SAVAŞLAR DOSYASI /// Kıvanç TERZİOĞLU : Türkiye ile Yunanistan savaşırsa


Kıvanç TERZİOĞLU : Türkiye ile Yunanistan savaşırsa

Mısır’la yaptığı (MEB) Münhasır Bölge Antlaşmasıyla, Türkiye’nin Libya’yla imzaladığı “Deniz Yetki Alanları” anlaşmasını yok sayan Yunanistan; Suudi Arabistan, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri gibi müslüman ülkelerin yanında siyonist İsrail ile Hristiyan Fransa ve diğer AB ülkelerinin desteğini alarak ülkemizi karasularına hapsetmeye çalışmakta ve Türkiye’nin bölgedeki egemenlik haklarını ihlal etmektedir. Batının şımarık çocuğu Yunanistan’ın uzun zamandan beri Ege’de, antlaşmalarla askersizleştirilmiş adaları silahlandırmak ve Ege’de aidiyeti anlaşmalarla Yunanistan’a devredilmemiş ada, adacık ve Kayalıkları işgal ederek fiili bir durum yaratmak suretiyle, Türkiye’nin güvenliğine ve ekonomik çıkarlarına zarar verme politikası izlemektedir. Tarihte Türklerle girdiği her savaşı kaybettiği için “yenik pehlivan güreşe doymaz misali şimdi de haklıymış gibi, arkasına aldığı destekle gerilimi tırmandırmaktadır. Malesef bu komşumuz, antlaşmalarla teminat altına alınmış taahhütlerini, yükümlülüklerini, mecburiyetlerini ihlal etmeyi alışkanlık haline getirmiştir. Askeri açıdan baktığımızda, Muhtemel bir savaşın akıbeti daha ziyade Deniz ve Hava Kuvvetleri tarafından belirlenecektir. Bu konuda Türkiye avantajlıdır. Yunan ordusunun Türkiye ile savaşarak adaları savunması, Batı Trakya’yı elde tutması ve harbi kazanması mümkün değildir. Belki kendilerince çılgın harekat planları yaparak Türkiye’ye zarar vermeyi hayal ediyor olabilirlerse de uygulamada çok ağır bir bedel ödeyebiliriler. Savaş tecrübesi bulunmayan, ülkemizi hedef alarak yapılanan Yunan Kara Kuvvetleri’nin ekipmanlarını, araçlarını nicelik ve nitelik üzerine değerlendirecek olursak, bakmayın siz onların yüksek perdeden tehditler savurmasına… 2020 yılı askeri güç sıralamasını yayımlayan “Global Fire Power’a” göre Askeri personel sayısı, her yıl askerlik çağı gelen genç nüfus, mevcut silah gücüne göre Türkiye ve Yunanistan’ın askeri güçleri karşılaştırıldığında Yunanistan açısından durum endişe yaratıyor. Türkiye’nin askeri bütçesi, silah sistemleri Yunanistan’a göre daha üstün. Ayrıca tarih boyunca görüldüğü gibi Türk milletinin vatan ve millet sevgisi, askerlik ve fedakarlık anlayışı, yıllardır süren askeri operasyon tecrübesi sebebiyle savaş azim ve iradesi çok yüksek. Yunanistan’a göre kat kat fazla olan genç nüfusu, savaş döneminde personel ihtiyacı yaratmayacak büyüklükte. Yunanistan her nekadar askerlerinin eğitimini Türk Düşmanlığıyla beslese de namlu karşısında evdeki hesap çarşıya uymuyor. Bizden söylemesi, gerisi onların bileceği bir şey…. Yunan Kara Kuvvetleri özellikle Leopard 2A6 HEL tankları ve ileride tedarik edebileceği 2A7+ tankları ile öne çıkmakla beraber, ateş desteği konusunda hem nicelik hem nitelik olarak oldukça iyi kundağı motorlu topa sahiptir.

ATACMS Block1 füzeleri piyadenin ihtiyaç duyduğu ateş desteği konusunda ellerini güçlü kılmaktadır. AH-64 Apache helikopterleri ortada Longbow radarı da olduğundan sayı olarak az olsalar da hava üstünlüğünün sahip olunduğu senaryolarda büyük bir etki yaratabilir.Düşman taarruz helikopterlerine karşı Longbow radarının varlığı karşı tarafı strateji değiştirmeye itebilir. Buraya kadar her şey oldukça iyi iken ZMA ve ZPT konusunda çok kötü durumdalar. Yüksek deliş kapasitesine sahip ATGM’lere sahip olan Yunanistan, bu silahları zorlu arazide varlık gösteremeyecek araçlara monte ederek ATGM’lerden beklenilen verimi elde etmekten çok uzaktır. Ekipman nezlinde en büyük zaafı lojistik ve tankların ihtiyaç duyacağı yakın ateş desteği üzerinedir. En güçlü olduğu alan ise ana muharebe tankları ve AH-64D’lerdir. ABD merkezli Global Fire Power (GFP) 2020 raporuna göre Türk Donanması Akdenize kıyısı bulunan donamalar arasında “MISIR, İTALYA, CEZAYİR ve FRANSA’nın ardından 5.nci sırada yer alıyor. Yunanistan oldukça geride kalıyor… Denizaltılarımız ve su üstü gemilerimiz milgem projesi sayesinde Yunanistan’dan daha üstün. Yunanistan’ın elinde Rus S-300 füze sistemleri bulunurken, Türkiye S-400’leri aldı. Türk Ordusunun envanterine giren yerli üretim İHA ve SiHA’lar avantaj sağladı. Türkiye elindeki ana açık deniz gemilerinde , deniz devriye uçaklarında, hava savunması kabiliyetlerinde (Gabya sınıfı gemilerden dolayı), taktiksel durum hakkındaki iletişim ve bilgilendirme (elektronik harp aracı CN-235EW, insansız hava araçları ANKA-S, ultra modern AWACS tipi MESA ve yer radarları), uydu ve ağ merkezli savaş operasyonları, siber saldırı uygulamaları ve psikolojik savaş (Afrin savaşında tamamen operasyonel uygulama) konularında Yunanistan’a karşı üstün. Türk Hava Kuvvetleri elindeki tüm uçakları istisna olmadan uçurabilmekte. Hava kuvvetlerinin bölge üzerinde kalış süresi bakımından Türkiye avantajlı, Yunanistan’ın en yakın hava üssü ise 700 km uzaklıkta (Kasteli). Türk Hava Kuvvetleri’nin elinde 7 adet KC-135R havada ikmal tankeri mevcut ki bu uçuş süresini iki katına çıkarabilir. Bu kabiliyet Yunan Hava Kuvvetlerinde yok. Yunanistan sadece 84 jet gönderebilir. (F-16C/Dblock52/M), (konformal yakıt tanklarından dolayı) ve (24 adet ekstra depoyla donanmış Mirage2000-5 uçakları-DELTA konfigurasyonlu) Geriye kalan uçaklar ise mesafe sorunu ile karşılaşıyor. Ekstra kapasiteli yakıt tanklarıyla sorunu çözmek de uçağın silah taşıma ve manevra yapma kabiliyetlerinde bir azalmaya neden olmakta. Sonuç Olarak; Yunanistan’in aleyhine bulunan kuvvet dengesi, savaşın sonucuna doğrudan etki edecek ve Türkiye’nin zaferiyle sonuçlanacaktır. Türkiye, kimseyi ötekileştirmeden iç cepheyi bir ve bütün tutmalı ve ATATÜRK’ün yolundan ayrılmayarak, dostları çoğaltıp, düşmanları azaltmalıdır.

KAYNAK……: (1) Yusuf Metin-06.09.2020)

Kaynak: https://www.oncevatan.com.tr/turkiye-ile-yunanistan-savasirsa-makale,49552.html

Önce Vatan Gazetesi

KAFKASYA DOSYASI : Kafkaslar’daki gelişmeler bölgesel bir Savaşı tetikleyebilir


Kafkaslar’daki gelişmeler bölgesel bir Savaşı tetikleyebilir

27 Eylül 2020

Türkiye’nin Azerbaycan’a vermiş olduğu sonsuz destek bölge politikaları üzerinde çalışan stratejistler tarafından yakından takip edilmektedir. Türkiye’nin doğu Akdeniz’de ve Karadeniz’de keşfettiği doğal gaz yatakları bütün dünyanın dikkatlerini üzerine çekmişti. Şimdi esas kavga budur. Fransa ile Almanya doğu Akdeniz’deki enerji kaynaklarının kendi ülkelerine taşınması için adı konmamış müthiş bir mücadele vermekteler. Fransa Akdenizi boydan boya geçen doğal gaz borularının direk Fransa’ya gelmesini isterken Almanya iseRusya’ya doğal gaz bağlamındaki bağımlılığını bitirebilmek adına Türkiye’nin elde edeceği yatakların Anadolu ve Bulgaristan üzerinden Almanya’ya nakli konusunda gayret sarfetmektedir. Fransa öncülüğündeki Avrupa birliği liderler toplantısının ertelenmesi Almanya’nın girişimi ile olmuştu. Fransa Türkiye ile pazarlığı artırabilmek adına yunanistan üzerinden Türkiye’ye baskı yaparken yeni bir cephe olarak birleşik Arap Emirlikleri ile birlikte Ermenistan’ı harekete geçirdiler. Ermenistan Azerbaycan ihtilafı ve Savaşı Türkiye’nin dikkatlerini bu bölgeye çekmek için yeterli bir sebeptir. Önce birleşik Arap Emirlikleri sonra Fransa Ermenistanı Azerbaycan Karşı sürekli provake etti. İlk tovuz saldırıları işte bu atmosferde gerçekleşmişti. Aslında bu Azerbaycan için bir savaş sebebi olmalıydı. Yani Azerbaycan eline geçen fırsatı değerlendiremedi denilebilir. Şimdi son üç gündür gelişen olaylar ve Rusya’nın Kafkaslar’daki tatbikatı bundan önce Amerika’nın Gürcüstandaki nato tatbikatı bütün dikkatleri Kafkasya’ya çevirmiş oldu. Bu sabaha karşı meydana gelen Azerbaycan Ermenistan çatışmaları Azerbaycana işgal altındaki topraklarını kurtarmak ile ilgili büyük bir fırsat vermiştir. Bizim daha önce de ifade etmiş olduğumuz gece 12’de başlayıp sabah altıda bitecek büyük oparasyon üzerindeki fikrimiz hala geçerliğini korumakta beraber şu anda beklenen netice elde edilemediği anlaşılmaktadır. Azerbaycan Ermenistan cephesinde atışmalar ne kadar uzarsa bu Türkiye’nin dikkatlerini daha fazla Kafkasya bölgesinde çekeceği için Azerbeyca’nın bir an önce başlamış oldu harekâtı neticelendirmesi gerekir. Bu neticede işgal altındaki toprakların azat edilmesidir.

Eğer Azerbaycan’ın askeri faaliyetleri bu neticeye doğru gitmeyip bölgede uzayan bir sürece doğru çatışmaların devam ettirme yönünde olursa bu bölgedeki çatışmalar ister istemez Rusya topraklarına da sıçrayacak gibi gözükmektedir. Geçen hafta Belarus cumhurbaşkanının yemin ederek iktidara gelmesi Almanya tarafından tanınmamıştı. Yani Almanya bir taraftan Belarus’ta iç karışıklıkların devam etmesini arz ederken diğer taraftan Kafkasya’daki gerginliğin kuzey Kafkasya yolu üzerinden Rusya topraklarına sıçramasıyla ilgili en azından iyi niyet temennisi söz konusu olacaktır. Fransa ise Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki odaklanmasını ve dikkatlerini dağıtarak önemli bir şekilde Kafkasya yönelmesini sağlamış olacak. Şimdi gelinen nokta henüz yorum yapmak ile ilgili erken olsa da bizim açık ve net şekilde görüşümüz şudur ki karabağdaki çatışmalar uzarsa bu çatışmalar Rusya suçlayabilir karabağdaki çatışmalara uzarsa Türkiye’nin bütün dikkatleri bu bölgeye dönmek zorundadır ve dolayısıyla doğu Akdeniz’de Fransanın iddiaları biraz daha ön plana çıkmış olur Türkiye bir taraftan doğu Akdeniz ile ilgili tezlerini daha kuvvetli savunurken diğer taraftan Mısır ile İsrail ile Lübnan ile görüşme ve anlaşmalar yapıp doğu Akdeniz’deki münhasır ekonomik bölgenin etkisini artırmalıdır. Güney Kafkasya hadiseleri Türk dünyası için yeni bir hamle vesilesi olacaktır 1991’de Rusya dağılırken Türk dünyası bağımsızlığını kazandı fakat Güney Kafkasya da karabağ üzerinde Rusya’nın bölgedeki etkinliğini Türk dünyasını 25 yıl daha rus esareti altında yaşamasının önünü açmış oldu. Şimdi Türk dünyası yeni gelecek 25 yıla bağımsız mı girecek yoksa Rusya’nın bu gölge esareti devam mı edecek buna karar vermek için Azerbaycan ordusu derhal işgal altındaki Azerbaycan topraklarını azat etmek için hareketi devam ettirmek zorundadır. Ama gözüken o ki gelişmelerin seyri böyle olmuyor.

Hasan Oktay

Kafkassam Başkanı

ÖZEL-BÜRO /// ŞERİAT DOSYASI : Cübbeli’den Flaş İç Savaş İddiası !!! “Selefilerle Şiiler Savaşacak”


Cubbelinin pacasi ve etekleri tutustu!Tarikat savaslari basladiginda, elindeki balli borekli gelirlerden olacak!
Korku bacayi sardi!

Mustafa

On Sep 16, 2020, at 5:54 PM, Özel Büro (MİT Dağıtım) <ozel-buro> wrote:

<image001.jpg>

Cübbeli’den Flaş İç Savaş İddiası !!! “Selefilerle Şiiler Savaşacak”

‘Cübbeli Ahmet’ adıyla bilinen Ahmet Mahmut Ünlü, CNN Türk’te konuk olduğu Ahmet Hakan’ın Tarafsız Bölge programında çarpıcı bir iddiayı gündeme getirdi. Ünlü, Türkiye’de 2 bin Selefi derneğin bulunduğunu ve bunların silahlandığını öne sürüp ‘İç savaş’ uyarısı yaptı.

