ANALİZ /// Prof. Dr. Mehmet Alagöz : “Sağlık Şoku”ndan” Finansal Şoka” Yolculuk (BÖLÜM 1 V E 2)


Prof. Dr. Mehmet Alagöz : “Sağlık Şoku”ndan“Finansal Şoka” Yolculuk (BÖLÜM 1)

01 Haziran 2020

2020 yılına Covid-19 salgını tüm dünyayı etkiledi. Sağlık krizi şeklinde başlayan etkilenme süreci dönüşerek insanlık ve ekonomik kriz olma yoluna girdi.

Genel olarak salgının dünya ülkelerinden seyri şu şekilde gerçekleşmiş veya gerçekleşmeye devam etmektedir. İlk aşaması “sağlık şoku”, ikinci aşaması “arz şoku” üçüncü aşaması “talep şoku” ve “insanlık krizi”, dördüncü aşaması “komşuyu fakirleştirici politikalar” ve son aşaması “finansal şok” olarak geldi veya gelecektir.

Küresel dünyanın neredeyse tamamı ilk dört aşamayı yaşamıştır. İlk aşama “sağlık şoku”, dünyadaki küreselleşmenin boyutuna bağlı olarak yüksek yayılma hızı ile birlikte tüm ülkeleri etkilemiştir. Özellikle ülkelerde geç gelen önlemlerden dolayı yayılma hızı bir kat daha artmıştır. Gelişmiş ülkelerin neredeyse tamamında geç alınan tedbirler, sahip oldukları nüfusun yaşlılığı ve sağlık sistemlerindeki eksiklikten dolayı yüksek düzeyde kayıplar yaşanmıştır. Gelişmiş olmayan ülkelerin neredeyse tamamındaki ise, imkansızlıklar ve sağlık sektöründeki geri kalmışlık sonuçların vahim boyutlara ulaşmasını sağlamıştır. İkinci aşama ise ekonomik anlamda “arz şoku” ile kendini göstermiştir. Özellikle salgının çıkış noktası Çin’de alınan tedbirlerden dolayı yaşanan üretim kayıpları, arz şokunun oluşmasına büyük katkı yapmıştır. Çünkü Çin, küresel ekonomiye önemli miktarda girdi sağlayan(ara ve yarı mamül üreten) sağlayan ana tedarikçi konumundaydı. Ayrıca salgına maruz kalan her ülkede tekrar eden üretim kayıpları küresel ekonomide tedarik zincirinin bozulmasına neden olurken, üretim kayıplarını daha da üst noktaya çıkarmıştır. Üretim kayıplarının ekonomide meydana getirdiği gelir ve servet kayıpları ile ülkelerde alınan tedbirler “talep şoku” nun oluşmasına neden olmuştur. Bu aşamada gelişmiş ve gelişmiş olmayan bütün ekonomilerde artan işsizlik, azalan karlar, düşen hisse senetleri ve emtia fiyatları küresel ekonomilerin tamamını etkilemiştir. Bu aşamada ülkelerin dayanışma ve birbirine destek olmaktan ziyade her anlamda(öncelikle sağlık ve ekonomi) düşmanca tutum sergilemesi, salgının “insanlık krizine” dönüştüğü açıkça görülmüştür. Ülkelerin kendilerini dış dünyaya kapatması ve diğer ülkelerin ihtiyaç hissettiği en temel tıbbi araç gerekleri dahi paylaşmaması bunun en güzel örneğidir. Bu durum ülkelerin tamamının “komşuyu fakirleştirici politikalar” uygulamasını sonucunu ortaya çıkarmıştır. Dünyada ülkelerin tamamı öncelikle salgının önlenmesi için gerekli olan tıbbi ve diğer dezenfektan ürünlerin yurt dışına satışını engelledi. Daha sonra kendi ülke ekonomik yapılarını korumak adına pek çok üründe gümrük vergilerini artırarak yerli üretimi teşvik edecek uygulamalara ağırlık verdi. Salgın süresince devam eden bu tür uygulamalar, küresel dünya normalleşme sürecine dönerken bile artarak devam ettiği görülmektedir. Bu dört aşamanın bütün unsurları dünya ülkelerinin tamamında somut bir şekilde görülmüştür. Ülkeler ellerindeki kaynakları sonuna kadar öncelikle salgını kontrol etmeye sonra ise “sağlık şokunun”, bir “finansal şok”a dönüşmemesi için kullanmışlardır. Bugün gelişmiş ülkeler sahip oldukları gelir ve rezerv fazlalıklarını ekonomiye aktarmakta ve oluşabilecek finansal şokun etkisini en aza indirmeye çalışmaktadır. Örneğin ABD’nin 3 trilyon dolara ve AB 2 trilyon dolara yakın bir finansmanı ekonomilerine aktarması bunun çabasıdır.

Bu kadar büyük finansal desteklere rağmen uluslararası kuruluşlar 2020 yılında ABD’nin -%6 ve AB’nin ise -%8,2 ekonomik küçülme yaşayacağı tahminlerinde bulunmaktadır. Küresel ekonominin büyüme motoru olan Çin bile 2020 yılının ilk çeyreğinde -%6.2 küçülmesi, 2020 yılında pozitif bir büyüme elde edilse de bu oranın çok düşük olacağının tahminlerinin artması, küresel ekonomi için finansal şokun oluşabileceğinin en somut göstergesidir. Gelişmiş ülkeler bir taraftan ekonomilerine yüksek miktarlarda para girişleri sağlarken diğer taraftan artan bütçe açıklarını finanse etmektedir. Gelişmiş olmayan ekonomiler bu üstünlüklerin tamamından mahrum vaziyettedir. Çünkü bu ülkelerin gelir ve rezerv fazlalıkları bulunmamakta, dolayısıyla ne ekonomilerine para girişi ne de artan bütçe açıklarını kapatacak finansmanları bulunmamaktadır. Bu ülkelerin tamamı küresel finansal oyunculardan tekrar borçlanmaya veya merkez bankalarının son dönemde fazlaca kullandığı kısa süreli ödünç para olan swap anlaşması yapmaya çalışılmaktadır. Küresel finansal oyuncular dünyadaki ekonomik gelişmelere paralel olarak artan risklerden dolayı borç verme konusunda gönüllü davranmaması ve büyük ülkelerin merkez bankalarının swap anlaşmalarından her ülkeyi faydalandırmaması, gelişmiş olmayan ülkeleri finansal şoka doğru sürüklemektedir.

Bugün Arjantin ekonomisinin finansal anlamda zor durumda olmasının en önemli nedeni budur. Çünkü küresel finansal oyuncular riskli olarak gördükleri gelişmiş olmayan ekonomilere gitmemekte ve hatta çıkmaktadır. Bu durum ülkelerde üç temel sorunun derinleşmesine katkı yapmaktadır. Birincisi, salgın ile birlikte gelir ve servet kaybına maruz kalan ekonomik oyunculara gerekli miktarda finansman desteğinin sağlanamamasıdır. Bu durum hem toplam talebi yavaşlatma hemde toplam arzın artışına engel olmaktadır. İkincisi, azalan kamu gelirlerine karşılık artan giderlerin yani bütçe açığının finanse edilmesini imkânsız kılmaktadır. Üçüncüsü ise, yabancı sermaye kaçışları ile ödeme zamanı gelen dış/iç borçların geri ödenmesinde sorunlar yaratmaktadır. Bu ortadan hemen kaldırılamayan üç sorun, gelişmiş olmayan ülkelerde “finansal şok” un oluşmasına zemin hazırlamaktadır. Dolayısıyla salgının yarattığı olumsuzluklar önümüzdeki zaman diliminde yani 2021 yılında gelişmiş ülkeler için sonlanma ihtimali bulunsa da gelişmiş olmayan ülkeler için 2021 yılında da devam edeceğini göstermektedir. Çünkü şuan için gelişmiş olmayan ülkelerin bir kısmı gerekli olan finansmanı borç veya swap yoluyla kısa süreli( 1 yıl) ötelese de, 2020 yılında yaşanma ihtimali olan ekonomik küçülmeler ve artan gelir kayıpları nedeniyle 2021 yılında bu borçları ödeyecek finansmanı bulamayacaktır. Bu dönemde yeni borç veya swap yoluyla ödünç para bulamayan ülkelerin tamamında ise finansal şoklar oluşacaktır. Bu finansal şoklar gelişmiş olmayan ülkelerin aralarındaki ticari bağımlılık ölçüsünde yayılarak, dış ticaret krizine ve nihayetinde küresel bir borç krizinin oluşmasına neden olma ihtimali yüksek görülmektedir.

Prof. Dr. Mehmet Alagöz : “Sağlık Şoku”ndan“Finansal Şoka” Yolculuk (BÖLÜM 2)

Öncelikle Türkiye ekonomisinde herkesin kabul edeceği bazı tespitleri net bir şekilde ortaya koymak gerekmektedir. Türkiye ekonomisinin makro ekonomik göstergeleri 2014 yılından beri istikrarsız bir seyir gösterdiği herkes tarafından kabul edilmektedir.

Türkiye ekonomisi 2003-2014 döneminde özelleştirme, net hata noksan, yabancılara gayrimenkul satışı ve kamu/özel borçlanma artışlarından elde edilen sermaye girişleri ile hızlı bir ekonomik dinamizm sağladı. Bu dönem içerisinde ekonomideki sermaye yoğunluğunun reel katma değer üreten sanayi ve tarım sektöründen ziyade yerli katma değer anlamında reel getirisi daha düşük olan inşaat ve tüketim alanlarına yönlendirilmesi, sonraki yıllarda ortaya çıkabilecek olası sorunlar hakkında işaret vermekteydi. 2014 yılı sonrası bu sorunların gözle görünür hale gelmesi ayrıca yurtiçi ve yurtdışında oluşan konjonktürler ülke ekonomisinin makro ekonomik göstergelerindeki istikrarsız yapıyı daha da kötüleştirmiştir. En basit şekilde bunu görebilmenin ekonomik kanıtı; 2014 yılından beri neredeyse her yıl gerçek veya tüzel kişiliklere getirilen, vergi muafiyetleri, ekonomik af, yapılandırma ve borç erteleme süreçleri ile birlikte bu sürece konu olan finansmanın büyüklüğüdür. Bu durum reel ekonominin asıl oyuncuları olarak görülen firmaların ve bireylerin artan borçlanma düzeylerinden dolayı borç ödeme konusunda zayıflıklarını ortaya koymaktadır. Reel ekonomik unsurların kolay bir şekilde borçlandığı ancak borcu ödemede zorlanması, yapılan tercihlerin rasyonel olmadığının açıkça göstergesi olmuştur.

Bu durumun diğer bir kanıtı ise, varlık yönetim şirketlerine geçen takibe düşmüş borç (KGF garantili dışındaki) miktarların her yıl artarak gelmesi, ekonominin reel oyuncularının finansman sorunlarını açıkça ortaya koyan bir başka gösterge olarak karşımıza çıkmaktadır. Daha öncede ifade ettiğimiz gibi, reel milli üretim ve yerli katma değer üreten bir ekonomik yapının piyasada yeteri kadar oluşturulamaması ve dış ticarette ithal oyunculara sağlanan giriş kolaylıkları neticesinde ithalata bağımlı bir üretim yapısı ile endüstriyel bağımlılık en üst noktaya taşınmıştır. Diğer taraftan reel oyuncuların mal üretimi yerine daha fazla kazanç sağlayan inşaat sektörü gibi alanlarda yatırımlarını yoğunlaştırması, ithal bağımlılığın daha da artmasına neden olmuştur. Bu ithal bağımlılığın ortaya çıkardığı finansman ihtiyacı da kamu veya özel sektör dış/iç borçları ile karşılanmıştır. Bu sayede elindeki kaynakları inşaat sektörüne yönelterek yatırım yapmaya çalışan firmalar ile bankacılık sektöründen kolay bir şekilde borç alan ve çoğunlukla ithal malı satın alarak tüketen tüketicilerin olduğu bir ekonomik yapı oluşmuştur. Bu kaotik yapı yabancı döviz girişlerinin devam ettiği 2014 yılına kadar ekonomide bir sorun yaratmamıştır. Ancak 2014 yılından sonra hem yabancı sermaye girişlerinde yaşanan yavaşlama hemde azalan özelleştirme gelirleri nedeniyle sorunlar başlamıştır. Bu dönemde ülkenin döviz ihtiyacı(yaklaşık 41 milyar dolar) 2015, 2016 ve 2018 yıllarında net hata noksan kaleminden ve yabancılara gayrimenkul satışı(yaklaşık 15 milyar dolar) gelirlerinden karşılanmıştır. Buna karşılık uluslararası finansal oyuncuların Türkiye’ye borç verme konusunda eskisi kadar gönüllü olmaması, 2018 yılında döviz krizine girilmesine neden olmuştur. 2018 yılında yaşanan döviz krizinin etkilerinin son çeyrek dönemde meydana getirdiği ekonomik küçülme, 2019 yılında da birinci ve ikinci çeyreğinde de devam etmiştir. 2019 yılı son çeyrek dönemde sağlanan pozitif ekonomik büyüme ile yılı düşükte olsa pozitif bir büyüme oranı ile kapanmasına neden olmuştur. Bu durum ülke ekonomisinin borçlanabildiği veya ithal girdi temin edebildiği ölçüde büyüyen bir yapıda olduğunu açıkça ortaya koymuştur.

Grafik . GSYH ( Zincirlenmiş Hacim Endeksi 2009)*

* Bir önceki yılın aynı dönemine ait değişim oranı (%)

Bir önceki yılın aynı dönemi ile o yılın aynı dönemi arasındaki değişim oranını veren GSYH rakamları incelendiğinde, Türkiye 2020 yılının ilk çeyreğinde %4.5 oranında ekonomik büyüme sağladığı görülmektedir. Başka bir ifade ile Türk ekonomisinin 2020 yılının ilk üç aylık dönemi, 2019 yılının ilk üç aylık dönemine göre %4,5 oranında artış göstermiştir. Yani -%2.3’lük bir küçülme yaşadığımız 2019 yılı ilk üç ayına göre 2020 yılında %4.5 daha iyi olduğumuzu göstermektedir. 2019 yışı üç ayında meydan gelen %2.3’lük daralmaya karşılık, 2002 yılının il üç ayında meydana gelen %4.5 oranındaki büyümenin belli bir kısmının baz etkisi ile ortaya çıktığı görülmektedir.

Türkiye ekonomisinde 2014 yılından bu yana yaşanan yavaşlamanın getirdiği sorunlar daha aşılamamışken 2020 yılında salgının getirdiği sorunlar, ülkenin daha çok baskı altında kalmasına neden olduğu görülmektedir. Özellikle uluslararası ekonomik kuruluşların dünyadaki ekonomik daralmaya(ABD -%6, AB -%8.2 gibi) paralel olarak Türkiye’nin de 2020 yılında yaklaşık -%3 küçüleceğine yönelik tahminler yapması sorunun büyüklüğünü ortaya koymaktadır.Önceki yazımda belirttiğim gibi bütün ülkeler salgınla beraber “sağlık şoku”, “arz şoku”, “talep şoku”nu ve komşuyu fakirleştirici politikalar aşamasını yaşadılar.

Türkiye salgının diğer ülkelere göre daha geç gelmesi ile kazanılan deneyimler, alınan politikaların düzeyi, eskiden beri gelen sosyal güvenlik sisteminin kapsayıcılığı, nüfusunun daha genç yapıya sahip olması gibi nedenlerden dolayı daha az sıkıntıyla atlatmaya çalışmaktadır. Ancak sağlık şoku ile beraber gelen tedarik zincirindeki kopmalar ve alınan tedbirler sonucunda yaşanan üretim kayıpları arz şokunu yaşamasına neden olmuştur. 2020 yılı ilk üç aylık ekonomik büyüme oranı %4,5 olarak açıklanması, sanki salgın döneminde böyle bir büyüme elde edildiği düşüncesini hakim kılmaktadır. Salgının Türkiye’de Mart ayının ortalarında başlaması ve değerlendirmeye esas alınan 2019 yılı ilk üç ayında ekonomik küçülmenin olması esas alındığında, salgının üretimde meydana getirdiği etkinin önümüzde dönemlerde net bir şekilde karşımıza çıkacağını göstermektedir. Salgınla beraber Türkiye’de yaşanan arz şokunun asıl sonuçları önümüzdekiüççeyrek dönemde daha net görülecektir. Başka bir ifade ile önümüzde dönemlerde üretim, yatırım, ticaret, işsizlik, gelir ve servet kayıplarının boyutu hakkında net bilgiler ortaya koyacaktır. Gelir ve servet kayıplarının yüksekliği konusunda salgın başlangıcından buyana toplam talepteki daralmalar ile yaşanan talep şokundan aslında anlaşılmaktadır. Bu dönemde hem gelir/servet kayıpları hemde uygulamaya konulan tedbirler neticesinde temel gıda, tıbbi ilaç ve dezenfektan ürünleri dışında neredeyse tüm sektörlerde tüketim azalmış ve talep şokları yaşanmıştır. Haziran ayıyla beraber normalleşme sürecinin başlaması, yaşanan talep şokunun ne kadarlık kısmının gelir ve servet kaybından ne kadarlık kısmının alınan tedbirlerden oluştuğunu net bir şekilde gösterecektir. Diğer taraftan salgın boyunca tüketici alışkanlıkların ne kadar ve ne yönde değiştiği de toplam talebin belirleyicisi olacaktır. Özellikle salgın boyunca tüketicilerin stoklama alışkanlığı ve öncelikli ihtiyaç konumunda olan, üretimlerine devam edilen özellikle gıda, tıbbi ilaç ve dezenfektan üretimlerinin normalleşme ile birlikte üretim kayıplarıyla karşılaşacağına kesin gözle bakılmaktadır. Ayrıca salgın boyunca hizmet sektörünün tamamında karşı karşıya kalınan arz ve talep şoklarının, normalleşme döneminde de hızlı bir şekilde artmayacağı bilinmektedir. Örneğin, turizm, kafe, lokanta, kuaför, çay bahçesi, dayanıklı eşya veya otomobil sektörlerinde gelir ve servet kayıplarından dolayı hem arz hem talep eş zamanlı olarak eski seviyesine hemen gelmeyecektir. Özellikle gelir ve servet kayıplarının yeniden borçlanma ile telafi edilmeye çalışılması, bu süreci bilanço yapısını salgın öncesi güçlendiren bankacılık sektörünün, müşteri kalitesinin bozulma ihtimalini kuvvetlendirmektedir. Sektörde, özel bankalar güçlü bilanço yapısını koruyarak daha seçkin müşterilere veya KGF garantili krediler kullandırma yolunu seçerken, kamu bankalarının ayırım yapmaksızın kredi kullandırması veya yapılandırma yapması, önümüzdeki dönmelerde bilanço kabiliyetlerini etkileyecektir. Ayrıca Türkiye, salgın süresince kısmi vergiler ile dış ticarete koyduğu engelleri, diğer ülkeler gibi genişleterek artırdı ve “komşuyu fakirleştirici politikalar” uygulayan ülke kervanına katılmıştır. Böylece yüzlerce ithal ürüne uygulanan ek vergiler ile yerli üretimi korumaya çalışmaktadır. Ancak ithal ürünlere konulan ek verginin; konulan oran, uygulama süresi, uygulanacak ürünler ve uygulanacak ülkelere göre yurt içi üretimin artmasına katkı sağlayacaktır. Bu vergilerden bazı ülkelerin istisna tutulması ve hem ihraç hemde yurtiçi piyasa sunulan malların ithal girdi bağımlılık oranlarının yüksek olması, yurtiçinde istenilen üretim artışının hemen elde edilemeyeceğini göstermektedir. Bu dönemde ülkelerin sadece sanayi sektörü değil aynı zamanda tarım sektörünün de koruma altına alındığı düşünüldüğünde, tarım sektöründe öncelikle ürün yeterlilik düzeyi düşük olan üretimlerin artırılmasına yönelik önlemlerin alınması gerekmektedir. Son aşama olan finansal şokun Türkiye yaşanıp yaşanmayacağını, finansman ihtiyacını karşılama kabiliyeti belirleyecektir. Türkiye’nin ne kadarlık bir finansman ihtiyacına sahip olduğunu tahminen şu şekilde belirleyebiliriz.

1. Kamu bütçe giderleri artmış ve Ocak-Nisan döneminde 72,8 milyar TL yani 7 milyar dolar bütçe açığı oluşmuştur. Bu bütçe açığı ilk dört aylık dönemi kapsamaktadır. Yapılan destek kapsamında kamu gelirlerin ötelenmesi, bütçede gelir azalışlarının devam edeceğini göstermektedir. Başka bir ifade ile sağlanan genel desteklerin yanında faiz, sağlık ve sosyal transferdeki artışlar giderleri artırırken, bütçe gelirlerindeki azalış (özellikle doğrudan gelir ve kurumlar vergisi ve dolaylı vergiler kdv, ötv gibi vergi gelirleri ) bütçe açığının artmasına neden oldu.Buna karşılık her nekadar normalleşme sürecinin başlamasına rağmen salgının hala devam etmesi kamu giderlerinin daha da artacağı yani bütçe açığının yükselerek devam edeceğini göstermektedir. Ayrıca KÖİ kapsamında döviz bazlı garanti kar ödeme yükünün tamamen kamu bütçesi üzerine kaldığı düşünüldüğünde, bütçe açığının tahmin edilenden çok fazla artacağını işaret etmektedir. 2020 yılında ekonomik yavaşmanın devam edeceği veya ekonomide küçülme yaşanma ihtimalinin yüksek olması, 2021 yılının da bütçe gelir artışlarını engellemekte ve bütçe açığı sorunun 2021 yılına taşınacağını göstermektedir. 2020 yılının tamamı esas alındığında öngörülen bütçe açığı olan 139 milyar TL’nin çok üzerinde olacağını göstermektedir. Çünkü yavaşlayan ve hatta küçülen ekonomi, artan borçlanma maliyetleri, KÖİ ödemeleri, sosyal giderler ve yapılacak teşvik maliyetleri dahil artan gider karşılığında azalan toplam gelirlerden dolayı en iyimser tahmini bütçe açığının bile 200 milyar TL’nin üzerinde gerçekleşeceğidir. Bu durum bütçe açığının ortadan kaldırılması için ek finansman ihtiyacının şiddetini artırmaktadır.

2. Salgınla beraber dünya ülkelerinin tamamında dış ticaret kazançları da azalmış veya azalmaya devam etmektedir. Türkiye’de de durum farklı değildir. Bundan dolayı dış ticaret açığımız artmakta, kötüleşen hizmet dengesi nedeniyle de cari açığımız yükselecektir. Türkiye ithal girdi bağımlılığı ve küresel ekonomide yaşanan talep şoklarından dolayı mal ihracatı önemli ölçüde azalmıştır. Bunun yanında Türkiye’nin salgınla beraber ihracatta en önemli yerli katma değeri yüksek döviz kaynağı olan hizmet dengesi yani Turizm sektöründe meydana gelecek bir daralma, cari açığımızın büyük oranlarda artmasına neden olacaktır. Örneğin 2019 yılında yaklaşık 30 milyar dolar döviz geliri getiren turizm sektörünün bu sene göstereceği performans, Türkiye’nin finansman ihtiyacını belirleyecek ikinci önemli unsurdur. Turizm sektörüne bağlı olarak Havayolu şirketlerinden otellere, acentalardan turistlere yönelik faaliyet gösteren firmalara kadar yüzlerce alt sektör bundan etkilenecektir. Turizm ve genel olarak hizmet sektörünün önünde en önemli engel; salgının ülkelerde farklı zamanlarda ve farklı şiddetle ortaya çıkması yani salgının başlangıcı, şiddeti, şekli ve sona ereceği zamanların dünyada eş zamanlı olmamasıdır. Ayrıca salgın hakkında ikinci bir dalganın olma ihtimalinin sürekli olarak konuşulması hizmet sektörünün bu yılını tamamen zora gireceğinin göstergesi olarak karşımızdadır. Dış ticaretteki diğer bir tehlike ise, ihracatımızın önemli bir kısmını yaptığımız AB’dir. Çünkü AB’de yaşanan gelir ve servet kayıpları, Türk ihraç mallarına yönelik toplam talebin de azalacağı ihtimalini kuvvetlendirmektedir. Dolayısıyla daralan AB pazarı yerine, alternatif pazarların oluşturulamaması ihraç gelirlerimizin azalmasına neden olacaktır. 2019 yılında 180 milyar doları aşan ihraç gelirimizin %50’sini yani 90 milyar dolarlık kısmını AB ülkelerinden elde ettiğimiz düşünüldüğünde, yaşanacak olası %10’luk bir daralmanın Türkiye’ye maliyeti 9 milyar dolar olacaktır. Bu da Türkiye’nin ek finansman ihtiyacını kuvvetlendirecektir. Dış ticaret açığın artması, hizmet dengesindeki gelir azalışları, ülkeye giren döviz miktarının azalmasına, dolayısıyla dış finansmana olan ihtiyacın artmasına neden olacaktır.

3. Türkiye’nin toplam dış borç servisinin büyüklüğüdür. Başka bir ifade ile 2020 Mart-2021 Mart ayı(bir yıl içerisinde) itibariyle yaklaşık 168 milyar dış borç ödemesi yapacaktır. Kamunun(MB dahil)yaklaşık 47 milyar dolar, finansal kuruluşların yaklaşık 51 milyar dolar ve finansal olmayan kuruluşların 70 milyar dolar borç geri ödemesi bulunmaktadır. Salgın nedeniyle gelir yetersizliği yaşayan kamunun ve üretim kayıpları nedeniyle finansal olmayan kuruluşların toplam yaklaşık 117 milyar dolar ödemeyi gerçekleşmek için yeniden borçlanmaya ihtiyacı bulunmaktadır. Kamu bu borç yükünü rasyonel olmayan bir şekilde yüksek faiz ödeyerek karşılayabilir. Ancak finansal olmayan kuruluşların bunu gerçekleştirmesi mümkün değildir. Özellikle finansal olmayan kuruluşların bu borçlarının önemli bir kısmının KÖİ yatırımları nedeniyle oluşan borçlar olduğu düşünüldüğünde, kamunun borç yükü bir kat daha artmaktadır. Ayrıca yaşanan gelir ve servet kayıplarından dolayı borç geri ödeme sorununun çıkma ihtimalinin bulunması, finans sektörünü de zorlayacaktır. Bu dönemde, tekrar başvurulan borç yapılandırma veya öteleme süreci sektörün bilanço üzerinde karlılığının artmasına neden olurken, müşteri kalitesindeki bozulma ve ekonomideki daralma bankacılık sektöründeki sorunu ertelemiştir. Çünkü tüzel ve gerçek kişilere 2014 yılından buyana neredeyse her yıl uygulanan bu tür yapılandırmalar, kredi kalitesinin bozulduğunu göstermektedir ki buda borcun geri dönmeme ihtimalini kuvvetlendirmektedir.

4. Salgın ile birlikte gelişmiş olmayan piyasalardan 100 milyar doların üzerinde bir sermaye kaçışı yaşanmış ve bu ülkelerde yabancı sermaye girişleri de ani kesilmelere maruz bırakılmıştır. Salgının başlangıcından buyana yaklaşık 10 milyar dolara yakın finansman çıkışı da, Türkiye ekonomisi üzerindeki finansman baskısını artıran bir unsur olarak karşımızda durmaktadır. Küresel finansal oyuncular küresel risk ve belirsizliklerden dolayı Türkiye gibi ülkelerden bir taraftan çıkışları artarken diğer taraftan ülke CDS’ini yükselterek tekrar borçlanma maliyetini artırmaktadır.

Salgın ile birlikte pek çok gelişmiş olmayan ülkenin yaşadığı aşırı döviz ihtiyacından dolayı finansal şoka gireceği muhtemeldir. Türkiye’nin 2020 yılı içerisinde ihtiyaç hissettiği finansmanın temini konusunda daha kalıcı ve sürdürülebilir adımlar atmasına gerek vardır. Merkez Bankasının swap anlaşmaları ile kısa süreli finansman ihtiyacını karşılasa da, son iki, üç yıldır devam eden ulusal ekonomik sorunlar ve salgından dolayı var olan küresel konjonktür, bu şekilde finansman ihtiyacının karşılanabilmesini sürdürülebilir olmaktan uzaklaştırmakta ve sorunu kısa bir sürede olsa ötelemektedir. Türkiye, önümüzde aylar içerisinde daha da artacağı tahmin edilen bütçe ve cari açıkları ile dış ve iç borç geri ödemeleri konusunda sorunlar yaşamaya devam edeceği ihtimali kuvvetlenmektedir. Çünkü yabancı sermaye girişlerindeki ani kesilmelerin devam ettiği görülmektedir. Bundan dolayı, döviz kazandırıcı işlemler bakımından dış ticaret politikasını yeniden yapılandırmalı, yerli katma değeri ön plana çıkaran firmaları öncelikli ve yüksek düzeyde teşvik etmeli, bütçe içerisindeki öncelikli olmayan harcamaları durdurmalı, döviz bazlı kar garantili KÖİ anlaşmalarını Türk Lirasına çevirmeli, dış ticarette AB dışında yeni Pazar arayışlarına başlanması konusunda özel sektöre lider olmalıdır. Teşvik ve destek paketlerinin ithal girdi bağımlılığı düşük olan sektörlere daha fazla imkan tanıyacak şekilde revize edilmelidir. Ancak bu şekilde gelişmiş olmayan ülkelerde çıkma ihtimali olan ve küresel boyut kazanması muhtemel olan finansal şoka karşı daha dayanıklı bir ekonomik yapı oluşturabilecektir. Oluşması muhtemel küresel finansal krizden ekonominin en az şekilde olumsuz etkilenmesinin zeminini hazırlayacak ve ülke ekonomisini bir finansal krizine maruz bırakmayacaktır. Aksi takdirde piyasanın geleceğe yönelik iyimser beklenti satın alma davranışı ortadan kalkar. Aksi takdirde son yıllardaki ekonomik yavaşlama, 2018 4. çeyreğinde, 2019 1. ve 2. çeyreğinde görülen ekonomik küçülmenin 2020 yılının son üç çeyreğinin tamamında devam etmesi kuvvetle ihtimal gözükmektedir. Böyle bir durum ekonomide çift dipli bir krizin oluşmasına imkân verecektir. Ekonomide çift dipli bir resesyonun oluşması halindeki duruma, “W” tipi krizler yani çift dipli krizler olarak adlandırılır. Böyle bir durum ekonomide şu şekilde kendini gösterir; Bir ekonomi önce resesyona girer (en az üç çeyrek dönem küçülür), daha sonra resesyondan çıkıp, kısa bir süre pozitif büyüme kaydettikten sonra tam bir iyileşme sağlamadan yeniden resesyona girmesi (en az üç çeyrek dönem küçülür) durumunu ifade etmektedir. Türkiye 2018 yılında 4. çeyrekte başlayan ekonomik küçülme yani resesyon 2019 yılı 1. ve 2. Çeyrek dönemlerinde de devam etti. 2019 yılı son çeyrek dönemi ve 2020 yılı 1. Çeyrek dönem ekonomi resesyondan çıkış sinyali vererek ekonomik büyüme sağlamıştır. Ancak 2020 yılının kalan dönemlerinde yüksek düzeydeki üretim kayıplarından dolayı(gıda, tıbbi sektörler hariç) yaşanması muhtemel ekonomik resesyonlar 2., 3. ve 4. çeyrek dönem büyüme rakamlarını negatif çıkarma ihtimali yüksek gözükmektedir. Türkiye ekonomisindeki tahmini küçülmeler çift dipli kriz olarak tanımlanabilecek bir krizin oluşmasına neden olma ihtimali oluşacaktır. Özellikle ülke ekonomisinin 2020 yılı döviz ihtiyacında karşı karşıya kalınacak yetersizlikler W tipi yani çift dipli krizin oluşmasını belirleyecek en temel faktör olacaktır.

KOMPLO TEORİLERİ : 5G TEKNOLOJİSİN DE İNSANLARI VE DÜNYAYI BEKLEYEN TEHLİKE


5G TEKNOLOJİSİN DE İNSANLARI VE DÜNYAYI BEKLEYEN TEHLİKE

‘Emperyalist Devletlerin; Haarp, Chentrails, Echelon, Sps, Emp ve Çip Projelerinin Tamamlayıcısı 5G Teknolojisi’

5G TEKNOLOJİSİ NEDİR?
5G kavramının İngilizce açılımını 5 Generation, yani 5. nesil şeklinde açıklayabiliriz. 5G sayesinde internet de 1Gbps ve 10Gbps arasında bir hıza ulaşmak artık mümkün olacak. Evlerden bilgisayarlı araçlara dek pek çok alanda kullanılabilecek olan 5G teknolojisinin hayatımızı ciddi düzeyde kolaylaştıracağı ortada. Bu durum bir yandan sevindirici ve heyecan verici; ancak bir yandan da ne yazık ki endişe uyandırıyor. Çünkü 5G muhteşem yararlarından ziyade tehlikeli yönleriyle de geliyor.

5G TEKNOLÜJİSİNİN ZARARLARI
Şu anda çok sayıda ülke 5G teknolojisine geçmek için geri sayıma başlamış durumda. Buna rağmen örneğin Belçika gibi çalışmalarını bir süreliğine durdurma kararı alan ülkeler de yok değil. Şu anda Avrupa ülkelerinin bazıları 5G teknolojisine endişe ile bakıyor. Bu endişenin altında yatan temel sorun ise radyasyon. Aslında teknoloji ile alakalı pek çok noktada radyasyon gündemimize dahil oluyor; ancak 5G teknolojisinde radyasyon düzeyinin çok ciddi noktalara ulaşacağı iddia ediliyor. Bu nedenle bilim insanları daha şimdiden kullanıcıları 5G teknolojisinin zararlarına dair uyarıyor. Hatta bazı ülkelerde bu konuda ses getiren bazı sokak eylemleri de yapıldı.

5G VE IOT TEKNOLOJİSİNİN İNSANA, ÇEVREYE VE DÜNYAYA ZARARLARINDAN BAŞLIKLAR
-Elektromagnetik radyasyon sağlığımıza zarar verecek.
-Özel hayatın gizliliği ortadan kalkacak.
-Siber güvenlik riskleri doğacak.
-İnsanlar tek elden denetilir ve yönetilir olacak.
-Tabiata, arılara, kelebeklere ve diğer aşılayıcılara zarar verecek.
-Çok fazla enerji ihtiyacı oluşacak.
-Çok fazla astronomik e-posta ortaya çıkacak.
-IOT ve 5G’nin ihtiyacı olan mineraller uluslararası problemlere neden olacak.
-Ahlâkî sıkıntılar ortaya çıkacak.
-Tabiatta çok yoğun bir elektrosis olacak.
-Yüksek radyasyona bağlı ciddi sağlık sorunları yaşanacak.

PROF. DR. SELİM ŞEKER 5G’NİN ZARARLARINA DİKKAT ÇEKTİ
”5G’nin ufak hücre baz antenleri sokak lambaları, otobüs durakları, bina yan cepheleri gibi yollardaki yüksek noktalara yerleştirilecek. Dolayısıyla evlerdeki radyasyon seviyesi çok artacak. Yapılan araştırmalara göre 5G’nin kesinleşmiş yan etkileri, deriye, göze, savunma sistemine, hücre büyümesine, organlara etki ederek kansere sebep olmasıdır. Bağışıklık sistemini zayıflatır. Bakterilerin antibiyotiklere karşı direncini artırır. Bitkilere ise insanlardan daha fazla etki eder. Tabii dengeyi etkiler. Atmosfere olumsuz tesirleri vardır. 5G darbeli dalga kullandığından potansiyel olarak mevcut hücre teknolojileri içinde en tehlikelisidir. Yüksek nüfuz kabiliyetli 5G milimetrik radyasyonunun uzaydan yollanması planlandığı için, dünyada yaşanacak radyasyonsuz yer kalmayacak. Bu konuda çocuklar büyüklerden daha fazla risk altında. Spermlere zarar vererek kısırlığı artırıcı etkisi var. 1992 yılında 53-78 GHz frekanslarında Rusya’da yapılan çalışmalarda kalbin çalışmasını etkilediği deneysel olarak ispatlandı.”

