GÜNDEM ANALİZİ : Suriye – Filistin Cephesi


Suriye – Filistin Cephesi

Geçenlerde tarihte kayıp özne olan Osmanlı’nın son dönemlerinde olan Kut Zaferi (Kut-ul Amare Kuşatması – 1916) bahsetmiştim bilenler bilir.

A – Şimdi de size çok tartışmalı olan Nablus Cephesinden bahsedeceğim.

Nablus Savaşı diye bilir çoğu kişi fakat Batı’da karşılığı Armageddon yani El-Megiddo savaşı. Bizim o dönem Suriye kazâmız olan “Mecidiye” bölgesine doğru ilk harekât yapıldığı için bu adı almaktadır. Bizde de Atatürk Nablus tepelerinde olduğu için Nablus savaşı olarak bilinir.

Yahudilerin Araplara bahsettiği Armageddon olmuş da haberimiz yok diyebiliriz.

Savaş ile ilgili ingiliz kaynaklarına göre asker sayıları şu şekildedir:

Allenby komutasında 69.000 İngiliz (12.000’i süvari), 35.000 Türk askeri mevcut. Arap Emirinin Oğlu Faysal’ın ordusu’nu hesaba katmamışlar bile. Onlara göre 25.000 Türk etkisiz hale getirilmiş ve 10.000 kişi kuzeye kaçmıştır.

LİNK : http://www.historyofwar.org/articles/battles_megiddo1918.html

Bilmek isteyenler için yazayım. O dönemde savaşlar sırasında uydudan gözetleme ihtimali olmadığı için telgraf tellerine bağlı orduların haberleşmesi. Her top atışı demek bağlantı kesilmesi demektir.

Şimdi gelelim diğer meseleye.

B – Bu savaşta iki tarafın nicelik olarak değil nitelik olarak ne durumdaydı:

1) İngiliz ordusu tam donanımlı ve son teknoloji silahlara sahiptir

2) Türk ordusu Sina yarımadası savaşları dahil olmak üzere çok kez saldırı hattına gitmiş ve yorgun düşmüştür. Silahlar ise Almanlar verdiyse belki iyidir.

3) Türk ordusunun Çanakkale’de de bildiğiniz gibi yiyecek yemekleri ve kıyafetleri olan varsa şanslıdır. O dönem herkes cephelerde olduğu için üretim durmaya yakın olmuştur.

4) İngilizler sömürge nüfusları sayesinde sürekli üretim olmuştur.

5) Faysal, Dürziler vb. bazı faktörler hesaba katıldığında iş daha vahim oluyordu. Cephe arkasında ve çöl taraflarında sürekli arka tarafa baskın yapılıyordu. Telgraf tellerini kesme ve ikmal yollarını kapama gibi durumlar olmuştur.

Atatürk 7. Ordu başına geldiğinde Gazze’de başlayan savaş Lübnan sınırına gelmiştir. Kudüs’ü kutsal mekan olduğu için tek kurşun atmadan terk eden kişi belki eleştirilebilir belki.

Asıl saldırı ile askeri harcayan komutanlar kim ise onlara laf etmeleri gerekirken gidip en son kaybedilecek orduyu kurtaran kişiye saldırılması art niyetli bir durum olduğunun göstergesidir.

C – Birinci dünya savaşını adım adım okursanız şunu görürsünüz:

1) Hava şartları savaşın kaderinde çok etkili olmuştur.

Alman – Fransız Cephesi, Sarıkamış, Filistin-Suriye

2) Saldıran taraf her zaman çok üstün sayıda asker ve cephane kaybetmiştir.

Alman Fransız cephesinde her saldıran kesim ordusunun yarısını kaybedip oturmuştur aşağı. Kazancı ise çok cüzî olmuştur.

3) Osmanlı askerleri ilk aşamalarda eski kültürde olduğu gibi sürekli saldırı içerisinde olmuştur gücü tükenip geri çekilmeler başlayana kadar.

Sina cephesi, Kars cephesi örneklerine bakarsanız faciaların da en çok bundan çıktığını görebilirsiniz.

D – Şimdi gelelim savaşın seyrine.

Savaşta ilk başta iki tarafın Ordusu düz bir hat şeklinde dizilmişlerdir.

İngiliz ordusu iki kat daha büyük olduğu için tek bir cepheye yüklenip bu hattı yarma hedefinde olmuştur. Bunun da en güzel yolu ova olan sahil şerididir.

1.gün

İngilizler 8. Ordu ve sahil bölgesine yüklendiği için o bölgede olan ordu Mecidiye kazasına kadar geri çekilmiştir. Nablus cephesi o sırada harp sebebiyle geri çekilen 8. ordu ile iletişime geçememiştir.

2. gün

O gün 8. Ordu çok toprak kaybetmiştir. Tüm sahil İngilizlerin eline geçmiştir Mecidiye düşmüştür. Lübnan’a yakın bulunan Yıldırım Orduları gelen İngilizler o bölgeye geldiğinde arkada cephe almıştır fakat kıyı şeridinin boşluğundan dolayı arkalarından dolaşan birlikler onları esir almıştır. İngilizlerin 7. ordunun arkasına sızma ihtimali arttığı, ordusu büyük zarar gördüğü ve demiryolları işgal edildiği için iki gün sonra Atatürk geri çekilmeye başlamıştır.

5. Gün

8. Ordu batı mevzilerini tamamen kaybetmiştir. Yıldırım ordularının olduğu arka mevzileri ele geçiren ingilizler 8. Ordu’nun gittiği şehri ele geçirmiş ve onların esir düşmesine sebep olmuştur. Atatürk ise şu an Şeria nehrinden doğuya (Ürdün bölgesi) geçerek ordusunu Haleb’e doğru çekmiştir.

E – Cephe Hakkında Çıkan Karalama Kampanyaları

Faysal’ın ordusunun baskın yaptığı yerlerden geçirmeseydi şu an belki de o ordu da Şam’a doğru çekilirken esir duruma düşecekti.

Bunu incelemeyen ve öğrenmek istemeyen birileri üzerinden manipülasyonlar ile insanları kandırmaya çalışmaktadır.

Şu an Türkiye’de Mecidiye savaşını bu kadar hezimet diye aktaranlar, zamanında Kadir Mısıroğlu ile Keşke Yunanlılar galip gelse diyen Yahudi artıkları olduklarını rahatlıkla söyleyebilirim.

İngilizlerin sözlerini tutmadığını şu altta bulunan Faysal’a söz verilen toprakların hangilerinin nasıl verdiklerini tarihi analiz ederek anlayabilirsiniz. Hiçbirisi verilmediği gibi istediği büyük Arap İmparatorluğu yerine ailesinin arasında paylaşılmış şekilde üç parça çöl topraklarını vermiştir.

Aynı zamanda Filistin’de yapılan Müslüman açık Hapishanesinin kurulmasına sebep olmasını gördüğünüzde hangi tarafın Müslümanların yada hiç olmazsa Arapların da gerçek dostu olduğunu görebilir.

Gelelim o haberleri yapanlara (Sinirlerinizi Bozabilir):

1) http://www.haber7.com/tarih-ve-fikir/haber/1207000-filistin-suriye-cephesinde-neden-kaybettik

El – Lecun muharebesi diyerek ne kadar olaya yabancı kaldıkları ve başkaları tarafından servis edildiği görülebilir. Mecidiye lan bu savaş. Abdulmecid’e de Abdel-Megiddo yada Abdel-Lecun der bunu yazan Allah bilir.

2) LİNK : http://www.yeniakit.com.tr/yazarlar/vehbi-kara/el-megiddo-nablus-bozgunu-14867.html

Olayları bilip bilmeden konuşmak bu olsa gerek. 8. Ordu nerede 7. Ordu nerede bilmeden doğru yada yanlış bir haber mi diye teyit etmeden servis etmiş yazıları.

Bakmanızı tavsiye etmem fakat Müslümanlar eğer bu yazılar ile birlikte tüm kaynaklara baktığında hangisinin daha gerçekçi olduğunu anlayacaksınız rahat bir şekilde.

Bu da Türk anlatımı ile Nablus savaşı:

LİNK : http://blog.milliyet.com.tr/anlatilamayan-savas–nablus-meydan-muharebesi-/Blog/?BlogNo=557737

F – Misak i Millî Sınırları

Yabancı kaynaklar Musul olaylarını ayrıştırıcı makale yaptıklarında farkında olmadan bir gerçeği de bize göstermişlerdir.

Hep merak ederdim Misak-ı Milli sınırları nereden başlıyor nereye kadar gidiyor diye. Çok büyük bölge etnik olarak Müslümanlar çoğunluğu (Avrupa’da olan adıyla Türk) sağlıyordu balkanlarda.

Haber detaylarında da gördüğünüz üzere sınırlar sadece Batı Trakya ile değil Doğu Rumeli’de dahil tüm orta Balkanları kapsıyor.

LİNK : https://www.washingtonpost.com/news/worldviews/wp/2016/10/21/the-history-of-mosul-in-five-maps/?utm_term=.335b3b637a12

Ctrl + F yapın ve şunu yazın.

The Turkey that never was

Harita cuk diye karşınıza çıkacaktır. Resim aynı zamanda altta bulunmaktadır.

Gördüğünüz gibi aslında Misak-ı milli hedeflerimiz o zaman daha Mübadele yapılmadığı için Selanik şehrinden Gümrü (Ahıska Türkleri) bölgesine kadar her yeri dahil etmiştir.

Aynı zamanda şu an bile İdlib bölgesinde yaşayan Türkmenlerin sınırların o dönem nereye kadar inmesi gerektiğini açık bir şekilde göstermektedir.

G – Sonuç

Vatan kolay kazanılmadı. Gerçekleri görmek ve kabul etmek büyük meziyettir. İftira atmak ise hiç kimseye yaramamaktadır.

Bonus olarak size 1 Kasım 1918 sınırlarını gösteren fotoğraf aşağıdadır. Orada İngiliz orduları ile Faysal kuvvetlerinin nasıl birlikte Şam’a kadar ilerledikleri, Mekke şerifinin nasıl hala Osmanlı için direndiğini rahatlıkla görebilirsiniz.

Birinci Dünya savaşını inceleyen birisi Osmanlı’nın Sırbistan’dan sonra en çok oranda sivili kaybettiği görülecektir. Sırbistan %24 Osmanlı %14 oranında. Sürekli saldırı taktiği, teknoloji ve iç karışıklıkların etkisi büyüktür bunda.

Hadi neyse Sırbistan için Pirus (Pyrrhus) Zaferi oldu ve koca Yugoslavya devletini kurdu. Osmanlı için ise büyük bir yıkım oldu. Atatürk olmasaydı ve Türkiye kurulmasaydı şimdi Osmanlı hayalleri olanlar bunu dile getiremeyecek kadar tarihe gömülmüş olurdu.

Tarihi haritalar ve yabancı kitapları okumayan kişiler aslında Serv Anlaşmasını sunan batılıların tercihleri arasında en Osmanlıyı var eden anlaşma olduğunu bilmiyorlardır.

Yabancı Arşivlerin birisinden çekilmiş bir fotoğraf vardı zamanında. O fotoğraflarda İç Anadolu dahil her yeri başkasına veren fotoğraflar vardı.

Amerikan veya İngiliz Muhipleri cemiyetleri paylaşımlarda ne kadar tepki gördülerse Serv anlaşmasına razı gelmeleri sağlanmış.

Tabi sonradan Kurtuluş savaşı verildi de o zaman kaybedilen toprakların bir kısmı geri alındı. Tabi alınamayan nicelerinin yanında o dönem olan şartlarda çok üstün bir başarı olarak kabul edilebilir.

Osmanlı devam etseydi Cumhurbaşkanı yerinde Padişah’ın olacağını da çok iyi biliyordur Erdoğan. Çok özlem duyduysa kimliğini umursamaz yerini bırakabilir istediği gibi Osmanlı Hanedanına. Akp içerisinde Osmanlılara bırakıyorum deyince de laf eden birisi çıkmaz tahminimce.

ARAP DOSYASI /// Ercan Caner : Araplar Neden Suriye’de Bizi İstemiyorlar ????


Ercan Caner : Araplar Neden Suriye’de Bizi İstemiyorlar ????

E-POSTA : ercancaner

Elektrik ve Elektronik Mühendisliğinin yanı sıra, uçak ve helikopter lisanslarına sahiptir. Türkiye Hava Sahası Yönetimi alanında doktora tez çalışmalarını sürdüren Caner’in İnsansız Hava Araçları (2014) ve Taarruz Helikopterleri (2015) konulu makaleleri yayımlanmıştır. 36 yılı kapsayan TSK, BM ve NATO deneyimlerine sahiptir.

21 Mart 2018

Bizim özgürlüklerimizden nefret etmiyorlar. Kendi ülkelerinde petrol için ideallerimize ihanet ettiğimiz için bizden nefret ediyorlar.

Yazar Robert F. Kennedy, Jr. Politico Magazine, 22 Şubat 2016

Çeviren: Ercan Caner, Sun Savunma Net, 21 Mart 2018

John Foster Dulles (solda) ve Başkan Eisenhower, 1952. | Foto: Getty

Kısmen de olsa babam bir Arap tarafından öldürüldüğünden, Birleşik Devletler politikasının Orta Doğu üzerindeki etkilerini ve özellikle de ülkemize karşı ara sıra İslam dünyasından gelen kana susamış tepkilere neden olan faktörleri anlamak için bir çaba gösterdim.

İslami Devlet terör örgütünün yükselişine ve Paris ile San Bernardino’da bu kadar çok masum insanın ölümüne neden olan vahşetin kaynağını araştırmaya odaklandığımızda, din ve ideolojinin ötesinde uygun açıklamalar aramamız daha iyi olabilir. Geçmişe ve petrolün çok daha karmaşık gerekçelerine ve bunların nasıl sık sık suçlayan parmakların bizi işaret etmesine neden olduklarına odaklanmalıyız.

Amerikan halkı tarafından az bilinen, fakat Suriyelilerin çok iyi bildikleri, Amerika’nın Suriye’ye şiddet içeren müdahaleleri, günümüzde İslami Devlet terör örgütü tehdidine karşı koyma yönünde, hükümetimiz tarafından alınması planlanan herhangi bir etkili tepkiyi karmaşıklaştıran, şiddetli İslam cihadı için elverişli bir ortam hazırlamıştır.

Amerikan halkı ve politika yapıcıları bu geçmişten habersiz oldukları sürece yapılacak ilave müdahaleler, durumu daha da karmaşıklaştırmaktan öte hiçbir işe yaramayacaktır. Dışişleri Bakanı John Kerry, bu hafta içinde yaptığı bir açıklama ile Suriye’de geçici bir ateşkes ilan etmiştir. Fakat Birleşik Devletlerin Suriye’deki gücü ve itibarı asgari seviyede olduğundan ve ateşkes, İslami Devlet ve El Nusra gibi ana savaşçıları kapsamadığından, en iyi olasılıkla bu ateşkes sallantılı bir ateşkes olmaya mahkûmdur.

Benzer şekilde Başkan Obama’nın Libya’ya artan askeri müdahalesi de (ABD, geçtiğimiz hafta içinde bir İslami Devlet terör örgütü eğitim kampına hava saldırısı düzenlemiştir), büyük bir olasılıkla radikalleri zayıflatmaktan ziyade güçlendirmekten başka hiçbir işe yaramayacaktır.

Tarihte bir dönüm noktası olarak nitelendirilen konuşmasını yaptığı 1957 yılında John F. Kennedy. Foto: Pinterest

New York Times dergisinin, 8 Aralık 2015 tarihli ön sayfa haberinde belirttiği gibi İslami Devlet terör örgütünün siyasi liderleri ve stratejik planlamacıları, bir Amerikan askeri müdahalesini provoke etmektedir. Onlar, deneyimlerine dayanarak, böyle bir müdahalenin kendi saflarına gönüllü savaşçıların akın etmesine neden olacağını, ılımlıların seslerini bastıracağını ve İslam dünyasının Amerika’ya karşı birleşmesini sağlayacağını çok iyi bilmektedirler.

Bu dinamiği anlamak için tarihe; özellikle de mevcut çatışmanın tohumlarına, Suriyelilerin bakış açısından bakmak zorundayız. Irak’ı işgal ettiğimiz 2003 yılından çok önce CIA (Central Intelligence Agency-Merkezi İstihbarat Teşkilatı), şiddet yanlısı cihatçılığı bir Soğuk Savaş silahı olarak beslemiş ve Birleşik Devletler ile Suriye ilişkilerinin içini zehirle doldurmuştur.

Bütün bu yapılanlar ülke içinde de tartışmalara neden olmuştur. Amcam Senatör John F. Kennedy (JFK), 1957 yılı Temmuz ayında, CIA tarafından Suriye’de düzenlenen başarısız darbe sonrasında, Arap dünyasının kendi kendisini yönetme hakkını destekleyen ve Amerikan emperyalizminin Arap ülkelerinde faaliyetlerine son vermesini talep eden bir konuşma yapmıştır. JFK, tarihte bir dönüm noktası niteliğinde olan bu konuşması ile Eisenhower yönetimindeki Beyaz Ev’i, her iki siyasi partinin liderlerini ve Avrupalı müttefiklerimizi öfkeden deliye döndürmüştür.

Hayatım boyunca ve özellikle de Orta Doğu’ya sık sık yaptığım ziyaretler esnasında, sayısız Arap bana o konuşmanın, Birleşik Devletlerden bekledikleri idealizmi en net şekilde ifade eden açıklama olarak hatırladıklarını ifade etmişlerdir. Kennedy’nin yaptığı konuşma, İkinci Dünya Savaşı sonrasında bütün eski Avrupa kolonilerinin, kendi kendilerini yönetme hakkına kavuşmaları için, resmi bir söz verme niteliği taşıyan Atlantik Bildirisinde ifade edilen yüksek değerleri savunan ülkemizin, tekrar o değerlere dönmesi yolunda yapılan bir çağrıdır.

Franklin D. Roosevelt, eli çok güçlü olan Winston Churchill ve diğer müttefik liderlere, Birleşik Devletlerin faşizme karşı sürdürülen Avrupa savaşına desteğinin ön koşulu olarak, 14 Ağustos 1941 tarihinde Atlantik Bildirisini imzalatmıştır.

1948 yılında Dulles Kardeşler: Allen (solda) ve John Foster (sağda). Foto: Bettmann/Corbis

Fakat büyük ölçüde Allen Dulles ve dış politika entrikaları ile sık sık direkt olarak ulusumuzun siyaseti ile ters düşen CIA nedeniyle, Atlantik Bildirisinde ifade edilen idealist yola hiçbir zaman girilmemiştir. 1957 yılında büyükbabam Büyükelçi Joseph P. Kennedy, CIA’nin Orta Doğu’daki örtülü pis işlerini soruşturan gizli bir komitede görev almıştır. Büyükbabamın altında imzası olduğu 1956 tarihli Bruce-Lovett raporu (David Bruce ve Robert Lovett iki deneyimli devlet adamıdır), bütün Araplar tarafından bilinen, fakat görünürde, hükümetin inkâr politikasına inanan Amerikan halkının bilmediği, CIA’nin Ürdün, Suriye, İran, Irak ve Mısır’daki darbe komplolarını açıklamaktadır. Raporda CIA, günümüzde dünyanın birçok ülkesinde görülen ve o zamanlar anlaşılmaz bir biçimde yayılmaya başlayan Amerikan aleyhtarlığına neden olmakla suçlanmaktadır.

Bruce-Lowett Raporu, bu tür müdahalelerin Amerikan etik değerlerine aykırı olduklarına işaret etmekte ve Amerika’nın uluslararası alandaki liderlik ve ahlaki otoritesini, Amerikan halkının bilgisi dışında tehlikeye attığını ortaya koymaktadır. Raporda bunun yanı sıra, CIA’nin başka yabancı ülkelerin aynı şeyleri bizim ülkemizde yapması durumunda bu tür müdahalelere karşı ne yapılması gerektiğini asla düşünmediği de ifade edilmektedir.

Bu geçmiş, George W. Bush, Ted Cruz ve Marco Rubio gibi modern müdahalecilerin, Orta Doğu milliyetçilerinin, bizden özgürlüklerimiz nedeniyle nefret ettiklerine yönelik kendi narsistik masallarını anlatırken gözden kaçırdıkları kanlı tarihtir. Oysa Arap milliyetçilerinin genel olarak bizden nefret etmelerinin nedeni kesinlikle bu değildir; onların bizden nefret etmelerinin asıl nedeni, kendi sınırları içinde o özgürlüklere, bir anlamda kendi ideallerimize ihanet etmemizdir.

Amerikalıların neler olup bittiğini gerçekten anlaması için aşağılık ve çıkarcı, fakat çok az hatırlanan tarihin ayrıntılarını incelemek gerekmektedir. 1950’li yıllarda Başkan Eisenhower ve Dulles biraderler- CIA direktörü Allen Dulles ve Dışişleri Bakanı John Foster Dulles- Orta Doğu’yu Soğuk Savaşta tarafsız bölge olarak bırakma ve Arap ülkelerini Arapların yönetmesi yönündeki Sovyet antlaşma tekliflerini geri çevirmişlerdir.

Solda yazarın amcası Joseph P. Kennedy 1955 yılında. İki yıl sonra Büyükelçi Kennedy, CIA tarafından düzenlenen ve Orta Doğu’da Amerikan aleyhtarlığını kışkırtan operasyonları denetleyen gizli bir komitede görev yapmıştır. Aynı yıl, sağdaki fotoğrafta kardeşi Robert ile Senato’da icra edilen bir duruşmada görülen çiçeği burnunda Senatör John F. Kennedy Senato’da, benzer şekilde Eisenhower yönetimini, bölgede kendi kendini yönetme hakkını engellediği için yerden yere vuran ‘‘Emperyalizm- Özgürlüğün Düşmanı’’ başlıklı bir konuşma yapmıştır.

Bunun yerine, Allen Dulles tarafından Komünizm ile bir tutulan Arap milliyetçiliğine karşı, özellikle de Arapların kendi kendilerini yönetmesi hakkına karşı ve bu talepler petrol ayrıcalıklarını tehdit ettiğinde, gizli bir savaş başlatmışlardır. Suudi Arabistan, Ürdün, Irak ve Lübnan’daki despotlara, Sovyet Marksizm tehlikesine karşı güvenilir bir panzehir olarak gördükleri muhafazakâr cihatçı ideolojilere sahip zalim hükümdarlara, gizlice Amerikan askeri yardımı pompalamışlardır.

Beyaz Ev’de, CIA planlama direktörü Frank Wisner ve Dışişleri Bakanı John Foster Dulles’in de katıldığı 1957 yılı Eylül ayında yapılan bir toplantıda, General Andrew J. Goodpaster tarafından alınan bir nota göre; Eisenhower CIA’ye verdiği tavsiyede, ‘‘Kutsal savaş özelliğini vurgulamak için mümkün olan her şeyi yapmalıyız’’ ifadelerini kullanmıştır.

CIA, Suriye’ye aktif olarak müdahalelerine, neredeyse kurulmasından (18 Eylül 1947) sadece bir yıl sonra, 1949 yılında başlamıştır. Suriyeli vatanseverler, Nazilere karşı savaş ilan etmiş, Vichy Fransa’sının sömürgeci yöneticilerini ülkelerinden atmış ve Amerikan modelini esas alan kırılgan bir laik demokrasi oluşturma becerisini göstermişlerdir.

Fakat 1949 yılı Mart ayında Suriye’nin demokratik yöntemlerle seçilen başkanı Shukri-al-Quwatli, bir Amerikan projesi olan ve Suudi Arabistan’daki petrol yataklarını Suriye üzerinden Lübnan limanlarına ulaştırmayı öngören Trans Arap Boru Hattını onaylamakta tereddüt göstermiştir.

Trans Arap Boru Hattı üzerinde uçuş. Foto: Wikimedia.

CIA tarihçisi Tim Weiner, ‘‘Legacy of Ashes’’ isimli kitabında, Al-Quwatli’nin Trans Arap Boru Hattını onaylamadaki isteksizliğine misilleme olarak CIA’nin, kendi elleriyle seçtiği eski bir hükümlü olan Husni al-Zaim’i iktidara getirdiği bir darbeyi anlatmaktadır. İktidara gelen Al-Zaim, henüz parlamentoyu dahi dağıtmadan, iktidarda kaldığı dört buçuk aylık süre içinde, vatandaşları onu azletmeden önce, Amerikan projesi boru hattını onaylamıştır.

CIA tarafından istikrarsızlaştırılan ülkede meydana gelen birkaç karşı darbe sonrasında Suriye halkı 1955 yılında, al-Quwatli ve Milli Partisini iktidara getirerek yeniden demokrasiyi denemiştir. Al-Quwatli hâlâ bir Soğuk Savaş dönemi tarafsızı yaklaşımını korumaktadır, fakat iktidardan uzaklaştırılmasındaki Amerikan müdahalesi nedeniyle artık Sovyetlere daha yakındır. Bu tutumu da CIA Direktörü Dulles’in ‘‘Suriye bir darbe için olgunlaşmıştır’’ diyerek, iki darbe sihirbazı Kim Roosevelt ve Rocky Stone’u Şam’a göndermesine neden olmuştur.

İki yıl öncesinde Roosevelt ve Stone, İran’da demokratik yöntemlerle seçilen Cumhurbaşkanı Mohammed Mosaddegh’e karşı onun İran’ın, İngiliz petrol devi Anglo İran Petrol Şirketi (şimdiki adı British Petroleum) ile olan dengesiz sözleşmeleri yeniden müzakere etmeyi denemesi sonrasında düzenlenen bir darbeyi yönetmişlerdir. Mosaddegh, İran’ın 4,000 yıllık tarihinde seçimle iktidara gelen ilk lider ve gelişmekte olan ülkede popüler bir demokrasi destekçisidir.

Büyük Üçlü: Josef Stalin, Franklin D. Roosevelt ve İngiltere Başbakanı Winston Churchill 1943 yılında Tahran Konferansında.
Foto: Democracy Chronicles.

Mosaddegh, İngiliz petrol devi British Petroleum ile birlikte hareket eden Birleşik Krallık istihbarat servisi tarafından düzenlenen darbe girişimi sonrasında, ülkedeki bütün İngiliz diplomatları sınır dışı etmiştir. Bununla birlikte Mosaddegh, danışmanlarının haklı olarak şüphelendikleri ve İngiliz komplosunda parmağı olan CIA elemanlarını da sınır dışı etmesi yönündeki tavsiyelerine karşı çıkarak ölümcül bir hata yapmıştır.

Birleşik Devletleri, İran’ın yeni demokrasisinde bir rol model olarak gören Mosaddegh, böylesine büyük hainlikleri ne yazık ki görememiştir. Dulles’in iğnemelerine rağmen Başkan Harry Truman, İngilizlerin Mosaddegh’i devirmek için planladıkları oyuna CIA’nin aktif olarak katılmasını yasaklamıştır.

Eisenhower ise 1953 yılı Ocak ayında iktidara geldiğinde, hiç vakit kaybetmeden Dulles’lerin tasmalarını çıkararak onları serbest bırakmıştır. Ajax Operasyonu ile Mosaddegh’in görevinden uzaklaştırılması sonrasında Stone ve Roosevelt, Birleşik Devletler petrol şirketlerinin çıkarlarını gözeten Şah Rıza Pehlevi’yi iktidara getirmiştir. Fakat Pehlevi’nin, CIA desteğinde kendi insanlarına karşı uyguladığı ihtişamlı vahşet, 20 yıl sonra, en sonunda 1979 yılındaki İslami devrimi ateşlemiş ve bizim 35 yıllık dış politikamızın allak bullak olmasına neden olmuştur.

Ajax Operasyonu: Daima açık bir sırdı. Foto: Mohammad Mossadegh

John Prados tarafından kaleme alınan ‘‘Safe for Democracy: The Secret Wars of the CIA’’ kitabına göre; Ajax Operasyonunun büyük başarısı ile şımaran Stone, cebinde 3 milyon dolar ile 1957 yılında İslami militanları silahlandırarak harekete geçirmek ve Suriyeli üst düzey subaylar ve politikacılara, al-Quwatli’nin demokratik yollarla seçilmiş laik rejimini iktidardan uzaklaştırmak maksadıyla rüşvet vermek üzere Şam’a gelir.

Cebindeki milyonlarca dolar ile Müslüman Kardeşler örgütüyle birlikte çalışan Rocky Stone, Suriye istihbarat başkanı, Genelkurmay Başkanı ve Komünist Parti başkanını ortadan kaldırmak ve Irak, Lübnan ve Ürdün’de, suçun Suriyeli Baasçılar üzerine yıkılacağı ulusal komplolar ve şiddetin kullanıldığı çeşitli provokasyonlar düzenlemek için entrikalar tasarlar.

Tim Weiner, ‘‘Legacy of Ashes’’ adlı kitabında, CIA’nin planının Suriye hükümetini istikrarsızlaştırmak ve hükümetleri zaten CIA’nin kontrolünde olan Irak ve Ürdün tarafından işgali için bir bahane yaratmak olduğunu ayrıntıları ile anlatmaktadır.

Guardian gazetesinde açıklanan, sonradan gizliliği kalkan CIA belgelerine göre; Kim Roosevelt, CIA tarafından yeni göreve getirilen kukla hükümetlerin, her şeyden önce ‘‘baskıcı önlemler ve keyfi iktidar uygulamalarına’’ dayanması gerektiği öngörüsünde bulunmuştur.

Çevirenin Notları: Yazı aslına sadık kalınarak çevrilmiştir. Orijinal metne aşağıdaki link üzerinden erişebilirsiniz.

Geçmişi hatırlayalım: Kısaca JFK olarak anılan Birleşik Devletler Başkanı John Fitzgerald Kennedy, 22 Kasım 1963 tarihinde Dallas eyaletinde vurularak öldürülmüştür. Kimse JFK’yi kimin öldürdüğünü kesin olarak bilmemektedir. Fakat resmî açıklamaya göre, Kennedy’nin katili olarak suçlanan Lee Harvey Oswald olaydan kısa bir süre sonra yakınlardaki bir sinemada polis tarafından tutuklanır.

Tutuklanmasından iki gün sonra eyalet hapishanesine polis eşliğinde götürülen Oswald, Jack Ruby adında biri tarafından vurularak öldürülür. Ruby daha sonra yargılanır ve cinayet suçundan ölüme mahkûm edilir. Temyize başvuran Ruby davası görülmeden bir hastalık nedeniyle hapishanede hayatını kaybeder.

Warren Komisyonu, 1964 yılında, Kennedy’i yalnız başına Oswald’ın öldürdüğünü açıklar ve 1979 yılında yapılan diğer bir kongre soruşturmasında CIA’nin Kennedy suikastı ile ilgili olduğu yönündeki iddialar hakkında bir kanıt bulunamadığı açıklanır.

Fakat bazıları bütün bunların örtülü bir operasyonun parçası olduğunu iddia etmektedir. Kennedy suikastı ile ilgili belgeler üzerindeki gizlilik, 26 Ekim 2017 tarihinde Trump yönetimi tarafından kaldırılır. Fakat Trump bir açıklama yapar ve bütün belgelerin açıklanmasının ulusal güvenliğe zarar vereceği gerekçesiyle son birkaç yüz sayfalık belgenin açıklanmadığını ifade eder.

Solda gazetecilere JFK’in katili olmadığını söyleyen Lee Harvey Oswald ve sağda çok yakın mesafeden vurulma anı. Foto: The Sun

Başkan Donald Trump daha sonra yaptığı bir açıklamada, kalan 300 kadar belgenin CIA dahil yetkili makamlara tarafından incelendikten sonra, hala yaşayanların isimleri ve adreslerini gizli tutmak kaydıyla, tamamını açıklayacağını ifade etmiştir.

Donald Trump, bu sözünü bugüne kadar yerine getirmemiştir…

DEMOKRASİ DOSYASI /// Fatih Bengi : Suriye ve ABD Demokrasisi


Fatih Bengi : Suriye ve ABD Demokrasisi

E-POSTA : fatihbengi

1985 yılında Kara Havacılık Okulunda pilotaj eğitimini tamamlayarak pilot olan Bengi, Türk Silahlı Kuvvetlerinin çeşitli kademelerinde Takım, Bölük, Tabur ve Alay komutanlıkları görevlerini yürütmüştür. 2009 yılında Yüksek Askeri şura kararları ile Tuğgeneral rütbesine terfi ettirilen Bengi, 2013 yılında Kara Havacılık Okul Komutanlığı görevinden ‘‘Kadrosuzluk’’ nedeniyle emekli olmuştur.

15 Ekim 2019

Fatih Bengi, Sun Savunma Net, 15 Ekim 2019

İkinci Dünya Savaşı sonrası başlayan demokrasi rüzgârı, ABD’nin yolunu açmak için kullanışlı bir argüman oldu. Amerika, demokrasi kılıcını Uzakdoğu’da kullandı. Kore’de 3,5 milyon, Vietnam’da 6 milyon olmak üzere toplam 9,5 milyon insan hayatını kaybetti. Yakın zamanlardan hatırlandığı gibi ABD’nin; Afganistan, Irak, Mısır, Libya ve Suriye’ye demokrasiyi götürmesi toplam 13 milyon insan hayatını kaybetmesine neden oldu. Onlar demokrasi ve insan haklarından yararlanamasalar da ölen bu 13 milyon insanın çocukları, torunları Amerikan tipi demokrasinin bütün faziletlerinden eksiksiz faydalanarak birbirlerini katletmeye devam ediyor. Son 60 yılda 25 milyon insan sadece “Amerikan demokrasisi ile tanışsın diye” katledilirken, Amerika’nın dostları ülkeler de alkışlarla bu katliama katkı sundular.

