JAPONYA DOSYASI /// Türk esirleri Yunanlara teslim etmemişti : Yarbay Tsumura’nın ismi caddeye verildi


Türk esirleri Yunanlara teslim etmemişti : Yarbay Tsumura’nın ismi caddeye verildi

1. Dünya Savaşı’nda Ruslara esir düşen 1012 Türk askerini İstanbul’a getiren Japon gemisi Heimei Maru’nun komutanı olan Yarbay Yukichi Tsumura’nın ismi, İstanbul Beykoz’da bir caddeye verildi.

Türk esirleri Yunanlara teslim etmemişti!

Japonya, 1918’in Nisan ayında Vladivostok’u işgal edince, osmanlı esirlerinin sorumluluğu da Ruslardan onlara geçti. Savaşın ardından Japonlar 1921’de Türk askerlerini İstanbul’a gönderme kararı aldı.

Japon hükümeti bu görev için Heimei Mru gemisiyle Yarbay Yukichi Tsumura’yı görevlendirdi.

O gemi Midilli Adası yakınlarında Yunan savaş gemisi tarafından durduruldu. Yunanlar, esirlerin kendilerine teslim edilmesini istedi ancak Tsumura, "Kimseyi teslim etmem” dedi.

Ardından Milletler Cemiyeti yani Birleşmiş Milletler ve Türk Kızılayı’nın çalışmalarıyla 19 Haziran 1922’de adaya giden Ümit Vapuru, esir Türkleri alıp, 25 Haziran 1922’de İstanbul’a getirdi. Ama Yarbay Tsumura’nın cesareti hiçbir zaman unutulmadı…

Cumhurbaşkanı Temmuz ayında Japonya’da yapmış olduğu bir ziyarette 1. Dünya Savaşı’ndan sonra yaşanan bu olayı Türk iş adamları ile yaptığı bir toplantıda dile getirdi. Ardından ise daha önceden Spor Caddesi olan caddenin Yarbay Yukichi Tsumura olarak değiştirilmesi ile ilgili bir teklif sunuldu. O önerge İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi’ne sunuldu ve kabul edildi..

Sokağa yeni isminin asılması için ise son birkaç adım kaldı. Önergeyi Beykoz Belediyesi’nin sunmasının sebebi ise 1973 yılına dayanan bir iş birliği ve dostluk…

DIŞ POLİTİKA DOSYASI /// Mehmet ASAL : YUNAN VE TÜRK PENCERESİNDEN KARŞILIKLI İLİŞKİLER


Mehmet ASAL : YUNAN VE TÜRK PENCERESİNDEN KARŞILIKLI İLİŞKİLER

Haziran 2020

Rumlar ile Türkler arasında son 2 asırdır büyük bir husumet olduğu gerçektir.

Günümüzde iki ülke arasındaki ilişkileri incelenirken, göze çarpan önemli noktalardan birini;

“Ortak bir tarihsel geçmişi paylaşmalarına karşın, bu geçmişin bıraktığı izlerin hiç de olumlu yanlarıyla ilişkilere yansımadığı, dolayısıyla, iki ülke ulusçuluğunun sürekli bir çatışma içerisinde bulunduğu gerçeği” oluşturmaktadır.

Gönül ister ki; iki komşu ülke halkları birbirleriyle saygı çerçevesinde ilişkiler geliştirilip pastayı hakkaniyete uygun şekilde paylaşsınlar. Tabii ki sadece halkların bunu istemesi yetmez. Bu halklar kendilerine empoze edilmek istenen Düşmanlık Taleplerine karşı koyarak kendi siyasetçilerini ve Devlet uygulamalarını dostluk çizgisine çekmelidir. Okul kitaplarında yer alan birbirini aşağılayan ifadeleri kendi parlamenterlerine baskı yaparak kaldırmalıdırlar.

Sadece “Rakı” Kadehini “Uzzo” Kadehi ile tokuşturup “Şerefe” , “Eviva” demek le hiçbir şeyi çözemeyiz.

Türkiye ve Yunanistan arasındaki uyuşmazlıkların giderilmesi için gereken çabaların başarı şansını önemli oranda etkileyen faktör bunların taraf ülke halklarınca ne ölçüde kabul gördüğüdür.