Uşşaki “şeyh”i Eyüp Fatih Şağban’ın bir müridinin kız çocuğunu istismar ettğinin ortaya çıkmasının ardından Türkiye’deki cemaat ve tarikatlar bir kez daha tartışma konusu oldu. Kamuoyunda “Cübbeli Ahmet” adıyla bilinen ve CNN Türk Ahmet Hakan’ın sunduğu Tarafsız Bölge programının canlı yayın konuğu olan İsmailağa Cemaati’nin önde gelen ismi Ahmet Mahmut Ünlü ise, çok çarpıcı bir iddiayı öne sürdü.“Tarafsız Bölge” programında Ahmet Hakan, Hakan Bayrakçı ve Nedim Şener’in sorularını cevaplayan Ünlü, programda son dönemde Türkiye’de artan selefi akımlara ve bunların dernekleşme faaliyetlerine dikkat çekip “iç savaş” uyarısı yaptı.

Türkiye’de 2 bin selefi derneğin olduğunu söyleyen Ünlü, “Şahıslar pompalı mompalı. İç savaşa hazırlanıyorlar. Özellikle Batman, Adıyaman taraflarında çok selefi akım var. Selefi tarafıyla İran yanlısı Şii tarafın çatışması hazırlanıyor. Barut gibi. Bu silahlanmayı durdurun.

Yarın bu işin önünü alamayız. Birisi ‘şeyhim ‘ diye cihat ilan edecek öbürü mehdiyim diyecek. Birbirine öldürür bu müslüman millet. Asker bunları vurmak zorunda kalacak. İzmir kaynıyor. Bunlar nasıl müsaade ediliyor. Mutlaka kontrol edilmesi lazım.” ifadelerini kullandı.


MAIL :
ozel-buro

FACEBOOK :
https://www.facebook.com/ozel.buro.istihbarat
https://www.facebook.com/ozel.buro.istihbarat.turkiye
https://www.facebook.com/groups/ozelburo
https://www.facebook.com/groups/ozel.buro.turkiye
https://www.facebook.com/groups/mkultra.telegram

TWITTER :
https://twitter.com/TC_OZEL-BURO (Hesap askıda)
https://twitter.com/TC_Istihbarat
https://twitter.com/SpecialBureau
https://twitter.com/AntiniKuntin

Resmi Web Sitemiz :
http://www.ozelburoistihbarat.com

Bu iletiyi Google Grupları’ndaki “ÖZEL BÜRO ///” grubuna abone olduğunuz için aldınız.
Bu grubun aboneliğinden çıkmak ve bu gruptan artık e-posta almamak için ozel-buro-istihbarat+unsubscribe adresine e-posta gönderin.
Bu tartışmayı web’de görüntülemek için https://groups.google.com/d/msgid/ozel-buro-istihbarat/!%26!AAAAAAAAAAAuAAAAAAAAAOEhdbLKUsFHtm3NXoI7bEkBAMO2jhD3dRHOtM0AqgC7tuYAAAAAAA4AABAAAAANiHwmHM4yR41a8MkBQc56AQAAAAA%3D%40mit.istadresini ziyaret edin.

ŞERİAT DOSYASI : Cübbeli’den Flaş İç Savaş İddiası !!! “Selefilerle Şiiler Savaşacak”


Cübbeli’den Flaş İç Savaş İddiası !!! "Selefilerle Şiiler Savaşacak"

‘Cübbeli Ahmet’ adıyla bilinen Ahmet Mahmut Ünlü, CNN Türk’te konuk olduğu Ahmet Hakan’ın Tarafsız Bölge programında çarpıcı bir iddiayı gündeme getirdi. Ünlü, Türkiye’de 2 bin Selefi derneğin bulunduğunu ve bunların silahlandığını öne sürüp ‘İç savaş’ uyarısı yaptı.

Uşşaki “şeyh”i Eyüp Fatih Şağban’ın bir müridinin kız çocuğunu istismar ettğinin ortaya çıkmasının ardından Türkiye’deki cemaat ve tarikatlar bir kez daha tartışma konusu oldu. Kamuoyunda "Cübbeli Ahmet" adıyla bilinen ve CNN Türk Ahmet Hakan’ın sunduğu Tarafsız Bölge programının canlı yayın konuğu olan İsmailağa Cemaati’nin önde gelen ismi Ahmet Mahmut Ünlü ise, çok çarpıcı bir iddiayı öne sürdü.“Tarafsız Bölge” programında Ahmet Hakan, Hakan Bayrakçı ve Nedim Şener’in sorularını cevaplayan Ünlü, programda son dönemde Türkiye’de artan selefi akımlara ve bunların dernekleşme faaliyetlerine dikkat çekip "iç savaş" uyarısı yaptı.

Türkiye’de 2 bin selefi derneğin olduğunu söyleyen Ünlü, "Şahıslar pompalı mompalı. İç savaşa hazırlanıyorlar. Özellikle Batman, Adıyaman taraflarında çok selefi akım var. Selefi tarafıyla İran yanlısı Şii tarafın çatışması hazırlanıyor. Barut gibi. Bu silahlanmayı durdurun.

Yarın bu işin önünü alamayız. Birisi ‘şeyhim ‘ diye cihat ilan edecek öbürü mehdiyim diyecek. Birbirine öldürür bu müslüman millet. Asker bunları vurmak zorunda kalacak. İzmir kaynıyor. Bunlar nasıl müsaade ediliyor. Mutlaka kontrol edilmesi lazım." ifadelerini kullandı.

SAVAŞLAR DOSYASI /// VİDEO : Kıbrıs Barış Harekatı 46. Yıldönüm Paneli – TOPLAM 3 Bölüm


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=MUth08vFSik&feature=youtu.be

https://www.youtube.com/watch?v=WWNw4XthJjY&feature=youtu.be

https://www.youtube.com/watch?v=Th11WL-Sqxs&feature=youtu.be

[tags SAVAŞLAR DOSYASI, VİDEO, Kıbrıs Barış Harekatı, Panel

GLOBAL SİLAH ENDÜSTRİSİ DOSYASI : Çin Yapımı Silahlı Dronlar Ortadoğu Savaş Alanında


Çin Yapımı Silahlı Dronlar Ortadoğu Savaş Alanında

Defence Blog, 30 Kasım 2018

Çeviren: Ercan Caner, Sun Savunma Net, 15 Şubat 2019

Yemen’in isyancıların kontrolündeki Hodeida kentinin semalarında Emirati kuvvetleri tarafından kontrol edilen bir dron, aşağıda üst düzey Şii Husi resmi yetkililerinden birini taşıyan arazi aracı, konvoydaki başka bir aracın yetişmesi maksadıyla küçük bir sokağa girip durduğunda yukarıda havır yapmakta ve ateş etmek için uygun anı beklemektedir.

Saniyeler sonra araç patlayarak alev alır, içindeki üst düzey siyasi bir kişilik olan Saleh al-Samad artık bu dünyada değildir. Nisan 2018’de füzeyi ateşleyen bu dron, 11 Eylül 2001 tarihinden günümüze kadar Yemen, Irak ve Afganistan semalarında uçan birçok Amerikan yapımı dronlardan bir tanesi değildir.

Füzenin ateşlendiği dron Çin yapımıdır. Orta Doğunun her yerinde, aşırı sivil kayıpları nedeniyle Birleşik Devletler imali dronları tedarik etmesi engellenen ülkeler, dünyada silahlı dron satışında başı çeken Çinli silah satıcılarının eline düşmüş durumdadırlar.

Çinli askeri uzman ve Halkın Kurtuluşu Ordusu Roket Gücü Mühendislik Üniversitesinde geçmişte öğretmenlik yapan Song Zhongping’e göre; Çin ürünlerinde teknolojik açıdan bir eksiklik yoktur, sadece yeteri kadar pazar payına henüz sahip değildirler. Ve ABD’nin silah satışlarını kısıtlaması da Çin’e çok büyük fırsatlar sunmaktadır. Bu yılın başlarında, Suudi Arabistan’ın güneyinden geçen bir uydu havaalanında ABD yapımı dronların yanı sıra Çin yapımı silahlı dronların da fotoğraflarını çekmiştir.

ABD yapımı dronlar Yemen’de ilk kez 2002 yılında şüpheli El Kaide militanlarını öldürmek maksadıyla kullanılmıştır. Çin’in en büyük dış satımlarının arasında, bir devlet kuruluşu olan ve Çin uzay programının en büyük yüklenicisi konumundaki China Aerospace Science and Technology Corp veya kısa adıyla CASC olarak bilinen kuruluş tarafından imal edilen Cai-Hong (Rainbow) serisi dronların satışı yer almaktadır.

CASC tarafından üretilen CH-4 ve CH-5 modelleri, San Diego’da bulunan General Atomics firması tarafından imal edilen Predator ve Reaper dronları ile eşit düzeyde ve çok daha ucuzdur. Bağımsız uzmanlar, Çin modellerinin Amerikan paydaşları karşısında geride kaldıklarını, fakat yarı fiyata satılan Çin silahlı dronlarında kullanılan teknolojinin, fiyatlarının neredeyse yarı yarıya olduğu göz önüne alındığında yeterince iyi olduklarını vurgulamaktadır.

Gazetecilerle konuşma yetkisinin olmadığını ifade ederek isminin gizli kalmasını isteyen bir CASC yetkilisi, Boeing imali Stingray gibi bu yıl ABD Donanmasına teslim edilen son teknoloji imali ABD dronlarının hâlâ teknolojik avantajlarının olduğunu ifade etmiştir.

Çin, Suudi Arabistan ve Irak’a yaptığı 700 milyon dolar tutarındaki satışlar dâhil, 2014 yılından beri 30’dan fazla CH-4 modeli silahlı dron satışını gerçekleştirmiştir. Üretici firmanın açıklamasına göre; halen 10 ülke Çin’den silahlı dron alım görüşmelerini sürdürmektedir.

Çin, geçen yıl Birleşik Arap Emirliği’ne kabaca Amerikan MQ-9 Reaper ayarında insansız bir hava aracı olan Wing Loong II dronları satmıştır. Devlet Başkanı Xi Jinping’in iktidarda olduğu beş yılda Çin, kendi silahlı kuvvetleri için hayalet teknolojisine sahip savaş uçakları ve uçak gemisi harcamalarına daha fazla kaynak ayırırken, Pakistan gibi yakın müttefiklerine saldırı denizaltı satışlarını da artırmıştır.

Çevirenin Notları: Yazı aslına sadık kalınarak çevrilmiştir, orijinal metne aşağıdaki link üzerinden erişebilirsiniz.

Türkiye, ABD’nin 2008 yılında MQ-1 Predator dronlarını tedarik etmesine izin vermemesi üzerine önce İsrail’e yönelmiş ve Heron modeli insansız hava araçlarını satın almıştır. Fakat son yıllarda Ankara ülke içinde bir dron endüstrisi geliştirme çalışmalarına ağırlık vermektedir.

Türkiye günümüze kadar iki silahlı insansız hava aracı (SİHA) geliştirmeyi başarmıştır. Bunlardan bir tanesi, TAI tarafından geliştirilen ANKA-S, diğeri de Kale-Baykar tarafından geliştirilen BAYRAKTAR TB2’dir. Vestel Savunma Endüstrisi tarafından da üçüncü model olarak KARAYEL’in geliştirilme çabaları sürmektedir.

Geliştirilen silahlı dronlardan BAYRAKTAR TB2, günümüze kadar ülke içinde PKK’lı teröristlere karşı yürütülen operasyonlarda başarıyla kullanılmıştır. Bu silahlı dron, komşu ülke Suriye topraklarında da terörist unsurlara karşı etkin bir şekilde kullanılmaktadır.

ÇANAKKALE SAVAŞI DOSYASI /// Tayfun ÇAVUŞOĞLU /// Çanakkale’de Devlerin Savaşı : Muavenet-i Milliye ve HMS Goliath


Tayfun ÇAVUŞOĞLU /// Çanakkale’de Devlerin Savaşı : Muavenet-i Milliye ve HMS Goliath

E-POSTA : tayfuncavusoglu

22 Haziran 2018

Çanakkale kara savaşları sırasında, düşman zırhlıların topları Gelibolu’daki savunma hattını canı pahasına tutmakta direnen Türk birliklerinin başının belasıydı. Güney Grubu Komutanlığı’nın talebi üzerine Donanma Komutanlığı ve Müstahkem Mevki tarafından planlamalar yapıldı, Morto Koyu’ndaki düşman gemilerine torpido hücumu için düğmeye basıldı. Görev Muavenet-i Milliye muhribinindi. Muavenet-i Milliye 9 Mayıs 1915’te Boğaz Komutanlığı’na çağrılarak gerekli emirler verildi.[1]

Yüzbaşı Firle, Yüzbaşı Rıza ve Binbaşı Ahmet Bey

Yüzbaşı Ahmet Saffet Bey’in komutasındaki muhripte Türk mürettebatın da çok sevdiği bir asker olan Müşavir Komutan Yüzbaşı Rudolf Firle dışında ikisi subay 11 Alman personel daha görev yapıyordu. Toplam mürettebat 94 kişiydi.

11 Mayıs gecesi Güney Grubu Muharebe İdare yerine giden Yüzbaşı Ahmet Saffet Bey ve Yüzbaşı Firle, etrafı inceler. Firle, o geceyi şöyle anlatıyor:

…Gece saat 22.00’de Ahmet ile birlikte üstü kapalı dehlizlerden gerçek gözetleme yerine gittik. Bütün Boğaz panoraması olanca ihtişamı ile gözümüzün önündeydi. Boğaz girişi düşman gemilerinin ışıkları ile parlıyordu. Bu ışıkları görünce insan kendini Kiel’deki yelken haftasında zannediyordu. Hedefimiz olan Morto Koyu altımızda idi. Koy girişinde yatan bir zırhlı ışıldakları ile sahili aydınlatıyor ve arada bir ağır topları ile mevzilerimize ateş ediyordu. Zaman zaman İngilizlerin attıkları tenvir mermileri yükseliyordu. Koruma olarak da bir muhrip zırhlının açığında dururken ikinci bir muhrip ise kıyının arasında yatıyordu. Saat 03.00’te yorgun argın gemimize döndük. (Bülent Eryavuz Arşivi)[2]

Muavenet-i Milliye

Muhrip Komutanı Ahmet Saffet Bey’in yola çıktıktan sonra sık sık danışıp yardım istemesi nedeniyle geminin komutasını fiilen üzerine alan ve emirleri veren Yüzbaşı Firle, Morto Koyu’nda Goliath’ın batmasıyla sonuçlanan saldırıyı Donanma Komutanı Alman Amiral Souchon’a şöyle rapor etmiştir:

…Saat 01.15’te pruvamızda 200 metre kadar mesafede bir gemi ışıldakla bize 202 işaretini gönderdi. Emir üzerine vandrabandra da aynı işaretle cevap verdi. Ben de megafonla kovanlara “ateş serbest!” emri verdim.