”5G mevcut 2G, 3G, 4G mobil iletişimin yerini almayacak, ilave bir mobil radyasyon yükünü çevremize getirecek. Mevcut frekansların yanı sıra çok daha yüksek frekanslar kullanacak. Bu teknolojide belediye, sivil toplum örgütleri ve vatandaşların söz hakkı olmayacak. Ev sahiplerinin caddedeki antenlere itirazı hiç nazara alınmayacak, çünkü otomatik onay alınacak”

35 ÜLKEDEN 180 BİLİM İNSANINDAN 5G VE IOT UYARISI
”Dünya Ekonomik Forum’un Global Riskler Raporu 2018’de siber güvenlik konusunu doğal afetler ve aşırı hava koşullarından sonra dünyanın en büyük üçüncü riski ilan etti. Rapor dünyayı uyarıyor. 5G – IOT işbirliği rahat, kolay ve etkin hayat sağlayacak, akıllı evler ve şehirler oluşacak ve mobil telefonlar halkı ve hayatı kontrol eden bir platforma dönüşecek. Her geçen gün IOT ürünleri üretiliyor. Şoförsüz arabalar, kahve makineleri, elbiseler, akıllı sayaçlar, akıllı diş fırçaları, akıllı bebek bezi… Ancak IOT bunları yaparken 7/24 çevreye zararlı elektromanyetik radyasyon yayar. Bu çok önemli sağlık riskleri taşıyor. 2017 yılının Eylül ayında 35 ülkeden 180 bilim adamı ve doktor 5G ile ilgili çalışmaların, bilhassa çocuklar ve hamile hanımlar için güvenli olduğu ispat edilene kadar durdurulmasını istedi”

250 BİLİM İNSANINDAN UYARI
Yakın zaman öncesinde dünyanın her bölgesinden bir araya gelmeyi başaran 250 civarında bilim insanı BM ile DSÖ’ye ortak şekilde yazdıkları dilekçelerini gönderdiler. Bilim insanları söz konusu teknolojinin kısa ve uzun vadede özellikle kanser riskine yol açabileceğine işaret etti. Diğer yandan aynı dilekçede kanser dışında hücresel stres, öğrenme ya da hafıza problemleri ile genetik aksaklıklara da dikkat çekildi. Üstelik bu durum sadece insanları değil, doğayı, bitkileri, hayvanları da etkisi altına alıyor. Daha önce hatırlanacağı üzere etkisi 5G’nin katbekat altında olan 3G, 4G gibi teknolojilere ilişkin sayısız deney ve bilimsel araştırma yapıldı. Bu araştırmalarda DNA hasarlarına ya da stres kaynaklı sperm hasarlarına rastlanıldı. Ayrıca çok güçlü radyo frekanslarıyla kanser teşhisi konulan fareler arasında önemli bağlantıların bulunduğu bir çalışma yapıldı. 2 sene boyunca bir grup fare gün içinde toplamda 9 saat boyunca elektromanyetik alana bırakıldı. 2 yılın sonunda yapılan testlerde hücre ölümlerinin önemli ölçüde arttığı, sinir sistemlerinin olumsuz yönde etkilendiği ortaya konmuştur. Üstelik bu iz bırakan deney yapıldığında daha ortada 5G teknolojisinin adı dahi yoktu.

HER 150-200 METREDE ANTENLER KURULACAK
Yüksek frekans dalgalarını kullanacağı için tıp alanında çok önemli cerrahi müdahalelerde bile kullanılabilecek olan 5G teknolojisi şimdilik kafaları karıştırmış görünüyor. Dalganın boyu kısalacağı için artık bu teknolojiden faydalanmak adına çok daha fazla anten yerleştirmek gerekecek. Baz istasyonlarını güçlendirmek için artık her 150 , 200 metrede bir antenler entegre edilecek. Yakın zaman sonra yaşadığımız kentlerde neredeyse adım başı bir güçlendirici antenle karşılaşmak durumunda kalabiliriz. Radyo dalgalarının da doğal olarak artması vücudumuza olumsuz yönde etki edecektir. 5G tarafından yoğun olarak yayılan radyasyon vücudumuz için oldukça zararlı.

DÜŞÜK RADYASYON ZARARLI DEĞİL DEMEK DOĞRU DEĞİL
Helsinki Üniversitesi’nden moleküler biyoloji profesörü Dariusz Leszczynski 5G’nin sağlık açısından risklerini kimsenin tam olarak bilmediğini belirterek, “5G emisyonlu radyasyonun etkilerinin biyomedikal olarak araştırılmadı. 5G’nin güvenli olduğu görüşü, düşük seviyeli radyasyon sağlığa zararlı değildir varsayımına dayanıyor” diyor.

FARELER ÜZERİNDE DENEY YAPILDI
Almanya’da Aachen Üniversitesi Elektromanyetik Çevre Uyumluluğu Araştırma Merkezi, güçlü radyo frekans alanları ile kanser teşhisi konan fareler arasında açık bir bağlantı olduğunu gösteren bir rapor hazırladı. Buna göre, iki sene boyunca günde 9 saat elektromanyetik alana maruz bırakılan farelerin beyin, kalp ve sinir sistemlerinde değişimler yaşandığı ve hücre ölümlerinin arttığı görüldü.

BEYİN TÜMÖRÜN DE YÜZDE 34 ARTIŞ VAR
İngiltere’de Kanser Araştırma Merkezi (CRUK) 90’lı yıllardan 2016’ya cep telefonu kullanımının yüzde 500 oranında arttığını, buna bağlı olarak beyin tümörü vakalarının da eskiye nazaran yüzde 34 oranında artış gösterdiğini açıkladı. Uluslararası Kanser Araştırma Merkezi ise cep telefonlarını 2011’de “kansere yol açabilecek etken” olarak tanımlamıştı.

HALKI DÜŞÜNEN ÜLKELER 5G’Yİ YASALARLA ENGELLİYOR
G’den kaynaklı yüksek frekans ve radyasyonun zararlarının kesin olarak tespit edilebilmesi için yıllar sürebilecek bazı deneylerin yapılması şart. Bu sebeple birçok hükümet 5G teknolojisine altyapı olarak hazır olsa da, yasalarla bu teknolojinin gelmesini erteliyor.

5G DE GÜVENLİK AÇIĞI ORTAYA ÇIKMA İHTİMALİ YÜKSEK
5G hakkındaki tehlike riski sadece sağlık alanıyla sınırlı değil. 5G’nin özelliklerini kapsamlı bir güvenlik analizinden geçiren ETH Zürih, Lorraine Üniversitesi ve Dundee Üniversitesi araştırma görevlileri, şu andaki hizmet kapasitesiyle pek çok güvenlik açığının bulunduğunu, bu durumun sayısız siber saldırıya yol açabileceğini belirtiyor.

ÇOCUKLAR TEHLİKEDE
Suyun bile yan etkisi varken bu cihazların yan etkilerinin saklanması insan haklarına aykırı.
Çok düşük seviyelerdeki radyasyon bile baş ağrısı, uyku düzensizliği, konsantrasyon zorlukları, çocuklarda ve gençlerde davranış bozukluklarına sebep olabiliyor.
25 Nisan 2020 / Abidin SARI-ÖZGÜR İFADE
KAYNAKLAR: euronews.com, mediaclick.com, Prof. Dr. Selim Şeker, Sevda Dursun-gercekhayat.com,dw.com

GÜNDEM ANALİZİ /// Ergün Diler : Son adımlar


Ergün Diler : Son adımlar

25 Haziran 2020

DÜNYA üzerinde öyle bir satranç oynanıyor ki normal akılla açıklamak hatta görmek çok kolay değil. İki büyük yapı, iki büyük oyuncu artık tüm güçlerini ortaya koyacaklar. Mücadelenin ritmini çıplak gözle göremesek de çok ama çok şiddetlendi…
Açarak ilerleyelim…
New World Order (Yeni Dünya Düzeni) ya da One World Order (Tek Dünya Düzeni)… Derin Amerika ile Rothschild ailesinin planlarını böyle açıklayabiliriz.
Mücadelenin tanımı bu!
Artık gizli tarafı da kalmadı.
Rothschild ailesi Londra merkezli hiçbir ülkenin süper güç olmayacağı ancak Çin, Rusya, Fransa, Almanya gibi ülkelerin orta üstü güce sahip olacağı bir sistem istiyor.
Yeni bir adım bu! Yeni bir hesap, yeni bir sistem bu!
Amerika Birleşik Devletleri’nde başlayan siyahi ayaklanma, kimse kabul etmese de dağılma sürecinin fragmanı olarak görülüyor.
Koskoca Amerika Birleşik Devletleri fırtınaya yakalanmış gibi… Uçuşan yapraklar gibi… Her yerden bir sorun ortaya saçılıyor. Net olan şu ki Londra, ayaklanma gücünü gösterdi. Hem de çok güçlü bir şekilde… Bugün Rothschild ailesi, en az 15 eyaleti Amerika Birleşik Devletleri’nden ayırabilecek güce ulaştı. ABD’nin dağılması Derin Amerika’nın da dağılması anlamına geliyor. Bu da
NET!
Rothschild ailesi son ihtimali yine elden bırakmak istemiyor. Dağılmayan ama güç kaybeden ABD’yi yeniden Londra toprakları üzerinden yönetebileceğini biliyor. O nedenle şimdi olaylar biraz yavaşlayacak. Aile planlarını çok çok iyi uygulamayı başardı. Neredeyse kusursuz bir ayaklanma gücü ortaya konuldu. AİLE penceresinden olan biten kabaca böyle…
İstenen de… Bir de madalyonun tersine bakalım…
Derin Amerika ayaklanmalara karşılık vermiyor. Sokaklar karışsa da sert karşılık yok. Eğer isteseler ayaklanmayı birkaç gün içinde bastırabilirler.
Ancak Rothschild ailesinin Amerika Birleşik Devletleri üzerindeki etkisini test etmek istiyor. Hangi eyaletlerde etkin, hangi eyaletlerde etkisiz bunu görmek istiyor. Aslında ailenin gücünün hangi eyaletlerde ve nasıl olduğu anlaşıldı. Sokakta iki güç de birbirine el ense attı…
En azından Derin Amerika artık AİLENİN yani DERİN LONDRA‘nın attığı, atacağı adımları gördü. Yapılanları, yapılacakları biliyor. Şimdi Derin Amerika’nın karşı atağı bekleniyor. Kimileri III. Dünya Savaşı ile Yeni Dünya Düzeni kurgulanacak fikrinde. Kimileri de III. Dünya Savaşı’nın çok büyük bir yıkıma neden olacağı ve Derin Amerika içinde hala buna itirazların olduğunu düşünüyor. İKİSİ DE DOĞRU!
Çünkü III. Dünya Savaşı, öngörülemez sonuçlara neden olabilir. Savaş sonunda ABD, büyük güç kaybedebilir. Aynı şekilde Rothschild ailesi de…
Sonra hiç umulmadık ülkeler bir anda kendi dünya düzenini hayata geçirmek isteyebilir.
Örneğin Çin. Hala kapalı kutu. O ülkede neler yaşandığını kimse tam olarak bilmiyor. Askeri gücü ne?
Silahları etkili mi? Hangi ülkede ne kadar istihbarat ajanlarına sahip? Pekin yönetiminin aktif finans büyüklüğü ne kadar? Şimdi bu soruların cevabını bilmeden Çin’i III. Dünya Savaşı’na çekmek Washington için çok akıllıca olmaz. Yüzde yüz emin olmadan adım da atılmaz, atmazlar…
Bir örnek de Almanya’dan.
Alman BND, III. Dünya Savaşı hazırlıklarına ilk başlayan istihbarat örgütü. CIA‘in giremediği özel operasyonlar birimi olası III. Dünya Savaşı ve sonrası Almanya üzerine çalışıyor. Ya Almanya savaş sonrası tek süper güç olursa.
İhtimaller Washington için artık riskli. Almanya çok önemli bir akıl ve tecrübedir.
İki savaş kaybetse de BAŞLATMADIĞI savaşın kazananı olabilir ve rövanşı alabilir. Alman aklını hiç ama hiç hafife almamak gerekmekte.
Büyük oyunculardır…
Kaldı ki ABD içinde de çok büyük etki alanları vardır!
Geçmişte Irak operasyonu kararı alındığında etkisi ve riski biliniyordu.
Irak’ta en olumsuz senaryo gerçekleşti ama Washington hala güçlü. Ancak III. Dünya Savaşı’nda Washington için en olumsuz senaryo gerçekleşirse, New York’ta tek bir gökdelen kalmaz. Bu ihtimali elbette Pentagon da biliyor. Coronavirüs sonrası toparlanma beklenenden hızlı olacak gibi. Raporlar bunu gösteriyor.
Derin Amerika bunu istemiyordu. Büyük ekonomik kaosun birkaç yıl kalması öngörülüyordu.
Bazı ülkelerde özellikle ağır sanayi konusunda toparlanma başladı. Coronavirüs’ün yıkıcı etkilerinin aynı hızda toparlanmaya işaret ettiği bazı konular var. Bu nedenle III.
Dünya Savaşı çanları çalmaya başladı.
III. Dünya Savaşı sadece Derin Amerika’nın kararı olamaz. Derin Amerika’ya destek olan işadamları da buna ‘evet’ demeli. Ancak baktığımızda savaş isteyen Amerikalı işadamlarının sayısı 10’u geçmiyor. Bu işadamları da silah şirketlerinin büyük hissedarları. Yani çok bencil bir plan. Derin Amerika da bunu gördüğü için tüm ihtimalleri değerlendiriyor.
III. Dünya Savaşı ihtimalini kenarda bırakacak ama Coronavirüs’ün açtığı deliği daha da genişletecek bir plan üzerinde duruluyor. Bu da birçok ülkede siyasi boşluk.
Siyaset boşluğu olan ülkeler Derin Amerika’nın kapısını çalmak zorunda. Çünkü hala birçok ülkenin ordusu Amerikan askeri okullarında eğitim almış isimlerle dolu.
Bu olduğu sürece NATO güçlü kalır. NATO dagüçlü kaldığı sürece DerinAmerika her ordu üzerindesöz sahibidir. Bugün İngiliz,Fransız, Alman veya İtalyanordusunda çok önemligeneraller Washington’abağlıdır. Bu 50 yılı aşkınsüredir böyle. II. Dünyasavaşının nedenlerinden biri deNATO’nun kurulmasıydı.
Şimdi Washington bu gücü kenarda bırakır mı? Elbette bırakmaz. SAVAŞ öncesi son çıkış için NATO ve uzantıları devreye girecek gibi… Hasar tespit çalışmaları yapılarak simülasyonlar eşliğinde kontrollü adımlar atılıyor ve bu sıklaşacak…
Savaşa kadar giden yola taşlar döşenecek… Yol tamamlandığında kimin ne kazanıp kaybedeceği anlaşılmış olacak… Ondan sonrası tufan… George Floyd için başlayan eylemlerin geleceği yer burası… Oysa IRKÇILIĞA karşı sokaklara çıkılmıştı! Görünen amaç ile DERİN amaç arasında hiç bir ortak nokta yok!
Kitlelerin görmediği bu… Hep böyle olur… Bakalım neler göreceğiz… El ense bittiğinde künde göreceğiz… NET!

SAĞLIK DOSYASI /// İsmail Hakkı Yücel : Koronavirus Sonrası Yeni Eğitim Mimarisi Nasıl Olmalı ???


İsmail Hakkı Yücel : Koronavirus Sonrası Yeni Eğitim Mimarisi Nasıl Olmalı ???

20 Mayıs 2020

Kültürümüzde yer eden ‘’beşikten mezara kadar eğitim’’ söylemi son bilimsel çalışmalara göre ‘’ana karnından mezara kadar’’ ifadesi ile değiştirileceğe benziyor. Yeni bilgiler bize öğrenmenin ana karnında başladığını söylüyor.

Öğrenme ile ilgili yeni bilgilere göre demek ki eski bildiklerimizi bir kenara bırakmamız gerekmektedir. İnsanın hayata başlamasıyla birlikte öğrenme dönemi de başlamaktadır. Öğrenme süreçleri uzun ve tecrübelerle biriken bir öğrenme ve hayatta kalma mücadelesi hikayesi olarak devam etmektedir. Okula gitmeden de insanlar aileden ve yaşadığı toplumun tecrübe birikiminden edindiği bilgilerle hayatta kalmayı öğrenmektedir. Ancak eğitim başka bir şeydir. Öğrenmenin metodolojisini geliştirerek hayata uyarlamak aklın ve bilginin etkin kullanımını sağlayacaktır.

Eğitim insanlık tarihinin meydana getirdiği medeniyetin bir ürünüdür. Hayat tecrübelerinin hayatta kalma mücadeleleri sırasında insanların elde ettiği birikim ile hayatı daha verimli kullanma ve programlama metodolojisi geliştirme becerisi olarak görmek gerekir. Eğitim, insana bahşedilmiş olan aklın metodolojik bir şekilde kullanmasının öğrenme hadisesidir. İnsanlığın eğitim metotlarını geliştirerek toplumsal hayatı düzene sokma faaliyeti olarak da görülebilir. İnsanlık tarihi boyunca elde edilen bilgi, birikim, tecrübe ile kurup geliştirdiği medeniyetlerin 21. yüzyıla taşınması hadisesini ortaya koyar.

Çağımızda eğitimin gelişme süreçlerini toplumun tüm kesimlerine yayarak bilimde, teknolojide, sanat ve kültürde üretici konumunu öne geçirip takip edilen durumuna gelen toplumların diğerlerine göre toplumsal hayatta da refahı temsil ediyor olmaktadırlar. Bu nedenle eğitim küreselleşen dünyanın ekonomik ve sosyal hayatının belirleyicisi durumundadır.

Eğitimi toplumun inşası olarak değerlendirip yeni nesilleri ana sınıfından ele alıp üniversiteyi bitirene kadar geçecek süreler içerisinde cağın ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde planlamamız gerekmektedir.

Eğitim uzun vadeli, meşakkatli ve çok maliyetli yatırım olmakla birlikte yatırımın geri dönüşü ülkenin kaderini belirleyici etki yaptığı için hayati derecede önem kazanmaktadır. Bu nedenle eğitim geleceğin tasarlanması olarak görülüp çok iyi mimarisinin hazırlanması gerekmektedir.

Eğitimin görevi ülkenin ihtiyacı olan beşeri sermayeyi çağın gereklerini karşılayacak şekilde hazırlamaktır. Eğitimin çıktısı olan insan gücü sonuçta hayatın her alanına dokunacak bireyler yetiştirmek olacaktır. Yetiştirilecek bu insan gücünün kalitesi sonuçta topyekun toplumun milletler ailesi içerisindeki yerini belirleyecektir. Bu nedenle eğitim organizasyonunun küresel dünya ile her alanda rekabet edebilecek donanımda insanlar yetiştirmek olmalıdır.

Ekonomik, sosyal ve politik gelişmeyi beşeri sermaye belirler. Beşeri sermayenin kalite ve kantitesi üretimden tüketime belirleyiciliğini ortaya koyarken sanat, kültür ve medeniyet inşasında da öne çıkmaktadır. Sahip olunan beşeri sermayenin ülkeye katkıları uluslararası ilişkilerinden bilime ve teknolojiye oradan küresel dünyanın şekillenmesine kadar çarpan etkisiyle devam eder.

Toplumların refahının küresel dünyada milletler ailesinin etkin bir üyesi olup olmadığını beşeri sermayenin niteliğini ortaya koymaktadır. Beşeri sermayenin şekillenmesini eğitim belirler. Eğitim ve öğretim bu açıdan politika üreticilerinin üzerinde önemli bir şekilde durmaları gereken ana görevlerin başında yer alır.

Bu nedenle koronavirüs sürecinde duran hayatı fırsat bilip eğitimi de 21. yüzyılı yönetebilecek nesillerin yetişmesini sağlayacak bir organizasyona dönüştürülmesi gerekmektedir. Gelecek nesilleri analiz ve sentez yapabilen ezberci değil anlayıp kavrayabilen, sorgulayıcı, araştırmacı donanımda yetiştirmenin yöntemi bulunup uygulamaya konulmalıdır. Anlayan, kavrayan ve analiz sonrası çözüm üretebilen nesiller yetiştirecek bir eğitim programı bu süreçte hayata geçirilmelidir. Ezberci değil gerçek hayatın pratik, hızlı ve problemleri çözebilen özelliklere haiz nesiller yetiştirilmesi hedeflenmelidir.

21. yüzyıl hız çağıdır. Zaman ve mekan kavramlarının değiştiği bir çağdır. Küresel dünya ile yarışacak hızlı ve doğru karar alıp uygulayabilecek beşeri sermayeye sahip ülkeler küresel pastadan daha yüksek oranında pay alacaktır.

Bu nitelikte nesilleri yetiştirebilmek için yüksek donanıma sahip öğretmenlere ihtiyaç vardır. Öncelikle öğretmenler bilgi, pedagojik yeterlilik ve psikolojik güç desteği konularında eğitime alınmalıdırlar. Güçlü, iddialı, fedakar ve donanımlı öğretmenler gelecek nesillere beklenen donanımı kazandırabilir.

Koronavirüs nedeniyle hayatın durduğu bu zaman diliminde bir program çerçevesinde tüm öğretmenlerin 21. yüzyılın insanını yetiştirecek bilgi birikim ve donanım sahibi kılmak hedefi çerçevesinde hizmet içi eğitime tabi tutmak fırsatı yakalamak anlamını taşır. Ancak bundan sonra yetiştirilecek öğretmenlerin istenen özellikleri taşıyacak yeni bir organizasyonla yetiştirilmesi gerekir.

Öğretmen yetiştirme eğitimi öğretmen okulları vasıtasıyla yeniden çağın ihtiyaçlarına ve ülkenin hedeflerini dikkate alan bir biçimde şekillendirilmelidir. Öğretmen çocukların benzemek istediği rol model olarak kendisine örnek aldığı insanlar olduğu için fiziki yapısından bilgi, birikim, donanım ve davranış şekliyle örnek şahsiyet olmalıdır. Bunlar seçilerek öğretmen okullarına alınmalı ve özel eğitimden geçirilmelidirler. Ülkenin geleceğini teslim edeceğiniz şahsiyetlerin en az bu görevi layıkıyla başarabilecek liyakat ve ehliyeti taşıyor olması beklenir.

Diğer taraftan öğretmenler ülkenin en önemli görevini üstlenen fedakar insanları olmaları nedeniyle bunların özlük haklarının hayat standartlarını çağın ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde düzenlenmesi gerekir. Ailelerin en değerli varlığı çocukları olduğu gibi ülkenin geleceğinin belirleyicisi yine aynı çocuklardır. O açıdan eğitim ve organizasyon içerisindeki eğiticiler üzerinde hassasiyetle durulması gereken konuların başında yer almaktadır.

Geleceğin nesilleri olan çocukları çağın bilim ve teknolojisi, kültürü, sanatı ve hayatına hakim olacak şekilde hazırlamak küresel rekabetin vazgeçilmez şartıdır.

Ekonomik, sosyal, kültürel ve sanat alanında küresel dünyaya bir katkı sağlamanın yolu beşeri sermayenin yeterli ve kaliteli olmasından geçmektedir. Bilimde ve teknolojide önde olamayan toplumların küresel pazarlardan yeteri kadar pay almaları imkan dahilinde değildir.

Fert başına düşen gelir bir çok ülkede 60 bin ABD Doları iken 8 bin ABD Doları gelir elde ederek refah devleti olma hevesinde olmak gerçekleri yansıtmamaktadır. Başarı bilimin önderliğinde aklı kullanarak iyi organizasyonlarla çalışarak, alın teri dökülerek elde edilebilir.

Plan ve program olmadan hiçbir konuda istenen sonuca gidilemez. Ülke olarak önce nereye ulaşmak istiyorsunuz bunu belirleyeceksiniz, sonra belirlediğiniz hedefe ulaşmak için hangi insan gücüne ve hangi araçlara, ekipmana ihtiyacınız var bunları da ortaya koyacaksınız. Planınızda ne kadar zamanda belirlediğiniz hedefe ulaşacaksınız bunun bilinmesi gerekir. Zaman en kıymetli değerdir. Hızla akıp gidiyor. Kendinizi sınırlamanız gerekenler var buna göre çalışma programı yapmanız gerek. Küresel dünyanın gelişmiş ülkelerinden geri kalmamanız gerekir.

Belirlenen 21. yüzyılın ihtiyaçlarını karşılayacak beşeri sermayesini yetiştirmek için eğitim programı hazırlanması gerek bunun için konuyla ilgili eğitim psikolojisi, eğitim sosyolojisi, pedagoji ve bilim dallarının bir araya geldiği ülkenin bu konudaki yetkin şahsiyetlerinin hazırlayacağı eğitim stratejisini oluşturan eğitim programı hayata geçirilmesi gerekmektedir.

Eğitim ile ilgili programın 21. yüzyıl boyunca temel esaslarda değişme olmadan sadece bilim ve teknolojik gelişmelere uygun revizyonların dışında değişikliğe uğramaması gerek şartı oluşturmaktadır. Küresel dünya ile yarışacak geleceğin insanını inşa etmek süreklilik ister. Eğitim bir milletin geleceğini belirler hayati derecede önemlidir. Küresel rekabetin toplum için en önemli belirleyici unsurunu temsil eder.

Küresel dünyada rekabet üstünlüğünü elde etmek için araştırma ve geliştirme faaliyetlerini organize etmek gerekmektedir. Rekabet üstünlüğünü ülkede geliştirilen teknolojiler ve yenilikler belirler. Kültürü, sanatı küresel dünyanın bilgi birikimine bilgiyi devleti yönetecek siyasileri eğitimin çıktısı olan entellektüel havuz belirler.

Üniversiteler bir ülkenin ekonomik, sosyal ve kültürel gelişmesinin en önemli dinamiklerini oluşturur. Araştırma ve geliştirme faaliyetleri ile ortaya çıkan teknolojik bilginin sanayiye aktarılmasıyla yeni ürünün küresel pazarlarda tüketiciye ulaştırılması sağlanır. Diğer taraftan üniversitede yine yapılan araştırma ve geliştirme faaliyetleriyle yenilikçilik ve ürün geliştirme faaliyetiyle ürünlerde katma değer artışı sağlayarak rekabet üstünlüğü artırılabilir. Yine temel bilimlerde yapılan araştırma ve geliştirme faaliyetleriyle ülkenin bilim havuzuna katkı sağlanabilir.

Üniversiteler ülkenin çeşitli yörelerinden gelen öğrencilerle birlikte sosyal faaliyet yanında bilimsel faaliyetler çalışmasıyla kültürleşme ve kültür üretme görevi üslenirler.

Ülke eğitim yoluyla beşeri sermaye birikimini artırır. Bu vesileyle ekonomik, kültürel ve sosyal boyutta ülkenin topyekun kalkınma ve gelişme hızını artıracak katalizör görevi yerine getirir. Entelektüel birikimi yeterli olmayan ülkelerin küresel rekabette istenen başarıyı elde etmesi imkan dahilinde değildir.

Hayatın tüm alanlarını şekillendiren beşeri sermayedir. Nitelik olarak iyi eğitim almış insanlar sanayide küresel rekabetin üstesinden gelen ileri teknoloji üretip ürüne şekil vermektedirler. Yenilikçi teknoloji bazlı ürünler üretmek araştırma ve geliştirme faaliyetini etkin bir şekilde kullanabilen organizasyonları kurabilmektedir.

İleri teknoloji üreten firmaların fiyat elastikiyetleri düşük olduğu için pazar problemleri olmamaktadır. Aynı üründen üreten firma ve ülke sayısı çok az olduğu için bu nadir ürünler için pazarlama faaliyetine gerek olmamaktadır. Ürünün fiyatını üretici belirlemektedir. Zenginlik bu tür yüksek teknolojiye dayalı ürün üretmekten geçmektedir. Üretici ülke çoğu zaman bu ileri teknoloji ürün talebini karşılamıyor olabiliyor. Bu tip ürün üreten ülkelerin yeteri kadar kalifiye beşeri sermayesi var anlamı ortaya çıkmaktadır. Sonuçta bunlar ülkeye refah sağlarken diğer yandan da ülkeye güven artırıcı görev üstlenmektedirler.

Ekonominin sektörlerinin ara elemanı ihtiyacını karşılayacak mesleki teknik okulların çağın ihtiyaçlarına uygun geliştirilmesi ekonominin gelişmesi için ayrı bir öneme sahiptir.

Köy okullarının yeniden açılması hem eğitim ve öğretimin yerinde yapılması hem de öğretmenin köyde kalması nedeniyle köyde kültür aktarımının gerçekleşmesi sağlanacaktır. Köylünün çocuğunu okutacağım diye şehre göç etmesi hadisesi ortadan kalkacaktır. Bu vesile ile köyün ekonomik faaliyetlerinin sürdürülmesi sağlanacaktır.

Köylerin son dönemde şehre göç hadisesiyle şehirlerde yığılma özellikle de büyük kentlerde ve İstanbul’daki varoşlaşmanın artmasına köy okullarının kapatılmasının da büyük etkisi olmuştur.

Köyden çocuğumu okutacağım diye şehre inen aileler köyde iken üretici ama şehre inince tamamen tüketici durumuna düşmüştür. Eğitimi ve bir sanatı olmayan şehre yeni gelen şehrin varoşlaşmasına katkıda bulunarak geçinecek bir gelir sahibi olmadığı için de şehrin huzurunu olumsuz etkileme aracı haline gelebilmektedir.

İnsan gücü planlaması yapmadan lisede veya meslek liselerinde eğitim programları ve okullar açmak ülkenin en önemli kaynağını israf etmek anlamını taşır. Okula başlamayla eğitim sürecinden iş hayatına geçene kadar ki süre 20 yılı bulmaktadır. Bu süre öğrenci için aile için ve ülke için çok önemli bir zaman kullanımını ve yatırımını ifade etmektedir. Bu açıdan insan gücü planlaması önem taşımaktadır. İnsan gücü planlamasında dünyadaki bilim ve teknolojideki gelişmeler dikkate alınırken sosyal hayattaki gelişme ve dinamikleri de göz ardı etmeden gerçekleştirmek gerekmektedir.

Eğitim planlamasında 20 yıl sonrasındaki gelişmeleri dikkate alarak ve ülkenin o dönemdeki işgücü ihtiyacı öngörülerek planlama yapılmak durumundadır.

21. yüzyıl bilgi ve hız çağını temsil etmektedir. Bu nedenle sosyal hayatın buna göre tasarımlanması gerekmektedir. Bunun için eğitim programlarının hızlı değişen teknolojilere ve iş hayatına adaptasyonu sağlayacak nesillerin yetiştirilmesi şeklinde hazırlanması elzemdir. Bu nedenle esnek eğitim programları uygulamaya konulmalıdır. Yetiştirilecek insan gücünün hızlı değişen iş ve sosyal hayata uyum yeteneği yüksek bireyler olarak yetiştirmek gerekmektedir.

Yüksek öğretim kurumlarının kökleşip kurumlaşması çok önemlidir. Üniversitelerin bilim alanlarının üniversiteye bilimsel katkıları ülkeye, dünya bilim birikimine sağlayacakları katkı üniversiteyi de üniversiteler sıralamasında yerini belirleyecektir. Bu açıdan üniversitelerdeki bilim iklimi motivasyon için çok büyük anlam taşır.

İçinde yaşadığımız çağ teknoloji ve hız çağı olduğu için her şeyin şu andakinden daha hızlı değişmesi beklenmektedir. Toplumun bu değişim ve gelişim sürecini sağlıklı bir şekilde yönetebilmesi için yeni nesillerin bu yeni hayat tarzına uygun ve esnek yetiştirilmesi gerekmektedir. Eğitim süreçlerinde bu konunun göz ardı edilmeden programlamalarda özenle üzerinde durulması gerekmektedir.

Sonuç olarak ülkenin geleceğinin inşası iyi planlanmış eğitime bağlıdır. Düşünen, algılayan, analiz ve sentez yapabilen çağın gelişmelerini okuyup anlayıp kavrayarak problem çözme yeteneklerine sahip esnek nesillerin yetiştirilmesiyle 21. yüzyılın küresel dünyası ile her alanda rekabette başarılı bir Türkiye inşa edilebilir.

Kaynaklar:

İsmail Hakkı Yücel, Sanayide Robot Teknolojisi, uygulaması Ve Önemi, DPT yayınları, 1991.

Bilim Teknoloji Politikalarının Ülke Kalkınmasındaki Önemi ve Türkiye’nin Araştırma Kapasitesi, DPT Yayınları, Ankara, Mayıs 1992.

Bilim-Teknoloji Politikaları ve 21. Yüzyılın Toplumu, DPT Yayınları, Ankara, Ağustos 1997.

İsmail Hakkı Yücel, Türkiye’de Bilim Teknoloji Politikaları Ve İktisadi Gelişmenin Yönü, DPT yayınları, 2006.

TARİHİ ESERLER DOSYASI : FRANSA ŞATOLARI VILLANDRY ŞATOSU ve CLOS LUCE ŞATOSU


FRANSA ŞATOLARI VILLANDRY ŞATOSU ve CLOS LUCE ŞATOSU

15 Haziran 2020

FRANSA ŞATOLARI

Yazı ve Fotoğraflar: Olay Salcan, 15 Haziran 2020

Fransa’da şatolar yazı serimin sonuna geldim. Loire bölgesinde bulunan 200 adet şatonun tamamını gezmek, çok zaman alacak bir gezi olacaktır. Bu şatoların bir kısmı, görülmese de olur. Ancak tarihe mal olmuş, burada yaşayanlar ve yaşananlarla öne çıkmış olanların sayısı elliyi geçmeyecektir. Benim de tamamını gezme diye bir planım olmadığından şatolar yazılarımda zamanım el verdiğince gezebildiklerimi sizlere aktarmaya çalıştım.

Şatoları gezerken hep hayal ettiğim; içerisinde yaşanan aşklar, acı, mutlu anlar, ülkelerin kaderini yakından etkileyen verilmiş kararlar, taht oyunları.

Ancak benim en çok merak ettiğim kral ve üst tabakada bulunan insanların Paris’te sarayları ve o muhteşemliği bırakarak ve uzun bir mesafe yol giderek kısa süre de olsa da buralarda yaşamaları. Bunun da nedeninin belki de, tüm sahip oldukları güç ve zenginliğe rağmen hala arayış içerisinde olmaları olduğunu düşünüyorum.

Bu son yazımda sizlere bahçeleri ile şöhret kazanmış Villandry şatosu ile zamanın ünlü birisini ağırlamış Clos Luce Şatosu’nu anlatacağım.

VILLANDRY ŞATOSU

Şunu açıklıkla söyleyeyim ki, 16. yüzyılın başlarında I. Francois’in Maliye Bakanı Jean le Breton tarafından inşa edilmiş, Rönesans mimari tarzının güzel örneklerinden birisi olan Villandry şatosundan ayrılmak istemeyeceksiniz. İç mekanı, katiyetle Cheverny şatosu gibi mükemmel bir şekilde dekore edilmemiş ise de; bahçesi, tek kelime ile muhteşem.

Şatoya, yaklaşık 200 yıl sonra Castellane Markisi sahip olmuştur. Bu tarihten yaklaşık 300 yıl sonra da Fransız Devrimi sırasında şatoya el konulmuş ve 1800’lerin başlarında İmparator Napoleon tarafından kardeşi Joseph Bonaparte’ye verilmiştir.

Bunu takip eden 100 yıllık zaman içerisinde şato, terk edilmiş ve kaçınılmaz son olarak bir harabe haline gelmiştir.

Şatoyu 1906 yılında İspanyol Joachim Carvallo satın almıştır. Bu tarihten itibaren kendisini tamamen Villandry’e adayan Carvallo, bahçeleri Rönesans tarzında dekore ederek bu günkü olağanüstü görsel güzelliği ortaya çıkarmıştır. Halihazırda şatoda torunları yaşıyor ve onun mirasını başarı ile devam ettiriyorlar.

Şatoya 18. yüzyılda sahip olan Kont Castallane, bir süreliğine Osmanlı İmparatorluğu’nda elçilik yaptığı için bu dönemde buradan getirdiği eserleri bir odaya toplamış. Bu odada Divan-ı Hümayun’dan bir sahneyi gösteren tablo da sergileniyor.

Bu şato, aynı zamanda İngiltere ve Fransa arasındaki savaş sonrasında, Aslan Yürekli Richard tarafından İngiltere’nin yenildiğini kabul eden anlaşmayı imzalamasına şahit olması nedeniyle özel bir öneme sahip.

Geziye ilk önce şatonun içerisini gezerek başlamak daha uygun olacaktır. Aksi takdirde bahçenin cazibesine kapılıp bahçeyi gezmeye başlarsanız inanın kendinizi ve zaman mefhumunu kaybedip şatonun içini görememe riskiniz artacaktır. En önemlisi de şatonun kulesindeki terasından bahçeyi geniş açı olarak kuşbakışı görme şansını kaybedeceksiniz. Bu görüntüyü kaçırmamak gerekir. Yukarıdan görünen, olağanüstü büyüklükte, yeşilin hakim olduğu rengarenk bir halı. Zaten bu görüntüyü gördükten sonra insan, bir an önce kendini bahçeye atmak istiyor. Ancak acele etmeyin binanın içerisi de ayrı bir güzel ve çekici.