Suriye gündemi Dünya kamuoyunu tam 9 yıldır meşgul ediyor. Mart 2011 tarihinde, Dera şehrinde Arap Bahar’ından etkilenen “demokrasi yanlısı” gösterilerin başlaması ve Esad rejiminin bu gösterilere müdahale etmesiyle başlayan Suriye iç savaşında gelinen nokta tam bir felâket.

9’uncu yılına giren Suriye’deki iç savaşta yüzbinlerce insan vefat etti, 6 milyona yakın sivil savaştan kaçıp yerini yurdunu bırakarak komşu ülkelere sığındı. Suriye’de kalan siviller de sürekli korku içinde hayatlarını devam ettiriyor. Şu anda Suriye’de “Küresel güçler” tıpkı Irak’ta olduğu gibi pay kapma telâşındalar. Suriye’de barış olması ve insanların hayatları kimsenin umurunda bile değil! Suriye’deki iç savaştan en çok etkilenen ülke ise hiç şüphe yok ki Türkiye. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliğine göre, Suriye’deki karışıklıktan kaçan 6 milyondan fazla kişinin 3 milyon 644 binine Türkiye tek başına ev sahipliği yapıyor. Türkiye’nin başından itibaren uyguladığı Suriye politikası eleştiriliyor. Birçoğu da haklı eleştiriler.

Humus, Suriye. Reuters

Günümüzde Suriye, bütün dünyanın gözü önünde cereyan eden bir dış politika laboratuvarı oldu. Suriye’deki oyuncular ülkelerinin menfaatlerini tüm güçleriyle maksimize etmeye uğraşıyorlar. Sergilenen politikalar tarafların dünya siyasetine bakış açılarını da birebir yansıtıyor. Suriye’de gizli hesabı olmayan millet ve devlet yok gibi. Bu analizi sağlıklı yapabilmek için öncelikle tarafların amaçlarını ve isteklerini bilmek gerekiyor.

İsrail-ABD;

İsrail, 1948 yılında kurulduğunda en büyük tepkiyi Suriye’den aldı. 1948, 1967 ve 1973 savaşlarında Suriye Arap Cumhuriyeti başrol oyunculardan biriydi. Diğer ülke ise Mısır’dı. Suriye, İsrail ile yapılan bütün savaşlarda hep en ön cephede yer aldı. Bu uğurda Golan Tepelerini kaybetti. İsrail’in amansız düşmanı olduğunu her fırsatta gösterdi. İsrail karşıtlığı politikalarından hiç vazgeçmeme uğruna Filistin’e onlarca yıl inanılmaz yardımlar yaptı, direniş örgütlerine her türlü desteği verdi.1982 yılından sonra bölgede etkinliğini artıran Hizbullah’a koşulsuz destek verdi. ABD ve İsrail, Suriye’nin parçalanmasını ve başta Kürt devleti olmak üzere Alevi, Sünni ve Dürzi devletçiklere bölünmesini istiyor. Esad’ın gitmesini ve yerine İsrail politikalarını hayata geçirecek kukla bir rejim hayali kuruyorlar. Şii bloğunun yok olması ve Şii-Sünni savaşı da en önemli projeleri olarak öne çıkıyor. ABD ve İsrail, Suriye’deki İran etkisini kırmak ve İran askeri varlığını sıfırlamak hedef ve isteklerini gizlemiyorlar.

Rusya

Rusya, Rus Çarı Deli Petro’dan beri hayal ettiği Akdeniz’e inme projesini gerçekleştirdi. Deniz üsleri ve kara üslerine kavuştu. Bu sayede ABD’nin karşısında elini güçlendirdi. Bu sayede Kırım’ın ilhakını kabul ettirme yolunda önemli bir mesafe aldı. Ayrıca Doğu Akdeniz’deki enerji savaşlarında önemli bir oyuncu sıfatını elde etti.

İran

1979 devriminden beri ABD’nin hedefinde olan İran, 40 yıldır ambargolarla terbiye ediliyor. İran, Suriye’de nefsi müdafaa yapıyor. 40 yıldır ABD saldırılarından korunmaya çalışan İranlıların savunma becerileri ve refleksleri üst düzeye çıkmış durumda. Bu süreçte dost düşman ayırımını başarılı bir şekilde yapmaları İran’dan başlayan Irak ve Suriye’de devam ederek Lübnan’da biten Şii hilalinin ortaya çıkmasını sağladı. Bu blok Yemen’e kadar uzandı. İran’ın Suriye’deki varlığı Rusya’nın varlığından çok farklı bir mahiyet taşıyor. Rusya’nın Suriye’deki varlığı yüzyıllık hayallere ulaşmaktan ibaretken, İran’ın Suriye’deki varlığı tamamen yaşamsaldır.

Rusya’nın Suriye’den çekilmesi Rusya’yı temelden sarsan bir etkiye sebep olmaz. Fakat İran’ın Suriye’den çekilmesi hem Suriye hem de İran’ın varlığı ve güvenliği açısından büyük bir felaket anlamına gelmektedir. O halde Esad, Rusya’dan ziyade İran’la beraber olmak zorunda kalacaktır. Suriye, Rusya için kullanışlı bir karttan öteye gitmezken, İran için Suriye’nin anlamı inanç birliğini de temsil eden bir coğrafyadır. Ortak düşmanları olan ABD ve İsrail’e karşı durmak her iki ülkenin mevcudiyeti için zorunludur. Rusya’nın böyle bir zorunluluğu yoktur. Rusya diğer çıkarlarına karşılık Suriye’yi pazarlık konusu yapabilir. Fakat Suriye, İran için pazarlık konusu yapılamayacak bir öneme sahiptir.

Bu yüzden ABD’nin Suriye’deki varlığı Suriye sorununun çok önemli bir kısmını oluşturuyor. Türkiye, Suriye konusunda ABD’nin izlediği politikaları güvenilmez olarak görüyor. Çünkü ABD Suriye’de bir sorun çözmek üzere değil, bölge ülkeleri ve halkları için sorunu daha da derinleştirmek, yeni sorunlar üretmek maksadıyla bulunuyor. Bir terör örgütünü allayıp pullayarak “Demokratik Güç” olarak lanse edip, bu örgüte meşru bir devlete parayla satmadığı tonlarca silahı verip bir “Silahlı Güç” yaratmaya çalışıp hem Suriye’nin hem de bölgenin bütün siyasi dengelerini altüst ediyor. Bu durumdan en büyük zararı Türkiye görüyor, en ağır faturayı da başta Suriye halkı olmak üzere Türkiye ödemek durumunda kalıyor.

Trump ve Mike Pence, Beyaz Ev’de İran yaptırımları belgesini imza basın toplantısında görülürken. Foto: AFP

ABD, Türkiye’yi güneyden kuşatan bir stratejiyi devreye sokmuş olmasına karşın bu durumu IŞİD’le mücadelenin gereği olarak sunuyor. ABD, NATO’da müttefiki olan Türkiye ile değil terör örgütü olarak kabul ettiği PKK ile bağlantılı PYD ile Suriye’de iş tutuyor. ABD, Suriye’de Türkiye’yle işbirliği yapmıyor, çünkü böyle bir birlikteliğin Türkiye’yi bölgede söz sahibi yapmasından korkuyor. ABD, Türkiye’ye oyun içinde oyun oynuyor, Türkiye’nin Suriye’deki her adımına karşı ABD’den karşı adım geliyor. ABD bu adımları meşru ve makul nedenlerin arkasına saklıyor. PYD’ye binlerce TIR dolusu silah veriyor, eğitiyor, donatıyor, bölgede yirmiyi aşkın üs inşa ediyor, PYD/PKK’lılardan sınır güvenlik güçleri oluşturuyor ve bütün bunları IŞİD’le mücadele adına “geçici ve taktiksel” olarak yaptığını ve PYD’ye hiçbir vaatlerinin olmadığını söylüyor.

ABD’li bir asker Türk hava saldırıları sonrasında Al-Malikiyah yakınlarındaki bir YPG kampını ziyaret esnasında görülürken. 25 Nisan 2017. Foto: AFP

Türkiye Fırat’ın doğusunu PKK/PYD’den temizleyeceğini ve bu bölgede hiçbir oldubittiye müsaade etmeyeceğini, sınırından terörist sızmaları olduğunu söylüyor. ABD Savunma Bakanı Jim Mattis “Suriye’nin kuzey sınırı boyunca birkaç yerde gözlem noktası kuracağız” diyor. Bunu da ‘Türkiye’ye yönelik her türlü tehdidi takip etmek, Türkiye’ye istihbarat vermek ve Türk ordusuyla iletişim içinde olmak için’ yapacaklarını söylüyor. ABD’nin gözlem noktası inşa etmekteki gerçek amacı PKK/PYD’yi, TSK’nın yapması muhtemel operasyonlara karşı korumak ve Türk ordusunu caydırmaktır. TSK, obüs toplarıyla sınırdan PKK/PYD mevzilerine ateş açınca Amerikan güçleri de YPG ile ortak devriye turu atarak bir kez daha Türkiye’nin önüne set çekiyor. Türkiye, sınır güvenliğini sağlamak için bir adım atar atmaz ABD derhal PKK/PYD’yi koruyucu karşı tedbir alıyor. Aslında ABD bu tavrıyla “PKK’ya karşı istediğini yap ama Suriye’deki PYD/PKK’ya dokunma” mesajını Türk tarafına vermiş oluyor.

ABD’nin Suriye’de on binlerce TIR dolusu silahla teçhiz ettiği taşeron terör örgütler üzerinden Suriye’de uyguladığı plan, Suriye’nin fiilen bölünmesinden başka bir sonuç doğurmuyor. Üstelik böyle bir ortamda bölgeden milyonlarca insan başta Türkiye olmak üzere birçok ülkeye göç etmek zorunda kalıyor.

ABD’nin planı böyle devam ettiği takdirde bu bölgelerden göç etmiş insanların kendi topraklarına dönme yolları tamamen kapanmaktadır. Kendi ülkesinde göçmenlere karşı bin bir türlü tedbir almasını bilen ABD’nin uyguladığı bu zorlama politikalarla başka ülkelere göç üretmesi başlı başına büyük bir sorumsuzluk örneğidir. Sadece bu çelişki dahi Türkiye’ye bugün söz konusu müdahaleyi yapmak için her türlü meşruiyeti vermektedir.

ABD destekli Suriye Demokratik Güçleri unsurları doğu Suriye’de ISIS tarafından tutulan son yerlerden bir tanesi olan Baghouz’da ele geçirilenlerin başında nöbet tutarken. 22 Şubat 2019. Foto: Felipe Dana/AP

ABD’nin Suriye’de bulunmak için gösterdiği en önemli gerekçe olan DAEŞ tehdidi, Trump’ın tabiriyle bertaraf edilmiş durumda olduğuna göre, ABD’nin Suriye’den gitme zamanı çoktan gelmiştir. Zaten Trump daha bu yılın başlarında aynı sözleri sarf ederek, Suriye’de daha fazla vakit ve ABD askeri, parası, enerjisi kaybetmenin hiçbir anlamı kalmamış olduğunu söyleyerek Suriye’den çekileceğini açıklamıştı. ABD’nin Suriye’deki varlığını bugün ABD halkına bile izah etmesi çok zor hale gelmiş durumdadır. Peki, CIA ve Pentagon çevreleri, hatta Cumhuriyetçi Kongre üyeleri Trump’ın ifadesi ve tespitiyle Suriye’de bulunma gerekçesi olan DAEŞ tamamen bitmiş olduğuna göre neden kalmaya devam etmeyi savunuyorlar?

Görünürde öne sürdükleri gerekçe DAEŞ’e karşı savaşta yardımını aldıkları PYD’yi Türkiye’ye karşı korumasız bırakmamak. Bu noktada Cumhuriyetçilerin kudretli Senatörü Lindsey Graham dahi bu dili kullanıyor. Oysa aynı Graham daha önceleri Demokrat Partilileri ve Pentagon yetkililerini Kongre’deki bir oturumda ABD’nin tasniflerinde terör örgütü olarak yer alan PKK’nın Suriye’deki uzantısı PYD’yi desteklemek suretiyle hem müttefik Türkiye’ye karşı yanlış yapmakla hem de terör örgütleriyle iş tutmakla suçlamıştı. Graham’daki bu tutum değişikliğinin arka planını iyi takip etmek ve anlamak lazım.

Türkiye ve Suriye liderleri eşleriyle birlikte mutlu günlerinde görülürken. Kaynak: INTELLINEWS

Doğrusu, ABD’nin Suriye’ye giriş, kalış ve çıkış gerekçeleri konusunda kafası hiç net olmadı. Hatırlarsak, Suriye’ye önce kimyasal silah kullandığı ve halkını katlettiği için diktatör Esad’ı devirmek üzere girmişti ABD. Onu devirerek, Suriye’de yeni, demokratik bir yönetimin önünü açacak bölgenin ve dünyanın istikrarına yeterince hizmet etmiş olacaktı. Ne var ki, ABD ne terörü toptan bitirmeyi ne de bölge istikrarını ne de akan kanın durmasını önemsedi. Suriye’ye girer girmez buradaki bulunuş sebebini bir anda değiştirdi. Esad yerine DAEŞ’le mücadele etmeyi öncelikli hedef kıldı ve onunla savaşmak için de başka bir terör örgütünden kendine müttefik edindi. Suriye’de sorun çözmek yerine var olan sorunları daha da derinleştirmek, iyice işin içinden çıkılmaz hale getirmek yolunda ilerledi.

Ve şimdi ABD içindeki savaş lobileri Suriye’de kalmak için başka bir gerekçe ileri sürüyorlar, Kürtleri korumak. Kimden? Türkiye’den. Nereden çıktı Kürtleri Türkiye’ye karşı koruma gerekçesi? Türkiye’nin tepkisi Kürtlere değildir, PKK nın uzantısı PYD terör örgütünedir. Türkiye’de, Ürdün’de ve Irak’ta bu bölgeden PYD zulmü dolayısıyla göç etmek zorunda kalmış olan Arap ve Kürtler bunun fiili şahidi. ABD’nin bu politikası Kürtleri korumuyor, onların birçoğunu ateş çemberinin içine atıyor. ABD Kürtleri korumaktan bahsediyorsa aslında bunu sadece “kullanmak” diye anlamak gerekiyor. Kürtleri şimdi Suriye’de daha uzun kalmanın, Suriye’deki istikrarsızlığı İsrail lehine daha fazla sürdürmenin bir gerekçesi olarak kullanacak demektir. Zira hiçbir dostuna, müttefikine ne vefası ne koruma duygusu olmayan ABD’nin, Kürtlere gösterebileceği bir vefası ve merhameti de yoktur.

Türkiye için doğru soru şudur: Nasıl bir Suriye Türkiye’nin çıkarlarına uygundur? ABD ve İsrail’in isteklerine göre parçalanmış Suriye coğrafyasının Türkiye’ye faydası var mı?

Bence Türkiye’nin Suriye politikası, Suriye’nin toprak bütünlüğünü savunan ve bu amacın tahakkuk etmesi için hem sahada hem de masa başında mücadele eden bir anlayışta olması gerekir. Bu gün Türkiye’de sayıları 4 milyonu bulan mültecilerin güven içinde Suriye’ye geri dönmelerini sağlayacak siyaset, Suriye Devleti’yle ortak koordinasyon çerçevesinde belirlenmelidir. Diğer taraftan PYD’yi güney sınırımıza yerleştiren ABD’nin planlarından Suriye’den sonra en fazla zarar gören ve görecek olan Türkiye’dir. Bu proje ABD’nin Suriye’yi bölerken Türkiye’yi de kısa vadede bölme planının deşifre olması anlamına geliyor. ABD bu konudaki iradesini saklama gereği dahi duymuyor.

ABD ve onunla birlikte hareket eden AB’nin orta doğuda uygulamaya koydukları ve ülkemizi de hedef alan bu planı bozmak, Zeytin Dalı ve Fırat Kalkanı harekâtından sonra Kobani ve Cizre bölgelerine çekilen ve Fırat nehrinin doğusunda teşkilatlanan PKK ve PYD terör örgütlerini bu bölgeden söküp atmak, güvenli bölge oluşturmak, Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlamak ve ülkemizde bulunan Suriyeli mültecilerin bir kısmının bu bölgeye dönüşünü sağlamak maksadıyla “Barış Pınarı Harekâtı” Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından 09 Ekim saat 16.00’dan itibaren uygulanmaya başlandı. Harekât, ülkemizin uluslararası hukuktan kaynaklanan hakları, BM sözleşmesinin 51’inci maddesinde yer alan “Meşru Müdafaa Hakkı” çerçevesinde, Suriye’nin toprak bütünlüğüne saygılı olarak icra edilmektedir. Harekât ile başlangıçta Resulayn ve Tel Abyad arasındaki 120 kilometrelik bölgede, 30 kilometre derinliğinde bir güvenli bölge oluşturmak hedeflenmektedir.

IŞİD saldırılarından korunmak maksadıyla Türkiye’ye sığınan Kürt mülteciler. 23 Eylül 2014. Kaynak: Bülent Kılıç/AFP/Getty Images.

TSK ve Suriye Milli Ordusunun (SMO) Kuzey Suriye’de gerçekleştirdiği operasyona çeşitli ülkelerden tepkiler gösterilmiştir. Mısır’ın çağrısıyla toplanan Arap Birliği, operasyonu “işgal” olarak nitelemiş, Almanya ve Fransa Türkiye’ye silah satışını durdurmuş, operasyon İsviçre’de protesto edilmiş, Arap Birliği, Türkiye’nin Suriye’de Fırat’ın doğusuna düzenlediği operasyonu “işgal” ve “Suriye’nin egemenlik hakkının ihlali” olarak değerlendirmiş, Harekâtın başlamasının ardından Mısır, Arap Birliği’ni Türkiye’ye karşı acil toplantıya çağırmıştır. “Arap dünyasının ve Arap sokağının sesi olması gereken Arap Ligi Genel Sekreteri’nin, Suriyeli Arapların hak ve hukukunu savunmak yerine, Suriye’de Araplara karşı işlenen suçların müsebbiplerine ve “Arap vatanını” parçalamaya çalışan teröristlere arka çıkması ibret vericidir. Türkiye yaklaşık 40 yıldır aralıksız olarak bölücü terörle mücadele ediyor. 40 yılda müttefiklerimizin ve dost bildiğimiz ülkelerin türlü oyunlarına şahit olduk ancak terörle mücadele konusunda Suriye krizindeki kadar çifte standarda maruz kalmadık.

TSK sahada görevini başarıyla yapıyor ama Kamu Diplomasimiz yeterli olmadığı için dünyaya haklı davamızı anlatamıyoruz ve giderek yalnızlaşıyoruz. Haklı davamızı doğru yöntemlerle anlatmalıyız.

Avrupa ve ABD, Türkiye’yi Kürtleri katletmekle suçluyorlar. Oysa Suriye’deki PKK, kendine itaat etmeyen Kürtlerin 300 binini Irak’a, 200 binini Türkiye’ye göçe zorlamış. Suriye Milli Ordusunun bünyesinde 2000 Kürt savaşçı var. Batı bunları görmüyor ya da görmek istemiyor, biz de anlatamıyoruz. Bizim düşmanımız Kürtler değil, PKK. Maalesef propaganda da hep zayıf kalıyoruz. Protesto eden ülkelere baktığımızda demek ki doğru yoldayız. Bu günlerde Suriye meselesi ile boğuşurken Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ve İsrail yanlarına bazı Arap ülkelerini ve elbette ki emperyalist batıyı da alarak Doğu Akdeniz’deki doğal gaz ve petrol arama, çıkarma ve ticaretini yapma çalışmalarını sürdürmektedirler. Bu faaliyetleri yürütürken Türkiye’nin ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin (KKTC) hakkı olan alanlara da tecavüz etme girişimleri vardır. Amaçları ülkemizi tamamen saf dışı bırakarak denizin altındaki tüm enerji sahalarına ve doğal kaynaklara sahip olmaktır. Doğu Akdeniz’de yukarıda zikredilen ülkeler dışında Rusya’nın da tasavvurları vardır. Suriye’deki mevcut durum da bu konudan bağımsız düşünülemez, Rusya’nın Suriye’de Tartus deniz üssü olduğu da unutulmamalıdır.

Çin ise bir küresel güç olarak hem genel manada hem de Bir Kuşak Bir Yol (One Belt One Road-OBOR) projesi gereği bölgeyle üst seviyede ilgilidir. İngiltere’nin GKRY’deki askerî üssü yetmezmiş gibi Fransa da GKRY’de askerî üs inşası için faaliyete geçmiştir. Eksiksiz ve istisnasız bütün dünya Doğu Akdeniz’dedir. Tüm bunlara ilave olarak ve ilişkili biçimde, Doğu Akdeniz, dünya siyasetinde müthiş bir paylaşım, varlık gösterme ve güç ispatı alanı olarak ortaya çıkmış, bu bölge askerî çatışma riskini de barındırmaktadır. Doğu Akdeniz, çok önemli bir devlet konusudur ve devlet politikaları uygulanarak tüm haklarımız korunarak çözülmeli, ülkemiz aleyhine bir oldubittiye de asla müsaade edilmemelidir.

ARAP DOSYASI : Araplar Neden Suriye’de Bizi İstemiyorlar ???


Araplar Neden Suriye’de Bizi İstemiyorlar ???

Bizim özgürlüklerimizden nefret etmiyorlar. Kendi ülkelerinde petrol için ideallerimize ihanet ettiğimiz için bizden nefret ediyorlar.

Yazar Robert F. Kennedy, Jr. Politico Magazine, 22 Şubat 2016

Çeviren: Ercan Caner, Sun Savunma Net, 21 Mart 2018

John Foster Dulles (solda) ve Başkan Eisenhower, 1952. | Foto: Getty

Kısmen de olsa babam bir Arap tarafından öldürüldüğünden, Birleşik Devletler politikasının Orta Doğu üzerindeki etkilerini ve özellikle de ülkemize karşı ara sıra İslam dünyasından gelen kana susamış tepkilere neden olan faktörleri anlamak için bir çaba gösterdim.

İslami Devlet terör örgütünün yükselişine ve Paris ile San Bernardino’da bu kadar çok masum insanın ölümüne neden olan vahşetin kaynağını araştırmaya odaklandığımızda, din ve ideolojinin ötesinde uygun açıklamalar aramamız daha iyi olabilir. Geçmişe ve petrolün çok daha karmaşık gerekçelerine ve bunların nasıl sık sık suçlayan parmakların bizi işaret etmesine neden olduklarına odaklanmalıyız.

Amerikan halkı tarafından az bilinen, fakat Suriyelilerin çok iyi bildikleri, Amerika’nın Suriye’ye şiddet içeren müdahaleleri, günümüzde İslami Devlet terör örgütü tehdidine karşı koyma yönünde, hükümetimiz tarafından alınması planlanan herhangi bir etkili tepkiyi karmaşıklaştıran, şiddetli İslam cihadı için elverişli bir ortam hazırlamıştır.

Amerikan halkı ve politika yapıcıları bu geçmişten habersiz oldukları sürece yapılacak ilave müdahaleler, durumu daha da karmaşıklaştırmaktan öte hiçbir işe yaramayacaktır. Dışişleri Bakanı John Kerry, bu hafta içinde yaptığı bir açıklama ile Suriye’de geçici bir ateşkes ilan etmiştir. Fakat Birleşik Devletlerin Suriye’deki gücü ve itibarı asgari seviyede olduğundan ve ateşkes, İslami Devlet ve El Nusra gibi ana savaşçıları kapsamadığından, en iyi olasılıkla bu ateşkes sallantılı bir ateşkes olmaya mahkûmdur.

Benzer şekilde Başkan Obama’nın Libya’ya artan askeri müdahalesi de (ABD, geçtiğimiz hafta içinde bir İslami Devlet terör örgütü eğitim kampına hava saldırısı düzenlemiştir), büyük bir olasılıkla radikalleri zayıflatmaktan ziyade güçlendirmekten başka hiçbir işe yaramayacaktır.

Tarihte bir dönüm noktası olarak nitelendirilen konuşmasını yaptığı 1957 yılında John F. Kennedy. Foto: Pinterest

New York Times dergisinin, 8 Aralık 2015 tarihli ön sayfa haberinde belirttiği gibi İslami Devlet terör örgütünün siyasi liderleri ve stratejik planlamacıları, bir Amerikan askeri müdahalesini provoke etmektedir. Onlar, deneyimlerine dayanarak, böyle bir müdahalenin kendi saflarına gönüllü savaşçıların akın etmesine neden olacağını, ılımlıların seslerini bastıracağını ve İslam dünyasının Amerika’ya karşı birleşmesini sağlayacağını çok iyi bilmektedirler.

Bu dinamiği anlamak için tarihe; özellikle de mevcut çatışmanın tohumlarına, Suriyelilerin bakış açısından bakmak zorundayız. Irak’ı işgal ettiğimiz 2003 yılından çok önce CIA (Central Intelligence Agency-Merkezi İstihbarat Teşkilatı), şiddet yanlısı cihatçılığı bir Soğuk Savaş silahı olarak beslemiş ve Birleşik Devletler ile Suriye ilişkilerinin içini zehirle doldurmuştur.

Bütün bu yapılanlar ülke içinde de tartışmalara neden olmuştur. Amcam Senatör John F. Kennedy (JFK), 1957 yılı Temmuz ayında, CIA tarafından Suriye’de düzenlenen başarısız darbe sonrasında, Arap dünyasının kendi kendisini yönetme hakkını destekleyen ve Amerikan emperyalizminin Arap ülkelerinde faaliyetlerine son vermesini talep eden bir konuşma yapmıştır. JFK, tarihte bir dönüm noktası niteliğinde olan bu konuşması ile Eisenhower yönetimindeki Beyaz Ev’i, her iki siyasi partinin liderlerini ve Avrupalı müttefiklerimizi öfkeden deliye döndürmüştür.

Hayatım boyunca ve özellikle de Orta Doğu’ya sık sık yaptığım ziyaretler esnasında, sayısız Arap bana o konuşmanın, Birleşik Devletlerden bekledikleri idealizmi en net şekilde ifade eden açıklama olarak hatırladıklarını ifade etmişlerdir. Kennedy’nin yaptığı konuşma, İkinci Dünya Savaşı sonrasında bütün eski Avrupa kolonilerinin, kendi kendilerini yönetme hakkına kavuşmaları için, resmi bir söz verme niteliği taşıyan Atlantik Bildirisinde ifade edilen yüksek değerleri savunan ülkemizin, tekrar o değerlere dönmesi yolunda yapılan bir çağrıdır.

Franklin D. Roosevelt, eli çok güçlü olan Winston Churchill ve diğer müttefik liderlere, Birleşik Devletlerin faşizme karşı sürdürülen Avrupa savaşına desteğinin ön koşulu olarak, 14 Ağustos 1941 tarihinde Atlantik Bildirisini imzalatmıştır.

1948 yılında Dulles Kardeşler: Allen (solda) ve John Foster (sağda). Foto: Bettmann/Corbis

Fakat büyük ölçüde Allen Dulles ve dış politika entrikaları ile sık sık direkt olarak ulusumuzun siyaseti ile ters düşen CIA nedeniyle, Atlantik Bildirisinde ifade edilen idealist yola hiçbir zaman girilmemiştir. 1957 yılında büyükbabam Büyükelçi Joseph P. Kennedy, CIA’nin Orta Doğu’daki örtülü pis işlerini soruşturan gizli bir komitede görev almıştır. Büyükbabamın altında imzası olduğu 1956 tarihli Bruce-Lovett raporu (David Bruce ve Robert Lovett iki deneyimli devlet adamıdır), bütün Araplar tarafından bilinen, fakat görünürde, hükümetin inkâr politikasına inanan Amerikan halkının bilmediği, CIA’nin Ürdün, Suriye, İran, Irak ve Mısır’daki darbe komplolarını açıklamaktadır. Raporda CIA, günümüzde dünyanın birçok ülkesinde görülen ve o zamanlar anlaşılmaz bir biçimde yayılmaya başlayan Amerikan aleyhtarlığına neden olmakla suçlanmaktadır.

Bruce-Lowett Raporu, bu tür müdahalelerin Amerikan etik değerlerine aykırı olduklarına işaret etmekte ve Amerika’nın uluslararası alandaki liderlik ve ahlaki otoritesini, Amerikan halkının bilgisi dışında tehlikeye attığını ortaya koymaktadır. Raporda bunun yanı sıra, CIA’nin başka yabancı ülkelerin aynı şeyleri bizim ülkemizde yapması durumunda bu tür müdahalelere karşı ne yapılması gerektiğini asla düşünmediği de ifade edilmektedir.

Bu geçmiş, George W. Bush, Ted Cruz ve Marco Rubio gibi modern müdahalecilerin, Orta Doğu milliyetçilerinin, bizden özgürlüklerimiz nedeniyle nefret ettiklerine yönelik kendi narsistik masallarını anlatırken gözden kaçırdıkları kanlı tarihtir. Oysa Arap milliyetçilerinin genel olarak bizden nefret etmelerinin nedeni kesinlikle bu değildir; onların bizden nefret etmelerinin asıl nedeni, kendi sınırları içinde o özgürlüklere, bir anlamda kendi ideallerimize ihanet etmemizdir.

Amerikalıların neler olup bittiğini gerçekten anlaması için aşağılık ve çıkarcı, fakat çok az hatırlanan tarihin ayrıntılarını incelemek gerekmektedir. 1950’li yıllarda Başkan Eisenhower ve Dulles biraderler- CIA direktörü Allen Dulles ve Dışişleri Bakanı John Foster Dulles- Orta Doğu’yu Soğuk Savaşta tarafsız bölge olarak bırakma ve Arap ülkelerini Arapların yönetmesi yönündeki Sovyet antlaşma tekliflerini geri çevirmişlerdir.

Solda yazarın amcası Joseph P. Kennedy 1955 yılında. İki yıl sonra Büyükelçi Kennedy, CIA tarafından düzenlenen ve Orta Doğu’da Amerikan aleyhtarlığını kışkırtan operasyonları denetleyen gizli bir komitede görev yapmıştır. Aynı yıl, sağdaki fotoğrafta kardeşi Robert ile Senato’da icra edilen bir duruşmada görülen çiçeği burnunda Senatör John F. Kennedy Senato’da, benzer şekilde Eisenhower yönetimini, bölgede kendi kendini yönetme hakkını engellediği için yerden yere vuran ‘‘Emperyalizm- Özgürlüğün Düşmanı’’ başlıklı bir konuşma yapmıştır.

Bunun yerine, Allen Dulles tarafından Komünizm ile bir tutulan Arap milliyetçiliğine karşı, özellikle de Arapların kendi kendilerini yönetmesi hakkına karşı ve bu talepler petrol ayrıcalıklarını tehdit ettiğinde, gizli bir savaş başlatmışlardır. Suudi Arabistan, Ürdün, Irak ve Lübnan’daki despotlara, Sovyet Marksizm tehlikesine karşı güvenilir bir panzehir olarak gördükleri muhafazakâr cihatçı ideolojilere sahip zalim hükümdarlara, gizlice Amerikan askeri yardımı pompalamışlardır.

Beyaz Ev’de, CIA planlama direktörü Frank Wisner ve Dışişleri Bakanı John Foster Dulles’in de katıldığı 1957 yılı Eylül ayında yapılan bir toplantıda, General Andrew J. Goodpaster tarafından alınan bir nota göre; Eisenhower CIA’ye verdiği tavsiyede, ‘‘Kutsal savaş özelliğini vurgulamak için mümkün olan her şeyi yapmalıyız’’ ifadelerini kullanmıştır.

CIA, Suriye’ye aktif olarak müdahalelerine, neredeyse kurulmasından (18 Eylül 1947) sadece bir yıl sonra, 1949 yılında başlamıştır. Suriyeli vatanseverler, Nazilere karşı savaş ilan etmiş, Vichy Fransa’sının sömürgeci yöneticilerini ülkelerinden atmış ve Amerikan modelini esas alan kırılgan bir laik demokrasi oluşturma becerisini göstermişlerdir.

Fakat 1949 yılı Mart ayında Suriye’nin demokratik yöntemlerle seçilen başkanı Shukri-al-Quwatli, bir Amerikan projesi olan ve Suudi Arabistan’daki petrol yataklarını Suriye üzerinden Lübnan limanlarına ulaştırmayı öngören Trans Arap Boru Hattını onaylamakta tereddüt göstermiştir.

Trans Arap Boru Hattı üzerinde uçuş. Foto: Wikimedia.

CIA tarihçisi Tim Weiner, ‘‘Legacy of Ashes’’ isimli kitabında, Al-Quwatli’nin Trans Arap Boru Hattını onaylamadaki isteksizliğine misilleme olarak CIA’nin, kendi elleriyle seçtiği eski bir hükümlü olan Husni al-Zaim’i iktidara getirdiği bir darbeyi anlatmaktadır. İktidara gelen Al-Zaim, henüz parlamentoyu dahi dağıtmadan, iktidarda kaldığı dört buçuk aylık süre içinde, vatandaşları onu azletmeden önce, Amerikan projesi boru hattını onaylamıştır.

