sebep olmaktadır…

Bir an önce bu hatalı tutumdan vazgeçilmesini umarak; Odatv’ye, Barış Pehlivan’a, Barış Terkoğlu’na ve kıymetli ailelerine geçmiş olsun dileklerimizle…

Not: Katherine Gun öyküsünü detaylı anlatan “Official Secrets” isimli 2019 yapımı bir film de varmış.

Mehmet Ömer Dedeoğlu

Odatv.com

MEDYA DOSYASI /// GÜNER YİĞİTBAŞI : MİT YASASI ÜZERİNDEN MUHALİF GAZETECİ AVI


GÜNER YİĞİTBAŞI : MİT YASASI ÜZERİNDEN MUHALİF GAZETECİ AVI

Mart 08 2020

Gün geçmiyor ki; bir elin on parmağı kadar ancak kalan muhalif gazeteciler sistematik olarak teker teker gözaltına alınarak sorgudan geçirildikten sonra yasalara ve hukuka aykırı olarak tutuklanıyorlar.

Önce Barış TERKOĞLU arkasından Barış PEHLİVAN ve daha sonra Murat AĞIREL peş peşe tutuklandılar.

Tutuklanmalarının nedeni; sözüm ona MİT yasasının 27.maddesindeki yasağa uymamaları ve Libya’da görev yapan ve şehit olan bir MİT görevlisinin adını açıklamaları.

Bu neden bahane asıl neden bu gazetecilerin iktidara muhalif olmaları ve gerçek gazetecilik yaparak iktidarın kirli çamaşırlarını kamuoyuna sunmalarıdır.

Son tutuklanan gazeteci Murat AĞIREL; önce çıkarıldığı Sulh Ceza Hakimi tarafından adli kontrol şartıyla serbest bırakılmış ve daha sonra savcının itirazı sonucunda bir diğer aynı derece Sulh Ceza Hakimi kararıyla tutuklama amaçlı olarak yeniden gözaltına alınmıştır.

Atık bu ülkede hukuk yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı diye bir kavram kalmamış ve hukuk ve adalet sıfırın da altına düşmüştür.

Adalet aslında nedir?

Adalet Devletin Temelidir. Her mahkeme kürsüsünün arkasında; ADALET DEVLETİN TEMELİDİR yazar. Ama adaleti ara da bulasın. Adalet iktidarın sopası ve maşası oldu günümüzde. Adalet Devletin Temelidir sözünü Adalet İktidarın Sopasıdır şeklinde ifade edebiliriz rahatlıkla.

Bir Sulh Ceza Hakiminin tutuklamadığı bir gazeteciyi itiraz üzerine aynı derecedeki bir başka Sulh Ceza Hakiminin tutuklaması adalet değildir. Aslında böyle bir yasa olamaz.

Bir Sulh Ceza Hakiminin serbest bırakma tutuklamama kararının aynı seviyedeki aynı görevi yapan ve yetkileri kullanan bir diğer Sulh Ceza Hakimi tarafından itiraz üzerine kaldırılarak şüphelinin tutuklanmasına imkan tanıyan bir yasal düzenleme olamaz. Bu yasal düzenleme iktidar tarafından bugünler düşünülerek yürürlüğe konulmuş çok planlı bir hukuk katliamıdır.

Madem ki; bu Sulh Ceza Hakimi tutuklamadı gözdağı vererek öbürünü deneyelim ve ona tutuklatalım mantığıyla adaleti ve adaleti olan güveni sağlayamazsınız.

Kaldı ki; bize göre MİT Yasasının 27.maddesindeki ceza öngören yasaklama yasanın amacına uygun olarak yorumlanmamakta ve kötüye kullanılmaktadır.

MİT Yasasının ceza öngören 27. maddesindeki yasaklamanın amacı mücerret bir MİT mensubunun ve ailesinin kimliğinin açıklanmasına getirilen bir yasak değildir.