Yunanlar; kendilerini, eski Hellen uygarlığının torunları ve varisleri olduğuna inandırmış ve bu yolda devamlı olarak Batılı Devletlerin kandırmalarıyla yoğurulmuşlardır. Bu noktada itiraf etmemiz gerekir ki, gelmiş geçmiş Türk hükümetlerinin ihmalkarlığı ve bazı devlet adamlarının düşünmeden ve bilmeden verdikleri beyanatlar ve uygulamaları, Yunan ulusunda bu duyguları daha da kuvvetlendirmiş ve Türklerin de bunu kabul ettiği veya kolayca kabul ettirilebileceği izlenimini uyandırmıştır.

Aslında uzun yıllar aynı topraklar üzerinde yaşamış, birbiriyle ticari ilişkilere girmiş, gen yapıları, olaylara yaklaşımları, pek çok örf ve adetleri, fıkraları birbirine benzeyen, mutfakları uyumlu ve komşu olarak geçinmeleri her ikisi için de çok yararlı olan bu iki millet ne olmuştur ki bu kadar birbirine kin duyar hale gelmiştir?

Öncelikle unutmamak gerekir ki her iki ülke de Rönesans ve Reformlardan çıkarımlarını alamamışlardır. Her iki ülke de Sanayii Devrimlerinin yakınına bile yaklaşamamıştır. Hele hele Yunanistan. Özellikle Avrupa Birliğine katıldıktan sonra tam bir rehavete kapılmıştır.

Yunanistan Fransız ihtilalinin ortaya çıkardığı düşünce akımlarından (Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik) etkilenerek 1830 lar da bağımsızlığını elde etmiştir. Yunanistan’da din, Doğu Ortodoks Kilisesi’nin büyük bir komünyonu içinde olan Yunan Ortodoks Kilisesi’nin hakimiyeti altındadır. Diğer nedenler bir kenara bırakılsa bile en azından dindaşı ve mezhepdaşı olan Ortodoks Rusya’dan büyük teşvik ve destek görmesi kaçınılmazdır. İşin acı tarafı, aynı desteği İngiltere ve Fransa’dan da görmüştür.

Şurası muhakkaktır ki Rusya, İngiltere ve Fransa; Osmanlı’nın parçalanması için elinden gelen her şeyi yapmış, Yunanları ve ellerine fırsat geçtiğinde tüm azınlıkları sürekli teşvik ve tahrik etmişlerdir.

1915 Ermeni tehcirinin baş sorumlusu aynı Rusya değil midir?

Osmanlıyı istedikleri gibi paylaşamayacaklarını anlayınca hiç olmazsa bana müzahir olan birilerinin eline geçsin diyerek 15 Mayıs 1919’da Yunanistan’ı Anadolu’ya çıkartan Emperyalist, sömürgeci İngiltere değil midir?

Her Türk genci şunu hiçbir zaman aklından çıkartmamalıdır; İngiltere ‘de, Fransa’da, Rusya’da, ABD’de hiçbir zaman güçlü ve istikrarlı bir Türkiye istemezler. Dolayısıyla Türkiye’ye karşı girişilen uluslararası her olumsuzluğun her entrikanın arkasında bu 4 ülke ve onların da teşvik edip tahrik ettiği ülkeler vardır ve bundan sonra da olacaktır.ABD bu işi 15 Temmuz 2016’ya kadar gizlice ve sinsice yürütmüştür.

Bunlar bir paranoya değil, tarihi gerçeklerdir.

Osmanlı Devleti’nin egemenliği altında oldukça uzun bir süre birlikte yaşamış olmalarına karşın, her iki ulusun birbirlerine karşı yaklaşımları, süreç içerisinde, bu 3 ülkenin büyük destek ve teşvikiyle, iş birliği ve karşılıklı çıkarların paylaşılması yerine düşmanlığa yönelen bir gelişme çizgisi izlemiştir.

1830’dan itibaren, Osmanlı Devleti’nden kopmasına karşın, Yunanistan’ın, Osmanlı sınırları içerisinde kalan diğer etnik/dinsel topluluklarla ve bu arada, Rumlarla olan bağlantıları devam etmiştir.

Ortodoks Kilisesi’nin İstanbul’da ve Osmanlı Devleti’nin güvencesi altında bulunmasının yanı sıra, Fener Rumlarının bu ülkenin siyasi, ticari ve ekonomik yaşamında da etkin bir konumda bulunması, Yunanistan’ı uzun süre, Osmanlı Devleti’nin egemenliğinde yaşamayı sürdüren Rumlarla ilişkilerini korumaya yöneltmiştir.