CIA tarafından istikrarsızlaştırılan ülkede meydana gelen birkaç karşı darbe sonrasında Suriye halkı 1955 yılında, al-Quwatli ve Milli Partisini iktidara getirerek yeniden demokrasiyi denemiştir. Al-Quwatli hâlâ bir Soğuk Savaş dönemi tarafsızı yaklaşımını korumaktadır, fakat iktidardan uzaklaştırılmasındaki Amerikan müdahalesi nedeniyle artık Sovyetlere daha yakındır. Bu tutumu da CIA Direktörü Dulles’in ‘‘Suriye bir darbe için olgunlaşmıştır’’ diyerek, iki darbe sihirbazı Kim Roosevelt ve Rocky Stone’u Şam’a göndermesine neden olmuştur.

İki yıl öncesinde Roosevelt ve Stone, İran’da demokratik yöntemlerle seçilen Cumhurbaşkanı Mohammed Mosaddegh’e karşı onun İran’ın, İngiliz petrol devi Anglo İran Petrol Şirketi (şimdiki adı British Petroleum) ile olan dengesiz sözleşmeleri yeniden müzakere etmeyi denemesi sonrasında düzenlenen bir darbeyi yönetmişlerdir. Mosaddegh, İran’ın 4,000 yıllık tarihinde seçimle iktidara gelen ilk lider ve gelişmekte olan ülkede popüler bir demokrasi destekçisidir.

Büyük Üçlü: Josef Stalin, Franklin D. Roosevelt ve İngiltere Başbakanı Winston Churchill 1943 yılında Tahran Konferansında.
Foto: Democracy Chronicles.

Mosaddegh, İngiliz petrol devi British Petroleum ile birlikte hareket eden Birleşik Krallık istihbarat servisi tarafından düzenlenen darbe girişimi sonrasında, ülkedeki bütün İngiliz diplomatları sınır dışı etmiştir. Bununla birlikte Mosaddegh, danışmanlarının haklı olarak şüphelendikleri ve İngiliz komplosunda parmağı olan CIA elemanlarını da sınır dışı etmesi yönündeki tavsiyelerine karşı çıkarak ölümcül bir hata yapmıştır.

Birleşik Devletleri, İran’ın yeni demokrasisinde bir rol model olarak gören Mosaddegh, böylesine büyük hainlikleri ne yazık ki görememiştir. Dulles’in iğnemelerine rağmen Başkan Harry Truman, İngilizlerin Mosaddegh’i devirmek için planladıkları oyuna CIA’nin aktif olarak katılmasını yasaklamıştır.

Eisenhower ise 1953 yılı Ocak ayında iktidara geldiğinde, hiç vakit kaybetmeden Dulles’lerin tasmalarını çıkararak onları serbest bırakmıştır. Ajax Operasyonu ile Mosaddegh’in görevinden uzaklaştırılması sonrasında Stone ve Roosevelt, Birleşik Devletler petrol şirketlerinin çıkarlarını gözeten Şah Rıza Pehlevi’yi iktidara getirmiştir. Fakat Pehlevi’nin, CIA desteğinde kendi insanlarına karşı uyguladığı ihtişamlı vahşet, 20 yıl sonra, en sonunda 1979 yılındaki İslami devrimi ateşlemiş ve bizim 35 yıllık dış politikamızın allak bullak olmasına neden olmuştur.

Ajax Operasyonu: Daima açık bir sırdı. Foto: Mohammad Mossadegh

John Prados tarafından kaleme alınan ‘‘Safe for Democracy: The Secret Wars of the CIA’’ kitabına göre; Ajax Operasyonunun büyük başarısı ile şımaran Stone, cebinde 3 milyon dolar ile 1957 yılında İslami militanları silahlandırarak harekete geçirmek ve Suriyeli üst düzey subaylar ve politikacılara, al-Quwatli’nin demokratik yollarla seçilmiş laik rejimini iktidardan uzaklaştırmak maksadıyla rüşvet vermek üzere Şam’a gelir.

Cebindeki milyonlarca dolar ile Müslüman Kardeşler örgütüyle birlikte çalışan Rocky Stone, Suriye istihbarat başkanı, Genelkurmay Başkanı ve Komünist Parti başkanını ortadan kaldırmak ve Irak, Lübnan ve Ürdün’de, suçun Suriyeli Baasçılar üzerine yıkılacağı ulusal komplolar ve şiddetin kullanıldığı çeşitli provokasyonlar düzenlemek için entrikalar tasarlar.

Tim Weiner, ‘‘Legacy of Ashes’’ adlı kitabında, CIA’nin planının Suriye hükümetini istikrarsızlaştırmak ve hükümetleri zaten CIA’nin kontrolünde olan Irak ve Ürdün tarafından işgali için bir bahane yaratmak olduğunu ayrıntıları ile anlatmaktadır.

Guardian gazetesinde açıklanan, sonradan gizliliği kalkan CIA belgelerine göre; Kim Roosevelt, CIA tarafından yeni göreve getirilen kukla hükümetlerin, her şeyden önce ‘‘baskıcı önlemler ve keyfi iktidar uygulamalarına’’ dayanması gerektiği öngörüsünde bulunmuştur.

Çevirenin Notları: Yazı aslına sadık kalınarak çevrilmiştir. Orijinal metne aşağıdaki link üzerinden erişebilirsiniz.

Geçmişi hatırlayalım: Kısaca JFK olarak anılan Birleşik Devletler Başkanı John Fitzgerald Kennedy, 22 Kasım 1963 tarihinde Dallas eyaletinde vurularak öldürülmüştür. Kimse JFK’yi kimin öldürdüğünü kesin olarak bilmemektedir. Fakat resmî açıklamaya göre, Kennedy’nin katili olarak suçlanan Lee Harvey Oswald olaydan kısa bir süre sonra yakınlardaki bir sinemada polis tarafından tutuklanır.

Tutuklanmasından iki gün sonra eyalet hapishanesine polis eşliğinde götürülen Oswald, Jack Ruby adında biri tarafından vurularak öldürülür. Ruby daha sonra yargılanır ve cinayet suçundan ölüme mahkûm edilir. Temyize başvuran Ruby davası görülmeden bir hastalık nedeniyle hapishanede hayatını kaybeder.

Warren Komisyonu, 1964 yılında, Kennedy’i yalnız başına Oswald’ın öldürdüğünü açıklar ve 1979 yılında yapılan diğer bir kongre soruşturmasında CIA’nin Kennedy suikastı ile ilgili olduğu yönündeki iddialar hakkında bir kanıt bulunamadığı açıklanır.

Fakat bazıları bütün bunların örtülü bir operasyonun parçası olduğunu iddia etmektedir. Kennedy suikastı ile ilgili belgeler üzerindeki gizlilik, 26 Ekim 2017 tarihinde Trump yönetimi tarafından kaldırılır. Fakat Trump bir açıklama yapar ve bütün belgelerin açıklanmasının ulusal güvenliğe zarar vereceği gerekçesiyle son birkaç yüz sayfalık belgenin açıklanmadığını ifade eder.

Solda gazetecilere JFK’in katili olmadığını söyleyen Lee Harvey Oswald ve sağda çok yakın mesafeden vurulma anı. Foto: The Sun

Başkan Donald Trump daha sonra yaptığı bir açıklamada, kalan 300 kadar belgenin CIA dahil yetkili makamlara tarafından incelendikten sonra, hala yaşayanların isimleri ve adreslerini gizli tutmak kaydıyla, tamamını açıklayacağını ifade etmiştir.

Donald Trump, bu sözünü bugüne kadar yerine getirmemiştir…

SURİYE SAVAŞI DOSYASI /// ERCAN CANER : Türkiye Neden Suriye’de ?


Türkiye Neden Suriye’de ?

ercancaner

Elektrik ve Elektronik Mühendisliğinin yanı sıra, uçak ve helikopter lisanslarına sahiptir. Türkiye Hava Sahası Yönetimi alanında doktora tez çalışmalarını sürdüren Caner’in İnsansız Hava Araçları (2014) ve Taarruz Helikopterleri (2015) konulu makaleleri yayımlanmıştır. 36 yılı kapsayan TSK, BM ve NATO deneyimlerine sahiptir.

15 Aralık 2019

Kaybedenler mi? Kaybedenler kulübünde ise savaşta insanlarını cepheye süren ülkeler olacaktır, böylesine stratejik seviyede oyunların oynandığı bir savaşta kaybedenler her zamanki gibi öncelikle sivil halk ve neden savaştığını dahi bilmeyen vekâlet savaşçıları olacaktır.

Ercan Caner, Sun Savunma Net, 14 Aralık 2019

2016 yılı rakamlarına göre dünyanın en fazla petrol üreten ilk on ülkesi aşağıdaki tabloda sunulmuştur. Bu ülkelerden Suudi Arabistan, Irak, İran, Birleşik Arap Emirlikleri, Venezüella ve Kuveyt OPEC üyesidirler. Türkiye 2015 yılı rakamlarına göre günlük 61.000 varil üretimiyle 53’üncü, Suriye ise günlük 33.000 varil üretimiyle 60’ıncı sıradadır. Bu rakamlara bakıldığında, Suriye kesinlikle petrol zengini bir ülke değildir.

Ham petrol, yeraltından çıkarılmayı müteakip ya ham petrol olarak ya da işlendikten sonra hemen pazara sunulmak zorundadır. Çıkarılmayı müteakip herhangi bir formda pazara sunulmayan petrol ve petrol ürünlerinin bir ekonomik değeri yoktur ve petrol ve/veya doğal gazın en güzel depolanma yeri hemen pazara sürülemiyor ise bulunduğu yer, yani yerin altıdır.

Suriye petrol zengini bir ülke değildir. Peki, Suriye üzerinde oynanan bunca oyunun sebebi nedir? Neden süper güçler bu ülkeyi bir savaş alanına çevirdiler? Dünyanın her yerinde olduğu gibi, yine mezhep ayrılıkları ve etnik kimlikleri öne çıkararak insanları kışkırttılar ve Suriye’yi bu hale getirdiler. Suriye iç savaşı, dört yıldan fazla bir süredir devam etmektedir ve yüzlerce farklı grup ve fraksiyon birbirleriyle çatışma halindedirler. Ve ne yazık ki savaş sona erdiğinde, bu grup ve fraksiyonlardan hiç birisi kazanan olmayacaktır.

Suriye’deki iç savaşın nedeni; yukarıdaki haritada görülen iki boru hattının inşasıdır. Kırmızı ile gösterilen hat, Rusya tarafından desteklenen ve İran petrolünün, Irak ve Suriye üzerinden Humus liman kentine, oradan da Avrupa’ya taşınmasını öngören İran-Irak-Suriye güzergâhıdır.

Mavi ile gösterilen hat ise, ABD tarafından desteklenen ve Katar petrolünün, Suudi Arabistan, Suriye ve Türkiye’ye oradan da Avrupa’ya taşınmasını öngören Katar-Türkiye güzergâhıdır.

Kırmızı ile gösterilen ve Rusya tarafından desteklenen İran-Irak-Suriye petrol/doğal gaz boru hattının güzergâhı, aşağıda sunulan ve Irak ile Suriye’deki son durumu gösteren harita ile karşılaştırıldığında, bu hattın geçtiği yerlerde kontrolün İslami Devlet terör örgütünün kontrolünde olduğu görülmektedir. Koalisyon güçleri tarafından yapılan hava saldırılarının yoğunlaştığı bölgeler de petrol boru hattı ile birebir çakışmaktadır.

Bu karmakarışık durumu açıklamaya çalışalım. Rusya tarafından desteklenen petrol/doğal gaz boru hattı güzergâhının geçeceği öngörülen yerlerde İslami Devlet terör örgütünün kontrolü elinde bulundurmasının nedeni; bu acımasız terör örgütünün, onu kuran efendilerinin emrine uyarak, istikrarsızlık yaratmak ve mavi renkli, ABD tarafından desteklenen hat güzergâhının daha emniyetli olduğunu ispatlamak maksadıyla kontrolü altında olan bu güzergâh üzerinde kargaşa yaratmaktır. Peki, ABD liderliğindeki koalisyon güçlerinin İslami Devlet terör örgütünün kontrolü altındaki bölgelere yönelttiği hava saldırılarının nedeni nedir? Basit, ortaya çıkan kargaşayı daha da artırmak ve diğer güzergâhın çok daha güvenli olduğu algısını yaratmak.

Türkiye açısından, Rusya tarafından desteklenen kırmızı renkli güzergâh incelendiğinde durum nedir? Öncelikle petrol ve/veya doğal gaz, Türkiye üzerinden Avrupa’ya ulaştırılmayacağından, Türkiye bu güzergâhın gerçekleştirilmesinden ekonomik bir kazanç sağlamayacaktır. Peki, Türkiye ne yapmaktadır? ABD liderliğindeki koalisyon güçlerinin, İslami Devlet terör örgütüne karşı düzenlediği hava saldırılarına katılmakla kalmayıp, kendi güvenliğini sağlamak maksadıyla, kara unsurları ile Özgür Suriye Ordusu’nu önüne katarak Fırat Kalkanı operasyonunu yürütmektedir.

Rusya açısından mavi renkli güzergâhın durumuna bakıldığında, hattın İslami Devlet terör örgütünden temizlenmesi için yürütülen ABD önderliğindeki hava saldırılarını ve Türkiye’nin desteklediği Özgür Suriye Ordusu ile Suriye topraklarında, Irak, Kürt unsurlar, Irak’tan Şii gönüllüler tarafından sürdürülen operasyonları büyük bir memnuniyetle izlemektedir. İran kendi petrol ve doğal gazının Avrupa’ya ulaşması için gerekli olan güzergâhın emniyetini almak ve Sünni İslami Devlet militanlarını yenmek için giderek Irak hükümetine yaklaşmakta ve süren çatışmaların kendi avantajına olduğunu bilmektedir.

Irak, İran petrolünün taşınması için inşa edilecek güzergâhtan kendi petrolünü de Avrupa’ya ulaştırabileceğinden ve iki körfez savaşı ve ABD’nin Kürtleri desteklemesi nedeniyle Rusya’nın desteklediği güzergâhtan her yönden avantajlı çıkacaktır.

Özetlemek gerekirse; mavi renkli güzergâhın hayata geçirilmesinden Rusya, İran, Irak ve Suriye avantajlı çıkacaktır. Peki Türkiye? Türkiye bu resimde yoktur! Peki, neden İslami Devlet terör örgütüne karşı Suriye topraklarında savaşmakta ve bugünlerde Irak topraklarında da ikinci bir cephe açmayı düşünmektedir? Haritaya bakıldığında Katar-Türkiye güzergâhını desteklemesi gereken Türkiye’nin neden Rusya ve İran’ın ve de Irak’ın yanında İslami Devlet terör örgütüne karşı savaştığı ve kendisine ekonomik açıdan hiç bir avantaj sağlamayacak olan İran-Irak-Suriye güzergâhına hizmet ettiği anlaşılamamaktadır.

Kırmızı renkli Katar-Türkiye hattı yukarıda da ifade edildiği gibi ABD’de görevi teslim edecek olan yönetim tarafından desteklenmektedir. Güzergâhın geçtiği ülkelerden Katar, Suudi Arabistan ve Türkiye ABD’nin müttefikleridir ve Türkiye üstüne üstlük bir de NATO üyesidir. NATO üyesi Türkiye bu güzergâhın hayata geçirilmesiyle ekonomik açıdan para kazanacaktır. Doğrusu ekonomik açıdan bu kadar kötü bir durumdayken bu güzergâhın gerçekleşmesi ve Türkiye’yi finansal açıdan uzun vadede de olsa bir nebze olsun rahatlatacaktır.

ABD neden Katar-Türkiye hattını desteklemektedir? Herhalde cevabı oldukça kolay bir soru olmalı. Suriye hariç müttefikleri olan Katar, Suudi Arabistan ve Türkiye topraklarından geçen ve petrol/doğal gaz akışını her zaman kontrolu altında tutabileceği bir güzergâh olduğundandır. Peki, Suriye toprakları? ABD yönetimi, sonradan dönse de Suriye’de büyük bir hata yapmış ve uzun süre Sünni cihatçıları desteklemiştir.

Katar-Türkiye güzergâhı, Rusya, İran ve Irak açısından değerlendirildiğinde bu üç ülkenin de kırmızı renki İran-Irak-Suriye güzergâhı gerçekleştirilmez ise ekonomik kayıplara uğraması kaçınılmaz olacaktır.

Özetlersek, ekonomik açıdan bağımlı olduğu müttefiki ve NATO ortağı olan ABD’ye güvenen Türkiye, ABD’nin hataları ve kendi yanlış politikalarının kurbanı olarak Katar-Türkiye güzergâhı inşa edilmez ise ekonomik bir getiri sağlayabilecek durumda değildir.

Katar-Türkiye hattının gerçekleştirilmesi Suriye ve Rusya’nın, yani Rusya Devlet başkanı Vladimir Putin’in kararına bağlıdır. Peki, Putin bu kararını verirken ne kadar bağımsız ve özgürce hareket edebilecektir? Açıklayalım; ABD ve OPEC ülkeleri petrol ve doğal gaz üretim miiktarını kontrol ederek petrol fiyatlarıyla oynamayı ve ekonomisi büyük ölçüde petrol gelirlerine bağlı olan Rusya’yı dize getirmeyi geçmişte çok iyi başarmışlardır.

Grafiğe bakıldığında, 2014 yılında petrol fiyatlarının düşmesiyle birlikte Rusya ekonomik krize girmiştir. Petrol fiyatlarının düşürülmesi, Rusya’nın Kırım’ı ilhak etmesi ve Rus ordusunun Ukrayna’ya askeri müdahelesi kapsamında bu ülkeye uygulananan ekonomik yaptırımlardan başka bir şey değildir. Rusya’nın ana ihraç ürünü olan ham petrol fiyatı, en yüksek değeri olan Haziran 2014 rakamlarına göre 16 Aralık 2014 günü, % 50 oranında değer kaybetmiştir.

Suriye’ye geri dönelim ve bu kez sadece ABD, Rusya ve Türkiye açısından güzergâhların durumuna bakalım. Ilımlı bir politika izleyen ve diğer süper güçle ilişkilerini geliştirmek için Donald Trump’ı bekleyen Putin, sadece İran petrolünün Avrupa’ya taşınması için İran-Irak-Suriye güzergâhının inşa edilmesinde ısrarcı olamaz. 2014 ekonomik krizini çok iyi hatırlayan Putin, Katar petrol ve doğal gazını Avrupa’ya taşıyacak olan Katar-Türkiye güzergâhından da ekonomik açıdan kazanç sağlayacaktır. Sivil savaşın başladığı günden itibaren desteklediği Esat için vefa, kesinlikle İstanbul’da bir semtin adı değildir. Katar-Türkiye güzergâhından Suriye’nin kazandığı gelirin hatırı sayılır bir miktarının Rusya’ya gitmesi kaçınılmazdır.

Evet, bu saatten sonra güzergâh kavgası yapmaya hiç gerek yoktur, Esat dört yıl süren savaşta Halep kentini ele geçirerek bir zafer kazanmıştır, petrol ve doğal gaz boldur, İran ve Katar’da oldukları için de zaten iki ayrı güzergâh gereklidir. Dört yıldır kılıçlar çekilmiştir, vekâlet savaşlarında süper güçler kesin üstünlüğü bir türlü sağlayamamışlardır. Şimdi artık uyuşma ve işbirliği zamanıdır. İkinci Dünya savaşı esnasında, Elbe nehri kenarında bir araya geldikleri gibi, ABD ve Rusya orduları Fırat nehri kenarında da bir araya gelebilir ve antlaşmaya varabilirler. Başkan seçilen Donald Trump ve Amerikan kamuoyu da böyle bir antlaşmayı büyük bir memnuniyetle karşılayacaktır.

Peki, Rusya ve ABD önünde sonunda anlaştığında, kazananlar ve kaybedenler hangi ülkeler olacaktır. Bakalım; ABD, Rusya, Suriye, İran, Suudi Arabistan, Irak ve Katar ve de Türkiye ekonomik açıdan kazanan tarafta olacaklardır. Parsayı petrolün sahibi olan Katar ve İran ve de büyük abiler ABD ile Rusya toplayacaktır.

Kaybedenler mi? Kaybedenler kulübünde ise savaşta insanlarını cepheye süren ülkeler olacaktır, böylesine stratejik seviyede oyunların oynandığı bir savaşta kaybedenler her zamanki gibi öncelikle sivil halk ve neden savaştığını dahi bilmeyen vekâlet savaşçıları olacaktır.

KÜRT SORUNU DOSYASI /// Emekli generallerden uyarı : Barzani, Irak ve Suriye’de ‘Büyük Kürdistan’ kurmaya çalışıyor


Emekli generallerden uyarı : Barzani, Irak ve Suriye’de ‘Büyük Kürdistan’ kurmaya çalışıyor

Bir taraftan Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) Irak’ın kuzeyindeki terör örgütü PKK’ya yönelik operasyonlarına istihbarat desteği verdiği ileri sürülüyor, diğer taraftan Suriye’de PKK’nın uzantısı YPG ile işbirliği yapıyor. Barzani hegemonyasındaki Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) neyi hedefliyor? Sorununun yanıtını emekli generaller verdi, önemli uyarılarda bulundu.

Irak’ın kuzeyinde terör örgütü PKK’yı temizlemeyi hedefleyen TSK’nın 2017’de başlattığı geniş kapsamlı operasyon, Pençe, Pençe/Kartal ve Pençe/Kaplan adlarıyla devam ediyor. Terör örgütüne üst üste darbelerin vurulduğu operasyona Barzani hegemonyasındaki IKBY’nin de istihbarat desteği verdiği ileri sürülüyor.

IKBY, desteğin yanı sıra zaman zaman yaptığı açıklamalarla coğrafyasında PKK’dan rahatsız olduğunu da açık açık dile getiriyor. Ancak aynı Barzani diğer taraftan da Suriye’de PKK’nın uzantısı terör örgütü PYD/YPG ile hem iş birliği içinde hem de bu örgütü meşrulaştırma çabasında.

Peki, bir taraftan PKK’ya karşı operasyona destek verdiği iddia edilen, diğer taraftan da uzantısıyla iş birliği içinde olan Barzani’nin hedefi ne? Sorunun yanıtını Sözcü’ye konuşan emekli generaller verdi, önemli uyarılarda bulundu.

“BU ABD’NİN DE İSTEDİĞİ BİR AKTÖR”

İstanbul Aydın Üniversitesi Öğretim Üyesi Emekli Tuğgeneral Dr. Naim Babüroğlu, 2017’de Barzani’nin başta Türkiye olmak üzere çok sayıda ülkenin karşı çıkmasına rağmen bağımsızlık referandumu yaptığını anımsattı.

ABD’nin de referanduma değil ama zamanlamasına karşı çıktığını anımsatan Babüroğlu, Barzani’nin buna rağmen belirlediği tarihte referandumu yaptığını ve cebine koyduğunu dile getirdi.

Barzani’nin hedefinin bağımsız bir Kürdistan devleti kurmak olduğunu ve son gelişmelerin de lehine olduğunu vurgulayan Babüroğlu, “Suriye’deki olaylar, ABD’nin Irak’ı işgali, ABD’nin İran’a yaptıkları, İsrail’in 100 yılın anlaşması denilen projesi, Arap baharı ve BOP gibi konular Barzani’nin lehinde bazı gelişmeler sağladı. Irak hükümetinin başbakanı değişti. Mustafa el-Kazımi oldu. Bu ABD’nin de istediği bir aktör” dedi.

İstanbul Aydın Üniversitesi Öğretim Üyesi Emekli Tuğgeneral Dr. Naim Babüroğlu

“BARZANİ SURİYE’DEKİ GRUPLARA ÖNDERLİK ETTİ”

Terör örgütü PKK’nın ise TSK’nın kahramanca ve başarılı mücadelesiyle yurt içinde oldukça zayıflatıldığına dikkat çeken Babüroğlu, sözlerine şöyle devam etti:

* PKK bölücü terör örgütü Sincar’da Mahmur ve Süleymaniye’de var. Buralara yerleşmeye ve güç kazanmaya devam ediyor. Yenilgiden kaçanlar yeni coğrafyalarda tekrar konuşlanmaya devam ediyor.

* Barzani’nin hedefi şu, ABD geçen ay attığı önemli bir adımla, Suriye’deki PYD ile diğer Kürt grupları şemsiye altında topladı, bir araya getirdi. Bunlar Barzani önderliğinde Fırat’ın doğusunda Suriye coğrafyasının yüzde 30’unu kapsayan bir alanı işgal eden PYD ile anlaştı.

* Bu şu demek, bu anlaşma ile ABD, PYD’yi meşrulaştırıyor. ABD, Kürt grupları ile PYD’yi başka bir isim altında sunacak ve ‘burada artık terör örgütü yok’ diyecek.

“SONRAKİ ADIM BARZANİ’NİN HAYALİ”

Sonraki adımın ise Irak’ın kuzeyi ile Suriye’nin kuzeyinin bütünleşmesine yönelik olacağına vurgu yapan Emekli Tuğgeneral Babüroğlu, şunları söyledi:

* İşte bu nokta Barzani’nin hayal ettiği bir nokta. Tırnak içinde söylüyorum Güney Kürdistan ve Batı Kürdistan bütünleşecek onların deyimiyle. Bütünleşince Barzani güdümünde olacağı için onun coğrafyası büyüyecek. Barzani bunu çok istiyor.

* ABD ve İsrail çok istiyor. Parçalanmış bir Suriye, ABD ve İsrail’e tehdit olmayan Suriye, tehdit olmayan bir Irak. ABD’nin kontrolünde bir bağımsız Kürdistan bölgesi. Daha ileriki safhada da 10-20 yıl sonra tarih sayfalarının nereye evrileceğini tahmin edebiliriz. Doğu Akdeniz’e açılan bir Kürt devleti.

“BİRLEŞME TÜRKİYE’NİN COĞRAFİ BÜTÜNLÜĞÜNE KAST EDER”

* İsrail’in 100 yılın anlaşması denilen anlaşmasının yürürlüğe girmesiyle 2017 referandum kartını masaya koyacaktır. ABD’nin desteğiyle koyacaktır. İşte o zaman Türkiye için daha da büyük tehlike oluşur. Onun için Türkiye, bu kartı masaya koymadan, İsrail’in anlaşması devreye girmeden adımlar atmalı.

* Çünkü bu bütünleşme Türkiye’nin coğrafi bütünlüğüne kast eder. Bu yapı daha sonra tırnak içinde söylüyorum, Kuzey Kürdistan dedikleri Türkiye’nin bir parçası ve Doğu Kürdistan dedikleri İran’ın bir parçasını da içine alan hayali haritanın hedefine ulaşması için çalışacaktır. Bu Türkiye’nin ulusal çıkarlarına ve bekasına olumsuz bir durumdur. Türkiye bunları kabul etmemeli.

* Bunun için de Suriye’nin toprak bütünlüğü, PYD’nin etkisiz duruma getirilmesi gerekir. Barış Pınarı Harekatı’nda güvenli bölge 480 kilometrede oluşturulacaktı. ABD engelledi.

* Türkiye’nin sadece Tel Abyad ile Rasulayn arasındaki yerde 140 kilometrelik bir alanda güvenli bölge oluşturuldu. Bu güvenli bölgeyi de tamamlaması lazım. Türkiye bu yönde adım atmalı.

* Türkiye gecikirse bütünleşme projesi gerçekleşir. Referandum kartı masaya sürülür ve Türkiye dönülemeyecek bir jeopolotik tehditle karşı karşıya kalır.

“ABD, FIRAT’IN DOĞUSUNDAKİ İŞİ BARZANİ’YE VERDİ”

Emekli Tümgeneral Ahmet Yavuz da, Suriye’deki koşulların giderek Barzani lehine döndüğünü ve Barzani’nin de bunu gördüğü için ona uygun adımlar attığını vurguladı.

Referandum döneminde koşulların Barzani için uygun olmadığını dile getiren Yavuz, “Bugün yapsaydı daha farklı durum oraya çıkardı. Hatasını gördü ve uygun zaman geldi diye düşünüyor. ABD Fırat’ın doğusunda bir devlet oluşturmaya çalışıyor ve bunu Barzani’nin patronajına verdi” dedi.

Emekli Tümgeneral Ahmet Yavuz

“SURİYE PARÇALANIRSA YENİ BİR DEVLET ÇIKAR”

Esas meselenin ABD’nin bölgeye ilişkin oyununu görmek olduğuna dikkat çeken Yavuz, “Suriye’yi parçalarsanız başka bir devlet çıkar. Suriye’deki devletçik yarın Irak’taki devletçikle birleşir. Bu coğrafyanın getirdiği konudur, birleşmesini istemiyorsanız, bölgedeki devletlerin statükosunu sağlamanız gerekir” ifadelerinde bulundu.

ARAŞTIRMA DOSYASI /// E. TÜMG. ARMAĞAN KULOĞLU : RUSYA’YLA LİBYA VE SURİYE KAPSAMINDA MUTABAKAT


E. TÜMG. ARMAĞAN KULOĞLU : RUSYA’YLA LİBYA VE SURİYE KAPSAMINDA MUTABAKAT

Geçen hafta Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı cephenin çok genişlediğini, bazı ülkeleri yanımıza çekerek cephenin daraltılmasının faydalı olacağını belirtmiştim.

Karşımızdaki ülkelerden başat durumda olan Rusya, özellikle dost görünüp, Suriye’de, Akdeniz’de ve Libya’da olsun dolaylı yollardan Türkiye’yle menfaat mücadelesi içindedir. Bu nedenle Rusya’yla ortak menfaatler üzerinden mutabakat sağlanarak sahadaki konumumuzun güçlendirilmesine çalışılmalıdır.

Rusya’nın Libya’daki amacı

Rusya, Suriye’den sonra Libya’da da deniz ve hava üslerine sahip olmak istemektedir. Bu nedenle Libya’daki iç kargaşada üstünlük sağlayan Hafter’den yana tavır almıştır.

Desteğini, silah, malzeme ve Wagner Grubu paralı askerlerle sürdürmektedir. Milliyetini kamufle ettiği uçaklarını, doğrudan veya Belarus üzerinden gönderdiği söylenmektedir. Mısır, S.Arabistan ve BAE’yle de koordine ederek, paralı askerleri Sudan ve Çat’dan getirilenlerle arttırmıştır. Yeni savaşçılar arasında İran ve Afgan kökenlilerin de bulunduğu, Hafter milislerine katılmadan önce Rusya’nın Lazkiye’deki üssünde organize edildiği ifade edilmektedir.

Libya’daki güç dengesi Türkiye’nin sahaya inmesiyle değişmiş, BM tarafından da meşruiyeti tanınan UMH, Hafter’in kontrolündeki birçok bölgede üstünlük sağlamıştır. Halen Libya’da en etkili ülke Türkiye’dir.

Vattiye Hava Üssüne saldırı

UMH kontrolüne geçen, stratejik önemdeki Vattiye hava üssüne, geçen Cumartesi gecesi yabancı uçaklar tarafından saldırıda bulunulmuştur. Türkiye’nin gönderdiği bazı askeri sistemlerin (özellikle hava savunma) hasar gördüğü belirtilmiştir. Olayda Türk güçlerinin hedef alındığı aşikârdır.

Uçakların kimliği bilinmemektedir. Bu saldırının doğrudan Rus uçaklarıyla yapılmayacağı, ancak Rusya’yla koordine edilmeden de yapılamayacağı bir gerçektir. Uçakların BAE’lerine ait olduğu, Mısır’ın Libya sınırına yakın yerdeki üssü kullandıkları iddia edilmektedir.

Misilleme olarak SİHA’ların Wagner paralı askerleri vurduğu ve büyük zayiat verdirdikleri haberi alınmıştır. Bunun üzerine Lavrov acil ateşkes yapılmasını önermiş, Rusya ve Türkiye’nin ateşkes üzerinde çalıştıklarını söylemiş, Hafter’in bu konuda ikna edildiğini, Türkiye’nin da Sarraç’ı ikna etmesini talep etmiştir.

Olayları tırmandıran da ateşkes isteyen de Rusya’dır. Geçen hafta ifade ettiğim gibi ateşkes için şartlar uygun değildir. Hafter’in önce işgal ettiği yerlerden çıkması veya püskürtülmesi gerekir. Durum üstünlüğü Türkiye’nin desteği ile tamamen UMH’ye geçtikten sonra müzakere edilebilir.

Rusya’yla Libya’da ortak menfaatler tespit edilmeli

Bunun gibi teşebbüsler durumu içinden çıkılamaz bir yöne sürükleyebilir. Küresel güçlerle doğrudan karşı karşıya gelmenin bir faydası yoktur. Onu dengeleme yolları aranmalıdır. ABD, Rusya’nın Libya’da üs bulundurmasını arzu etmez. Ancak seçim sürecinde bu gibi konulara uzak kaldığı anlaşılmaktadır.

Burada Türkiye’nin menfaatinin, şartlar uygun olduğunda, Sarraç yönetimi ve Rusya’yı bir araya getirip, kendisinin ve Rusya’nın da menfaatine olan işbirliği konularında ortak kararlar alınmasını sağlayarak Rusya’nın karşı gruptan çözülmesine imkân yaratmak olduğu değerlendirilmektedir.

Rusya’yla işbirliği Suriye’de de geliştirebilir.

Türkiye’nin Rusya’yla Suriye’deki işbirliğinin eskisi gibi sağlıklı yürüdüğü söylenemez. Astana Süreci İran’ın da katılımıyla devam etmekte, ancak İdlip’te görüldüğü üzere sağlıklı sonuç alınamamaktadır. Bunun başlıca sebebinin Türkiye’nin Esat yönetimine karşı olan tutumunu devam ettirmesidir. Türkiye, Suriye’nin siyasi birlik içinde toprak bütünlüğünün Esat ile olamayacağında ısrarlıdır.