MİT Yasasının 27.maddesi;MİT adına somut bir iç veya dış operasyonel bir göreve gönderilen MİT mensubunun açıkça hedef gösterilerek kimliğinin açıklanmasını yaptırım altına almaktadır.

Burada korunan menfaat; hem hedef tahtası yapılmaktan korunmak istenen MİT görevlisi hem de ülkenin milli menfaatleri için yapılmasına başlanan veya başlanacak olan operasyonu güvence altına almaktır.

Aksini düşündüğünüz ve uyguladığınız taktirde yani; soyut olarak bir MİT görevlisinin adına yer verilmesini kayıtsız ve şartsız suç haline sokarsanız kendisi de MİT’in en üst düzey bir personeli ve görevlisi olan MİT Müsteşarlığı Başkanının başkan yardımcılarının ve MİT Müsteşarlığının doğrudan kendisine bağlı olduğu bu nedenle de MİT görevlisi MİT’in en üst amiri olan ve MİT’in tüm operasyonlarını emreden ve planlayan yerine göre örtülü ödenekten harcama yapan bir kişi konumunda olan Cumhurbaşkanının isimlerinin mücerret görsel ve yazılı basında açıklanmasının da MİT Yasasının 27. maddesini ihlal eden bir suç olarak kabul edilmesi gerekir ki MİT Başkanı ile MİT’in en üst amiri konumundaki Cumhurbaşkanının isimlerine şu veya bu şekilde her gün yer veren muhalifinden yandaşına kadar yazılı ve görsel medya mensubu tüm gazetecilerin MİT Yasasının 27. maddesini ihlal ettikleri gerekçesiyle haklarında soruşturmalar açılarak tutuklanmaları gerekirdi.

Bu nedenlerle; ifa ettiği görev sırasında şehit olan ifa ettiği görev somut olarak açıklanmadan öldüğü ve şehit olduğu için tamamen insani duygularla ve amaçlarla bu şehit haberi vesilesiyle şehit olmuş bir MİT görevlisinin isminin açıklanmasını MİT Yasasının 27.maddesindeki yasağı ihlal olarak değerlendirerek gazeteci tutuklamak bu ülkenin demokrasisine ve basın özgürlüğüne yapılan çok ağır bir saldırıdır.

Lütfen yasa maddelerini işinize geldiği gibi yorumlayarak özgür ve muhalif basına gözdağı vermeyiniz hukuku iktidarın sopası yapmayınız hukuku katletmeyiniz. Devletin temelini yok etmeyiniz.

Aksi halde; hepimiz adaletsiz ve temelden yoksun kaldığı için çökecek olan bu devletin enkazı altında kalarak yok olup gideceğiz.

08/03/2020

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

LİNK : https://haberguncel.blogspot.com/2020/03/mit-yasasi-uzerinden-muhalif-gazeteci-avi.html

MEDYA DOSYASI : “MİT şehidini deşifre” yalanına komutanlar ne diyor ???


“MİT şehidini deşifre” yalanına komutanlar ne diyor ???

FETÖ’nün Balyoz kumpasında mağdur edilen komutanlar, Odatv’ye yönelik operasyonu eleştirip destek mesajlarında bulundu.

Odatv Genel Yayın Yönetmeni Barış Pehlivan, Odatv Haber Müdürü ve Cumhuriyet gazetesi yazarı Barış Terkoğlu ile gazeteci Hülya Kılınç, daha önce İYİ Parti Milletvekili Ümit Özdağ tarafından açıklanan MİT mensubu şehidimizin cenaze törenine ilişkin yayımlanan haber gerekçesiyle tutuklandı.

Odatv, şehit MİT mensubunun kimliğini ifşa etmedi.

Odatv haberinden bir hafta önce, TBMM’de basın toplantısında; şehidimizin adı-soyadı, görevi, nasıl şehit olduğu açıkça söylendi, yazıldı.

Buna rağmen, algı operasyonu yürütüldü.

“MİT şehidini deşifre” yalanına komutanlar karşı çıktı.