1453 yılında İstanbul’un alınması ile birlikte, giderek büyüyen Osmanlı toprakları üzerinde yaşayan Müslüman olmayan halkları bir arada tutmak için, bu halklara dinsel konumları ön plana çıkarılarak bazı azınlık haklarının tanınması gerekmiştir.

Osmanlı Devleti’ni oluşturan esas unsurların İslamiyet’i benimsemiş olması, bu niteliklerinden dolayı egemenlikleri altındaki topraklar üzerinde yaşayan halklar arasında Müslüman olan ve olmayan ayrımının kesin bir şekilde yapılmasını gerektirmiştir.

Osmanlı Devleti’nin tüm azınlıklara dinsel yönlerini ön plana çıkararak, kimi ayrıcalıklar tanımış olması ve Kilise yönetiminin almış olduğu kararların Osmanlı yönetiminin garantisi altında uygulanması, Osmanlı Devleti’nin Balkanlar ve Avrupa’da sınırlarını genişletmeye başlamasına olanak tanırken, aynı zamanda Kiliselerin de etnik/dinsel azınlıklar üzerindeki etkinliğini, saygınlığını artırmasına yardımcı olmuştur.

Özellikle Ortodoks Fener Kilisesi’nin etkinliği giderek artmış, Kilise, azınlıklar açısından dinsel olduğu kadar belki de daha fazla, siyasal lider durumuna gelmiştir. Ortodoks Fener Kilisesi’nin yetki ve haklarının genişlemesi, bunların Osmanlı Devleti tarafından garanti altına alınmış olması, bir yandan Kilise’nin etnik/dinsel azınlıklar üzerindeki denetimini güçlendirirken, diğer yandan da ekonomik ve siyasi çıkarlar sağlamak üzere azınlıkların Kilise ile iş birliğine yöneltmiştir.

Bu durum Osmanlı Devleti sınırları içerisinde yaşayan, özellikle Fener Rumlarının, Osmanlı ekonomisi ve siyasi yaşamında önemli görevler üstlenmelerine ve ayrıcalıklara sahip olmalarına yol açmıştır.

18. yüzyıl içerisinde Osmanlı Devleti’nin bir gerileme süreci içerisine girmiş olması, 1789 Fransız Devriminin etkileriyle birleşince Avrupa topraklarından hızla geri dönüş yaşanmaya başlamıştır.

Osmanlı Devleti’nin Avrupa’ya açılan kapısı Balkanlar, ulus bilincinin etkilemiş olduğu ilk bölgeler olmuştur. Osmanlı merkezi yönetimi karşısında belirgin bir ekonomik ve yönetimsel serbesti kazanmış bulunan bölge halkları, bir yandan bu özelliklerini kullanarak diğer yandan da Osmanlı Devleti’nin Avrupa’dan atılmasında çıkarları açısından beklentileri bulunan İngiltere, Fransa ve Rusya gibi güçlerden destek sağlayarak Osmanlı yönetimine karşı ulusal ayaklanma başlatmışlardır.

Yunanların ulusal uyanışı ise, bir yandan Ortodoks Kilisesi’nin etkisi ile ve eski Yunan kültürünün etkilerinin izlendiği bölgeler üzerinde Bizans İmparatorluğunun yeniden canlandırılması ülküsü üzerine kurulu olarak gelişirken, diğer yandan da Fransız Devrimi’nin ideolojik çatısına dayandırılmaya çalışılmıştır.

"Osmanlıların 1715’te Mora Yarımadasını fethetmeleri ve böylece Yunanların yaşadıkları bölgelerin tümünü Osmanlı bayrağı altında toplamaları çok önemli bir sonuç yaratmıştır. Helenizm’in, yani tüm Yunanların siyasal birliği ilk kez kurulmuştur. Bizans İmparatorluğu’nun son zamanlarında uyanmaya başlayan Yunan bilinci işte bu siyasal birlik altında gelişmiştir.

Siyasal ve ekonomik karmaşadan kurtulan Yunan gemiciler Yakındoğu’nun en önemli tüccarları haline gelmiştir. Bozulan Osmanlı toprak düzeni ve siyasal yapısının yanında Yunan köylüsünün de ezilmesinin yarattığı tepkiden ve 1763’ten başlayarak Balkanlarda başkaldırma tohumları eken Rus ajanlarının yaptığı etkiden çok daha ötede, 1821’de patlak verecek olan Yunan bağımsızlık savaşında, bu ekonomik gelişme ve yarattığı yeni sınıf en belirleyici rolü oynamıştır."