Şimdi Esat’ın iktidarı bırakacağına ilişkin bir iddia var. Rusya’nın da Esat’la devam etmek gibi bir ısrarı yok. Bu durum, Türkiye’nin Suriye yönetimiyle anlaşabilmesi için bir fırsat olarak görülebilir, Suriye konusunda da Rusya’yla yeni bir sayfa açılabilir. İran’ın da katılımıyla çözüm yolları daha kolay bulunabilir. Ancak Esat gidince ortaya çıkabilecek yeni yönetimin, mevcut şartlar içinde çok farklı olmasını beklemek de gerçekçi olmaz. Fakat böyle bir fırsat çıkarsa bunu da kaçırmamak gerekir.

Fransa’nın, NATO’dan Türkiye için destek alamayınca dikkatini AB’ye çevirmesi ve Türkiye’ye karşı onu hareketlendirmeye çalışması da dikkate alındığında, Türkiye’nin Rusya’yı kendi tarafına çekmesinin önemi daha da artmıştır.

10 Temmuz 2020 Yeniçağ Gazetesi

KÖRFEZ ÜLKELERİ DOSYASI /// Gürsel Tokmakoğlu : ABD’nin Suriye-Irak’ta Yeni Oyunu


Gürsel Tokmakoğlu : ABD’nin Suriye-Irak’ta Yeni Oyunu

19 Haziran 2020

ABD’nin bazı Avrupa ülkelerini de yanına alarak Suriye’yi PKK terör örgütünü kullanarak bölme ve Irak’ta Barzani güçlerini kullanarak bölgesel bir plan içerisinde olma çabaları sürüyor. ABD’nin son oyunu Kamışlı’daki bir toplantıda gün yüzüne çıktı. Bakın durum ne?

İçişleri Bakanlığı verilerine göre Türkiye içinde silahlı PKK terörist sayısı 500’ler civarında. Yakın zamanda Türkiye Irak’ta Pençe serisi operasyonlarla teröristlere karşı etkinlik sağlamakta, ama diğer taraftan da belli ölçülerde değişik ülke ve güçlere mesaj vermektedir.

PKK terör örgütü ve uzantıları bölgede değişik ülkelerdeki diğer terörist gruplar bir tür uluslararası suç şebekesi biçimine dönüşmüştür. Yakın zamanda ABD’deki protesto eylemlerinde Başkan Donald Trump’ın da işaret ettiği ANTIFA isimli terör örgütünün Suriye’deki PYD/YPG ile birlikte eğitim görmeleri dikkat çekmiş idi. PKK terör örgütü ve uzantıları en azından Irak ve Suriye’de, örtülü biçimde İran’da, değişik iletişim kanalları ile Avrupa ve Amerika’da bulunduğuna göre uluslararası suç şebekesi olması hali geçerlilik kazanmış durumdadır.

PKK terör örgütünün 2005 yılında Kandil’de yaptığı kongre (Kongra-Gel) ile tekrarladığı bölgesel bir garnizon devleti fikri benzeri hayalini şimdi terörist (Mazlum Kobani kodlu) Ferhad Abdi Şahin merkezli yeni örgütlenmelerle Deyrizor-Kamışlı hattında sürdürülmektedir. Ancak şurası açıktır ki, bu faaliyetleri alenen PYD/YPG’nin PKK ile iltisaklı olmadığı tezini ileri sürenlerin marifetiyle, PKK terör örgütü şemsiyesi ile gerçekleştirmekteler ve İmralı’daki terörist başı Abdullah Öcalan’ın liderliğini anarak sürdürmekteler. Deyrizor’daki yeni imkanlarla birlikte kendilerine göre ifade ettikleri yeni açılımda PKK terör örgütü Türkiye ile ilgili hayallerini bir tarafa bırakmış, İran’da ABD ve İsrail destekli operasyonlarla rejimin değişmesi sürecini beklemekte, bu konjonktürde ise ABD, İsrail ve Fransa’nın himayesinde, Suriye ve Irak kuzeyindeki bölgede siyasi bir oluşumla ortaya çıkmaya çalışmakta, Suriye’nin bölünmesi sürecine dönük siyasi faaliyetlere ağırlık vermektedir.

Bilindiği gibi ABD, Suriye’de petrolü korumak adı altında bir miktar asker bıraktı. Türkiye’nin Suriye sahasında icra ettiği operasyonlarla hem yıpranan hem de sınırdan daha güneye ABD desteğiyle emniyetli bir alana çekilme imkânı bulan PYD/YPG Deyrizor bölgesine çekildi. Burada ABD desteğiyle gelişmesine devam ediyor.

Ferhad Abdi Şahin isimli terörist halen Deyrizor’dadır. ABD’nin bölgedeki proje temsilcisi konumundaki terörist Ferhad Abdi daha çok Suriye’deki yetkililerle, Ruslarla, İranlılarla, İsraillilerle, Fransızlarla, yerel halkla ve Irak’taki Kürt yetkililerle temastadır. Uzayıp giden Suriye’deki istikrarsızlığın içinde, geçen sürede, terörist Ferhad Abdi daha çok bahse konu ülke temsilcisi ve güçlerle birlikte, kendilerine uygun siyasi bir atmosfer yaratacak biçimde çaba göstermektedir.

ABD 2021 bütçesine önceki yıllardakine yakın miktarda, Suriye’deki terörist PYD/YPG’yi eğit-donat kapsamındaki projede harcanmak üzere pay ayırdı. Ayrıca ABD her ne kadar bölgede CENTCOM’a bağlı az sayıda asker bıraktıysa da CIA ve paralı askerleri halen bölgededir. Amaçları Doğu Akdeniz’den İran’a uzanan bir yeni oluşumu süreç içinde gerçekleştirmek, enerji kaynaklarını yönetmek ve Rusya’nın bu alandaki gücünü kırmaktır. İlk aşamada Irak’taki Kürt özerk bölgesine benzer biçimde, Suriye’de de benzer bir özerk bölgenin oluşmasının kabul ettirmektir.

ABD ve ona eşlik eden diğer ülkelerin himayesinde siyasi olarak gerçekleşen bir gelişmeyi not edelim. Mahallerde ve köylerde çeşitli sözde partiler kurdular. Siyasi inisiyatif diye bunları kayıtlara geçirdiler. Yerel halkın siyasi görüşü adı altında bu sözde partileri yerel güç olarak lanse ettiler. Çeşitli toplantılarla bunları belirginleştirme çabasında oldular. Bir nevi meşrulaştırma faaliyeti süreci yaşandı. Şunu ifade etmemiz gerekiyor, bahse konu sözde partiler Suriye’deki yerel siyasi temsili üstlenecek yetkinlikte değildir. Asıl Suriyeli Kürtler bu partileri tanımamaktadır.

Mayıs 2020’de başlatılan bir seri toplantıların neticesinde bu tip sözde partileri Kürt Ulusal Birliği Partileri (PYNK) adıyla PKK çatısı altında birleştirdiler. Irak ve Suriye kuzeyi coğrafyasında ise daha belirgin bir çalışmayla, Mesut Barzani’ye yakın Suriye Kürt Ulusal Konseyi (ENKS) ile birlikte hareket edilmesi yönünde adımlar attılar.

ABD’li büyükelçi William Roebuck ve Türkiye’nin kırmızı listede aradığı terörist Ferhad Abdi Şahin’in Suriye-Kamışlı’da birlikte katıldığı bir basın toplantısında PKK ile ve ENKS’nin 2014’te imzalanan Duhok Anlaşması çerçevesinde birleşecekleri ifade edildi. Bu maksatla yakın zamanda Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi (IKYB) ile PKK arasında bir anlaşma imzalanacağı bile söz konusu edildi. 2014 tarihli Duhok mutabakatında Suriye kuzeyinde işgal edilen bölgenin yönetiminde ENKS’ye yüzde 40, PKK’nın uzantılarına (TEVDEM denmiş idi) yüzde 40 temsil hakkı verilmesi, yüzde 20’lik temsil ise sözde bağımsız isimlere verilecekti. Bu mutabakata göre sözde savunmada ortaklık kurulması ve YPG çatısında birleşilmesi öngörülmekteydi. Demokratik özerklik ve kanton sistemi sözleri bu şekilde sarf edilmişti.

Peki Barzani tarafı böyle bir inisiyatifte yer alabilir mi? Hem Irak Anayasası hem de IKYB’nin kuruluş yasaları başka bir ülkede yöneticilerin bir hukuksuzluk rolünde yer almasına imkân vermemektedir. Hatta fiilen bilindiği gibi 2014’lerden itibaren Kamışlı’da PKK çok sayıda Barzani taraftarlarına suikastlar gerçekleştirmişti ve aralarında husumet vardı. Ancak yine de ABD’nin emriyle bu birbirine düşman kesimler çıkar için ABD Büyükelçisinin de olduğu aynı masada bir araya gelebilmişlerdir.

Toplantıda konuşan terörist Ferhad Abdi, anlaşmadan dolayı ABD elçisi William Roebuck ve Mesut Barzani ile Neçirvan Barzani’ye teşekkür etti, “Kürt birliğinin sağlanması ve tüm halk ve inançların haklarının garanti altına alındığı çok renkli ve demokratik bir Suriye için güçlü destek sunan ABD’ye teşekkür ederiz,” dedi. Buna mukabil Roebuck da gösterdikleri özveriden dolayı PKK/YPG terör örgütü elebaşı Abdi ve Barzani’ye teşekkürlerini iletti.

Bağımsız Suriyeli Kürtler Birliği Başkanı Abdülaziz Temo ise ABD arabuluculuğunda yapılan anlaşmaya tepki göstermiştir. Deyrizor ve Rakka gibi Kürtlerin olmadığı ve Haseke gibi çok az Kürt nüfusun bulunduğu bölgelerin söz konusu edilerek bazı toplantıların yapılmasını işaret eden Temo, şöyle söyledi: “O topraklarda PKK bir meşruiyet kazanamaz. PKK ile bir müzakereden bahsedilecekse teröristlerin Suriye topraklarından çıkarılmasını sağlamaları gerekiyor. Türkiye’nin Suriye’deki askeri operasyonları (terörist) Öcalan’ın planını bozdu. Ancak bu anlaşmayla Suriye Kürt Federasyonu kurma peşindeler. Fakat bu imkansız. Türkiye ile 900 kilometre komşu bir ülkede Kürt devleti veya federal bir devlet kurulamaz. Üstelik bu bölgelerde Araplar, Suriyeliler ve Süryaniler de var. Bu durum bir federasyonu imkansız hale getirir. Haseke’yi öne sürüyorlar. Oradaki Kürtlerin oranı nüfusun sadece yüzde 30’u. Tel Abyad’da, Rakka’da, Deyrizor’da Kürt yok. Rasulayn’ın sadece yüzde 18’i Kürt. Ayn el-Arab ve Rasulayn arasındaki 180 kilometrelik alanda hiç Kürt yok. Tüm bunlara rağmen anlaşmalarında coğrafi bağımlılıktan nasıl söz edebiliyorlar?”

SURİYE DOSYASI /// Ünal Atabay : Suriye’de Kalıcı Çözüm Planı


Ünal Atabay : Suriye’de Kalıcı Çözüm Planı

03 Haziran 2020

Çatışmalar “Yeter Artık” Noktasındadır

Suriye iç savaşı, öyle bir noktaya geldi ki; “yeter artık bitsin bu insanlık dramı, sona ersin artık bu yorucu ve yıpratıcı savaş” demek suretiyle tüm insanlık haykırma noktasına doğru gelmiştir. Bu iç savaşın etkisinden yorulan ve yıpranan ülkelerin en başında hiç kuşkusuz öncelikle Türkiye, Rusya, Suriye ve İran gelmektedir.

Ayrıca, Irak ve Lübnan’da; kendisine düşen payıyla, bu savaşın etkisini fazlasıyla hisseden ülkeler arasındadır. Aynı şekilde Ürdün’de; göçmenler üzerinden payını almış, siyasi ve sosyo-kültürel etkileşim içerisinde bulunan ülkelerdendir. Bölge dışı ülkeler ise, Suriye’de kaos üreterek hakimiyet tesis etme ve pay kapma hevesleri nedeniyle; başta ABD ve bazı AB ülkeleri, bölgedeki krizi siyasi ve ekonomik olarak daha da derinleştiren ülkeler olmuşlardır.

Gelinen noktada, sahada tarafların pozisyonları, niyet ve maksatları, çözüme doğru giden yol haritasında ülkelerin rol alma / alabilme kapasiteleri açığa çıkmıştır. Bundan sonra yapılacak iş; sahada şekillenen siyasi, askeri ve ekonomik resmin üzerinden, sonuca odaklı somut bir çözüm planı yaratmak olmalıdır.

Çözüm önerilerine geçmeden önce, Suriye iç savaşına sahada doğrudan taraf olan ülkelerin çözüme dair yaklaşımlarına ışık tutacak bazı kapalı stratejilerini açığa çıkarmak faydalı olacaktır.

Ülkelerin Açık / Kapalı Stratejik Hesapları

ABD; Suriye ve Irak sahasını bir bütün olarak değerlendirmekte, İran’ın İsrail’e coğrafi olarak yaklaşmasını İsrail’in güvenliği noktasında red etmektedir. Ayrıca, Kürt’lere sağlanacak özerk bir yapıyla ve Suriye-Irak sınırında sünniler için yaratılacak özerk bir bölgeyle, İran’ın Akdeniz’e uzanımının önüne set çekmek istemektedir. Aynı zamanda bu set; gelecekte Çin’in Ortadoğu kuşak-yol projesinin önünün coğrafi olarak kesilmesini sağlayacağından, ABD kendi lehine bir pazarlık konusu yapılması için sahayı şimdiden şekillendirmeye çalışmaktadır.

Rusya; Suriye ve Doğu Akdeniz’de ki stratejik çıkarlarından asla vazgeçmeyecek şekilde Suriye’deki çatışmaların bir an önce bitmesi ve mali külfetin karşılanması için Suriye’nin kaynaklarını işletmek ve pay almak istemektedir. Öte yandan, Rusya; İsrail’in güvenliğini dikkate almak kaydıyla, İran ile siyasi-ekonomik noktada ortak bir paylaşım içerisinde birlikte yaşamayı kabullenmiş durumdadır. Ayrıca, Kürtler için; merkezi otoriteye bağlı kültürel özerklikle sınırlı bir yapılanmayı desteklemektedir.

Fransa; Kürtler’in geleceği noktasında Suriye yönetiminde söz sahibi olmalarını sağlamak, Ortadoğu’da, Doğu Akdeniz’de ve Afrika’da, Çin ile birlikte hareket edebileceği bir alan açmak, örtük rakibi olan ABD’yi Suriye sahasında yakın markajla kontrol ederek kendi menfaatleri doğrultusunda Suriye üzerinde stratejik söz sahibi olmayı hedeflemektedir.

İran; Akdeniz’e kadar ekonomik ve ticari koridor tesis etmek, aynı zamanda bu koridor üzerinden askeri anlamda İsrail’i rahatsız etmek, ABD ve İsrail’in kendisine yönelik olası tehditlerini ise ülke sınırları dışından yani İsrail’in yakın çevresinden itibaren karşılamak istemektedir.

Türkiye; güney sınırında tehdit oluşturacak bir PKK devletçiğine engel olurken, bir taraftan sünni muhalif kesime alan açmak ve böylece Suriye’nin egemenlik ve toprak bütünlüğü içerisinde yeni bir siyasi denge oluşturmak, Doğu Akdeniz’deki hak ve menfaatlerinin Suriye ana karası üzerinden de güvenliği sağlanmış politik ve stratejik bir sonucu arzulamaktadır.

Esad Sonrası İhvan Ekolü Endişesi

Türkiye’nin; Esad karşıtlığında ısrarcılığı ve sünni muhalifleri destekliyor olması, gerek Suriye’de gerekse uluslararası alanda bu tutumu, Nusayri–Alevi mezhebi karşıtlığı olarak algılanmaktadır. Bu nedenle ABD ve AB; Esad’ın gitmesi durumunda İhvan ekolünden sünni kökenli bir liderin gelmesi yolunun açılabileceği endişesini taşımaktadırlar. Benzer endişeyi Rusya ve İran’ın da yaşadığını söyleyebiliriz.

Ayrıca, iç savaşın devam ettiği bir ortamda, başta ordunun ve devletin temel kurumlarını yöneten iradenin dağılmasının, kaosu daha da derinleştireceği gerçeğinden hareketle; çatışmanın dondurulmasından ve siyasi sürece yönelen bir iradenin belirmesinden sonra, Esad iktidarının sonlandırılmasının öngörüldüğü düşünülmektedir.

Bu nedenledir ki, söz konusu ülkeler Esad ile ilişkileri geliştirmezlerken, iktidardan gitmesi için hiçbir çabaları olmamaktadır. Diğer bir ifadeyle, başta ABD ve AB ülkelerinin birçoğu, kendilerince şartlar olgunlaşıncaya kadar Esad iktidarına razı olmaktadırlar. Öte yandan Türkiye; Esad karşıtlığında ne kadar ısrar etmeye devam ederse, yukarıda belirtilen endişe çerçevesinde Esad’ın koltuğunun ABD, AB ve hatta Rusya-İran nezdinde o kadar sağlamlaştığı düşünülmektedir.

Çözüme Doğru Giden Yol

Ülkelerin beklentileri; siyasi ve ekonomik çıkarlarına göre şekillenirken, unutulmaması gereken husus, artık Suriye’de sona doğru gelindiğinin kabulü ve bir an önce çözüme odaklanılmasıdır. Çözüme yaklaşıldığının en somut örneği, saha dinamiklerinin stabil hale / doruk noktasına gelmiş olmasıdır. Nitekim bu durumu öne çıkaran en önemli faktörler;

  • Esad iktidarının; savaşın gittikçe artan maliyetini karşılama noktasında yaşadığı ekonomik sıkışmışlık ve diğer taraftan ambargoların güçlü etkisi,
  • Yönetime destek veren yakın çevresindeki siyasi ve ekonomik güç sahibi bazı aile ve şirketlerde muhalif bir yapının belirmesi,
  • Çatışmanın uzun yıllara yayılacak kısır bir döngü içerisinde daha da düğümleneceğinin tüm taraf ülkelerce görülüyor olması,
  • Artık daha fazla mali külfet altına girilmek istenmemesi şeklinde özetlenebilir.

Çözümün en önemli kriterlerinden birisi de; taraf ülkelerin bu noktadan sonra açık ve şeffaf davranmalarına, gizli bir ajandayı taşımıyor olmalarına bağlıdır. Çünkü, resmen ilan edilmese dahi her ülkenin kendi ajandası bir şekilde açığa çıkmıştır. Bundan sonra yapılacak iş, bunları cesaretle siyasal sürece taşıyabilme ve tartışabilme iradesine kalmıştır.

Temelde Suriye’de sorunun nihayi çözümü; Irak ve Lübnan benzeri etnik ve mezhebi anlamda ortaklığı / paylaşımı içeren anayasal bir sözleşmede yatmaktadır. Şu bir gerçek ki; Esad rejiminin 2011 öncesi duruma dönmesinin artık sahada uygulanabilirliği ve şartları hemen hemen hiç kalmamıştır. Esad’ın halâ böyle bir beklenti içerisinde bulunması, elinde kalan son kazanımlarının ve bugüne kadar harcadığı tüm gayretlerinin boşa çıkarılmasından başka bir sonuç yaratmayacaktır.

Suriye Çözüm Planı

Suriye sorunun; ortak paydada ve asgari müştereklerde çözüme kavuşturulabilmesi, daha fazla kaosa sürüklenmeden bir an önce siyasi sürece geçilmesi ve ilkesel olarak şu çözüm planının ortaya konulması;

  • Suriye’li Kürtler, ülke dışından hiçbir yabancıyı bünyelerine almamak ve PKK ile bağlantısını tamamen kesmek kaydıyla, mevcut silahlı unsurların hafif silahlı hale indirgenmesi, yerel kolluk sıfatında Suriye genel kolluk sistemine bağlanması,
  • Aynı şekilde, Suriye Milli Ordusu’nun da (Özgür Suriye Ordusu); kendi bölgelerinde hafif silahlı yerel kolluk gücüne dönüştürülmesi,
  • Türkiye’nin, Suriye tarafında kontrol ettiği alanlardan çıkması karşılığında; Ankara Anlaşması ile Suriye sınırı belirlenirken ikiye bölünmüş tüm köy ve kasabaların; kabile, aşiret, aile gibi birlikteliklerin yeniden sağlanması amacıyla, azami 5-8 km.lik derinliğe kadar bir sınır düzeltmesi yapılarak Türkiye’ye dahil edilmesi,
  • Gerek Türkiye’ye dahil edilecek olan bölgeye, gerekse Suriye içine dönecek göçmenlerin uluslararası gözlemci heyeti refakatinde dönüşlerinin sağlanması,
  • Türkiye tarafına bırakılacak yerlerin; imarı, inşası ve bugüne kadar harcadığı mali külfetin karşılığı olarak, Haseke petrollerinin 25 yıllığına Türkiye’nin işletmesine bırakılması,
  • İran’a; güney Suriye’de Palmira hattı üzerinden Lübnan’a ulaşan ekonomik ve ticari koridor imkânı sağlamak kaydıyla; milis güçlerini Suriye sahasından çekmesi ve İsrail ile çatışmayı sonlandırması yönünde çözüme odaklanılmasının Suriye’de kalıcı istikrara hizmet edeceği mütalaa edilmektedir.

SURİYE DOSYASI : Suriye’de Patlak Veren Protestolar Ne Anlama Geliyor ???


Suriye’de Patlak Veren Protestolar Ne Anlama Geliyor ???

Mete Han Kutlusan

15 Haziran 2020

Suriye’nin güneyinde, başkent Şam’a 100 km uzaklıkta bulunan ve Suriye azınlıklarından Dürzilerin yoğunlukla yaşadığı Süveyde kentinde bir süredir yaşanan fakat Haziran itibariyle oldukça yoğunlaşan halk protestoları dikkat çekiyor.

İç savaşta çatışmalardan en az etkilenen Süveyda kentindeki kalabalık, özellikle son günlerde oldukça hızlı bir biçimde kötüye giden ekonomik şartlar nedeniyle Esad rejimini protesto etmek için kentteki Mişnaka Kavşağı ve belediye meydanında toplandı. Protesto gösterilerinin barışçıl bir seyir izlemesine rağmen Suriye’nin önceki lideri ve Beşar Esad’ın babası olan resminin yer aldığı büyükçe bir tabloya tam daHafız Esad’ın ölüm yıldönümünde sloganlarla birlikte taş atıldı. Ayrıca Esad kontrolündeki tüm şehirlerde olduğu gibi kentteki büyük binalara asılan Beşar Esad resimlerine protestocuların orta parmak kaldırdığı fotoğraflar sosyal medyada sıklıkla paylaşıldı. Protestocular ayrıca Hama kuzeyinde bir sene önce Esad güçleri tarafından öldürülen ve Suriye muhalefetinin önemli figürlerinden olan A. B. Sarout’u da andı.

Aynı gün de Esad yanlısı bir karşı-protesto gösterisi düzenlendi. Fakat bu gösteriye katılan ve çoğu kamu çalışanlarından oluşan kişileri hükümet yetkililerinin zorla katılmaya zorladıkları iddiası ve gösterilerin tamamen Esad rejiminin kurgusu olduğuna dair ciddi iddialar ortaya atıldı.

Süveyde şehri, tarihte özerk bir devlet sıfatı taşımaktaydı. 1922 yılında Fransız Suriye ve Lübnan Mandası altında başkent Süveyde’nin adını taşıyan Süveyde Özerk Devleti kurulmuştu. Daha sonra ise 1927 yılında adı Cebel el-Dürzî olarak değiştirildi[1]. Adını aynı bölgede bulunan Cebel-i Dürzî, yani Dürzî Dağlarından almıştır.

Süveyde kentindeki son protesto gösterilerinin sebebi olan ekonomik şartların kötüye gitmesinden kasıt, Suriye Lirasının (SL) özellikle son birkaç haftada oldukça değer kaybetmesi, hayatın ve temel gıda ürünlerin bile git gide pahalılaşması ve alım gücünün oldukça azalmasıyla ilişkilidir.

İşin ilginç yanı, Arap Baharı’nın Suriye’de patlak vermesinden sonra Suriye muhalefetinin kullandığı “Suriye Devrimi” bayrağının Süveyda’da gerçekleştirilen protesto gösterilerinde kullanılmış olmasıdır. Ayrıca atılan sloganlarda doğrudan Esad hedef alınmış, bununla kalmayıp Rusya ve İran’a da sert ifadeler kullanılmıştır. Bir diğer ifadeyle halk, kötüye giden yaşam şartlarından Esad, Rusya ve İran’ı sorumlu tutmaktadır.

Suriye’de 1 Ocak 2020’de 1 dolar yaklaşık 900 SL’ye karşılık gelirken, 18 Mayıs’ta 2000, bugün ise 3 bin SL’ye kadar ulaşarak yalnızca son 3 haftada dolar karşısında yüzde 50, iç savaşın başladığı 2011’den bu yana yüzde 5 bin 900 değer kaybetti[2].

17 Haziran itibariyle geçerli olacak olan Sezar Suriye Sivil Koruma Yasası kapsamında Suriye’ye yönelik uygulanacak olan dış ekonomik yaptırımların da bu kötüye gidişatta etkili olduğu değerlendirilebilir.

İsmini, 2014’te Esed rejiminin muhalifleri tuttuğu hapishanelerde işkenceyle öldürülen 11 bin tutukluya ait 55 bin fotoğrafı dünya basınına sızdıran askeri polisin kod adından alan yasaya göre, rejime, Rusya ve İran adına hareket eden kişi veya üstlenici şirketlere destek sağlayan ya da onlarla büyük miktarda para alışverişinde bulunan yabancı kişi ve kuruluşlara yaptırım uygulanabilecek[3].

Öte yandan Sezar yaptırımları, özellikle Suriye’nin altyapı, enerji ve inşaat gibi sektörleri üzerinden Suriye’nin yeniden imarında rol alması beklenen Rusya, İran ve Çin’in olası hamlelerine yönelik de bir hamle niteliği taşımaktadır.

Yaptırım yasasının bir diğer özelliği de, uygulanacak yaptırımların askıya alınması yetkisinin ABD Başkanına ait olmasıdır. Diğer bir ifadeyle söz konusu yaptırımların Suriye’de alınacak kararlar ve yapılacak hamlelere yönelik caydırıcılık ve pazarlık açısından ABD tarafından bir koz olarak da kullanabileceği ihtimali göz ardı edilmemelidir.

Öte yandan TSK’nın harekat icra ettiği Suriye’deki diğer bölgelere ek olarak İdlib’te de Türk lirasının yer yer kullanılmaya başladığına dair görseller sosyal medyada paylaşıldı[4]:

Yaşanan bu son gelişmelerin son zamanda sıkça dillendirilen “Suriye’de siyasi bir çözüm olması için Beşar Esad’ın görevde olmaması gerekmektedir” söylemiyle birlikte değerlendirilmesi faydalı olacaktır. Şarkul Awsat’ta konuya ilişkin çıkan bir yazıda Rusya’nın “Beşşar Esed’in uzun vadede Suriye ve bölgedeki kazanımlarını ve çıkarlarını koruyamayacağının farkına vardığını” ve yerine yenini bulduğunda devreden çıkarabileceği bir kart olarak elinde tuttuğu belirtildi[5].

[1]

[2]

[3]

[4]

https://twitter.com/2_ordu/status/1272221412464312322?s=20

[5]

SURİYE SAVAŞI DOSYASI /// Ercan Caner : SURİYE CEHENNEMİNİN SİLAHLARI


Ercan Caner : SURİYE CEHENNEMİNİN SİLAHLARI

E-POSTA : ercancaner

Elektrik ve Elektronik Mühendisliğinin yanı sıra, uçak ve helikopter lisanslarına sahiptir. Türkiye Hava Sahası Yönetimi alanında doktora tez çalışmalarını sürdüren Caner’in İnsansız Hava Araçları (2014) ve Taarruz Helikopterleri (2015) konulu makaleleri yayımlanmıştır. 36 yılı kapsayan TSK, BM ve NATO deneyimlerine sahiptir.

23 Aralık 2016

SURİYE CEHENNEMİNİN SİLAHLARI

Yazar: Ben Watson

Çeviren: Ercan Caner, Ankara-Türkiye, 18 Aralık 2016

Klorin gazından AK-47 Kalashnikov, varil bombaları ve seyir füzelerine kadar Suriye savaşı, 21’inci yüzyıl orduları ve silahlı grupların, savaş alanında neler kullanabildiklerini açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

Assad rejiminin 2011 Arap Bahar’ına gösterdiği kanlı tepki, modern tarihte en ölümcül isyanlardan biri olarak adlandırılan ve 1000’den fazla silahlı grup: muhalif, Kürt, hain, aşırılık yanlısı ve yabancı uzmanlar dâhil sayısız diğer unsurları kafa kafaya getiren bir isyanın fitilini ateşlemiştir.

Suriye 21’nci yüzyılın Afganistan’ıdır, Suriye’de görülen cihat militanlığı ve bu militanların ellerine geçirdikleri imkân ve kabiliyetler, modern dünya tarihinde görülmemiş bir seviyeye ulaşmıştır. ABD’nin IŞİD terör örgütüne karşı başlattığı savaş ve Rusya’nın da Assad rejimi yanında savaşa dâhil olması nedeniyle, Suriye savaş alanında görülen silahların bazıları dünyanın en gelişmiş ve öldürücü silahlarıdır. ABD ve Rusya, geliştirdikleri son teknoloji ürünü silahları Suriye’de yandaşlarına kontrolsüz bir biçimde vermekte ve Suriye savaş alanını bir test merkeziolarak kullanmaktadırlar.

Yüzbinlerce insan bu savaşta hayatlarını kaybetmiş ve Birleşmiş Milletler, üç yıl önce ölü sayısı 191.000’e ulaştığında ölü sayısının çetelesini tutmayı ne yazık ki bırakmıştır. Bu savaşta hayatlarını kaybeden insan sayısının 250.000 ile 500.000 arasında olduğu tahmin edilmektedir. Savaş, Suriye’nin savaş öncesindeki nüfusunun, beş milyonu sınırları dışında olmak üzere, yarısının yurtlarından olmasına neden olmuştur.

Bu yazıda, Suriye savaşında bütün aktörler tarafından kullanılan silah sistemleri gözler önüne serilerek, savaşın acımasızlığı ve modern dünyada eriştiği öldürücülük seviyesiortaya koyulmaya çalışılacaktır. İrili ufaklı çeşitli silahlı grupların yanı sıra, dünyanın en gelişmiş orduları da envanterlerinde olan ve yeni geliştirdikleri silah sistemlerini bu güzel ülkede deneme fırsatını bulmuşlar ve acımasızca masum insanların üzerinde kullanmaktan asla çekinmemişlerdir. Suriye, modern dünyanın, Birleşmiş Milletlerin ve medeniyetin ne yazık ki yüz karasıdır. Kendi çıkarları için vekâlet savaşlarını sürdürmekten çekinmeyen güçlüler bir yana, neden ve kimin için savaştıklarının farkında dahi olmayan vekâlet savaşçıları, Suriye halkına tarifi imkânsız acılar yaşatmış ve yaşatmaya da devam etmektedir.

Hafif Silahlar

İlk Kullanım: 18 Mart 2011. Bashar al-Assad rejiminin, Arap Baharı isyanını bastırma kapsamında, on ikiden fazla genci tutuklaması sonrasında protestocular, Dara güneyinde bir polis merkezini basarak yerle bir etmiştir. Tepki olarak polis, protestoculara karşı göz yaşartıcı gaz bombaları kullanmış ve sonrasında da ateş açmıştır.

Hafif silahlar savaş öncesinde de Suriye’de bol miktarda bulunmaktadır. Bashar al-Assad rejimi, uzun yıllar boyunca Sovyetler Birliği ve sonrasında Rusya Federasyonu’nun desteği sayesinde, iki milyondan daha fazla hafif silah stoklamayı başarmıştır. Suriyeli sivillerin elinde de 700.000’den fazla çeşitli tip ve modelde hafif silah olduğu tahmin edilmektedir. Hükümetin gizli depolarında hala çok sayıda kullanıma hazır hafif silah bulunmaktadır.

Çatışmanın başlaması sonrasında Suriye’ye hafif silahlar Ürdün, Lübnan, Türkiye ve Irak üzerinden akmaya başlamıştır. Hafif silah sayısının artmasına ABD, Katar, Türkiye, Suudi Arabistan ve Ürdün gibi ülkeler katkıda bulunmuştur. Silahların bir kısmı da Suriye ordusundan kaçanlar tarafından sağlanmıştır, 10.000 kadar Suriyeli askerin, sivillere ateş açmayı ret ederek, isyanın ilk altı ayında orduyu terk ettikleri rapor edilmiştir. Suriye’de, yaklaşık iki düzine üretici ülkeden, 50’den fazla hafif silah modelinin olduğu belirlenmiştir.