FETÖ’nün Balyoz kumpasında mağdur edilen komutanlar, Odatv’ye yönelik operasyonu eleştirip destek mesajlarında bulundu.

İşte o mesajlar…

Emekli Oramiral Nusret Güner:

Maalesef sayıları çok az olan güvenilir medya organlarından biri belki de birincisi Oda TV’nin Çalışanlarının tutuklanmasını protesto ediyorum.

Emekli Tümgeneral Ahmet Yavuz:

Barış Terkoğlu’nu tutuklamak, Odatv’ye erişim engeli getirmek, Barış Pehlivan’ı ifadeye çağırmak… Yolculuk nereye acaba? Kısa aralıklarla aynı filmi görmenin dayanılmaz hafifliği…

Emekli Koramiral Atilla Kezek:

Gazeteci Barış Terkoğlu gözaltına alınmış. Kriptolar iş başında

Emekli Tuğamiral Türker Ertürk:

Barış Terkoğlu ülkemizin az sayıda ve kalemini satmayan onurlu ve yurtsever bir gazetecisidir. Tutuklanması bir susturma girişimidir! 1 Eylül 2013’de ABD’de New Jersey’de Cemaatin ülkemiz için ne kadar büyük tehdit olduğunu beraber anlatırken iktidar yardım ve yataklık yapıyordu!

Emekli Tuğamiral Mustafa Özbey:

Geçmişinde FETO ile "gerçek anlamda" mücadele etmiş kim varsa, hesap soruluyor. Sözcü Davası, Barış’lar, Hülya, Murat Ağırel, ODATV. Sonuç: Bu ülkede FETO ölmedi. Ölü taklidi yaptı. Şimdi uyuyan hücreler YENIDEN görevde. Ey İktidar, FETO ile mücadelede samimi isen bu nedir?

Emekli Kurmay Albay Mustafa Önsel:

#BarısTerkoğluYalnızDeğildir . Şu an için kararı değiştirecek gücüm yok! Ama itiraz ediyorum. @baristerkoglu ndan ziyade ülkem adına üzülüyorum. FETÖ ile mücadele mi? Zaten kör topaldı. Bittiğinin resmen ilanıdır bu tutuklama. İsterseniz FETÖ hesaplarına bakın!

Emekli Albay Alican Türk:

Yetmez! Bence HALK TV, TELE1, KRT, Sözcü, Cumhuriyet, Yeniçağ… Bunların da kapatılması lazım. Hatta ardından CHP, İYİP, SP… Bunlar işlerine gelmeyen ne varsa yok edebilirler, ama gerçekten tarihi bilmiyorlar; tarihe nasıl geçeceklerinin farkında değiller. Acıyorum!

Emekli Kurmay Albay Bora Serdar:

Hasdal’da bizleri ziyaret eden birkaç gazeteciden biri olan kardeşimiz @baristerkoglu bir kitap yazacaktı.Ama emin olun şimdi bir başka kitap daha yazacak… Bir gazeteciyi saat 4’te karanlıkta evinden alıp bir gün sonra saat 4’te karanlıkta tutuklamak ne hukukidir ne de vicdani.

Emekli Kurmay Albay Ali Türkşen:

Bu işin çivisi ne zaman çıktı diye sorarsanız bir gün; “evlatlarımız şehit olurken şakalar, espriler yapıyor, muhalefete söylediklerimiz karşıdan tekrarlanınca 1 milyonluk dava açıyor, FETÖ’nün bıraktığı yerden hukuksuzluğa devam ediyorduk” dersiniz.

Odatv.com.tr

MEDYA DOSYASI : Pelikan’ın kirli yüzünü deşifre ediyoruz !!!


Pelikan’ın kirli yüzünü deşifre ediyoruz !!!

Pelikancıların algı operasyonları, kurulduğu günden beri Türk varlığını ve Atatürk’ün tespit ettiği Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin “kuruluş felsefesi” olan Türk Milliyetçiliğini esas alan yayın çizgisinden taviz vermeden bugünlere gelen Yeniçağ’a yöneldi. Peki Yeniçağ’ı kimler, neden hedef alıyor?