Goliath

Önce baş kovan arkasından sırayla merkez ve kıç kovanlar ateşlendi. Arka arkaya üç şiddetli infilak duyduk. Birinci torpido köprü hizasından, ikinci arka baca hizasından, üçüncüsü de kıç omuzluktan vurdu. Gemi ilk patlamada hemen sancak tarafına yattı. Kıç direk hizasında büyük bir patlama oldu, herhalde arka cephanelik patlamıştı.

Etrafta büyük bir sessizlik vardı, ne kimse bağırıyor ne de başka bir hareket görülüyordu. Ne muhriplerde ne de vurduğumuz geminin arkasında yatan zırhlıda (HMS Cornwallis) bir hareket oldu. Sanki herkes şaşkınlıktan donmuş gibiydi. İkinci torpido atılırken hemen iskele alabanda ve tam yol kıyıya yöneldim.

…Arkamızda bütün ışıldaklar geminin battığı sulara çevrilmişti ve birçok gemi yardıma geliyordu. (Bülent Eryavuz Arşivi)[3]

İngiliz HMS Goliath zırhlısı, 750 kişilik mürettebatından 570’ini de beraberinde götürerek iki dakika içinde battı.[4]

Muavenet Personeli

Goliath’ın hedef alınışı ve batırılışı, perde arkası bilgileriyle donatılmış olarak, Şerif Günalp’in anılarında[5] da detaylı olarak bulunuyor. Ancak ne Şerif Günalp ne de Yüzbaşı Rudolf Firle anılarında “sis” faktörüne yer veriyor. Hattâ anlatımlardan görüşün gayet açık olduğu da anlaşılmaktadır. Ama Ian Hamilton koca zırhlıyı kaybetmenin üzüntüsünden midir bilinmez, günlüğüne farklı bir detay düşmüş:

…Hava sıcak ve gök bulutsuz, deniz çarşaf gibi. Dün geceki yoğun sis sırasında bir Türk torpidobotu Çanakkale Boğazı’ndan sızıp Goliath zırhlısını torpilledi. Bu konuda henüz fazla bir bilgi almış değiliz. Düşman madalyayı kazandı. Kahrolsunlar! [6]

Hamilton bir konuda haklıydı. Gerçekten de Muavenet-i Milliye personeli bu büyük başarının ardından onurlandırılmıştır. Korvet kaptanlığına terfi eden Yüzbaşı Ahmet Saffet Bey ve Yüzbaşı Rudolf Firle kılıçlı altın imtiyaz madalyasıyla, diğer subay ve erler kılıçlı gümüş imtiyaz madalyasıyla ödüllendirildi.

12-13 Mayıs gecesi gerçekleşen bu saldırı, İngilizlerin artık filo desteğinden yoksun kalacağının da habercisiydi sanki.

Gerisini yabancı kaynaklardan takip edelim.

İtilaf Devletleri Donanma Komutanlığı Alman denizaltılarının Çanakkale Boğazı’na yaklaştığına ilişkin istihbarat almıştı. Ian Hamilton da hatıralarında 11 Mayıs günü Amiral de Robeck’in görüşmek üzere yanına geldiğini, iki Alman denizaltısının bölgeye girmekte olduğu doğrultusunda haber alındığını yazmaktadır.[7]

Goliath’ın batırılmasıyla birlikte bu istihbarat raporu da ele alındığında, Londra’daki Savaş Kabinesi’nde panik yaşandığını söylemek yanlış olmaz. Londra’dan filonun en kıymetli gemisi olan Quenn Elizabeth’in derhal geri gönderilmesi emri gelir:

İngilizler Quenn Elizabeth’i derhal geri çekti. Amiral Thursby 18 Mayıs’ta aynı gerekçelerle Prince of Wales, Implacable ve London’un takip ettiği Quenn zırhlısıyla ayrıldı. Onlara eşlik eden destroyerler ve hafif kruvazörler de, bu savaş gemileriyle birlikte gitti. Hiçbiri Çanakkale Boğazı’na bir daha dönmeyecekti. [8]

  • Tayfun ÇAVUŞOĞLU

DİPNOTLAR:

[1] Bu makalenin genel derlemesinde kullanılan kaynak: Tayfun Çavuşoğlu, “Çanakkale 1915 – Yalanlar, İftiralar, Polemikler”, Kastaş Yayınevi, 1. Baskı İstanbul 2014

[2] Bülent Eryavuz’un Erol Mütercimler’e verdiği arşivde çok değerli bilgiler bulunmaktadır. Muavenet-i Milliye’nin HMS Goliath’ı batırmasının hikâyesini özetlerken, Erol Mütercimler’in kitabından yararlanılmıştır: “Korkak Abdül’den Jolly Türk’e –Gelibolu 1915”, s.310-317)

[3] Bülent Eryavuz Arşivi’nden Erol Mütercimler, “Korkak Abdül’den Jolly Türk’e –Gelibolu 1915”, s.314

[4] Corbett, Naval Operation V2, s. 406-408 (Robin Prior, “Gelibolu, Mitin Sonu”, s. 208)

[5] Erol Mütercimler, “Korkak Abdül’den Jolly Türk’e –Gelibolu 1915”, s.315-316. Bu konuda daha fazla detay isteyenler mutlaka bu eseri edinmeli.

[6] Ian Hamilton, “Gelibolu Hatıraları 1915”, s.157

[7] Ian Hamilton, “Gelibolu Hatıraları 1915”, s.156

[8] Robin Prior, “Gelibolu, Mitin Sonu”, s. 208

KAYNAKLAR:
Erol Mütercimler, “Korkak Abdül’den Jolly Türk’e –Gelibolu 1915”, Alfa Yayınları, Cep Baskı 1-2, Mart 2009.
Robin Prior, “Gelibolu, Mitin Sonu”, Akılçelen, Ankara 2012
Ian Hamilton, “Gelibolu Hatıraları 1915”, Örgün Yayınları, 2. Baskı, 2006
Tayfun Çavuşoğlu, “Çanakkale 1915 – Yalanlar, İftiralar, Polemikler”, Kastaş Yayınevi, 1. Baskı İstanbul 2014

BİYOGRAFİ DOSYASI /// II. Dünya Savaşı Bittikten Sonra 30 Yıl Daha Savaşmaya Devam Eden Japon Askeri : Hiroo Onoda


II. Dünya Savaşı Bittikten Sonra 30 Yıl Daha Savaşmaya Devam Eden Japon Askeri : Hiroo Onoda

Düşünsenize; II. Dünya Savaşı’nda bir askersiniz. Savaş bitiyor ama savaşın bittiğinden 30 yıl haberiniz olmuyor ve savaşmaya devam ediyorsunuz. İşte Hiroo Onoda’nın böyle ilginç bir hikayesi var.

onoda ikinci dünya savaşına kadar çeşitli işlerde çalışıp sıradan bir yaşam sürüyordu, ta ki 1944 yılına kadar…26 aralık 1944 tarihinde 2. dünya savaşında ülkesine yardım etmek için filipinler’deki lubang adası’na gönderildi.

onoda, japon askeri istihbaratına bağlı nakano (bkz: nakano school) okulunda, futamata adı verilen komando sınıfında yer aldı ve gerilla taktikleri ile hayatta kalma konularında uzmanlaştı.

hiroo’nun komutanından aldı emirler kısa ve netti:

– adadaki düşman aktivitelerini durdurmaya yönelik her şeyi yapacak.
– yakalanmayacak, gerekirse kendi canını alacak.

hiroo adaya vardığında oraya daha önce gönderilmiş askerler ile birlikte savaşıyordu fakat günden güne sayıları azalıyordu. birçoğu ölüyor ya da yakalanıyordu.

gerçekler onoda’nın yüzüne vurduğunda sadece 4 kişi kalmışlardı. bu şekilde aktif olarak savaşmaları çok zordu çünkü 4-5 günde bir yer değiştiriyorlardı. yemek için avlanmak zorundaydılar.

onoda bunları gördü ve adamlarını dağlara çıkardı. bölgede çok yağış olduğu için dağlara kimse uğramıyordu, bu da onlara uzun süreli bir kamp yeri kurmaya imkan sağlayacaktı.

üzerinden bir hayli zaman geçmiş ve 4 kişi hayatta kalma mücadelesi vermeye devam ediyordu. tabi bu esnada savaş biteli 4 yıl olmuş, tekrardan barış sağlanmıştı. o yıllarda iletişim kısıtlı olduğu için japonlar ve amerikalılar, pasifik’te ulaşılamayan kişiler olacağını tahmin ederek, onoda’nın bulunduğu ada gibi birçok yere savaşın bittiğine dair broşürler attırmıştı. onoda’da broşürleri görmüş fakat bunların amerika’nın bir oyunu olduğunu düşünerek inanmamıştı.

yıllar zorlukla geçerken, 4 kişiden akatsu’nun teslim olması ile birlikte ekibin sayıları üçe düşmüştü. onoda ve arkadaşları akatsu’yu teslim olurken görmüş ve düşmanın onu sıcak karşılamasından dolayı akatsu’nun düşmanla anlaşma yaptığı sonucuna varmıştı.
teslim olduktan sonra akatsu, aslında savaşın yıllar önce bittiğini öğrenmiş ve onoda ile kalanlardan yetkililere bahsedince, yetkililer durumu çözmek için seferber olmuşlardı.

yapılan onca denemeye karşılık onoda ve arkadaşları bunlara inanmamaya devam ediyordu.
hatta adanın çevresinde dolaşan bir uçak kalan askerlerin arkadaşlarından gelen mektuplar ile fotoğrafları adaya atmış fakat onoda bunların düşmanın akıllıca planlanmış bir oyunu olduğu düşünmüştü.

tarih 1954 yılını gösterdiğinde ekipten shimada vurularak öldürülür. bundan 7 gün sonra adanın çevresine yerleştirilen hoparlörlerden geriye kalan iki kişi onoda ve kazuka için yayın yapılmaya başlanır. “onoda, kazuka savaş bitti!”

onoda bunun açıkça bir amerikan oyunu olduğunu düşünüyordu çünkü arkadaşları shimada, lokal polis tarafından vurularak öldürülmüştür.

fakat bunlara rağmen onoda ve kazuka, bir gün japonların adaya geri gelip kontrolü amerikalılardan alacaklarını düşünmeye devam ediyordu.

bu esnada yıllar geçer ve onoda ile kazuka hala yakalanamamıştır. pirinç tarlalarını yakmak gibi küçük aktiviteler ile gerilla savaşına devam ediyorlardır. filipinliler ve japonlar ise onoda ve kazuka’ya savaşın bittiğini anlatmaya çalışıyorlardır fakat yaptıkları hiçbir şey onoda’ya savaşın bittiğini inandıramıyordur.

bir seferinde onoda’nın öz kardeşi japonya’dan gelerek hoparlörlerden konuşur, onoda’ya pes etmesini söyler. o esnada onoda bulunduğu mesafeden kardeşinin yüzünü seçemiyordu ve bunun da bir oyun olduğunu, amerikalıların kurnazlık konusunda kendilerini aştığını düşünüyordu. onoda, sesi birebir kardeşine benzeyen başka bir japon’u getirip zorla konuşturduklarına inanmıştı.

onoda’nın düşüncesine göre; japonya asla son kişi ölene kadar teslim olmayacaktı ve hala yaşayan bir japon olduğuna göre savaş devam ediyordu.

1965 yılında onoda ve kazuka pekin’den gelecek raporları dinlemek için bir radyo çaldılar. işin garibi bu ikili zihinlerinde halen 1945 yılında sıkışıp kalmıştı ve hala radyodan askeri konuşmaları duyacaklarını düşünüyorlardı. ikili radyoyu açtığında at yarışları gibi şeyleri dinlediler ama hala bunların hala bir oyun olduğunu düşünüyorlardı. *

yıllar geçiyor ve kazuka ile onoda’nın savaşı devam ediyordu. bir gün bölgede bulunan pirinç yığınlarını yakmaya karar verdiler ve tarih ekim 1972’yi gösteriyordu. savaşın biteli 27 yıl olmuş, bütün düzen değişmişti. yapacakları bu eylem aslında büyük bir hataydı çünkü polis devriyesi yakınlardaydı. eylemi yaparlarken polis kazuka’yı iki kere vurdu ve kazuka öldü.

yıl 1974 olduğunda onoda adada tek başına yaşamaya devam ediyordu ve burada ölmeye hazırdı. cephanesi gitgide azalıyordu ve açlık yaşamının bir parçası olmuştu. ateş yakmak için barut kullanıyor, eski lastikler ile bambu parçalarından kendine kıyafet ve barınak yapıyordu. çürüyen giyeceklerini bambudan yaptığı yamalar ile yamalıyordu.

aynı yıl ormanda bir çadırda tek başına yaşayan genç bir öğrenci olan suzuki ile karşılaştı. suzuki japonya’dan ayrılmış ve dünyayı gezmek için yola çıkmış genç bir üniversiteliydi.

bu ikili geçen süre içinde arkadaş oldular ve suzuki onoda’ya her şeyi anlattı. onoda halen inanmıyordu ve inanmasının tek yolunun onu bu göreve atayan binbaşı taniguchi’nin gelip emir vermesi olduğu söylüyordu.

suzuki ordan ayrıldı ve binbaşı yoşimi taniguchi’yi bulacağına söz verdi. yaptıda…

9 mart 1974 yılında, üstü başı paramparça olan onoda, taniguchi’yi tanır tanımaz selama durdu: “teğmen onoda göreve hazır, komutanım" arisaka’99 model tüfeğini ve yalnızca 500 adet kalan mermisiyle birkaç el bombasını komutana teslim etti.

böylece 10 mart 1974’te saat 15:00’de binbaşı yoşimi taniguchi’nin emriyle teğmen onoda’nın ikinci dünya savaşı sona ermiş oldu. 23 yaşında savaşa katılan onoda teslim olduğunda tam 52 yaşındaydı.

suzuki ve onoda yıllar boyu arkadaş kaldılar,

onoda sağlığına kavuştuktan sonra no surrender: my thirty-year war adında bir otobiyografi yazmıştır. sonrasında evlenip brazilya’ya taşınmıştır. bir gün haberlerde japon bir gencin ailesi tarafından öldürüldüğünü okuyunca ülkesine dönüp “onoda doğa okulu” adında bir okul kurarak gençlere doğa konusunda eğitim vermeye başlamıştır.

2014 yılında da 92 yaşında geçirdiği kalp krizi sonucunda yaşamını yitirir.

SAVAŞLAR DOSYASI : Tarihte Savaşları Kazanabilmek Adına Yapılmış Çakallıklar (+ 18 ARGO İÇERİR)


Tarihte Savaşları Kazanabilmek Adına Yapılmış Çakallıklar

Dünya’nın bugünkü sınırlarına ulaşması kanlı savaşlarla oldu. Teknolojinin henüz ilerlememiş olması ve savaşların daha zorlu olması bu dönemlerde yaratıcılık ve çakallığı da zorunlu kıldı. Tarihteki savaşlarda yapılmış inanılmaz çakallıkları Sözlük yazarı "alebahad" aktarıyor.

insan evladının ne kadar çakal olabileceği.