Tüfekler ve otomatik silahlar, özellikle çatışmaların başladığı ilk günlerde, diğer silahlardan çok daha fazla oranda kullanılmışlardır. Rejim kuvvetleri tarafından, kapsamı ve öldürücülüğü sonradan büyük oranda artacak şekilde, özellikle meskûn mahallerdeki aramalar ve operasyonlar esnasında, hafif silahlar acımasızca kullanılmıştır. Cihat savaşçıları açısından hafif silahlar, bir üçüncü dalga saldırı aracı olarak kullanılmaktadırlar. İlk dalgada açılan topçu ateşleri ve ikinci dalgada kullanılan intihar bombacıları sonrasında cihat savaşçıları, üçüncü dalgada hafif silahları yoğun bir şekilde kullanmaktadırlar. Bu savaş taktikleri Irak’ta geliştirilmiştir ve al-Qaeda ve uzantısı ISIS gibi aşırılık yanlısı militanlar tarafından Suriye topraklarında çok daha etkin ve öldürücü bir şekilde kullanılmaktadırlar.

Tanksavar Silahları

Araç üzerine yerleştirilmiş bir tanksavar silahı

ABD yapımı TOW tanksavar silahı, ilk kez 2014 yılında isyancı kuvvetlerin elinde görülmüştür. 2014 yılından başlamak üzere, gece görüş cihazlarıyla donatılmış bazı Rus yapımı tanksavar güdümlü füzeleri de Suriye topraklarında görülmeye ve kullanılmaya başlanmıştır.

Tanksavar silahları; tanklar, zırhlı araçlar ve hafif araçların zırhlarını delerek içlerine girmekte, mürettebatı öldürmekte veya aracın sistemlerini kullanılamaz hale getirmektedirler. Tanksavar silahlarının harp başlıklarında kullanılan çukur imla haklı patlayıcılar nedeniyle, mermi hızının yüksek olmasına gerek yoktur. Zırhta açılan küçük bir delikten içeri giren yakıcı madde, tankı terk edemeyen mürettebatın feci bir şekilde yanarak ölmesine neden olmaktadır.

28 Nisan 2014 tarihinde, The Washington Post gazetesinde yayımlanan Richard Johnson imzalı haberde, reaktif zırhlara karşı geliştirilen TOW BGM-71E modeli tanksavar silahlarının, Suriyeli muhalifler tarafından kullanıldığı ileri sürülmüş ve bu silahların Suriyeli isyancıların eline nasıl geçtiğinin bilinmediği yazılmıştır.

Gazeteci Maram Susli, Aralık 2014 tarihinde kaleme aldığı bir makalesinde, ABD yapımı TOW tanksavar füzelerinin, Al-Nusrah Front (El Nusra Cephesi)’un eline geçtiğini, Suriye’deki isyancıların karmaşık yapısı dikkate alındığında, ABD’nin bu silahların Al-Qaeda’nın ve uzantısı olan Al-Nusrah Front silahlı terör örgütünün eline geçeceğini tahmin edememiş olabileceğini ifade etmiştir. Al-Nusrah Front, Mayıs 2014 ayında IŞİD terör örgütüyle ateşkes ilan eden Suriye’deki en saldırgan örgüt olarak bilinmektedir.

İngiltere merkezli ‘‘Conflict Armament Search’’ tarafından yapılan incelemelerde de, Suriye’deki muhaliflere gönderilen binlerce ton silahın, IŞİD terör örgütünün eline geçtiği ortaya çıkmıştır. Doğu Suriye’de, IŞİD terör örgütüyle savaşan Kürtler tarafından ele geçirilen silahların seri numaraları üzerinde yapılan incelemeler, bu silahların ABD-Suudi Arabistan silah yardım programı kapsamında Suriye’ye geldiklerini ortaya koymuştur.

‘‘IŞİD militanlarından ele geçirilen M79 modeli tanksavar roketleri, Özgür Suriye Ordusu’na 2013 yılında Suudi Arabistan tarafından verilen M79 tanksavar füzeleri ile benzerdiler’’

Tanksavar silahı tarafından imha edilen bir tank. Foto: Hadi Mizban AP Photo

Brad Hoff tarafından 1 Ocak 2015 tarihinde Levant Report’da kaleme alınan bir yazıda, IŞİD militanlarının TOW BGM-71E tanksavar silahını Özgür Suriye Ordusuna karşı kullandığı ifade edilmiştir.

South Front’un iddialarına göre Nisan 2016 ayında Kürtler, M60T Sabra modeli bir tankı kuzey Irak’ta imha etmişlerdir. Hasar gören tank M-60 Patton modeli muharebe tankı, İsrail tarafından Sabra Mk II projesiyle modernize edilen bir tanktır. İddialara göre tank, lazer güdümlü Rus yapımı Kornet-E füzesiyle vurulmuştur.

Ağustos 2016 ayında, Jarablus yakınlarında M60T modeli bir tank daha güdümlü bir tanksavar füzesiyle vurulmuştur. Reuters haber ajansının iddiasına göre tank mürettebatından bir kişi hayatını kaybetmiş, üç personel ise ciddi şekilde yaralanmıştır.

Eylül 2016 ayı içerisinde, Aleppo yakınlarındaki ar-Rai kasabası güneyinde bir tepede korumasız durumda mevzilenen iki adet M60T Sabra modeli tank, Rus yapımı portatif Kornet güdümlü tanksavar füzeleri ile vurularak etkisiz hale getirilmiştir.

IŞİD terör örgütü, Aralık 2016 ayı içerisinde, bölgede muharebelere katılan üç adet Leopard 2A4modeli tankı imha ettiğini iddia etmektedir. İslami Devlet terör örgütünün iddialarına göre, üç adet Leopard 2A4 modeli tank, al-Bab yakınlarında güdümlü tanksavar füzeleri ile vurularak etkisiz hale getirilmişlerdir. Askeri uzmanların iddialarına göre Leopard 2A4 modeli tankları etkisiz hale getiren silah sistemi, TOW-2 tanksavar güdümlü füzesidir. Leopard 2A4 tanklarının üzerinde, Rheinmetall 120 mm tank topu ve iki adet 7.62 mm çaplı makineli tüfek bulunmaktadır. Mürettebatı dört kişi olan Leopard 2A4 modeli tankın ağırlığı 55 tondan fazladır ve saatte 72 kilometre hıza kadar ulaşabilmektedir.

Dünyanın en güçlü tanksavar silahı Rus yapımı lazer güdümlü Kornet füzesi

Kornet güdümlü tanksavar füzesinin en korkulan özelliği, mevcut bütün tanksavar silah sistemlerinden daha uzun olan menzilidir. Örneğin, ABD yapımı at-unut tipi, tam korumalı bir tankı dahi paramparça edebilen FGM-148 Javelin güdümlü füzesi, sadece 2,5 kilometre mesafedeki hedefleri ateş altına alabilirken, Kornet-E modeli lazer güdümlü tanksavar füzesinin azami menzili 5,5 kilometredir.

Kornet füzesinin diğer bir ürkütücü özelliği de, günümüze kadar imal edilen en geniş olan, 152 mm çapındaki savaş başlığıdır. Kornet füzesi, patlayıcı reaktif zırhlara (ERA – Explosive Reactive Armor) sahip modern tankları dahi kolaylıkla etkisiz hale getirebilmektedir.

Yer birliklerine güdümlü tanksavar füze imkânı sağlamak maksadıyla tasarlanan Kornet, iki mürettebat tarafından kullanılmakta, fakat acil durumlarda tek mürettebat tarafından da atışa hazır hale getirilebilmektedir. Gündüz ve gece atış kabiliyeti olan Kornet, nişancısını düşmanın ateş ve gözetlemesinden koruyacak şekilde tasarlanmıştır. Silahı kullanan operatör düşman hedeflerini ateşleme tüpünün alt kısmına yerleştirilen nişangâhı kullanarak gerçekleştirirken, diğer mürettebat da örtü sağlayan bir yerde düşman ateşinden korunabilmektedir.

Kornet lazer güdümlü tanksavar füzeleri, Irak işgali esnasında Amerikan tanklarına karşı kullanılmış, kullanıldığını kanıtlayacak fotoğraflar olmasa da, iki adet M1A1 Abramsve bir adet M2 Bradley tankı imha edilmiştir.

Kornet füzeleri, İsrail’in 2006 yılında Güney Lübnan’ı işgali esnasında da Hezbollah tarafından İsrail Merkeva tanklarına karşı kullanılmış ve İsrail’in envanterinde bulunan en modern tankı olan iki adet Merkeva-4 imha edilmiştir. 2014 yılındaki Ukrayna-Rusya çatışmalarında da Rus yanlısı Ukraynalılar tarafından Kornet füzesinin kullanıldığını gösteren kanıtlar mevcuttur. Ukrayna, çatışmalar esnasında yüzlerce zırhlı aracını kaybetmiştir. Suriye, Irak ve Yemen’de devam etmekte olan çatışmalarda da Kornet füzesi kullanılmaktadır. Suriye’de savaşan rejim kuvvetleri ve muhaliflerin her ikisinin elinde de bu füzeler bulunmaktadır.

Rusya imali T72B modeli tankın export versiyonu yeni motor, süspansiyon sistemi ve patlayıcı reaktif zırh ile modernize edilmiştir.

Tanklar ve zırhlı araçları, özellikle yüksek patlayıcı etkili ve zırh delme kabiliyeti yüksek güdümlü ve güdümsüz roket ve füzelerden korumak maksadıyla; tehditlerin iki şekilde bertaraf edilmesine çalışılmaktadır. Bunlardan birincisi Soft Kill – Yumuşak Öldürme olarak adlandırılan, dost zırhlı araçlara yaklaşmakta olan güdümlü tanksavar roket ve füzelerinin çeşitli elektronik harp karşı koyma sistemleri kullanılarak saptırılmasıdır. Hard Kill – Sert Öldürme olarak kullanılan korunma yönteminde ise, dost zırhlı araçlar üzerlerine doğru yaklaşan roket ve füzeleri algılamakta, bilgisayar tarafından yaklaşma açısı hesaplanmakta ve roket/füze belirli bir mesafeye geldiğinde karşı tedbir atılarak roket/füze etkisiz hale getirilmektedir. İsrail tarafından geliştirilen Trophy serisi sistemler, hafif ve ağır zırhlı araçlar için tasarlanmış en mükemmel durumsal farkındalık ve aktif korunma sistemi olarak kabul edilmektedir. İsrail savunma sektörünü bu korunma sisteminin geliştirilmesine iten en büyük neden, envanterindeki en gelişmiş tank olan Merkeva-4 modeli tankların modern güdümlü tanksavar füzeleri karşısındaki çaresizliği olmuştur. Bu çaresizlik, diğer bütün tank, zırhlı araç, hafif zırhlı araç, zırhlı personel taşıyıcı, zırhsız araçlar ve hatta alçak irtifalarda düşük süratlerde uçan helikopterler için de geçerlidir.

Gerekli pasif ve aktif koruma tedbirleri olmadan zırhlı birlikleri muharebe sahasına sürmek, onları düşmanın, özellikle güdümlü tanksavar füze nişancılarının insafına bırakmakta, bir anlamda füze nişancılarının, nişan alma yeteneklerini geliştirmek üzere kullandıkları canlı hedefler haline getirmektedir. Ne yazık ki bu kirli oyunda kaybedenler, tank ve zırhlı araç mürettebatı olmakta, farkına dahi varmadan, uzaklardan atılan bir güdümlü füzenin hedefi olmakta ve araç içerisinde yanarak feci bir şekilde can vermektedirler.

Fotoğrafta isabet sonrasında yanan bir T-72 tankı görülmektedir.

Suriye savaş alanında yer alan tanklar ve bütün zırhlı araçların, Rusya tarafından muharebe sahasına sürülen 1.000’den fazla sayıdaki Kornet modeli lazer güdümlü füze sisteminin karşısında en küçük bir hayatta kalma şansı bulunmamaktadır. Suriye savaş alanına sürülmesi planlanan bütün tanklar ve zırhlı araçlarda, İsrail tarafından geliştirilen ve halen kullanılmakta olan Trophy benzeri bir koruma sistemi yok ise, savaş alanına sürülen bütün tanklar ve zırhlı araçlar, güdümlü tanksavar füze nişancıları için nişancılık ve atış kabiliyetlerini geliştirdikleri, birer canlı hedef olmaktan öteye geçemeyeceklerdir.

Propaganda açısından bakıldığında, sahiplerinin kendilerine verdikleri KULLANICI DOSTU – USER FRIENDLY güdümlü tanksavar füzelerini sadece tetiklerine dokunarak ateşleyen ve düşman olarak gördükleri tanklar ve zırhlı araçların vurulma anını ve sonrasında cayır cayır yanmalarını kaydederek İnternet ortamında paylaşan çeşitli fraksiyon ve gruplar, düşmanları üzerinde büyük bir korku yaratarak hedeflerine ulaşmaktadırlar. İnternet ortamı, birbirleriyle neden savaştığının farkında dahi olmayan birçok grubun, düşman olarak gördüğü karşı taraftan tankları ve zırhlı araçları nasıl etkisiz hale getirdiğini kameraya aldıkları sayısız video görüntüleriyle doludur.

Tanklar

İlk Kullanım: 24 Nisan 2011. Suriye ordu birlikleri daha isyanın başladığı ilk günde tankları Dara’da savaşa sürmüş ve 25 kadar insanı öldürmüştür. Bu zamana kadar Suriye’deki isyan 20 kente kadar yayılmış ve zırhlı tankların savaş alanında görülmeleri, başlangışta şiddetli bir isyan olarak başlayan hareketin tam bir savaşa dönüştüğünün en büyük göstergesi olmuştur.

Rus yapımı T-72B modeli ana muharebe tankları ve daha eski olan T-62 ile T-55 modeli Rusya yapımı tanklar, Suriye savaşında en fazla kullanılan tank modelleridir. ‘‘Center for Strategic and International Studies’’ tarafından yapılan bir çalışmaya göre; Suriye’de bulunan tank sayısının 5.000 adet olduğu tahmin edilmektedir. ‘‘Bellingcat’’ tarafından Kasım 2014 tarihinde yayımlanan bir rapora göre; Suriye ordusunun envanterinde bulunan tank sayısı 2500 adede yaklaşmaktadır. Suriye ordusu envanterinde yaklaşık olarak 1200 adet T-55, 500 adet T-62 ve 700 adet T-72 model tank bulunmaktadır. Bu tankların tamamı operasyonel durumda değildir ve T-55 ile T-62 model tankların çoğunluğu yedekte muhafaza edilmektedirler. Bu tanklardan 1.000’den fazlası savaş esnasında kaybedilmiştir.

Tanklar Suriye savaşında ilk kez 2011 yılında kullanılmaya başlanmıştır

Haziran 2011 ayında, muhalifler tarafından başlatılan ilk başarılı silahlı isyan sonrasında Suriye ordusu, muhaliflere karşı yürüttüğü operasyonlarda, tanklarla birlikte taarruz helikopterlerini de kullanmaya başlamıştır. Operasyon, Suriyelileri darmadağın etmiş ve 10.000 kadarı kuzeye doğru kaçarak Türk topraklarına sığınmışlardır. Tanklar ve taarruz helikopterlerinin bir arada kullanıldığı bu harekat, üstünlüğün kimde olduğunu göstermek için Suriye ordusu tarafından düşmanlarına verilen açık ve net bir mesajdır.

Tankların kullanılmalarının diğer bir nedeni de; direniş arttıkça, ilerlemelerini yavaşlatmak maksadıyla, muhaliflerler tarafından inşa edilen otobüs ve kamyonların kullanıldığı acele hazırlanmış yol kapamaları ve engellerin sayısının artmasıdır. 2012-2013 yılları arasında Aleppo kentinde inşa edilen yol kapamalarının sayısı 200’den 1.100’e ulaşmıştır.

İsyancılar ve IŞİD militanları, Suriye ordusuna ait tankları yaktıklarını gösteren düzinelerce videoyu İnternet ortamında yayımlamışlardır. Suriye ordusundaki tankların bazıları, tanksavar roket ve füzeleri tarafından imha edilirlerken, bazıları ise kule kapağından içeri el bombaları atılarak, tank mühimmatının infilak ettirilmesi ve mürettebatın canlı canlı yakılması suretiyle gerçekleştirilmiştir.

Ölen eşinin başında bekleyen saygıdeğer ve olağanüstü güzellikteki angut kuşları

Tanklar için kullanılan özel bir deyim vardır: ‘‘Oturan Ördek’’. Sitting Duck kelimelerinden dilimize geçen bu deyim, tanklar açısından piyadenin yürüttüğü bir taarruz harekatı esnasında, bizzat manevra ile muharebeye katılmak yerine, kule atış mevzilerinden, önünde ilerleyen piyade unsurlarını ateşle desteklemesidir. Günümüz modern muharebe sahasında ve uzun menzilli, tank toplarının etkili menzillerinin çok ötesinden, tankları keklik gibi avlayabilen güdümlü tanksavar füzelerinin olduğu bir savaş alanında OTURAN ÖRDEK deyimi, tam da gerçek anlamını bulmaktadır. Suriye savaş alanında boy göstermek isteyen bütün ordular, tanklar ve zırhlı araçlarını, uyum sağlamak maksadıyla içinde harekat yaptıkları ortamın rengine boyamaktan çok daha ötesini yapmak zorundadırlar. Tanklar ve zırhlı araçların dış yüzeylerini boyamak, güdümlü tanksavar füzelerine karşı ne yazık ki hiçbir ilave koruma sağlamamaktadır.

Bellingcat tarafından açıklanan Kasım 2014 rakamlarına göre, sayısı 5.000 olan Suriye’deki bütün tanklar ölüme mahkumdur. Yapılması gereken tek şey; acı Merkeva-4 kayıplarından sonra, İsrail’in yaptığı gibi, Trophy benzeri durumsal farkındalık ve pasif/aktif koruma sistemlerinin tanklara monte edilmesidir. Aksi takdirde, Suriye savaş alanında görev yaptıklarını iddia eden bütün tanklar, OTURAN ÖRDEK konumundan OTURAN ANGUT konumuna inerek önünde sonunda yok olacaklardır. Bu arada, angut kuşlarından özür dileyelim ve ölen eşinin yanında kalarak ona, etraftaki tehlikelere aldırmadan bakarak ‘‘ANGUT GİBİ BAKMAK’’ deyiminin literatüre geçmesine neden olan bu saygıdeğer kuşa da saygılarımızı sunalım.

Topçu ve Uzun Menzilli Füzeler

İlk Kullanım: Şubat 2012. Suriye ordusu topçusu, ilk kez Özgür Suriye Ordusunun merkezi olan ve isyanın başkenti olarak kabul edilen Homs kentine topçu ateşi açmışlardır. ABD tarafından 11 Şubat 2012 tarihinde yayınlanan uydu görüntülerinde, bu saldırıda, 154 mm çaplı obüsler, M-46 modeli çekili toplar, D-30 modeli 122 mm çaplı obüsler ve BM-21 modeli 122 mm çaplı çok namlulu roketetarlar kullanıldığı tespit edilmiştir. Suriye ordusunun icra ettiği saldırıda, 200’den fazla sivil hayatlarını kaybetmiştir. İki hafta sonra icra edilen diğer bir saldırıda, kente en az 250 adet top ve roket mermisi düşmüştür.

Assad rejim kuvvetlerine karşı kullanılan el yapımı bir Cehennem Topu

Assad rejimi 2012 kış aylarında ilk kez SCUD füzelerini kullanmıştır. Şam kentinin güneyindeki bir üsten fırlatılan SCUD füzeleri ile yaklaşık olarak 220 mil mesafede olan Aleppo kenti kuzeyindeki bir isyancı üssü vurulmuştur.

Şubat 2013 ayında, Aleppo kentinin kuzeyine SCUD benzeri füzelerle daha fazla saldırıların yapıldığı rapor edilmiş, fakat füzelerin sonradan Luna-M/Frog-7 modeli balistik roketler olduğu ortaya çıkmıştır. Bu roketler güdümsüz ve hassas olmayan silah sistemleridir. (FROG=Free Rocket Over Ground).

Savaş 2014 yılında üçüncü yılına uzadığında, isyancılar ümitsiz fakat etkili bir yöntemle karşılık vermeye başlamışlardır. Gaz silindirleri, tüpler, su ısıtıcıları ve patlayıcılarla doldurabildikleri herşeyi hükümet güçleri tarafından kontrol edilen her yere atmaya başlamışlardır. Bu tür silahlar günümüzde hala kullanılmakta ve ‘‘Cehennem Topları’’olarak anılmaktadırlar.

Askerlikte bir deyim vardır; ‘‘Zafer piyadenin süngüsünün ucundadır’’. Topçular alınmasınlar ama gerçekten de piyade unsurlarının ayak basmadığı yer ele geçirilmiş sayılmaz. Suriye açısından incelendiğinde; 1000’den fazla fraksiyon ve grubun olduğu bu karmaşık ortama süper güçlerin bizzat kendi piyade unsurlarını sokmak istemedikleri açık ve nettir. Her zaman sahada bu işi onlar için yapacak ve/veya yapmaya zorlanacak ‘‘VEKALET SAVAŞÇILARI’’vardır. Maşa varken ateşi elle tutmaya gerek yoktur. Birbirlerine düşman olan taraflar dahi ustalıkla manipüle edilerek aynı amaç uğruna savaşır hale getirilebilirler. Ara sıra birbirlerine zarar verseler de, yürüttükleri vekalet savaşının efendileri, yerinde müdahalerle tarafları hizaya getirirler. Önemli olan, asla vekalet savaşını yürüten zavallıların çıkarları değildir, onlar aslında neden savaştıklarını dahi bilmezler, bilseler de bilmezden gelirler, gelmek zorunda bırakılırlar.

Suriye Hava Kuvvetleri

İlk Kullanım: 24 Temmuz 2012. Washington Post gazetesinde yayımlanan bir rapora göre; icra edilen hava saldırılarında ilk kez L-39 COIN modeli silahlandırılmış eğitim uçakları kullanılmış ve bunlara çok geçmeden MiG-21 ve MiG-23 savaş jetleri de katılmıştır.

Suriye, savaşa 500’den fazla hava aracı ile başlamıştır. Bunlardan 352’si sabit kanatlı, 160’ı ise döner kanatlı hava araçlarıdır. Suriye hava kuvvetlerinin envanterindeki hava araçlarının neredeyse tamamı Rus yapısı jet, ulaştırma uçakları ve helikopterlerdir. Suriyeli pilotlar tarafından kullanılan bomba, füze ve mühimmat tip ve modelleri aşağıdadır;

  • Termobarik ODAB-500 PM modeli bombalar,
  • Vakum bombaları,
  • Tahkimli mevziler için geliştirilen S-25 OFM roketleri,
  • Çeşitli güdümsüz roketler,
  • R-40/60 füzeleri,
  • Kh-29T/Kh-58 güdümlü füzeleri,
  • KAB-500/KAB-1500 güdümlü bombaları,
  • S-24/S-25 hava yer füzeleri ve cluster bombaları ile
  • 2012 yılından itibaren yakıcı mühimmat, kimyasal silah ve varil bombaları.

Suriye topraklarında tarafların kontrol ettiği bölgeler

Varil Bombaları

İlk Kullanım: 22 Ağustos 2012, Aleppo kentinde ve sonraki günlerde Idlib kentinde kullanılmıştır. Kayıplara neden olan ilk kayıtlı saldırı Eylül 2012 ayında gerçekleştirilmiştir. 2012 yaz aylarına kadar Suriyeli isyancılar, çoğunlukla yabancı devletler tarafından sağlanan, yeteri kadar hava savunma sistemlerine sahip olmuş ve düşman uçaklarını daha yüksek irtifalarda uçmaya zorlamıştır.

Tepki olarak Suriye Hava Kuvvetleri, sabit kanatlı hava araçlarından döner kanatlı hava araçlarına geçmiş, çeşitli patlayıcıların bir araya getirildiği bombaları yüksek iritfalardan atarak acımasızca kullanmıştır. Bu öldürücü bombalardan bir tanesi dahi birkaç binayı aynı anda yerle bir etmektedir.

Asad rejimi, varil bombası olarak adlandırılan, patlayıcı ve metal parçacıklar ile doldurduğu metal silindirler ve eski depolama tanklarını, çoğunlukla Mi-8/17 helikopterlerinden atmaktadır. Yüksek irtifalardan atılan varil bombaları, Suriye halkını dehşete düşürmektedir, bir Suriyeli mültecinin anlattıklarına göre, patlama sonrasında havayı da emen varil bombası aynı anda dört binayı yıkmıştır.

Neden varil bombaları kullanılıyor? GRAD ve SCUD gibi füze sistemleri varken varil bombalarının kullanılma nedeni, içlerine kimyasal silahlar da koyulabilmesidir. İngiltere, Fransa ve İspanya, Ekim 2015 ayı içerisinde, Suriye’de varil bombalarının yasaklanması yönünde bir Birleşmiş Milletler karar taslağı hazırlamışlar, fakat bu karar Rusya tarafından barış görüşmelerini tehlikeye sokabileceği gerekçesiyle ret edilmiştir.

Kimyasal Silahlar

Kırmızı Çizgi? Hayır, henüz geçilmedi!

İlk Kullanım: Ekim 2012. Birleşmiş Milletlere göre kimyasal silahlar, ilk kez 2012 yılı Ekim ayında Idlib bölgesinde kullanılmıştır. Birinci Dünya Savaşında kimyasal silahların kullanılması üzerine imzalanan 1925 Cenevre Protokolü, bu silahların kullanımını yasaklamıştır. Bu yasak Suriye’de hiç bir işe yaramamıştır. 2012 yılında ABD Başkanı Barack Obama Assad’ı uyararak kimyasal silah kullanımının kırmızı çizgilerini aşmak anlamına geleceğini söylemiştir. Buna rağmen birçok kez kimyasal silah kullanılmış, bu saldırılardan bir tanesi 21 Ağustos 2012 günü videoya çekilerek dünyanın gözleri önüne getirilmiştir. Bu saldırıda, Suriye rejimi tarafından yapıldığı kuvvetli bir olasılık da olsa, hükümetin parmağı olduğu tam olarak ortaya çıkarılamamıştır. Kimyasal silahlar IŞİD tarafından özellikle Musul çevresinde zaman zaman kullanılmaya devam edilmektedir.

Kimyasal silah saldırısında hayatlarını kaybeden çocuklar

Hava Savunma Sistemleri

Suriye’de bulunan hava savunma sistemleri arasında en dikkat çekici olan ve öne çıkan silah sistemi, Rus yapımı S-400 modeli uzun menzilli hava savunma silah sistemidir. Rusya yapımı olan S-400 uzun menzilli hava savunma füze sistemi, Latakia’da bulunan Hemeimeem hava üssüne 16 Aralık 2015 tarihinde konuşlandırılmıştır.

Türkiye Milli Savunma Bakanı Fikri Işık tarafından da, Türkiye’nin hava savunma sistemi ihtiyacını gidermek maksadıyla, tedarik edilmesi düşünülen alternatifler arasında olduğu ifade edilen S-400 savunma sistemlerinin tedariki için Rusya ile görüşmeler yapılmıştır. Rus basını tarafından yoğun ilgi gören bu talep, Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar tarafından da, Moskova ziyareti sonrasında, “Türkiye’nin hava savunma sistemi ihtiyacının giderilmesi için çalışmalar sürdürülüyor. Rusya ile S-400 füze sistemi için görüşüyoruz. Ancak farklı ülkelerle görüşmeler de yapılıyor” şeklinde ifade edilmiştir.

Türkiye tarafından da bir opsiyon olarak değerlendirilen S-400 hava savunma silah sistemleri, Sputnik’in iddialarına göre, ufuk çizgisi ötesindeki hedefleri vurabilen dünyadaki tek hava savunma silah sistemidir. 300 kilometre uzaklıktaki hedefleri imha edebilme kapasitesinde olan füzenin en önemli özelliklerinden bir tanesi de ‘‘ateşle ve unut’’ kabiliyetidir.

NATO kod adı SA-21 Growler olan S-400 Triumf hava savunma silah sistemi, S-300‘den geliştirilmiş, yeni nesil Rus yapımı bir kısa-orta-uzun menzilli bir hava savunma füze sistemidir. S-400 hava savunma silah sistemlerinin S-300 sistemlerinden en önemli farkı, daha fazla hedefi aynı anda takip edebilmesi ve gelişmiş elektronik karşı tedbirlere sahip olmasıdır. Ayrıca S-400’de kullanılan radarlar, hafif radar izine sahip olan ve hayalet uçaktabir edilen hedefleri takip edebilme yeteneğine de sahiptir. S-400 hava savunma silah sistemlerine günümüze kadar pek çok devlet ilgi göstermiş olmasına rağmen, Çin Halk Cumhuriyeti haricinde yabancı bir ülkeye satış gerçekleşmemiştir.

Rus yapımı S-400 uzun menzilli hava savunma füze sistemleri Latakia’da bulunan Hemeimeem hava üssüne 16 Aralık 2015 tarihinde konuşlandırılmıştır. (Russian Defense Ministry via AP)

Omuzdan atılan hava savunma füzeleri (MANPADS)

Ağustos 2012 ayı içerisinde isyancılar Doğu Suriye’de bulunan Deir Al-Zour’da bir Mig-23 savaş jetini düşürmüşlerdir. Şubat 2013 ayında Suriye hava kuvvetlerine ait bir helikopter isyancılar tarafından düşürülmüştür. Çin yapımı FN-6 füzesi, çatışmaların başlamasından sonra, bir yıldan kısa bir süre içerisinde Suriye savaş alanında görülmüştür. Isı güdümlü omuzdan atılan hava savunma füzelerini sağlayan ülkeler arasında Katar, Sudan ve Birleşik Devletler başta gelmektedir.

SA-7 modeli Rus yapımı omuzdan atılan füzenin ordudan kaçanlar ve ordu mühimmat depolarına yapılan baskınlar sonucu Suriye’de yaygınlaştığı değerlendirilmektedir. SA-7, ilk nesil Sovyetler Birliği zamanında imal edilen oldukça etkili bir alçak irtifa hava savunma silah sistemidir. New York Times’ dan C.J. Chivers’e göre Suriye’de kullanıma ilk kez Ağustos 2012 ayı içerisinde hazır hale gelmiştir.

Omuzdan atılan ısı güdümlü hava savunma silah sistemleri, özellikle alçaktan uçan helikopterler için büyük bir tehdit unsurudurlar. Eski teknoloji karşı koyma sistemleriyle donatılan, personelini elektronik harp ve karşı koyma sistemleri alanında eğitmeyi başaramayan herhangi bir silahlı kuvvetin, Suriye savaş alanına helikopterlerini sürmesi, tanklar ve zırhlı araçlarda yaşanan sukutu hayalin çok daha büyüğünün yaşanmasına neden olacaktır. Ucuz ve tedarik edilmeleri kolay olan ve en önemlisi süper güçlerin yeni geliştirdikleri ısı güdümlü füzeleri denemek isteyecekleri Suriye savaş alanı, yeni ve ses getiren kayıplara ve İnternet ortamının tank ve zırhlı araçların yanı sıra helikopter kayıplarının da kameraya alınıp sergilendiği görüntülerle dolup taşmasına neden olacaktır.

Gelişmiş hava savunma füze sistemleri

Eski bir alçak irtifa hava savunma sistemi olan SA-7 füzesi, modern hava araçları üzerinde bulunan karşı koyma sistemleri ile hedefine gitmekten saptırılabilir. SA-7 ısı güdümlü füzesini SA-16 ve SA-24 yer-hava füzeleri takip etmiştir. Bu füzelerin bir kısmının Libya’da görevden uzaklaştırılan Muammar Ghaddafi zamanında depolardan geldiği değerlendirilmektedir.

Hava Unsurları (Suriye Hariç)

‘‘Dünyada ABD ordusu kadar sivil ölümleri ve tali hasarları ciddiye alan başka bir ordu yoktur’’ Pentagon Basın Sekreteri Tuğamiral John Kirby.

Bağımsız bir izleme grubu olan Airwars’a göre ise, IŞİD terör örgütüyle savaşmak için oluşturulan ABD liderliğindeki koalisyon kuvvetlerinin hava saldırıları nedeniyle Irak ve Suriye’de hayatlarını kaybeden sivillerin sayısı en az 862’dir ve bu sayı 1.190’a kadar çıkabilir.

İlk Kullanım: Ocak 2013. İsrail savaş jetleri Suriye hava savunma silah sisteminin içinden geçerek ülkenin içerilerine sızmış ve Hezbollah silah konvoyu olduğunu iddia ettikleri araçları Damascus kuzeyinde imha etmiştir.

IŞİD Koalisyonun İlk Hava Saldırıları: 23 Eylül 2014. Amerikan savaş jetleri ‘‘Khorasan Group’’ isimli, üst düzey seçkin al-Qaeda savaşçıları üzerine bomba yağdırmıştır. Khorasan Group üyelerinin söylemlerinin, ABD’nin güvenliği için büyük bir tehdit olduğu öne sürülmüştür. Saldırıda Amerikan savaş gemilerinden fırlatılan seyir füzeleri de kullanılmıştır. IŞİD terör örgütü üzerine Amerikan hava saldırıları 8 Ağustos 2014 tarihinde başlamış, bir ABD savaş uçağı, Yezidi kabilelerine yapılmakta olan ve neredeyse katliama dönüşen bir saldırıyı durdurmak maksadıyla, Sinjar Mountain yakınlarındaki IŞİD mevzilerini bombalamıştır.

Mayıs 2016 ayına kadar ABD liderliğindeki koalisyon kuvvetleri, 41.500’den fazla bomba kullanmış, Pentagon diğer bölgelerden cephane takviyesi yapmak zorunda kalmıştır.