Balkanlarda ulus bilincinin yaygınlaşmaya başlaması ve bunun Yunan ulusunun bağımsızlık mücadelesinde gündeme gelmesi, bölgesel üstünlük arayışı içerisinde olan Fransa ve İngiltere’nin yanı sıra, Avrupa’dan ve Balkanlardan Osmanlı egemenliğini silmeyi amaçlayan Rusya ile Osmanlı Devleti arasındaki ilişkilerde de kendini göstermiştir.

Özellikle Osmanlı-Rus çatışmasının, Yunanistan’ın bağımsızlığını kazanmasında önemli rol oynadığı söylenebilir; Osmanlı Devleti’nin yenilmesi ve Edirne Antlaşması’nı imzalamak zorunda kalmasıyla, Yunanistan, bağımsızlığını kazanabilmiştir.

Yunanlar; 1400’lerden başlayıp 1800’lere gelinceye kadar Osmanlı Egemenliği altında yaşayan bir ulus olduklarından geri kalmışlıklarında, Reformları yakalayamamalarında hep Osmanlı’yı ve İslam anlayışını suçlamışlardır ve halende suçlamaktadırlar.

Batı ve Rusya; bir bakıma haklı yönleri de olan bu yaklaşımı sürekli olarak kullanmak suretiyle Yunanistan’ın Türk düşmanlığı duyguları ve hislerini sürekli körüklemiştir.

Netice de Yunanistan’ın varoluşunun ve ayakta kalışının tek dayanağı "TÜRKİYE DÜŞMANLIĞI" haline gelmiştir.

Bağımsızlığını ilan ettiği günden bu yana başta Türkiye olmak üzere neredeyse tüm komşularıyla sorunları bulunmaktadır. 1981 yılında dönemin Avrupa Topluluğu’na üye olan Yunanistan, bu ülkede yaşayan ve hatırı sayılır bir nüfusa sahip bulunan, Batı Trakya Türkleri başta olmak üzere Çamerya Arnavutları, Ulahlar ve Makedonları azınlık olarak tanımamakta da ısrar etmektedir. Yunanistan, bu azınlık gruplarının hiç birini kabul etmemekte ve Türk azınlık dışındakileri Grek saymaktadır.

Batı Trakya Türk azınlığını ise dini azınlık olarak kabul eden Yunanistan, azınlık haklarına riayet etmediği için uluslararası mahkemelerde defalarca hüküm giymiş bir ülkedir. Yunanistan’ın Arnavutluk’la Epir meselesi, Makedonya ile isim anlaşmazlığı devam etmektedir.

Aslında AB’nin de almaktan pişmanlık duyduğu, birçok sahte ve sözde projelerle birliği sabote etmiş, kaynaklarını sömürmüş ve tüm bunlara rağmen iki defa ekonomik çöküntünün ve yok olmanın eşiğinden Almanya, Fransa ve İngiltere tarafından kurtarılmış, batının şımarık çocuğudur Yunanistan.

Yunan tanımlaması günümüzde bizler tarafından kullanılırken, Batı onları Grekler olarak tanımlamaktadır fakat Yunanca Yunanistan ya da Yunan ya da Yunanca tanımlamaları Hellen sözcüğünden türetilmiştir.

"Yunan" tanımlamasının kökeni, "iyon" isminden gelir. Kısaca bahsetmek gerekirse; "İyon" bir mit kahramanıdır. İyon, Teselya’dan kovulup Peloponnnesos’a yerleşen "Ksuthos"un oğludur.

Lidyalılar MÖ VI. yüzyılda Pers egemenliğine Farsçanın etkisiyle birlikte İyonya’nın Farsçadaki karşılığı olan "Yauna" sözcüğünden bütün Helenler için istisnasız ‘Yunan" tanımlaması kullanılmaya başlanmıştır, ardından Perslerin egemenliği altındaki bütün doğu halkları ve Araplar da bu ismi benimsemişler ve ‘Yunan" tanımlaması doğuda yaygınlık kazanmıştır.