Türk Milleti’nin yılgınlığa, kendine güvensizliğe, hatta çaresizliğe sürüklenerek çökertilmek istenmesi, Cumhuriyetin dönüştürülmeye çalışılması karşısında hem Türk Dünyası’nın bayrağı hem de Türkiye’nin milli direncinin en güçlü dayanaklarından biri olan Yeniçağ yazarları, günlerdir iktidar medyası tarafından linç edilmeye çalışılıyor.

AKP içerisindeki Pelikan adıyla anılan yapı tarafından günlerdir sosyal medyadan hedef gösterilmesi sonucunda gazetemiz yazarı Murat Ağırel İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından tutuklama talebiyle mahkemeye sevk edildi. Mahkeme, Ağırel’i adli kontrol şartıyla serbest bıraktı.

Batuhan Çolak ile Murat Ağırel’in Libya’da şehit olan MİT mensuplarını ilk ifşayı gerçekleştirdiği suçlamasını yayan ve gazetemizin devletin karşısında olduğuna yönelik algı operasyonu yapanların sicilleri ise PKK ve FETÖ’ye verdikleri destekle ile dolu.

Algı operasyonu gerçekleştirenlerin geçmişi;

İktidara yakınlığı ve Pelikan grubunun yayın organı olarak bilinen Sabah gazetesi yazarı Hilal Kaplan’ın PKK ve FETÖ’ye destek sicili;

Hilal Kaplan’dan, FETÖ’nün TSK’ya kurduğu Balyoz kumpasını kurduğu dönemde, Türk Ordusu’na tertibin amiral gemisi olan Taraf gazetesini yöneten Ahmet Altan’a dua!

Hilal Kaplan FETÖ’nün Türkiye’nin başına gelmiş en iyi şeylerden biri olduğunu söylüyor

FETÖ elebaşı Fetullah Gülen’e yapılan eleştirilere kendini siper ediyor

Hilal Kaplan, FETÖ elebaşının Türkiye’ye dönüp vaaz vereceği günleri beklerken

PKK paçavrasının renklerini coşkuyla twit atıyor

Hilal Kaplan vatan uğruna can veren Türk askerini şehit olarak kabul etmiyor

Hilal Kaplan, PKK ile mücadelesi nedeniyle Türkiye Cumhuriyeti’ni katil olarak gösteriyor

Hilal Kaplan’ın PKK’nın Suriye uzantısı PYD’yi savunan yazısı

Atatürk’e ve Andımız’a nefretini sergilerken

Pelikanın tetikçisi Fatih Tezcan’ın Atatürk’ü hedef alan ve FETÖ’yü destekleyen paylaşımları;

Sabah yazarı ve Pelikancı Cem Küçük’ün terörist başı Öcalan’a methiyesi;

Yine Sabah gazetesi yazarlarından ve Pelikan grubundan Ersoy Dede çözüm sürecini savunuyor;

MEDYA DOSYASI : AVRUPA’NIN İLK 100 GAZETESİ


AVRUPA’NIN İLK 100 GAZETESİ (GAZETENİN ADINA TIKLAYARAK GAZETE WEB SİTESİNE GİDEBİLİRSİNİZ)