ABD hava kuvvetleri tarafından IŞİD terör örgütüne karşı hava saldırılarında kullanılan hava araçları arasında; A-10C yakın hava destek uçakları, AH-64 taarruz helikopterleri, B-1B uzun menzilli stratejik bombardıman uçakları, F-15C, F-16C, F/A-18E, F-22A modeli jetler, MQ-1B ve MQ-9A insansız hava araçları ve OV-10 hafif taarruz/gözlem uçakları bulunmaktadır.

En ucuz hava saldırısının maliyeti tahmini olarak kabaca 50.000 ABD dolarıdır. Bütçe uzmanı Todd Harrison’a göre bu miktar sadece bir adet savaş jetine aittir. Birçok hava saldırılarında, farklı tiplerdeki hava araçları birlikte kullanılmaktadır. Örnek vermek gerekirse geçenlerde Falujah’dan kaçmaya çalışan İslami Devlet terör örgütü militanlarına yapılan hava saldırısında toplam 29 adet hava aracı kullanılmıştır.

Türk F-16 savaş uçağı tarafından düşürülen Su-24M modeli Rus bombardıman uçağı

ABD, IŞİD terör örgütüyle olan savaşında, her gün yaklaşık olarak 12 milyon ABD doları harcamaktadır. Ağustos 2014 ile 31 Mayıs 2016 tarihleri arasında Pentagon’un toplam harcaması 7.71 milyar ABD dolarıdır (Rakamlar son olarak 28 Temmuz 2016 tarihinde güncellenmiştir).

Suriye’de kullanılmakta olan Rus hava araçları arasında; Tu-160 Blackjack stratejik bombardıman uçağı, Tu-22M3 uzun menzilli süpersonik bombardıman uçağı, Tu-95 Bear modeli stratejik bombardıman uçağı, bir tanesi Türkiye tarafından düşürülen Su-24M modeli bombardıman uçağı, S-25 taarruz ve yakın hava destek uçağı, Mi-8 arama ve kurtarma helikopteri, Mi-17 ulaştırma helikopteri, Mi-24 taarruz helikopteri, Mi-28NE taarruz helikopteri ve KA-52 taarruz helikopteri bulunmaktadır.

Not: CV-22B uçağına ait rakamlar ABD Hava Kuvvetlerinin 2008 yılına aittir. Breaking Defense’in 2013 yılındaki açıklamasına göre; yetkililer sonraki yılllarda uçuş saati başına maliyetin % 90 oranında azaldığını iddia etmişlerdir.

Rus hava araçları tarafından kullanılan mühimmatlar ise; OFAB-100 ve OFAB-200 anti personel bombaları, Kh-25 lazer güdümlü bombalar, KAB-500S uydu güdümlü bombalar, RBK-500-SPBE-D cluster bombaları, ODAB-500 PMB termobarik bombaları ve BetAB-500 M62 modeli nüfuz edici bombalardır.

ODAB-500 PMB modeli termobarik bomba

Hava saldırılarının etkileri

Hava saldırılarının başlaması sonrasındaki ilk 10 ay içerisinde IŞİD terör örgütü toprak kazanmaya devam etmiştir. Fakat sonraki sekiz ayda ABD yetkililerinin ifadelerine göre IŞİD, elindeki toprakların % 50’sini kaybetmiştir.

Mi-28 NE modeli Rus yapımı taarruz helikopteri

ABD, hava saldırılarına başladığı Ağustos 2014 ayından günümüze kadar geçen sürede 26.000 IŞİD militanını öldürdüğünü iddia etmektedir. Pentagon’un Haziran 2016 tarihli IŞİD terör örgütünün savaşçı sayısının 19.000 – 25.000 arasında olduğu yönündeki tahmini dikkate alındığında, hava saldırılarında öldürüldüğü iddia edilen 26.000 rakamı gerçeği yansıtmaktan oldukça uzaktır. Yine de, hava saldırılarında büyük kayıplara uğrayan IŞİD terör örgütü, Ağustos 2014 ayında Amerikalı gazeteci James Foley’i öldürmesi sonrasında, devamlı olarak hava saldırılarının sona ermesini talep etmektedir. Dikkate değer bir başka nokta da Brussels, Paris, Garland ve Orlando terör saldırılarını düzenleyen teröristlerin ortak taleplerinin hava saldırılarının durdurulması olmasıdır.

Hava saldırılarından bahsederken Silahlandırılmış İnsansız Hava Araçları (C-UAV- Combat Unmanned Aerial Vehicle) kullanılarak gerçekleştirilen hava saldırılarından da bahsetmek gerekmektedir. ABD ordusunun envanterinde bulunan gelişmiş sistemlerle yaptığı saldırılara ilave olarak, İran tarafından Suriye’de İHA kullanılarak yapılan hava taarruzlarının ayrı bir önemi bulunmaktadır. İran da ne yazık ki ABD ve Rusya gibi geliştirdiği silah sistemlerini Suriye savaş alanında test eden ülkeler arasına girmiştir. Yaptığı testler esnasında silahlandırılmış insansız hava araçlarını, düşman olarak gördüğü unsurlara karşı kullanmaktan ise asla çekinmemektedir.

İran Ordusu Genelkurmay Başkanı Tümgeneral Mohammad Bagheri, hassas bombalama kabiliyetindeki insansız hava araçlarını kullandıklarını itiraf etmiştir. Tümgeneral Bagheri, ülkesinin, bir metrekare büyüklüğündeki hedefleri İHA’lar ile hassas bir şekilde vurabildiğini açıklamıştır. Tümgeneral Bagheri, İran yapımı İHA’ların sadece terörist hedeflerine karşı kullanıldığını da sözlerine eklemiştir.

Suriye savaş alanında faaliyette bulunmayı planlayan silahlı kuvvetler, yukarıda sayılan tehditlerin yanı sıra, İran tarafından kullanılan silahlandırılmış insansız hava araçlarını da yapacakları harekât planlarında göz önüne almak zorundadırlar.

IŞİD terör örgütünün toprak kayıpları

Rus hava saldırılarının savaş üzerindeki etkileri hakkında ‘‘Atlantic Council’’ tarafından hazırlanan rapordan küçük bir bölüme göz atmanın uygun olacağı değerlendirilmektedir.

‘‘Rusya hava saldırılarını savaş kurallarına aldırmadan icra etmiştir. Açık kaynaklardan elde edilen video görüntüleri, Rusların cluster tipi mühimmat kullandıklarını açıkça ortaya koymaktadır. Rus hava kuvvetleri yaptığı hava saldırılarında, hedef gözetmeksizin cami, hastane ve içme suyu kaynaklarını hedef almakta ve imha etmektedir.

Rusya’nın büyük bir acımasızlıkla yürüttüğü askeri harekât, yoğun acılara neden olmuş ve Assad kuvvetlerinin kaybettikleri toprakları geri kazanmasını sağlamıştır. IŞİD terör örgütünün kayıpları, Suriye ve Rusya’nın ortaklaşa yürüttükleri askeri harekâttan ziyade, ABD tarafından desteklenen Kürt unsurları tarafından yürütülen operasyonlar neticesinde gerçekleşmiştir. Rusya’nın yürüttüğü harekât, savaşı kısaltmak yerine daha da şiddetlendirmiştir ve bu nedenle Türkiye ve Avrupa’ya kaçan mülteci sayısının giderek artmasına neden olmuştur’’.

ABD tarafından icra edilen hava saldırılarında hayatlarını kaybeden sivillerin sayısı, 28 Temmuz 2016 tarihine kadar, ABD Merkez Komutanlığına göre sadece 55’tir. Eleştirmenler bu sayının 1.200 kadar olduğunu iddia etmektedirler. Rusya ise kendi hava araçları tarafından öldürülen sivil insan sayısının sıfır olduğunu iddia etmektedir. Mart 2016 rakamlarına göre ise eleştirmenler bu sayının 2.000 civarında olduğunu iddia etmektedirler. Eylül 2015 rakamlarına göre Suriye hava kuvvetleri tarafından düzenlenen hava saldırılarında hayatlarını kaybeden sivillerin sayısının ise yaklaşık olarak 19.000 olduğu tahmin edilmektedir.

Rusya tarafından Suriye topraklarında icra edilen hava saldırıları

Hava saldırılarında öldürülen değerli (!) hedefler

Koalisyon güçleri sözcüsü Albay Steve Warren, hava saldırılarında Ocak 2015 ayından günümüze kadar geçen sürede 120’den fazla yüksek değerdeki hedefin öldürüldüğünü açıklamıştır. ABD hava kuvvetleri tarafından takip edilerek hava saldırılarında hedef alınan ve artık mücadelelerine öbür dünyada devam eden yüksek değerdeki hedeflerin listesi aşağıda sunulmuştur:

  • 1 Temmuz 2016: Pentagon’a göre IŞİD savunma bakan yardımcısı olan Basim Muhammad Ahmad Sultan al-Bajari ve Mosul’da askeri komutan olarak görev yapan Hatim Talib al-Hamduni,
  • 6 Mayıs 2016: Irak Anbar Eyaleti Emiri Shaker Wahib al-Fahdawi al-Dulaimi,
  • 29 Nisan 2016: Mosul yakınlarında öldürülen Avustralya doğumlu IŞİD savaşçısı Neil Prakash,
  • 10 Nisan 2016: IŞİD aşırılık yanlısı Şeriat hâkimi Fawaz al-Hassan,
  • 5 Nisan 2016: Mısırlı üst düzey al-Qaeda savaşçısı Rifai Ahmad Taha ve Belçikalı savaşçı Abu Sulayman al Belgiki,
  • 5 Nisan 2016: Gizli mücahit ve Çeçenya’da Emir Khattab’ın sağ kolu Abu Omar al-Masri,
  • 3 Nisan 2016: Jabhat al-Nusra sözcüsü Abu Firas Al Suri,
  • 25 Mart 2016: Baş finansör Abd al-Rahman Mustafa al-Qaduli,
  • 15 Mart 2016: Omar the Chechen; 20 Haziran 2016’ya kadar hayatta kalmış olabilir,
  • 15 Mart 2016: Irak polis komutanı Eidan al-Ezzi,
  • 3 Mart 2016: Aleppo Eyaleti IŞİD Emiri Amr al Absi,
  • 27 Aralık 2015: Dış operasyonlar uzmanı Tashin al Hayali,
  • 26 Aralık 2015: Kalpazanlık uzmanı ve Paris saldırganları ile direkt bağlantısı olan Abdul Qader Hakim,
  • 24 Aralık, 2015: Suriye lideri ve Paris saldırılarının planlayıcısı Abdelhamid Abaaoud ile direkt bağlantısı olan Charaffe al Mouadan,
  • 10 Aralık 2015: Dış operasyonlar planlayıcısı ve Birleşik Krallık’ta bilgisayar mühendisliği eğitimi gören Siful Haque Sujan,
  • 8 Aralık – 12 Aralık 2016: Bomba yapımcısı Abu Anas, Mosul yardımcı finans emiri Yunis Khalash, Kirkuk eyaleti yardımcı emirlerinden Mithaq Najim, IŞİD komutanı ve infazcısı Akram Muhammad Sa’ad Faris,
  • 7 Aralık 2015: Dış operasyonlar uzmanı Rawand Dilsher Taher,
  • 7 Aralık 2015: Kirkuk Eyaleti emiri, Abu Wadhah olarak da bilinen Khalil Ahmad Ali al Wais,
  • 2015 Kasım Sonları: Maliye bakanı Abu Saleh ve Gaspçılık ağı lideri Abu Maryam,
  • 12 Kasım 2015: Mohammed Emwazi, namı diğer “Mücahit John”
  • 30 Ekim 2015: IŞİD terör örgütüne katılan Alman rapçi Denis Cuspert, namı diğer “Deso Dogg,”
  • 10 Eylül 2015: İdari Emir Abu Bakr al Turkmani,
  • 24 Ağustos 2015: Batı dünyasında çeşitli saldırılar düzenleyen İngiliz uyruklu Junaid Hussain,
  • 21 Ağustos 2015: Batı dünyasında çeşitli saldırılar düzenleyen İngiliz uyruklu Reyaad Khan,
  • 18 Ağustos 2015: Üst düzey IŞİD lideri, Abu Bakr al Baghdadi’nin yardımcısı Fadhil Ahmad al Hayali (namı diğer Hajji Mutazz, namı diğer Abu Musallam al Turkumani), ve IŞİD medya çalışanı Abu Abdullah,
  • 16 Haziran 2015: Yabancı savaşçılar operasyon ve ikmal şefi Tariq bin Tahar-Al-Awni-al-Harzi,
  • 15 Haziran 2015: Libya operasyonları ile bağlantıların anahtar ismi Ali Awni al-Harzi,
  • 17 Mayıs 2015: Bir baskınla öldürülen ve karısı ele geçirilen Petrol ve Gaz Emiri Abu Sayyaf,
  • 14 Mayıs 2015: Üst düzey IŞİD yöneticisi Abu Alaa al-Afri 13 Mayıs 2015: Üst düzey IŞİD hâkimi Akram Qirbash,
  • 14 Ocak 2015: Abu Taluut olarak da bilinen Hassan Saeed Al-Jabouri,
  • 3 – 9 Aralık 2014: Öldüğü sanılan fakat aslında Ağustos 2015’e kadar yaşayan Haji Mutazz, ve Irak’taki askeri emiri Abd al Basit,
  • 2014 Kasım sonu: al-Baghdadi’nin Mosul Emiri Radwan Talib, namı diğer Radwan Taleb Al-Hamdouni,
  • 7 Kasım 2014: Askeri Şûranın başı olduğu iddia edilen Auf Abdulrahman Elefery,
  • 23 Eylül 2014: Nusra Front lideri Abu Yousef al-Turki, namı diğer “Türk”,

Not: Bu listede bazı isimler eksiktir. ABD ordusu hava saldırılarında öldürülen anahtar konumundaki çok değerli hedeflerin listesini her zaman açıklamamaktadır.

Seyir Füzeleri

İlk Kullanım: Eylül 2014 sonları. ABD Ordusu tarafından, Suriye’nin kuzeyinde yer alan Idlib bölgesinde ‘‘Khorasan Group’’ olarak adlandırılan al-Qaeda terör örgütünün üst düzey yöneticilerine karşı düzenlenmiştir.

Etkisi: Seyir füzeleri çok uzak mesafelerden düşman hedeflerini hassas bir şekilde vurarak etkisiz hale getiren füzelerdir. Suriye savaşı bütün dünyaya, ABD ve Rusya’nın envanterinde yeteri kadar seyir füzesinin bulunduğunu ve gerektiğinde bunların etkin bir şekilde kullanılabildiğini göstermiştir.

Hazar Denizi’nden fırlatılan 3M14T Kalibr Füzesi Suriye’ye doğru yola çıkarken

ABD: Tomahawk seyir füzesi, kara hedeflerine 1.500 mil mesafeden ateşlenebilir, bir tanesinin fiyatı 1.5 milyon dolardır. Eylül 2014 ayı içinde düzenlenen saldırılarda ABD Donanması, Arap Körfezinde bulunan Philippine Sea savaş gemisi ve Kızıl Denizde bulunan Arleigh Burke destroyerinden toplam 47 adet Tomahawk füzesiniSuriye’deki hedefler üzerine fırlatmıştır.

Fransa: Tanesi 930.000 dolar değerinde olan 250 kilometre menzilli SCALP/Storm Shadow seyir füzeleri, Birleşik Arap Emirlikleri ve Ürdün üzerinden, 15 Aralık 2015 tarihinde Batı Irak’taki IŞİD terör örgütü hedeflerine, Rafale savaş jetlerinden atılmıştır. Bu atışlar, Libya savaşından sonra, Fransa tarafından seyir füzelerinin kullanıldığı ilk operasyon olmuştur.

İngiltere: İngiliz Tornado savaş jetleri de Haziran 2016 ayı sonlarına doğru, Batı Irak’taki IŞİD hedeflerine karşı seyir füzelerini kullanmıştır. Storm Shadow seyir füzeleri hedeflerini tam isabetle vurmuşlardır.

Rusya: 3M14T Kalibr kara hedeflerine karşı kullanılan bir seyir füzesidir. Ekim 2015 ayında Rusya, Hazar Denizi’nde bulunan savaş gemilerinden Suriye’deki hedeflere toplam 26 adet 3M14T Kalibr seyir füzesi fırlatmıştır. Bu füzelerden en az dördünün hedeflerini bulamayarak, ülkenin kuzey kesimlerinde bilinmeyen yerlere düştüğü tahmin edilmektedir.

Hazar’ın Kılıcı olarak adlandırılan füzeler Hazar Denizi’nde konuşlandırılmıştır ve menzili Akdeniz, Arap Yarımadası ve İran Körfezi’ne kadar uzanmaktadır. 7 Ekim 2016 tarihinde Hazar Denizi’nde bulunan Rus firkateyn ve muhriplerinden atılan 26 adet Kalibr seyir füzesi Suriye’de 11 adet hedefe atılmış, füzeler havada İran ve Irak hava sahasında 1.500 km. mesafe kat ederek Rakka, Halep ve İdlib’teki terörist hedeflerinin tamamını imha etmiştir. İlk olarak 2012 yılında atılan füzeler, yerden 50-150 metre irtifada uçarak 350 km. mesafedeki deniz hedeflerini ve 2.500 km. uzaklıktaki kara hedeflerini etkisiz hale getirebilmektedir.

Suriye’de kullanılan seyir füzeleri

İntihar Bombacıları

İlk Kullanım: 23 Aralık 2011. İki al-Qaeda bağlantılı Jabhat al-Nusra bombacısı Şam kent merkezinde bir saldırı gerçekleştirmiş ve 44 kişinin ölümüne neden olmuştur. Nusra militanları Temmuz 2012 ayında Şam kent merkezinde bir saldırı daha gerçekleştirmiş ve Başkan Assad’ın savunma bakanı ve beraberindeki birkaç üst düzey ordu mensubu ve istihbarat elemanlarını öldürmeyi başarmıştır. Nusra militanları, çok kanlı geçen 2012 yılının sonuna kadar, Suriyelileri öldüren 50 intihar eyleminden 41 adedinin sorumluluğunu üstlenmiştir.

‘‘İntihar eylemcisi, modern dünyanın geçici hassas güdümlü mühimmatıdır.’’

IŞİD terör örgütünün intihar türü eylemler icra ettiğinin en büyük kanıtları İnternetten dahi kolaylıkla bulunabilir. Ayrıca İslami devlet yaptığı propagandalarda Suriye’de 41 ve Irak’ta 100 adet intihar eyleminin sorumluluğunu üstlenmiştir.

İntihar türü eylemlerde beyni yıkanmış ve cennette hurilerle kandırılan militanların yanı sıra araçlar da kullanılmaktadır. IŞİD terör örgütü Irak’ta bir kasabayı terk ederken geride kutsal kitap Kur’an şeklinde el yapımı patlayıcı bombalar dahi bırakmıştır. El yapımı patlayıcı düzeneklerin maliyeti 25-265 ABD doları arasında değişmektedir. Irak savaşı esnasında al-Qaeda tarafından geliştirilen taktik ve teknikler Suriye’de de aynen uygulanmaktadır.

El yapımı patlayıcı düzenek hazırlayanlar, triacetone triperoxide (TATP), namı diğer Şeytanın Annesini kullanmak istediklerinde ise 10.000-15.000 ABD dolarına ihtiyaç duyacaklardır.

Şeytanın Annesi

‘‘Şeytanın Annesi’’ olarak da bilinen TATP, beyaz renkli pudraya benzeyen hidrojen peroksit ile asetonun belirli kimyasal şartlar altında reaksiyona girmesiyle elde edilen bir maddedir. TATP ve diğer aseton peroksit esaslı patlayıcı kimyasallar nitrojen içermediklerinden nitrojen bomba tespit cihazları tarafından tespit edilemezler.

Dengesiz yapıları nedeniyle TATP esaslı patlayıcılar askeri maksatlı olarak kullanılmazlar. Bununla beraber yapılmasında kullanılan kimyasal maddelere erişim çok kolay olduklarından, teröristler tarafından Avrupa’da bomba yaapımında sık olarak kullanılmaktadırlar. Hidrojen peroksit yaraların iyileşmesinde kullanılan bir ilaç, aseton ise kozmetik ürünlerde kullanılan bir kimyasal maddedir. Brüksel’de bomba şüphelisi bir teröristin evinde yapılan aramada 40 galon aseton bulunmuştur. DNA örnekleri Paris’te kullanılan bombalar üzerinde bulunan Najim Laachraoui isimli 24 yaşındaki genç adam, Brüksel saldırılarına da katılmıştır. Brüksel saldırılarındaki intihar eylemcilerinden biri olduğundan şüphelenilmektedir.

“Halep şehri başlangıçtaki büyüklüğünün beşte birine indi, fakat teröristlerin eline geçmesinden sonra, kendi bölgelerinden kaçan mültecilerin gelişiyle aşırı kalabalıklaştı. Her gün şehirde yürüyorum. Kolu-bacağı olmayan çocuklar ve genç kızlar görüyorum; teröristlerin attığı, onları rastgele hedef alan ve hiçbir zaman onları bırakmayacak korkunç yaralara ve korkunç hatıralara yol açan havan toplarının veya şarapnel parçalarının hedefi olmuşlar. Bir bacağını kaybetmiş olan kız, sağlam bacağının üstünde durup ekmek satıyor; bir kolunu kaybetmiş çocuk ise sakız satıyor. Bunlar, haberlerde kısaca bahsedilen, teröristlerin saldırılarından sonra bir haber satırında ancak rakam olarak geçen “yaralı” insanlar. ‘‘Yaralı’’, çizik almış veya parmağı kanayan kişi değildir; gözünü veya kol-bacağını kaybetmiş kişidir. Vanessa Beeley

İslami Devlet tarafından düzenlenen İntihar Eylemci kursuna katılan çocuklar

Orta Doğu ve Avrupa’da terör eylemlerini artıran sözde İslami Devlet terör örgütü tarafından üstlenilen, 2016 yılı içerisinde gerçekleştirilen bombalı eylemler aşağıda sunulmuştur (ÇN).

11 Ocak 2016 – Muqdadiyah ve Baghdad, Irak: İntihar yelekleri giyen IŞİD üyeleri Baghdad’da bir alışveriş merkezinde, kalabalık içerisinde kendilerini patlatmışlardır. Şehrin diğer bir yerinde de bombalı araç saldırısı gerçekleştirilmiştir. 18 kişi hayatını kaybetmiş 19 kişi yaralanmıştır. Muqdadiyah kentinde aynı gün düzenlenen saldırıda iki bomba yüklü araç kullanılmış 20 kişi hayatını kaybetmiştir. Yaralı sayısı resmi olarak açıklanmamıştır.

12 Ocak 2016 – İstanbul, Türkiye: İstanbul’un turizm merkezinde gerçekleştirilen bombalı saldırıda tamamı Alman vatandaşı olan 10 turist hayatlarını kaybetmiştir. Olay sonrasında Türk Başbakan Ahmet Davutoğlu, terör örgütü tarafından Türkiye’de yapılan saldırıları duruduracağına yemin etmiş fakat şehir bir ay sonnra yeni patlamalarla sarsılmıştır.

4 Ocak 2016 – Jakarta, Endonezya: Güneydoğu Asya’da gerçekleştirdiği ilk saldırısında IŞİD iki bombalama olayı gerçekleştirmiş, kendilerini bir alışveriş merkezine kapatan militanlar polisle silahlı çatışmaya girmişlerdir ve üç saat süren çatışma sonrasında kendilerini patlatmışlardır. Aynı gün bir polis merkezine de ateş açılmıştır. Saldırılar sonucunda sekiz kişi hayatını kaybetmiş ve 24 kişi yaralanmıştır.

26 Ocak 2016 – Homs, Suriye: Homs kentinde ilk saldırı Assad rejimi güçlerinin bir kontrol noktasına gerçekleştirilmiştir. Olayı görmek için toplanan kalabalığın içinde askeri üniforma giyen bir militan ikinci bombayı patlatmış, saldırılarda 29 kişi yaşamını yitirmiştir. Resmi olarak açıklama yapılmasa da yaralı sayısının 100’ün üzerinde olduğu tahmin edilmektedir.

27 Ocak 2016 – Ramadi, Irak: Kentteki askeri personel hedef alınmış, gün boyunca kentin çeşitli yerlerinde bir düzine kadar bombalı araç saldırısı gerçekleştirilmiştir. Saldırılarda 55 asker yaşamını yitirmiştir, sivil ve asker yaralıların sayısı bilinmemektedir.

31 Ocak 2016 – Damascus, Suriye: IŞİD terör örgütünün Birleşmiş Milletler ile görüşmeye çok daha yakın olduğu bir zamanda Damascus kentinin Şii bölümüne saldırmıştır. Dini bir merkeze yapılan saldırıda 60’tan fazla insan hayatını kaybetmiş ve 100’den fazla insan yaralanmıştır. Kentte 9 Şubat 2016 günü yapılan bir başka bombalı araç saldırısında ise sekiz kişi daha yaşamını yitirmiş ve 20 kişi yaralanmıştır.

21 Şubat 2016 – Homs ve Damascus, Suriye: Saldırılar ABD ve Rusya’nın Suriye’deki savaşı sona erdirmek üzere gelişmeler kaydedildiğini açıkladıkları güne rast gelmiştir. Homs kentinde Şiilerin yaşadıkları bölgede iki bombalı saldırı gerçekleştirilmiş 42 kişi ölürken 100 kişi de yaralanmıştır. Saldırının ikinci safhası Damascus’da gerçekleştirilmiş, yerel okullar dağılırken yapılan saldırıda önce bombalı aaraaç patlatılmış, ardından kaçan kalabalığın arasına dalan intihar yelekli militanlar kendilerini patlatmışlardır. Ölü sayısı 134’e ulaşmş ve 180 kişi de yaralanmıştır.

28 Şubat 2016 – Muqdadiyah, Irak: Bu yıl içerisinde düzenlenen ikinci saldırıda kentte iki bomba patlatılmıştır. İlki intihar yelekli bir militan tarafından, ikincisi ise bir Şii liderin cenaze töreninde patlatılan bombalı eylemler sonucu 40 kişi hayatını kaybetmiş 58 kişi de yaralanmıştır.

6 Mart 2016 – Hillah, Irak: Bir IŞİD militanı askeri kontrol noktasına patlayıcı yüklü bir kamyonla saldırmıştır. Saldırıda 61 kişi ölmüş, 95 kişi de yaralanmıştır. Bombanın şiddetiyle kontrol noktası ve çevredeki binalar yerle bir olmuştur.

19 Mart 2016 – İstanbul, Türkiye: Sabahın erken saatlerinde IŞİD tarafından İstanbul’da yılın ikinci bombalı eylemi gerçekleştirilmiş, kendisini erken patlatan militan az sayıda insanın ölümüne neden olmuştur. Dört kişinin hayatını kaybettiği saldırıda 36 kişi de yaralanmıştır.

22 Mart 2016 – Brussels, Belçika: Paris saldırılarını planlayan Salah Abdeslam’ın tutuklanmasından birkaç gün sonra İslami Devlet militanları Brussels havaalanında iki, metro istasyonunda bir bomba patlatmış, 32 kişi yaşamını yitirmiş, 340 kişi de yaralanmıştır.

25 Mart 2016 – Aden, Yemen: Güvenlik kontrol noktalarına düzenlenen üç adet bombalıaraç saldırısında iki araö ve bir ambulans kullanılmış saldırılar sonrasında 26 kişi ölmüştür, yaralı sayısı bilinmemektedir.

26 Mart 2016 – Baghdad, Irak: İslami Devlet Paris benzeri bir bombalı saldırı düzenlemiş, mahalli bir futbol takımının şampiyonluğunu kutlamakta olan taraftarların arasına dalan militan kendisini patlatmıştır. Saldırıda 40 kişi ölmüş, 65 kişi de yaralanmıştır.

Çevirenin Notları: Yazının orijinaline aşağıdaki linkten erişebilirsiniz. Yazıda ifade edilen düşünceler yazarın kendisine aittir ve yazının çevrilmesi, çevirenin yazarın düşüncelerini paylaştığı anlamına gelmemektedir. Açıklayıcı olması maksadıyla bazı bölümler ve ifadeler yazıya eklenmiştir.

LİNK : http://www.defenseone.com/ideas/2016/07/weapons-syrian-war-overview/129618/

Yazar: Ben Watson Defense One’da haber editörü olarak çalışmaktadır. Geçmişte NPR’s “All Things Considered” ve “Here and Now” in Washington, D.C’de görev yapmıştır. ABD ordusunda beş yıl görev yapan Watson, 2010-2011 yıllarında görev yaptığı Afganistan’da en iyi savaş kameramanı ve medya danışmanı ödüllerini kazanmıştır.

Çeviren: Ercan Caner Elektrik ve Elektronik Mühendisliğinin yanı sıra, uçak ve helikopter lisanslarına sahiptir. Yüksek lisans derecesini 2012 yılında Gazi Üniversitesi’nden Avrupa Birliği – Türkiye İlişkileri alanında alan Caner, halen Türkiye Hava Sahası Yönetimi alanında Haliç Üniversitesi’nde doktora tez çalışmalarını sürdürmektedir. Bir yazılım firmasında proje yöneticisi ve havacılık projeleri alan uzmanı olarak çalışan Caner, Asliye Ceza Mahkemelerinde havacılık bilirkişiliği görevini de yürütmektedir. Yazı ve çevirilerini academia.edu ve sunsavunma.net sitelerinde paylaşan Caner evli ve iki çocuk babasıdır. İngilizce bilen ve Fransızca okuyabilen Caner’in İnsansız Hava Araçları (2014) ve Taarruz Helikopterleri (2015) konulu makaleleri yayımlanmıştır. 39 yılı kapsayan TSK, Birleşmiş Milletler, NATO ve savunma sektör deneyimlerine sahiptir.

ORTADOĞU DOSYASI : IRAK ve SURİYE’DE NE KAZANDIK, ADALAR DENİZİ’NDE NE KAYBETTİK, DOĞU AKDENİZ’DE ve LİBYA’DA NE ALACAĞIZ ???


IRAK ve SURİYE’DE NE KAZANDIK, ADALAR DENİZİ’NDE NE KAYBETTİK, DOĞU AKDENİZ’DE ve LİBYA’DA NE ALACAĞIZ ???

Yazan Muhittin Ziya Gözler

03 Şubat 2020

Türkiye’nin kördüğüm olmuş meselelerini gergin, sıkıntılı, mutsuz ve hamlelerini doğru yapabilme konusundaki tecrübesizliğini ve giderek artan yalnızlığını açıklayabilmek için içinde bulunduğu şu iki hususu dikkate almak gerekmektedir.

1. Bulunduğu coğrafyadaki enerji kaynaklarının durumu,

2. Dini dayatmacılık ve yayılmacılık ve Büyük İsrail.

1. ENERJİ KAYNAKLARI

Kalkınmanın, teknolojide önde gitmenin ve bilimsel çalışmaların öne çıktığı ülkelerde enerji kaynaklarının hem çok fazla hem de verimli kullanıldığı bilinen bir gerçektir. Bu kaynakların dünyada ki varlıklarına kısaca değinelim: Dünya petrol rezervi 244.1 milyar ton olup bu rezervin %48.3’ü olan 113.2 milyar tonu Ortadoğu ülkelerindedir. Doğalgaz rezrevi ise 196.9 trilyon m3 olup bunun %38.4’ü olan 75.5 trilyon m3’ü Ortadoğu’da bulunmaktadır. Dünya sadece bu rezervleri kullansa bu coğrafya 25-30 yıl yetecek bir potansiyele sahiptir. Diğer taraftan Afrika ülkelerindeki petrol rezrevi 14.0 milyar ton (%6.2), doğalgaz rezrevi de 14.4 trilyon m3’ tür (%7.3). Tüm dünyada petrolün %19,7’sini ABD, %15,9’unu Avrupa, %13,8’ini Çin, %5,1’ini Hindistan, %3,9’unu Japonya, %3,3’ünü Rusya tüketmektedir. Dünya petrol üretiminin %33,5’ini yapan Ortadoğu ülkelerinin tüketimdeki payı %8,8’dir. Doğalgazın tüketiminde ABD’nin payı %21,2, Ortadoğu ülkelerinin %17,8, Avrupa’nın %14,3, Rusya’nın 11,8, Çin %7,4’dür. 2018 yılında dünya elektrik üretimi 26.614,8 TWh’tır. Bunun %26,7’sini Çin, %16,8’ini ABD, %15,3’ünü Avrupa, %5,9’unu Hindistan, %4,7’sini Ortadoğu ülkeleri ve %4,2’sini Rusya üretmektedir (Petrol ve doğalgaz rezrevleri içinde dünyada mevcut 55 milyar ton olan tight oil ve 212 trilyon m3 olan şeylgaz rezrevleri dahil edilmemiştir). Bütün bu rakamlar gösteriyor ki, Batı Doğu’nun tüm enerji kaynaklarına adeta mahkumdur. Kendi kaynaklarını mümkün olduğunca az kullanarak gelecek nesillerine bırakmak ve bu Mülüman toprakları açlığa, yoksulluğa terk ederek hayallerinin gerçekleşmesi önünündeki engelleri kaldırmaktır. Zengin enerji kaynaklarının sahibi olan Ortadoğu ülkelerinin bu fakirliğinin en önemli sebebi halkın hemen her olaydan bi-haber olmasıdır. Fetvalarla idare edilen, kralın ya da otoriter liderlerin yanındaki bir avuç azınlığın ülkelerini dış güçlerin kontrolünde idare etmeleri bu ülkeleri fakirliğin pençesinde adeta kıvrandırmaktadır. Peki, dostane ilişkiler içinde olduğumuzu sandığımız bu enerji kaynağı Müslüman ülkelerinin kıyısında bulunan Türkiye’nin enerji görünümü nedir? Topraklarından 8300 km uzunluğunda uluslar arası boru hattı geçen ve boru hatları ile doğalgazda yaklaşık 108 milyar m3, petrolde 120 milyon ton kapasiteye sahip bir potansiyeli nakleden Türkiye, enerji kaynakları için yılda ortalama 45-50 milyar dolar enerji faturası ödemektedir. Ümmet diye sarıldığımız halklarını Müslümanlığı kullanarak fakirliğe mahkum etmiş bu enerji kaynağı sevimsiz ülkeler, Türkiye enerji kaynaklarını ucuza mı satmaktadırlar? Türkiye ile daha çok mu ticaret yapmaktadırlar? Türkiye’nin haklarına sahip mi çıkmaktadırlar? Emperyalizm bu Müslüman ülkeler için bir mana ifade etmekte midir?