Şatonun iç mekanında sahipleri tarafından kullanılmış mobilyaları, zamanının en güzel yansımaları ile görebilmek mümkün. Çalışma, yatak odaları ve mutfağı ile bir tarih ve yaşam tarzı, gözler önüne çok güzel bir şekilde yansıtılmış.

Bahçe insan zevki, zeka ve ustalığının harmanlanmasından meydana gelmiş bir sanat eseri. Babil’in asma bahçeleri gibi kat kat farklı bir şekilde üç kat olarak inşa edilmiş. Her köşesi diğerine benzemiyor. Farklı şekillerde çiçek ve ağaçların uyumlu kullanımı ile dekorasyon yapılmış.

Bahçenin her bölmesine kendine özgü isimler verilmiş. Ufak alevler ile ayrılmış kalplerle sembolize edilmiş “Narin Kalpler”, tutkuyla kırgın kalpleri sembolize eden “Tutkun Kalpler”, kelebek kanatları ile sembolize edilmiş “Uçuşan Kalpler”, düelloda kullanılan kılıç ve hançerin keskin kenarını resmeden “Trajik Kalpler” kısımlarından oluşan “Süs Bahçesi”.

Süs bahçesinin hemen sonrasında gelen “Su Bahçesi”, ortasındaki geniş havuzu ve etrafındaki lime ağaçları ile uygun bir dinlenme ve meditasyon yeri.

”Güneş Bahçesi”, üç ayrı yeşil alandan oluşan sıcak görüntüsü ile ayrı bir güzellik. Birinci yeşil alan, beyaz ve yeşil çalılarla tasarımlanmış “Bulutlar Odası”; ikinci yeşil alan, bir yıldız şeklindeki bir alanın ortasındaki havuzun etrafında ışıldayan sarı ve turuncu tonların hakim olduğu “Güneş Odası” ve sonuncusu, elma ağaçları ile dekore edilmiş, çocukların oyun alanı olan “Çocukların Odası”.

Bahçede labirent bahçesi ile şifalı ve kokulu bitkilerin yetiştirildiği bir bahçe de mevcut. Ayrıca sebze bahçesi, Orta Çağ’dan gelen bir alışkanlığın devamı.

Binasının gösterişinden daha çok muhteşem bahçesi ile öne çıkan, gezenlere huzur veren, insanı bir an için sorunlarından alıp masal diyarına taşıyan ve bambaşka bir dünyayı yaşatan bir şato Villandry Şatosu.

Her bir bölümüne ayrı manalar verilen bahçe düzenlemeleri, ender bulunan bitkileri, özel yetiştirilen çiçekleriyle ayrı bir yerde olmayı hak ediyor.

CLOS LUCE ŞATOSU

Şimdiki sizlere anlatmaya çalışacağım şato, kendisinden daha çok hayatının son üç yılını burada yaşamış ünlü ressam Leonardo da Vinci ile şöhrete kavuşmuş Clos Luce Şatosu’dur.

1471 yılında inşa edilen şatonun yapımında kullanılan tüf taşı ve pembe renkli tuğlalar 15. yüzyıl mimari tarzının tipik örneklerinden birisidir. İlk yapıldığında Cloux Şatosu diye adlandırılan şato, 17. yüzyılda Clos Luce şatosu diye anılmaya başlanmıştır. Daha sonraki sahipleri olan Amboise ailesi tarafından devrimde yıkılmaktan kurtarılmıştır.

Leonardo da Vinci’nin Fransa macerası, 1516 yılında Leonardo’nun yeteneğinden oldukça etkilenen kral I. Francis’in kendisini Fransa’da yaşamaya davet etmesi ile başlıyor. Kendisini Fransa’da bulunduğu sürede kralın baş ressam, mimar ve mühendisi olarak atıyor. Yıllık 700 altın maaş bağlıyor ve ürettiklerinin mali desteğinin garantisini de veriyor. Ama en önemlisi bu şatoyu burada yaşaması maksadıyla Leonardo da Vinci’ye tahsis ediyor.

Kral I. Francis ve kız kardeşi Marguerite de Navarre ile Leonardo da Vinci arasında dostluk, Leonardo da Vinci’nin son üç senesinde mutluluk ve yaratıcılığının en üst düzeye çıkmasına neden oluyor. I. Francis, Leonardo da Vinci’yi sık sık ziyaret ediyor ve yaptıkları ile ilgili bilgiler alıyor. Bu ziyaretlerini Amboise Kraliyet Şatosu ile Clos Luce Şatosu arasında inşa edilmiş bir yeraltı tünelini kullanarak gerçekleştiriyor. Bodrum katında çıkışı olan geçidin ilk metreleri bugün hala görülebilmektedir.

Ünlü ressam, 2 Mayıs 1519 tarihinde, şatoda hayata gözlerini yumuyor.

Şatoyu gezmeye üst kattaki uzun ahşaptan bir balkonu yürüyerek başladığımda bu balkon beni doğruca Leonardo da Vinci’nin yatak odasına götürüyor. Şatoda mutlu ve verimli bir hayat süren Leonardo da Vinci’ye her türlü imkanlar sağlanmış ve bu yatakta da hayata gözlerini kapamış.

Leonardo da Vinci, ölümünden sonra vasiyeti üzerine önce bir kiliseye gömülüyor, ardından da mezarı Amboise Şatosu‘na taşınıyor. Bu oda, Vinci’nin ölümünden sonra şatoya yerleşen 1. François’nın kız kardeşi Marguerite de Navarre‘ya veriliyor.

La Grande Salle Renaissance olarak adlandırılan büyük salonu gezdikten sonra mutfaktan geçip bodrum kata iniyorum. Bodrum kat, Leonardo da Vinci’nin bilimsel çalışmalarına, icatlarına ve projelerine ayrılmış. Burada Leonardo da Vinci’nin 40 adet projesinin maketleri bulunuyor. Bu maketler, IBM tarafından orijinal projelerin birebir kopyası olarak yaptırılmış. Denizaltı, uçak, helikopter, tank, makineli tüfek, açılır köprü ve daha pek çok projenin maketlerini bir arada görebilme imkanı var. Son derece etkileyici olan bu bölüm, şatonun en popüler bölümlerinden birisi.

Kraliçe Anne de Bretagne için yaptırılan şapelde Leonardo da Vinci’nin dört freskini görmek, geziye keyif katıyor.

Bodrum kattaki geziyi tamamladıktan sonra takip ettiğim rota, beni arka bahçeye çıkarıyor. Bahçedeki kafede bir şeyler içmek için durmak akıllıca olur. Çünkü daha şatonun gezisini tamamlamadım. Bir kahve içip yan bahçeye doğru yürümeye başlıyorum. Bu botanik bahçesindeki patikayı takip ettiğimde çeşitli yerlere yerleştirilmiş Leonardo da Vinci’nin icatlarının daha büyük maketlerini görüyorum. Bu nedenle de bahçeye, Leonardo da Vinci Bahçesi adı verilmiş.

Bu maketler içerisinde en dikkat çekici ve Türkler için en önemli olanı, hiç şüphesiz ki Osmanlı Padişahı II. Beyazıt zamanında Leonardo da Vinci’nin Haliç üzerine yapılmak üzere tasarladığı Le Pont de la Corned’Or–Altın Boynuz Köprüsü, diğer adı ile Haliç Köprüsü’nün su üzerindeki büyük maketi. Bu köprü üzerinde yürürken, eğer o zamanlar bu köprü Haliç üzerinde yapılsa idi hayali içerisindeyim. Düşünüyorum da Leonardo da Vinci Bahçesi’nin bu köprüsü ne kadar popüler olur ve ne kadar da turist çekerdi. Yani altın yumurtlayan tavuk misali. Kaçan balık, büyük olur.

Hoşça kalınız.

E-POSTA : olay.salcan

LİNK : https://olaysalcan.blogspot.com/

KOMPLO TEORİLERİ : Ruslar Erdoğan’ın başbakan olacağını biliyordu !!! Hiram Abas’ın sarışın kadınlara zaafı vardı !!!


Ruslar Erdoğan’ın başbakan olacağını biliyordu !!! Hiram Abas’ın sarışın kadınlara zaafı vardı !!!

8 Mart 2018

Komplo teorilerine yatkınlığım malûm. Zaman zaman yazdıklarımı komplo teorisi kapsamında değerlendiren ve bu nedenle akademik içerikten yoksun olduğunu iddia eden bazı dostlarım var. Hatta onlara göre Biyografik İstihbarat kapsamında yazılarıma konu ettiğim bazı şahsiyetlerle ilgili bilgi aktarımı da önemsiz. Magazinden öte bir şey değil. Oysa İstihbarat akıl oyunudur. Bir hedefe ulaşmak için yapılan stratejik planlama biraz da siyasi entrikadır. Matematik ve metafiziktir. ‘Komplo teorileri’ aslında senaryo yazmaktır. Bu nedenle polisiye roman türü yazarlarının bir kısmı istihbarat örgütlerine çalışır. Türkiye’de de bu böyledir. Hemen her istihbarat örgütünde öngörüye dayalı stratejik planlama ve olası gelişmelerin önceden tahmin edilerek hazırlıksız yakalanmamak için ‘komplo teorisi’ üretilen, A-B-C ve hatta D planlarının yapıldığı birimler mevcuttur. Bu çerçevede Fütüroloji de biraz komplo teorisini andırır. Fütüroloji, gelecek bilimi, gelecekbilim veya gelecek çalışmaları; gelecekte gerçekleşebilecek veya geleceğe dair bilimsel, teknolojik ve sosyolojik gelişmeleri, olağan durumun şartları ve eğilimlerini temel alarak, inceleyen ve tahminler yürüten bilim dalıdır.
Dünyadaki hemen tüm istihbarat örgütleri ya ‘komplo’ kurar ya da ‘komplo teorisi’ yazarlar. Çünkü komplo teorileri gelecekle ilgidir. Tanımlamak gerekirse ‘komplo teorisi; ‘ iç politika, uluslararası ilişkiler, ekonomi, sosyal sorun ya da olayları gerçekte olduğundan farklı/uydurma parametrelerle değil, açık ya da özel kaynakların yayınlarında ortaya konan argümanları kullanarak bir mantık çerçevesinde değerlendirmektedir. ‘Komplo teorileri’ işte bu nedenle tam da bu anlamda senaryo yazmaktır. II.Abdulhamid’in tartışmalı siyasi başarısının nedenini polisiye romanlarına duyduğu ilgiye bağlayanlar var. Polisiye romanlara düşkünlüğü biliniyor. Kendisinin Sherlock Holmes hastası -gelin biz buna tiryakisi veya hayranı olduğu diyelim- olduğundan ve Holmes’ın yeni çıkan kitaplarını İngilizceden anında çevirtip okuduğundan söz edilir.(1)
Laf komplo teorilerinden açılmışken, kendisi de bir pilot olan aktör John Travolta, Kod Adı: Kılıçbalığı (Code Name: Swordfish) filminde ne diyordu? “Onlar bir kiliseyi bombalarsa biz 10 tanesini uçuracağız, bir uçağı kaçırırlarsa biz tüm havaalanını yok edeceğiz, gerekirse kendi binalarımızı bombalayacağız, gerekirse bir şehri nükleer bomba ile sileceğiz ve terörün acımasız yüzünü insanlara göstereceğiz. Böylece terörist devletlere saldırmak için arkamızda kamuoyu desteği olacak.” Bu film, New York’taki ikiz kulelere saldırıdan tam 3 ay önce 8 Haziran 2001’de gösterime girmişti. 11 Eylül saldırılarıyla şaşırtıcı benzerlikler taşıyan filmin senaryosu, 11 Eylül’ün bir Amerikan komplosu olduğu tezini destekler nitelikteydi. Zaten John Travolta’nın oynadığı derin Amerikan devletinin adamı olan karakter, o dönemde George W. Bush’un yardımcısı olan ve Neo Con ekibinin en eli kanlı gözü dönmüş unsuru Dick Cheney ile benzeşiyordu. Dick Cheney de aynı mantığı güdüyordu. “Zor, oyunu bozacaktı”… (Bu arada enteresan birşey, Hollywood bazen bir kahin gibi olacakları görüyor. Mesela Ağustos 1997’de gösterime giren “Komplo Teorisi” -Conspiracy Theory – filminde de Türkiye’deki deprem tam olarak da 7,4 büyüklüğünde geçiyordu) Şimdi merak ediyorum beni komplocu olmakla itham edenler buna ne diyecek?(2)

Bir ülkede askerî, siyasî, kültürel, ekonomik elite yönelik yapılan bilgi toplama faaliyetine Biyografik İstihbarat deniliyor. Bu nedenle, akrabalık ilişkileri, araştırmaya konu aktörün yetiştiği siyasi ve ekonomik çevrenin bağlantıları, kişisel özellikleri, ilgi alanları, zaafları üzerinde durulur. Biyografik istihbarat, bir ülkenin politik, ekonomik, kültürel, askerî, toplumun yaşamında aktüel veya potansiyel önem taşıyan kişilerle olduğu kadar şüpheli ve gizli ilişkiler içinde olan bireylerle ilgili olarak toplanan özel ve kamusal nitelik taşıyan bilgileri içerir. Bazı istihbarat sorunları ancak biyografik istihbarat ile çözülebilir. Şüpheli ve gizli ilişkileri tespit edilen kişiler ile ilgili biyografik istihbaratta bu kişilerin içinde olduğu ilişki ağı konusunda bilgi vermesi açısından önemlidir. Özellikle mafya ve terör örgütlerinin liderleri hakkında yapılan biyografik istihbarat çok faydalı bir bilgi temeli oluşturmaktadır.

Ancak, biyografik istihbarat sadece taktik ve operasyonel istihbarat için değerli kanıtlar üreten bir istihbarat alanı değil, onun çok ötesinde stratejik istihbarat içinde veri temin edebilen bir istihbarat türüdür. Örneğin, Troçki’nin I. Dünya Savaşı’nın ilk yıllarında faaliyetlerini izleyen mektuplarını okuyan İngiliz İstihbarat Servisi MI 5 Troçki’nin Rusya’da Leninistlerle birleşmesi durumunda ülkeyi devrime götürebileceğini öngörmüştür. ABD dış politikasında yabancı politik liderler eksenli bir politik ilişki anlayışı kurumsala tercih edildiğinden CIA tarafından yapılan istihbaratta biyografik istihbarata büyük bir önem verilmektedir.24 Karar alıcılara yönelik olarak yapılan biyografik istihbarat ile amaçlanan karar alıcının ruhsal yapısını, fikirsel çerçevesini, karakterinin güçlü ve zayıf yanlarını analiz etmektir.(3) Siyasî liderlerin zayıflıkları, güçlü yanları, bağlantıları, okudukları kitaplar, günlük bilgi kaynakları, kişisel sorunları istihbaratçıların onların eylemlerini öngörmeleri için temel oluşturmaktadır.

Tekrar olsa da yine yazalım çünkü “et-tekraru ahsen velev kane yüz seksen” sözünde anlatıldığı gibi “Yüz seksen kere de olsa tekrar etmek güzeldir.” İstihbarat örgütlerinin, kendi ülkelerinin stratejik planlamaları için en fazla önem verdiği bilgilerden biri, diğer devletlerin lider ve lider potansiyelleri ile ilgili kişisel bilgilere ulaşabilmektir. Bu amaçla belirgin ve gizli kişilik özellikleri, zaafları, güçlü yanları, korkuları, geçmişiyle ilgili önemli ya da önemsiz her türlü bilgi gizli servisin kurumsal hafızasında depolanır. Bu veriler ışığında bir kişilik analizi yapılır. Hatta eğer önemli bir makamda ise bu kişiliğin çeşitli durum senaryoları karşısındaki olası tepkilerini belirlemek için simülasyonlar bile hazırlanır. Bu konuda ‘İngiliz Casusunun İtirafları’ adlı hatırat mutlaka okumalı. 1700’lü yıllarda İstanbul’a gelen ve orada çeşitli İslami ilimleri ve lisanları öğrenen İngiliz casusu Hempher’in, İslâm dünyasını ve Müslümanları parçalamak için yaptığı casusluk faaliyetleri ve Vehhâbîliği nasıl kurduğu anlatılır. Kitapta en ilginç bölüm Hempher’in Londra’ya geldiğinde ziyaret ettiği İstihbarat merkezinde gördüğü Sünni ve Şii din adamlarıdır. Her biri İngiliz’dir ama hangi din adamını taklit ediyorsa onun gibi yaşamakta, onun gibi giyinmekte, onun gibi konuşmaktadır. (4)

İsterseniz birkaç örnek vereyim. Birçok uluslararası görevde bulunan, 4 Temmuz 2003 günü Kuzey Irak”ın Süleymaniye kentinde Amerikan güçlerince Türk Özel Kuvvetleri”ne mensup askerlerin başlarına çuval geçirilerek esir alınmalarından sonra Genelkurmay Başkanlığı tarafından Bağdat”taki Amerikan kuvvetleri karargâhına gönderilen ilk askerî temsilci emekli Kurmay Albay İsmail Hakkı Soygeniş’in , “Rus strateji uzmanı 1996 yılında Tayyip Erdoğan’ın başbakan olacağını biliyordu.” iddiası üzerinde durulmalı.(5) Erdoğan’la ilgili Rusların takip ettikleri bir başka konu da sağlığı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 09.10.2017’de, Ukrayna Devlet Başkanı Petro Poroşenko ile ortak gerçekleştirdiği basın toplantısı sırasında uyuklamasını değerlendiren Rus psikoterapist Leonid Tretyak, Erdoğan’ın çok yoğun programı nedeniyle fiziksel bitkinlik yaşamış olabileceğini, diyabet gibi metabolizma bozuklukları olması durumunda da aşırı uyku halinin görüldüğünü, Erdoğan’ın bir sağlık sorununun olduğunu düşünmediğini söylemişti.(6)

Bir başka örnekte TSK ile ilgili. İsrailli yetkililer, Yaşar Büyükanıt’ın müstakbel Genelkurmay Başkanı olacağını öngörmüşler ve Org. Yaşar Büyükanıt’ın 1. Dünya Savaşı sırasında o topraklarda şehit düşen zabit dedesi annesinin babası Mehmet Yaşar Efendi’nin Kudüs’te bulunan 1400 yıllık Yusufiye Mezarlığı’ndaki kabrini bulup onararak jest yapmışlardı. Hatta sonraki yıllarda adı geçen mezarlık duvarının restorasyonunu TİKA gerçekleştirmişti. Büyükanıt, İsrail gezisinde, aralarında dedesinin de yer aldığı Osmanlı Askerleri Anıtı’nın temel atma törenine katılmıştı. Belli ki bu da biyografik istihbarat çalışmasının bir sonucuydu.(7)

Türkiye’de istihbaratçı denilince akla gelen beş kişiden biri olan ve Özal döneminde önemli görevlerde bulunan efsane MİT görevlisi, Milli İstihbarat Teşkilatı Kontr-Espiyonaj yani Casusluga Karşı Koyma Dairesi Başkanlığı da yapan, Hiram Abas’ın ölümü de bir nevi “Bal Tuzağı”nın başka bir şekliydi. Hiram Abas’ın özellikle sarışın kadınlara olan zaafı bilinmekteydi. Öldürülmeden önce arabasıyla giderken bir tümsekte hafif yavaşlamak zorunda kalmıştır. O ara genç ve uzun boylu biri yaklaşarak arabanın içindeki Abas’ı kurşunlayarak öldürmüştür. İlginç olan ise silah kullanmada bu kadar usta olan birinin silahına bile davranamadan ölmesiydi. Bunun cevabını da görgü tanıklarının ifadesinde görmek mümkündür. Görgü tanıkları araba yavaşladığı esnada, gayet güzel alımlı ve sarışın bir kadının da oradan geçtiğini ifade etmişti. Bu kişi, sarışın kadınlara karşı zaafı bilinen Hiram Abas’ın dikkatini dağıtmak için mi kullanılmıştı.(8) Daha fazla yazmayacağım arife tarif gerekmez!

Bakınız:
1- http://www.radikal.com.tr/turkiye/abdulhamid-sherlock-holmes-hastasidir-1078446/
2- https://odatv.com/11-eylul-bin-yil-surer-mi-1109121200.html
3- Prof. Dr. Ümit Özdağ/ Stratejik İstihbarat/ http://www.21yyte.org/assets/uploads/files/109-149%20umit.pdf
4- Memoirs of Hempher, The British Spy to the Middle East/ https://defence.pk/pdf/threads/memoirs-of-mr-hempher-the-british-spy-to-the-middle-east.303983/
5- 16 Ağustos 2006, Çarşamba/ https://www.sabah.com.tr/yazarlar/akoz/2006/08/16/biyografik_istihbarat
6- https://tr.sputniknews.com/turkiye/201710101030523482-erdogan-uyuyakalma-videosu-sebebi/
7- http://www.hurriyet.com.tr/evet-dedesinin-mezari-israil-de-4880448https://www.yenisafak.com/dunya/buyukanitin-dedesi-israilde-oldu-74547
8- Koray Kamacı/Kadın ajanların en etkili silahı: Bal Tuzağı/ http://www.yeniakit.com.tr/haber/kadin-ajanlarin-en-etkili-silahi-bal-tuzagi-143836.htmlhttp://www.haber7.com/medya/haber/702197-bir-istihbarat-devine-suikastin-dosyasi

Ömür Çelikdönmez
Twitter:@oc32oc39

PSİKOLOJİ DOSYASI /// ÖMER EKİNCİ : Dikkat ! Zihinlerimizin kumandası kimlerin elinde ?


ÖMER EKİNCİ : Dikkat ! Zihinlerimizin kumandası kimlerin elinde ?

1989 yılı…

Türkiye ilk defa pizza dükkanlarıyla tanışır.

Türkiye’ye birkaç dükkan açarak pazarın nabzını yoklayan ünlü marka aldığı sonuçla şoka girer.

Bekledikleri gibi olmaz.

Boğazına düşkün olduğu için pizzayı seveceğini düşündükleri Türk tüketicisi, pizzayı sevmez.

Dükkanlar kapatılır.

Geri dönülür.

* * *

1991 yılı.

Murakami-Wolf-Swenson Productions’ın ürettiği bir çizgi film dünyada büyük ilgi görür.

Yapımcı şirket Türkiye’deki bir özel kanala bu çizgi filmi teklif eder.

Kanal şaşkındır, fiyat gerçekten olması gerekenin %10’udur.

Adeta kapandaki peynir gibi duran bu teklifi kaçırmaz özel kanal.

Yayınlanmaya başlar.

Çizgi film Türkiye’de de çok tutulur.

Oyuncakları, rozetleri, kartpostalları, defterleri ve kitap kapları ile müthiş bir pazarlama da beraberinde gelir.


* * *

1994 yılına gelindiğinde çizgifilm dizisi milyonlarca çocuğu ve genci etkisi altına almıştır.

Bu çocuklar tuhaf bir biçimde annelerinden pizza pişirmesini istemeye başlar.

Türk anneleri pizzayı nasıl yapacağını bilmez.

Talep gitgide artar.

Derken pizza zinciri dükkanlarını yeniden aktif hale getirir, yeni dükkanlar açar.

Çocuğu yemek yemeyen anneler mecburen pizza sipariş eder.

Liseli, üniversiteli gençler arasında bir itibar nesnesi haline gelir. Türk mutfağının demode lahmacunu, pidesi terk edilmiş, gençler gruplar halinde pizza dükkanlarına gider hale gelir.

Tesadüfen (!) pizza talebini patlatan bu çizgifilmi çoktan tahmin ettiniz değil mi?

Bravo! O çizgi film “Ninja Kaplumbağalar”!

O pizza zincirini de tahmin ediyorsunuzdur, onu da buraya yazmayayım.

* * *

Şimdi o çocuklar büyüdü, çizgifilmi ilk izleyenler 30’larına geldi.

İlk jenerasyon genç evli, yeni nesil aile oldu.

Onlardan sonraki jenerasyon şimdilerde üniversite öğrencisi, ya yurtta ya da öğrenci evinde kalıyor.

İlk jenerasyondaki evliler evde yemek pişirmek yerine sık sık şöyle diyor : “Pizza mı söylesek?”

Bir sonraki jenerasyon da yurt odasına ya da öğrenci evine neredeyse her akşam pizza sipariş ediyor.

* * *

İşte algılarımız böyle yönetiliyor.

20-30 yıllık stratejiler çiziliyor, uygulanıyor.

Bizim eğlenceli diye olarak izlediğimiz masum çizgifilmler, diziler, sinema filmleri birtakım fikirlerin beyinlerimize çok daha hızlı zerk edilmesini sağlayan katalizörlerden ibaret.

Ve emin olun, bu bilinçaltı pazarlamacıları, bu algı sihirbazları bize sadece pizza yedirmiyor…!

* * *

Bu sadece bir örnekti,

Her Amerikan filminde Apple bilgisayarların görünmesi bugünkü Apple çılgınlığının temeliydi.

Her filmde sabah işe giderken elinde Starbucks kahve ile koşturuyor olması bugün bir kahveye 15 lira ödüyor olmamızın müsebbibi.

Afrika’da ayağında ayakkabı olmadığı için petşişe bağlayan Afrikalı gençlerin elinde içine su doldurulmuş Coca-Cola kutularıyla gezmeleri ve bununla sınıf atladıklarını düşünmeleri de yıllardır Coca-Cola’nın yaptığı “MUTLULUK” reklamlarının sonucu. Gerçekte mutlu olmayanlar içtikleri içecekten mutluluk akıtmaya çalışıyor işte, başka bir şey değil.

Biz hatırlamayız ama babalarımızın hayranı olduğu Western (Vahşi batı) filmlerindeki karizmatik kovboyu. O kovboyun ağzındaki Marlboro sigarayı babalarımız bugün hala bırakabilmiş değil. Etkiye bakar mısınız?

İşte bu yüzden unutmayalım;

Bize sunulan görüntülerin, reklamların, film ve dizilerin %99’u bir amaca hizmet ediyor.

İnanmadan, etkilenmeden, kendimizi kaptırmadan önce iki kere düşünelim.

“Bütün uyuyanları uyandırmaya bir tek uyanık yeter” diyordu Malcolm X,

Uyanık olmayana pizzayı da yedirirler, kolayı da içirirler üzerine de bir sigara yaktırırlar…

Afiyet olsun!

TARİH /// DR. SALİH EROL : Bursa’nın işgali sırasında Mustafa Kemal’in bir telgrafı


DR. SALİH EROL : Bursa’nın işgali sırasında Mustafa Kemal’in bir telgrafı

22 Mart 2020 Pazar

Bu yazımızda çok değerli bir arşiv belgesini yayımlıyoruz. Yenişehirli Ethem Paşa’yı çalışırken kullandığımız Eskişehir İstiklal Mahkemesi evrakının arasından çıktı bu belge. Belgenin Ethem Paşa’da bulunması ve mahkemeye onun tarafından sunulmasının sebeb-i hikmeti, Paşa’nın o tarihlerde geçici bir süre Yenişehir Kaymakamlığı görevini yapmasıdır. Dolayısıyla belgenin birinci muhatabı olarak onu saklamış ve yeri geldiğinde de kendisini savunmak amacıyla mahkeme başkanlığına sunmuştur.

Günümüzden yüz yıl öncesine ait olan belgenin tam tarihi 10 Temmuz 1920. Bu tarih, Bursa’nın işgalinden sadece iki gün sonra demektir. Büyük Millet Meclisi ve Hükümeti’nin reisi olarak Mustafa Kemal, işgalin ertesi gününün (9 Temmuz 1920 Cuma) akşamında alelacele Bozüyük’e gelerek cephenin durumunu yerinde inceledi.

1920 yılının Temmuz ayı bilhassa Bursa için çok büyük bir felaketin başlangıcı oldu. Çünkü o tarihlerde Yunan birlikleri Bursa’nın kapılarına dayanmış ve bu mukaddes beldeyi işgal etmişlerdir.

Ankara’da TBMM’nin ve hükümetinin başında bulunan Mustafa Kemal Paşa, yanındaki heyetle beraber büyük bir heyecanla Bozüyük’e kadar gelmiş ve gelişmeleri sıcağı sıcağına takip etmekte, civar yerlerin ahalisine, yetkililerine çektiği telgraflarla işgaller karşısında durmaları için moral aşılamaya çalışmaktadır.

Bilhassa yerel resmi yetkililere vatansever duruş göstermeleri; halka iyi örnek olmaları hususunda uyarmaktadır. Aksi davranış gösterenlerin sert bir biçimde cezalandırılacağını haber vermektedir (Nitekim daha sonraları yaşanan gelişmeler karşısında sergilediği tavırla bu uyarıları kulak ardı edecek olan Yenişehirli Ethem Paşa, Eskişehir İstiklal Mahkemesi’nde cezalandırılacaktır).

Milli Mücadele’nin bu hararetli zamanlarında durumu kritik olan yerlerden biri de Yenişehir’dir. Çünkü Yunan birlikleri Yenişehir’in sadece altmış kilometre kadar uzağında bulunuyorlardı ve bu durumda işgal tehlikesi altında bulunan yerlerden biridir Yenişehir.

İşte, böyle bir durumda Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal imzasıyla Yenişehir Kaymakamlığı’na bir telgraf gönderilmiştir. Telgraf, Bozüyük’ten çekilmiştir. Mustafa Kemal’in bu telgraftaki iyimser ifadelerine bakıldığında, Bursa’nın düştüğünden henüz haberinin olmadığı ya da haberi olsa bile bu kötü durumun halkın cesaretini kırmasını istemediği için elîm işgal hadisesinden bahsetmediği anlaşılmaktadır.

“YUNANLILARIN YENİLME ZAMANI GELMİŞTİR”

Telgrafında genel durumun memnuniyet verici olduğunu; artık Yunanlılar için yenilgi ve geri çekilme zamanı olduğunu belirtmektedir. Oysa yaşanan gelişmeler, bir süre daha, bunun aksini ispatlamıştır. Yunan işgal kuvvetleri Bursa’yı işgal ettikleri gibi 1920 yılı sonbaharında içlerinde Yenişehir ve İnegöl’ün de bulunduğu birçok yeri daha işgal edecek ve Doğu’ya doğru ilerleyişlerini sürdüreceklerdir.

Genel süreci bir kenara bırakıp, Yenişehir’in Milli Mücadele Tarihi’nde son derece kıymetli bir yeri olan telgraf metnine özel olarak odaklandığımızda dikkat çekici olarak şu hususları belirtebiliriz:

Mustafa Kemal Paşa, Yenişehir halkından vatansever duygularla gelecekten umutlu olmalarını isterken, her şeye rağmen azimli, metin ve sakin olmalarını istemektedir. Bu duygularla Kuva-yı Milliye’nin askeri tedbirlerine destek olmalarını en başta Yenişehir’in yetkili makamlarından ve ardından halktan beklemektedir. Halkın paniğe, endişeye kapılıp memleketinden göç etmemesini; yerinde sabırla kalmalarını öğütlemektedir. Ancak bu emirler, tavsiyeler doğrultusunda hareket edilirse Müslümanlığın – Osmanlılığın şan ve şerefinin korunacağının altını çizmektedir.

TBMM’nin ve reisi Mustafa Kemal’in Osmanlı padişahıyla bütün restleşmelerine; padişah ve İstanbul Hükümeti tarafından açıkça hedef tahtasına konulmasına rağmen “Osmanlılığın Şanı”ndan övgüyle bahsetmesi halkı etkilemeye yönelik dikkat çekici bir detaydır.

Okuyucularımızı belgenin asıl suretinin fotokopisinden yaptığımız çeviriyle ve bu çevirinin sadeleştirdiğimiz haliyle baş başa bırakmadan önce şu hususun altını çizmek isterim:

Kurtuluş Savaşımızın lideri; TBMM’nin başkanı ve Cumhuriyetimizin kurucusu olan Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün bu telgrafı Yenişehir ve Bursa tarihinde şanlı bir sayfadır. Yaşanan bütün işgal hadiselerinin karşısında kurtuluş ümidini bir kale gibi sağlam tutan; işgalin tehlikeli bölgesinin yanı başına kadar gelerek halka umut aşılayan gerçek bir liderdir Mustafa Kemal.

YENİŞEHİR KAYMAKAMLIĞI’NA ÖNERİ

Bence, kurumsal anlamda telgrafın muhatabı olan Yenişehir Kaymakamlığı bunun orjinalini ve çeviri yazısını çerçeveletip hükümet konağına asmalı ve kaymakamlığın internet sayfasına almalıdır.

Tabi ismimizi ve yazımızı dipnot olarak belirtmek kaydıyla.

  • Salih EROL

TELGRAFNÂME(Çeviriyazı)

Yenişehir Kaymakamlığına

9 Temmuz akşamı cepheye muvasalat ile vaziyeti tedkik ettim. Ahvâl-i umumiye şayân-ı memnuniyettir. Yunanlılar için ric‘at, mağlubiyet zamanı hulul etmiş olup inâyet-i Hakk’la an-karîb asâr-ı fiiliyesi görülmeğe başlayacaktır. Bu andan itibaren bütün halkın âtiden mutma‘in olarak azim ve metânet ve sükûnetle ittihaz olunan tedâbir-i askeriyeye muavenet ve müzâheret eylemesinin ve me’murîn-i hükümetin bu hususta halka nümûne-i imtisâl olmalarının te’minine ve bundan sonra Osmanlılığın, Müslümanlığın şân ve şerefini nakise-dâr edecek lüzumsuz telaşın ve tereddüdü ve muhâceret gibi ahvâlin pek şedîd muamelâtı intac eyleyeceğinin ehemmiyetle nazar-ı dikkate alınmasını tebliğ ederim.

10 Temmuz 1336 (1920)
Büyük Millet Meclisi Reisi
Mustafa Kemal

TELGRAFNÂME (Sadeleştirilmiş Çeviri)

Yenişehir Kaymakamlığına,

9 Temmuz 1920 Cuma gününün akşamı cepheye ulaşarak durumu inceledim. Genel durum, memnuniyet vericidir. Yunan askerleri için geri çekilme ve yenilgi zamanı gelmiştir. Allah’ın izniyle en kısa zamanda düşmanın yenilgisi ve geri çekilmesi görülecektir. Bu andan itibaren halkımızın gelecekten yana umutlu olarak, azim, metânet ve sükûnet içinde hazırlanan askeri tedbirlerimize yardımcı olmaları ve ordumuzla dayanışma ruhu içinde olmaları beklenmektedir. Bu bağlamda resmi görevlilerin, idarecilerin halka örnek olmaları temin edilmelidir. Bundan sonra Osmanlılığın – Müslümanlığın şan ve şerefini zedeleyecek gereksiz telaş, tereddüt ve halkın yerlerinden göç etmesi gibi durumların yaşanması halinde sert cezalar uygulanacağını önemle dikkatinize sunarım.

10 Temmuz 1920
Bozüyük
Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı
Mustafa Kemal

SAĞLIK DOSYASI : Koronavirüste Örnek Ülke Tayvan Ne Yaptı ???


Koronavirüste Örnek Ülke Tayvan Ne Yaptı ???

4 Mayıs 2020

Son yaşanan olaylar ve gelişmeler göstermiştir ki Tayvan, yayılmakta ve etkisini henüz yitirmemiş olan bir virüsün kontrolünün bilim, teknoloji ve demokratik yönetişim yoluyla sağlanabileceğinin canlı kanıtıdır. Bütün dünya halen korona virüs pandemisine karşı savaşmaktadır. Yeni bir virüsle karşılaşan bulaşıcı hastalık uzmanları ve hükümet yetkilileri, virüsün ortaya çıkardığı hasarları kontrol etmek ve bu hasarların etkilerimi hafifletmek için yeni önlemler uygulamaya hazırlanmaktadır. Singapur, Güney Kore ve Hong Kong gibi birkaç Asya hükümeti, salgının ilk dalgasını nispeten başarılı bir şekilde kontrol ettikleri için dünya genelinde yankı uyandırdı.

Pasifik Okyanusu’nda yer alan küçük bir adada COVID-19 ile mücadelede eşine az rastlanır bir başarı elde edilmesine rağmen tartışmaların gerisinde kalmıştır. Neden mi? Çünkü bu küçük ada ülkesi olan Formosa Adası veya Tayvan, DSÖ üyesi olmadığı için DSÖ günlük bilgi akışında Tayvan’dan hiçbir açık veri gösterilmemiştir. 73 Tayvanlı ’nın hayatını kaybettiği ve 346 kişinin etkilendiği 2003 SARS salgınından sert bir şekilde hasar alan Tayvan, gelecekteki bir salgın için ciddi hazırlıklar yapmıştır. Böylece Tayvan, Çin’in Wuhan bölgesinden ilk vaka rapor edilir edilmez virüse karşı teyakkuz halinde olmuştur. 20 Ocak’ta Tayvan, tıp ve halk sağlığı uzmanlarından oluşan ve saygın bir epidemiyolog olan Başkan Yardımcısı Dr. Chen Chien-jen ve Dr. Shi-Chung Chen liderliğinde yönetilen bir Merkezi Salgın Komuta Merkezi (CECC) kurmuştur. Ardından gözetim, temas takibi ve izolasyon / karantina hemen uygulanmış ve bunun sonucunda Tayvan, yoğun halk sağlığı önlemleri ile düşük vaka sayısını korumayı başarmıştır. Geni kitlelerin cesaretlerinin kırılmasına rağmen hiçbir tiyatro salonu, alışveriş merkezleri ve en önemlisi okullar kapatılmamıştır.