1.Dünya Savaşı’nda kullanılan u-boot Kaynak: glogster.com

1. dünya savaşındayız. alman denizaltılarının avrupa karasularında müttefiklerin canına ot tıkadığı vakitler. çünkü ingiliz, fransız ve amerikanların alman u-bootlarına karşı koyacak denizaltıları yok. ingilizler biraz basit bir yöntem geliştirirler. sandallarla usul usul yüzeye çıkmış alman denizaltılarına sinsice yaklaşıp periskoplarına ya çuval geçirirler ya da kırarlar. şaka gibi. eh kör olan denizaltı mecbur su yüzeyine çıkarr ve böylece vurulmaları daha kolay olur. vay amk! çuval geçirme denince canım sıkıldı şimdi.

bu kez timurlenk yani "topal timur" lakaplı timur dönemindeyiz. hani şu savaş meydanlarında kellelerden kuleler diken imparator. hindistan’ı istila ederken karşısında 120 kadar filden oluşan bir orduya denk gelir. hayvanları çok iyi bilen timur ordusundaki develeri toplayıp hepsinin sırtlarına ateşler bağlayıp fil ordusunun üstüne salar. ateşten çok korktuğu bilinen filler panikleyerek kendi ordusunun büyük kısmını bozguna uğratır. timur savaşı kazandığı gibi filleri ele geçirip bir de üstüne fil ordusu sahibi olur.

2. kambises* ise daha denişik hacı. pers imparatoru kendisi ve mısır seferinde karşısında firavunun ordusu çıkınca ordusunun ön saflarındaki tüm kalkanlara kedi resimleri çizilmesini ve toplattığı yüzlerce kedinin kalkanlara, zırhlara bağlanmasını emreder. çok önem verdikleri, kutsal saydıkları kedilere ok atmayı reddeden mısır okçuları bunun bedelini ölümleri ile öder. çakaaal!

hastein ise bir viking lideri. derdi roma şehrini ele geçirmek(yuh amk). fakat bir sıkıntı var çünkü viking ordusu genelde köyleri kasabaları yağmalamakta çok daha iyi. yüksek surlarla çevrili bir şehri yağmalamak konusunda pek uzman değiller. ama çakallıkta uzmanlar hacı. hastein kendisini bir tabutun içine koyar ve askerleri de cenaze merasimi için tabutu taşıyan mahalleli kılığına girerler. böylece sallana sallana şehrin duvarlarını aşmış olurlar. plan işe yarar ve şehri böylelikle istila edip yağmalarlar ancak çok büyük bir hata yapmışlardır. istila ettikleri şehir roma değil luna şehridir ve bu büyük çakallık barındıran plan deşifre olmuştur. yazık. truva filmini mi izlemiş la bunlar yoksa? ama komik lan bunlarınki, yanlış şehri istila etmek ne demek amk? yuh! zaten hastein bu utançla yönünü ingiltere’ye yani adaya çevirmiş acısını onlardan çıkarmıştır. gerçi belli olmaz belki de irlanda’yı işgal ettiğini sanıyordur. ehehe!

bu kez çin’deyiz. general zhuge liang birazdan öğreneceğiniz gibi çakalın önde gidenidir. usta bir komutandır, askeri deha sayılır o dönemde. bir defasında savunduğu şehirde sadece 100 askeri vardır ve istilaya gelen ordu 150.000 askerden oluşmaktadır. boş kale taktiği denen şeyi uygular bizim general. ney? tüm askerlerine gizlenmelerini, kale kapılarının sonuna dek açılmasını ve kaleye giriş yollarının süpürülmesini emreder. kendisi de ana girişi görecek yerde bir platformda oturur ve eline aldığı sazı* usul usul çalarak beklemeye koyulur. istilaya gelen ordu bu generalin daha önceden bildikleri üstün savaş zekasını da hesaba kattıklarından önce bir duraklar. "noluyo amk? sakata gelmeyek la" nidaları ile duran işgalci ordu, bunun bir tuzak olduğunu düşünür. bu riskli boş kale taktiği işe yarar ve işgalci ordu geri çekilir. yuh amk kafaya bak sen! insan önce 200-300 kişi gönderir lan? ancak bu boş kale taktiğini ilk halısaha maçında deneyeceğim canlar. yer mi yer belli mi olur amk! takımdakiler dövmezse iyi.

son olarak kış günü rusya’ya işgale hazırlanan ahmaklardan gelsin. lan ben kış günü halısaha maçına gitmiyorum arkadaş. neyse, haçlı ordusu kendilerini çok üstün gördüklerinden kuyruklarının titreyeceğini bilmeden kış günü rusya’ya dalarlar. tam donanımlı haçlı ordusu karşısında hafif zırhlı rus ordusunun açık cephe savaşında hiç şansı yoktur. götüm götüm geri çekilirler ve donmuş peipus gölünde düşmanı beklerler. çakallaar sizi! tanrı’nın askerleri olduklarını düşünen haçlı ordusu haldır haldır peşlerinden girerler savaş alanına. donmuş gölün üzerinde saldırıya geçen haçlılar ağır zırhları yüzünden teker teker kırılan buz ile suya batar. onların bu halleri sonrası rus ordusu önce müthiş bir ok sağanağı ve sonrasında yaya askerlerle saldırıya geçer ve haçlıları darmadağın eder.

film gibi, masal, hikaye gibi değil mi?

edit: film değil masal değil yahu. uyarılar üzerine kaynaklar:

timur
pelusium savaşı
şaşkın viking hastein
boş kale taktiği
buz gölü savaşı

İRAN DOSYASI /// ERCAN CANER : İran, Türkiye – Irak Savaşını Önleyebilir mi ???


İran, Türkiye – Irak Savaşını Önleyebilir mi ???

ercancaner

Elektrik ve Elektronik Mühendisliğinin yanı sıra, uçak ve helikopter lisanslarına sahiptir. Türkiye Hava Sahası Yönetimi alanında doktora tez çalışmalarını sürdüren Caner’in İnsansız Hava Araçları (2014) ve Taarruz Helikopterleri (2015) konulu makaleleri yayımlanmıştır. 36 yılı kapsayan TSK, BM ve NATO deneyimlerine sahiptir.

16 Kasım 2016

Yazar: Saeid Jafari

Çeviren: Ercan Caner 16 Kasım 2016

Protestocular 14 Ekim 2016 günü Basra’da icra edilen bir gösteri esnasında, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın posterini parçalıyorlar. Foto: REUTERS / Essam Al-Sudani)

TAHRAN, Iran — ‘‘Bana hakaret ediyorsun. Sen benim muhatabım değilsin, karatımda değilsin, kalitemde değilsin. Kim bu? Irak’ın başbakanı… Irak’tan istediğin gibi bağırmaya devam et! Bu hiçbir şeyi değiştirmeyecek! Biz bildiğimizi okuyacağız’’ bu sözler, 11 Ekim 2016 tarihinde, iki komşu ülke arasındaki gerilimin artması üzerine, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından, Irak Başbakanı Haider al-Abadi için söylenmiştir. Bir zamanlar komşuları ile ‘‘sıfır sorunu’’ olan Türkiye’nin şimdi bütün komşularıyla olan ilişkileri gergin bir durumdadır.

Bir önceki Irak Başbakanı Nouri al-Maliki ile sayısız problemler yaşayan Erdoğan, Abadi’nin iktidara gelmesini desteklemiştir. Gerçekten de birçok gözlemci Abadi’nin iktidara gelmesi sonrasında, Maliki tarafından tırmandırılan iki komşu ülke Irak ile Türkiye arasındaki gerilimin azalacağını beklemiştir. Bununla beraber Erdoğan’ın, tıpkı bölgedeki diğer komşularıyla olduğu gibi gerilimi sürdürme kararlılığında olduğu görülmektedir. Türkiye’nin komşuları olan Suriye, Ermenistan, Mısır, Rusya, İran ve Irak ile olan ilişkilerinin durumu, Ankara’nın Erdoğan’ın gözetimindeki dış politikalarında kafasının karışık olduğunun bir göstergesidir.

Türkiye ile olan gerginliklere rağmen Tahran, Ankara ve Bağdat’ı, iki ülke arasındaki artan savaş söylemlerinin ortasında birbirlerine yaklaştırabilecek iyi bir konumdadır. Fakat İran bu çabasında başarılı olabilir mi?

Türkiye’nin Irak’taki askeri varlığıyla ilgili son tartışma, bazı açılardan geçmişteki olaylardan farklı da olsa, sıklıkla tekrarlanan temel bir özelliğe sahiptir: Türkiye’nin Suriye’de oynadığı rolü hatırlatmaktadır. Ankara Suriye Başkanı Bashar al-Assad’ı istifa etmesi yönünde ciddi şekilde uyaran ve aynı zamanda Suriye’ye bir askeri harekat düzenlenmesini öneren ilk başkentlerden bir tanesidir. Türkiye’nin bu taleplerinin hiç birisi gerçekleşmemiş, bu durum da Türkiye’yi daha zorlayıcı bir politika benimsemeye zorlamıştır.

Bütün bunlar, Türkiye’nin Irak ve özellikle Musul konusundaki yeni yaklaşımının, Suriye’de kaybetmesiyle ilgili olduğu ihtimalini ön çıkarmaktadır. 23 Ekim 2016 tarihinde Bursa’da yaptığı bir konuşmada Erdoğan, Musul kentinin tarihsel olarak Türkiye’ye ait olduğunu açıklamıştır. Erdoğan bu cümleleri Irak’ın Musul meselesini kendi başına halletme imkan ve kabiliyetinin olmadığı gerçeğine dayandırmaktadır. Bu yeni Türk yaklaşımı, Irak’taki değişik gruplar arasında nadir görülen bir politik bütünleşmeye neden olmuştur. Abadi’den, Şii imam Muqtada al-Sadr’a kadar bütün liderler Türk cumhurbaşkanının söylemlerini kınamışlardır.

Anahtar sorulardan bir tanesi, bu gelişmelerin yaşandığı bir ortamda, İran’ın Türkiye’ye karşı takınacağı pozisyonun ne olacağıdır. Kimliği gizli kalmak koşuluyla, Al Monitor’a açıklamada bulunan üst düzey bir İranlı diplomat; ‘‘Türkiye Halep’te istediklerini başaramadı ve şimdi aynı şeyleri Irak ve Musul’da yapmak istiyor, Bununla beraber doğal olarak Ankara Irak’ta daha iyi bir sonuca ulaşamayacaktır’’ ifadelerini kullanmıştır.

Türkiye’de hükümet yanlısı günlük Diriliş Postası, 16 Ekim 2016 günü, İran’ı, Akdeniz’e ulaşmak maksadıyla iki asırdır İslam dünyasında kan dökmekle itham ederek, İran’ın Musul’da bir katliam yaptığını öne sürmüştür. Sonraki günlerde, İran’ın bu katliamları tam olarak ne zaman yaptığına ve haberin kaynağına dair aynı gazeteden herhangi bir açıklama yapılmamıştır. Hatta, Diriliş Postasında yayımlanan makale, Türkiye’nin İran’a karşı yeni ortaya çıkan olumsuz yaklaşımının bir göstergesi de olabilir.

Irak ve Suriye’deki son gelişmelere bakıldığında Ankara, genel olarak bölgede aktif bir rol oynama yönündeki çabalarının sonunda başarısızlıkla sonuçlandığını görmektedir. Türkiye’nin Irak ve Suriye çatışmalarına dahil olması, medyanın dikkatini çekmiş olsa da sonunda, özellikle de askeri bağlamda, Türkiye açısından somut bir kazanım getirmemiştir. Bu nedenle büyük resme bakıldığında, Erdoğan’ın bu yeni yaklaşımının, bölgedeki genel durum hakkında Abadi ve Birleşik Devletlerin yaklaşımlardan duyduğu memnuniyetsizliği yansıttığı görülmektedir. Bu durumun Erdoğan’ı kendi başına hareket etmeye ve Batıyı beklemeden, Irak ile Suriye’deki hedeflerini gerçekleştirmeye yönelttiği görülmektedir.

Al Monitor, Politik ve Uluslararası Çalışmalar, Foreign Ministry düşünce kuruluşunda, Orta Doğu Çalışmaları Grubu başkanı olan Alireza Miryousefi ile görüşmüştür. Miryousefi yaptığı açıklamada; ‘‘Maalesef, Arap Baharı sonrasında Türkiye bazı yanlış değerlendirmeler yapmış ve hızlı pozisyonlar almıştır. Şimdi ise, son beş yıldır yaptığı hataların sonuçlarıyla uğraşmaktadır. Sınırların yasallığını sorgulamak veya Sykes-Picot Antlaşmasının gerekliliği hakkında konuşmak yapıcı pozisyonlar olarak görülmemektedir. Burada olumlu olan nokta, İran gibi Türkiye’nin de bölgedeki istikrardan büyük fayda sağlayacağı gerçeğidir. Bu nedenle İran, üst düzey diplomatik görüşmeler aracılığı ile, bölgedeki farklı politik yaklaşımlar arasındaki boşlukları kapatmak için elinden gelenin en iyisini yapmak için çaba göstermelidir.’’ İfadelerini kullanmıştır.

22 Ekim 2016 günü canlı bir TV programında Türk Başbakan Binali Yıldırım, Türkiye’nin sürekli olarak, Irak ve Suriye’deki krizlere bir çözüm bulmak umuduyla İran’a el uzattığından bahsetmiştir. Bununla beraber, Türkiye’nin Suriye’den çekileceğine dair hiç bir işaret yoktur ve Erdoğan da hareket tarzını değiştirecek gibi görünmemektedir. Türkiye mevcut yaklaşımını sürdürürse İran’ın reaksiyonu ne olacaktır? İran, Bağdat ve Ankara arasında arabulucuk yapma girişiminde bulunacak mıdır?

Irak Kürt Rudaw haber kanalına 30 Ekim 2016 günü bir açıklama yapan, İran dini liderinin danışmanı Ali Akbar Velayeti, Türkiye ile Irak arasında olası bir savaşı engellemek maksadıyla İran’ın arabuluculuk yapmaya hazır olduğunu bildirmiştir.