Ortadoğu’daki tarihi olayları, gelişmeleri tarihçilerin çalışmalarına, araştırmalarına ve uluslar arası seviyedeki yorumlara bırakarak bu kadim topraklardan çekilmek zorunda bırakılan Türkiye’nin son yıllardaki Ortadoğu, Arap, Adalar Denizi, Doğu Akdeniz politkalarının sonuçlarına bakalım. Barış ilkesi niçin terkedildi? Türkiye bir şeyler kazandı mı? Bilindiği gibi TC Devleti’nin, 20 Nisan 1931’den bu yana izlediği genel siyaset ve hukuk anlayışı ’’Yurtta Barış Dünyada Barış’’ ifadesiyle resmiyet kazanmış ve de vazgeçilmez bir ilke olarak Cumhuriyet Hükümetleri tarafından sürdürülmüştür. Gerçek odur ki, Türkiye uzun yıllar komşu olsun olmasın tüm ülkelerle hiçbir zaman savaş ve sonucunda toprak ilhakı üzerine bir politika takip etmemiştir. Bütün meselelerini diplomasiyle ve barışçı bir şekilde çözülmesi konusunda dost düşman tüm ülkelere tavsiyelerde bulunmuştur. Ne var ki, 1936 yılında Churchill’in şu sözü dünya barışına indirilmiş bir darbe olarak hafızalara kazınmıştır. ’’Bir damla petrol bir damla kandan daha değerlidir’’ (şimdilerde bu kan bir milyon damlaya yükselmiştir). İşte bu anlayış giderek emperyal ülkeler ve onların ÇUŞ’ları için bir ilke olarak kabul edildiği içindir ki, dünya barışı terk etmiş ve enerji kaynakları bakımından zengin ülkelerdeki katliamlar, hükümet darbeleri süre gelmiş ve de yabancı istihbarat güçlerinin ve Hıristiyan misyonerlerin, tarikatların kötülük adına cirit attığı bri dünya meydana gelmiştir. Yeşil Kuşak Projesi, BOP, İslami Sosyalizm, Arap Baharı, Adalar Denizi’ndeki işgaller, Doğu Akdeniz çıkmazı, Kuzey Afrika ülkelerinin istikrarsızlığı, Ortadoğu’nun içine bomba gibi yerleştirilen terör örgütleri, Türkiye’den toprak alarak bir Kürt devleti kurma isteğiyle yanıp tutuşan ABD. Bu ortamda ülkelerin parçalanma planları içinde Türkiye ne yapmak istemektedir? Bugüne dek yaptıklarında kendi payına düşen nedir? Takip edilen dış politika sonuçları milli bütünlüğümüz açısından doğru mudur? Bu ve benzeri soruların cevaplarını da siyaset bilimcilere ve tarihçilere bırakarak bugüne kadar TC. Devleti’nin attığı adımların sonuçlarına kısaca göz atalım.

2003 yılında Irak’ın işgal harekâtına karşı çıkarak toprak bütünlüğünü savunarak tarihi bir görev üstlenen Türkiye geçen zaman içinde ne Irak petrolünden bir pay alabildi (Irak’ta bulunan 20 milyar ton petrolün %10’u Kerkük bölgesindendir) ne Telafar, Musul, Erbil, Kerkük, Dakuk, Tuzhurmatu şehirlerinin bulunduğu Türk Bölgesi’nde söz sahibi olup Türkmen’lerin sesi olabildi, ne de Irak’taki kargaşayı dolayısıyla terör örgütlerinin Türkiye içine sızmasını önleyebilecek tedbirler alabildi? Terör devam ediyor…

Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı ve Barış Pınarı Harekâtlarıyla ışid, pkk, pyd, ypg terör örgütlerini yok etmeyi hedefine koymuş olan Türkiye Müslüman ülkelerin yeterli desteği olmadığı için ve de ABD’nin bu toprakları terk etmemesi kararlılğından, Rusya’nın da Ortadoğu’ya daha çok hakim olma istağinden dolayı istediğini elde ettiği söylenebilir mi? Işid dağıtılmışken, terör örgütleri yalnız bırakılmak istenirken Türkiye hep yalnız bırakılmıştır. Öyle ki, Barış Harekâtı Arap Birliği (Mısır, S.Arabistan, BAE, Suriye, Irak, Lübnan, Kuveyt, Bahreyn, Katar) ve İran tarafından kınanmış Türkiye adeta işgalci olarak görülmüştür. ÜMMET tarihin hangi döneminde TÜRK’ten yana olmuştur ki şimdilerde olsun… Stratejik bir yer olan İdlib’in hali ortada. Türk askerinin 12 noktadaki durumu n’olacaktır? ABD ile arası gergin olan Türkiye İdlib’de Rusya ile savaşacak mıdır? Türkiye’ye Suriye topraklarından çekilin ultimatonu gelirse ne yapılacaktır? Halep Lazkiye karayolunu kontrol altına alacak olan Rusya’ya ne cevap verilecektir? Netice: 5 milyon sığınmacının yanına 2 milyon sığınmacı kaçak daha gelebilir mi? Yeter artık… Bu kadar kaçak vatanları için savaşmak varken onlar ülkelerini terk ediyorlar. Sonra ülke insanı sıkıntıya düşüyor, huzur içinde yaşayamıyor. Bu nasıl bir tercihtir?

Kasım 2019’da Palermo’da yapılan Libya’nın yeniden düzenlenmesi toplantısında Türkiye’nin karar alma konusunda devre dışı bırakılması sonrası toplatıdan çekilmesi Türkiye’ye sizin ne işiniz var Libya’da mesajının diplomatik ifadesidir sanırım. Türkiye’nin 6.3 milyar ton petrolü ve 1.4 trilyon m3 doğalgazı rezervi olan Libya’da bir askeri üssü olmasını kim istemez ki? Türkiye Akdeniz’de kıyısı olan bütün ülklerle özelikle de Müslüman ülkelerle MEB imzalayarak Akdeniz’de bir güç haline gelebilir. Acaba fırsat kaçtı mı? Bilindiği üzere Trablus Hükümeti BM, AB, Türkiye, İtalya tarfaından desteklenmektedir. Ancak geçmişi oldukça karanlık olan Hafter’i Mısır, S.Arabistan, BAE, Kuveyt,, Fransa ve Rusya desteklemektedir. Hafter ülkedeki petrol üretiminin büyük bir kısımını kontrolünde bulundurduğu için emperyal ülkeler tarafından ciddi destek görmektedir. Hafter’in Moskova’daki ateşkes anlaşmasını imzalamasının tek sorumlusu Putin değil midir? Zira Putin yakın bir zamanda Hafter’in Libya’ya hakim olacağını çok iyi bilmektedir.

Keçilerin otladığı adalar için savaş mı çıkaralım? Bu düşüncedeki kişilere soruyorum keçiler orada otluyorsa niçin Yunan’lılar işgal ediyor? Vakit geçirmeden işgal edilen 18 ada ve 1 kayalığın tekrar alınması şerefimizi korumak açısından önemlidir. Konu giderek çetrefilli bir duruma dönüştüğünde Yunanlılar siz kıta sahanlığını da bize terk ettiniz derlerse o takdirde ne yapılacaktır? Adalarla oynamanın ateşle oynamaktan daha beter olduğu unutulmamalıdır. Bilimsel olarak ispat edilmiştir ki, 1.Adalar Denizi’ndeki adalar, adacıklar ve kayalıkların kendilerine ait asla ve asla birer kıta sahanlıkları olamaz, 2. Kıta sahanlığındaki Münhasır Ekonomik Bölgedeki kaynaklar sahildar ülkenin kaynaklarıdır, 3. Kara suları sınırları ülkeler arasında kara parçası sınırı olarak kabul edilemez. Yunanistan’ın kara sularını 12 mile çıkarma ve buna bağlı olarak da Uçuş Haberleşme Bölgesi’ni (FIR) daraltma çabaları uluslararası kaidelere aykırı bir davranıştır. Türkiye’nin askeri tatbikatlarını, deniz ticaretini, balıkçılık faaliyetlerini, petrol ve doğalgaz aramalarını, bilimsel ve teknik çalışmalarını engelleyecek bir karar kabul edilemez. Yunanistan’ın böylesine saldırgan bir tutum takınması ve AB’nin meseleyi bir oldubittiye getirmesinin altındaki tek sebep, Adalar Denizi üzerindeki adalar, adacıklar ve kayalıkların %90’nın Türkiye Anakarası’na ait olduğunun bilinmesidir. Kısacası Adalar Denizi’ndeki adalar Anadolu’nun devamıdır. 23 adadan 16’sının silahlandığının acaba yeni mi farkına varıldı? Ya işgal edilen adalar? Unutuldu mu? Terk mi edildi?

Mavi Vatanımızın Doğu Akdeniz Bölgesinde 7 düvelin cirit atmasının pek hayra alamet olmadığı açıkça görülmektedir. Yıl 1979 Kıbrıs, Rum Yönetimi lideri Kiprianu Mısır’la birlikte Doğu Akdeniz’de petrol aramak için işbirliği yapılacağını duyurduktan hemen sonra RAUF DENKTAŞ karşı bir hamle ile bu hareketin bir savaş sebebi olacağını tüm dünyaya bildirmiştir. Türkiye’nin bu noktada BM nezdinde devreye girmesiyle Rum kesimi geri adım atarak gerilimi başlamadan sonlandırmıştır. Şimdi burada küçük bir soru: Eski Türkiye’deki siyasetçiler bu ÜMMET denen güruhun ne olduğunu bilmiyorlar mıydı ki, ilişkiler hep al gülüm ver şeklinde devam etti. Düşününüz… 2003 yılına gelindiğinde GKRY Mısır’la 2007’de de Lübnan, Suriye ve İsrail ile Doğu Akdeniz’de enerji kaynaklarını arama anlaşmaları yapmışlardır. 2019 Ocak ayında GKRY, Yunanistan, Mısır, Ürdün, İsrail, İtalya Kahire’de Türkiye ve KKTC’ni dışlayan Doğu Akdeniz Formunu kurdular. Ama unuttukları önemli bir husus var. BMDHS gereğince bu bölgede çıkarılacak tüm kaynaklarda Türkiye, KKTC ve Filistin’in de hakları bulunmaktadır. Yeter ki biz enerji kaynaklarına ulaşalım… Peki, bu kadar fırtına koparılan bu havzadaki enerji kaynaklarının rezervleri nedir? USGS’in 2010 yılındaki raporuna göre Leviathan havzasında teknik olarak çıkarılması mümkün henüz keşfedilmemiş 1,7 milyar varil petrol ve 3,5 trilyon m3doğalgaz, Nil Deltası’nda da teknik olarak mümkün ama henüz keşfedilmemiş 1,8 milyar varil petrol ve 6,3 trilyon m3 doğalgaz bulunmaktadır (toplamda 3,5 milyar varil-500 milyon ton- petrol, 9,8 trilyon m3 doğalgaz). Diğer taraftan Doğu Akdeniz’deki jeolojik yapının böylesine yüksek miktarda rezervlere müsait olmadığını bazı bilim adamları dile getirmektedirler. Katar petrollerinin GKRY ile anlaşarak karşımıza dikilmeleri Türkiye’nin var gücü ile bölgede faaliyetlerine devam etmesi sonucunu doğurmuştur. Ülkeyi yönetenlerin unutmaması gereken bir görüş, Türk’ün Türk’ten başka dostu var mıdır? Size soruyorum… Doğu Akdeniz’de çıkarılacak her damla petrolde, her metre küp doğalgazda Türkiye’nin hakkı vardır.

Velhasıl, Irak’ta gücümüzü tam anlamıyla gösteremedik. Ne petrolden pay alabildik, ne Türkmen’leri koruyabildik, ne de terörü yerle bir edebildik. Suriye’de 480 km. uzunluğunda ve 30 km. derinliğindeki güvenli bölge n’oldu? Libya’da ya olmalıyız, ya da hiç gitmemeliyiz. Adalar Denizi’ndeki silahlandırılmış ve işgal edilmiş adalara derhal müdahale edilmelidir. Nesillerinizin ileride utanmaması adına bunu yapınız. Doğu Akdeniz’deki kaynaklarda bizim de hakkımızın olduğunu ileride sorun çıkarılmamsı bakımından tüm dünya bildirilmelidir. Sade bir vatandaş olarak bunları istemek sanırım hakkımdır diye düşünüyorum.

2. DİNİ DAYATMACILIK, YAYILMACILIK VE BÜYÜK İSRAİL

Eski Türkiye mütedeyyin insanların yaşadığı Tanrı ile arasına gereksiz insan, cemaat ve dinci grupların girmediği inancını asaleti ile yaşayan insanların bulunduğu bir Türkiye idi. İslam’ı gerçek mecrasından çıkaran Emevi anlayışı ile güçlü bir şekilde mücadele edilirken ülke şimdilerde mezheplerin, tarikatların, cemaatlerin, dinci grupların devleti ele geçirmek için kıyasıya mücadele ettiği bir noktaya gelmiştir. Gözleri örtülü gruplar bu arada Hıristiyanlığın yükselişini görememişlerdir. Fıkhi ve İtikadi mezhepler ve bunların kolları arasındaki tartışmalar, tarikatlar ve onların bölümleri içindeki anlamsız siyasallaşma ve şirketleşme hareketleri Müslüman Kardeşler ideolojisi, daha da ilerisi bir Müslüman ülkenin mezhep olduğu tam olarak ifade edilemeyen Vahhabiliği ülkenin dini olarak kabul edip Müslümanlar arasında yayma isteği ve diğer bazı meseleler, İslam’ı bir mezhebe göre Cennet gidebilirsin, diğer bir mezhebe göre de Cehenneme gideceksin noktasına getirmiştir. Sözde TANRI’nın varlığına inananların İslam’ı böylesine çığırından çıkarmaları İslam adına utanç vericidir. İslam’ın mukaddes saydığı değerleri hiçe saymak, terör orduları kurmak, insanlığa karşı suç işlemek, adam öldürmek, şehirleri yakıp yıkmak ve de Hıristiyan dünyasından savaş makineleri almak İslam bu mudur?

Hıristiyan dünyasında neler oluyor? Aslında Ortadoğu konusunda yazılanlar, çizilenler, konferanslar, siyasi söylemlerin Hıritiyan’ların dünyaya bakış açılarından değerlendirilmesi doğru olur kanaatindeyim… Bu Hıristiyan ve Yahudi alem ne yapmak istiyor? Nereye nasıl gitmek istiyorlar? Müslümanları içinden çıkılamaz bir hale getirdikten sonra amaçlarını gerçekleştrmek için önlerinde kalan engel nedir? Neye inananarak dünyayı değiştirmek istiyorlar? Eski Ahit, Yeni Ahit, Kitab-ı Mukaddes, Vadedilmiş Topraklar, Ahit Sandığı, Kutsal Kâse, Armageddon, Metodistler, Neoconlar, Evanjelistler ve Mesih…

‘’Rab’bin Yeşu’ya buyruğudur:1.RAB, kulu Musa’nın ölümünden sonra onun yardımcısı Nun oğlu Yeşu’ya şöyle seslendi:2. "Kulum Musa öldü. Şimdi kalk, bütün bu halkla birlikte Şeria Irmağı’nı geç. Size, İsrail halkına vereceğim ülkeye girin.3. Musa’ya söylediğim gibi, ayak basacağınız her yeri size veriyorum.4. Sınırlarınız çölden Lübnan’a, büyük Fırat Irmağı’ndan – bütün Hitit ülkesi de içinde olmak üzere – batıdaki Akdeniz’e kadar uzanacak’’.

ABD ve Batılı müteffiklerinin tek gayesi kendilerine yol gösterdikleri sandıkları Tevrat ve İncil’den esinlenerek Ortadoğu’da bulunan ülkeleri ve Türkiye’yi parçalamak, bölmek, yok etmek ve de Türk’leri geldikleri yere Orta Asya’ya göndermek için ayak oyunları dâhil her türlü desiseyi politika sahnesine sürmüşlerdir. ABD ve geleneklerine sadakatla bağlı olan batılı devletlerin dini konularda ciddi yaklaşımları olduğu bilinen bir gerçektir. Katolikler, Ortodokslar, Protestanlar, Püritenler, Metodistler, Mormonlar, Neoconlar, Evanjelistler ABD’de ve de Hıristiyan dünyasında siyasetin şekillenmesinde ve yönetimde papazlarla başlayan halkı bıktıran yönetim biçimlerinden günümüze dek güçlerini kullanarak gelmişlerdir. A. de Tocqueville 1850’li yıllarda ABD demokrasisinin şekillenmesi ve demokratik rejimin gelişiminde dinin ve dini grupların önemine dile getirmiştir. Püritenler ve onların devamı olan Evanjelistler Tanrı ile Hz. İbrahim (MÖ.2000?-MÖ.3000?) arasında yapılan sözleşmenin önemini dikkate alarak din anlayışlarına katı bir çerçeve çizmişlerdir. Peki, ABD Başkanlarından Carter, Nixon, baba-oğul Bush’lar ve Trump’ı destekleyen evanjelizm nedir? Evanjelizm, kesin bir ifadeyle dünyayı Hıristiyanlaştırma hareketi olarak tanımlanmaktadır. Evanjelizm’de İsa Mesih önemli bir figür olup, Yeni Ahit’te var olduğuna inanılan İsa Mesih’in söylediği ’’ Yeryüzünde ve gökte bütün yetkiler bana verildi. Gidiniz tüm dünyada İncil’i, Hıristiyanlığı yayınız.’’ ifadesiyle ve de benzeri söylemlere dayanarak uzun süredir ABD’deki güçlerin fikir birliği, bütünlüğü içinde dünyayı yeniden kurma yolundaki bir kalkışmadır. Siyonist Hıristiyan hareketi olarak kabul edilen Evanjelizm’e göre İsa Mesih dünyaya ikinci kez geldiğinde Yahudiler ve Evanjelistler kendilerine karşı olanlarla yani Yecüc ve Mecüc ordusuyla savaşacaklar -Armageddon Savaşı, Kudüs’ün 55 Km. kuzeyinde Megiddo Ovası-ve zafer onların olacak ve neticede Büyük İsrail kurulacak devamında da Irak, Suriye başta olmak üzere tüm Arap ülkeleri Büyük İsrail’in hâkimiyetine girecektir. ABD’deki bu yapılar dikkatle izlendiğinde BOP’un, Arap Baharı’nın, K.Afrika’daki isyanların, Ortadoğu’ya terör örgütlerinin yerleştirilmesinin sebebi kolayca anlaşılmaktadır. 27 Kasım 1947’de Kudüs’ün milletlerarası statüde bir şehir olarak kabul edilmesine rağmen, 1187’de S.Eyyubi tarafından Haçlılardan alınan bu kutsal ve kadim şehir İsrail’e adeta hediye edilmek istenmektedir. Niçin?

Ne kadar doğrudur bilemem ama New York’taki Özgürlük Anıtı’nın ABD için kutsal görsellerle dolu bir anıt olduğunu biliyor muydunuz? Bu heykelin başında bulunan yedi tacın yedi kıtayı, sağ elindeki meşalenin barış ve huzuru, sol elinde kitap ki, üzerinde 4 Temmuz 1776 ABD bağımsızlık bildirgesinin tarihi yazılıdır ama aslında Kitab-ı Mukaddes’i temsil ettiği ileri sürülmektedir. Sayın A.R.Bayzan’ın Türkiye’de Amerikan Misyonerleri adlı çalışmasının başlangıç bölümünü tüm okurların dikkatine sunuyorum: "ABCFM’ye (The American Board of Commissioners for Foreign Missions-Amerikan Protestan Misyoner Kuruluşu) göre Türkiye Türklerin değildir. Bir misyonerin ifadesiyle; ‘Biz Türkiye’de Hıristiyanlar ve Hıristiyanlık için okul, hastane açıyoruz, ilaç götürüyoruz, modern tıbbı ve eğitimi kuruyoruz. Türkler bizi istemeyebilir; ama oranın sahibi Türkler değil ki…’ Bu güç oyuncularının hiç de acelelerinin olmadığını ve ölümü bile göze aldıklarını belirtmek gerek. Protestan bir misyoner şöyle yazıyor: Hıristiyanlığın en büyük ve en muntazam rakibi İslamiyet’tir. Türkiye en güçlü Müslüman ülkedir. Gerekirse bu amaca ulaşmak için beş yüz sene bekleyeceğiz, nihayet buna muvaffak olacağız. Ve unutmayalım ki, mukaddes hizmetimiz sona erinceye kadar pek çok şehit kanı akıtacağız’’

Bir yanda İslam’ın yüceliğini bir tarafa bırakıp teröristleşen Müslümanlar, bir tarafta krallıklarında aç yatan halkına rağmen sefa içinde yaşayan Müslüman krallar, başkanlar, yöneticiler, diğer taraftan İslam’ı yok etmek için emperyalist ülkelerle işbirliği içinde olan hükümetler. Ne oluyoruz? Dünya zevkleri ve nimetleri sanırım ahirettekilerden daha hoş geliyor? Başka bir cevabı var mıdır? Diğer yandan Tanrı’nın Hz. İbrahim ile yaptığı anlaşma sonucu Arz-ı Mev’ud-Eretz İsrail- için dünyayı yok etme pahasına savaşmak… Şayet dünyayı yönetenler akıl, bilim ve tarihi geçeklerden uzaklaşarak efsanelerle ülkelerini ve dünyayı yöneteceklerse vay halimize… Türkiye’de yönetimde söz sahibi olsun olmasın tüm siyasilerin, yöneticilerin, yazarçizerlerin, din adamlarının, komutanların ve aydınların bu meseleleri iyi öğrenmeleri geleceğimiz açısından önemlidir. Hele benim dinim kutsaldır diyenler, milliyetçilik konusunda beka ile yatıp beka ile kalkanlar ve halkçılık adına sokaklara dökülenler sizler okuyunuz, okutunuz ki gerçekleri görebilesiniz. Güçlü olamazsanız gelecek kuşakları bir kara deliğin içine atmış olursunuz…

Petrol, doğalgaz yok, Türkiye’ye uluslararası arenada destek yok, Doğu Akdeniz’de birlikte çalışma isteği yok, Adalar Denizi’nde Yunan’a ses çıkarma yok, Türkiye’nin güney sınırlarındaki teröre şiddetle karşı çıkma aklılarına bile gelmiyor. Ama ülkeye sığınmacı ithalatına destek var. Kimdir Türkiye’nin yanında yer almayan bu ülkeler? Müslüman kardeşlerimiz! Yani ÜMMET!.

Artık bu ümmet sevdasını bir yana bırakarak, bilim adamlarının, vatanseverlerin, monşerlerin, inananların, tarihi gerçekleriyle anlatanların, Türkiye’nin geleceğini doğru tanımlayan insanların sözlerine kulak veriniz. Halk aç, bitap, güvenliğinden ve geleceğinden emin olmadan ne kadar dayanabilir?

SURİYE SAVAŞI DOSYASI /// Suriye’de güç mücadelesi : Esed gidiyor Türkiye kalıyor


Suriye’de güç mücadelesi : Esed gidiyor Türkiye kalıyor

Gündem, Türkiye

25 Mayıs 2020

Suriye, Ortadoğu’daki en karmaşık çatışma bölgelerinden biri. Neredeyse her gün dengelerin değiştiği bir coğrafyadan bahsediyoruz. Kısa süre öncesine kadar İdlib ve Kuzey Suriye’deki gelişmelere odaklanılan ülkede korona salgını günlerine diplomatik çabalar damga vurmuş durumda.

Esed ailesi ve etrafındakilerin güç mücadelesi, çoğunluğunu terör örgütü YPG’nin oluşturduğu SDG ile Barzani destekli Suriye Kürt Ulusal Konseyi’nin (ENKS) müzakereleri, Rusya’nın Suriye’nin kuzeyinde Arap aşiretlerinden paralı asker kurma girişimi, İdlib’de Türkiye destekli muhalefet ile El Kaide bağlantılı Heyet Tahrir’uş Şam (HTŞ) arasındaki çatışmalar, vs. Tüm bunlar bilinen, gözler önünde yapılan hamleler.

Fakat bir de kısık sesle dillendirilenler var. Son dönemde kamuoyunu alıştırmak istercesine Rusya ile ABD’nin “Esed’siz Suriye” konusunda anlaşmaya vardığı sık sık yazılıp çiziliyor.

Her ne kadar bir iddia olarak ortaya konsa da vaziyetin ciddiyetini kavramak adına tarafların söylemleri kilit önemde. Şüphesiz Moskova-Washington hattında diyalog kanalları açık. İki ülke, İsrail’in Tel Aviv kentinde 25 Haziran 2019’da yapılan toplantının ardından Suriye’nin geleceğine ilişkin uzlaşıya yaklaştı.

Kimilerine göre Tel Aviv’de yapılan anlaşmanın maddeleri bugün hayata geçiriliyor. Bu bir noktada doğru. Zira söz konusu Suriye zirvesinden itibaren Rusya, İsrail’in Suriye’de İranlı milislere yönelik saldırılarına ses çıkarmaz hale geldi. ABD ve İsrail’in en büyük rahatsızlığı İran’ın Suriye’deki nüfuzuna yönelikti.

Tel Aviv ve Washington yönetimlerinin endişesinin farkında olan Moskova da “Tahran’ın Şam üzerindeki etkisini kısıtlayacak” bir strateji belirledi. Nitekim bugün Beşar Esed’in kuzeni Rami Mahluf ile First Lady’si Esma Esed arasındaki güç mücadelesinin derinliklerinde yine İran etkisinin kırılması yatıyor.

Uzlaşının ikinci noktasıysa Esed’in koltuğundan indirilmesi. Bu iddianın son günlerde iyiden iyiye dillendirilmesinde Rus medyasındaki Beşar Esed eleştirisi furyasının rolü büyük. Kremlin’in Libya’dan Ukrayna’ya kadar dünyanın belirli çatışma alanlarındaki paralı askerlerini yöneten Wagner Grubu Kurucusu Yevgeniy Prigozhin’in Rus Federal Haber Ajansı’nda yayımlanan yazılarıyla başlayan analizler, Esed’in beceriksizliği ve yolsuzluklara odaklanmış durumda.

Makalelerde “Esed’in süreci önümüzdeki dönemlerde yönetemeyeceği” vurgusu açık ve net. Beşar Esed’in 2021’deki başkanlık seçimlerinde aday olduğu takdirde anketlerde yüzde 32’de kaldığı, yolsuzluğun terörden bile kötü olduğu ve rejimin yolsuzlukla mücadelede sınıfta kaldığı yazılanlar arasında.

Meseleyi ABD-Rusya anlaşmasına bağlayansa Beyaz Saray’ın Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey’nin “Moskova artık Esed’den bıktı. Her senaryoya hazırlar” demeci. Kremlin’in Tahran ile Suriye’nin yeniden inşasına ilişkin rekabette Esed’i gözden çıkardığı ve Şam’daki iktidarı Baas partisiyle sınırlı tutmak istediği konuşulanlar arasında.

Buna göre Esed 2021 seçimlerinde aday olmayacak, yerine Baas içerisinden “yeni bir kurtarıcı” sahneye çıkacak. Bu kurtarıcı muhalefetin sıcak bakacağı bir isim olacak. Nihayetinde “Esed’siz Baas” formülü sayesinde Suriye’nin yeniden inşasına, yani Rus şirketlerinin karını artıracak evreye geçiş yapılabilecek.

Moskova-Washington anlaşmasının son etabıysa Türkiye’yi ilgilendiriyor. ABD ve NATO’nun Türkiye’nin Suriye’deki askeri varlığını muhafazasına destek verdiği, Rusya’nın da itiraz etmediği öne sürülüyor.

İdlib kentinin Ankara ve desteklediği muhaliflerin denetiminde kalacağı, karşılığında HTŞ’nin bölgeden tamamen temizleneceği ifade ediliyor. Gözden çıkarılan HTŞ ile Esed’in İdlib’in Sermin ve Serakib bölgelerinde iki yeni gümrük kapısı açarak t

Türkiye HTŞ’yi bölgeden temizlemek adına sivil halkın isyanlarını teşvik eden bir strateji geliştirdi. Bu plan, Esed’in HTŞ ile ortak hareket etmesiyle Suriye muhalefetinin Ankara’nın kanatları altında toplanmasına daha da kolaylaştırdı. Halkın baskısı ve rejim karşıtı grupların izolasyonu sonucu, HTŞ’li teröristler de Halep’i Lazikiye’ye bağlayan M4 karayolunda Rus-Türk ortak askeri devriyelerine sorun çıkartmaktan vazgeçti.

Tüm bu gelişmeler uzun vadede Türkiye’nin İdlib’deki hakimiyetini güçlendirir vaziyette. Sonuç olarak, Rusya-ABD anlaşmasının öngördüklerinin bir günde gerçekleşmesi beklenemez. Hatta taraflardan veya kontrolündeki güçlerden birinin yapacağı bir yanlış tüm dengeleri değiştirebilir. Ancak Moskova-Washington mutabakatı Esed’in sonunu hazırlarken Türkiye’nin rolünü kalıcı hale getireceğe benziyor.

Şerif Egemen Ahmet
Gazeteci
Şarkulavsat

SURİYE SAVAŞI DOSYASI : Suriye Toprağı İdlib’i Suriye’ye Karşı Korumanın (!) Bedeli


Suriye Toprağı İdlib’i Suriye’ye Karşı Korumanın (!) Bedeli

Yazan Cahit Armağan Dilek

11 Şubat 2020

İdlib yeniden genel Suriye krizi içinde öne çıkan bölge. Ama oraya geçmeden Türkiye’de gözlerden kaçan ve böyle giderse sonuçları itibariyle İdlib’teki gibi Türkiye’ye vahim maliyetleri olabilecek birkaç konuyu hatırlatalım.

İdlib’te Türkiye’ye çok açıktan destek veren, yerel medya haberlerine göre, İdlib’teki Türkiye kontrolündeki silahlı gruplara askeri desteğini yeniden başlatan ABD Suriye doğusunda (Kamışlı’nın doğusundan Irak sınırına kadar hattın güneyinde Fırat nehrinin Irak sınırına geçtiği noktaya kadar olan bölge) bir Sünni bölge oluşturma hamlelerini hızlandırdı.

Bunu yaparken de, YPG’yi kullanıyor ve YPG teröristlerini bölgedeki petrol alanlarında bekçi olarak kullanıyor. Bunun karşılığında da PYD/YPG’nin Suriye kuzeyinde kendi bölgesini oluşturması için Rusya’nın inisiyatifindeki gelişmelere dahil olmaya teşvik ediyor.

Suriye kuzeyindeki PKK/YPG varlığı artık ABD ile Türkiye arasında değil Türkiye ile Rusya arasında bir soruna evrilmiş durumda. Türkiye’nin barış pınarı bölgesinin doğu ve batısındaki alanlarda PKK’nın halen bulunduğunu açıklayıp ortak devriyelere katılmaması bunun işareti.

Bunun yanında Rusya, Suriye’deki tüm sözde Kürt partilerini (PYD ve PYD haricindeki Kürt partileri (ENKS)) bir araya getirmeyi başarmış durumda.

Ayrıca bunları Rusya’nın garantörlüğünde Şam yönetimiyle de müzakereye ikna ettiler.

Yerel medyadaki haberlere bakılırsa, bazı ön mutabakatlara ulaşıldığı, iki tarafta da müzakereden umutlu bir havada olduğu görülüyor.

Bunun arkasında İdlib’te oluşan askeri-politik durumun etkisi var dersek abartmış olmayız. PKK/YPG’nin pozisyonu belli. İdlib’te Türkiye ile Suriye’nin ilan edilmemiş bir savaşa tutuşmuş olması Şam ile YPG’nin Türkiye’ye karşı işbirliğini pekiştirmiş durumda. Yine bazı yerel haber kaynaklarında, YPG’nin İdlib şehir merkezindeki çatışmalarda Suriye ordusu saflarında olacağı iddiaları var. Yine Tel Rıfat bölgesinden İdlib’in kuzey doğusundaki Türk gözlem noktalarına saldırılar da gelebilir. Afrin’deki bombalı saldırılara dün başka bir saldırının eklendiğini gözden kaçırmayalım. Yani İdlib’teki çatışmaların Afrin, Cerablus ve El Bab hattında genişleme olasılığı artıyor.

Peki İdlib’te ne oluyor?