Shi-Chung Chen ve Chen Chien-jen.

Tayvan, çoğunlukla Avrupa ve Kuzey Amerika’dan dönen öğrenciler veya göçmenler nedeniyle Mart ayı vakalarının artığını tespit etmiştir. Sisteme ilave bir yükler getirilirken, sıkı bir karantina uygulaması takip edilmiştir. Bugün toplam 80.000 kişi tecrit altında ve telefonla takip edilen günlük sıcaklık ve belirti kontrolleri ile bu kişiler izlenmektedir. Karantinaya alınan bir kişinin telefonundan alınan GPS verileri belirli bir aralığın dışındaki bir hareketi gösteriyorsa, kişinin yerini doğrulamak için bir takip telefon görüşmesi yapılmaktadır[1].

Tayvan koronavirüs vaka grafiği [15 Şubat – 29 Nisan] – Kaynak: worldometers

Tayvan Ocak ayında COVID-19 RT-PCR testlerine başlamıştır[2]. Başlangıçta salgın bölgesinden dönen kişilere veya ilgili seyahat öyküsü olan semptomatik hastalara testler uygulanmıştır. Komşu Asya ülkelerinde vaka sayısında artış olduğunda, sağlık yetkilileri şiddetli grip olduğu bildirilen hastaların geriye dönük taramalarını yapmıştır. Bu, herhangi bir seyahat öyküsü olmayan ilk vakayı belirlemiştir ki hastanın, başka bir salgın bölgesi olan Zhejiang, Çin’den bir yolcuyla temas eden bir taksi şoförü olduğu ortaya çıkmıştır. CECC, salgının gelişimine bağlı olarak gözetim ve test kriterlerini hızla ayarlamıştır. Son zamanlarda, koku veya tat alma duyusunda bir kayıp olduğunu bildiren hastaların test edilmesi zorunluluk haline getirilmiştir. Günümüz itibariyle 0 vaka bulunmaktadır[3]. Çin’den gelen önceki raporların aksine, kadın hastaların ( ortalama yaş 32) erkek hastalardan (yüzde 57–43) daha fazla olduğu Tayvan’daki hasta demografisi daha genç bir nüfuzu içermektedir[4].

Dikkat çeken nokta ise, hastaların sadece yüzde 49’unda ateş ve yüzde 37’sinde genellikle burun akıntısı olarak adlandırılan rinore belirtisi vardı. Hastaların sadece yüzde 7’si son aşamada olan akciğer iltihaplanması sıkıntısı nedeniyle başvurmuştur. Eklemek gerekirse halka açık alanlarda 1 metreden fazla fiziksel mesafeye dikkat edilmesinin yanı sıra 1 Nisan itibariyle de yüz maskelerinin ulaşımda da kullanılması zorunlu olmuştur. Ocak ayının başlarında Tayvan hükümeti yüz maskeleri ve diğer kişisel koruyucu ekipmanların (PPE) yanı sıra kritik tıbbi malzeme üretimini hızlandırmıştır. Toplumdan ayrı tutulmuş ve aciliyetine göre sıralaması yapılan hastaların herhangi bir negatif artışına karşı basınç odalarının daha iyi kullanılması gibi sofistike planlar planlanmıştır. Ulaşım Bakanlığı tarafından salgın bölgelerinden dönen yolcuları almak için oluşturulan salgın mücadele filosu temas takibini kolaylaştırmak için toplanmıştır. Tayvan’da tedavi bilimi ve aşıların geliştirildiği biyomedikal endüstrisi, Silmitasertib (CX-4945) adlı aşının şu anda araştırılmakta olan umut verici bir aday olduğunu söylemektedir[5]. Tayvan sadece demokrasinin feneri değil aynı zamanda yayılmakta olan bir virüsün kontrolünün bilim, teknoloji ve demokratik yönetişim yoluyla sağlanabileceğinin canlı kanıtıdır. Ve görülmüştür ki acımasız otokratik önlemlere gerek yoktur.

Ali Demir

Stratejik Ortak Misafir Yazar

TARİH : İrlandalılar, İngiliz Emperyalizmini Yenen Mustafa Kemal Paşa’dan Yardım Talep Ediyor


İrlandalılar, İngiliz Emperyalizmini Yenen Mustafa Kemal Paşa’dan Yardım Talep Ediyor

İleri gazetesinin 12 Ocak 1923 tarihli nüshasının 2. sayfasında yayımlanan; İrlandalıların İngiliz emperyalizmini yenen Mustafa Kemal Paşa’dan yardım talebine dair Arap harfli Türkçe haberi aşağıdadır:

“İngiliz emperyalizminden Türkiye’yi kurtaran Mustafa Kemal Paşa’dan İrlanda halkının yardım talebi.”
“İrlandalılar Türklerden yardım bekliyor.”
“Amerika’daki İrlanda Cemiyeti’nin Kumandanımıza mektubu. “

“Milli Mücahede’si ile [ABD] Yeni Dünya’nın da hürmetini kazanan Türkiye’nin aynı Mücahede’yi yapan İrlanda’ya yardım etmesi hususunda Mustafa Kemal Paşa’nın aracılığı rica ediliyor.
Amerika’da İrlanda Cumhuriyeti “.. Cemiyeti” Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne hitaben 26 Aralık 1922 tarihiyle bir mektup göndermiştir. Gerek bu mektubun ve gerek mektuba ilişik olan Daily News gazetesinden kesilen yazı tercümeleri aşağıdadır:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne.
Muhterem Reis Hazretleri gizli hükümetimizin Amerika’nın Providence şehrinde günlük yayımlanan Daily News gazetesinin 11 Aralık 1922 tarihli nüshasında yayımlanmış fıkrasının gazeteden kesilen yazısını ilişikte takdim ediyorum.

Lozan’da akd edilecek konferansta Ankara’dan gönderilecek murahhasların İrlanda Cumhuriyeti’ne de yardımda bulunması istirhamına dair zatıalilerine müracaat için Amerika’da ………….. cemiyeti tarafından verilen karar ve adı geçen gazeteden kesilen yazı bulunmaktadır.

Yaptığı Milli Mücahede ile Yeni Dünya’nın da hürmetini kazanan Türkiye’nin; aynı Mücahede’yi yapan İrlanda’ya da yardım etmeyi esirgemeyeceğine eminim. Türkiye’nin kurtarıcısı olan zatıalilerinin de yardımını istirham ile arzı hürmet eylerim efendim.
Amerika’da İrlanda Cumhuriyeti’ni .. Cemiyeti Reisi Wiliam Darry.

Amerika’nın Providence şehrinde yayımlanan Daily News gazetesinin 11 Aralık 1922 tarihli nüshasında yer alan fıkranın çevirisi aşağıdadır:
Amerika’da … İrlanda Cumhuriyeti Cemiyeti Irish Holl’de her hafta düzenli yaptığı toplantıların son haftadaki toplantısında; aşağıdaki telgrafın İstanbul’da Mustafa Kemal Paşa’ya keşide edilmesine oybirliği ile karar verilmiştir.

İrlanda Cumhuriyeti’ni ve İrlanda halkını Hıristiyan İngiltere’nin vahşetinden ve İngiltere’ye satılan serbest hükümetin İrlandalı dönek katillerinden kurtarmanızı istirham ederiz.
Providence’da İrlanda Cumhuriyeti .. Cemiyeti”

İleri gazetesi, 12 Ocak 1923, sayfa: 2.

TARİH /// Özgür Barış ETLİ : İskandinav Mitolojisinin kökenindeki Türk Mitolojisi


Özgür Barış ETLİ : İskandinav Mitolojisinin kökenindeki Türk Mitolojisi

25 Mart 2018

1.İskandinav Mitolojisi

İskandinav denilen topluluklar bugün Norveç, İsveç, Danimarka, İzlanda ve Faroe Adaları’nda yaşamakta olan insan topluluklarını kapsar. Günümüzde İskandinavlar yanlış olarak Viking olarak adlandırılır. Halbuki Viking çağından (750-1070) çok daha önceleri İskandinav kültürünün oluştuğu görülür. Bu kültürün başlangıç noktası muhtemelen Bronz Çağı’na (M.Ö. 1600-450) kadar uzanır. Erken İskandinav kültürü hakkında yazılı kaynak olmasa da taş ve metal işçiliği bulguları, tanrı ve tanrıça motifleri, antik mitler ve ritüeller bize bu konuda birşeyler söyler[1]. Lindau‘ya göre M.Ö. 2 binlere tarihlenen arkeolojik kayıtlar İskandinav kültürünün kökenlerini sunar[2].

İskandinav mitolojisi ve Viking inanışları incelendiğinde Türk kültürünün dünyanın bu kısmını da etkilemiş olduğu gerçeğiyle karşılaşıyoruz. Üstelik bu kültürel ilişkiyi ilk kez ortaya çıkaranlar İskandinavya toplumundan olan önemli kişilerdir. Örneğin, İsveçlilerin Türk kültüründen oldukça etkilenmiş olduğunu aktaran kişilerden biri İsveç tarihinin kurucusu sayılan Prof. Sven Lagerbring‘tir[3].

Vikinglerin geleneksel hikayeleri tanrılar, devler, yaratıklar hakkındadır. Bu hikayelerin çoğu dünyanın yaratılışıyla ilgili mitleri anlatır. Bunlar Viking sagaları adıyla bilinir. İskandinav mitolojisinde tanrılar ölümsüz değil ölümlüydüler. Yani daha çok insanı andırırlar. Dev boyutlu olmaları onları insanlardan ayırır. Tanrılar insanların sahip oldukları sevme, korkma gibi duygulara da sahiptirler. İnsanlar gibi yaptıkları işler başarısızlıkla sonuçlanabilir. Yendikleri gibi yenilebilirler de. İskandinav mitolojisinde dokuz dünya bulunur. Bunlar: Muspelheim, Niflheim, Helheim, Jotunheim, Asaheim, Vanaheim, Alfaheim, Svartalfaheim, Mannaheim gibi alemlerdir. Örneğin, insanların yaşadığı Midgard, Mannaheim‘de bulunur. Bunun yanı sıra, tanrıların yaşadığı yerin adı Asgard‘dır. Cennetin olduğu yer burasıdır. Burada Odin‘in sarayı Valhalla bulunur. İskandinav mitolojisi tanrılar açısından oldukça zengindir. Örneğin, Aegir okyanusun ve deniz kıyısının tanrısıdır. Kızdığında fırtınalar yaratır. Balder, sevgi ve bilginin tanrısı olup Odin ve Frigg‘in oğludur. Şiir tanrısı Bragi‘dir. Gündüz tanrısı Dagr‘dır. Sağlık tanrıçası Eir‘dir. Loki, Odin‘in erkek kardeşi olup ateş tanrısıdır. Fenrir, Loki ve dişi dev Angerboda‘nın oğludur. Loki ve Angerboda‘nın oğullarından biri deJormungand denen yılandır. İskandinav mitolojisindeki kıyamet Ragnarok zamanında Thor tarafından öldürülecek fakat aynı zamanda onu ısıracak olan yılandır. Freya, aşk ve güzellik tanrıçasıdır. Frigg, gök tanrıçasıdır, Odin‘in eşidir. Heimdall, şafak tanrısıdır[4].

2.Tanrı Odin’in Türk Kökeni Hakkında İddialar

Snorre Sturlesson‘un Edda‘sında, Odin‘in Turkland‘dan kuzeye yolculuğu anlatılır. Sturlesson, sadece Odin‘in Turkland‘dan geldiğini yazmıyor aynı zamanda onun İskandinavya’ya Türk geleneklerine uygun adetler getirdiğini, Türk dilinin İskandinav diline ve hatta İngiliz diline etki yaptığını da yazıyor. Üstelik, Odin‘in oğlu Yngve‘nin İsveç kralı olduğunu da söylüyor. Örneğin Ynglinge Destanı‘nda şu sözler geçer: “(…)Sveigder ülkeyi babasından devraldı. Tanrılar yurdunu ve ilk Oden’i ziyaret etme sözü verdi. Kendisiyle birlikte on iki yoldaş dünyayı dolaştı. Türk ülkesine (Turkaland) ve Büyük İsveç’e (Svitjod det stora) geldi. Orada pek çok akrabasını buldu. Bu yolculuk beş yıl sürdü. Sonra İsveç’e (Svitjod) geri döndü.”[5]. Hervavar Destanı‘nda ise şu cümlelere rastlarız: “(…)O sıralar Doğu’dan Asyalılar ve Türkler geldiler ve buraya Kuzey’e yerleştiler. Önderlerinin ismi Oden idi. Sekiz oğlu vardı. Hepsi birer büyük ve güçlü adam oldular.”[6]. Bosa Destanı’nda ise yine Odin‘in Asya topraklarından geldiği dile getirilmektedir: “(…)Doğu Gotland’ı Ring isimli bir kral yönetti. O, Göte’nin oğlu, İsveç kralı Oden’in torunuydu. Oden Asya’dan gelmişti ve Kuzey’in en ünlü kraliyet hanedanlıkları onun soyundan gelmeydi.”[7].

Odin‘in Asyalı kökeninden bahseden yalnızca Edda‘lar değil elbette. Birçok yazar ve tarihçi bu konuya değinmeden geçememişler eserlerinde. Örneğin, bunlardan biri “A Modern Theory of Language Evolution” adlı eserin yazarı Carl J. Becker.Becker, bu eserinde Odin‘in Asya kökeninin yanı sıra “Od” kelimesinin Türkçe “ateş” anlamına geldiği vurgusunu da yapıyor: “Odin, Aesir tanrılarıyla birlikte kuzey halklarının deneyimine Orta Asya’dan, Asgard’dan gelen yeni bir deneyim kazandırıyor. İskandinav geleneklerinde Gök-Türkler, İskitler ve/veya Sarmatlar Alfheim’daki beyaz Elfleri hatırlatırlar. Alfheim’deki beyaz elflerin kralı Freyr’dır. Bu elfler Swartalfheim’ın siyah cüceleri gibi metal işçiliği konusunda yetenek sahibidirler. Bu durum, Doğu Anadolu’da Toros vadilerinde yaşayan Türk kavimlerinde de görülür. (…) Odin doğudan döndüğünde yanında metal işleme bilgisini de getirmişti.Od”, Türkçe’de ateş anlamına gelir,Odunkelimesi iseodun (firewood)anlamına gelir. Bu durumdaOdin the Ygg”, “İyi ve genç oduna dönüşür.”[8]. “Norse Mythology A Guide To Gods, Heroes, Rituals and Beliefs” adlı eserde ise “Biz aynı zamanda onu (Oden’i) Ynglinga Saga’nın ilk kısmında görüyoruz. Bu bölümde Odin’in halkının lideri olarak onları Turkland’dan İskandinavya’ya getirdiğini anlıyoruz” satırları vurgulanıyor[9].

Turgay Kürüm ise Odin‘in Türk Kökeni hakkında şu bilgileri veriyor: “Tarihi bilgiler ve adı geçen eserdeki diğer bilgilerin ışığında Odin’in, M.S. 3. yy.’da Karadeniz’in kuzeyine gelen Gotlar’dan olduğu, Don ve İdil nehirleri arasına hakim olan Got kabilesinin lideri olduğunu, Germanik’in Hıristiyan olması sonrasında yaşanan süreçte pagan inancını koruyarak ana yurdu olan İskandinavya’ya (Gotaland) Avrupa’ya Hun akınları başlamadan, kabilesiyle geri döndüğü ve İskandinavya’da Viking krallığını kurduğu anlaşılmaktadır.”[10]. “Alpler ve Elfler: Türk ve İskandinav Dünyalarında Kahramanlık Olgusu” adlı makalelerinde Doç. Dr. Osman Karatay ve Emre Aygün, Odin hakkında ilginç bilgiler aktarırlar. Karatay ve Akgün‘e göre Türkistan’dan İskandinavya’ya göç eden Odin, daha sonra tanrısallaştırılmış ve kuzeylilerin baş tanrısı haline gelmiştir. Onlara göre Odin‘in kavminin adı Az‘dır, yani Göktürk yazıtlarında karşımıza “Az budun” olarak çıkan, Abakan bozkırında Kırgız komşuluğundaki halk. Yine Karatay ve Aygün‘ün Nizamüddin Şami’den aktardıklarına göre Timur bir sefere çıkmadan önce bu bölgedeki Öden Ata‘nın kabrini ziyaret etmiş, dua ve dilekte bulunmuştur[11]. Doç. Dr. Osman Karatay, Kral Odin’in Turkland’dan İskandinavya’ya Göçü” adlı makalesinde de Odin‘in Türk kökenlerini açıklamıştır[12].

Bazı kaynaklara göre Odin‘in tanrı olarak kabul edilmesi onun doğa üstü güçleri daha doğrusu şamanik özellikleri nedeniyledir. Bu, Oden Ata‘nın bir lider olduğu kadar aynı zamanda bir şaman (kam) olduğu ihtimalini doğurur. Eğer öyleyse Oden Ata‘nın şamanik özelliklerini gören İskandinav halkı onu tanrı mertebesine yükseltmiş olabilir. Odin‘in şamanik ruh yolculukları iyi belgelenmiştir. Ynglinga Saga‘nın aktardığına göre Odin diğer kişilere uyku halinde veya ölüme yakın bir halde görünürken uzak diyarlara haber gönderebiliyordu. Bir Eddic şiiri olan “Baldur’un Rüyaları”nda ise Odin sekiz ayaklı atı Sleipnir‘i sürüyor ve bu atı ile yer altı dünyasına Avrasya’lı şamanlar gibi bir yolculuk yapabiliyordu[13]. Mircae Eliade‘ye göre ise Odin, tüm dünyadaki şamanların sahip olduğu gibi Hugin ve Munin adlı iki kuzguna sahipti[14].

3.İskandinav Mitolojisinin Yaşam Ağacı: Yggdrasil

Yggdrasil, İskandinav mitolojisindeki kutsal yaşam ağacıdır. Ona aynı zamanda “Dünya Ağacı” da denilir. Yggdrasil, 9 dünyayı, alemi dalları aracılığıyla birbirine bağlar. Yggdrasil‘in en tepesinde kartal Vedrfolnir bulunur. Bu kartal buradan tüm dünyayı gözler. Odin, runların (runik yazıların) sırrını öğrenebilmek için Yggdrasil‘in dallarında dokuz gece boyunca asılı kalmıştır. Yggdrasil, mitolojide genellikle uzun yaşamı, bereketi, yeniden doğuşu ve bilgiyi temsil eder[15]. Edda‘da anlatıldığına göre,Yggdrasil yerin dibinden gökyüzüne uzayan yüce bir ağaçtır. Yggdrasil’in tüm dünyayı örten dokuz dalı ve uçları göklerde başlayan üç kökü vardır. Bu köklerin her biri bir kaynaktan suyunu almaktadır. Köklerden biri Asyalıların oturduğu Asgard‘ın (Asyalıların yurdu) altındadır[16].

Yggdrasil‘in kökleri altında kutsal suyun bulunması bize Türk mitolojisinin dünya ağacının “hayat suyu”nu hatırlatır. Türk mitolojisinde dünya ağacı, bazen “hayat suyu” inancı ile de birleşmiştir. Mesela, Altay efsanelerinin bazılarında “hayat ağacı” göğün 12. katına kadar yükselen “dünya dağı”nın üstündeki “kayın ağacı” olup altındaki çukurda yer alan bu “hayat suyu” bazan ölümsüzlük veya yeni bir güç, bazen da sağlık veya gençlik bahşederdi (Ögel, ss:106-107)[17]. “Hayat ağacı” veya “Dünya Ağacı” kavramı Türk mitolojisinde de önemli bir yere sahip. Türklerde halı ve kilim desenlerinde hayat ağacı bir motif olarak oldukça yaygın bir şekilde kullanılmış. Hatta mezar taşlarında bile hayat ağacı motiflerini görebilmek mümkün. Türklerde şamanlar hayat ağacını kullanarak gök tanrıya ulaşırlardı. Altay mitolojisinde bu kutsal ağacın tepesinde Tanrı Bay Ülgen otururdu. Şaman davullarında da hayat ağacı resmedilmişti. Türklerin hayat ağacının da (Yggdrasil gibi) 9 dalı bulunurdu. İlginçtir, Türklerin hayat ağacının en üstünde de insan ruhlarını temsil eden bir kuş bulunurdu. Mitolojiye göre insan ruhu henüz dünyaya gelmeden bu ağacın tepesinde bir kuş olarak beklerdi. Telüt Türkleri arasındaki bir boy, sağ kanadı Güneş’i, sol kanadı Ay’ı kaplayan bir gök kuşuna inanırmış. Sibirya’da şehirlerin ve yurtların yanında bir uzun sırık ve üzerinde tahtadan bir kuş bulunuyormuş. Bu kuşa gök kuşu, direğe de gök direği deniyor. Bu direk, hayat ağacı olarak kabul ediliyor. Bu, yerle göğü birleştiriyormuş[18].

İskandinav mitolojisinde Yggdrasil ağacının ortasında insanların yaşadığı yer olan Midgard (Orta Dünya) bulunur. “Altay Bilik” adlı kitapta da Türklerin hayat ağacının ortasında insanların yaşadığı bir “Orta Dünya”dan bahsedilir: “Bizim üzerinde yaşadığımız orta dünya, Yer’in üstündedir. Orta dünyanın görünen ve görünmeyen iki dünyadan ibaret olduğunu söylenir. Orta dünyanın düz kısımları (dağ vadileri ve bozkır), yani görünen tarafı insanlara aittir.”[19].

İskandinav Mitolojisinin Yaşam Ağacı Yggdrasil, 9 dünyayı dallarıyla birbirine bağlıyor. Türk Mitolojisinde de Kayra Han, dünyanın merkezine 9 dallı çam ağacı dikiyor. 9 sayısı Türk mitolojisinde en önemli sayılardan biri olarak karşımıza çıkıyor: 9 ağaç, hayat ağacının 9 dalı, 9 boy, 9 oğuz, 9 felek vb. Altay şamanlarında ise 9 ok inanışı var. Tanrı Ülgen‘in 9 kızı ve 9 oğlu var. Altaylılar’da Gök Tanrı kurbanı törenleri 9 gün sürüyor, İlkbahar bayramına ise 9 kız ve 9 erkek katılıyor. Yakut Türklerinin Er Sogotoh Destanı‘nda gök 9 katlı tasvir ediliyor. Ayrıca, Yakutlarda gök ruhları 9 adet. Yggdrasil, üst ve alt alemleri birbirine gökkuşağı ile de bağlar. Aynı şekilde Türk mitolojisinin Dünya Ağacı da dünyaları gökkuşağı ile bağlar. Şamanizmin en kutsal motiflerinden biri olan Yaşam Ağacı’nın İskandinavya’ya Türk Mitolojisinden aktarıldığı ortadadır.

Dar anlamda şamanizm, tipik olarak Sibirya ve Orta Asya’ya özgü bir dinsel olgudur. Terimi bile, Rusça aracılığıyla, Tunguzca ‘şaman‘ sözcüğünden gelir. Asya’nın ortalarında ve kuzeyinde konuşulan öteki dillerde buna karşılık olan terimler şöyledir. Yakutça ‘ojun‘ [Odin’in kökeni olmalıdır], Moğolca büge ve udegan (karş. Buryatça udayan: “kadın şaman”), Türkçe-Tatarca kam(Altayca kam, gam, Moğolca kami vb (Eliade, 2006:22)[20].

  1. İskandinav Mitolojisinin Diğer Ögeleri ve Olası Türk Mitolojisi Kökenleri

İskandinav mitolojisinde Jormungand, kıyamet Ragnarök zamanında Thor tarafından öldürülecek fakat aynı zamanda onu ısıracak olan yılandır. “Jormungand”, kelimesi Türkçe’de yılan için de kullanılan “Sürüngen” sözcüğüne etimolojik olarak oldukça benzemektedir. Altay mitolojisinde “Yelbegen” adlı bir yılan da bulunmaktadır. Yine “Yelbegen”, “J(Y)ormungand”a fazlasıyla benzemektedir. Ayrıca, Türkçe “Yorungan (Yorgan)” kelimesi de “Örten” anlamına gelir. İskandinav mitolojisinde Jormunganddünyayı saran, onu örten yılandır.

İskandinav mitolojisinde Slepnir, Odin‘in sekiz ayaklı atıdır ve Odin bu atı ile yeraltı dünyasına Türk şamanları gibi yolculuk yapar. İlginçtir, Türk kamları da göksel veya ruhsal yolculuklarında Tulpar adında bir attan yardım alırlar. Kamlar ata biner ve göğün katlarını bu şekilde geçebilirler. Sleipnir‘in diğer adı Slipper‘dir. Sleipnir ve Slipper de etimolojik olarak Tulpar‘a oldukça benzemektedir.

İskandinav mitolojisinde Surtr ilk canlı varlıktır ve bir alev devidir. Altay destanlarında ise ilk yaşayan varlıklar birer dev olanSartakbaylardır. Bu devlere Sartlar da denilir[21]. Görüldüğü üzere Surtr ve Sartlar birbirine epey benzemektedir. Türk efsanelerine göre Ülgen‘in yarattığı Sartlar, dev cüsseli, ölümsüz insanlarmış.

İskandinav mitolojisinin yaratılış bölümünde ilksel ve sonsuz boşluğa Ginnungagap adı verilir. Sondaki “gap” eki İsveççe’de ve İngilizce’de “boşluk” anlamına gelir. Ginnungagap; büyük, sonsuz boşluk. Tatarca’da ve bazı Türk lehçelerinde de “gap, qap, kap” yine “boşluk, açıklık” anlamlarına gelir. Öyle ki, “kapı, kapka”, “boşluğu örten” anlamındadır. Türkçe’de “sonsuz” kelimesinin karşılığı “bengü” veya “bengi”dir. O halde “sonsuz boşluk”, Türkçe “Bengi-gap” diye birleştirilebilir. Hatta Türk mitolojisinde “sonsuz su”, “ölümsüzlük suyu”nun karşılığı “bengi-sub”dur. GİNN(UN)GA-GAP: BENGİ-GAP eşleştirmesi yapılabilir.

İskandinav mitolojisinde “Angrboda”, “kötülük, felaket, bela getiren kişi” anlamındadır. “Angr”, “bela” vb. anlamlarda kullanılmıştır. Eski Türkçe “bela” ne demek diye baktığımızda karşılığını “mungur” olarak buluruz. “budun” ise “boy, kavim” gibi anlamlara gelir. Bu durumda “mungurbudun”, “bela getiren kavim” anlamına gelir ki, hem etimolojik hem de anlam olarak “angrboda”ya benzer. İlginçtir Başkurt Türkleri’nin “Kongur Buga” adlı bir destanı vardır.

İskandinav mitolojisinde Baldr ya da Balder, ışık ve saflık tanrısı olarak bilinir. Türk mitolojisinde de Kayış Baldır adlı bir varlık bulunur. Fakat bizim Baldır, İskandinavların Balder‘i kadar iyi ve saf değil. Tam tersi, Baldır insanları aldatan bir varlıktır.

İskandinav mitolojisinde ”Ragnarok” kıyametin adıdır, kıyameti temsil eder. Kıyamet zamanı Güneş ve Ay, Skoll ve Hatitarafından yutulacak, Jormungand ve Fenris özgür kalacak, Thor, Jormungand‘ı öldürecek fakat onun tarafından sokulacak,Fenrir, Odin‘i öldürecek, Loki ve Heimdall birbirininin hayatına son verecek, dünya ateşler içinde kalacaktır. Tanrıların birçoğu ölürken bir kısmı yeniden doğacaktır. Görüldüğü üzere İskandinav mitolojisinin kıyameti Ragnarok, kesin bir kıyamet değil bir dönemin sonu, bir diğerinin başlangıcı olacak şekilde gerçekleşiyor. ”Ragnarok”a ”Ragnarök” de deniyor. Bu kelimeyi ”Ragnar-Ök” diye böldüğümüzde ilginç bir anlam çıkarıyoruz. Çünkü ”Ök”, Türklerde ”Gök” anlamına geliyor ve eski Türkler gök için aynen ”Ök” sözcüğünü kullanıyorlar. Türk mitolojisinde kıyamet gününe ”Kalganan Gün”, ”Kalgançı Çak” deniyor. Bunlar ”Kalan son zaman” ya da ”Kalkılan, dirilinen gün” gibi anlamlara geliyor. ”Kalgan” sözcüğü ”Ragnar” sözcüğüne benziyor. Yalnızca söyleniş değil anlam bakımından da. Bu durumda RAGNA/R-ÖK, KALGAN-ÖK benzerliğini öne sürebiliriz. Yani GÖĞÜN KALKMASI veya GÖĞÜN KALAN ZAMANI. Altay Türklerinde Kalgançı Çakkalan son zaman‘ tabiriyle, dünyanın çökmesi tasavvurları anlatılmış olsa gerek. Her afetten ve harpten kurtulmalar sonunda, hayatın devamı görüldüğünden, bu afetlerin, harplerin ve kıyametin sonunda da yeniden yaşama, islam dininde ‘al-kiyame’ ayağa kalkma, ölümde sonra dirilme, hayata geri dönme dahi tesbit edilmiştir; yeni devrin ve yeni hayatın kurucuları peygamberler, azizler, kahramanlar olarak ortaya çıkmışlardır[22]. Rudolf Simek‘e göre ”ragnarök”, ”tanrıların son zamanı, tanrıların son yazgısı” gibi bir anlama gelir ki bu da Türk mitolojisinin ‘son zaman’ kavramına birebir uyar[23].

İskandinav mitolojisinin ögelerinin olası Türkçe kökenleri aşağıdaki tabloda verilmiştir.

5.Sonuç:

Görüldüğü üzere İskandinavya mitolojisinin kökeninde Türk mitolojisinin ögelerini bulabilmekteyiz. Gerek Odin‘in Türk kökeni hakkında vurgulananlar, gerek İskandinav mitolojisinin yaşam ağacı Yggdrasil‘in kökenindeki Yaşam Ağacı hakkında aktarılanlar, gerekse Jormungand, Surtr, Ginnungagap, Angerboda, Ragnarok, Baldr, Sleipnir gibi mitolojik ögelerin Türkçe kökeni hakkındaki olasılıklar bize dönem dönem Türk kültürünün İskandinavya kültürünü etkilemiş olduğunu kanıtlar. İleride yapılacak değerli araştırmalarla bu iki kültür ve dolayısıyla mitoloji arasındaki eşlik ve benzerlikler tezimizi de destekler biçimde ortaya çıkarılabilecektir.

Özgür Barış ETLİ / ozguretli – 2015

Dipnotlar:

[1] Kathleen N. Daly, Norse Mythology A to Z, 2010.
[2] John Lindau, Norse Mythology: A Guide To The Gods, Heroes, Rituals and Beliefs, 2001.
[3] Özgür B. Etli, Oden Ata: Vikingler ve Türkler, 2015.
[4] Etli, a.g.e.
[5] Snorre Sturlesson, Ynglinge Saga.
[6] Abdullah Gürgün, İsveçlilerin Türk Kökenleri Üzerine, 2011.
[7] Gürgün, a.g.e.
[8] Carl J. Becker, A Modern Theory Of Language Evolution, 2004.
[9] Norse Mythology: A Guide To Gods, Heroes, Rituals and Beliefs.
[10] Turgay Kürüm, Avrasya’da Runik Yazı, Nevzuhur, Sayı:30, 2012.
[11] Osman Karatay & Emre Aygün, Alpler ve Elfler: Türk ve İskandinav Dünyalarında Kahramanlık Olgusu.
[12] Osman Karatay, Kral Odin’in Turkland’dan İskandinavya’ya Göçü.
[13] Baldrs Draumar, The Poetic Edda.
[14] Mircae Eliade, Shamanism: Archaic Techniques of Ecstasy, 2004.
[15] Daly, a.g.e.
[16] Gürgün, a.g.e.
[17] Nerin Yayın, Efsanevi Hayat Ağacı Munar, Türk Dili ve Edebiyatı Araştırma Dergisi, Sayı:15, 2008.
[18] Muazzez İlmiye Çığ, Sümerliler Türklerin Bir Koludur, Kaynak Yayınları, 3.bs., 2014.
[19] G. Ahmetcan Asena, Altay Bilik, Pan Yayıncılık, 2011.
[20] Yeşim Paktin, Şaman Yorumlamaları ve Büyüsellik, Ankara, 2013.
[21] Asena, a.g.e.
[22] Saadet Çağatay, Altay Türklerinde Kıyamet Anlayışı (dergiler.Ankara.edu.tr).
[23] Rudolf Simek, Dictionary Of Northern Mythology, 2007.

TARİH /// MESUT BİÇER : Yunan askerinin kaleminden Yenişehir’in işgal günleri


MESUT BİÇER : Yunan askerinin kaleminden Yenişehir’in işgal günleri

20 Şubat 2019

Türk milletinin küllerinden yeniden doğduğu, orduları dağılmış, cephanelerine el konmuş, savaş gemileri tersanelere çekilmiş, tren yolları ele geçirilmiş durumdayken yeniden ayaklandığı savaşın ismi Kurtuluş Savaşı, İstiklâl Harbi ya da başka bir deyişle Milli Mücadele Savaşı’dır. Peş peşe süren savaşların ardından yorgun, bitkin ve en önemlisi belki de gelecekten hiçbir ümidi kalmamış Anadolu insanının silkelenip yeniden ayağa kalktığı yok oldu, bitti derken cihana yeniden kafa tuttuğu ve sonu zaferle biten bir savaştır bu savaş.

Yunanlıların 15 Mayıs 1919’da İzmir’e çıkmaları ve 9 Eylül 1922’de geldikleri yerden İzmir’den denize dökülmeleri sürecinde yaşananlar bulunduğumuz coğrafyada oldukça derin izler bırakmıştır. Yunanlıların “Küçük Asya Savaşı” ya da “ Küçük Asya Felaketi” olarak adlandırdıkları sonu onlar açısından derin hüsranla biten bu savaşta yaşananlar ise insanlık tarihine kara leke olarak işlenmiştir.

Kurtuluş Savaşı sürecinde 27 Ekim 1920 tarihinden 6 Eylül 1922 tarihine dek beş kez Yunan ordularının işgaline uğrayan Yenişehir için işgal, işgalde yaşananlar ve buna benzer konular defa kez yazıldı çizildi. Elbette ki; tarihin kıvrımlarında karanlık olarak kalan kısımlar her zaman var olacaktır. Lâkin tarihte karanlık kısımları aydınlatmak, aydınlatmaya çalışmak bizleri istikbale daha emin olarak hazırlayacaktır inancı içerisindeyiz. Bu bağlamda da çalışmalarımıza ara vermeden devam ediyoruz.

Yenişehir’de Yunanlılar tarafından halılarına kadar soyulduktan sonra ateşe verilip talan edilen bir köy camisinin fotoğrafı[23]Son birkaç yıldır bizim Kurtuluş savaşı olarak adlandırdığımız Yunanlıların Küçük Asya Savaşı dediği savaşla ile ilgili olarak Yunan kesiminde de anı türü yaşanmış, tanık olunmuş ve tanıklıkların kaleme aldığı kitaplar yayınlanmaktadır. Örneğin Yunanlı tarihçi-yazar Tassos Kostopulos’un kaleme aldığı “1912- 1922 Savaş ve Etnik Temizlik” isimli kitabında yazar açık ve net olarak Yunan ordusunun Türk halkına yaptığı mezalimleri anlatmaktadır. Buna benzer bir diğer kitap ise Pliziyotis’e aittir. Esasen Anadolu’da Türk halkı ile iç içe komşu olarak yaşayan Haralambos Pliziyotis bir Rum ailesinin mensubudur. 1913’de arkadaşı Sotos ile birlikte gizlice evinden kaçarak Balkan Savaşlarına katılmış. Anadolu harekâtı döneminde de 1920 yılından itibaren dört kardeşi ile birlikte Yunan Ordusunda gönüllü olarak bulunmuştur.[1] Eli kalem tutan bir kişi olsa gerek ki; savaş boyunca da bir günlük tutmuştur. Ve bu günlüğünü daha sonra bir kitap haline getirerek “Anamnisis Tu Metopu, 1920-1921 Mikrasia-Thraki” yani türkçe tercümesi ile “Cephe Hatıraları, 1920-1921 Anadolu-Trakya” ismi ile kitaplaştırmıştır.