Bu arada İran Dış İşleri Bakanlığından bir üst düzey yetkili de, isminin açıklanmaması koşuluyla, İran’ın sürmekte olan durumla ilgili arabulucuk yapmaya hazır olduğunu, bu yönde birkaç girişimde de bulunduğu açıklamasını yapmıştır. Irak ve Musul’daki meseleleri askeri güç kullanarak ve kendisinin uygun gördüğü şekilde halledebileceğini değerlendiren Türk tarafı ise İran’ın bu teklifine ilgi göstermemektedir. Bununla beraber böyle bir çözümün olamayacağına tek inanan İran İslam Cumhuriyeti değildir, bölgedeki gerçekler de Türkiye’nin planlamakta olduğu yaklaşımın gerçekçi olmadığını açıkça göstermektedir.

Bu düşüncelere katılan eski üst düzey İranlı diplomat Nosratollah Tajik, günün sonunda daha fazla Türk pragmatizmi tahmininde bulunmaktadır. Eski Ürdün elçiliği görevinde bulunan Tajik, Al Monitor’a yaptığı açıklamada; İran ve Türkiye’nin Musul kentiyle ilgili farklı yaklaşım ve hedefleri olduğunu aktarmıştır. Türkiye’nin Musul hakkındaki tarihsel iddiaları durumu daha da karmaşık bir hale getirirken, İran’ın isteği, Irak hükümetinin Musul’daki savaşı kazanarak IŞİD terör örgütünün ana üslerinden bir tanesini imha etmesi yönündedir. Türkiye saldırgan ve yıkıcı bir yöntem izleyecektir fakat önünde sonunda, daha büyük bir pay kapma çabasında olduğu yeni düzeni de kabul etmek zorunda kalacaktır.

Çevirenin Notu: Yazıda ifade edilen görüşler yazarın görüşlerini yansıtmaktadır. Bu analizin çevrilmesi, çevirenin yazarın düşüncelerini paylaştığı anlamına gelmemektedir. Türkiye’nin Musul kenti üzerinde tarihsel hakları vardır ve akılcı bir politika ile Türkiye, Irak ve Suriye bataklıklarından en kısa zamanda ve en az zarar görecek şekilde kendisini kurtarmalıdır. Yazının orijinaline aşağıdaki linkten erişebilirsiniz.

LİNK : http://www.al-monitor.com/pulse/originals/2016/11/iran-mediator-iraq-turkey-tension-mosul-operation.html#ixzz4OrRf7h97

Yazar: Saeid Jafari İranlı gazeteci ve analiz uzmanıdır. Aseman, Khordad, Mosalas ve Mehrnameh gibi İran yayın kuruluşlarında çalışmıştır. Haftalık yayımlanan Seda dergisi uluslararası ve diplomaik bölümünün editörüdür. Khabar Online için de çalışmaktadır. İngilizce makaleleri Iran Review’ da yayımlanmaktadır. Twitter: @jafariysaeid

Çeviren: Ercan Caner Elektrik ve Elektronik Mühendisliğinin yanı sıra, uçak ve helikopter lisanslarına sahiptir. Yüksek lisans derecesini 2012 yılında Gazi Üniversitesi’nden Avrupa Birliği – Türkiye İlişkileri alanında alan Caner, halen Türkiye Hava Sahası Yönetimi alanında Haliç Üniversitesi’nde doktora tez çalışmalarını sürdürmektedir. Bir yazılım firmasında proje yöneticisi ve havacılık projeleri alan uzmanı olarak çalışan Caner, Asliye Ceza Mahkemelerinde havacılık bilirkişisi görevini de yürütmektedir. Yazı ve çevirilerini academia.edu ve sunsavunma.net sitelerinde paylaşan Caner evli ve iki çocuk babasıdır. İngilizce bilen ve Fransızca okuyabilen Caner’in İnsansız Hava Araçları (2014) ve Taarruz Helikopterleri (2015) konulu makaleleri yayımlanmıştır. 39 yılı kapsayan TSK, BM ve NATO savunma sektör deneyimlerine sahiptir.

E-posta: ercancaner Twitter: @ercancaner1963

SAVAŞLAR DOSYASI /// Napoleon Bonaperte’ın Bitişini Hazırlayan Savaş : Waterloo


Napoleon Bonaperte’ın Bitişini Hazırlayan Savaş : Waterloo

Fransa İmparatoru Napoleon’un kesin yenilgisiyle sonuçlanan ve Avrupalı güçler arasında 23 yıldır süren silahlı mücadelenin sonunu getiren Waterloo Savaşı’na biraz daha yakından bakalım.

üzerinden 199 yıl geçmiş olmasına rağmen günümüzü hala etkileyen, kendinden sonra gelecek her tarihi olayın bir şekilde belkemiği sayılan, avrupa tarihinin tam anlamıyla mihenk taşı olmuş bu 6 saatlik savaşta neler oldu neler bitti, bir göz atmadan gitmeyin.
18 haziran 1815 tarihinde gerçekleşen ve fransa imparatoru napolyon’un son savaşı olan waterloo’yu 199. yılında anmadan geçmeyelim.

1- napoleon bonaparte

imparator, kendi hakkında seksen maddelik bir liste yapılsa da yine çoğu şeyin eksik kalacağı bir kişiliktir.

bugün napolyon, dünyada herkesin bildiği, herkesin bir özlü sözünü duyduğu, fransız ve dünya tarihine kattığı şeyleri halihazırda günlük yaşamda kullandığı bir marka. tarihin en ünlü üç generalinden biri olması yanında, kullandığımız metrik sistem, medeni kanun gibi pek çok şeyin planlayıcısı da kendisi olunca, kazandığı ün, şan, şöhret boşuna değilmiş diyoruz. adam gencecik bir topçu subayı iken toulon kuşatması’nı yarıyor, üstüne çevrilen entrikaları boşa çıkarıp, italya’yı işgal eden ordunun başında sivriliyor, yukarıda da gördüğünüz arcole köprüsü’nde elde bayrak düşmana hücum edip ne hikmetse sağ kalıyor. oradan mısır’a kadar gidip piramitlerin gölgesinde savaş kazanıp suriye sınırından geri dönüyor, yetmiyor tarihin en parlak zaferi sayılabilecek austerlitz’te üç imparatorluk ordusunu harcıyor. tacı papa’nın elinden alıp kendi kafasına geçiriyor, rusya üzerine yürüyüp moskova’yı alan tek batılı general oluyor. ancak dönüşte ordusunu rus kışına kurban veriyor. ruslar üstüne ancak ondan sonra çullanabiliyorlar.

2- arthur wellesley

her yerde karşımıza wellington dük’ü ya da kısaca wellington olarak çıkan bu arkadaş karşısında napoleon olmasaydı ne olacaktı, nasıl tanınacaktı söylemek çok zor.

arthur wellesley, “napoleon’u waterloo meydanında kim yendi?” sorusuna en sık verilen cevaptır. waterloo meydanı’nda savunmada olan taraf kendisidir. emrindeki üç ülkenin kuvvetinden oluşan bir koalisyonu yaklaşan grande armeé’ye karşı konumlandıran, savaşın nerede olacağına karar veren, isminin de waterloo olarak anılmasının baş müsebbibi kendisidir. zira kendisi savaşlarına bir gece önce kaldığı yerin ismini vermeyi şiar edinmiştir. eğer tam coğrafi bir kesinlikle söyleseydik, braine le’alleud savaşı falan dememiz gerekirdir ki, waterloo zaten daha kolaydır. iyi etmiş.

son olarak hakkını vermek gerekir ki, napoleon saldırıda ne derece bir ekolse, onun savunmadaki muadili wellington’dur. yani waterloo meydanı’nda kafa kafaya çok büyük starlar çarpışmıştır. diğer taraftan aralarında doktrinsel farklılıklar da yok değildir. mesela wellington, rakibi napoleon’un aksine askerlerini pek sevmez saymaz. eğer kendilerinden bahsedecekse, “scum” (serseriler) olarak bahseder. diğer taraftan napoleon ile kendi askeri arasında her zaman ulvi bir aşk vardır.

3- von blücher

blücher, tam adıyla söylemek gerekirse de wahlstadt prensi, prusya feldmareşali gebhard leberecht von blücher, savaş meydanındaki büyük ihtimalle en yaşlı kimsedir.

aynı zamanda da ilginç bir şekilde en kilit roldedir. waterloo savaşı’ndan iki gün önce napoleon karşısında büyük denilebilecek bir dayak yemiş (bkz: ligny) ve geri çekilmiştir. napoleon daha sonra mareşali grouchy’yi, von blücher’in peşinden onu kovalasın, asla waterloo’ya gelmesin wellington ile birleşemesin diye gönderecektir. ama tam da onun isteğinin tersine savaşın orta yerinde von blücher doğudan beliriverecektir. daha da fenası grouchy onu o sıralarda hala güneyde bir yerlerde ordunun üçte biriyle falan arayacaktır.

von blücher’in favori emri vorwärts! (ileri) dir. bu yüzden kendisine “mareşal vorwärts” denir. öyle uzun ince planlamaya falan girecek zamanı yoktur. geçkin yaşında zaferi oturup planlamak pek ona göre değildir zaten. düşmanı gördüğünde “merhamet göstermek yasak! göstereni vurun! vorwärts!” şeklinde savaş sanatına yaklaşımı fransızlara waterloo’da kötü bir sürpriz olacaktır.

4- fontainebleu anlaşması

napoleon moskova’ya yürüdü ama ordusu yolda telef oldu demiştik. cidden 422 bin kişiyle rusya’ya girip, kesin bir sonuç alamadan kışın ayazında geri dönmeye kalkması yüzünden fransa’ya o anlı şanlı ordudan 10 bin kadarı varmıştır. bunu gören avrupa devletleri de kendisini harcamak için fırsat bu fırsat diyerek 6. koalisyonu oluşturmuştur. napoleon’da kısa sayılacak bir sürede orduyu tekrar 400 binlere çıkartıp lützen ve bautzen savaşlarında müttefiklere çok ağır bir sopa çeker. kısa bir ateşkes ve dinlenmeden sonra dresden savaşı’nda kendisinden çok daha kalabalık müttefikleri yine ezer. adamı böyle orduyla durdurmak falan çok zordur. ama nitekim ne yapar eder başarırlar, 191 bin kişilik fransız ordusunun üzerine 300 bin kişiyle gidince leipzig savaşı’nda (1813) fransa yenilir. müttefikler de hiç boş bırakmadan paris’e kadar gelirler. fontainebleu adında bir anlaşmayla napoleon’u tahttan çekilmeye zorlarlar. akdeniz’deki elbe adası’nda sürgüne yollarlar, fransa’nın başına da ihtilalden kafalarını kurtarmış bourbon monarşisi’nden arta kalanları geri getirirler.

5- elbe adası

istemeye istemeye gittiği sürgün napoleon’a pek yaramaz. orada rahat huzur bulamaz. hem uğruna ölüp bittiği fransa’nın başına yine peruklu bourbonlar gelmiştir, hem de ikiye tek yakalasa affetmeyeceği müttefik koalisyonları altıdan az ülkeyle gelmez olmuştur. napoleon, elbe adası’nda planlarını yapar; vaktinin geldiğini düşündüğünde gizlice sürgünden kaçarak fransa’ya gelir. bu aşamada generalleri, mareşalleri, ordusu hepten bourbon monarşisi’ne sadakat yemini etmek zorunda kalmıştır. yani dönerse kendisine ne olacağı biraz meçhuldür. ama napoleon bunu pek takacak bir yaradılışta değildir.

6- 100 günlük hükümdarlık
napoleon yolda gördüğü karşısına çıkan her üniformalı askeri arkasına katarak paris’e doğru yola çıkar. fransa kralı da “kendisini esir alsın, alamıyorsa da bari vursun” diye napoleon’un eski mareşali michel ney’i o yöne gönderir. michel ney, napoleon’un karizmasına karşı duracak adam değildir. askerler de efsane imparatoru karşılarında görünce bağırıp çağırmaya diz çökmeye başlayınca fransa’nın kaderi grenoble’da çizilir. michel ney ve tüm ordusu napoleon saflarına katılır, kısa zamanda tüm fransız ordusu da kendisini izler. bourbon monarşistleri fransa’dan kaçar. imparatorluk yeniden tesis edilir.

bu noktada napoleon, paris’e varmadan altı gün önce toplanan viyana kongresi, napoleon’u kanunsuz ilan etmiştir. ardından da 7. koalisyon ordusunu toplamaya başlarlar. karara da bir göz atarsak adamlar hırslarından fransa’ya değil dümdüz napoleon’a savaş açmışlardır. tarihte beş altı devletin bir araya gelip, bir insana savaş açmasının bir eşi daha yoktur. işte öyle bir adamdır napoleon.

bu hükümdarlık dönemi waterloo savaşı’na kadar 100 gün sürecektir. o sırada fransa seferber olur, ordu tekrar göreve çağrılır.

7- fransız imparatorluk ordusu

fransız ordusunu (grande armeé) dönemdaşı diğer ülkelerden ayıran bir numaralı özelliği meritrokrasisidir. yani bu ordunun komutanları ingiliz, avusturyalı, prusyalı akranları gibi soylu doğdukları için komutayı almıyorlar, hakettikleri için, savaşta başarı gösterdikleri için rütbe alıyorlardı. fransız emir komuta kademesi bu yüzden diğerlerine fark atacak kadar efektifti. fransa ihtilalden sonra vatandaşlık, ulusal görev gibi kavramları su yüzüne çıkardığı için de her vatandaş belli sürelerde askere alınıyordu. ingiliz ve prusya paralı (prusya için insan kaçırmalı dağa kaldırmalı da desek yanlış olmaz) askerlerine göre fransa sahaya deli gibi asker çıkartabiliyordu. grande armeé askerleri waterloo başlayacağı sırada on yılı aşkın süredir zaferden zafere napoleon’u izliyor haldeydiler. bunun da yanında napoleon topçu ekolünden geldiği için “grandes batteries” dediği aşırı sayılarda topla savaş meydanına çıkıyor, rakibine saldırmadan önce onu ezici bir bombardımanla yıpratıyordu. zira kendisi de nihayetinde “tanrı savaşta iyi topçunun olduğu tarafta savaşır” demiştir. iyi topçu da her zaman grande armeé’dir.

8- koalisyon ordusu

waterloo savaşı’nın sabahı wellington’un emrinde 71 bin askerlik bir kuvvet bulunuyordu. bunun da 28 binlik bir kısmı hollanda orange prensi willem’in emrindeki ı. kolordudaydı. bu, ingiliz ağırlıklı karma bir orduydu.