Top 100 Newspapers in Europe by the 4imn.com Newspaper Web Ranking
1 The Guardian gb
2 The Daily Mail gb
3 The Daily Telegraph gb
4 The Independent gb
5 El País es
6 Marca es
7 Financial Times gb
8 La Repubblica it
9 The Sun gb
10 Le Monde fr
11 Daily Mirror gb
12 Daily Express gb
13 El Mundo es
14 AS es
15 Bild de
16 Le Figaro fr
17 Komsomolskaya Pravda ru
18 Die Welt de
19 Corriere della Sera it
20 ABC es
21 Metro gb
22 The Times gb
23 Die Zeit de
24 Süddeutsche Zeitung de
25 Mladá fronta Dnes cz
26 Rossiyskaya Gazeta ru
27 Evening Standard gb
28 Moskovskiy Komsomolets ru
29 The Irish Times ie
30 La Gazzetta dello Sport it
31 Le Parisien fr
32 La Vanguardia es
33 Frankfurter Allgemeine Zeitung de
34 A Bola pt
35 20 Minutos es
36 Izvestia ru
37 Argumenti i Fakti ru
38 L’Equipe fr
39 Libération fr
40 The Irish Independent ie
41 Aftonbladet se
42 El Mundo Deportivo es
43 Gazeta Wyborcza pl
44 La Stampa it
45 Kommersant ru
46 Le Nouvel Observateur fr
47 Daily Star gb
48 Verdens Gang no
49 20 Minutes fr
50 Der Standard at
51 Der Tagesspiegel de
52 The Scotsman gb
53 Il Sole 24 Ore it
54 Sport es
55 Handelsblatt de
56 Les Échos fr
57 Ouest France fr
58 Sol pt
59 Vedomosti ru
60 Jornal Económico pt
61 Sport Express ru
62 Dnevni avaz ba
63 El Economista es
64 Manchester Evening News gb
65 Expressen se
66 El Periodico de Catalunya es
67 Expansión es
68 Pravda.ru ru
69 20 Minuten ch
70 Dagbladet no
71 Neue Zürcher Zeitung ch
72 Express rs
73 Het Laatste Nieuws be
74 De Telegraaf nl
75 Novaya gazeta ru
76 SME sk
77 Daily Record gb
78 Politico eur
79 Diário de Avisos es
80 Belfast Telegraph gb
81 Die Tageszeitung de
82 The Moscow Times ru
83 Neue Kronen Zeitung at
84 Algemeen Dagblad nl
85 Il Giornale it
86 Western Mail / Wales on Sunday / South Wales Echo gb
87 Dagens Nyheter se
88 Metro France fr
89 Rheinische Post de
90 Aftenposten no
91 Het Nieuwsblad be
92 Le Soir be
93 La Tribune fr
94 The Times mt
95 Blick ch
96 De Volkskrant nl
97 Il Messaggero it
98 Die Presse at
99 Svenska Dagbladet se
100 La Dépêche du Midi fr

MEDYA DOSYASI /// AYŞEN ŞAHİN /// Kulağını çok çınlattık : Goebbels


AYŞEN ŞAHİN /// Kulağını çok çınlattık : Goebbels

CNN Türk boykotu üzerine, bir zamanlar ana akım dediğimiz şimdinin yandaş medyasına dair yıllardır adı anılan Goebbels’i gelin bir hatırlayalım:

Joseph Goebbels, Nazi Almanya’sının “Halkı Aydınlatma ve Propaganda Bakanı”, felsefe mezunu ve dünyanın en büyük yalancılarından.

Goebbels’in bakanlığa giden yolunda Almanya’daki gelişmelere dönelim:

1931 yılında Hitler başbakan olduğunda önce SA ve SS Birliklerini yardımcı polis teşkilatı olarak ilan edip en yeni silahlarla donatmıştı.

(Çok alakasız bir şekilde bekçilerin silahlandırılması geldi aklıma, zabıtalara silah verilmesi gündemine dair ilk haberler ise 2017 yılına ait.)

Parlamento 24 saat çalıştırılıyor, binlerce yasa tek gecede değiştiriliyordu.

(Torba yasalar? İç Güvenlik Paketi görüşmelerinde muhalefet vekillerinin uzun ve biteviye çalışma saatleri karşısında “Angarya yasaktır Anayasa M. 18” dövizi açmaları? Önergeler okunmadan yasanın geçirilmeye çalışılması?)

Polis sayısı ve yetkileri artırıldı. İstihbarat teşkilatları güçlendirildi. Takip edilmeler, fişlemeler sıradanlaştırıldı ve yoğunlaştırıldı. Muhbirlik teşvik edildi.