Nisan 1920’de başlayıp Ekim 1921’e kadar geçen süreyi konu alan Pliziyotis söz konusu bu günlüğünde yaşadıklarını kendi gözüyle anlatmış, gördüklerini aktarmıştır. Savaş boyunca yaptığı yürüyüşlerde çantasındaki fazlalıklardan kurtulması gerektiği durumda ailesinden aldığı mektupları yakmak zorunda kalsa da günlüğüne her zaman sadık kalmayı tercih etmiştir.[2]

Yenişehir’in Yunan ordusu tarafından ilk kez işgal edildiği tarih olan 27 Ekim 1920, ikinci işgal 6 Ocak 1921 tarihi ve üçüncü işgal tarihi olan 23 Mart 1921 tarihlerinde ki yaşananlara farklı bir bakış açısı olarak bakan günlük muhteviyatında Yenişehir ve çevresinde yaşananları Yunan Ordusunda savaşan bir askerin gözü ile görebilmekteyiz. Pliziyotis 31 Eylül 1920 tarihinde günlüğüne “Bir saat sonra ayrılarak İznik’e gittik. Gece iki köyün dışında durduk. Yanıyorlardı….”[3] şeklinde bir not yazdıktan sonra 3 Ekim 1920’de de “Öğlen birden itibaren tüm bölük, üç Türk köyünün silahlarını almaya gitti. Silahlı gördüğümüzü vurmamız emri vardı. Üçüne de gittik ve ikincisinde tabancalı birini bulduk. Teğmen O’nu aynı silahla öldürdü. Ancak öncesinde O’na, silahı olup olmadığını sormuş ve O da olmadığını söylemişti. Her üç köyden on sekiz kadar köylüyü aldık. Onları İznik’e getirdik ve diğerlerine yarın silahlarını getirdiklerinde, alıkoyduklarımızı serbest bırakacağımızı söyledik. İznik’e döndüğümüzde, sonraki gün Gemlik’e gideceğimizi öğrendik.[4] notunu yazıyor. Hemen akabinde yazdığı not ise 6 Ekim 1920 gününe ait; “…Şehrin içindeki askerlerin çok işi vardı. İznik’i on dört yerinden ateşe veriyorlardı. Hemen biz de yardıma koştuk. Epeyce kibritimiz vardı. Ancak bunu yapana kadar ter üzerimizden dere gibi aktı. Daha sonra tepelik bir yere oturarak Roma’yı yakan Neron gibi gururlandık… Geriye kalan vatandaşları aldık ve onları kale dışına bıraktık.. . .”

Günlükte 6 Ekim’den sonraki not 28 Ekim 1920 tarihine ait. Bu tarih Yenişehir’in Yunan ordusu tarafından ilk işgal edildiği 27 Ekim 1920 tarihinin bir gün sonrasına denk geliyor. Bu tarihlerde Batı Cephesinin Gediz vadisi genel doğrultusunda Yunan ordusuna karşı uygulayacağı saldırı planı nedeniyle Ertuğrul grubu askerleri güneye kaydırılmıştı. Bu nedenle de cephenin kuzey kesiminde yani İnegöl-Yenişehir- İznik bölümünde önemli bir zayıflık söz konusu idi.[5] Bu zayıflıktan faydalanan Yunan ordusu ise pek fazla direnişe rastlamadan Yenişehir’i işgal ettikten sonra ki hedefi olan Bilecik istikametine doğru hareket ettiler. Pliziyotis Yenişehir’e ilk giren Yunan birliğinde olmasa gerek ki Yenişehir’in işgali ile ilgili not düşmemiş ve hatta günlüğünde ki 28 Ekim 1920 tarihli nottan anlaşılacağı üzere Köprühisar Köyü’ne de işgal güçlerinin hemen ardından giriş yapmış.

Yenişehir ve çevresinde Yunan Ordusu ile kahramanca savaşıp Yenişehir’in çevresinde başarılı çarpışmalara giren Gökbayrak Taburu ve Tabur Kumandanı Cemal Bey

Anadolu’nun iç kısımlarına doğru ilerlemeye çalışan Yunan ordusu Türk halkına tarihin en kara ve en utanç verici manzarasını yaşatıyor, haysiyetsiz davranışlarını sergiliyorlardı. Sekiz yaşında kız çocuğundan, seksen yaşında ki ihtiyara kadar tecavüzler sergileniyor, hiçbir sebep yokken köyler kasabalar ateşe veriliyor, din kutsallığı tahrip edilip evler, ocaklar, dükkânlar iğneden ipliğe dek yağmalanıp talan ediliyordu. İşgalle döneminde Yenişehir ve çevresinde 1187 ev yakılıp yıkılmıştı.[6] Pliziyotis’in 28 Ekim 1920 tarihinde günlüğüne yazdığı notta Köprühisar Köyü’nde yaşanan mezalimi aslında tüm çıplaklığı ile gözler önüne seriliyor.

“28 Ekim 1920: Öğlen Köprühisar’ı fırın gibi tüterken gördüm. Görüldüğü kadarıyla önce iyice yağmalanmış ve sonra yakılmıştı. Akşama kadar iyi geçirdik. Ancak soğuk şiddetleniyordu. Saat 19:30’da nöbeti devraldım. Karanlık değildi. Çünkü Köprühisar elektrik gibi aydınlatıyordu…

29 Ekim 1920 günü Pliziyotis’in de içerisinde bulunduğu Yunan askeri birliği Gemlik’de bulunan merkezlerine çekilme emri almışlardı. Kış şartlarının fazla olduğu kar yağışının başladığını günlükte yazdıklarıyla öğrendiğimiz o gün yağmalarına, zalimliklerine devam ederek yol alıyorlardı. İşte Pliziyotis’in 29 Ekim 1920 gününe ait yazdıkları;

29 Ekim 1920: Çay’mızın içine kanyak kattılar. Saat onda bölükten, hayvanlara ve kağnılara el koymak için köye gidenler oldu. Diğer bölükler de aynı görev için başka köylere gittiler. Tüm tabur yüz elli kadar öküz arabası, epey öküz, koyun ve keçi topladı. Saat 15:00’da ayrıldığımızda ince ince kar yağıyordu. Yenişehir’e hareket ettik. Korkunç bir soğuk… beraberimiz de altmış da esir vardı. Yan tarafımızda iki köy yanıyordu. Az ileride birinci bölük, bir tanesini daha yakmaya gidiyor. Gemlik’e dönene kadar, epey köy yakacağımız söyleniyor. Askerler gizlice işlerini yapıyorlardı. Dükkânlarda bulduklarını zorla alıyor ve helvalar, cevizler, ipler, peynirler, iğneler, sabunlar, mumlar ve bulabildikleri diğer şeylerle tekrar hana dönüyorlardı.”[7]

Pliziyotis’in bahsettiği esirler 28 Ekim günü Yenişehir’de Yunan ordusu tarafından tutuklanarak Bursa’ya gönderilen Yenişehirli Kuva-yı Milliye yandaşlarıydı.[8] O tarihte yanan köyler içinde Yılmaz Akkılıç “Kurtuluş Savaşında Bursa” adlı kitabında Kızılhisar, Ebeköy, Terziler, Köprühisar,Rustum, Beypınar, Kirazlıyayla, Yıldırım, Örencik, Kavaklı ve Menteşe köylerini belirtmektedir.[9]

Pliziyotis’in Yunanistan’da yayınlanan kitabının kapak fotoğrafı

Yunan ordusunun Anadolu’yu işgalinde kasaba ve özellikle köylere en büyük zararı halkın yüzyıllardır komşu olarak yaşadığı ekmeğini aşını paylaştığı Rum ve Ermeni köylerinde yaşayan ahali vermiştir. Bu köylerde yaşayan halkın kurduğu haydut çeteler Müslüman köyleri yakıp yağmalamış adeta talan etmiştir. İşte bu durumdan şikâyetçi olan bir grup köylüde durumlarını arz etmek, şikâyetçi olmak maksadıyla 31 Ekim 1920 günü Yunan yüzbaşının yanına varmışlar. Pliziyotis bu durumu günlüğünde şöyle anlatıyor;

“31 Ekim 1920: …Saat onda yakınımızdaki köyün mensupları geldi. Diğer köylerdeki Ermenilerin ve Rumların onları rahatsız ettiklerini söylediler. Onları dinleyen yüzbaşı, hiçbir şey olmayacağını, köylerine geri dönmelerini söyledi. Giderlerken içlerinden biri, “gavurlar” dedi. Bunu birisi duydu ve yüzbaşıya söyledi. Hemen kurşunlanma cezası verildi… Etrafımızda üç köy yanıyor. Biz de etrafına oturup gururlanıyoruz…”

1 Kasım 1920 tarihinde Yunan ordusu sınırlı askeri eylemlerini tamamladığına karar vererek Yenişehir’den çekilmeye başladı. Çekilme 2 Kasım günü ancak tamamlandı. Yenişehir’i talan ederek gerçekleşen çekilme Pliziyotis’in günlüğüne şu şekilde yansımıştı;

1 Kasım 1920: Önce beş yüz ton kadar çeşitli şeylerle yüklenmiş olan kağnılar hareket etti. Çoğu buradan ve Köprühisar’dan alışveriş yapmış olan beylerin ve subayların yükleri. Bunu hayvan sürüleri takip ediyordu. Koyun, inek, keçi v.s. Saat altıda hareket halindeydik. Kar devam ediyor. Vadi bembeyaz. Biz de kar yüklüyüz. İki kilometre kadar yürünmüştür. Döndüğümde Yenişehir’in tüttüğünü gördüm! Saat sekizde bir köye vardık. Ancak bir süre sonra, o da Tanrı Moloh’a[10]kurban edildi. Yine de hala bir sürü köy var…”

Yenişehir’in Türk birliklerinin denetimine geçmesinin ardından ilçede gerek işgal esnasında gerekse de işgal öncesinde Yunanlılarla işbirliği yapıp, Yunan Ordusunu ilçeye davet ettikleri öne sürülen bazı varsıl kişiler tutuklandılar. Tutuklanan bu kişiler yargılanmak üzere Eskişehir’de kurulmuş olan 20 Ekim’den itibaren çalışmalarına başlamış bulunan “Eskişehir İstiklâl Mahkemesi”ne gönderildiler.[11]

İstiklâl Harbi esnasında Yunan zulmünü anlatmak amacıyla Yenişehir bölgesinde çekilmiş bir fotoğraf

1 Kasım’da yaşanan vahşet 5 Kasım tarihinde ilçeye gelen Mutasarrıf Ekrem Bey tarafından raporlandı.[12] Batı Cephesi Komutanlığı makamına yazılan bu raporda özetle;

“Yenişehir’de sivil ve askeri dairelerle bunlarla bitişik veya dolay çarşı ve dükkânlar Yunanlılar tarafından soyulduktan sonra tümüyle yakıldığı ve Yenişehir ve etrafından topladıkları üç yüz öküz arabasıyla el konulmuş malları götürdükleri ve bu arada beşyüze yakın eşraf ve ahalinin gençlerinin de beraberinde götürüldüğü….Yunanlılar tarafından tüm İslâm mâbetlerinin halı ve kilimleri alındıktan sonra pislendiği ve Köprühisar’la Yenişehir arasındaki ovadaki on dokuz köyün eşya ve hayvanatı ve hatta tavukları gasp edildikten sonra tamamının yakıldığı ve topluca on yedi köy soyulduktan sonra evlerin sanki bir özel lütuf olarak sahiplerine bağışlandığı… Bir çok dul kadınların ve bakire kızların ırz ve namuslarına tecavüz edildiği ve Yenişehir’i yakmak için her tarafa gaz serperek ateşlendiği sırada bomba seslerinin işitildiği ve bu olayın Yunan askerleriyle o sırada kuşatılmış bulunduğu… Yenişehir çevresinin hâlen bir ören yerine dönmüş bulunduğu ve telgraf tellerinin kırılmış ve direklerinin de testerelerle kesilmiş olduğu…” belirtilmektedir.

9 Kasım 1920 tarihinde de Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisinde Karesi mebusu Vehbi Bey söz alarak Yenişehir’de yaşananları meclis kürsüsünden vekillere anlatmıştır. Epeyce uzun olan konuşmasına şu şekilde başlamıştır; “Bilhassa son aldığımız malûmatta, Yenişehir’de yapılmadık fecayİ kalmamıştır, ne ismet kalmıştır, ne de servet kalmıştır ve ne de memlekettin emlâk ve hayvanatı kalmıştır. Hükümet konağı hiç kimseye düşman değildir, haydi düşmandır diyelim, fakat belediye dairesi de düşman değildir ya?.. Cami düşman değildir ya?.. Çarşı düşman değildir ya? Bu fecayi hep İrtikâp edilmiştir. On beş yirmi köy yakılmıştır.[13]

Pliziyotis’in günlüğüne geri dönelim. Günlüğün Yenişehir ile ilgili kısımları 5 Ocak’ta yani Yenişehir’in ikinci kez işgal edildiği 6 Ocak 1921 tarihinden bir gün öncesine denk geliyor. Pliziyotis’in o gün moral olarak çökük, bitkin, savaştan usanmış olduğunu anlıyoruz. Sanırız ki Yunan ordusunda savaşan askerlerin birçoğu artık savaşmaktan bıkmış durumda.

“5 Ocak 1921: …, Köyün dışına kamp kurduk ve yeni tabur komutanı Fotopulos, vatanseverlikle ilgili bize saçmaladı. Bize yarın, ya da öbür gün taarruz yapılacağını, emir aldığımız takdirde Eskişehir’e yürüyeceğimizi söyledi! Orada dinlenecekmişiz!!! Bu son yolculuğumuzmuş!!! Oradan demiryoluyla evlerimize gidecekmişiz! … ve daha bir sürü saçmalık…”

6 Ocak 1921 günü Yenişehir ikinci kez Yunan işgaline uğrar. O sabah; Yunan ordusuna ait Tümgeneral Petmezas[14] komutasında iki piyade tümeni, bir süvari tugayı ve kolorduya bağlı birlikler 472 subay, 15.816 er, 12.500 adet tüfek, 270 adet makineli tüfek, 120 adet ağır makineli tüfek ve 72 adet toptan oluşan[15] büyük bir ordu geniş bir kola yayılarak taarruza geçti. Bursa’nın işgalinden sonra Anadolu’nun iç kısımlarına yapılan ilk büyük çaplı taarruzdu. Amaçları Eskişehir’e varmak ve savaşı sonlandırmaktı. Türk ordusu bu saldırıya hazırlıksız yakalanmıştı. Batı cephesinde birliklerin önemli bir kısmı da Çerkez Ethem’in çıkardığı ayaklanmayı bastırmakla uğraşmaktaydı. Batı Cephesi Kumandanı İsmet Paşa 24 ncü Tümen’in Bozüyük’te bulunan kıtalarını ileri alması, Gökbayrak Taburu’nun, Yunanlıların Köprühisar istikametinde ilerlemesi halinde Pamukçaderbent istikametinde gerisine taarruz etmesi ve 3 ncü Süvari Tümeni’nin de İnönü’de toplanması istediğine dair bir telgrafı cephe komutanlarına gönderdi.[16]

Esasen de Yenişehir’de Türk Ordusu ileri karakol postası halinde ufak bir birlik bulunurken Köprühisar’da donanımlı mevziler bulunmaktaydı[17]. Nitekim de 6 Ocak günü Yenişehir Yunan birlikleri tarafından ikinci kez işgal edilmesinin ardından Köprühisar’a doğru yol alırlarken burada ki birliklerin savunması ile karşılaştılar.

Pliziyotis’in günlüğünde o güne dair yazdıkları da aynen kaynaklarda yazıldığı şekilde örtüşmektedir.

“6 Ocak 1921: …Öğlen Yenişehir’e ulaşıyoruz. …İki saat sonra Köprühisar’ın dışındaydık. Dörtlü sıra halinde güzel, güzel yürüyorduk ve ansızın “bum” …yine “bum” …başka ve daha başka… Bir dakika sonra “gauv!” Birincisi neredeyse yanımızda patladı. …Bunu başkaları izledi. Önümüzde, arkamızda, yanımızda… Planlarını yapmışlar. Bize servis yapmak için, onların istediği yere ulaşana kadar kaygısızca ilerlememize izin verdiler… Neyse ki epeyce tepe vardı ve korunabildik…”

Ertuğrul Grup Komutanı Kazım Özalp

Bu günü doğrulayan başka bir anı da Ertuğrul Grup Komutanlığı görevinde bulunan Kazım Özalp. Kazım Özalp’de o güne dair anlarını anlatırken; “Köprühisar’ın doğu sırtlarına giden kuvvetlerimiz gizlendiler. Bursa-Bilecik yolunun üzerinde ve etrafında bize bağlı hiçbir fert görülmüyordu. Pusu kuran kuvvetlerimiz bütün bir gün beklediler. Akşamüzeri, tam tahmin ettiğimiz gibi bir otomobil ile 12 kamyondan kurulu bir düşman nakliye kolunun, Bilecik’e geçmek üzere caddeyi takiben Yenişehir yönünden gelmekte olduğu görüldü. Her şeyden habersiz olan bu nakliye kolu, Akderbent Batısındaki pusu mevzilerimizin önüne vardığı zaman büyük bir ateş yağmuruna tutuldu. Askerleri ve şoförleri şaşırdılar. Bir kısmı geriye, bir kısmı ileriye kaçmaya başladılar.[18]demektedir.

Ertesi günü Yunan Ordusuna ait İzmir Tümeni Yenişehir kesiminde iki kol halinde saldırılarını sürdürmekteydi.[19] O gün Pliziyotis’in bulunduğu birlik Türk ordularından darbe almış olsa gerek ki; Pliziyotis günlüğüne oldukça manidar kelimeler yazıyor. Mustafa Kemal’e ve onun nezdinde Türk ordusun atıfta bulunarak, aslında bir nevi de yenilgiyi kabullenerek sadece birkaç cümle ile geçiştiriyor günlüğünü;

7 Ocak 1921: Noel! Gerçekten güzel, Kemal’e bir şeyler söylemeye geldik ama, O bizden önce söyledi…

7 Ocak günü cephede yaşananlar hakkında Anadolu Resmi tebliğinde şu ifadeler bulunmaktaydı; “Yenişehir mıntıkasında düşmanın 1 Fırkaya yakın kuvvetlerle 7 Ocak 1921 sabahı yapmış olduğu taarruz bir buçuk saat içerisinde ordumuzun yapmış olduğu azimli savunması karşısında geri çekilmek zorunda kalmıştır. Bu başarılı müdafaa üzerine karşı taarruza başlayan kıtaatımız düşmana mühim zayiatlar verdirerek, eski mevzilerine geri dönmeye mecbur etmişlerdir.”[20]

Yenişehir’in Yunan Ordusu tarafından ikinci işgalinin ardından dokuz günlük zülüm yaşanmış ve 14 Ocak tarihinde Türk Ordusu’na ait birlikler tekrardan Yenişehir’i ele geçirmişlerdi. Pliziyotis’in de 7 Ocak tarihinden sonra günlüğüne aldığı not tam da ikinci işgalden kurtuluşun bir gün öncesine ait. O gün İzmir Tümenine bağlı olan bir birlik Yenişehir bölgesinde savunma düzeni alır. Savunma düzeni özellikle Köprühisar mıntıkasında yoğunluk kazanır.

13 Ocak 1920:…Köprühisar ve köprüyü geçiyoruz. Yiyecek almak için aşağıda duruyoruz. Üç çeyrek kadar oturduk. Tüm asker geçtikten sonra, …istihkamcılar köprüyü uçurdular. Bizi takip edenlerden epeycesi köprünün diğer tarafında kaldı. Evlatlarından bir kısmı bizim tarajımızda kalırken, anneler öbür tarafta kaldılar. Bir tarafta kadın, diğer tarafta kocası. Daha bir sürü şey. Bunlar, özgürlüğün nimetleri!! Ve de medeniyetin! Her neyse. Bu ileri hareket epey bir köyü, binlerce sakin insanı tahrip etmek ve bizim de bu gariplikleri çekmemiz için yapıldı!

14 Ocak tarihinde Gökbayrak Taburuna ait birlikliğe, Köprühisar’da ki düşman birliklerinin toparlanmasına fırsat vermeden saldırı emri verildi. Gökbayrak taburunun yaptığı baskın başarı ile sonuçlandı. Öncesinde daha gerilerde bulunan mevzilerinde toparlanma buyruğu alan Yunan birliği de çekilmeye başladı. Böylece; Yenişehir’i boşaltan Yunan birliklerinin ardından Gökbayrak Taburu Yenişehir’e girdi.[21]

1921 yılı Ocak ayı ortalarındaki Yunan Ordusunun geri mevzilere çekilmesi onlara toparlanma süreci vermiş oldu. 21 Mart 1921’de başlayan 12 Mart 1921’de tamamlanan Londra Konferansı görüşmelerinde istediklerini alamayan itilaf devletleri Yuna hükümetine baskı yapmaya başlamıştı. İngiltere Başbakanı Lloyd George Yunan temsilcilere hitaben “Hiçbir şeyi şansa bırakmayın, başarısızlığınız Türkleri ele avuca sığmaz duruma getirir” diyerek Anadolu’da bir kez daha Yunan saldırısının fitilini ateşlemiş oldu. 19 Mart 1921 günü Küçük Asya Ordusu başkomutanı General Papoulas 23 Marttan itibaren saldırıların başlayacağını hükümetine bildirdi. Aynı gün Yunan Kralı Konstantinos’da bir bildiri yayınlayarak; Anadolu’da ki Hıristiyan halkın orduya katılmalarını talep etti.

23 Mart günü saldırıya geçen Yunan birlikleri aynı gün Yenişehir’i üçüncü kez işgal etmiş oldu. O gün Pliziyotis’in günlüğünde yazdıklarına göre kendisinin 10. Tümen’de savaşmakta olduğunu anlayabiliyoruz. General Leonardopulas komutasındaki bu tümen Müslümsölöz ve Burcun köylerinde bulunan hazırlık mevzilerinden harekete geçtiler. Bünyesinde Kral Konstantinos buyruğuna uyan 200 kişilik Rum ve Ermeni çeteleri de barındıran tümen geçtikleri köyleri yakarak talan ederek saat 14 gibi Yenişehir’e vardılar.[22] Pliziyotis bu günü günlüğünde şu şekilde ifade etmektedir.

23 Mart 1921: …Köylerden geçiyoruz. Bayırköy, sonra Kapıcılar ki yanıyor, sonra Yuğurdere, bu da yanıyor. Aşağıda bir başka köy, o da yanıyor! …Önümüzde tüfek sesleri, zaman zaman da top sesleri duyuluyor. Akşamüstü Yenişehir’i geçmiştik.

Yenişehir’in ikinci kez işgalinden sonra bölgedeki askeri birlikler

Yunan ordusunun tüm hatlarıyla saldırısı karşısında çok fazla zayiat verileceği endişesi ile geri mevzilere çekilip toparlanma emri alan Türk kuvvetleri karşısında ilerlemesine devam eden Yunan Ordusu saldırıları 24 Mart günü daha da yoğunluk kazanmaya başlamıştı.. İnönü mevzilerine doğru çekilişlerini düzenli bir şekilde yapan Türk Ordusu karşısında Yunan Ordusu ilerlenmesine devam ederek Bilecik’i işgal etmek planlarıyla Köprühisar Köyüne giriş yaptılar. Köprühisar’da bulunan Türk birliklerinin direnişi ile karşılaşan Yunan Ordusu burada epeyce bir zayiata maruz kaldı. Pliziyotis o gün yaşananlar hakkında günlüğüne şunları yazıyor;

24 Mart 1921: …Köprühisara yeni varmıştık ki, Türk topları başladı. …Bizim, topçularımız karşılık verdi. Yanlardaki boş köyler yanıyor! …Karşımızda bir köy yanıyor. Yanımızdan bir süre önce 27. Alay geçti. Tüm yük araçları tavuk, yumurta, peynir ve bir köy yanmadan önce ne ihtiva ediyorsa, onunla yüklüydüler!

Yenişehir’in üçüncü kez düşman işgaline ait tarih olan 23 Mart 1921 tarihinin ardından 4 Nisan’da Türk Ordusunun Yenişehir’e girmesiyle 13 gün boyunca yaşanan bir zulüm daha sona ermişti. Fakat ne var ki Yunan Birlikleri bu kez Yenişehir’i boşaltırken çevrede de büyük zulümler yaptılar. Kasabanın çarşısını tümüyle ateşe veren Yunan birlikleri, çevre köy ve çiftliklerde de büyük mal ve can yitimlerine yol açmışlardı.

Pliziyotis’in savaş boyunca günlüğüne yazdıklarında Yenişehir’e ait olan bölümler burada noktalanıyor. Savaş sonunda Yunan Ordusu ile birlikte Yunanistan’a giden ve daha sonra yazdığı bu günlüğü kitap olarak düzenleyip yazan Pliziyotis muhtemelen başka bir birliğe geçiyor. Pliziyotis’in günlüğü bizlere Yenişehir’in Yunan Ordusu tarafından beş kez işgal edilişinde ki ilk üç işgal ile ilgili çarpıcı bilgiler vermektedir. Yenişehir bölgesinde yaşanan zulümleri Yunan Ordusunda bulunan bir askerin gözüyle bakmamızı sağlayıp o dönem yaşanan bir takım olaylara da ışık tutmakta yardımcı olmaktadır.

Yoksul ve yenik düşmüş olsak dahi Türk milletinin özgürlük ve hürriyeti için harcayacağı çaba ancak kanının son damlası zayi olduğunda son bulur. Bu millet ancak külleri kalsa dahi küllerinden yeniden doğabilecek bir millettir. Bunu en net olarak hürriyetimizin sınavını verdiğimiz Milli Mücadele İstiklâl Harbinde ortaya koyduk. Öylesine şanlı bir savaş olan istiklâl Harbimizde şehit düşmüş tüm vatan evletlarının ruhları şad olsun. Şehitlerimizle, Gazilerimizle, cephe gerisindeki vatan evlatlarımızla bu millet size minnettardır.

[1] Yunan Tarihçiliğinin Gözüyle Anadolu Harekatı, Nilüfer Erdem, İstanbul Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü Doktora Tezi, İstanbul – 2009, s.233

[2] Yunan Tarihçiliğinin Gözüyle Anadolu Harekatı, Nilüfer Erdem, İstanbul Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü Doktora Tezi, İstanbul – 2009, s.234

[3] Çılgın Yunanlılar Birinci Kitap “Yunan Düşü” Mayıs 1919-Nisan 1921, Murat KÖYLÜ, s.356

[4] Yunan Tarihçiliği Gözüyle Anadolu Harekatı 1919-1923, Nilüfer ERDEM, Derlem Yay. Ekim 2010, s.320

[5] Kurtuluş Savaşı’nda Bursa, Yılmaz AKKILIÇ, Nilüfer Akkılıç Kütüphanesi Yay., Bursa 2008, İkinci kitap, s.448.

[6] Lozan Barış Konferansı Tutanaklar – Belgeler, Seha L. Mreay

[7] Yunan Tarihçiliği Gözüyle Anadolu Harekatı 1919-1923, Nilüfer ERDEM, Derlem Yay. Ekim 2010, s.320.1

[8] Kurtuluş Savaşı’nda Bursa, Yılmaz AKKILIÇ, Nilüfer Akkılıç Kütüphanesi Yay., Bursa 2008, İkinci kitap, s.781.

[9] Kurtuluş Savaşı’nda Bursa, Yılmaz AKKILIÇ, Nilüfer Akkılıç Kütüphanesi Yay., Bursa 2008, İkinci kitap, s.450.

[10] Moloh; insanlardan kendilerini kurban etmelerini isteyen eski semit tannsıdır. Yunanca’da, “savaşın Moloh’una kurban edilmek” deyimi bulunmaktadır.

[11] Kurtuluş Savaşı’nda Bursa, Yılmaz AKKILIÇ, Nilüfer Akkılıç Kütüphanesi Yay., Bursa 2008, İkinci kitap, s.450.

[12] ATASE arşiv, Belge 2391

[13] T.B.M.M. 9 Kasım 1920 tarihli doksan altıncı içtiması, s.316

[14] Kurtuluş Savaşı’nda Bursa, Yılmaz AKKILIÇ, Nilüfer Akkılıç Kütüphanesi Yay., Bursa 2008, İkinci kitap, s.462.

[15] Anadolu İhtilâli, Sabahattin SELEK, Ankara 1999, c.2, s.194.

[16] Türk İstiklal Harbi, II nci Cilt, Batı Cephesi, 3 ncü Kısım, Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı yay., Ankara, 1999, s. 159.

[17] T.B.M.M. 8 Ocak 1921 tarihli oturum tutanakları, s.228

[18] Askeri ve Siyasi Yönleriyle Kazım Özalp, Ahmet KIZILIRMAK, Hacettepe Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkıâp Tarşihi Enstitüsü, Doktora Tesi, Ankara 2012, s.115

[19] Kurtuluş Savaşı’nda Bursa, Yılmaz AKKILIÇ, Nilüfer Akkılıç Kütüphanesi Yay., Bursa 2008, İkinci kitap, s.463.

[20] Tarih Boyunca Söğüt ve Kültürü, Sempozyum Bildirimleri, Bilinmeyen Yönleriyle Türk Milli Mücadele Tarihinde Birinci İnönü Muharebesi, Yrd. Doç. Dr. Taner BİLGİN, Aralık 2015, s.29.

[21] Kurtuluş Savaşı’nda Bursa, Yılmaz AKKILIÇ, Nilüfer Akkılıç Kütüphanesi Yay., Bursa 2008, İkinci kitap, s.465.

[22] Bursa – Yenişehir 1301 – 2001, Özdemir Şarman, Bursa 2001, s.32

[23] T.B.M.M. yayınları, İstiklâl Harbi Albümü (Osmanlıca baskı)

[24] T.B.M.M. yayınları, İstiklâl Harbi Albümü (Osmanlıca baskı)

[25] Türk İstiklal Harbi Batı Cephesi, Sakarya Meydan Muharebesi ve Sonraki Harekat, c.2, 5. kısım, 2. kitap, Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı yay. 1995

TARİH /// Yağan ÜMİT ÖZVERİ : Batı ve Güney Anadolu’nun arkaik halkları


Yağan ÜMİT ÖZVERİ : Batı ve Güney Anadolu’nun arkaik halkları

E-POSTA : yaganumit

25 Aralık 2018 Salı

Bu yazımızda Hitit İmparatorluğu döneminde Batı ve güney Anadolu’da görülen Luwi (ya da Pelasg) ve Aşuva halkları üzerinde duracak, bu halklarla İlyada metinlerindeki Troya halkı, daha sonra bölgede görülen diğer halklar ve halen Kafkasya’da Abazaların arasında yaşayan çağdaş Aşuvalar arasındaki ilişkileri incelemeye çalışacağız.

Bilim adamlarına göre Hititler döneminde yukarıda belirtilen bölgede temel olarak iki dil grubu bulunmaktadır: Hint-Avrupa dilleri ve yerli diller. Hint-Avrupa dilini konuşan halklara “Luwi/Luvi”, dillerine de “Luvice” denilmektedir. Yerli dillerden yalnızca Kizzuwatna’da (daha sonraki Kilikya) konuşulan Hurri dilinin adı bilinmektedir. Diğer yerli dilleri konuşan halklar ve dillerinin niteliği hakkında çok az şey bilinmektedir. Biz bu yazımızda Hitit metinlerinde görülen “Aşşuva” adının yerli halkların kabilesini gösterdiğini, görülen diğer yerleşim adlarının bu kabilenin kılanları olduğunu, Aşuva kabilesinin Hatti diline yakın akraba bir dil konuştuğunu savunacağız. Savunduğumuz teze göre Hurri dili de Hatti ve Aşuva dillerine akrabadır.

Hititler Döneminde Batı Anadolu’daki Arkaik Diller ve Halklar

Önce dil ya da kültürün her zaman etnik kimliği göstermediğini belirtmemiz gerekmektedir, ancak hemen ekleyelim ki farklı kültür, özellikle de farklı dil ve çoğu zaman farklı etnik kimliği gösterir. Özellikle yazılı kayıtların ya hiç olmadığı ya da çok az bulunduğu arkaik çağlar için farklı dil en önemli etnik göstergedir. Bu bağlamda en eski Batı Anadolu halklarını incelerken bölgede yaşayan halkların ve devletlerin Hitit metinlerindeki adları ve konuştukları diller önem taşımaktadır.

Hitit başkenti Hattuşaş’ta ele geçirilen yazılı belgelerden anlaşıldığına göre, Hitit İmparatorluğu’nun kurulduğu dönemde ve öncesinde Batı ve güneybatı Anadolu’da çok sayıda küçük krallık bulunmaktadır. Bu krallıklar Arzava ve Aşuva/Aşşuva adıyla koalisyonlar oluşturarak Hititlerle savaştılar.

Yerli dillerin ya da Luvi dilinin konuşulduğu bölgeler tam olarak belirlenememektedir. Luvi dilinin Arzawa ülkelerinde ve Kizzuwatna’da konuşulduğu bir varsayım olarak kabul edilmektedir. Arzava ülkelerinin yerinin tam olarak belirlenemediğini de belirtelim. Büyük tarihçi Fritz Schachermeyr Batı Anadolu’da Luvice konuşulduğunu gösteren hiçbir Hitit metninin bulunmadığını belirtir. Ona göre Luvice, Arzava ülkelerinde ve Kizzuwatna’da konuşulmuştur. (Umar, s.293) Çoğunlukla kabul edilen teze göre daha sonra Lykia olarak anılacak bölgede konuşulan ve eski Sartamhari metinlerinde “Lugga” olarak anılan halkın konuştuğu Lugga dili de Hint-Avrupa dil grubundandır.

Hint-Avrupa dili konuşan Luviler, Anadolu’ya göçmen olarak gelmişlerdir. Pala ve Hititlerle akraba bir dil konuşan Luviler, batı ve güneybatı Anadolu’ya MÖ 2500 yılları civarında gelerek yarı-göçebe bir şekilde yaşamaya başlamışlar, bir süre sonra da yerli halkla çarpışarak bölgedeki bazı toprakları ve kentleri ele geçirmişlerdi. Tıpkı Hititler gibi Luvilerin de kent kurmak yerine yerli halkın kentlerini ele geçirdikleri anlaşılmaktadır. (Ünal, Kitap 3, s.16-22-38-92; Melchert, s.38)

Hitit belgelerindeki Aşuvalarla özdeşleştirdiğimiz yerli halk, Orta Anadolu’daki Hattilerin ve Kizzuwatna bölgesindeki Hurrilerin akrabasıydı, onlarla aynı kültürü paylaşıyor ve akraba bir dil konuşuyordu. Bölgedeki krallıkların ya da kabilelerin, köylerin ve kentlerin yerli ya da Hint-Avrupalı nüfusları konusunda çok az şey bilindiğini belirtmemiz gerekir. Ama yerleşimlerin büyük çoğunluğunun büyük olasılıkla klan adlarıyla özdeş olan isimleri, tanrı ve şahıs adları, Luvilerin egemen olduğu bölgede bile nüfusun çoğunluğunu yerli halkın oluşturduğunu göstermektedir. Luvilerin egemen olduğu bölgelerde de, yerli halkla Luviler birlikte yaşıyorlardı. Ancak krallar Luvi asıllıydı. Tıpkı yakın akrabaları Hititler gibi Luviler de Anadolu’ya çok az sayıda ve yönetici bir zümre olarak gelmişlerdi. (Ünal, Kitap 1, s. 26 )

Göçmen Halk Luviler ve Dilleri

Luvilerin Anadolu’ya göçmen olarak geldikleri ve Hint-Avrupalı bir dil konuştukları baskın görüş olarak kabul ediliyorsa da dillerindeki – s(s), -nt(h), ya da –nd son ekli yer adlarının kökeni tartışma konusudur.

E.Forrer, Luvileri Anadolu’nun yerlisi olarak görür, konuştukları dilin de Hint-Avrupalı olduğunu belirtir. Onun düşüncesine göre yukarıda sözünü ettiğimiz ekler de Hint-Avrupa dilindendir. Albrecht Goetze de aynı görüşü destekler ve Luvileri batı Anadolu’nun erken tunç çağı kültürüyle ilişkilendirir.

Bu görüşlerin tersini savunan ilk uzman Fritz Schachremeyr’dir. Anadolu’da, Ege Denizi yöresinde, Balkanlarda ve bitişik bölgelerde Hint-Avrupalılardan önce yaşamış eski uluslar ve diller topluluğunun varlığını kabul eden Schachremeyr şöyle demektedir:

“Bu insanlar tarım yapıyor, köylerde ve kentlerde oturuyor (yer adları buradan doğuyor) ve daha yüksek (anaerkil düzene daha eğimli) bir kültüre sahip bulunuyorlardı (kültür sözcükleri de bundan doğuyor). Söylemiş olduğum gibi ben bu ögeyi “Ege’li” diye niteliyorum. Bir zamanlar Landsberger ve Bilgiç aynı yerli katmana, daha az başarılı bir deyimle, “Proto Luvi” demişlerdi.