9- ligny

ligny savaşı, waterloo’dan iki gün önce 16 haziran 1815’te olmuştu. napoleon bu savaşı kazanmış da olsa ligny kelimenin tam anlamıyla taktik bir zafer ve stratejik bir yenilgidir. prusya ordusu 20 bin ölü ve yaralı vererek savaş meydanından ayrılmış, ancak büyük bir kısmı işler halde düzenli çekilmiştir. iki gün sonra bu birlikler waterloo’da pivot bir rol oynayacaktır. ligny’de prusya ordusunun kaçmasına izin verilmese, waterloo’da iki gün sonra bir ingiliz yenilgisi çok muhtemeldir. öyle olmuş olsaydı o zaman da avrupa haritası şu anda bildiğimizden herhalde çok değişik bir şey olurdu.

10- waterloo

waterloo meydanı şu an dümdüz olsa da resimde gördüğünüz anıt (butte de lion) yapılmadan önce “reverse slope” denilen duvarı düşmana dönük minik yokuşlar içermekteydi. wellington’un en sevdiği şey olan askerlerini ters yokuşun arkasına saklamak bu arazide çok muhtemel olduğundan paris ile brüksel arasında napoleon ile karşılaşacak bir çok yer olmasına rağmen wellington’un ilk tercihi burası olmuştur. ingiliz ordusu waterloo meydanı sayesinde fransız bataryaları tarafından yıpratılamayacaktı. wellington,waterloo’yu seçince yine de rahat edememiştir zira savaş sabahı saat 2’de uyanmış, günün ilk ışıklarına kadar eşine dostuna mektup yazmıştır.

11- yağmur

napoleon, waterloo meydanına vardığında bir gece önce patlayan fırtına ve sağanak, savaş alanında sulu çamur izleri bırakmış; askerlerin ve özellikle topların ilerlemesini çok yavaşlatmıştı. napoleon fırsatı kaçırmamak için saldırı emrini vermek istemiş ancak mareşalleri napoleon’u ikna etmeyi bilmişler. bu sayede öğlen sıcağında çamur biraz kuruyuncaya kadar iki ordu birbirine öylece bakmıştır.

yağmur ingilizlere de çok yaramıştır zira fransız howitzer mermileri çamura gömülüp patlayınca şarapnellerini saçıp beklenen etkiyi verememeye başlamıştır. fransız tarafından ise bu tip mühimmatlar tam askerlerin ortasında patlıyor gibi göründüğünden fransız topçusu ve dolayısıyla napoleon toplarla büyük bir kıyım yaptığını falan düşünmüştür. aslında tabii ki yoktur öyle bir şey.

12- hougoumont

hougoumont alçak yere konuşlanmış fransız ordusu ile yokuşun arkasında bekleyen ingiliz-hollanda güçleri arasında bir garip çiftlik evidir. nitekim yapan mimarın babasına rahmet, adam binayı öyle bir tasarlamıştır ki sanki şurada bir savaş olsa da içine girip bir savunsak diye dizayn edilmiştir. wellington’da savunma nedir bildiğinden içeri üç bölük muhafız ve bir bölük de prusyalı “rifles” yollamıştır. bu tüfekçiler yivli namlular kullandığından hougoumont’u almaya gelen fransızlara çok abartı kayıplar verdirirler. hougoumont alınamadığı müddetçe de ingilizlerin siper aldığı yükseltinin yakınlarına gelme ve manevra yapma şansı kalmaz. bu müstahkem mevki akşamüstüne kadar fransız askerlerinin gelip gidip cesetler bıraktığı bir yere dönüşür. iki kere fransızlar tarafından ele geçirilir ancak bugün buckingham sarayı’nın önünde ayı postlu şapkalarıyla tanıdığımız coldstream muhafızları tarafından tekrar alınır.
hougoumont, tarihte herhalde uğrunda en fazla insanın öldüğü çiftlik olsa gerektir.

13- ilk fransız piyade hücumu

hougoumont üzerine baskı sürerken imparator ilk dalga piyadesini ingiliz merkez cenahına gönderir. fransız büyük bataryaları da bu sırada düşman merkezini dövmektedir. ancak düzgün nişan almak için geride kalmışlardır. ilk dalga piyadenin başını çeken d’erlon, wellington ile ispanya’da karşılaştığı için onun klasik piyade savunma tekniklerini hatırlamaktadır. wellington kısa mesafede çok yüksek yoğunluklu tüfek ateşiyle ön sırayı moralman kırarak askerin çekilmesini sağlamakta; yaklaşan düşmanın gücünden ziyade moraline oynamaktadır.

d’erlon, klasik 9 sıra piyade ve onu geriden izleyen bölük sistemi yerine dipdibe neredeyse kesintisiz bir piyade akışıyla ingilizlerin siper aldığı yokuşa uygun adım gider. kendisini bu sırada tepenin ardında 6 bin piyade beklemektedir. menzile girildiğinde bir anda tüm silahlar gürlemeye başlar, waterloo artık başlamıştır. fransız piyadesi, ingiliz merkezde bir gedik açar ancak bunu suistimal edemez. açılan gediği ingiliz generali thomas picton doldurur. ancak kendisi de yokuşu tırmanan fransızlara saldırınca canından olur. d’erlon, sol tarafının çatırdamaya başladığını görünce askerlerini geri çekmeye başlar.

napoleon bu sırada oturduğu yerden doğuda bir hareketlenme görmüştür. altıncı hissi ona gördüğü hareketin prusya ordusu olduğunu söyler; haklıdır. yaverine hemen mareşal grouchy’e topların sesine gelmesini yazdığı bir emri iletir. nitekim grouchy o sırada bir yerlerde hayali prusyalıları kovalamaktadır. emri akşam saat 18’e kadar falan alamayacaktır.

14- ingiliz ağır süvari hücumu

ortada bir anda boşluk oluşunca koalisyon gücünün süvari komutanı uxbridge, nedenleri bugün de tam anlaşılamayan bir sebepten , büyük ihtimalle çok ağır baskı altındaki ön hat piyadesini rahatlatmak için iki süvari tugayıyla beraber hücuma kalkar. bu süvariler de belirtmek gerekirse o sırada avrupa’daki akranlarından çok daha iyi eğitim görmüş, daha cins atlara sahip çok daha elit bir güçtür. 2650 süvarinin içinde sadece beyaz atlara binen çok prestijli scot’s greys tugayı da bulunuyordu.

nitekim bu süvarilerin bütün eğitimlerine, güzel atlarına, ekipmanlarına rağmen wellington süvariden had safhada rahatsızlık duyan bir komutandı. “süvari subaylarımız her şeye dörtnala girişmek gibi bir yeti kazandılar. hiç durup etraflarına bakmıyorlar, vaziyeti değerlendirmiyorlar, düşmana manevra yapmıyorlar, ihtiyat bile olmuyorlar” şeklinde sitem ediyordu. tam da sitemine karşılık gelecek bir şekilde fransız süvarisi bu hücumu karşılamaya gitti. fransızlar daha kötü atlara sahip de olsalar, daha büyük sayılarda atlıyla daha efektif çarpışmayı yıllar içinde öğrenmişlerdi. mızraklı chevaux-leger taburlarının ingiliz hücumunu karşılamasıyla saldıranlar arasında çok ağır kayıplar meydana geldi.

15- fransız süvari hücumu

saat 16:00 sıralarında michel ney, ingiliz merkez hattında bir hareketlenme fark etti. bunu ingiliz ağır süvarisinin ardından gelen fransız karşı saldırısının yarattığı bir zayıflık ve geri çekilme başlangıcı olarak görerek suistimal etmek istedi. nitekim o ana kadar hiç ortaya sürülmemiş olan fransız ağır süvarisi de bu plana eklenince ortaya 9600 atlının bir seferde hücuma kalkması gibi olağanüstü bir manzara çıkmıştı. o ana kadar bir savaşta kaydedilen en büyük ikinci süvari (1.si ikinci viyana kuşatması) hücumu buydu.

o sıralarda hücumu karşılamak üzere bekleyen bir asker, günlüğüne sonradan şöyle yazmış:

“saat 4 sularında önümüzdeki düşman topları bir anda sustu. ve bir anda sürüler halinde toplanmaya başlayan süvarileri gördük. o anda bunu görmüş olan kimsenin sonraki hayatında bir daha asla unutamayacağı korkunç bir ihtişamla hücuma kalktılar. uzaklarda bir yerde, tek bir hat halinde sürekli hareket ederek, fırtınalı bir havadaki bir deniz dalgası şekline büründüler. yaklaştıklarında altımızdaki toprak artık durmaz bir şimşek halini alan uğultudan ötürü titriyordu. içimizden herhalde böyle hareket eden bir kütleye hiçbir şey karşı koyamaz diye düşünüyorduk. işte onlar, meşhur cuirassier’ler, hepsi de eski görmüş geçirmiş, kendilerini avrupa’nın her savaş meydanında kanıtlamış askerlerdi. korkulacak kadar kısa zamanda yirmi yard kadar yakınımızdaydılar. imparatorun adını bağırıyorlardı ‘vive l’empereur!’… daha sonra da “süvariyi karşılamaya hazırlan!” emri verildi. ön hatta ayakta duran herkes süngülerden yapılma çelikten bir duvarı, titremeyen ellerle cuirassier’lere sunarak diz çöktü.
-yüzbaşı rees howell gronow.

kare düzeni oluşturarak atlılara karşı kendilerini başarıyla savunan ingilizler, fransız atlılarına yüzde 47 gibi oranlarda zayiat verdirmiştir.

16- prusya 4. kolordusunun ortaya çıkması

savaşın herhalde en kötü anında fransız süvarisi harcanmış, hiçbir ihtiyatı kalmamış olduğu bir durumda doğudan prusya birlikleri saldırıya geçti. imparator savaşın bu noktasında kendi imparatorluk muhafızları hariç her piyade ihtiyatını savaşa sürmüştü. şimdi sağ cenahından yoğun bir baskı girmeye başlamıştı. napoleon, genç muhafızların önüne atını sürüp savaşın geçeceği plancenoit köyü’ne yollamadan onlara şöyle dedi:

“askerler! sabahleyin zafer kazanma şansımız yüzde 90’dı. şimdi yüzde 60’tır. hala üstün durumdayız.”

ve iki eli ingilizlerle kanda olan fransızlar, prusyalıları karşılamaya böylece plancenoit’ya dönerler.

17- plancenoit

saat 16:30‘da prusya 4.kolordusuna bağlı 15. tugay plancenoit köyüne tam hücuma geçer. napoleon genç muhafız alayını lobau komutasında plancenoit’ya gönderir. 15.tugay kararlı bir süngü hücumuyla lobau ve kuvvetlerini köyden atar. sonra frichermont yükseltisine doğru yürüyerek atış insiyatifi kazanırlar. fransız chasseur taburu’nu da 12 funtluk topçuyla kırdıktan sonra lobau geri çekilir. napoleon bunun üzerine bütün 8 tabur genç muhafızı lobau’ya takviye olarak gönderir. genç muhafızlar çok kanlı bir çarpışmadan sonra köyü geri alırlar. lakin elde tutacak güçleri kalmamıştır. napoleon son ihtiyatı olan orta ve yaşlı muhafızları da köye boşaltır. onlar da o kadar elit askerlerdir ki tek bir el ateş etmeden sadece süngüyle prusyalıları def ederler.

18- imparatorluk muhafızları’nın hücumu

sağ kanat dengelendiği, wellington’un da merkezi tamamen açıldığı için napoleon elinde kalan son kartını oynar. o güne dek hiç yenilmemiş ve hiç kaçmamış imparatorluk muhafızlarını (le garde ımperiale) yedi tabur olarak savaşa sürer. muhafızların görünmesi orduya yeni bir canlılık getirir. zira yaşlı muhafızlar napoleon’un çocukları gibidir. kırk yaşın üzerindeki bu en deneyimli askerler yoğun tüfek ve canister ateşi altında ingiliz merkezine yüklenirler. ilk yarattıkları etki korkunçtur. bombardımandan ve tüfek ateşinden bitap düşmüş olan ingiliz muhafızları geriye doğru çekilirler. ancak wellington tehlikeyi daha muhafızlar yürümeye başlarken görmüştür. eli silah tutan herkesi meşhur yokuşunun arkasına silah doldurtup yere yatırır. yaşlı muhafızlar merkezi kırdık sanarak yokuşu tırmanıp tepesine geldiklerine ingilizler ayağa kalkarak çok yoğun bir yaylım ateşiyle ilk bel sırayı düşürürler. muhafızlar direnir ancak ilk anlık şaşkınlığı üzerilerinden atamazlar. çok yoğun zayiat verip çekilmeye başladıklarında fransız ordusunda moral sıfıra iner. zira yaşlı muhafızların kaçtığını daha gören duyan olmamıştır. onlar da kaçıyorsa bu iş bitmiştir diye düşünülür.

muhafızlar kaçmaya başladıkları zaman wellington, atı copenhagen’in üzengileri üzerinde doğrulur, şapkasını çıkarıp öne arkada sallar ve hücum işareti verir. birleşik prusya, hollanda ve geriye ne kaldıysa ingiliz ordusu, fransız ordusuna son bir hücuma kalkar.

fransa böylece yenilir.

19- sonuç

savaşın hemen sonunda ingilizler kaçmayan ancak teslim de olmayan yaşlı muhafızlara artık savaşın bittiğini, silahlarını indirmelerini telkin eder ancak muhafızlar ölmeyi seçer. “la garde meurt, elle ne se rend pas!” (muhafız ölür teslim olmaz) diyerek silahlarını ingilizlere doğrultur, vurulurlar.

fransız ordusu, 51 bin kişiyle geldiği meydanda 28 bin ölü ve yaralı, 8 bin esir ve 15 bin kayıp bırakır. ingilizler ve müttefikleri hollandalılar 17 binlik ordularından 3500 ölü, 10.200 yaralı, 3300 kayıp verirler. prusyalıların 7 binlik kolordusunun 1200’ü ölü, 4400’ü yaralı, 1400’ü kayıptır.

bu da öyle bir savaş alanı zayiatıdır ki o sayıya ulaşmak için 15 saat boyunca her beş dakikada bir tam yüklü bir jumbo jetin düşmesi ve kimsenin kurtulamaması gereklidir.

savaş imparatorluk fransa’sının sonudur. napoleon birkaç çekilme harekatıyla paris’e kadar ulaşmış, daha sonra hms bellerophone’a binerek teslim olmuş ve ingiltere’ye götürülmüştür. ancak karaya çıkmasına izin vermezler. gemide bir süre tuttuktan sonra artık asla kaçamayacağı bir yere, atlantiğin ortasındaki herhangi bir kara parçasına en uzak olan adaya, saint helena’ya sürerler. napoleon, 1821’de burada ölür. fransızlar 1840’ta napoleon’un cenazesini almak için adaya gelirler ve mezarını açtıklarında hiç bozulmadığını fark ederler.