(Muhtarların istihbarat mercii gibi konumlanması, evlerde kimin kaç kişi yaşadığının ve yatılı misafirlerin raporlanmasının talep edilmesi, gizli tanıklar, 2015 sonrası vatandaşa ihbar çağrıları?)

Devletin tüm kurumlarından muhalifleri temizlemeye başladılar.

(Kayyımlar, dokunulmazlığın kaldırılması, vekillerin, belediye başkanlarının, ordu mensuplarının tutuklanması, KHK ile işten atılan akademisyenler?)

Bürokraside, yargıda ve orduda yandaşlar etkin hale getirildi.

(Hiç tanıdık değil(!))

Ders kitapları değiştirilmeye başlandı. Eğitim müfredatı Nazi Almanya’sının temellerine uygun hale getirildi.

(Son 17 senede tek bir çocuğun başladığı sistemle okulu bitirememesi?)

Parti iktidara yerleştikçe her şeyin hâkimi olmaya başladı. Hitler’e ölümüne sadık bir kadro yavaş yavaş ülkede köşe başlarını tutar hale geldi. (İhale deyince aklımıza gelen isimlerin hep aynı olması?)

Ve bu kadrolaşmada Goebbels bakanlığa getirildi.

“Büyük Yalan Teorisi”ni mükemmelen uygulamaya başladı.

Almanya’daki bütün haber kaynakları üzerinde tam kontrol sağladı. Radyo, basın, yayın evleri, sinema, tiyatro ve tüm kültür-sanat faaliyetlerini denetimine aldı. Film, tiyatro, şiir, tüm kültür sanat faaliyetleri hatta şarkı sözleri bile denetime alındı, onaysız paylaşıma sokulamadı. Hiçbir eleştiriye alan tanınmadı. Gündemi sürekli ve çok hızlı değiştiriyorlardı, gerçekler ortaya çıkamayacak kadar yoğun bir bilgi kirliliği yaratılıyordu. Öyle ki işin sonunda Sovyetler Berlin sınırına dayandığında Almanlar hala savaşı kazanmak üzere olduklarını sanıyordu.

(Penguenler? Yasaklanan tiyatro oyunları? Yazarların tutuklanması? Sürekli bir harekat hali?)

En büyük komploları ise 1933 yılının Şubat ayında Parlamento binasının yakılması oldu. Yangını çıkaranlar vatan düşmanı komünistler olarak duyuruldu.

(Bu da bana yakın tarihten bir şeyler hatırlatıyor ama buraya yazamıyorum malumunuz…)

Toplumdaki Hitler algısını inşa eden adamdı.

Onun kaleminden Hitler kimdi?

“Hitler gariban bir aileden gelme ve tam bir halk çocuğuydu. Eli açıktı, dost ve yakınlarını koruyup kollamaktan geri durmazdı. Haksızlıklara uğramıştı, hep mağdur edilmişti. 1923 yılında hapse atıldığında gık bile demeyip, aman dilenmemişti hiç. Öyle de yiğit ve yürekliydi. Haklı davasından bir adım geriye gitmemişti.

“Demokrattı” Hitler.” Özgürlük ve vatan sevdalısıydı”. Seçimle işbaşına gelmişti ve kurduğu rejimin adı “Demokratik Cumhuriyet”ti. Kendisi için asla hiçbir şey istemiyordu. Her şey ülkesi ve milleti içindi. Tüm bu nedenlerle Hitler sonuna kadar desteklenmeliydi.”

Jowett & O’Donnell Hitlerin temel prensiplerini şöyle sıralıyor:

  • Soyut fikirlerden kaçının-Duygulara hitap edin.
  • Birkaç fikri sürekli tekrarlayın-Kalıplaşmış ifadeler kullanın.
  • Argümanın sadece bir tarafını verin-Rakiplerinizi sürekli eleştirin.
  • Tüm kötülüklerin merkezi için tek bir düşman seçin.