Rusya, Türkiye’nin İdlib’te Soçi mutabakatındaki sorumluluklarını (ılımlılarla teröristleri ayırma) yerine getirmediğini ve hatta Soçi mutabakatının ruhuna aykırı olarak İdlib’e aşırı derecede asker ve silah soktuğunu söylüyor.

Rusya açıkça söylemese de, Erdoğan’ın Suriye Türk gözlem noktalarının gerisine çekilsin çıkışını kendilerine bir meydan okuma gördüğünü tavırlarından ve Rus medyasında çıkan Erdoğan yönetimi aleyhindeki haberlerden anlıyoruz.

Türkiye’nin 2 Şubat gecesinde 8 şehit verdiğimiz saldırıdan sonra 2 binden fazla askeri ve Afrin, FK bölgesi ve Fırat doğusundan 4 binden fazla ÖSO’cuyu ve ağır silahları İdlib’e soktuğu yerel medyada fotolarla yazılıp çiziliyor. Türkiye’nin bu kadar askeri gücü İdlib’e yığmasının arkasında ABD’den alınan bazı güvenceler olması büyük olasılık.

Rusya ile Ankara’da İdlib konusu görüşülüyor ama sonuç çıkacak gibi değil. Rus tarafının TSK ve desteklediği silahlı grupların Halep-Lazkiye (M4) karayolunun 5 km kuzeyine çekilmesini, M4 yolunun Rusya’nın kontrolüne bırakılmasını önerdiği gelen haberler arasında. Rusya’nın da onayıyla Suriye’nin M4’ü bırakmaya niyeti yok. Yakalamış olduğu bu askeri ilerleme gücüyle harekatı genişletmekten çekinmeyecek eğer Türk tarafı Rus önerisini kabul etmezse.

Ancak Türk tarafının Erdoğan’ın ifade ettiği gibi, Suriye ordusunun Soçi mutabakatının imzalandığı (17 Eylül 2018) tarihteki pozisyonuna geri çekilmesini, M4 ve M5’in de kendisine bırakılmasını istediği bildiriliyor. Son günlerdeki aşırı askeri yığınağın da bu isteğini kabule zorlamak için olduğu anlaşılıyor.

Türkiye’nin talebinin gerçekçi olmadığı ortadayken Türkiye’nin TSK ve kontrolündeki silahlı gruplara yaptırdığı yeni konuşlanma yeni bir operasyonun başlayacağına işaret ediyordu.

Bu karşılıklı alınan pozisyon İdlib’te M4 hattı boyunca Türkiye-Suriye savaşından başka bir şeyle sonuçlanamazdı.

Nitekim bu yazı hazırlanırken İdlib’ten TSK ve beraberindeki grupların Serakib’e yönelik bir operasyon başlattığını, Suriye’nin karşı saldırı yaptığı, 5 askerimizin şehit 5 askerimizin yaralandığı haberleri geldi bile.

Bu mantıkla giderse zayiatın artması maalesef kaçınılmaz.

Yukarıda saydığımız rahatsızlıklarının yanında Rusya ile müzakere devam ederken Türkiye’nin bir harekata başlaması Rusya tarafından sert karşılık getirecektir. TSK Suriye ordusuyla savaşıyor gibi olsa da Rusların da kendini göstermeden 12 gözlem noktası haricinde sokulan birliklere yönelik Suriye saldırılarına destek vermesi kaçınılmaz.

İdlib’teki savaşta Rusya’nın yeri Suriye’nin yanıdır. ABD ise Türkiye’nin yanında, şuanda siyaseten ama çatışmalarla, ki artık bu bir savaştır, birlikte ABD askeri olarak da bölgeye gelecektir. Bu da krizi daha da derinleştirecektir.

Türkiye değerlendirme ve muhakeme yapmadan anlık ve günlük kararlar aldıkça İdlib’te maliyet artacaktır.

Öyleyse acil cevap gereken soruları soralım: İdlib’te, Suriye ordusuyla savaşmanın gerekçesi nedir? Siyasi hedefi nedir? Suriye toprağı olan İdlib’i Suriye ordusuna karşı korumanın mantığı nedir?

SURİYE DOSYASI /// FAYEZ SARA /// Suriyede iktidar kavgası : Mahluf’un sonu da Rıfat Esed’in sonu gibi mi olacak ???


FAYEZ SARA /// Suriyede iktidar kavgası : Mahluf’un sonu da Rıfat Esed’in sonu gibi mi olacak ???

22 Mayıs 2020

Hafız Esed 1970 yılında iktidara geldiğinde, aralarında kardeşi Rıfat Esad gibi önemli bir ismin de yer aldığı çeşitli askeri ve güvenlik uzmanları olan genç subayları yanına alarak etrafında bir set oluşturdu. Esed’in subayları, birkaç yıl içerisinde gerek içeriden gerekse de dışarıdan gelecek tehlikelere karşı onun rejimini koruyacak bir güç haline geldiler. Bu, önemli gelişmelere tanık olunan Esed döneminin 1970- 1980 yılları arasını kapsayan ilk 10 yıllık süreçte açık bir şekilde göründü. Bu gelişmelerde ön plana çıkanlar arasında şunlar yer alıyor:

– Rejimin 1973 yılında hedefleri ve sonuçları hesaplanmış bir şekilde İsrail ile savaşa girmesi ki, hedefler arasında en önemli olanlarından biri ‘ulusal meşruiyet’in elde edilmesiydi.

– Rejimin 1976’da Lübnan’a askeri müdahalede bulunarak bölgede genişlemeye başlaması ki, bu askeri müdahalenin ardından rejim birçok önemli dosyada rol oynadı ve bölgede bir ağırlık merkezi oldu.

– Rejimin Müslüman Kardeşler’in silahlı kanadının ve diğer bazı örgütlerin hareketlerinden yararlanarak Suriyelilere savaş açması. Bu şekilde Suriye devletinin kurumlarında çalışanlara saldırılar ve suikastlar düzenlendi. Esed rejimi, toplum ve devlet üzerindeki kontrolünü sıkılaştırmak amacıyla çıkarlarına ve stratejisine hizmet için daha iyisini yapamazdı. Böylece Suriye artık ‘Esed’in Suriye’si’ oldu. 16 Haziran 1979’da Halep Topçu Okulu’na yönelik meşhur katliam gerçekleştirildi. Toplumda ve bilim çevresinde ön plana çıkan ve Dr. Muhammed el-Fadıl’ın da aralarında bulunduğu kimseler suikasta uğradılar.

Hafız Esed’in subayları, 10 yılın ardından 1980’lerin başında rejimin güvenlik ve askeri yapısının temel direkleri haline geldiler. Bu subaylar arasından şu isimler ön plana çıktı: Muhammad Nasif, Ali Douba, Muhammed el-Huli, Şefik Feyyaz, İbrahim es-Safi, Ali Haydar, Suriye Devlet Başkanı’nın kardeşi ve Savunma Birlikleri (Saraya Difa) Komutanı Rıfat Esed. Bu birlikler, silahları, eğitimleri ve görevleriyle diğerlerinden ayrılan ordu içerisindeki seçkin bir birimdi. Doğal olarak mezhepçi bir yapı arz eden grup, Haziran 1980’de Tedmür Hapishanesi katliamında ve radikal İslami gruplarla olan mücadelede önemli bir rol oynadı.

Hafız Esed 1983’te hastalandığında, kardeşi Rıfat’ın konumu ve elinde bulundurduğu imkanlar itibarıyla iktidar için hak iddia edeceğini hissetti. Rıfat birliklerini devletin ana eklemlerinde konuşlandırmıştı ve neredeyse hepsini ele geçirecekti. Eğer Esed’in subaylarının oluşturduğu sağlam blok olmamış olsaydı ve Esed de kalan tüm enerjisi ve dehasıyla çatışan subaylar arasında bir uzlaşı sağlamasaydı devlet bir katliamın eşiğine sürüklenebilirdi. Hafız Esed, kardeşini iktidarın bünyesinden çıkardı ve onu sürgüne göndererek sanki hiç yokmuş, hiç var olmamış gibi davrandı.

Hafız Esed, rejiminin en önemli direği olan erkek kardeşinden kurtulsaydı Rıfat Esed’in komutasındaki Savunma Birlikleri ile uğraşmak zorunda kalacaktı. Bundan dolayı birkaç adımdan oluşan bir çözüme başvurdu. Öncelikle birliklerin kamplarını ve müfrezelerin bulunduğu yerleri muhasara altına aldı. Üst düzey subayları ve kilit aktörleri tutukladı. Bazı unsurları terhis etti ve diğer bazılarını ise ordu içerisinde istihdam etti. Sonrasında birliklerden geri kalanları dağıttı ve subayların önemli bir kısmını Cumhuriyet Muhafızlarına dahil etti. Hafız Esed’in iki oğlu Basil Esed ve Beşşar Esed de Cumhuriyet Muhafızlarına katıldılar.

Rıfat Esed ve Savunma Birlikleri tecrübesi ile Rami Mahluf ve ekonomi-yatırım imparatorluğu tecrübesi arasında bir benzerlik var. Her ikisi de Esed ailesinin merkezinden geliyor. Rami’nin babası Muhammed Mahluf, devlet bürokrasisinde küçük bir çalışandan ibaret iken ekonomik kurumların yönetimini teslim aldı. Bu durum ailenin servetini yönetmek için görevlendirilmeden önce yatırım yapmasını ve paraları kontrolü altına almasını kolaylaştırdı. Rami Mahluf ise şirketi Syriatel aracılığıyla her yönde ve düzeyde genişlemeden önce bir dizi faaliyette bulundu. Sonrasında öyle bir duruma geldi ki Suriye’nin herhangi yerinde bir yatırımdan bahsedildiğinde mutlaka bu işte onun da parmağı vardı. Rami Mahluf’un mali ve yatırım planındaki tecrübesi sona yaklaşıyor: Mahluf’un sonu da Rıfat’ın sonu gibi mi olacak?

Fayez Sara

Suriyeli gazeteci-yazar

DIŞ POLİTİKA DOSYASI /// Alper TAN : Kremlin’in Suriye ve Libya Politikası Rusya’ya Ne Kazandırır ???


Alper TAN : Kremlin’in Suriye ve Libya Politikası Rusya’ya Ne Kazandırır ???

27 Şubat 2020

Suriye’de iç savaş dokuz yılı dolduruyor. İnsanların çoğu kendi topraklarından ayrılmak zorunda kaldı. Ya ülke içinde kısmen daha güvenli olduğu varsayılan yerlere ya da başka ülkelere göç ettiler. Şehirler, köyler hatta tarlalar, bahçeler harab edildi. Yüzlerce yıllık tarihi eserler yakıldı, yıkıldı ya da yağmalandı.

Varoluş temelleri zaten şaibeli ve suni olan Suriye fiilen bitti. Böyle bir devletten bahsetmek artık anlamlı değil. Politikacılar, konuştuklarında “Suriye’nin toprak bütünlüğü”ne saygıdan bahsediyorlar ve bu “Suriye’nin toprak bütünlüğü”nün korunması gerektiğini söylüyorlar. Neyin bütünlüğünden söz ediliyor? Her geçen gün geçerliliği ve inandırıcılığını kaybetmekte ve hatta yıkılmakta olan Modern Uluslararası Sistem’in tanıdığı yani meşru saydığı Suriye’nin bütünlüğü mü kastediliyor?

Evet. Kurulduğundan beri Suriye’de “zoraki” de olsa bir bütünlükten belki söz edilebilirdi. Ancak 10. seneye girmekte olan iç çatışmalar ve vekalet savaşları sonucu artık böyle bir bütünlükten yani “Suriye’nin toprak bütünlüğü”nden bahsetmek sadece bir hayal veya umutsuz bir temenni olabilir. Bütünlüğü sağlayan, toprağın yani coğrafyanın kendisi değildir. Üzerinde yaşayan halk ya da yönetimdir. Üzerinde yaşayan halkın büyük çoğunluğu, yönetime karşı isyan etmişse ve yönetim halkı ikna edemiyor, güven veremiyorsa o ülkenin bütünlüğü kalmamıştır.

Kendi halkıyla savaşan BAAS yönetimi, Rusya ve İran’ın doğrudan, İsrail ve ABD’nin ise dolaylı destekleri sayesinde hala ayakta görünmektedir.

Zahiren İran’la hasım görünen ABD ve İsrail, Suriye konusunda Tahran ile dolaylı paralel bir politika uygulamaktalar. ABD öncülüğünde “IŞİD’le Mücadele Koalisyonu” adıyla oluşturulan yapı, zalim BAAS rejiminin suni solunumla hayatta kalmasına sebep olmuştur. Bu koalisyon, IŞİD’le mücadele örtüsü altında Suriye halkının iktidara gelmesine mani olmaktadır. Ancak Suriye’de halkın iktidarı ele alması geciktirilse de engellenemez. Olsa olsa özgürlüğün ve bağımsızlığın bedeli biraz daha artar, buna engel olmaya çalışanların da maddi manevi maliyetleri yükselir.

11 Eylül olaylarını gerekçe gösteren ABD, saldırıdan sorumlu gösterdiği El Kaide ve Afganistan’ı yöneten Taliban’ı cezalandırmak için bu ülkeyi yine bir Haçlı Koalisyonu ile işgal etmişti. 19 sene sonra başarısızlığını kabul etti ve terör örgütü dediği Taliban’la masaya oturup anlaştı. ABD, Afganistan’dan çekilecek.

ABD, 2003’te, yalandan gerekçelerle Irak’ı da işgal etmişti. Ülkeyi neredeyse yerle bir etti ama zafer kazanamadı. Kendi maliyetlerini arttırmakla kalmayıp yüzyıllarca unutulmayacak büyük bir kin ve nefret topladı. Şu anda hemen olmasa bile bu kötülüğün varisleri, yapılanların bedelini ödemekten kurtulamayacaklar. Afganistan ve Irak’ın ruhu kabus gibi ABD’nin ve destekçilerinin peşinde olacaktır.

Bu son derece olumsuz, kötü örnekler ortada iken ABD gibi köksüz olmayan, Rusya gibi tecrübeli bir devletin, bazı evhamlar veya hevesler uğruna Suriye’de halkıyla savaşan zalim bir yönetime payanda olması akıl alır gibi değil. Modern uluslararası Sistemin öğretisindeki gibi ülkeler arası ilişkiler, dostluğa-düşmanlığa değil de sadece menfaate göre şekilleniyorsa böyle bir ilişkide Rusya’nın nasıl bir menfaati olabilir?

Diyelim ki Esad Rusya’ya Lazkiye ve Tartus’ta üsler verdiği için bir menfaat sağlıyor… Esad’ın kalıcı olamayacağını, uzun olmayan bir süre zarfında BAAS’la beraber yıkılacağını ve yönetimin Suriye halkına geçeceğini bilmek için kahin olmak gerekmez. Halk, yönetimi ele aldığında Rusya o üsleri nasıl koruyabilir/sürdürebilir? Oradaki bazı örgütleri bahane ederek Suriye halkını karşısına almak Rusya’ya ne kazandırabilir?

Moskova, Suriye ve Libya politikalarıyla sadece Suriye ve Libya halkını karşısına almıyor. Son yıllarda siyasi ve stratejik konularda çok yakın işbirliği içinde olduğu Türkiye’yi de karşısına alıyor. Hatta daha da ötesi, kalbi Türkiye, Suriye ve Libya ile birlikte atan, nüfusu iki milyara yakın Müslümanların çok büyük bir kısmının da tepkisini ve hiddetini üstüne çekiyor.

Rusya’nın vatandaşı olan çok ciddi bir Müslüman nüfusun varlığı da hesaba katılacak olursa Kremlin’in bu tutumunun akılcı ve gerçekçi olup olmadığı daha kolay hesap edilebilir.

ABD ve Avrupa ülkeleriyle ilişkileri zaten hiç iyi olmayan Rusya, Türkiye ve diğer Müslüman ülkelerin tepkisini ve öfkesini çekecek politikalara devam ederse hem iyice yalnızlaşıp hem de istikrarsızlaşabilir.

Dünya güç dengelerinin çok hızlı değiştiği şu süreçte devletlerin, bugünkü mevcut şartları değil yarının ve sonrasının şartlarını gözeterek politika ve plan yapmalarında elbette büyük faydalar olabilir.

25 Şubat 2020

Alper TAN

SURİYE SAVAŞI DOSYASI /// E. TÜMG. NAİM BABÜROĞLU : ABD’nin Suriye adımları ve Küçük Afganistan Projesi


E. TÜMG. NAİM BABÜROĞLU : ABD’nin Suriye adımları ve Küçük Afganistan Projesi

11 Mayıs 2020

ABD, 1949’DA SURİYE’DE REJİMİ DEVİRMEK İSTEDİ

ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA), 1949 yılında Suriye’nin başına Amerikan yanlısı bir albay olan Adib Sishaklı’yı getirmişti. Ancak, albayın iktidarı dört yıl sonra Baas’çılar tarafından devrildi. CIA, Suriye’de CIA destekli bir askeri darbe ortamının olgunlaştığı değerlendirmesini yaptı. Darbeyi gerçekleştirmek için Irak, Lübnan ve Ürdün’de sabotajlar gerçekleştirdi ve suçu Suriye’ye attı. Şam’daki Müslüman Kardeşler Örgütü’nü de rejim aleyhine ayaklandırıyordu. CIA, Suriye’nin en güçlü adamlarından biri olan İstihbarat’ın başındaki Abdülhamit Seraj’la birlikte Genelkurmay Başkanı ve Komünist Partisinin liderini kurban olarak seçti. Bunların yok edilmeleri görevi, ABD’nin Şam Büyükelçiliğinde memur olan ajan Rocky Stone’a verildi. Stone, para ve siyasi gelecek vaadiyle Suriye ordusu içinden kendine bir yandaş takımı kurmaya başladı. Suriye İstihbarat Başkanı Seraj bu komployu sezdi ve Amerikalılara bir tuzak hazırladı. Subaylar paraları aldıktan sonra televizyona çıkarak, “Ahlaksız Amerikalı iblisler, yasal düzenimizi bozmak için işte bu paraları verdiler” diyerek itirafta bulundular. ABD’li CIA ajanı Stone gözaltına alındı, sorgulandı ve sınır dışı edildi. Yaşanan bu siyasi kargaşa sonunda, Suriye ve Mısır, Birleşik Arap Cumhuriyeti’ni kurdu. Bu olaylar, Orta Doğu’da ABD karşıtlığının temelini oluşturdu ve bölgede Sovyet (Rusya) etkinliğini artırdı.(1)

ABD SURİYE’Yİ ELE GEÇİRME HEDEFİNDEN VAZGEÇMEDİ

ABD, 1950’lerde Suriye’yi ele geçirememiş, hedefine ulaşamamıştı. 2020’ye gelindiğinde, Fırat’ın doğusu, Menbiç ve Ürdün sınırındaki El Tanf bölgesi olmak üzere, Suriye’nin yaklaşık yüzde 40’ını PYD/PKK terör örgütüne ve radikal unsularla işgal ettirmiş durumda. Başkan Trump, İsrail’in işgali altındaki Suriye’nin Golan tepelerini İsrail’in toprağı ilan etti. ABD, kontrol ettiği bölgeleri boşaltma niyetinde de değil.

ABD, 70 yıl öncesinin intikamını alırcasına bununla da yetinmiyor. Son günlerde, Suriye Ulusal Kürt Konseyi (ENKS) ile PYD/PKK terör örgütü arasında ABD’nin isteğiyle yapılan görüşmeler sonucunda, Suriye üzerinde siyasi konularda anlaşma sağlandı. ABD bu adımla; Kuzey Irak’la, Fırat’ın doğusu dahil Suriye’nin kuzeyini bütünleştirme halkalarından birini tamamlamış oluyor. ABD, Suriye’de PYD/PKK terör örgütüyle, diğer Kürt gruplar arasındaki anlaşmazlığı gidererek, gelecekte Irak ve Suriye’de kendisine bağlı bir devletçik oluşturma hedefini ulusal çıkarları için gerekli görüyor. ABD heyeti, COVID19 riskine rağmen Suriye’de bu amaçla toplantılar-görüşmeler yapıyor. Salgın da bile planını ertelemek ya da geciktirmek istemiyor. ABD’ye paralel olarak Fransız temsilciler de, 4 Mayıs 2020’de Suriye’de Kürt gruplarla görüştüler. Fransa, 1918’den Suriye’nin bağımsızlığını kazandığı 1946’ya kadar Suriye’yi yönetmişti. Bu nedenle, Fransa Suriye’de varlığını sürdürmek istiyor.

SURİYE FIRAT’IN DOĞUSU

ABD, ayrıca Fırat’ın doğusunda Haseke ve Deyrizor’daki Arap aşiretlerinden, petrol alanının güvenliği için bir petrol güvenlik gücü kurma girişimlerini sürdürüyor. Böylece, Fırat’ın doğusunda yer alan Arap aşiretlerinin Şam yönetimiyle bağını kesmek istiyor. Yani, Arap aşiretlerden bir güvenlik ordusu kurmak istiyor. Fırat’ın doğusu ve Menbiç’te 60 bin silahlı PYD/PKK terör ordusu dışında, Araplardan oluşan bir orduyla daha emin adımlar atmak istiyor. Bir noktada Arap-Kürt dengesini de sağlamış olacak. Söz konusu güvenlik ordusu için, ilk-ortaokul mezunlarına ayda 350 dolar, lise-üniversite mezunlarına ayda 450 dolar ücret verilmesi öngörülüyor. Suriye için oldukça cazip bir ücret… Oluşturulması öngörülen bu güvenlik gücü için, Haseke ve Deyrizor’da eğitim alanları da seçilmiş.

ABD, Suriye’de kökleşmeye devam ediyor. Fırat’ın doğusunda Deyrizor’da El Ömer petrol sahasında yeni bir üs kurmaya başladı. Deyrizor, Suriye’nin en zengin enerji sahası. El Ömer de Deyrizor’da en zengin petrol alanı. Deyrizor’un büyük bölümü, PKK/PYD terör örgütünün elinde. Görüldüğü gibi, COVID19 ABD’nin bölgedeki adımlarını yavaşlatmadı, tersine hızlandırdı.

İDLİB

ABD, sadece Suriye’nin doğusunda yeni bir yapılanmaya gitmiyor. İdlib’le de yakından ilgileniyor. İdlib’i Küçük bir Afganistan’a dönüştürme çabasında. DEAŞ/IŞİD’in bir bölümünün İdlib’e kaydığı; El Kaide’nin de ağırlık merkezini İdlib’e taşıma eğiliminde olduğu belirtiliyor. İdlib’in Türkiye ile yaklaşık 130 kilometrelik sınırı var. İdlib’te, El Kaide türevi radikal unsurların kökleşmesi, El Kaide’nin ağırlığını bu bölgeye taşıması Türkiye açısından orta ve uzun vadede önemli bir tehdidin varlığına işaret eder.

Suriye, Türkiye için artık sadece yaklaşık dört milyon sığınmacının geri dönüşünün düşünüldüğü ve PYD/PKK terör örgütü tehdidinin etkisiz duruma getirilmesi için adımların atıldığı bir coğrafya değil. İdlib’te El Kaide türevi grupların da risk oluşturduğu bir coğrafyaya dönüştü. ABD’nin orta ve uzun vadeli stratejisinin önemli halkalarından biri olan, PYD/PKK terör örgütüyle diğer Kürt grupların arasındaki siyasi anlaşmanın sağlanmış olması bölgenin dinamiklerini değiştirme potansiyeline sahip.

Tarih yaprakları, 10-15 yıl sonrasını gösterdiğinde ABD’nin arzuladığı Küçük Afganistan; Suriye kuzeyi ile Kuzey Irak’ın bütünleştiği ve PYD/PKK terör örgütünün tanınan bir devletçik yapısına dönüştüğü bir coğrafya… Bu coğrafyayla, kim komşu olmak ister?

¨Tarih, ulusların tarlasıdır, ne ekerseniz onu biçersiniz.¨

(1) Tim Weiner, Legacy of Ashes-The History of the CIA (Enkaz Devralmak-CIA Tarihi), 2007.

SURİYE SAVAŞI DOSYASI /// Salih Kallab /// Suriye’de iktidar kavgası : İran devre dışı mı kalıyor ???


Salih Kallab /// Suriye’de iktidar kavgası : İran devre dışı mı kalıyor ???

8 Mayıs 2020

Rusların Esed’e oynadıkları bahis sona erdi, İranlıların Suriye’den çıkmaları ise kaçınılmaz

Putin’in milyarder şefinin Suriye Devlet Başkanına karşı başlattığı kötüleme ve küçük düşürme kampanyasından önce bile (bazı kaynaklar arkasında bizzat Rusya Devlet Başkanının yer aldığını söylüyor ki kanımca bu doğru ve açıktır, bu konuda hiçbir şüphem yoktur) Moskova ve Şam arasındaki sular bulanıktı. Bu saldırı öncesinde Suriye-Rusya ilişkilerinin sarsıldığına ilişkin çok sayıda gösterge vardı. Sözgelimi, Beşşar Esed’in 2015 yılında imzalanan anlaşma eskidiği ve yenilenmesini gerektiren bölgesel gelişmeler gerekçesiyle Rusya’nın iki ülke arasında yeni bir anlaşma imzalama talebini görmezden gelmesi gibi.

Beşşar Esed’in 2011 yılında Arap Baharı’nın başlangıcı ile birlikte ülkesinde patlak veren devrimin erken dönemlerinden itibaren İran’ın Suriye’deki yoğun askeri varlığı, Hizbullah ve diğer milis güçler bütün ağırlıklarıyla topraklarında var olmalarına rağmen rejiminin sonunun yakın olduğunu hissettiği biliniyor. Rusya ve özellikle de gücünün ve ışıltısının zirvesinde olduğu dönemde Sovyetler Birliği Suriye’nin başat destekçisi olduğu için Başkan Vladimir Putin’den yardım istemesi gerektiğini biliyordu.

Aslında Beşşar Esed’in Rusya Devlet Başkanına çağrıları başlangıçta yardım talebi şeklindeydi. Çünkü Başkan Putin ne Stalin ne de Kruşçev’di. Keza Rusya da Sovyetler Birliği değildi. Bu nedenle, tehlikeli boyutlar almaya başlayan Suriye çatışmasına ülkesinden önce erkenden müdahil olan birçok devletin nabzını yoklamalıydı. Bunların başında da elbette 1967’den bu yana batı yönünden Şam’a hâkim son derece önemli stratejik bir mevki olan Golan Tepelerini işgal eden İsrail geliyordu. Uzun yılların deneyimlerden bir ders çıkarmak istersek, İsrail’in Golan Tepelerinin yanı sıra Havran’dan Suveyda ve Humus ile Fırat nehrinin tüm doğu bölgesine kadar artık bu Arap ülkesini askeri olarak tamamen kontrol ettiğini görürüz. İsrail, askeri stratejistlerin doğuda Irak sınırının ötesine, güneyde Ürdün sınırının ötesine, kuzeyinden güneyine işgal altındaki Filistin’in sınırlarının ötesine, Akdeniz’in derinliklerine uzanan izleme noktası olarak tanımladıkları “Cebeli el-Şeyh”i halen işgal ediyor.

Burada işaret edilmesi gereken bir nokta da Rusya’nın Çarlar ve elbette Sovyetler Birliği’nin ilk başkanlarından Lenin ve Stalin döneminde dahi her zaman “hırsla” Akdeniz kıyılarında bir dayanak noktasına sahip olma arzusundaydı. Zira bilindiği gibi Akdeniz, Asya, Afrika ve Avrupa kıtalarını birleştirmektedir. Yakın ve uzak tarih dönemleri boyunca batının doğuya, doğunun da batıya deniz yolu olmuştur.

Her halükârda, Osmanlı İmparatorluğunun çöküşünden, Arap dünyasının bölünüp parçalanmasından ve Birinci Dünya Savaşının ganimetlerinin paylaşılmasından sonra Suriye ilk olarak bağımsızlığını kazanana kadar, Cezayir’de ve birçok Arap Afrika ülkesinde yaptıklarının aynısını burada da yapan Fransızların eline geçti. Daha sonra, Osmanlı devletinin mirasçısı Mustafa Kemal Atatürk’ün fodağı oldu. Atatürk, 1939 yılında Fransızların Türkiye lehine Akdeniz’in incisi İskenderun sancağından feragat etmesiyle bu sancağı ülkesine kattı. Gerçek şu ki, tarihin Cumhurbaşkanı Hafız Esed hakkında kaydettiği en kötü şey, şu anda Türkiye’deki cezaevlerinden birinde bulunan Abdullah Öcalan liderliğindeki PKK’ya verdiği sürekli destek nedeniyle Türkiye ile arasında baş gösteren sorunu çözmek için 1998 yılında İskenderun’un Suriye Arap Cumhuriyeti’nin bir parçası olduğu görüşünden vaz geçmesidir.

Bu bölgede çatışmayı körükleyen nedenlerden biri de, ABD’nin komünist yayılmayı durdurmak gerekçesi ile kendisinin doğrudan içinde yer almadığı ünlü Bağdat Paktı’nı (CENTO) kurması oldu. Bu pakt, Irak, Türkiye, İngiltere, İran ve Pakistan’ın içeriyordu. Buna karşılık, Sovyetler Birliği liderliğinde başka bir pakt kuruldu. Suriye bu dönemde, Bağdat Paktı, ülkeleri ve özellikle de Türkiye tarafından büyük baskılara maruz kaldı. Bunun üzerine dönemin Suriye savunma bakanı Halid el-Azm, 1957 yılında Moskova ile askeri ve ekonomik bir anlaşma imzaladı. Daha sonra da General Afif el-Bizri (solcu) savunma bakanlığına atandı.

Böylece Suriye yeni bir yola girdi ve Cemal Abdunnasır liderliğindeki yeni devletin bir parçası oldu. Ne var ki, bu birlik çok geçmeden 28 Eylül 1961’de askeri bir darbe ile dağıldı. Bu darbe, Mısır Devlet Başkanı ve Mısır ile birlikten kurtulmak için Suriyeli Subaylar Yüksek Komutanlığı tarafından gerçekleştirildi. Kendisinin Suriye’de Baas Partisinin 1961 yılında gerçekleştirdiği ilk darbeye hazırlık – ki bu kesin değildir- olduğu da söylenir. Suriye Baas Partisinin bu darbesini Irak Baas Partisinin askeri darbesi takip etti ama partinin iktidarı çok uzun ömürlü olmadı. Ancak çok geçmeden 1969’da ikinci bir askeri darbe gerçekleştirdi. Böylece bu tarihten Saddam rejiminin 2003 yılında devrilmesine ve üç yıl süren “şekli” ve “göstermelik” bir mahkemeden sonra idam edilmesine kadar Irak Baas Partisi tarafından yönetildi.

Bütün bu tarihsel sunumu yapmaktaki amacımız, Hafız Esed’in 1970’de gerçekleştirdiği ve kendisine “Tashih Hareketi” adını verdiği darbeden sonra Baas Partisinin, 2000 yılında babadan oğula geçen askeri ve tek adam yönetimine dayanan bir rejimin vitrininden ibaret hale geldiğini göstermektir. Bu noktada, 2000 yılı sonrasının iç çatışmalar ve siyasi kayıp yılları olduğu konusunda oybirliği olduğunu belirtmeliyiz. Bu dönemde, Baas Partisi, Baba Esed döneminin sembol isimleri sayılan Mustafa Talas, Abdulhalim Haddam gibi isimler uygulamada ortadan kayboldular. Cumhurbaşkanlığı ve her şeyde babasının yerine geçen oğul, eski üst düzey yetkililerin “Alevilerin Suriyesi” olarak tanımladıkları ülkesine “Yararlı Suriye” adını verdi. Bu, Suriye’nin gerçekten de birçok çatışmanın eşiğinde olduğuna dair kanıt ve delillerle desteklenen olasılıkları açığa çıkardı. Rusların, Suriye Cumhurbaşkanını bu kadar sert bir şekilde hedef aldıklarında muhtemelen sadece bir dini grubun değil tüm Suriyelilerin kabul edeceği alternatif bir rejim kurmaya çalıştıklarını kanıtlarla pekiştirdi.

Bütün bu bilgilerden sonra asıl önemli olan, Rusların Suriye’deki varlıklarının kalıcı ve sürekli olduğunu düşündüklerinin açık hatta kesin olduğudur. Nitekim bu stratejik ülkede 3 askeri üsleri oldu. Birincisi, Humeymim Hava üssü, ikincisi Lazkiye şehrinin kuzeyindeki deniz üssü, üçüncüsü de Kamışlı bölgesinde bulunuyor. Bu, Moskova’nın bu ülkede istikrarlı, bütün etnik ve dini grupları ile Suriye halkını temsil eden, gerçekten eskimiş ve Alevilerin bile tamamını temsil etmeyen bu rejime alternatif bir rejim istediği anlamına geliyor. Bu rejimin Alevilerin tamamını temsil etmediğini söyledik çünkü Hafız Esed, 8 Mart 1963 ile 23 Şubat 1966’da gerçekleştirilen darbelerde başat rol oynayan Salah Cedid dahil kendisine muhalif olan tüm temel ve sembol Alevi isimleri tasfiye etmişti.

Bütün bunlar, her zaman değil de arada bir kopan tüm bu fırtınalara rağmen “ayakta kalmasının” mümkün olduğu Beşşar Esed rejimi için geçerli. İranlılara gelince, Ruslar herkesten çok İranlıların bu bölgedeki müdahalelerinin şu anda olduğu gibi kalmayacağını biliyorlar.

Salih Kallab

Ürdünlü yazar. Eski Enformasyon, Kültür ve Devlet Bakanı