Yunanlılara genellikle "Grek" diyen Batılılar, bu adı "Antik Yunanlıları" anlatmak için kullanırlar. "Grek Uygarlığı", "Grek Mitolojisi", "Greece", "Greko-Romen", "Grekomani (Yunan adetlerini taklit etme tutkusu)" gibi deyimler buna birer örnektir.

Sözlük anlamı bakımından Grek, "Hırsız, hilekar" demektir. Mecazi anlamda "fripon, escroc (hilekar, dolandırıcı)" şeklindedir. Fransızca Larousse’da da aynı anlam yazılıdır. Bu anlam Yunan ruhunu yaraladığı için II. Dünya Savaşı’ndan sonra Yunan hükümetinin başvurusu üzerine "Grek" kelimesinde düzeltme yapılmıştır. Grek kelimesinin kötü anlamı dolayısıyla Yunanlılar, "Hellen" sıfatını kendilerine daha layık görmektedirler.

Yunanların Mottosu ve yaşam gerekçesi “Megali Idea” Büyük ideal diyebileceğimiz İstanbul ve Anadolu’nun Yunan Egemenliğine geçmesidir. Buna son dönem de Kıbrıs da eklenmiştir.

Şimdi bana “Husumet hükümetler arasında halklar arasında bir sorun yok” deyip son gittiğiniz Rodos, Midilli, Sakız ya da Taşoz gezinizdeki Yunan Lokantalarından ya da oradaki Rumların dostane davranışlarından örnekler vermeye çalışabilirsiniz. Ama kazın ayağı gerçekte öyle değildir.

Türklerin Yunanlar ile ilgili düşmanlığı ve nefreti 3 yıllık 1919-1922 dönemiyle sınırlıyken Yunanların nefret ve düşmanlığı 400 yıllık bir döneme atfedilir. Bu nedenle de bir Yunan’ın bir Türk’e nazaran çok daha fazla haset ve düşmanlık beslemesi daha kolay anlaşılabilir.

Türk tarih kitaplarında Kurtuluş savaşı anlatılırken, Yunan mezaliminden bahsedilir. En fazla “Yunan Askeri Türk kadınlarına Tecavüz etmişlerdir” denir

Yunan Edebiyat ve Tarih Kitaplarında ise;

İlkokul Çocukları İçin Antoloji: Türklerin, Yunanların ebedi düşmanı olduğu işlenir. ‘‘Gözlerim beni bir Türk’ün öptüğünü görmektense, kanımla toprak kızıla boyansın… Ben kitap falan istemem. Ben Türklerle savaşmak istiyorum. Onları sapanımla vurup silahlarını alacağım.’’ Aynı kitapta Türkler için: ‘‘Bu imansızlar adaleti böyle sanıyor… Köpekler.’’

İlkokul 5. Sınıf Yunanca Grameri: ‘‘Türkler, Yunan kadınların memelerini keserek topların ağzına koydular. Türklerin eline geçmektense, Yunan kadınlar topluca intihar ettiler.’’ Gibi ipe sapa gelmez, akla mantığa sığmaz cümleler yer alır.

Bu tarz eğitimle yıllarca büyüyen ve büyütülen Yunan, istese de dost olamaz sizinle. Kendimizi kandırmayalım. Durduk yerde de düşman olmayalım ama!

20 yıla yakın Süre Özel Okullarda İşletme Müdürlüğü yaptım. Tarih Dersindeki savaşlar ve işgal dışındaki konuları yazan, hele hele onların yaptığı gibi Türkleri Köpek diye aşağılayan bir şeyi asla görmedim, asla duymadım. Zaten öyle bir şey yazılması mümkün de olamaz.

Aramızdaki bir grup fanatiği bir kenara koyarsak, bizler ne kadar olgun, kâmil, büyük bir cihan imparatorluğun soyundan geldiğinin bilinciyle onlara yaklaşır isek de Yunanlar tam tersine devamlı öfke ve nefret doludur Türklere karşı.

Oysa, o kıyılarımızın dibinde bulunan, yakın bir süre öncesine kadar Türk toprağı olan ve böğrümüze hançer gibi saplanan adaları ayakta tutan, ekonomisini yaşatan gene de biz Türkleriz. Birçoğumuz bu yazıdaki gerçekleri bile bile aslında Türkiye’ye ait olduğu halde tarihin her döneminde kazık yediğimiz Fransa, İngiltere ve Rusya’nın Türk düşmanlığı nedeniyle elimizden çıkmış, aslında bize ait olan sözde bu Yunan adalarına gider, dünyanın parasını döker ve her an gözümüzü oyabilecek bu devlete para akıtıp yaşatırız.