20- günümüzdeki önemi

waterloo, savaşın olduğu güne kadar adını sanını kimsenin bilmediği arpa eken, bira üreten bir kasabayken bugün amerika’da 32, ingiltere’de 8, avustralya’da 4, kanada’da 3, hong kong’da 2, almanya, yeni zelanda ve sierra leone’da 1 adet waterloo kasabası bulunmaktadır. nedenini anlamak da zor değil. bu, avrupa’nın kaderinin bir günde yazıldığı bir savaştır. bunun yanında dünya savaşları ve waterloo’dan daha fazla cana mal olmuş olaylar da yok değil. onlar’da elbette waterloo savaşı kadar mühim ancak bir günde olup biten ve dünya tarihini bu kadar etkileyen bir olay bulmak da öyle kolay değil.

napoleon neden yenildi sorusuna cevap bulmak da 1815’ten bu güne her tarihçiyim diyen insanın laf etme yükümlülüğünü hissettiği bir hal olagelmiştir. sebepler çok ancak en şairane olanıyla listeyi bitirelim. akılda kaldığı kadarıyla :

napoleon neden yenildi?
ortalığı bataklığa çeviren lanet yağmur yüzünden mi?
ordusu kalmayan, teslim olmak üzere olan wellington yüzünden mi?
savaşa gelmeyen, hiç savaşmayan blücher yüzünden mi?
hayır.
tanrı yüzünden!
waterloo’dan galip ayrılan bir bonaparte….

victor hugo

(alıntı)

SAVAŞLAR DOSYASI /// Ordunun Geri Çekilirken Düşmana Savaş Kaybettirdiği İlginç Strateji : Yanmış Toprak Taktiği


Ordunun Geri Çekilirken Düşmana Savaş Kaybettirdiği İlginç Strateji : Yanmış Toprak Taktiği

Yanmış toprak stratejisi kısa vadede ordu için parlak bir hal teşkil etmese de uzun vadede düşmanı oldukça yıpratan bir taktik. Sözlük yazarı "karanlik taraf emekcisi", taktiğin inceliklerini anlatmış.

yakıp yıkma taktiği, belli prensipler üzerinden yürütülen bir çeşit stratejik geri çekilme harekatı. bir diğer adıyla kavrulmuş toprak, yalın ifadesiyle de yakıp yıkma stratejisi.

bu stratejik davranışın temelini kavrayabilmemiz için napoleon bonaparte’nin ünlü "ordular mideleri üzerinde yürür" vecizesini idrak edebilmemiz gerekir. zira yeterli ölçüde beslenmeden, donatımdan ve destekten yoksun kalan ordular en basit haliyle dengesini kaybedecek ve savaşma kapasitesi açısından sakatlanacaktır. modern zaman öncesinde özellikle fetih/işgal orduları askerlerinin ikmal ihtiyaçlarını harekat bölgelerinden karşılama eğilimindeydiler. ordu asker sayısı açısından ne kadar büyükse bu eğilim de o derecede fazlaydı. carl von clausewitz, vom kriege‘de bu durumun üzerinde önemle durmuştur.

yanmış toprak stratejisi savunma pozisyonunda bulunan ve özellikle kendilerinden daha güçlü kuvvet unsurlarıyla karşı karşıya kalmış ordular için yer yer tercih edilmiş bir askeri manevradır.

düşmanın karşısında ilk çarpışmalarda tutunamayan ve kısa süre içinde birliklerinin dağılabileceği şüphesine kapılan liderler tarafından bazı durumlarda uygulanmıştır. yakın dönemde en iyi icra edicileri ruslar olmuştur. napoleon ve hitler’in rusya harekatlarında derin rus toprakları, yanmış toprak stratejisinin pratiğe dökülmesi için güçlü bir potansiyel barındırmıştır.

konsept özelliklerine gelecek olursak yanmış toprak stratejisi bir dolaylı tutum örneğidir.

dolaylı tutum örneklerinin genelinde var olduğu gibi düşmanla doğrudan çarpışmak yerine ilk etapta düşman kabiliyetini zayıflatma ve dengesini sarsma amacı üzerine yoğunlaşır. bu şekilde düşman istenen kıvama getirilebilecek ve kendinden güçlü olan düşman ordulara karşı bile bir kazanma şansı doğabilecektir.

klasik yaklaşım için amaç esasında yalın ve nettir. yakıp yıkma esasına dayanan geri çekilme harekatı ile

– düşmanın yabancı olduğu coğrafya içinde yayılmasını sağlayarak kuvvet unsurlarını seyreltmek,

– coğrafyanın içlerine doğru çekilen düşmanı kendi ikmal merkezlerinden uzaklaştırmak,

– geri çekilirken ve düşmanı kendine doğru çekerken aynı zamanda düşmanın ikmal amaçlı faydalanabileceği tüm yapı, tesis, ambar, depo ve hatta su kaynaklarını devre dışı bırakarak düşmanın savaşma kabiliyetini ve devamlılığını sakatlamak,

– düşmanın yeni kaynaklar bulma çabalarıyla oyalandığı zaman diliminde ise toparlanmak, güç toplamak ve yeni pozisyon alma avantajı elde etmek amaçlanmıştır.

yanmış toprak politikasının geçmiş yıllara kıyasla günümüz savaşlarında aynı etkileri yaratmayacağı aşikardır. zira ordular için gelişen teknolojinin etkisiyle ikmal yöntemleri kolaylaşmış ve gereken erzak ve donanımın ulaşımı hızlanmıştır. modern ordularda gereken ihtiyaçların savaş bölgesinden karşılanma eğilimi artık pek bulunmamaktadır. ancak yanmış toprak stratejisi geleceğin olası uzun süreli konvansiyonel savaşlarında yeni çağa entegre olmuş ve çeşitlenmiş özellikleriyle bir askeri harekat tarzı olarak yeniden ortaya çıkabilir ve gündemde kendine yer bulabilir. zira tarihte ibret alanlar için çok dersler vardır.

SAVAŞLAR DOSYASI : Savaşın Adabını Açıklayan Adil Savaş Teorisi


Savaşın Adabını Açıklayan Adil Savaş Teorisi

Latince olarak ‘jus in bello’ olarak da ifade edilen bu kavram, savaş sırasında uyulması gereken kuralları ifade ediyor.

"geneve conventions" ve "additional protocols" olarak iki adet ana kaynağı vardır. ilkini tüm devletlerin kabul etmesine karşılık ikincisi o kadar kabul görmemektedir.

2 farklı çatışma ortamı vardır

international conflict (uluslararası çatışma) ve non-international conflict (uluslararası olmayan çatışma) jus in bello ise sadece uluslararası olan çatışmalarda geçerlidir.

international conflict:

– devlet vs. devlet

– devlet vs. bağımsızlık/özgürlük için savaşan herhangi bir grup.

not: o kadar gariptir ki, uluslararası hukuk bağımsızlık için güç yani silah kullanımını yasaklamıştır ama bu bağlamda bu isim altında savaşan kişilere devlet statüsü verilmiştir.

non-international conflict

– devlet içinde olan herhangi bir çatışma

şimdi "jus in bello"nun nerde kullanılabileceğini anlattığıma göre detaylara geçebiliriz.

sivil unsurlar

– savaşta yer almayan herkes "sivil" olarak adlandırılır.

– sivillere zarar vermek savaş suçudur.

– özel şirketler bazen "sivil" bazen de "savaşan" olarak adlandırılabilmektedir. kesin bir inanış yoktur.

– ülkeyi terk etmelerine izin vermelisiniz.

– eğer savaşa katılırlarsa "savaşan unsurlarla" aynı şekilde muamele görürler.

– dolaylı yoldan sivillere zarar verilebilir. eğer bir bölgede 50 düşman unsuru ve 10 sivil varsa ve siz ikisi arasındaki kesin oranı biliyorsanız, uluslararası hukuk 50 düşman unsurunu yok etmeniz için 10 sivil kaybına göz yummaktadır. dediğim gibi oran önemlidir ve sivillere (eğer mümkünse) saldırı öncesi haber verilmelidir. bu türlü durumları genelde "insan kalkanı" ya da "human shield" adı altında sıkça görebiliriz.

savaşan unsurlar

– normal bir ordunun kara, hava ve deniz kuvvetlerinin herhangi bir personeli bu kategoriye girmektedir.

– bunun dışında devlet için savaşan, üstünde belirli bir şekilde amblem veya silah taşıyan herkes bu kategoriye girmektedir. devlet tarafından silahlandırılmış herhangi biri de bu tanım içidedir.

– askeri tıbbi yardım ve din personeli bu kategoriye girmekle beraber kendileri "sivil" unsurlarla aynı tanımı paylaşmaktadır.

silahlar

– insan üzerinde gereksiz acıya sebep olan ve sivil-asker ayrımı yapmadan zarar veren tüm silahlar yasaklanmıştır. bunlar:

– zehirli silahlar

– kimyasal silahlar

– mayınlar

– vücuda girince extradan bir hasar veren özel mermiler

– x-ray cihazında gözükmeyen mermiler

– alev tüfekleri gibi silah unsurlarının savaş esnasında kullanımı yasaklanmıştır.

– bunlarında dışında yeni bir konu olan dronelar ise insan üzerinde gereksiz bir acı yaratmadığı sürece kullanımına izin verilmiştir.

– işin en ilginç tarafı tüm bu silahlardan daha da ölümcül olan nükleer silahlar yasaklanmamıştır. (bkz: nuclear deterence theory)

yaralı ve hastalar

– bu durumdaki hiçbir insana saldırılamaz.

– düşman ya da kendi askeri personeliniz fark etmeksizin bu durumdaki kişilere yardım etmek zorundasınız.

– eğer sizin komutanız altında bir grup düşman askeri savaş mahkumu olmuşsa kendi tıbbi personelinin onlara yardım etmesine izin vermek zorundasınız.

savaş mahkumları

– sırf karşı tarafta savaşa katıldıklarından dolayı onları yargılayamaz ve idam edemezsiniz.

– savaş esirlerine iyi bir şekilde davranılmalıdır ki sizin askerleriniz de karşı tarafta iyi muamele görsün.

– işkence yapılamaz ve keyfi bir şekilde öldürülemez. (size karşı bir ayaklanma ya da size zarar verecek bir davranışlarda bulunurlarsa tabii öldürme hakkınız vardır.)

– insan kalkanı olarak savaş meydanlarında kullanılamaz.

– savaş bittikten sonra karşı taraf geri verilmelidirler.

– tekrar savaşa katılımları tarafınızca önlenebilir.

– savaş mahkumlarını insani bir şekilde barındırmalısınız.

uygulama

– eğer karşı taraf sizin bir askerinizi savaş mahkumuyken öldürürse, sizin de onun askerini öldürme hakkınız yok.

kızılay, kızılhaç gibi kuruluşların savaşın en karanlık yerlerine bile girme yetkileri vardır, bu kuruluşlar engellenemez.

– savaş sonunda bir devlet savaş suçlusu ilan edilebilir. (bkz: almanya)

– eğer savaş sırasında "savaş suçu" işleyen birileri varsa hiyerarşi göz önüne alınmalıdır.

SAVAŞLAR DOSYASI /// Naci Beştepe : Yunanistan Türkiye ile savaşabilir mi ???


Naci Beştepe : Yunanistan Türkiye ile savaşabilir mi ???

21 Haziran 2020

Son günlerde Yunanistan’dan Türkiye’ye yönelik çatlak sesler çıkmaya başladı.

Yunanistan’ı çatlatan Türkiye’nin özellikle Doğu Akdeniz’deki etkinlikleri.

Bunların başında Libya ile yaptığımız Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) antlaşması geliyor.

Hazmedemiyorlar.

Ardından gelen önemli etkinlik de doğal gaz ve petrol arama girişimlerimiz.

NE DEDİLER?

Yunan Başbakan Miçotakis, geçen hafta İsrail’e yaptığı ziyarette,

  • Türkiye’nin yayılmacı boru hattı hayallerinden vazgeçip, bizimle mahalle kabadayısı gibi değil de eşit ve yasalara uyan bir ortak olarak işbirliği yapmasını memnuniyetle karşılarız,

Kendileri İsrail ve GKRY ile sondaj çalışmaları yaparken, Türkiye’nin Girit, Rodos ve Kerpe adalarının güneyinde petrol-doğal gaz aramak için ruhsat başvurusunda bulunmasını yayılmacılık olarak niteledi.

Miçotakis bu konuda ülkemizi AB’ne şikayet ederek provakatif davranmakla ve kendisine ilaveten AB ile de krizi tırmandırmakla suçladı.

Miçotakis aklınca AB’yi yanına çekmek için Türkiye’yi ortak düşman gösteriyor.

6 Haziran 2020’de,Yunan Savunma Bakanı Nikos Panagiotopoulos,

  • Her türlü senaryoya hazırlanıyoruz. Elbette bu olasılıklar arasında askeri müdahale de var. Bunu yapmak istemiyoruz, ancak egemenlik haklarımızı azami derecede korumak için mümkün olan her şeyi yapacağımızın anlaşılmasını sağlamak istiyoruz,

Bakan bir soru üzerine, askeri çatışmaya tam olarak hazır olduklarını ifade etti.

19 Haziran 2010’de, Yunan Gnkur. Bşk. Konstantinos Floros,

  • Kim Yunan topraklarına saldırırsa, önce yakacağız, sonra gidip kim olduğunu göreceğiz. Yunan Silahlı Kuvvetleri ile çatışan herkes, ağır bir bedelle ayrılacağını bilmelidir. Diyalog istiyoruz ama eşit şartlarda. Ancak Türkiye bunu istemiyor” dedi.

Floros ötekilerden bir adım ileri giderek Türkiye’nin taarruzu halinde bedelini ödeteceğini bununla da yetinmeyip Türkiye topraklarına saldıracaklarını ifade ediyor.

Vay, vay, vaaay!

Neler de yaparlarmış?…

NE SÖYLETİYOR?

Üst ağızdan bunları söyleten nedir Yunanlara?

TELE-1 ‘de üç denizcimizin katıldığı programda bu soruya iki yanıt verildi.

Birisi, TSK’nin kumpas davalar ve 15 Temmuz darbe girişimi sonucunda önemli personel kaybı yaşadığı ve bu yüzden caydırıcılığını kaybettiği savı idi.

Haklılık ve doğruluk payı olmakla birlikte bu sava katılamayacağım. Gerekçemi son bölümde açıklayacağım.

Diğer gerekçeyi E. Dz.Kur.Alb. Ali Türkşen çok kısaca söyledi,

  • Türkiye’den korkuyorlar.

Aynı kanıdayım.

Bu konuda çok güzel bir ata sözümüz var, “Isıracak köpek havlamaz!”

Tam bu durum için söylenmiş gibi.