Sonradan Hint-Avrupalı göçmenler, adı anılan bölgelere girip yayıldıklarında, oralardan, özellikle Egeli dil ve kültür, yeni oluşumun alt katmanı işlevini gördü ve Illyria dili, Helen dili, Lykia dili, Luwi dili, Hitit dili ve Pala dili gibi kırma diller oluştu; Ege’li dil ve kültür bunlardan kiminde baskın etkili, kiminde az etkili öge olabilmişti. Bu kırma diller, birbirinden, her birinin oluşumunda hangi diğer oluşum ögesinin ne ölçüde etkin olduğu açısından da farklılık gösteriyorlardı: Örneğin, etkili olabilmiş diğer öge, doğu Anadolu’da Proto-Hatti dili ve ondan sonra da Hurri diliydi. Keza, göçmenlerin Anadolu’ya göçüp geldikleri sırada konuştukları Hint-Avrupa dili de, bir boydan diğerine pek değişikti.”

…Luwi dilinde, Ege’li s(s)’li, nt(h)’li ya da nd’li takıların olağanüstü bol sayıda kalması, Kolayca şu yoldan açıklanabilir: Çünkü Luwi dilinin oluşumunda, Ege’li dil ögesi, Hitit dilinin ya da Helen dilinin oluşumunda gösterebildiği etkiye göre çok daha etkili olabilmiştir.

Şimdi okuyucu bize, bu Egeli dil ve uygarlık katmanının arkeoloji kanıtlarıyla da kanıtlanmakta olup olmadığını soracaktır. Yakın ve çok yakın dönemin araştırmaları sayesinde, yanıt kolayca verilebilir. Şimdi bilmekteyiz ki, İÖ 5.bin yıldan beri Kilikia, Küçük Ermenistan ve doğu Küçük Asya yörelerinden, oraların neolitik çağ ve khalkolitik çağ kültürleri batı Anadolu üzerinden Ege’ye yayılmış; oradan da yeni kültür akımları Balkan yarımadasına ve Tuna yöresine, kimiyse İtalya ve Sicilya’ya ulaşmıştır. Bu yayılışlara ben “Vorderasiatische Kulturtrift/Ön Asyalı kültürün söküp atıcı yayılması” adını vermiştim. Bu 3.binyılın sonuna kadar sürdü. Arkeolojik kanıtları yönünden bu yayılma hareketinin en iyi görülebileceği yöre, Kilikia (Mersin ve Tarsus), güneydoğu Anadolu, Konya havzasında Çukurkent, Pisidia Göller Bölgesi, Hacılar çevresi (buluntular Lykia’ya kadar yayılıyor), hatta daha ileride Yunanistan (Sesklo Kültürü), Girit, Tuna yöresi (Starceva kültürü ve köröş kültürü), Bulgaristan (Kremikovci, Baniata, 1.Karanowo), Romanya “Kriş” kültürü, Apulia ve Sicilya’dır.

Anadolu’da, Girit’te, Yunanistan’da ve Makedonya’da, neolithik çağ ya da khalkolithik çağ uygarlıklarından daha sonra, erken tunç çağı uygarlığı gelişti. Arkeologlar, örneğin Mellaart, burada görülen sürekliliği geniş ölçüde inkar edebilirler; çünkü onlar, her kültür değişiminde yeni bir halkı göç ederek getirtmeye ve yangın felaketini yabancı istilacı sürülerin sökün edişi anlamında yorumlamaya çoğu kez pek fazla eğilimlidirler. Ama ben tarihçi olarak, bir dış etkenin karışması olmaksızın kendiliğinden gerçekleşen öz gelişme etkenine ve keza ticaret yoluyla etkilenmelere daha büyük önem vermekten yanayım. Bence özellikle madenlerin işlenmesinin öğrenilmesi ve madeni kapların üretimine başlanması sayesinde neolithik çağ kültüründen khalkolithik çağ kültürüne geçilmesine yol açan, giderek önem kazanan metal eşya yapımcılığı, bu öz gelişme etkenlerinin başında gelir. Sözünü ettiğim gelişme, çömlekçilik işleri üretiminde “metal yapımı çarpması” denen olguya ve sonuç olarak da, khalkolithik çağı izleyen erken tunç çağının oluşmasına yol açtı.

İşte bu değişimler, birinci derecede, metal eşya yapımındaki gelişmelerden doğmuş olmalıdır; yoksa yabancı göçmenlerin gelmesinden değil. Bu yüzden, Anadolu kültürünün Ege’li ögesi erken tunç çağına kadar, hatta bu çağ içinde hayli uzun zaman varlığını koruyabilmiş olabilir. Hatırlayalım ki Mellaart’ın kendisi de, o kadar önemli olan Yortan ve Kusura kültürlerinde erken tunç çağı sonuna kadar yerliliğin aralıksız süregittiğini kabul eder. Hatta pek sapa yerlerde Egeli kültür ögesi tunç çağı geç dönemine ya da demir çağı erken dönemine kadar varlığını sürdürebilmiş olabilir. Egeli kültür Girit’te İÖ 15. yüzyılda bile yaşamaktaydı; oysa Yunanistan ana karasında ancak, aşağı yukarı İÖ 1900 dolaylarına kadar egemen olabilmişti.

Acaba Hind-Avrupalı ilk göçmenler ne zaman güneye ulaştılar? Yunanistan’da ilk istila akınları daha neolithik çağ sürerken, yaklaşık olarak İÖ 3000 ile 2500 arasındaki döneme tarihlendirilir; ama bu akınlar, her şeyden önce (Hind-Avrupalı olmayan bir kültüre özgü) üzeri şerit gibi uzun çizgilerle süslemeli çanak çömleklere bakılarak anlaşılıyor. Bu akınlara tek tük Hind-Avrupalı ögeler de karışmış olabilir. İÖ 2500-1900 arasındaki erken tunç çağında, Yunanistan üzerine Hind-Avrupalı basıncı besbelli ki daha güçlüydü ve İÖ 1900 dolaylarında, sonraki Helenlerin büyük ataları, kalabalık dalgalarla gelen ilk Hint-Avrupalı göçmenler olarak, Yunanistan ana karasına gelip yayılmışlardı.

Anadolu’da ilk yıkma kalıntıları tabakasına, aşağı yukarı İÖ 3000 dolaylarında, khalkolithik çağın erken döneminde saptayabiliyoruz. Ayrıca, Troia’dan özellikle erken tunç çağında Anadolu’ya akınlar oldu; örneğin 1. Troia döneminin sonunda, 11.Troia dönemi sırasında ve bu dönemin bitiminde. Son olarak erken tunç çağı bitiminde ve tunç çağı orta dönemi başlangıcında, yani İÖ 3. binyıl bitiminde ve 2. binyılın ilk yüzyılında, Troya yöresindeki tüm Anadolu parçasında (işte V. Troia’dan V1. Troia’ya geçiş bu dönemdedir) ve oradan Ermenistan sınırlarına kadar, çok geniş bir alana yayılan akınlar saptayabiliyoruz.

Sonraki Hititlerle Palaların büyük atalarının, ancak İÖ 2000 dolaylarında mı, daha önce mi Anadolu’ya geldiği, bence, henüz bilgimiz dışındadır. Ama onların daha erken tunç çağı başlangıcında ya da bu çağ süregiderken Anadolu’ya girip yayılmış olmalarını hiç de kesinlikle olanaksız saymamak isterim. Bunlar Anadolu’da nerelere kadar yayıldılar, şimdilik saptanamıyor. Keza, Anadolu’da erken tunç çağı kültürünü Luwilerin başlatmış bulunduğunu öne sürmek de yanlış olur. Erken tunç çağı Luwiler geldi diye başlamadı; tersine, o sırada Anadolu bu gelişme aşamasına henüz ulaşmış olduğu için Luwiler de erken tunç çağı uygarlığını benimsediler. Keza, bu Hind-Avrupalı yığınların gelip yayılmasından sonra Anadolu’nun her bölgesinde yalnız Pala dili ve Hititçe konuşuluyor değildi; tersine, eski Egeli kültür kimi yerlerde etkilenmeye uğramaksızın varlığını koruyor, kimi başka yerlerde (özellikle kuzeydoğuda) Proto-Hatti dili, geçici olarak üstünlük gösteriyordu. Keza, kısmen yerli, kısmen göçmenlerin dilinden türemiş başka diller de bu arada az çok etkinlik göstermiş olabilirler. Kuşkusuz, keza, sonradan başka Hind-Avrupalı göçmenlerin de, örneğin, daha İÖ 2000 dolaylarında, ama özellikle İÖ 1200 dolaylarında geldiklerini, bunların en çok batı Anadolu’da yeni egemen halk olarak yayıldığını göz önüne almak zorundayız.

Kesin bir güvenle söyleyebiliriz ki, erken tunç çağında Anadolulu göçmenler Girit’e ve Yunanistan anakarasına ulaştılar, oralardaki yerel erken tunç çağı kültürünü güçlendirdiler. Bu göçmenler arasında baskın etkili öge, daha önce neolithik çağ sırasında olduğu gibi, Egeli dil konuşan halk olacaktır. Bunlara keza Hind-Avrupa dili, hatta belki Luwi dili konuşan ögelerin de katılmış olması, bu çeşit göçmen yığınlarının (yani Hind-Avrupalıların ve özellikle Luwilerin) o sırada Anadolu’ya gelmiş olmasına ve içlerinden bazısının batı yönündeki göçe karışmış bulunmasına bağlıdır. Demek ki, ne de olsa, o sıralarda gerçekten Luwi kökenli birçok sözcüğün Girit’e ve Yunanistan’a ulaşmış bulunması olasılığı vardır. Bununla birlikte, takılı sözcükler konusunu ele aldığımızda, görüyoruz ki, böyleleri daha neolithik çağdan beri batı yörelerinde kökleşmişti; çünkü, örneğin Korinthos, Knossos, Mykenai vb. adlar, orada, tarihçesi en eski çağlara uzanan yerlerin adı olarak karşımıza çıkıyor. Demek ki, böyle takılı adların oraya gelmesini açıklamak için, Luwilerin göçü varsayımına dayanmamız gerekmez.” (Umar, s.304)

Yazarın uygarlığın gelişip yaygınlaşması hakkında yukarıda savunduğu görüşler son zamanlarda çok daha sistemli bir şekilde Avusturyalı profesör Robert Heine-Geldern tarafından savunulmaktadır. Çeşitli bilim dallarından çok sayıda bilim adamı ve görüşlerinden bu çalışmada da çok yararlandığımız iki değerli mitolog Robert Gravers ve Joseph Cambell da bu görüşü savunmaktadırlar. Robert Heine-Geldern’e göre hem tarım ve hayvancılık, hem de uygarlıkların temel sanatları yakındoğudan tüm dünyaya yayılmıştır. Bu görüşe göre MÖ 7500 yıllarında Yakındoğu’da görülen neolitik uygarlık insanların göçüyle adım adım doğuya ve batıya yayılarak 5000 yıl sonra MÖ 2500 dolaylarında iki okyanusa ulaşmıştır. Bu arada yine Yakındoğu’da, Mezopotamya’da ikinci bir çığır açılmış, kent ve maden devrimi ortaya çıkmış, yazı, matematik, mimarlık, göklerin bilimsel gözlemi, tapınak inancı ve krallık, Mısır’a 1. Hanedan döneminde İ.Ö. 2850’de, Girit’e ve İndus Vadisine 2500’de, Çin’e 1500’de ve Meksika ve Peru’ya İ.Ö. 1000-500’lerde geçmiştir. (Campbell- s. 11)

Yazarın, Greklerin “Pelasg” dediği Luvileri ilişkilendirdiği arkeolojik kaynaklar gerçekçi ve yerindedir. Birlikte yaşayan farklı etnik grupların aynı anda birden çok dil konuşmuş olduklarından şüphe etmemizi gerektiren herhangi bir bulgu yoktur. Bu nedenle yazarın görüşüne katılıyor, Luvice konuşan toplumun birden çok etnik gruptan oluştuğunu ve birden çok dil konuştuğunu kabul ediyoruz. Luvice konuşulan bölgelerdeki kent, kılan, dağ, ırmak, kral ve tanrıların adlarından çoğunun Luvi diliyle açıklanamayışı da, yazarın yukarıda belirttiği “yerli (yazar “Egeli” diyor) dil ögesinin çok baskın olduğunu” göstermektedir. Öyle görülüyor ki, Hind-Avrupa dilini konuşan nüfus sayıca da çok azdı.

Luvilerin Diğer Adı Pelasg’dır

Yunanlılar, kendilerinden önce Anadolu, Ege adaları ve Mora Yarımadası’nda yaşayan Luvi halkını “Pelasg” adıyla anarlar. İngiliz bilgini George Thomson “Tarihöncsi Ege” adlı iki ciltlik muhteşem kitabında bölgedeki diğer tarihöncesi halklarla birlikte Pelasgları, (çağımız bilim adamlarının kullandıkları adla Luvileri) incelemiştir. George Thomson’a göre Pelasglar (yani Luviler) Hint-Avrupa dili konuşmazlar. Bu yazara göre Yunanlıların ataları kabul edilen ve Kafkas kökenli oldukları konusunda hiç şüphe bulunmayan Akhalar gibi Pelasglar da Kafkasyalıdır.

G.Thomson’un, Pelasg halkı hakkındaki saptamalarının aşağıda aktarıyorum.

Pelasglar, Tarihöncesi Kuzey Ege Halkı

“Pelasglar, Kuzey Ege’nin çeşitli yörelerinde, kendi dillerini koruyarak yaşamışlardır: Örnekse Makedonia kıyılarındaki Akte’de, aynı yörede bir yerlerde bulunan Kreston’da, Lemnos ve İmbros adalarında, Propontis kıyılarında Kyzikos bölgesinde Plakia ve Skylake’de. Ayrıca Samothrake’de, Troas’da, Lydia’da, Lesbos’da ve Khios’da yaşadıklarından da söz edilmiştir.

Pelasglar, Yunanistan’da, Zeus Pelasgios’un Dodana’daki eski tapınağında ve Pelasgikon Argos ya da Pelasgiotis diye bilinen Thessalia ovasında adlarını bırakmışlardır. Pelasglardan, Boiotia’nın ve Peloponnesos’daki Akhaia bölgesinin ilk sakinleri ve özellikle de Attika, Argolis ve Arkadia’nın yerli halkı olarak söz edenler de olmuştur. Olympia yakınlarında, bir zamanlar bütün bir Elis bölgesinde görülen Kaukonlar adlı bir kabilenin kalıntıları vardı. Bunlar da büyük bir olasılıkla Pelasglardandılar. İlyada’da, Pelasgların yanı sıra Kaukonlar adını taşıyan bir kabileden Troyalıların bağlaşıkları olarak söz edilmektedir; aynı ada daha kuzeyde Karadeniz kıyısındaki Paphlagonia’da yaşayan Kaukonlarda bir kez daha rastlanmaktadır. Güney Pelopennesos’da ya da Kykladlarda Pelasgların hiçbir izine rastlanmamakla birlikte, Odysseia’da onlardan Girit’de yaşayan halklardan biri olarak söz edilmektedir.” (Thomson, cilt 1, s.191)

Pelasglar Karadeniz’in Ötesinden Geldiler

“Peki, Pelasglar nereden gelmişlerdi?

…Eldeki bütün ipuçları bizi kuzeye götürüyor: Makedonia kıyılarına ve Hellespontos’un girişindeki Samothrake, Lemnos ve İmbros adalarına. Pelasgların izini Hellespontos’tan ve Propontis’ten geçerek Anadolu’nun kuzey kıyılarına dek sürebildiğimize göre, onların anayurdunun Karadeniz’in öte yanında bir yerlerde bulunduğunu düşündürtecek güçlü bir kanıtımız olduğunu söyleyebiliriz.” (Thomson, cilt 1, s.192)

Etrüskler, Pelasgların Koludur

“Ataları Ege’nin kuzey kıyılarından olan Thukydides, Akteli, Lemnoslu ve Attikalı Pelasgları Tyrrhenler (Tyrsenler) olarak tanımlamaktadır. Nitekim, Sophokles de, Argolis’teki Pelasglar için aynı adı kullanmaktadır. Yunanlılar Etrüskleri Tyrsenler olarak bilirlerdi. Yunan geleneklerine göre, Etrüskler İtalya’ya Ege’nin bir yöresinden göç etmişlerdi; Herodotos bunların Lydia’dan göç ettiklerini söylemekte, kimi yazarlarsa Etrüskleri Thessalia’dan, Lemnos’dan ya da İmbros’dan göç eden Pelasglar olarak tanımlamaktadırlar. Nitekim, Caereli Etrüskler de soylarının Thessalialı Pelasglardan geldiğini ileri sürmüşlerdir. Tyrrhenos, bir Lydia kenti olan Tyrrha’nın budunsal türevidir. Targinius’un Yunancadaki biçimi olan Tarkhon’un erkek kardeşinin adıdır Tyrrhenos. Tarkhon ile Tyrrhenos’un babası olan Telephos ise, İtalya’da Targuiniilerin atası, Lydia’da da Teuthraia kralı olarak ortaya çıkar. Son olarak, Lemnos’ta bulunan kimi yazıtlar, Etrüsk dilini çok andıran bir dilde yazılmıştır. Gerçi Lydialıların dili konusunda pek az bilgi vardır, ama eldeki bilgiler bu dilin de aynı aileden olduğunu göstermeye yeterlidir.” (Thomson, cilt 1, s.193).

Attika’daki Etrüskler (Tyrrhen-Pelasglar)

“Attika’daki Tyrrhen-Pelasglar, Lemnosluların bir koluydu. Bir zamanlar Atinalılar, Akroplis’i çeviren duvarları ördürmek için Pelasgları tutmuşlardı. O günlerde kölelik diye bir şey yoktu, su getirmek için Enneakrunos Çeşmesi’ne giden Atinalı kız ve erkek çocuklar durmadan Pelasgların saldırısına uğruyorlardı. Bu yüzden, Pelasglar Attika’dan kovuldular ve gidip Lemnos’a yerleştiler.

Demokrat Atinalılar, Pelasg kökenli oluşlarıyla övünüyorlardı. “Toprağın oğulları” diyorlardı kendilerine. Herodotos, bunları, Helenleşmiş Pelasglar olarak tanımlar. İlk krallarından biri evliliğin kurucusu Kekrops’du. Kekrops’dan önce kadınlar gelişigüzel ilişkide bulunuyor ve çocuklarına kendi adlarını veriyorlardı. Etrüsklerle ilgili olarak da bize tastamam bunlar anlatılmaktadır.” (Thomson, cilt 1, s.195).

Etrüsklerin Anadolu’yla İleri Bağlantıları Vardır

“Yer adlarındaki çeşitli benzerliklere bakılırsa, Etrüsklerin Anadolu’yla (yalnızca Lydia’yla değil, Karia ve Lykia’yla da) daha ileri bağlantıları söz konusudur. Dahası, bütün bir Ege havzasında ve güneyde Kilikia’ya, kuzeyde Kafkasya’ya kadar Anadolu’nun iç bölgesinde Hellenik olmayan birtakım öğelere ( -nth, -nd, -ss, -tt) dayanan Korinthos, Kelenderis, Myndos, Parnassos, Knossos, Hymessos, Adramyttion gibi yer adlarına rastlıyoruz. Thalassa (Attika lehçesinde thalatta) sözcüğü de aynı türdendir. Bu tür sözcükler, Helen öncesi dillerin varlıklarını en uzun süre korudukları Karia’da ve Lykia’da çok boldur, ama bunların geniş bir alana yayılmış olmaları, bir zamanlar Ege havzasında Anadolu’dan çıkan benzeşik bir dil alanının doğmuş olması gerektiğini göstermektedir.” (Thomson, cilt 1, s.195)

Etrüsk Dili Kafkasya’daki Dillerle Bağlantılıdır

“Son olarak Etrüsklerin dili, Kafkasya’da hâlâ konuşulan dillerle bağlantılıydı. Bunu ilk kez elli yıl önce Thomsen ortaya çıkarmış, Mar da onaylamıştır.

Benim varabileceğim yer burası. Erüsklerin konuştuğu dilin ve kimi Asya dillerinin Kafkasya’yla bağlantılarının doğurduğu sorunlar, Karadeniz’den Suriye’ye, Ege’den Sümer’e kadar bütün bölgeyi kaplayan ortak bir dil alt-katmanının bulunmasıyla karmaşıklaşmış ve büyümüştür. Dahası, bu diller, Hint-Avrupa yayılmasının meydana geldiğine inanılan Güney Rusya’dan gelmişlerse, Yunan dilinde Hint-Avrupalı olmayan son derece yerleşik kimi öğeler Yunanca’nın kendisi kadar eski olabilir. Kesin bir sınıflama olarak Hint-Avrupa kavramının kendisinin bile yeniden gözden geçirilmesi gerekebilir. Böylesine kapsamlı sorunların, birkaç sayfada çözülmesi şöyle dursun, yeterince ortaya konulması bile beklenemez. Anadolu’nun tarihöncesine ilişkin daha ileri araştırmaların gerçekleştirilmesini sabırla beklemekten başka umarımız yok. Ben burada, yalnızca, Ege’nin ilk halklarıyla ilgili eski Yunan geleneklerinin, bilgisizce kaleme alınmış duygusal yazılar ya da eski çağlara değgin palavralar diye nitelendirilerek bir yana atılmaması gerektiği noktasında diretmek istiyorum. Bu ayrıntılar bir araya getirildiğinde, kazıbilim ve dilbilim araştırmalarının ortaya çıkardığı görünümle uygunluk gösteren tutarlı bir resim oluşmaktadır.” (Thomson, cilt 1, s.196)

Yunan Dilindeki Adelphos ve Adelphe Sözcükleri

Yukarıdaki paragrafta altı tarafımdan çizilen bölümdeki çok önemli bir saptamaya tekrar dikkatlerinizi çekmek istiyorum. Burada “Yunan dilinde Hint-Avrupalı olmayan son derece yerleşik kimi öğelerin Yunanca’nın kendisi kadar eski olabileceği” belirtilerek, böyle bir yapılanmanın tarihöncesi dönemde Kafkasya ve Kafkasya’nın doğal bir şekilde ilişkide bulunduğu coğrafyada (Güney Rusya’da) gerçekleşebileceği öngörüsünde bulunulmakta ve bunun sonuçlarından söz edilmektedir. Bu öngörünün doğru olabileceğini düşünüyorum. Çünkü, Thomson, Yunanca’nın kendisi kadar eski fakat Yunanca olmayan sözcüklere örnek olarak “erkek kardeş” anlamındaki adelphos ile “kız kardeş” anlamındaki adelphe sözcüklerini göstermektedir.

Ancak yazarın, Adige dilinde yalnızca kadınların “erkek kardeş” anlamında kullandıkları “delkh” sözcüğünden haberi yoktur. “Delkh” sözcüğü, Yunanca’daki Adelphos ve Adelphe sözcüklerinin Adige kökenini gösterdiği gibi Thomson’un yukarıdaki öngörüsünü de doğrular

Tabloyu tamamlamak için, G.Thomson’un Greklerle birlikte görülen Akalar (Akhalar), Henioklar ve Zygileri Kafkasya’yla ilişkilendirdiğini belirtmemiz gerekmektedir. ve Çerkeslerin ataları olarak değerlendirdiğini belirtmemiz gerekmektedir.

Belirtilmesi gereken bir başka konu da George Thomson’un Etrüskler hakkındaki savunduğu görüşün aslında kendisinin bu kitabı yazdığı dönemden elli yıl önce ortaya atılmış olmasıdır. Aslında Thomson, V. Thomsen’in 1899 yılında ortaya attığı görüşü savunmaktadır ve Mar başta olmak üzere bu görüşü destekleyen çok sayıda yazar vardır.

Thomson’un dikkat çektiği diğer bir husus, “Ege’nin ilk halklarıyla ilgili eski Yunan geleneklerinin” bir yana atılmayıp dikkatle incelenmesi ve bu konudaki bulguların dilbilim ve kazıbilimle birlikte değerlendirilmesi şüphesiz ki büyük önem taşımaktadır.

Anadolu’daki Luvilerin Siyasi Faaliyetleri ya da Arzavalılar

Hitit belgelerinden anlaşıldığına göre Hitit İmparatorluğunun kurulduğu dönemde Ephesos, Uşak, Afyon, Kütahya bölgelerinde Luvilerin egemen olduğu küçük devletler bulunuyordu. Bu devletler ülkelerini işgal etmek isteyen Hititlere karşı bir araya gelerek “Arzava” adıyla bir koalisyon oluşturdular. Ahmet Ünal, Schachermeyr’in yukarıda aktarılan görüşlerine katılmakta, tüm araştırmalara rağmen batı Anadolu’da Arzava kültürü varlığının saptanamadığını, Luvi varlığının da çok zayıf olduğunu belirtmektedir.

Hitit kaynaklarında Arzava bölgesinin “Luvia” olarak adlandırıldığını, bu nedenle de Arzava ile Luvilerin eşitlenmesi gerektiğini, Arzava koalisyonu devletlerinin Luvilerin yönetiminde olduğunu araştırmacıların çoğunluğu kabul etmektedir. Ancak bunun bu yorumun hatalı olduğunu belirten araştırmacılar da vardır. (Ünal 2003, s.2-7) Kesin olan şey Hint-Avrupalı ve yerli halkların aynı krallık topraklarında birlikte yaşadıklarıdır. Bu durumda Arzava ülkelerinin krallarının da yerlilerden olması yalnızca mümkün değil, daha büyük bir olasılıktır. Ama araştırmacılar bu konuyu hiç araştırmamışlar, peşin bir ön yargıyla Arzava krallarının Luvi asıllı olduğunu kabul etmişlerdir. Bu durumun önemli bir eksiklik olduğunu belirtmek durumundayız.

“Arzava” olarak kayıtlara geçen devletler şunlardır:

  • Arzava (başkenti Ephesos/Apasa)
  • Mira-Kuwaliya (İzmir civarı)
  • Seha Nehri Ülkesi-Appawiya (Gediz vadisi)
  • Hapalla
  • Wilusa (Troya)

Bu devletler hiçbir şekilde politik bütünlük oluşturmuyorlardı. Her birinin ayrı kralı vardı. Koalisyon liderliği zaman zaman değişse de, şimdiki Ephesos/Apasa öreninin bulunduğu yerde bulunan ve bilim adamlarının “Küçük Arzava” adını taktıkları küçük krallık Arzava ülkelerinin lideri durumundaydı. Apasa’nın sınır komşusu olan Mira’nın önceleri bağımsız oluğu daha sonra eklentisi Kuvaliya ile birlikte Ephesos/Apasa’ya bağlandığı sanılmaktadır. Wilusa krallığının Arvaza’yla ilişkileri tartışma konusudur. 11. Muvattali döneminde Wilusa krallığının Arzava’ya dâhil olduğu kesin olmakla birlikte daha önceki dönemde Arzava koalisyonu içinde görülmemektedir. Seha Nehri ülkesinin Arzava’ya dâhil olup olmadığı konusunda da kuşkular vardır.

Arzava ülkeleri 1. Hattuşili (M.Ö. 1660-1630) döneminden itibaren Hitit bağımlısı durumuna gelseler de tarihleri boyunca Hititlere hep sorun çıkarmışlar ve düşmanlık yapmışlardır.

11.Tuthaliya (MÖ 1460-1440) Arzava ve üzerine sefer düzenledi ve bölgeyi fethetti. Yalnızca kral 60.000 tutsak alıp ülkesine götürdü. Komutanlarının aldığı tutsakların sayısı çok daha fazlaydı. Bu dönemde Hitit belgelerinde görülen Ahiyava kralı Attarişşiyaş ve Harriyati- Zippaşla ülkeleri kralı Ahiyalı (Ahiyava) soylu Madduvattaş’ın adları da Hint-Avrupa dilinden değildir.

11.Murşili zamanında (M.Ö.1345-1315) Seha Nehri Ülkesi kralının Manapa-Dattas, Mira-Kuvaliya ülkesi kralının Mashuiluwa, Hapalla ülkesi kralının Targasnalli adını taşıdığı anlaşılmaktadır.

Küçük Arzava (Apasa) kralı Tarkhundaradu (Tarkhun-Daradu) çağdaşı Mısır firavunu 111. Amenophis’le mektuplaşmıştır. Arzava mektupları adıyla anılan bu mektuplardan Apasa krallığının çağının büyük devletleriyle diplomatik ilişkiler kuracak kadar güçlü ve gelişmiş olduğu anlaşılmaktadır. (Umar-1999, s.124)

11.Muwattali zamanında (M.Ö. 1315-1282) yapılan bir anlaşmaya dayanarak Wilusa kralının Alaksandu, Seha Nehri Ülkesi kralının Manapa-Tarhunta, Mira-Kuvaliya ülkesi kralının Kupanta-Kurunta, Piyamaradu ve Hapalla kralının Ura-Hattuşa adını taşıdıkları anlaşılmaktadır. (Melchert, s.48; Akurgal, s.80; Gür, s.106)

Yukarıdaki adlardan Manapa-Dattaş, Manapa-Tarhunta, Piya-maradu Tarkhun-daradu Alaksandu ve Madduwatta adları halen konuşulan Aşuva diliyle açıklanabilen lakaplardır.

Yerli Halk ya da Aşşuvalar

2.Tuthaliya zamanında (MÖ 1460-1440) Arzava koalisyonu dışında kalan 22 Batı Anadolu devleti birleşerek Hititlere karşı Assuva (Aşşuva) adıyla bir koalisyon oluşturmuşlardı. 2. Tuthaliya, Aşşuva’ya karşı sefer düzenledi ve onları yenmeyi başardı. 10000 askeri, binlerce savaş esirini ve Aşuva halkının ileri gelenlerini, binlerce at, sığır ve koyunları Hitit ülkesine götürüp zorunlu bir şekilde iskân ettirdi. Çok önemli ganimetler arasında 600 savaş arabası ve savaş arabacısı sürücüsü de vardı. Daha sonra Aşşuva kralı Piyamainara/Piyamakurunta’nın oğlu Kukkuli’ye bağlılık yemini ettirip Aşşuva’ya kral olarak gönderdi. Ama Kukkuli Aşşuva’ya gider gitmez zorla yaptırılan yemini bozdu. 10000 asker ve 600 savaş arabası toplayarak Hititlere saldırdı, ancak yenilerek esir düştü. (Ünal-2003, s.14) Bu olaydan sonra Aşuva’nın adı tarihsel kayıtlarda bir daha geçmez.

2.Tuthaliya’nın bölgeye yaptığı saldırıdan önce Aşşuva krallığının Mısır krallığıyla da ilişki kurduğu ve Firavun 3. Thothmes’e MÖ 1472, 1470 ve 1467’de armağanlar gönderildiği anlaşılmaktadır. (Umar-1999, s.120; Ünal-2003, s.14)

Aşşuva koalisyonunu oluşturan ülkelerin adları aşağıdadır:

  • (KUR URU Lu) –ug ga
  • KUR URU Kiş-pu-u-va
  • KUR URU U-na-li-ia
  • (……..)
  • KUR URU Du-u-ra
  • KUR URU Hal- lu-va
  • KUR URU Hu-u-va-al-lu-şi-ya
  • (KUR URU K)-a-ra-ki-şa
  • KUR URU A-da-du-ra
  • (KUR URU D) u-un-ta
  • KUR URU Pa-ri- iş-ta
  • (…….)
  • KUR URU…) i-va-a
  • KUR URU Va-ar-şi-ia
  • KUR URU Ku-ru-up-pi-ia
  • (KUR URU …) lu-iş-şa
  • (KUR URU) A-la-at-ra
  • KUR HUR SAG Pa-hu-ri-na
  • KUR URU Pa-şu-hal-ta
  • …..
  • KUR URU U-i-lu-şi-ia (Vilusa)
  • KUR URU Ta-ru-i-şa (Troya)

Yukarıdaki listede görülen ülkelerden Lugga’nın Antalya yöresinde olduğu konusunda görüş birliği vardır. “Karakişa” ülkesi daha sonraki Karyalılarla ilişkilendirilmekteyse de o zamanki yeri bilinmemekte, İzmir-Manisa dolaylarında olduğu sanılmaktadır. Şimdiki Çanakkale-Bursa dolaylarında ise Troya ile ilişkilendirilen Ta-ru-i- şa ve Viluşa ülkeleri bulunuyordu. Diğer Aşşuva krallıklarının adları ne o zaman ne de daha sonraları herhangi bir belgede herhangi bir şekilde geçmemekte, bu ülkelerin nerede olduğu da bilinmemektedir. Aslında, Batı Anadolu’da olduğu bilinen “Assuva/Aşşuva Ülkesi’nin” yeri de kesin bir şekilde belirlenememekte, bazıları Lidya’ya, bazıları Bergama’nın kuzeyine, bazıları da Troya bölgesine yerleştirmektedir.

E.Forrer, Asya kıtasının adının Aşşuva’dan kaynaklandığını iddia etmiştir. Bu görüş büyük ölçüde kabul görmektedir. Hititler döneminde Elazığ-Keban bölgesinde görülen İŞUVA ülkesini Aşşuva’yla ilişkilendirmek isteyenler oldu. Aşşuva adının Linear B yazısında A-*64-ja biçiminde yer aldığı da iddia edildi. MÖ 5.yüzyılda kurulduğu bilinen “Assos” yerleşiminin adı ve Romalılar tarafından “Asya” denilen Maanya (Lidya), “Aşşuva” adıyla ilişkilendirilmekte ise de, Aşşuva’yı batı Anadolu’daki herhangi bir yerleşim yeri ya da kentle ilişkilendirme çalışmaları olumsuz sonuç vermiş, bu adı taşıyan bir kent bulunamamıştır. (Melchert, s.23)

Aşşuva Bir Kabilenin Adıdır

Aşşuva adlı bir kent ya da devlet yoksa Hititler savaştıkları bu devletçikleri neden bu adla anıyorlardı?

Hitit imparatorluğu kurulmadan önce orta Anadolu’da yaşayan yerli halkın kabile adının Hatti olduğunu biliyoruz. Hatti kabilesinin kurduğu yirmi kadar devlet bulunuyordu. Aynı şekilde Hititler dönemindeki Arzava koalisyonu ülkeleri “Luvia” olarak anılıyordu. Oysa Luvi adında bir devlet bulunmuyordu. Luvi o dönemde batı Anadolu’da yaşayan ve Hint-Avrupa dili konuşan halkın kabile adıydı.

Luviler döneminde aynı bölgede Luvilerden daha çok nüfusa sahip olan yerli halk da yaşıyordu. Bu yerli halkın kabile adı bilinmemektedir. Araştırmacılar yerli halkın kabile adını hiç araştırmadılar. Peşin bir önyargıyla Aşşuva’yı bir devlet olarak algılayıp, bu adı taşıyan kenti ya da devleti bulmaya çalıştılar. Oysa “Aşşuva” hiçbir belgede kent ya da devlet adı olarak yer almıyor, yalnızca 22 devletçiğin Hititlere karşı oluşturdukları bir koalisyonun adı olarak yer alıyor. Aslında koalisyon ülkeleri olarak adları geçen ve bütün aramalara rağmen bulunamayan “devletçiklerin” devlet olup olmadıkları da, tartışılması gereken bir konudur.

Aşuva adı Hitit, Mısır ve belgelerinde görülüyor, ancak böyle bir kent ya da devlet hiçbir belgede yer almıyor. Aynı dönemde Anadolu’nun diğer bölgelerinde İşuva, Haşşu, Haşşuva adları da görülüyor. Bu olguları birlikte değerlendirdiğimizde, Aşşuva adının bu dönemde Batı Anadolu’da yaşayan yerli kabilenin adı olduğu sonucuna ulaşıyoruz. Bize göre, koalisyonu oluşturan devletlerin adları da kabileyi oluşturan klanların ya da bu klanların yaşadıkları bölgelerin, kentlerin ve köylerin adlarıdır.

Öyle anlaşılıyor ki, bölgedeki yerli halk soy ve kabile temelinde örgütlenmişti ve kabile “Aşuva” olarak adlandırılıyordu. Hititler ve Mısırlılar da onları bu adla tanıyorlardı. Hattilerin yakın akrabası ve Anadolu’nun yerlisi olan bu kabileyi oluşturan Taru, Li, Lo, Lam/Lım, Aş,Apha, Yaş, Sid, Mad/Mıd/Med, Mağan/Maan, Masa, Maşa, Mışa, Maz/Maza, Şan, San, Sandı, Yasan, Kar, Atruş/ Etruş, Lüh, Lukh, Tarmil, Kıl/Kil gibi adlar taşıyan klanlar bütün bölgeye yayılmış şekilde köylerde ve kentlerde yaşıyorlardı.