Bundan üç sene önce (2017) Atina’ya bir görev nedeniyle gittiğimizde daha önce Burgaz Adasında beraber olduğumuz ve sonradan Yunanistan’a göç eden F…. İsimli Bayan Rum arkadaşımızın beraber yaşadığı Rum erkek arkadaşını İstanbul’a davet ettim. Bana;

– İstanbul ne zaman Konstantinapol olur ancak o zaman gelirim dedi. Üstelik te bir akşam yemeğinde ve sözde son derece dost bir ortamda idik.

2000’li yıllara kadar Yunan çocuklarının her sabah okulda derslere başlamadan önce okudukları antlarının içinde, “Yeryüzünde tek Türk kalmayıncaya kadar” diye sözde Türkleri aşağılayan bir deyiş kısmı vardı.

Halen Askere alınan Yunan Gençlerine koşu talimlerinde ve öncesinde Türkler için ağıza alınmayacak sözler ve küfürler içeren marşlar söyletilir. Bunun videoları da ortalıkta dolaşır durur.

2007 yılında Yunanistan Özel Kuvvetlerinde Türkiye aleyhtarı marşların eğitim ve tatbikatlar sırasında okundukları ortaya çıkmıştı.

Yunan Özel kuvvetlerine ait internette yer alan görüntülerde,

“Çelik kılıçla hangi Türkü buldularsa başını uçurdular, Palikarya’lar Ayasofya yolunda öldüler. Ayasofya’dan Hilal’i çıkaracağım, yerine de Haç’ı takacağım. Tanrı sadece o zaman, İstanbul’u aydınlatacak. Yunan milli marşı her yanda yankılanacak”

cümleleri yer alıyor.

Sizler Mustafa Kemal’in 1922 Eylül ayı başında, Büyük Taarruz sırasında esir aldığı Yunan Komutanı General Trikopis’in Mustafa Kemal (Atatürk) kendisine;

Komutan benden bir isteğiniz var mı? Dediğinde

Lütfen karıma ve Kızıma söyleyin, beni merak etmesinler. Hayattayım. Dediğini ve Türk Ordusu ölüm kalım savaşı verirken Trikopis’in eşinin ve kızının İstanbul Büyükada’da bir konakta yaşadıklarını biliyor muydunuz?

Tabii burada, sözde Mustafa Kemal’i ülkeyi kurtarmak üzere gönderen Padişah Vahdettin’in hıyanetinin boyutu kadar, bizim halkımızın, kocası kendi askerlerini yok etmeye çalışırken bile bir düşman Generalin eşine ve kızına, üstelik te kendi ülkesinde bile dokunmayışının asaleti yatar.

Buraya kadar okuduktan sonra; “Aslında halklarımız arasında bizleri ayıran hiçbir şey yok, halklar birbirlerine karşı düşmanlık beslemiyor. Bu düşmanlığı sürdüren hükümetlerimizdir, çünkü bu işlerine geliyor.” Sözlerini hala çok doğru kabul edebiliyor musunuz?

Elbette ki öncelikle bu düşmanlığı sürdüren hükümetlerdir, Amerika, İngiltere, Fransa, Rusya gibi Yunanistan’ı teşvik ve tahrik edip sonrasında da her iki ülkeye silah satan emperyalistlerdir; çünkü bu düşmanlık daha fazla silah satmalarını ve ceplerini doldurmalarını sağlar! Çünkü bu düşmanlık bizlerin kalkınmasını önler, halkın refahına ayrılacak payın silahlanmaya ve dolayısıyla da bu emperyalistlerin kasasına gitmesine ve onların halkının refahına yarar.

Bugünkü 10,5 milyon nüfuslu, Megali Idea fikirleri ile dolu Yunan için;

"Tüm Avrupa halklarının ulusal mücadeleleriyle sarsılan bir dönemde Hellen topraklarının ancak bir bölümünün kurtarılmasıyla Hellenlerin ulusal istekleri yerine getirilmiş olamaz. Böylece Hellen dış politikasının temel amacı, ülke dışında kalan Hellen topraklarının ele geçirilmesidir. Ne var ki Helenizm’in sınırlarını saptamak ve de bir devletin isteklerini sınırlandırmak güçtür. Sonuçta, Bizans İmparatorluğu’nu yeniden canlandırmak fikri gelişmeye başlamıştır. Bu, Yunanistan’ın uzun yıllar dış politikasına egemen olacak olan ‘Megali İdea’ dedikleri görüştür."