Yunanlar fanatik bir ulus. Ancak içlerine Türk/Türkiye korkusu işlemiş.

Bulgaristan’da askeri ataşe iken Yunan hava ataşesi pilot albay aynen şöyle demişti,

  • Türkiye ile savaşta ölmek istemiyorum.

Bunu bir Türk askerinin ağzından duyamazsınız. Ertesi gün öleceğini bilse, burnunu, kulağını kesseniz söylemez.

Yunan subayı bunu söylüyorsa, boşuna değildir.

KORKUNUN İTİRAFI

Benim anım 30 yıl geride kaldı. Bu yüzden,

  • O günler geçti! diyenler olabilir.

Geçmediği anlaşılıyor.

Bakın, E. Koramiral Stelios Fenekos bir TV programında ne diyor?

  • Türk korkumuzla başa çıkmamıza yardımcı olacak müttefik bulma arzumuz, İtalyan taleplerine boyun eğerek aceleyle ve ödün vererek hareket etmemize neden oldu. Türkiye ile yüzleşme anlamında ise hiçbir şey sunmayan bir anlaşma imzaladık. Aksine, üçüncü tarafların eline koz verdik ve gereksiz yere ulusal konumumuzu zedeledik.

Amiral, Yunanistan’ın İtalya ile yaptığı MEB anlaşmasında, bize karşı hararetle savundukları tezlerinin aksine “adaların MEB’inin olmadığını”ndan hareketle ana karaların esas alınıp orta hattın kabul edilmesini eleştiriyor.

Çok doğru söylüyor, şimdi elimizde çok iyi bir koz daha var.

Peki,korkunun itirafı daha nasıl olabilir?

YAPABİLİR Mİ, YA YAPARSA?

Yunanistan, TSK,

  1. Suriye’de bir kısım kuvvetleri ile harekatta iken,
  2. PKK ile mücadeleyi sürdürürken,
  3. 2012-2016 yıllarında önemli personel (özellikle komuta kademesi ve kurmay kadrosunda) kayıpları yaşamışken

Kendisine karşı koyamayacak güçte olduğu değerlendirmesi ile Doğu Akdeniz’deki girişimlerimize karşılık savaşa kadar tırmanacak saldırgan bir eylemde bulunabilir mi?

Yüksek perdeden atılan tehdit dolu açıklamalarda yapacaklarını söylüyorlar.

Burada duygusal değil mantıklı bir değerlendirme yapmalıyız.

Biz askerler böyle durumlarda ülkelerin milli güçlerini kıyaslarız.

Kıyaslayalım.

Önce cephedeki askeri güçlere bakalım.

Dünya orduları sıralamasında Global Fire Power 2019 raporuna göre , TSK137 ülke içinde 9. sırada iken Yunanistan 27. sıradadır.

Genel hatlarıyla açalım,

Hava ve Deniz güçlerinde sayısal olarak yakınlık vardır. Ancak burada bizim üstünlüğümüz kendi geliştirdiğimiz araç, silah ve cephane ile savaşacak durumda olmamızdır. Azımsanamayacak bir üstünlüktür.

İHA, SİHA ve uzun menzilli roket sistemlerimiz üstünlüğümüzü perçinleyecektir.

S-400’lerin etkinleştirilmesi ile hava savunma alanında önemli bir üstünlük sağlanacaktır.

Kara kuvvetleri açısından kıyaslanmayacak bir üstünlüğümüz vardır.

İnsan gücü açısından genel nüfusta 1/8, savaşacak nüfus bakımından 1/10 üstünlüğümüz vardır. Sayısal üstünlük yanında TSK yıllardır terörle mücadele ve Suriye’deki harekatı nedeniyle daha eğitimli ve deneyimlidir.

Ekonomik güç olarak ülkemiz her ne kadar bir krizden geçmekte ise de Yunanistan yıllardır kriz içindedir ve dış borç açısından çok daha kötü durumdadır. Savaşın uzaması durumunda bu gücün önemi çok daha fazla duyumsanacaktır.

Teknolojik açıdan Türk savunma sanayisinin aldığı yol önemli bir üstünlük alanıdır.

Coğrafyamızın sağladığı derinlik gücümüzü koruma ve saldırganı zayıflatma açısından önemlidir. Yunanistan’ın uluslar arası antlaşmaların yasaklamasına karşın adaları silahlandırması da kuvvetlerini dağıtmasına ve ana kara zararına kuvvet kaybına neden olmaktadır.

Siyasi güç, ülkeyi yönetenlerin diğer ülkelerle geliştirecekleri ilişkiler ve düşman ülke sayısının artmaması açısından önemlidir. Bu konuda kıyaslama yapmakta zorlandığımı söyleyebilirim.

Bu genel tablo bize Yunanistan’ın Türkiye ile savaşa girmesinin, neticesi belli bir çılgınlıktan öteye gitmeyeceğini göstermektedir.

Şu tarihi gerçeği de unutmamak lazımdır. Savaşı kazandıracak olan savaşanların azim ve kararlılığıdır.

En büyük güvencemiz Türk insanıdır. En tehlikeli silahımız insanımızdır.

Türk’ün vatan sevgisi, milletine olan bağlılığı tüm unsurların üzerinde bir üstünlük alanımızdır.

Darbe öncesi ve sonrasında TSK’da meydana gelen personel kayıpları ne düşmanı sevindirecek ne de dostu umutsuzluğa düşürecek boyuttadır. Her geçen gün eksikler tamamlanmış, tamamlanmaktadır.

Her subay astsubayımız eksilenlerin görevlerini yapacak gibi yetiştirilmiş ve yetiştirilmektedir.

Her dönemde böyle olmuştur.

Netice olarak Yunanistan, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da söylediği gibi “kuru sıkı atmaktadır”.

Türkiye’ye savaş açması çılgınlıktır.

Savaş zorunlu olmadıkça cinayettir. Yunanistan aklını başına toplamazsa Floros’un dediği gibi gelip buralara bakamayacağı gibi evdeki bulgurdan olması en kuvvetli olasılıktır.

SAVAŞLAR DOSYASI /// Gürsel Tokmakoğlu : Neomedyeval Savaş


Gürsel Tokmakoğlu : Neomedyeval Savaş

18 Haziran 2020

Bir III. Dünya Savaşı olur mu? Gri Savaş veya Soğuk Savaş dedik, ama yeniden değerlendirildiğinde bir başka kavram daha var adından söz etmemiz gereken; bu da Neomedyeval Savaş. Tam da bu zamana denk gelen tanım bu aslında, zira kapsayıcı. ABD, Çin ne tür hazırlıklar içinde? En önemlisi Türkiye neler yapabilir? Görelim.

Başlangıçta hatırlatalım, neomedyevalizm (Neomedievalism) Yeni-Ortaçağcılık demektir. Öyle görünüyor ki Ortaçağın o çirkin yüzü yeniden hortluyor! Kimsenin Ortaçağa dönmeyi niyeti olamaz. Ancak bir çatışma ve rekabet anlayışı içinde o kaotik karmaşayı dikkate alırsak, bunun yöntemsel açıdan kendine göre yararlı olabileceğini düşünenler yok değil.

Yazar Umberto Eco daha 1986 yılında, “Şu anda hem Avrupa’da hem de Amerika’da, Ortaçağ’a yenilenen bir ilgi dönemine tanıklık ediyoruz, fantastik neomedyevalizm ve sorumlu filolojik inceleme arasında meraklı bir salınımla…” diyordu. Aslında bu bir fantastik bakış açısı olmaktan uzak, tam tersine post-modern anlayışlarla insanların aklını baskılayan bir durum.

Neomedyevalizm anlayışından hareketle Neomedyeval Savaş (Neomedieval Warfare) ne demek, buna bakalım. Neomedyevalizm, çıkarların birleştiği alanlarda kendini gösteren devlet merkezli olmayan ve çok kutuplu bir dünya düzeniyle ilgili bir kavramdır. Ne devletlerin yıkılmasını veya anarşinin başlangıcını önceden haber verir ne de böyle bir kaygısı vardır. Bunun yerine, yeni küresel sistem gereği sorunlu olan her meseleyi kendi haline bırakır, kalıcı bozukluğu kabul eder. İşte böylesi kaotik ortamın kabulüyle yaşamın devam etmesi algısı içinde her güç unsuru kendine özgü güç unsurlarını kullanıyor.

Neomedyeval Savaş’tan amaçlananlar neler?

  • Hedef ülkeyi veya bölgeyi fetih değil, içini kemirmek, bozmak.
  • İnsan ve lider bazlı sistemi zehirlemek, suçlamak, baskılamak, istismar etmek…
  • Toplumsal algıda çarpıklıkların, çirkinliklerin, çatışmanın kabul edilebilir marjını geliştirmek.
  • Anarşizmi yaymak.
  • Kaotik ortamı yönetmek.

Şimdi gelenin uluslararası ilişkiler konularına.

RAND Corperation ABD yetkilileri için bir araştırma yaptı. RAND’ın raporuna, eğer bir III. Dünya Savaşı olursa yetkililer bu riske girmeli mi, şeklindeki bir soru olarak da bakılabilir. Sonuç belli, bu riske girmeyin diyor. Raporu incelemek isteyenler inceleyebilir. (RAND Corp. Jacob L. Heim, Benjamin M. Miller, Measuring Power, Power Cycles, and the Risk of Great-Power War in the 21st Century, 2020)

Ancak bizler, savaşa yönelik küresel tırmanmanın ve ABD-Çin ve diğer aktörlerin (başta Avrupa, Rusya ve Hindistan) arasında süren rekabetin sınırının ne olacağını bilmenin mümkün olmayacağı bir süreçte olduğumuzu iyice idrak etmemiz gerekiyor. Aslında dünyanın diğer tarafları açısından sorun da bu noktadan kaynaklanıyor. Çatışma riskleri yönünde nerede duracağı bilinmeyen tırmanma zamanında örneğin Türkiye ne şekilde bir politika izlemeli, hangi hazırlıkları yapmalı.

Kendini stratejist diye tanıtanların bu tür konularla ilgili bir kalem oynattıklarını görmeniz mümkün değildir. Onlar olmuş bitmiş konuların lakırdısıyla ilgilenirler. Onlar için bu izledikleri yöntem hem risksiz hem de kazançlıdır, sempatik olurlar. Sorarsanız, cevaplarıyla gemi azıya alırlar.

Ancak bu tür çalışmalarda ileri bakarak bazı tahminlerin yapılması gereklidir. Kimler arasında, nerede ve ne şekilde riskler ortaya çıkacak, tersi yaklaşımla, ne tür fırsatlar doğacak, bütün bunların belli oranlarda sonuç verecek biçimde hesap edilmesi gerekmektedir. Aksi halde bir kör döğüşü içinde kalmak söz konusu olur.

O zaman bazı noktaları hatırlamakta yarar var. Şöyle sıraya koyalım:

  • Bunların bazıları bilindiği üzere, ABD-Çin arasında, ticaret, teknoloji, siber, nükleer ve konvansiyonel savaş parametreleri yönleriyle tırmanmanın sürdüğü açıktır.
  • Silahlanma alabildiğine artış içinde.
  • Taraflar birbirlerinin büyüme rakamlarını daraltma yönünde (GSYİH’da düşme) çeşitli girişimleri oluyor.
  • Bu noktada hükümetlerin ötesinde güç odaklarının da tersi yönde müdahaleleri söz konusu ve bu durum kaotik sikleri artırıyor.
  • İnsan kaynaklarının ülke yararına verimlilik yönüne değil, tersine kayması açısından girişimler oluyor.
  • Politika kurumlarının ve politikacıların ülke ve bölge yararına değil, tersine hareket edecek tarzda çaba içinde olmasını sağlayacak manevralar yapılıyor.

Bütün mesele, yönetilebilir ülkeler ve alanlar yaratmak, ülkelerin ve güç odaklarının niyetlerini ve çabalarını kendi lehine kullanabilecek atmosferi dizayn etmek, bu atmosfer içinde stresi artırmak.

ABD Yönetiminin (Trump Yönetimi) yaptığı hazırlıklardan bazıları neler, bakalım:

  • Çin’e karşı NATO’yu devreye koydu. Bundan böyle NATO savunma konuları dahilinde Çin ile; uzay, Arktik bölge, siber savaş ve nükleer konularla ilgileniyor. Buradan hareketle uygulamada teknolojik gelişim, inovasyon, Bir Kuşak Bir Yol Projesi (İpek Yolu) gereği güzergahlarda güvenlik konuları, küresel ticaret yolları, Asya-Pasifik bölgesindeki gerilimler NATO’nun gündeminde olacak.
  • Hindistan ile küresel ittifakını kurdu.
  • Rusya’yı nötr tutma veya kendine başlama girişimleri sürüyor.
  • Fed politikalarının Çin’in ekonomisine yarayışlı gelişmemesi yönünde baskıları var.
  • Küresel enerji piyasası ile ilgili tüm konular daha yakından izleniyor.
  • Çin-Hindistan sürtüşmesini sınır bölgesinde başlattı. Bu konunun bölgesel sıcak çatışma potansiyeli var.
  • Çin-Uygur ayrılıkçı hareketinin fitilini ateşledi. Bu konunun bölgesel sıcak çatışma potansiyeli var.

Türkiye ne yapacak? Birkaç nokta üzerinde duralım:

  • Öncelikle Neomedyeval Savaş konusu üzerine çalışmalı. Neomedyeval Savaş’ın sonuçta çıkarı ön planda tuttuğu açık bir konu ise buna göre çıkar politikaları üzerinde kapsamlı bir plan yapılmalı.
  • Kuzey-Güney ve Doğu-Batı eksenlerinde dengeleyici bir politik sistem oluşturup bunu tanıtmalı.
  • ABD, NATO, Çin, Hindistan, Avrupa Birliği (AB) ve Rusya ile politikalarında özgüveni tam görüntüsünü vermeyi sürdürmeli, bunun yanı sıra riskleri her adımdan önce takip edecek mekanizmalar kurmalı.
  • Bir Kuşak Bir Yol, Afrika’nın İmarı, Doğu Akdeniz, Ortadoğu politikalarını ileri noktalara taşımalı ve İran’dan başlayarak Güney Asya’yı içeren hatta (Afganistan, Pakistan, Hindistan, Bangladeş, vs. Endonezya’ya kadar) aktif olmalı.
  • Uygur konusu dolaylı da olsa Türkiye’yi ilgilendiriyor, buna göre tavır belirlemeli.
  • Küresel bir terör ve anarşizm planı, buna dayalı siber anlayışla bir psikolojik harp planı gerekli.
  • Küresel ekonomik krizlere göre beklentilere hazır senaryolar geliştirilmeli.

Gürsel Tokmakoğlu