Bu prensipler Goebbels’in kendi cümleleriyle şöyle vücut buluyordu:

  • Söylediğiniz yalan ne kadar büyük olursa o kadar etkili olur ve insanların o yalana inanması da o kadar kolaylaşır.
  • Yalan söyleyin mutlaka inanan çıkacaktır. Olmazsa yalana devam edin. Bir şeyi ne kadar uzun süre tekrarlarsanız, insanlar ona o kadar fazla inanırlar. Aynı yalanı sürekli tekrarlamak, o söylemin nereden geldiğini unutturur ve insanların kendi fikri gibi benimseyip savunmasını sağlar.
  • Halkı her zaman ateşleyin, asla soğumasına ve düşünmesine izin vermeyin
  • Hatalı olduğunuzu ya da yanlış yaptığınızı asla kabul etmeyin.
  • Asla kendinizden başka birine hareket alanı bırakmayın.
  • Asla kabahat ve suç üstlenmeyin.
  • Sadece bir düşmana odaklanın ve kötü giden her şeyin suçunu onun üzerine yıkın.
  • Her zaman etrafınızda bir yalaka ordusu bulundurun.
  • İlk sözü kim ne kadar güçlü ve bağırarak söylerse, o kazanır. Önemli olan aydınlar değil kitlelerdir. Çünkü onları kandırmak çok kolaydır.
  • Basın iktidarın kullandığı dev bir klavyedir.
  • Bana vicdansız bir medya verin, size bilinçsiz bir halk sunayım.
  • Yargı devlet hayatının efendisi değil, devlet politikasının hizmetkârı olmalıdır.

Goebbels burada dursun.

Geçtiğimiz 3-4 senede, annemin evine ziyarete gittiğimden fazla Çağlayan Adliyesi ve Silivri’ye gittim.

O mahkeme salonlarında savcı iddianamelerini, heyet sorularını ve kararları dinlemek demek avuçlarınızda derin tırnak izleri bırakmak demek.

Gezi iddianamesi, akıl sağlığının yerinde olmadığını kendisi beyan eden, bu sebeple ordu ile ilişiği kesilmiş birinin ifadesine, yapılmamış toplantılara, bir gaz maskesine, bir masaya ve birkaç sandalyeye bir de içeriğinde hiçbir şey olmayan telefon kayıtlarına dayanıyor.

Gezi iddianamesi, bir avuç insanın onlarca ilde milyonlarca insanı sokağa döktüğünü savunuyor.

Bu ilk değil. Bu tip davaların da bazı prensipleri var.

Akıl almaz bir tezi ortaya at ve yıllarca ısrarla söyle. Birilerini, bir derneği, vakfı, örgütü hedefe koy. Olayı bir kumpas gibi lanse et, mağdura yat. Olayda kimleri hedef aldığından bağımsız, konuyu hep aynı düşmana bağla. İddiaları, gizli tanık ifadeleri ve içerik ne olursa olsun, konuyla ilgisiz bile olsa yazışma-telefon konuşması gibi sözde delillerle destekle. Dosyayı yüzlerce sayfaya şişir ki kimse tamamını okuyamasın.

Sonra da sipariş üzerine önceden belirlenmiş bir cezayı, savunmanın hiçbir delil ve tanığını kaale almadan kes gitsin.

Ergenekon ve Balyoz’dan sonra kandırıldık demişlerdi. İktidar yargı adına kandırıldık beyanı yapabilir mi? Yargı kandırılabilir mi?

Hukuk yasalara dayanır. Burada kandırılma olabilir mi?

Goebbels diyordu ki: Yapılan propaganda ‘düşman’ her kimse onun politikasını, planlarını etkileyecek kuvvette olmalıdır. Bazen ulaşılması istenen belgeler sızdırılmalı, gizlilik hallerinde ise her şey müthiş bir gizlilik altında tutulmalıdır.