Yunanistan’ın, özellikle İngiltere’nin etkisinde kalarak Anadolu’ya karşı girişmiş olduğu işgal hareketi, bir yandan bu ülkenin "Megali İdea" olarak adlandırılan geleneksel dış politika amacını gerçekleştirebilecek önemli bir fırsat olarak sunulurken, İngiltere ve Yunanistan’ın ortak bir çıkar etrafında birleşmiş olmasında en önemli öğe, İngiltere’nin bölgedeki stratejik çıkarlarını korurken kendi insan kaynaklarını ve gücünü riske atmamış olması noktasında toplanmıştır. İngiltere, bölgedeki çıkarlarının sağlama alınması ve korunması için Yunanistan’ın Anadolu’ya saldırmasına destek verirken bu ülkenin insan gücünden ve stratejik olanaklarından da yararlanmak istemiştir.

Yunanlar 15 Mayıs 1919 da İzmir’e çıkışları ve aradan geçen 39 ay sürece yaptıkları mezalimi, işgali, tecavüzleri hiç hatırlamayıp, 30 Ağustos- 9 Eylül sürecindeki 10 günlük mağlubiyet ve Anadolu’dan atılmalarını “Küçük Asya Felaketi” olarak adlandırırlar. Onlara göre şimdi buna bir de “Kıbrıs Felaketi” eklenmiştir.

LİNK : https://www.greek-genocide.net/index.php/overview/perpetrators/123-mustafa-kemal-atatuerk-1881-1938 WEB sitesine girerseniz bizlerin ve Atatürk’ün Anadolu’da Rumlara uyguladıkları Soykırımı bulursunuz. Tabii bu ifadeyi gülmeniz için kullandım.

Ancak İngiltere’nin gözden kaçırmış olduğu önemli bir faktör ve Türk ulusal kurtuluş savaşının başarı şansını artıran bir etken, Anadolu’da Yunanistan’a karşı duyulan köklü tepkinin tam olarak algılanamamış olmasıdır.

Dönemin gerçekleri göz önünde bulundurulursa, Anadolu insanı, topraklarının İngilizler tarafından işgal edilmesine ve İngiltere mandaterlerinde yaşamaya bir ölçüde hazırdır; öylesine ki, bu dönem Osmanlı yazarlarından pek çok kişi, Anadolu’nun parçalanmamasını, İngiltere veya ABD’nin mandaterliğinde bırakılmasına ilişkin görüşleri savunabilmiştir. Bu yaklaşım, etkinliğini ulusal kurtuluş savaşının örgütlenmesi sırasında da göstermiş ve ulusal önderler uzun uğraşlar sonunda bu yaklaşımların üstesinden gelerek bağımsız bir Türkiye’nin kurulması için gereken yapılaşmayı oluşturabilmişlerdir.

İngiltere, Fransa, Rusya, ABD vb.gibi ülkeler neden ikili meselelerde Türkiye’yi değil de hep Yunanistan’ı desteklerler? Çünkü;

  • Hepsi Hristiyandır,
  • Rusya Hristiyan olduğu gibi Yunanlar ile aynı mezhepten yani Ortadokstur,
  • Hiçbiri güçlü bir Türk ve Müslüman ülke istemezler,
  • Bazılarının Devlet Yöneticileri veya eşleri Yunan, Rum asıllıdır

o İngiliz Kraliçesi II: Elizabeth 1952’den beri tahttadır ve eşi Philip (Edinburg Dükü) Yunanistan ve Danimarka Prensidir.

o ABD Başkanın Kennedy’nin dul eşi, 1994 yılına kadar yaşamış olan Jacqueline Kennedy , Yunan milyarder Onassis ile evlenmiştir.

o ABD Parlamentosunda hem Senatörler hem de Temsilciler Meclisi üyeleri arasında 15’e yakın Rum asıllı Senatör ve Temsilci üyeler vardır. Örnek; Rum asıllı Bob Menendez, Gus Michael Bilirakis, John Sarbanes, Olympia Snowe gibi,

  • Senato ile Temsilciler Meclisi üyelerinin büyük çoğunluğu “Helenist” tir.