Görüldüğü gibi Aşşuva adı, bir kabile adı olarak düşünüldüğünde, şimdi anlaşılmaz olan pazılın parçaları yerli yerine oturmakta ve her şey daha anlaşılır duruma gelmektedir.

Abazaların Aşuva Boyu

“Aşuva” adını kullanan bir Abaza boyu (fratri) halen yaşadığından, bu ad Kafkasyalılara tanıdık gelir. Aynı şekilde, ilkçağlarda Aşşuva bölgesinde yaşayan klanların adlarını yaşatan “Aphas/Apasa, Akha/Akba, Apha, Masa, Mas, Mışa, Maza, Maz, Mağan/Maan, Mad/Med, Mıd/Mit, Sid/Şıd, Goga/Guga, Kar, Khara/Gara, Karal, Karako, Karaczug, Karaba, Kardan, Karaşa, Koreş, Koreşin, Kheref/Geref, Li (Liy), Lo (Loğ, Lov), luk, lüh, yelukh, Lek, Lekh, Hapat/Habat, Taru/Daru, Lam/Lım, Aş, Yaş, San, Zan, Dan, Şan, Sandı/Sanda, Yasan/Yesen, Jankot, Aşkot, Tarmil/Darmil, Kuma/Guma, Kil/Kıl” gibi Adige/Abaza soyları da halen yaşamını sürdürmektedir.

Maykop Kurganı ve Aşuvalar

Rus bilim adamı G.F. Turçanınov, Kuzey Kafkasya’da bulunan ve İ.Ö. 3. bin yıla tarihlenen kadim Maykop kurganında bulunan iki gümüş kap üzerindeki sesçil hecesel resim yazıları okumuştur. Turçanınov, kurganda yatan kralın Aşuva kabilesinin kralı olduğunu, yazıların Abaza, Abhaz ve Ubıhların ataları olan Aşuvalar tarafından yazıldığını belirtmektedir. Bu kaplardan birinin yüzeyine bir coğrafi harita kazınmış ve üzerine “Yazıları olan Aşuva insanlarının ülkesi” yazılmıştır. Yazıtlardan saptandığına göre Aşuva ülkesi güneyde Karadeniz’den, kuzeyde Maykop’a kadar uzanıyordu ve kuzeybatıda Kuban ırmağı ve güneydoğuda Fazis (Rion) ırmağı sınırlarını aşıyordu (Turçaninov, s.34

Bazı yazarlara göreyse Maykop Kurganı halkı MÖ 2300-2200 yılları civarında göçerek Anadolu’ya yerleşmiştir. Bunun kanıtı Alaca Höyük buluntularıdır. Lovpaçe ve diğer bazı yazarlara göre ise, Çatalhöyük kültürünün temsilcisi olan bir grup insan MÖ 5. bin yılın başlarında Anadolu’dan Kafkasya’ya göçmüştür. Aynı şekilde Kafkasya’yla Mezopotamya arasında da çok eski dönemlerden beri ilişki bulunmaktadır. (Lovpaçe, s. 44-81)

Alacahöyük İle Maykop Arasındaki İlişki

Alacahöyük, Horoztepe ve Mahmatlar’da ortaya çıkarılan eserlerle, Maykop uygarlığında ortaya çıkarılan eserler arasında büyük bir benzerlik saptanmaktadır. Bu nedenle bu eserler aynı kültürün ürünü sayılmıştır. Eserlerin asıl merkezinin Maykop olduğu da bu eserlerin Anadolu’da yalnızca bir bölgede ve aniden ortaya çıkmasıyla kanıtlanmaktadır (Akurgal, s.37). Belli ki bu eserler, M.Ö. 2500-2000 yılarında önce Pelasgların, daha sonra Akhaların Kafkasya’dan Anadolu’ya ve Mora yarımadasına göçüyle ilişkilidir.

lkçağ Helenleri, Kapodokya’da ve Anadolu’nun doğu Karadeniz kıyılarında yaşayan halka verdikleri “Asur” adı da gerçekte “Aşu-va” adıyla ilişkilidir. (Umar-1999, s.193) Aşura/Aşur Abaza dilinde “Aşular” anlamına gelir Bu adın kullanılması bu çağda bile Aşuvaların bölgede yaşadığını gösterir.

Aşuva Dilinde Okunan Biblos Yazıtları

Kenan (Fenike) kenti Biblos’ta M.Ö. 19-16. Yüzyıllara tarihlenen çok sayıda Aşuva yazıtı ele geçirilmiştir. Bunları Aşuva dilinde okuyarak bilime kazandıran da yine Turçaninov’dur. Ancak bu yazıların Kafkas kökenli olduğunu ilk keşfeden profesör Anton Jirku’dur. Anton Jirku, 1966’ da Turçaninov’a gönderdiği mektupta, Maykop insanlarının M.Ö. 2000-1800 yıllarında Kafkasya’dan Suriye’ye gelerek Biblos’u kurduklarını, Kafkasya’dan getirdikleri kendi yazılarını kullandıklarını, benzer bir göçün yine Kafkasya’dan Filistin’e M.Ö. 2400 yıllarında gerçekleştirildiğini yazmaktadır. Turçanınov, A. Jirku’nun bu görüşlerinden çok etkilendiğini belirtmektedir (Turçanınov, s.45).

Eduard Dhorme’nin Biblos metinlerine getirdiği yorumlardan da çok yararlanan Turçaninov, “Bu yorumlar olmasaydı Maykop yazıtını ilk okumam ve ardından da bu kitapta anlatılanların hiçbiri olmazdı” demektedir. Psevdo-hiyeroglif Biblos yazısını ilk keşfeden Fransız bilgini Moris Dunand da Turçaninov’u desteklemiş ve okuması için iki yeni Biblos yazısını göndermişti. Turçaninov bu yazıları da Aşuva dilinde okudu (Turçaninov, s. 240). G.F. Turçaninov, Fenike’deki Biblos kentinde bir Aşuva köle kolonisinin bulunduğunu, bu koloni halkı vasıtasıyla Aşuva dili ve yazısının Biblos’a taşındığını, Fenikelilerin Aşuvaların yazısını benimsediklerini belirtmektedir (Turçanınov, s. 44).

Turçanınov, Maykop Aşuva yazısındaki resimlerin ve basit hece düzeninin eski Kenan yazısında, daha sonraki Fenike ve Avrupa yazılarında görüldüğünü kaydetmektedir.

Aşşuva Kabilesinin Kenti Troya

Aşuva konfederasyonuna bağlı ülkelerden ikisinin adı Wilusa ve Taruisa olduğu gibi, Wilusa kralının adı da Alaksandu’ydu. 1920’lerde Emil Forrer, Hitit metinlerindeki bu isimlerle İlias’taki isimler arasındaki benzerliğe dikkat çekerek bir ilişki olabileceğini ileri sürdü. Ama akademisyenler Forrer’e şiddetle karşı çıktılar. Konu çok tartışıldı, fakat, artık Forrer’in tezi kabul görmeye başladı. Şimdi artık, pek çok saygın akademisyen, Hitit metinlerindeki Wilusa’nın Homeros metinlerindeki İlios olabileceğini kabul edilmektedir. Hititlerdeki Alaksandu ile Yunan Alaksander arasındaki bağ da kabul ediliyor. (Memiş, s.72; Akurgal, s.68-92; Gurney, s.55; Melchert, s.73)

Troya’ya saldıran Akhalar Anadolu’da yaşayan halkların tamamını ve Troyalıları “Asya” adıyla anıyorlardı ki, bu sözcüğün Anadolu dilindeki “Assuva/Aşşuva” sözcüğünün Yunan diline uyarlanmış biçimi olduğu artık kesinleşmiştir.

İlyada, Troya’da Geçen Olayların Mitolojik Dille Anlatımıdır

Anadolulu bir ozan olan Homeros tarafından yazılan M.Ö 9. yüzyıl civarında oluşturulduğu sanılan “İlias” adlı destanda (Türkçe’ye İlyada adıyla çevrildi) Çanakkale boğazının Anadolu yakasındaki antik Troya (ya da İlion) kentinde geçen olaylar anlatılmaktadır. Troya kentine Yunanistan’dan yaşayan Akhalar saldırırlar. Troyalılar da müttefikleriyle birlikte ülkelerini savunur, ama yenilirler.

Her destanda olduğu gibi bu destanda da gerçeklerle uydurmalar iç içedir. Troya önlerinde Olimpos tanrıları insanlarla yan yana savaşırlar. Bazıları Troyalıları bazıları Akhaları tutar. Tanrılar, tuttukları kahramanları ölmemesi için savaş meydanlarından kaçırırlar ve tuttukları tarafın yenmesi için de çeşitli hilelere başvururlar. Bir taraftan da Olympos Dağı’nın tepesinde birbirlerine ziyafet çeker ve keyif çatarlar.

Troya denilen bir kentin gerçekten bulunup bulunmadığı, Homeros denilen bir ozanın yaşayıp yaşamadığı, xıx. yüzyıla kadar çok tartışıldı. Kimi bilginler Homeros’un yaşamadığını, destanlarındaki şarkıların bir bütünlük oluşturmadığını, birbirine eklenmiş halk şarkılarından meydana geldiğini iddia ettiler. Diğer bilginler bu görüşlere karşı çıktılar. Bu konuda binlerce kitap yazıldı, Homeros’un yazdıkları didik didik edildi, ancak bir sonuca ulaşılamadı. Sonuçta bu tartışmaları bilim adamları ya da arkeologlar değil, yoksul bir papazın maceraperest oğlu çözdü.

Tartışmaları Kürekle Çözen Adam

Heinrich Schliemann, küçük bir çocukken babasından Troya destanını defalarca dinlemiş ve bir gün Troya’yı bulmayı aklına koymuştu. On dört yaşındayken okulu bıraktı, bir bakkalda çıraklık yaptı. On dokuz yaşındayken bir gemide miçoluk yapıyordu. Yirmi yaşındayken hiç kimseden yardım almadan iki yıllık sıkı bir çalışmayla İngilizce, Fransızca, Felemenkçe, İspanyolca, Portekizce ve İtalyanca’yı öğrendi. Daha sonra ticarete başladı ve çok büyük bir tüccar oldu. On iki yıllık bir yolculuk yaparak dünyanın pek çok yerini gezdi.

Homeros’un anlattıklarının gerçek olduğuna inanan Schliemann, kırk altı yaşındayken Troya’yı aramaya başladı. İlyada’yı açıp okuyarak Troya ovasında araştırmalar yaptı ve Troya’nın yerini doğru olarak saptayıp kendisiyle alay eden bilim adamlarına aldırmadan 1870 yılında Troya’yı kazdı ve Troya hazinelerini buldu. Buna rağmen bilim dünyasındaki kör baronlar kazılan yerin Troya olduğuna inanmadılar. Schliemann, onları inandırmak için yirmi yıl uğraştı, bilginleri Troya’da ağırladı ve doksan kitap yazdı.

Bu gün Schliemann’ın, o inançlı yılmaz savaşçının, Troya’yı bulduğuna itiraz eden kalmadı. Çanakkale yakınlarındaki Hisarlık denilen yerdeki antik harabelerin Troya şehrine ait olduğunu da artık herkes kabul ediyor. Yapılan kazılarla, Troya’da birbirinin kalıntıları üzerine kurulan dokuz ayrı kent bulunmuştur.

Troya’nın Kuruluşuyla İlgili Efsaneler

İlyada Troya’sının kuruluşu ve halkının etnik kökeniyle ilgili olarak Girit, Atina ve Latin kökenli üç soy miti bulunmaktadır.

Girit efsanesine göre Girit’te kıtlık olur. Halkın bir kısmı prens Skamandros’un komutanlığında yeni bir koloni kurmak için yola çıkar, Kuzeybatı Anadolu kıyılarında İda Dağı’nın eteklerinde bir Apollon tapınağı inşa eder ve Sminthion adlı bir kent kurarlar. Skamandros, İdaia adlı bir Nympha ile evlenir ve ondan doğan oğlu Teuker Troya kral soyunun atası olur.

Atina asıllı efsanede, Atina asıllı Dardanos önce Samothrake (Semendirek) adasına daha sonra Anadolu’ya göç eder. Orada kral Teuker’in kızı Batieia ile evlenip kral olarak Dardanos kentini kurar. Fakat Atinalılara göre Teuker Giritli değildir. Atinalılar tarafından Dardanos’un Zeus değil Kybele kültünü yayan bir rahip-kral olarak görülmesi de önemli bir farklılıktır (Erhat, s.90-307).

Latin efsanesine göre, Etrüsk (Tyrrhenia) prensi Korythos’un İason ile Dardanos adlı ikiz çocuklarından İason Samothrake’ye, Dardanos Troya’ya göç etti. Dardanos’un üç oğlu oldu, bunlardan İlos (ya da Zakynthos), İlion kentini kurduktan sonra öldü. Yerine geçen yeğeni Tros, bölgeyi egemenliğine aldı ve Troya kral soyunun atası oldu (Graves, s.825).

Troya’yı Kuranlar Kar ya da Pelasg Halklarıdır

Yukarıda aktarılan üç efsanede de Kar ve Pelasg kökenli halklar Troya’nın kurucusu olarak gösterilmektedir. Çünkü Akha öncesindeki Atina bir Pelasg kentidir. Aynı şekilde Etrüskler Pelasgların bir koludur. Giritliler ise Kar kökenli bir halktır. Karyalıların en yakın akrabasıdır.

Homeros Troya’sına İlia unsurlarını katan ve Troyalı rahibelerin atanmaları ayrıcalığını elinde bulunduran Lokris kenti de Helen öncesi dönemin kurumlarına sahip bir Kar (Leleg) yerleşimidir.

Troya Konfederasyonu

Troya krallığı Aşuva kabilesinin en önemli krallığıydı. Soy-kabile birliği temelinde örgütlenen Troya çevresinde Aşuva kabilesinin dokuz kenti yer alıyordu. O zamanki adı Maanya (Homeros’ta Meonya) olan Lidya, daha güneydeki Karya ve Likya da Troya’yı aktif bir şekilde desteliyorlardı.. Troya bölgesinde Priamos’a bağlı dokuz küçük krallığın adları aşağıdadır.

  • Lurnesos’ta oturanlar, (Lesbos’un karşısında)
  • Thebai’da oturanlar, (Misya’da Kilikya yerleşimi)
  • Pedasos’ta oturanlar, (Leleg yerleşimi)
  • Dardanoslular, (Tros’un torunu Ayneyas, Remus ve Romulus’un babasıdır)
  • Zelaia’da oturanlar, (Likya yerleşimi, Pandoros yönetiyordu)
  • Adrasteia, Pitya ve Apaisos ve Tereia Dağı’nın eteklerinde oturanlar,
  • Perkote, Praktios, Abydos, Sestos ve Arisbe’de oturanlar,
  • Larissa’da oturanlar,
  • Misyalılar. (Balıkesir ilinin tamamını kapsıyordu. Kral Telephos oğlu Eurypides)

Troyalıların Efsanevi Akrabaları

Efsaneye göre Troya kralı Priamos’un kardeşi Tithonos, Elam’da susa kenti yakınlarında yaşayan Kissi/Kassi halkının kralıydı. Kafkasya’daki Kissalar, Kafkasya’daki anayurtlarından doğuya ve batıya doğru göç etmişlerdir. Doğaya doğru gidenler Elam’daki Sus kenti civarına yarleşmişler, batıya doğru gidenler de Troya’yı kurmuşlardır. Yani Troyalılar, “Kissa” halkının batıdaki koludur ve Elam’daki Kissalarla akrabadır. “Kisseus”, Kissa halkının ata adıdır. Başka deyişle Elam kralı Kisseusla, Thrak-Kissi kralı Kisseus akrabadır. Daha sonraki geleneklerde Hekabe de Kisseus’un kızı olarak anılır. Priamos’un kardeşi Tithonos’un eşi olan şafak tanrıçası Eos da Kissia adını da taşır. Daha da önemlisi Gravers, Ana Tanrıça’nın tarihi çağlarda Yunanistan, Trakya, Anadolu ve Suriye’de “Kissia” adıyla anıldığını belirtir.

Asur olması muhtemel bir Asya (daha arkaik ve doğru deyimle Aşuva) ülkesinin efsanevi kralı Teutamos da Troyalılara yardım göndermiştir. (Thomson, 1.cilt, s.319; Graves, s.885-889).

Lidyalılar ve Aşuva Halkı

Tarihteki bir halkın bütünüyle ortadan kalkması, hiçbir iz bırakmadan yok olması mümkün değildir. Bütünüyle asimile olan bir halk bile bazı kültürel özelliklerini ve inançlarını, nehir, dağ, klan, şehir adlarını yeni halka miras olarak bırakır. Bu nedenle Aşuva kabilesinin bölgede daha sonra görülen halklar, bu halkların kullandıkları kabile, tanrı, yer ve kral adları, yaşatılan gelenekler ve mitolojiler incelenerek yeniden değerlendirilmesi gerekmektedir.

Eski Aşuva halkının yaşadığı sanılan bölgede Helenistik dönemde yaşadığı görülen Lidya, Karya, Misya ve Etrüsk halklarını aynı ortak atadan doğmuş olarak gösteren bir Lidya soy mitini Herodotos’un aktarmaktadır. Bu soy mitine göre Homeros’un Meon adıyla andığı Lidyaların ilk atası MANES adını taşımaktadır. (Bazıları bu ismi Masdes olarak verirler.)

Herodotos’tan öğrendiğimize göre Manes’in Okeanos’un kızı Kallirroe’den iki oğlu olmuştur: Atys ve Kotys.

Atys’in dört oğlu bulunmaktadır:

  • Mysos (Misyalıların atası sayılmaktadır)
  • Kar (Karyalıların atası)
  • Lydos (Lidyalıların atası)
  • Tyrsenos (Etrüsklerin atası)

Kotys’in topraktan doğma Tyllos’un kızı Halie’den iki oğlu olmuştur: Asies ve Atys

Buradaki “Asies” adı, çok açık şekilde “Asya” ya da Anadolulu en eski biçimiyle AŞUVA anlamına gelir. Görüldüğü gibi Lidya’da yaşayan bir soy kendisini Aşuva olarak adlandırıyordu. Yine aynı şekilde kendilerini Aşuva olarak adlandıran soylar Troya ve Ephesos bölgelerinde de yaşıyorlardı. Artemis’e bağlı peri kızlarından yirmi tanesinin “Aşuvalar” adıyla anılması, Anadolu ana tanrıçası Kıpala’nın daha eski adının “Aşuva” olabileceğinin ileri sürülmesi, Nuh oğlu Yafet’in “Aşuva (Asya) adını taşıyan eşi ve Eski Ahit’te adları sayılan Yafet oğullarının Batı Anadolu’da yaşayan halklar ve Kafkas klanlarıyla özdeşleştirilmesi, bağları ve ilişkileri gösterdiği için konumuz açısından çok önemlidir. (Balıkçı, s.13-16)

Sonuç

Yukarıda yapılan tespitleri, ilkçağlarda Anadolu’da yaşayan halklarla halen Kafkasya’da yaşayan halklar arasında ilişki kuran yazarların ne kadar doğru kestirimde bulunduklarının somut kanıtları olarak değerlendiriyoruz. Bu tespitlerden ve görüşlerden hareketle, Asya kıtasına adını veren “Aşuva” adlı kabilenin çok eski dönemlerden beri Anadolu, Ege ve Kafkasya’da yaşadığını söyleyebiliriz. Lidya (Mağanya) soy mitinden anlaşıldığına göre bu kabile soyunu, önceleri Ana Tanrıçaya ve daha sonralarıysa tanrıçanın eşi ay-boğayla özdeşleştirilen Maan/Meen (Manes) adlı tanrıya dayandırıyor, çok eski zamanlardan beri kendisini Aşuva olarak adlandırıyor, adını belirttiğimiz bölgede en eski yerli halk olarak yaşıyordu. Şimdiki Adige, Abaza ve Ubıh halklarının ata kabilelerinden biri olan bu eski kabile, yüzyıllar içerisinde çeşitli halklar arasında asimile olarak küçülmüş ve Kafkasya’da yaşayan küçük bir boya dönüşmüştür.

Halen Aşuva adını yaşatan bu küçük boy, Mellart’ın saptamasıyla kökleri Anadolu’nun paleolitik dönemlerine dayanan ve şimdiki Kafkas halklarının ataları olan Akdeniz halkının büyük tarihlerinin temsilcisi olduğu kadar, insanlığın uygarlık tarihinin de en arkaik temsilcilerinden biridir.

KAYNAKÇA

  • Ahmet Ünal, Hititler Devrinde Anadolu-1, Arkeoloji ve Sanat Yay., 2002, İst.
  • Ahmet Ünal, Hititler Devrinde Anadolu-2, Arkeoloji ve Sanat Yay., 2003, İst.
  • Ahmet Ünal, Hititler Devrinde Anadolu-3, Arkeoloji ve Sanat Yay., 2005, İst
  • Müfid Mansel, Ege ve Yunan Tarihi, TTK, 1998, Ank.
  • Bilge Umar, İlkçağda Türkiye Halkı, İnkılap Yay., 1999, İst.
  • Bilge Umar, Türkiye Halkının İlkçağ Tarihi, İnkılap Yay., 1982, İst.
  • Bilge Umar, Türkiye’deki Tarihsel Adlar, İnkılap Yay., 1993
  • Ekrem Akurgal, Anadolu Uygarlıkları, Net yayınları, 1989, İst.
  • Ekrem Akurgal, Anadolu Kültür Tarihi, Tübitak, 1998, Ank.
  • Ekrem Memiş, Eski Çağ Türkiye Tarihi, Çizgi Kit., 2001, Konya
  • George Thomson, Eski Yunan Toplumu Üzerine İncelemeler Tarihöncesi Ege 1. cilt, Çeviren: Celâl Üster, Payel Yayınevi, İst.
  • George Thomson, Eski Yunan Toplumu Üzerine İncelemeler Tarihöncesi Ege 11. cilt, Çeviren: Celâl Üster, Payel Yayınevi, İst.
  • Herodotos, Herodot Tarihi, Çev; Müntekim Ökmen, Remzi Kit., 1983, İst.
  • Graig Melchert, Luviler, Çev: B.Baysal- Ç.Çidamlı, Kalkedon Yayınları, 2010, İst.
  • Muzaffer Demir, Lidyalılar Mythostan Logosa, TTK, 2014, Ank.
  • Şemseddin Günaltay, Yakın Şark 11 Anadolu, TTK., 1987, Ank.
  • Robert Gravers, Yunan Mitleri, Çev; Uğur Akpur, Say Yay., 2010, İst.
  • R.Gurney, Hititler, Çev: Pınar Arpaçay, Dost Yay., 2001, Ank.
  • Veli Sevin, Anadolu Arkeolojisi, Der yay., 2003, İst.

TARİH /// PROF. DR. ATA ATUN : I’nci Richard ve Beraberindekilerin Kutsal Topraklara Yaptıkları Yolculuğun Notları


PROF. DR. ATA ATUN : I’nci Richard ve Beraberindekilerin Kutsal Topraklara Yaptıkları Yolculuğun Notları

18 Nisan 2018

GEOFFREY DE VINSAUF
I’nci Richard ve Beraberindekilerin Kutsal TopraklaraYaptıkları Yolculuğun Notları
(Itinerary of Richard I. and others, to the Holy Land)
(Yaklaşık) M.S. 1191 ve 1192
(Excerpts on Cyprus, Sayfa 5)[1]

Çeviri: Prof. Dr. Ata ATUN

[Aslan Yürekli] Richard ve diğerlerinin Kutsal Topraklar’a yaptıkları yolculuk ile ilgili, çok az şey bilinmektedir. Adı ile ilgili doğru tanımlama ne olursa olsun, Geoffrey de Vinsauf’un genel olarak Norman[2] bir aileden geldiğine ve doğum yeri nedeni ile de İngiliz olduğuna inanılmaktadır. Sayısız yazıları bulunmaktadır fakat eserleri arasında en önemlisi ve çok değerli olanı “İngiliz Kralı Birinci Richard ve Fransa [Kralı] Philip Augustus Komutasında Üçüncü Haçlı Seferi Tarihi” adlı olanıdır.

Günlük olaylarının gözlemlenerek yazılmış olan yegâne kayıt belgesidir ve Richard Devizes’in eserine kıyasla, her bakımdan daha üstün olduğu kabul edilmektedir.

Bu notlar, aşağıdaki alıntılarla birlikte, George Bell & Sons tarafından 1892 yılında Londra’da basılan ‘Bohn’sun Tarihi Eserler Serisi’nden (Bohn’s Historical Libraries Series) alınmıştır.

“Aynı zamanda, limanına giren yolcuları tutuklamayı adet haline getirmiş o merhametsiz zorba hükümdar Kıbrıs İmparatoru Isaac Comnenus hakkında araştırma yaptı”.

Anafora Rağmen Kral Richard’ın Rodos’tan Yola Çıkması Ve Kraliçenin Kıbrıs’a Varışı Hakkında…

Rodos’tan ayrıldıktan sonra filosu çok kötü hava şartları ile karşılaşır, geri dönmek zorunda kalır ve açık denize sürüklenir. Bununla birlikte, içinde Kraliçelerin bulunduğu Lyons’tan gelen gemi, önce Kıbrıs adasındaki Limozin [Limasol] limanına girdi ve sonra, karaya çıkmak amacı ile gelmemelerine rağmen, karadan uzakta demir attı.

Özellikle, Kıbrıs Hükümdarı Yüzünden Kutsal Topraklar’da Yer Alan Bir Çok Felâket Hakkında

… Bütün bu ve diğer bir çok şanssızlıklar, Kutsal Topraklar’ın geri alınmasına mani oldu. Şansızlıkların her biri, bu nedeni daha da kötüleştirmeye yeterliydi. Fakat hepsinin üzerinde daha önemli olan bir nokta vardı : Kıbrıs’la ilgili olandan bahsetmekteyiz. Kudüs, Kıbrıs adasından her yıl, hiç de küçümsenmeyecek menfaatler elde etmekteydi; fakat şimdi, adayı hükmü altına almış olanın boyunduruğundan kurtardıktan sonra, adada, Bizans İmparatorluğu’nun yetkilerine zorla el koyan zalim hükümdarının emri ile Kudüs’e her hangi bir menfaat sağlamaya tenezzül etmedi. Tüm kötü adamların en adisi olan, kalleşlikte Yahudileri ve hükümdara karşı hıyanette Gyenelon’ları[3] geçen bu kişi, Hıristiyan dinini öğreten herkese sebepsiz yere eziyet etti. Salahaddin’in [Eyyubi] arkadaşı olduğu söylenmekte ve ortak bir antlaşmanın ifadesi ve simgesi olarak, sanki dışarı akan kanı karıştırmakla gerçekte bir erkek akraba olacaklarmış niyeti ile birbirlerinin kanını içerek, kan kardeşi oldukları belirtilmektedir. Bütün bunlar, bir süre sonra görülmeye başlanan kimi delillerle de, açıkça ortaya çıkmıştır.

Bu ilişkilerle kendine güven sağlayan ve bağlı olduğu Bizans Hükümdarı ile bağlarını koparıp İmparatorun adını sahtekârlıkla gasp eden zalim hükümdar, zenginlerden kelle parası talep etmekte, fakirleri de zorla köle yapmaktaydı. Kendi arzusuyla adaya gelen veya denizdeki fırtınayla sürüklenen herkesi yakalamayı, adet edinmişti. Değişik bir filonun geldiğini öğrendiği vakit, alışkanlıkları uyarınca gemide bulunan herkesi tutsak almayı ve kıymetli mallarını yağmalayıp el koymayı adet edindi.

Gemilerin Kazaya Uğraması Ve Adamlarımızdan Bazılarının Şanssızlığı, Yakalanmaları Ve Tutsak Edilmeleri; Ve Aynı Zamanda Kıbrıs’lılara Karşı Yaptıkları Saldırı Ve Kazandıkları Zafer Hakkında…

Evangelist Aziz Mark Yortusu arifesinde, gün batımından çok az evvel, ufku, koyu bulutlar kapladı, fırtınanın gücü hissedilmeye başladı ve rüzgârın şiddeti suları azgınlaştırdı. Rüzgârın biçim değiştirmesi ile etrafa saçılmış olan gemilerimizden bazıları, fırtına kendilerini yakalamadan evvel Kıbrıs’a ulaşma çabası içindeyken, elverişsiz rüzgâr ve ters dalgalar tarafından kayaların üstüne sürüklendi. Denizciler kendilerini sürükleyen rüzgâra karşı koymak için elden gelen en yoğun çabayı göstermelerine rağmen, kralın gemilerinden üç tanesi rüzgârın şiddetine karşı koyamadı ve parçalara ayrıldı. Gemide bulunanlardan bazıları boğuldu; şans eseri geminin enkaz tahtalarına tutunabilen bazıları yüzen tahtaların yardımı ile çok yoğun çaba harcadılar ve dalgaların kıyıya doğru sürüklemesi ile ve parasız olarak sahile çıktılar. Boğulanlar arasında, soyadı Malus Catulus olan, Kralın mühürdarı Bay Roger de bulunmaktaydı ve mühür de kaybolmuştu. Birisi, denizin yükselmesi ile kıyıya vuran ölmüş bedeni üzerinde mührü buldu ve satmak amacı ile ordu mensuplarına getirdi; böylece mühür kurtarıldı ve Krala iade edildi.

Ada yerlileri, kıyıya savrulmuş olan denizcilerin gelişlerini dostluk maskesi altında neşe içinde selâmlayarak karşıladılar. Onları sağlıklarına kavuşturmak bahanesi ile yakınlardaki bir kaleye götürdüler. Canını kurtarmak için karaya çıkmış olanların hepsi, Griffon’lar [Rumlar] tarafından silâhlarından arındırıldı ve onlar da aynı kaleye nakledildiler. Bu dostluk gösterisi yapılırken de, ‘eğer silâhlı olurlarsa casus gibi görüneceklerini veya adaya saldıracakları izlenimini vereceklerini’ iddia ettiler ve İmparatorun düşüncelerinin ne olduğu öğrenilene kadar, beklemeleri gerektiğini söylediler.

Fakat gözetim altında tutulan kazazedelere merhamet duyan bizim asilzadelerimiz, onlara elbise ve diğer gerekli malzemeleri gönderdiler. Aynı zamanda Kralın idare memuru ve hazinedarı olan Stephen de Turnham, onlara bol miktarda yiyecek gönderdi. Yiyecekler, tutsak edilenler için kale kapısına getirildiği anda, Rumlar ve kale muhafızları tarafından talan edildi. Bununla birlikte sahte sözlerle onları yatıştırdılar ve yine de kötü niyetlerini açıkça göstermediler. İmparatora neler olduğu hakkında bilgi verilene kadar da, kendilerini serbest bırakmadılar.

Bu arada, kurnazca sözlerle, gerekli olan her şeyi vereceklerine dair vaatte bulundular.

Sonra, adanın asilzadelerini toplantıya çağırdılar ve yakalayabildikleri kadar yolcuyu kurnazlıkla tutsak etmeyi, sonra da onları öldürme konusunu tartışmaya başladılar.

Bizim adamlarımız tarafından asıl düşünceleri öğrenilince savunmaya geçtiler ve güvenlik açısından konumlarına en uygun olacak şekilde, kendi kendilerini kaleye kilitlediler ve bazıları da ada yerlileri tarafından öldürüldüler. Böylece bu tehlikenin, kendilerini gerçekten tehdit ettiğini dikkate alarak, Hıristiyanlara eziyet eden dinsizlerin ellerinde açlıktan ölmektense, savaşmak riskini göze aldılar. Bu nedenle kaleden çıkıp düzlük araziye geldikleri zaman, ada yerlileri etraflarını sarmaya ve onları öldürmeye başladılar. Silâhsız olmalarına rağmen ellerinden geldiğince karşı koydular. Ellerinde kendilerini savunmak için yerlilerden sakladıkları sadece üç tane yayları vardı. O üç yay ile, düşmanlarından geri kalmayacak denli adam öldürdüler.

Bunların arasında, dişi bir at bulup üstüne binmiş olan Roger de Hardecurt isimli biri vardı ki, kendine karşı koyan herkesin üzerine atını sürdü. Aynı zamanda bir Norman olan ve çok iyi ok atan William du Bois vardı. Hiç durmaksızın attığı oklarla ve kısa mızraklarla önce bunları, daha sonra da diğerlerini dağıttı. Hâlâ daha gemide bulunmakta olan askerler ise bu çarpışmayı görünce, derhal, silâhları ile birlikte yardıma geldiler. Rumlar da, ellerindeki yaylar ve sapanlarla karşılarına geçerek, elden geldiğince karaya çıkmalarına engel olmaya çalıştılar. Fakat, Tanrı’nın koruması ile gemilerinden sahile, hiç yara almadan gelmeyi başardılar. Nihayet, Rumlar dağıtıldıktan ve yolları açıldıktan sonra, az önce bahsettiğimiz yolcular da kendilerini savunarak kaleden dışarıya çıktılar ve arka taraftan geçerek, limana ulaştılar. Orada, kayıklarından sahile ayak basmış, ancak, bütün güçleri ile kendilerine karşı koymaya çalışarak Rumlarla çarpışan bizim adamlarımızı buldular. Böylece bir araya gelerek güçlendiler ve Rumları dağıtarak, Limasol limanını ele geçirdiler.

Limanda, daha evvel de söylediğimiz gibi, Kral Richard gelmeden önce limana sığınan ve her iki kraliçeyi taşıyan gemi bulunmaktaydı. Fakat adanın durumu hakkında bilgileri bulunmadığından ve İmparatorun zalimliğinden de korkmaları nedeniyle henüz karaya çıkmamışlardı.

Kral Richard’ın Kıbrıs’a Varışı Hakkında :

Aynı gün akşama doğru, yolcuların, daha önce sözünü ettiğimiz limandan çıkışları sonrasında, yani Perşembe günü, gelişlerinden haberdar olan Kıbrıs İmparatoru şehre geldi.

Yolcular, karşılaştıkları adaletsizlikten bahsedince, İmparator, her ne şekilde olursa olsun, verilen zararı tazmin edeceğine ve kazaya uğramış kişilerden alınan paraları geri iade edeceği sözünü verdi; aynı zamanda, karşılıklı olarak dörder adamın rehine olması teminatıyla Limasol şehrine giriş – çıkış için de izin alındı. Bu arada İmparator, imparatorluğundaki tüm savaşçıların toplanarak, güçlü bir ordu kurulması için emirler verdi.

Bir gün sonra da İmparator, gemilerinde bulunan iki Kraliçeye kurnazca bir mesaj göndererek, daha güvenilir bir koruma altında olmaları ve kendi halkından kötü bir davranış görmeden veya kendilerine sarkıntılık yapılmadan istedikleri gibi dolaşmaları için, kıyıya çıkmaları teklifini yaptı. Bu teklif reddedildi. Teklifin reddedilmesi üzerine, ertesi gün onlara, saygı göstermek bahanesi ile ekmek, koç eti ve dünya üzerinde kalitesine ulaşacak daha başkası olmadığı iddia edilen, Kıbrıs’ın bağlarından yapılmış şarap gönderdi. Üçüncü gün, yine hafif yiyecekler ve yanıltıcı mesajlarla onları aldatmayı denedi.

Öte yandan Kraliçeler, Kral Richard’ın adaya ne zaman varabileceğini bilmedikleri gibi, filosunun iyi durumda olup olmadığını da, bilmiyorlardı. İşte bu belirsizlik içerisinde, eğer İmparatoru dinlerlerse kendilerini esir alabilir korkusunu taşıyorlardı. Ya da, İmparatorun teklifini sert bir şekilde reddederlerse, aynı sertlikle yanıt alabileceklerinin tereddütü içerisindeydiler. Bu belirsizlikle Kraliçeler, biraz zaman kazanmak için, kendilerini, bir gün sonra İmparatorun emrine verecekleri mesajını göndererek, bu kez İmparatoru kararsızlık içinde bıraktılar.

Bu sözün yerine getirilmesi beklentisi ile İmparator, sessiz kaldı. Kraliçeler de yoğun bir kaygı ve üzüntü içinde, ne yapılması gerektiğini konuşmaya başladılar. Aynı gün (Pazar), uzakta, kıvrılan suların köpüklü tepesinde, aynen kargalar gibi rüzgâr tarafından öne doğru itilen ve kendilerine doğru hızla gelen iki gemi gördüler. Kraliçeler ve onlarla birlikte olanlar, bu gemilerin kimin olabileceği endişesiyle seyrederlerken, arkalarından, bir grup geminin daha geldiğini fark ettiler. Limana doğru hızlı bir seyir yapmakta olan tüm filo iyice tanınır olduktan sonra, bu gemilerin, Kral Richard’ın filosu olduğu anlaşıldı.