Madem bu dosyalar tamamen bir kandırılmaydı ve her işin başı ilan edilen tek düşman yüzünden olmuştu, Gezi iddianamesi için ne diyecekler birkaç sene sonra? Aynı delilsizlik, tutarsızlık, tanıksızlık.

Acıdır ki insanların Gezi’yi savunurken artık bir adım geri durduklarını, sessiz kaldıklarını, korktuklarını, çekindiklerini hissediyorum. 2013 yazında sokakları dolduran beyaz yakalıların, öğrencilerin, esnafın, taraftarın, işçilerin ve o güne kadar apolitik kalanların şimdilerde içine şüphe tohumu düşürebildiklerini hissediyorum.

O zaman diyorum ki, sessiz kalan çevremizdekilere bir soralım: milyonlarca insandık sokakta, o kütüphanelere kitapları ellerinizle taşımadınız mı? Kurduğunuz çadır sizin değil miydi? Evden börek getiren siz değil miydiniz? Kendi ellerinizle hamak kurmadınız mı ağaçlara? Eczaneden kendiniz almadınız mı talcid’leri, evden çıkarken çantaya limon atan siz değil miydiniz?

Kim finanse etmiş olabilir sizi? Siz, sokağa çıkarken kandırılacak kadar aptal mı görüyorsunuz milyonlarca insanı?

Tüm Türkiye’de milyonlarca insanı sokağa döken bir avuç insan mıydı sizce yoksa dönemin hükümetinin icraat ve söylemleri miydi?

Ne çabuk unuttunuz o dönemler bardağı taşırıp sizi sokağa çıkaranları?

Kendinizden de mi şüpheye düşmenizi sağlayabildi bu Goebbels propagandası?

Mütalaa, ‘FETÖ/PYD’ örgütünden dem vuruyor. Sizin aklınız alıyor mu? Tek düşmana her başa geleni yaslamak değil de nedir bu yaşanan? Hiç mi bakmadınız bu insanların özgeçmişlerine? Yüksek mühendis, mimar Mücella Yapıcı neredeyse bir ömür vermiş bu şehrin kentsel hafızasının korunmasına, Can Atalay’ı kentin korunmasındaki her davada haklarımızı savunan avukat olarak dinlemediniz mi? Geçen Hafta Berkin Elvan davasında yine o vardı. Hep vardı. Bu iddianame ile yargıladıkları bu ülkenin belgeselcileri, sivil toplumcuları, hak savunucuları, sanatçıları. Bu iddianame, içinde yer alan isimler nezdinde bizi yargılıyor, Gezi’de yer alan herkesi. Hukukun temel ilkesini, bir davadan beraat edenin aynı davadan tekrar yargılanamaması prensibini bile ezerek yargılıyor.

Savcı,

Osman Kavala, Mücella Yapıcı, Yiğit Aksakoğlu için ağırlaştırılmış müebbet istiyor, mütalaanın kalanında bol keseden 20’şer yıl cezalar, belirli haklardan yoksun bırakılma vs. ne ararsanız var.

28 Ocak’taki Gezi Davası’nda, savunma hakkının ihlali, reddi heyet taleplerinin kabul edilmemesi gibi sebeplerle avukatlar salonu terk etti. Bu bir kopuş davası. İçinde adalet ve hukuk yok.

18 Şubat’taki dava tarihi bir dönemeç olacak.

Şehrin birçok bölgesinden otobüsler kalkacak.

Sanık sandalyesinden haksız yere yargılanan siz olsaydınız, emin olun ki o sandalyelerde oturulanlar davanızda hazır bulunurdu.

Elinizi vicdanınıza koymanızı ve 18 Şubat’ta orada olmanızı dilerim.

Gezi’ye ses olmaktan korkmayın!

Fotoğraf: Evrensel

Kaynak:
Propaganda – Goebbels’ Principles
Joseph Goebbels
Bir Propaganda ile Kamuflaj Ustası – Paul Joseph Goebbels