Kraliçeler ve beraberindekiler, terkedilmiş duygusuyla tüm umutlarını yitirmek üzereyken yardımlarına gelinmesinden, çok büyük sevinç duydular. Böylece, savaşın şiddetine karşı koyamayacakları için bir çok adam geri çekildikten sonra, Allah’ın yardımı ile Kral Richard Limasol’a ulaştı.

Oklar yoğun bir şekilde uçuşmaya başlayınca, her seferinde, kürekli çektirmelerden (forsa) üç veya dört kişi denize düştü ve suyun altına dalıp, sığınacak bir yer aramak için kaçışırlarken birbirlerine çarparak can verdiler. Kürekli çektirmeler böylece ele geçirildi ve bizim gemilerimiz kıyıya yanaştı. Bizim taş fırlatıcılar ve okçular elde ettikleri başarıdan cesaret alarak, karaya çıkış yerini kontrol altında tutanlara yağmur gibi ok attılar.

Saldırıya karşı koyamayan Rumlar kıyıdan geri çekilerek, daha korunaklı bir yere gittiler. Bu esnada onların ve bizim mızrakçılarımızın hiç durmadan kısa mızrak atmalarından dolayı gök yüzü karardı ve sakin bir havada olan gün, ok yağmurundan dolayı gece gibi karardı.

Bu arada insanlar, yığınlar halinde şehirde toplanmaya başladılar ve civardaki yakın yerler, savaş aletlerini kullanan insan kalabalığıyla doldu. Uzun bir süre, savaşı hangi tarafın kazandığı veya kimin daha üstün olduğu belli olmadı…

Birliklerimiz, tüm güçleriyle çarpışmalarına rağmen her hangi bir üstünlük sağlayamadılar.

Kral Richard, adamlarının gemilerden çıkıp sahile ulaşmaya cesaret edemediklerini görünce, en önde bulunan kürekli çektirmesinden büyük bir cesaretle denize atladı ve Rumlara saldırdı. Kralın bu öncü tavrı üzerine askerleri de Krallarının peşinden büyük bir şevkle koşarak, düşmanı geri çekilmeye zorladılar. Düşman, bu yoğun baskı üzerine geri çekilmeye mecbur kaldı. Ardından, uçuşan küçük boy mızrakların sağanağı ve birbiri ardına yere düşen Rumlar görüldü. Savaşanların homurtuları, ölmekte olanların inlemeleri ve geri kaçanların bağrışmaları duyuldu.

Bizim adamlarımız bir bütün halinde, şaşkınlıkla kaçışan Rumları geri sürmeye devam etti ve önce şehrin içine, sonra da şehrin arkasındaki tarlalara kadar püskürttüler. Kral, İmparatorun peşinden gitmek için ileri doğru saldırırken sıradan bir at buldu ve bir mızrağın yardımıyla üstüne sıçradı. Mızrağı, eğerin arkasına yerleştirdi, mızrağın iplerini de üzengi gibi kullanarak atı sürdü.

Kral, bu şekilde atını hızla sürerken, İmparatorun arkasından da : “İmparator Efendimiz, sizi teke tek savaşa davet ediyorum” diye bağırmaktaydı. Fakat İmparator, sanki sağırmış gibi süratle uzaklaşarak, kaçtı. Kral, şehri almış olduğundan Kraliçelerin gemiden karaya çıkmalarını ve Limasol şehrine yerleşmelerini sağladı.

Orada, deniz yolculuklarının tüm yorgunluğu ve tehlikesinden sonra, emniyet içinde sağlıklarına kavuştular.

Kral ve İmparator Arasındaki Savaş Sonrası, Kralın Zaferi ve İmparatorun Lefkoşa’ya Kaçışı Hakkında…

Kral, aynı gece çadırına yerleşti ve atlarının Esneckar’lar[4] tarafından karaya çıkarılmasına emir verdi. Fakat İmparator, Kralın atlarının olmadığını düşünerek ve bu nedenle her hangi bir korku duymadan, iki fersah uzakta kamp kurarak, geceyi orda geçirdi. Kral, ertesi gün saat iki civarında atına bindi ve çok uzakta olmayan bir zeytin ağacı bahçesinde göz kamaştırıcı bayraklarla bir takım Rumların durduklarını gördü. Rumlar kaçmaya başlayınca, onları takip etti. Fakat atlarımız, bir ay müddetle denizde sallanmaktan rahatsız olduklarından dolayı, askerlerimiz atlarımızı dinlenmeye bırakarak, geceyi vadide geçirmiş İmparatorun ordusunu görene kadar düzgün adımlarla ilerlediler ve takibe son verdiler.

Korkunç bir yaygara ile haykıran Rumlar adamlarımıza hakaret etmeye başladılar. Gürültüye uyanan İmparator yatağından kalktı ve atına binerek, ordusu ile birlikte bizimkilere doğru yavaş yavaş ilerlemeye başladı. Yakınlardaki bir tepeye kadar geldi ve savaş hazırlıklarına bakmak için, tepe üzerinde yerini aldı. Rumlar, sadece oklarını ve sapanlarını kullanarak, adamlarımızın hareket edemez halde olduklarını bağırmaya başladılar. Sonra, adı Hugo de Mara olarak bilinen bir memur – yönetici silâhlı olarak geldi ve Kral’a, “Kralımız efendimiz, böylesi, sayıca çok fazla ve çok büyük bir kalabalık karşısında geri çekilmenin zekice bir plân olduğu görülmektedir” dedi.

Kral kendisini, “Sayın kâtip, sen yazı yazmakla meşgul ol, kalabalıktan uzak durmaya çalış ve savaşmayı bize bırak” diyerek yanıtladı.

Diğerleri de, benzeri şekilde Kralı, bu denli güçlü bir kalabalığa karşı savaşmaktan vazgeçirmeye çalıştı. Gerçekte, o anda beraberinde elli kişiden fazla adamı yoktu; fakat düşmanın düzensiz bir halde olmasından cesaret alarak atını mahmuzladı ve aniden düşmana saldırdı.

Saflarını delip geçerek onları ikiye böldü ve önce birinci gruba, sonra da ikinci gruba saldırarak düşmanı kısa zaman içinde dağıttı. İmparatorun askerleri, düşmanın toparlanıp bir araya geldiğini görünce cesaretleri kayboldu ve kaçmaya başladılar. Hızlı ve çevik atları olanlar kaçabildiler fakat, kaçmaya uygun olmayan piyadeler ile sıradan insanlar, Kralın oraya ani gelişiye hiçbir yere kaçamadılar ve ayırım yapılmadan her taraftan saldırıya uğrayarak, kılıçtan geçirildiler. İmparator, askerlerini savaşmak için şevke getirip cesaretlendirirken; Kral aniden geriye döndü, son süratle üzerine doğru geldi ve mızrağı ile İmparatora vurarak, onu atından düşürdü. Fakat İmparator, aynı çabuklukla bir başka at buldu ve kalabalığın içerisine karışarak, kaçmayı başardı. Bununla birlikte refakatçilerinden bazıları da kayboldu.

Tanrım! Kaç tane asil atın orada katledildiğini, zırhların, çelik başlıkların, kılıçların, mızrakların, flamaların ve çeşitli şekillerdeki sancakların yere düştüğünü, sayılamayacak kadar ölü insanların cansız bedenlerinin kendi kanları içinde yüzüstü yattığını ve bazılarının hâlâ son nefeslerini verdiğini görmek, mümkündü.

İmparator, bizim adamlarımızın gözü pekliğini görünce ve kendi adamlarının da kaçtığını fark edince, kendisine sadece geri kalan olarak gördüğü mahmuzlarını da unutmadan, en çabuk bir şekilde dağlara kaçtı. Kral, İmparatorun sancağına vurarak yere düşürdü ve bu muhteşem ve güzel sancağın, kendisi için özenle saklanması emrini verdi.

Sonra bizim süvarilerimiz, kaçakları, en hızlı bir şekilde iki mil kadar kovaladılar…hızları, tekrar normal adımla gidişe dönüşünce, sessizce geriye döndüler. İnsanlarımız, yağmaya koşuştular. Çok fazla miktarda silâh ve pahalı giysiden oluşan malların hepsi de yağmalandı. Ve sıra, İmparatorun çadırına geldi… orada bulunan tüm altın ve gümüş kaplar, muhteşem güzellikteki giysiler, günlük kullanılan mutfak ve ev eşyaları hızla yağmalandı… bunlara ilâveten zırh, kask, seçkin savaş atları ve katırlara el kondu. Çok miktarda koyun, büyük baş hayvan, keçi, soylu kısrak ve katır, domuz, kümes hayvanı ve tavuk elde edildi; ayrıca seçkin şarap ve her tür yiyecek bulundu ve çok sayıda esir alındı. Böylece, bu çok fazla miktardaki ganimetten dolayı müşkülpesent oldular.

– Doğrusunu söylemek gerekirse, herkes ganimetten doymuştu ve yeteri kadar ganimet sahibi olduklarından dolayı da kendilerine sunulan her hangi bir kıymetli şeyi dahi, artık dikkate almıyorlardı –

Tüm bunlar gerçekleştikten sonra, Kral, ada sakinlerinden her kim olursa olsun huzur ve barış isteyenlerin, Kralın adamlarından her hangi bir zarar görmeden evlerine dönebileceklerine ve sorunsuz bir özgürlüğün tadını çıkarabileceklerine; fakat Kralı düşman olarak görecek kişilere ve İmparatorun askerlerine kesinlikle düşman muamelesi yapılacağı için, Kralın eline düşmemeye gayret göstermelerini ve kendisine karşı durdukları vakit de, onlara karşı, hiç çekinmeden gücünü ispatlayacağına dair bir emirname yayınladı.

Bu emirname nedeni ile İmparator, kendisini, geri dönmemek üzere terk eden bir çok adamını kaybetti.

Nihayet, savaşta, bir İmparator olarak hedefine ulaşamamanın üzüntüsü ve şaşkınlığıyla kendisini, savunması çok güçlü olan Lefkoşa isimli bir kaleye attı.

Kral Guy’ın [De Lusignan] Adaya Gelişi …

Ertesi Cumartesi günü ufukta, üç tane, kürekli harp gemisi göründü. Herkes nereden geldikleri ve ne amaçla geldikleri konusunda şüpheye düştü. Her zaman hazır ve titiz olan Kral, alçak gönüllülükle, küreklerle hareket edebilen küçük bir tekneye bindi ve gelenlerin kim olduklarını tespit ve nereden geldiklerini öğrenmek için onları karşılamaya gitti. Gelenin, Guy de Lusignan olduğu söylenince, Kral çabucak geri döndü ve gelen misafirler için derhal yemek hazırlanması emrini verdi. Kral, Guy karaya ayak basınca kendisini büyük bir saygı ile karşıladı ve çok içten bir şekilde ağırladı.

Kral Guy, daha evvel konuştuğumuz markilerin Kudüs Kralı yapılmasını ve Kral Guy’ın görevden alınmasını tasarlayan Fransa Kralına karşı Kral Richard’ın tavsiyelerini ve yardımlarını almak için gelmişti. Bundan dolayı Kral Richard kendisini büyük bir şefkatle karşıladı. Fakir ve servetsiz olduğundan, çeşitli kıymetli hediyelerle onurlandırdı. Kendisine iki bin gümüş mark ve her biri yüz beş mark değerinde yirmi kap verdi. Bunlardan iki tanesi, saf altından yapılmıştı.

Kral Richard İle Berengeria’nın Düğün Ve Kralın Kalyonlarının Adaya Varışı Hakkında …

Ertesi sabah, Aziz Pancras Yortusu olan Pazar günü, Kral Richard ile Navarre Kralının kızı olan Berengeria’nın nikâhları kıyıldı ve düğün töreni de, Limasol şehrinde yapıldı. Prenses, büyük meziyetlere sahip, çok görgülü bir küçük hanımdı ve Limasol’da kraliçe olarak taç giydirildi. Düğün merasiminde Başpiskopos, Evreux[5] piskoposu ve Baneria[6] piskoposu ile birlikte bir çok önemli dini ve resmi kişiler ile, asiller yer aldı.

Kral, bu mutlu gününde çok olağanüstüydü.

Herkese karşı çok neşeli, çok şakacı ve lütûfkardı.

Düğün merasimi krallara yakışır bir biçimde kutlandıktan bir gün sonra, Kralın, büyük bir merakla beklenen tüm kalyonları limana geldi: mükemmel silâhlarla donanmışlardı ve bu muhteşem silâhlarla savunulmaktaydılar. Hiç kimse, bu güne kadar, bunlardan daha iyilerini görmemişti. Kral, bu büyük gücüne, İmparatordan ele geçirmiş olduğu beş kadırgayı da ekledi.

Böylece Kralın, kırk tane silâhlı kadırgası, altmış tane de çok iyi kalitede diğer tip gemileri oldu.

Kral ve İmparator Arasında Barış Sağlamak İçin Gösterilen Çabalar ve Yapılan Görüşmeler Hakkında.

Bu kıvançlı başarısından dolayı mutlu olan Kral, kaderin kendisine güldüğünü düşündü; bu nedenle askerlerini keşif yapmaları için uyardı ve İmparatorun kendilerine aniden saldırı yapması olasılığına karşı her şeyi hazır etmeleri ve dikkatli olmaları emrini verdi. Çevreye gözcüler koydu ve orduyu korumak için nöbetçiler dikti. Bütün bu önlemlerden sonra da Kral, İmparator her nereye giderse gitsin, güç kullanarak kendisini teslim almak veya teslim olmaya zorlamak için, ordusuyla takip ederek, peşine düştü…

Kudüs’ün, Baş Rahip (Hz. İsa) Şövalyeleri [Hospitallers of Jerusalem] ile, tarikatı ileri gelenlerinin içten gelen ricaları ve arabuluculuğunda; adamlarını kaybetmekten dolayı büyük bir keder içinde bulunan ve Kralın önünden utanılacak bir biçimde Lefkoşa’ya kaçmak zorunda kalan İmparator ile ada yerlilerinin kendisinden nefret ettiği ve kendisinin de onların yardımına daha fazla güvenemeyeceğinden dolayı İmparatoru daha da öteye takip etmekten çekinmekte olan Kral arasında bir görüşme yapılması kararı verildi.

Bu nedenle Kral, toplayabildiği kadar insanı yanına alarak, Limasol şehrine yakın, denizle ana yol arasındaki çok geniş bir düzlüğe ilerledi. Çok kuvvetli, iri yapılı, yüksek omuzları ve sivri kulakları ile mükemmel görünümlü bir İspanyol savaş atına binili idi. Boynu uzun ve fidan gibi, uylukları ise kusursuzdu. Ayakları geniş ve bacakları hiçbir ressamın tam bir benzerlikle çizemeyeceği denli kusursuz bir yapıdaydı.

Altın gemlerle kontrol edilmeyi reddederek ve sanki kendisini daha hızlı bir harekete hazırlıyormuş gibi birbiri ardına ayaklarını değiştirmekte, bir seferinde geridekileri ileri doğru, diğer seferinde de ön ayaklarını ileri doğru atmaktaydı. Kral, ışıltılı eyeri üzerinde sekmekteydi. Eyer, çeşitli yerlerine kırmızıların serpiştirildiği altın madeni pulcuklarla süslü idi ve arka tarafında birbirine dönük iki altın aslan bulunmaktaydı. Aslanların ağızları açık ve birbirlerini, ileriye doğru uzatılmış ön ayakları ile sanki yiyecekmiş gibi görünmekteydiler.

Kralın ayakları altın mahmuzlarla süslü idi ve giydiği elbise, gül kırmızısı rengindeydi. Elbisesi, büyük bir bereketle ışıldayan güneş küreleri gibi sıra sıra hilâl şeklinde yekpare gümüşten yapılmış hilâllerle süslüydü.

Bu şekilde giyinmiş olan Kral, atını, ileri doğru sürdü. Kabzası altın dokuma kemerli ve sağlamlığı denenmiş, çelikten imal edilen bir kılıç kuşanmıştı. Kılıç kınının ağız kısmı gümüştü. Başında, kırmızı şapkası bulunmaktaydı ve bu şapkanın üzerinde de el ile yapılmış ve etrafına iğne ile dikilerek tutturulmuş çeşitli kuş ve hayvanlar yer almaktaydı. Elinde bir sancak tutmaktaydı ve taşıma biçimi de, kendisinin en yüksek rütbede bir asker olduğunu ispatlamaktaydı.

Kendisini gören herkesi, büyük bir sevinçe boğmaktaydı.

Kral ve İmparator arasında, her iki taraftan yapılan bir çok öneriden sonra; İmparator, her yönden kendisine bağlılık yemini önerdi. Ayrıca Allah adına, Kralın emrinde ve komutasında olmak üzere Kudüs’e beş yüz adet şövalye gönderecekti ve tüm bunlara ilâveten de Kralı tamamen tatmin etmesi ve aklında hiçbir şüphe bırakmaması için tüm kale ve hisarları Kralın muhafızlarına teslim etmeyi önerdi. Bunların yanında, paralarını kaybetmiş ve paraları yağmalanmış olanları tazmin etmek için üç bin beş yüz mark ödeyecekti; eğer Kral, aralarındaki antlaşmaya göre kendisinin ve adamlarının sadakat ile savaştıklarını düşünürse, İmparatora tüm toprakları, kaleler ve hisarları ile birlikte geri verilecek; aralarındaki dostluk, bundan sonra da aynı şekilde kalacaktı.

Kral, bu önerileri arkadaşlarına incelemeleri ve böylesi bir anlaşma ile Kralın şerefini küçük düşürücü her hangi bir şey olup olmadığını araştırmaları için sunduğu ve tümünün de tatmin olup olmadıklarını sorduğu vakit, verdikleri yanıtta, her yönü ile Kralın şerefini koruduğunu ve tamamen hoşnut olduklarını belirttiler. Kral bunları duyduktan sonra, İmparator, derhal başta söylenen koşulların tümüne sadıkane bir biçimde uyacağına dair yemin etti ve barış öpüşmesinden sonra, anlatılan tarzda güç birliği yaptılar.

Bu görüşmeden dönen Kral, derhal, daha evvel bahsedilen savaşta ele geçirilen İmparator çadırını, yapılan barış ve dostluk nişanesi olarak İmparatora geri gönderdi. Ayrıca, ele geçirdiği gemilerini de iade etti ve barış görüşmelerinin yapıldığı yerde, çadırlar kurulmasını emretti.

İmparatorun Kantara’ya Kadar Kaçıs ve Lefkoşa’nın Alınması Hakkında …

Aynı günün gecesi, Pain de Caiffa isimli güvenilmez bir şövalyenin önerisi üzerine İmparator, karanlıktan faydalanarak, çok kıymetli ve gözde bir atın üzerinde, hızla oradan ayrıldı. Şövalye, o gece, Kral Richard’ın İmparatoru yakalamak ve zincire vurmak niyetinde olduğunu söylemişti…İmparator da bu sözlere inanır olabileceklerden korkar ve arkasında çadırını, savaş atlarını ve tüm ev eşyalarını bırakarak Mağusa şehrine kaçar. Bu kaçışı duyan Kral Richard, yalan yere yemin ettiği ve sözünü tutmadığı suçlamasıyla İmparatorun arkasından gemileri ile takipçiler gönderdi.

Kral Guy’a, ordusuna komuta etmesi ve karadan Mağusa’ya gitmesi görevini verdi. Ordu, üçüncü gün Mağusa’ya vardı ve şehri, terk edilmiş buldu. Bir kuşatma anında güvenlik altında olamayacağına inanmış olan İmparator, içine girilmesi zor olan, fakat adamlarımız içinden geçmek riskini göze aldıkları takdirde pusu kurup kendilerine saldırabileceği uygun bir ormana gizlenmişti.

Kral Mağusa’ya ulaştığı vakit, eğer İmparator denizden kaçmak isterse kendisini yakalamak ve esir alabilmek için, gemilerdeki askerlerine, kıyı boyunu çok sıkı şekilde kontrol altında tutmalarını ve dikkatli olmalarını emretti.

Kralın burada bulunduğu üçüncü gün, Beauvais piskoposu ve çok ünlü bir kişi olan Drogo de Mirle adındaki asilzade elçi olarak geldiler ve Fransa Kralının, Richard gelmeden ’ya saldırı yapmayacağını, bu nedenle de hiç gecikmeden Kudüs’e gitmesi gerektiğini söyleyerek, Kral Richard’ı, İmparatoru takipten vazgeçirmeye çalıştılar. Elçiler, bu sözleri yanında Richard’a; ana konuları ihmal ettiği, kahramanlığı çok kudretli olmasına rağmen, denendiği vakit hiçbir benzeri olamayacağı bir kez daha ortaya çıkacak olan kendisinin, yan taraftaki topraklarda bulunan binlerce Saraken’e saldırmak dururken, çabalarını, boş işler için harcayarak tükettiği ve masum Hıristiyanlara küstahça zülüm ettiği konusunda serzenişte bulundular. Kral, aldığı mesaja, burada bahsedilmesi uygun olmayacak kelimelerle sinirli bir şekilde yanıt verdi…

Elçiler; Kral Richard’ın derhal Kudüs’e gitmesi ve Kudüs toprakları için çok gerekli olan bir adanın zaptı ısrarında her tür görüş ve konuyu ortaya koymalarına rağmen, bu çabaları sonuçsuz kaldı. Çünkü Richard, İmparator ve adamlarını takiple gelen sonuca çok yakın olduğu düşüncesindeydi ve Rumlara, hak ettikleri şekilde saldırmak plânlarıyla meşguldü.

Kralı, bu niyetinden döndürmek mümkün olmadı.

Kral, elçilerin sözlerini dikkate almayarak Lefkoşa’ya doğru ilerledi. Orası bir bozkır olduğu için, her iki kral [Richard ve Guy] kendisi için yeterli olan yiyecek maddesini beraberinde getirdi. İmparatorun kendilerine tuzak kurma niyeti olduğunu öğrendiklerinden, savaş düzeni içinde ileri doğru ilerlemeye başladılar. Kral, saldırılara karşı koymak için arkadan ilerlemekteydi. Ve aniden, yaklaşık yedi yüz Rum ile birlikte İmparator, saklandığı yerden fırlayarak Richard’a saldırdı. İmparatorun mızrakçıları, mızraklarını, en ön sırada bulunan askerlerimize atmak için tüm becerilerini ortaya koydular. Ancak askerlerimiz çok iyi bir düzen içinde ve hep bir arada olduklarından, bu ok ve mızrak yağmuru bile askerlerimizin dağılmasına neden olamadı.

İmparator, ordumuzun yan tarafını kontrol etmek amacı ile yavaşça ilerlerken, düzenli saflarımızı dağıtmak ya da Kralı bulup vurmak için karmakarışık bir şekilde üzerlerine saldırdı ve Kralın arka tarafta bulunduğunu öğrenince, Krala, iki tane zehirli ok attı. Bu oklar Kralı sinir küpüne çevirdi ve atını mahmuzlayarak, mızrağıyla vurmak için, atını, İmparatorun üstüne sürdü. Fakat İmparator bu saldırıdan kurtuldu ve yapmak istediklerini yapamamanın dehşet ve şaşkınlığıyla, daha evvel bahsettiğimiz Kantara Kalesi’ne doğru, olabilen en hızlı bir biçimde, kaçtı.

Kral, koşuda çok hızlı ve azimli olan ve bu güne kadar hiçbir koşuda kendisini geçebilen başka bir atın olmadığı ünlü İspanyol atıyla kaçan İmparatoru yakalayabileceğinden şüphe duydu ve çok uzaklara kadar onu, ısrarla takip etmekten vazgeçti.

İmparatoru takipten vazgeçen Kral, ordusu ve savaşta ele geçirdiği çok büyük insan gücü yanında seçkin ve asil atla birlikte Lefkoşa üzerine yürüdü. Lefkoşa şehri sakinleri, kendisini kutlamak ve efendileri olduğunu kabul ettiklerini beyan etmek amacıyla, kalabalık olarak Kralı karşıladılar. Kral, karşılayıcılarını barış içinde kabul etti ve efendilerinin değişmesinin simgesi olarak, sakallarının kesilmesini emretti.

Bunu duyan İmparator, büyük bir öfkeye kapıldı.

Öfkesiyle beraber, derhal ve mümkün olduğunca çok, Kralın askerlerinden yakalanmasını emretti.

İmparator, intikamını almak ve acılarını unutmak için, öfkeyle verdiği emri üzerine yakalananların gözlerini oydurttuğu gibi, kol, bacak ve burunlarını da acımasızca kestirtti.

Bu arada Kral, İmparatorun idaresinden vaz geçen asil Rumlardan kendine bağlılık sunanları memnuniyetle kabul etti ve bir rahatsızlık nedeniyle kendini hasta hissedince de, dinlenmek ve iyileşmek için Kıbrıs’ta kalmaya karar verdi.

Birinde, İmparatorun Kızı Ve Hazinesi Bulunan Üç Kalenin Ele Geçirilmesi Hakkında …

Kral Guy; Kral Richard tarafından üç gruba ayrılmış olan kendi ordusuyla Girne, St. Hilarion ve Buffavento kalelerini kuşattı ve ilk iki kaleyi hızla ele geçirdi. Yolları ve ulaşması zor olan yerleri iyi bilen bir rehberin yardımı ile ordu, denizden ve karadan Girne Kalesi’ne saldırdı. Kalede bulunanlar, her hangi bir yardım beklemedikleri için karşı koymadan, kaleyi teslim ettiler.

Teslim alınan kalede İmparatorun kızıyla, hazinesi vardı.

İmparator kaleyi kaybettiğini duyunca büyük bir üzüntü ile kahroldu ve bu kahır, neredeyse kendini deliye çevirdi.

Kalenin burçlarına Kral Richard’ın sancaklarını asan Kral Guy, ardından, askerleriyle birlikte St. Hilarion olarak anılan ikinci kaleye yürüdü. Kale, konumu nedeniyle savunması çok güçlü ve yalnızca, bir yanıyla saldırıya açıktı. Kaledekiler, teslim olmamak için savunma başlattılar ve İmparatordan teslim olmaları emri gelinceye kadar da, birkaç gün boyunca, kaleyi kuşatanlara karşı taş ve küçük mızraklar attılar. Kral Guy, sonuçta kaleyi teslim aldı ve İmparatorun kızını da, kaleye her hangi bir saldırı düzenlenmemesi için, orada bıraktı.

Kral Guy, buradan, Kral Richard’ın hasta olarak yatmakta olduğu Lefkoşa’daki orduya geri döndü ve kısa süre dinlendikten sonra, bu güne değin ele geçirilmez olarak varsayılan Buffavento Kalesi’ne saldırarak, kaleyi ele geçirdi.

İmparatorun Lefkoşa’dan Kantara’ya Nasıl Geldiği ve Kral Richard’ın Ayağına Kapanarak Kıbrıs’ı Kendisine Teslim Etmesi Hakkında …

Yitirilmiş olan İmparatorun muazzam serveti!

İyi olan her şeyin, bol miktarda bulunduğu topraklar!

Her hangi bir düşmanın hiçbir savaş aleti ile ele geçirilemeyecek, ihanet veya kıtlıktan başka hiçbir nedenle alınamayacak olan konumları bakımından, çok sağlam olan kaleler!

İmparator, kötü kaderi tarafından yeteri kadar ezildiği düşüncesindeydi… hayatının bağlı olduğu kızı esir alınmış, kaleleri kuşatılmış ya da ele geçirilmişti… halkı, kendisinden uzaklaştırılmıştı.. kendisi adamları tarafından sevilmemiş, fakat adamları onu hoş görü ile karşılamışlardı… karşı koyacak hiçbir gücü kalmadığı gibi, Kral Richard’dan, yenilen taraf olarak barış ve merhamet istemesi gerekiyordu…

Çaresizdi…

Kral Richard’a, kendisini affetmesini rica etmek üzere elçiler gönderdi. Ve elçilerin ardından da, Kral Richard’ın kendisine hoş görü ile yaklaşacağı eğilimi üzerine, üzüntüsünü gösteren giysileri ve kederli yüzüyle, onları takip etti.

Kral Richard’ın huzuruna gelince onurunu kırarak onun önünde diz çöktü ve elinde hiçbir toprağı ve kalesi kalmadığını, kendisini onun merhametine terk ettiğini ve eğer kendisini demir zincirlere vurmazsa, Kralı, her şeyin efendisi olarak kabul edeceğini söyledi.

Kral üzüntü ile hareket ederek kendisini ayağa kaldırdı ve yanına oturttu. Kızının getirtilmesini emretti. İmparator kızını görünce büyük bir sevinç duydu. Sevgi dolu bir şekilde kızına sarıldı ve gözlerinden yaşlar akarken, kızını, öpücüklere boğdu. Bu olay, Aziz Augustine Yortusu’ndan sonraki ve Pentacost’tan evvelki Cuma günü gerçekleşti. Kral, İmparatoru demir zincirler yerine, gümüş zincirlere vurdu.

Kral, Kıbrıs’ı Ele Geçirip Düzene Soktuktan Sonra, Kudüs Seferi İçin Nasıl Hazırlık Yaptı ve Ordusunu Limasol’a, Nasıl Gönderdi ?

Kral, Kıbrıs’ın tümünü on beş günde ele geçirdi ve oturmaları için, adamlarına verdi. Tüm hisarlar sağlamlaştırılmış, ele geçen kaleler hazinelerle doluydu. Bu kalelerden çok çeşitli pahalı eşyalar, altın kupalar, vazolar, tabaklar, bunlarla birlikte gümüş kaplar, kazanlar ve büyük boy fıçılar; altından eyer, gem ve mahmuzlar; ve yine büyük miktarda çok değerli taşlar ele geçirildi. Aynı zamanda çok pahalı, kırmızı renkte, güzel desenli ve el örgüsü giysiler buldu.

Daha fazlasını anlatmaya ne gerek var ?, diyoruz…

Kral Richard, serveti ile ünlü Lidya Kralı Karun’un nesi olduğu söylenmişse, İmparatorun da aynı şeylere sahip olduğunu gördü ve Kudüs’e yapacağı sefer için gerekli olduğundan, sanki kendisi için hazırlanmış gibi onları sahiplendi.

Cesareti fazla olan kişiyi servetin başarısız kılması, ya da zenginliğin, karakteri zayıf olana gitmesi çok seyrek gerçekleşmektedir.

Tüm bunlar olduktan sonra Kral Richard, ordusunu, Kraliçelerle hizmetçilerin, eşyaları ile birlikte bulundukları Limasol’a geri gönderdi ve Kudüs’e gidebilmek için donanmanın bakım ve onarımına çok dikkat edilmesi emrini verdi.

İmparatoru, Kral Guy’un gözetimine bırakan Richard, küçük kız kardeşini yetiştirmesi ve eğitmesi için de, eşi olan Kraliçeye götürdü.

Kral Richard’ın Donanması Akka’ya Doğru Giderken, Çok Büyük Bir Saraken Gemisinin Ortaya Çıkması Ve Kralın, O Gemiye Saldırarak Ele Geçirmesi Hakkında…

Kral Richard, tüm bu çalışmaları bitirdikten sonra tüm dikkatini deniz seferine yoğunlaştırdı. Gerekli yol eşyaları gemilere yerleştirildi ve uygun bir rüzgâr beklenmeye başlandı. Filo, rüzgârın sefere uygunluğuyla birlikte yelken açarak sahilden ayrıldı. Kraliçeler, Kralla beraber en önde yola çıktılar. Kral, gerekli olan ve Kıbrıs’ta çok miktarda bulunan buğday, mısır, arpa, et ve her tür canlı hayvan gibi erzakın tedariki için, cesur ve görevine düşkün insanları adada bıraktı.

Bunlar olurken, Akka’nın ele geçirilmek üzere olduğu haberi etrafa yayıldı. Kral, çok derinden iç çekerek, şöyle dedi :

– Allah’ım.. bu kadar uzun süren bir kuşatmadan sonra, Akka’nın alınışını ben gelene kadar geciktir.. ve böylece zafer, Allah’ın yardımı ile en şerefli olanın olacaktır”

Richard, işte böyle bir duyguyla en çabuk bir şekilde hazırlandı, en büyük ve en hızlı gemilerinden birine Mağusa’da bindi ve geç kalmış olmaktan dolayı sabırsızlanarak, arzu ettiği gibi en önde yola koyuldu. Diğer gemileri de onu, iyice hazırlıklı olarak ve hiçbir engelden korkmayan bir güçle takip ettiler.

Kral Richard; Savaşta Gösterdiği Başarıdan Dolayı Ve Kaybettiği Kudüs Krallığı Nedeni İle Kral Guy’e Nasıl Merhametli Davrandı Ve Teselli Etmek İçin Kıbrıs Adasını Ödül Olarak Kendisine Nasıl Verdi ?

Bir başkasının düşüşü olmadan, diğer bir insanın yükselmesi çok zor gerçekleşebildiğinden, birinin kaybı, diğerinin kazanımına dönüşmektedir…

Kral Guy, uğruna bir çok kez savaştığı ve Kont Henry’nin ele geçirmekle şöhret kazandığı krallığından, şimdi yoksun kalmıştır. Kraliyet davranışlarına veya karakterine uygun, ondan başka bir kral daha bulunamayacağı gerçeğine rağmen, (davranışlarından dolayı Krallığı hak etmediği için değil) yapmacıksız ve politik entrikalarda deneyimsiz olduğu için ve sadece bu nedenden dolayı, şimdi orada, basit bir yurttaş gibi yaşamaya başlar..

Bu konuda daha çok hürmet edilmesi gerekirken (ki, öyle yapılması gerekirdi), daha da aşağılık kabul edildi. Çok başarılı bir askerdi ve Türkler tarafından işgal altındayken, Akka kuşatmasını büyük bir enerji ve azimle yönetti. Ancak… denize bakan tarafta düşman sayısının gittikçe artması nedeni ile şehre saldırıp, ele geçiremedi.

Sonraları iki Kral, çok zorluklar çekerek şehri alabildiler.

… büyük bir olasılıkla karakterinin sessizliği, en doğal haklarını sağlaması bakımından, kendisine zarar verdi..

Çağın tersliği, bu şekilde idi… Hareketlerinde, her kim ki merhametsiz olarak biliniyorsa, en büyük şerefe ve şöhrete, onun lâyık olduğu kabul edilmekteydi… ve böylece, şimdiki zamanımızda açıkgözlülüğün geçerli bir haslet olması nedeni ile kurnazlık saygı kazanırken, dindarlık ve dürüst davranış, kabul görmeyen hareketler sınıfı içine gömüldü…

Bu arada Kıbrıs adası da, Templar Şövalyeleri tarafından satın alınır… Ve Kral Guy; Richard’ın kendisi için şefkatle hareket etmesine ve çok iyi bilinen dürüstlüğüyle de Kıbrıs adasının hükümranlığını koşulsuz olarak kendisine vermesine kadar, krallığı olmayan bir Kral oldu…

… böylece, Templar Şövalyeleri tarafından adayı satın alma koşulları bir kenara bırakılarak, Kral Guy, Kıbrıs İmparatoru yapıldı.

DİPNOTLAR:

[1] Bu yazı, Geoffrey de Vinsauf tarafından “I’nci Richard ve Beraberindekilerin Kutsal Topraklara Yaptıkları Yolculuğun Notları” (Itinerary of Richard I. and others, to the Holy Land) başlığı altında yaklaşık) M.S. 1191 ve 1192 yıllarında yazılmış olup, Claude Cobham’ın Excerpts on Cyprus adlı kitabının 5’inci sayfasından başlamak üzere alınmış ve Prof Dr Ata Atun tarafından Türkçe’ye çevrilmiştir.

[2] Norman : Fransa’nın İngiliz Kanalına kıyısı olan kuzey yöresinde Normandiya adlı bölgede yaşayan ve Fransızca konuşan topluluk üyeleri. [ENC]

[3] Gyenelon : Tarihte bu olayla ilgili her hangi güvenilir bir kaynak olmamasına rağmen, Gyenelon’un, Yunanistan’daki Pelopones bölgesinin güney sahilinde yer alan Yithion (Gythelon) şehri olduğuna ve halkının hükümdara karşı bir davranışıyla da ilgili olarak ‘Gyenelon’ deyiminin bir genelleme olarak kullanıldığına inanmaktayım. [A. A.]

[4] Esneckar : Denizde hayvan taşımaya uygun tabanı düz tekne. [A.A]

[5] Evreux : Fransa’nın kuzey batısındaki HauteNormanida bölgesindeki Eure bölgesinin başkenti. [EB]

[6] Baneria : Fransa’nın kuzey batısındaki HauteNormanida bölgesinde, 10’ncu yüzyıla ait bir şehir. [EB]