Bu sevgi, eski Yunan’dan süregelen bir hayranlıktır. Megali İdea’nın mimari Rigas Ferreos, 19. Yüzyıl başlarında Lord Bayron’u etkileyerek büyük bir Helensever yapmış ve bu kişiyi kullanarak Helenseverlik ya da Yunan hayranlığı ile Dünya Ortodoks nüfusunun büyük çoğunluğu bulunan Rusya’nın Ortodoks liderliğini ele geçirmesini önlemeye çalışmıştır.

Yunanistan’ın Anadolu’ya saldırması, Türk ve Yunan ulusçuluğunun karşı karşıya geldiği ve düşmanlık duygularının kökleşmesine neden olan önemli bir olay olarak değerlendirilebilir.

Yunanistan’ın işgal hareketine destek veren Anadolu’daki Rum ve Ermeni toplulukları ile Türk halkı arasında yıllardır sürmekte olan dostluk ve dayanışma da bu suretle tam bir düşmanlığa dönüşmüştür.

Bağımsızlık savaşlarının uluslar-halklar arasında yaratmış olduğu karşılıklı düşmanlık burada da kendini göstermiştir. Bu bağlamda, Türkler için Yunanlar birlikte yaşadıkları halklara ve devlete "ihanet" etmiştir. Yunanlar için ise, “bu savaş 400 yıl süren bir esaretten, yabancı egemenliğinden kurtuluş, sömürüye başkaldırı” olmuştur.

13 Eylül 1928 tarihinde İsmet İnönü’nün Malatya’da söylediği gibi;

“Hem Yunanistan hem de Türkiye, ulusal bağımsızlıklarını birbirlerine karşı vermiş oldukları savaşlar sonucunda elde ettiklerinden, diğer tarafı egemenliklerinin olası düşmanı olarak görmüş ve bu durumu, daha henüz ulusal egemenliğin tam olarak yerleşip benimsenmemiş olduğu bir yapılaşma içerisinde devlet eliyle halka benimsetmeye çalışmışlardır.”

Böylesi bir tarih bilinciyle yetişen insanlar, Türkiye ve Yunanistan arasındaki sorunların nitelikleri ne olursa olsun karşı tarafa sürekli bir kuşku ile baktıklarından sorunların niteliklerini tam olarak değerlendirememekte ve önyargılarla, bağnaz bir ulusçulukla tek taraflı bir çözüm yoluna ulaşmaya çalışmakta, dolayısıyla, ulusçuluk anlayışı yeniden sahneye çıkmaktadır.

Ama yine de Türkler bu sendromu çok daha kolay atlatmışlardır. Bunun nedeni de bir Cihan İmparatorluğu kurmuş ve yıllarca hükmetmiş olan bir ulusun genlerini taşımaları ve tarih boyunca hiçbir zaman esaret altında yaşamamış olmalarıdır.

Yunanistan’ın Anadolu üzerindeki beklentilerinin tartışıldığı 1915 yılında Başbakan Venizelos ve Albay Metaksas arasında geçen görüşmelerde; Metaksas’ın dile getirmiş olduğu görüşlerde 1922’de Yunanların Anadolu’da uğrayacağı hezimeti çok önceden görmüş olduğunu göstermektedir.

Yunan General, Kurmay Başkanı Kostantinos Pallis, Yunanistan’ın Anadolu’ya saldırması ve yenilgiyle karşılaşmasını değerlendirirken şu sonuca dikkatleri çekmektedir; "…1922 Anadolu hezimeti; Yunan milleti için, 1453’te İstanbul’un zaptı ve Bizans İmparatorluğu’nun çöküşünden daha büyük felaketler getiren bir olay olmuştur. 1453 Türk zaferi, Rumları tarihin başlangıcından beri oturup yerleştikleri Avrupa ve Asya kesimlerinden söküp atmamıştı. Müslüman fatihler, Rumların 19. Yüzyılda Avrupa’da milliyetçilik şuurunun yeniden uyanışından sonra kısmen bu boyunduruktan kurtulup bağımsızlıklarına kavuşana kadar, bu bölgelerde bir ‘tebaa’ olarak yaşamalarına izin vermişlerdi.

Rumlar, asırlardır Anadolu’da ve Doğu Trakya’da yerleştikleri yerlerden sökülüp, bir daha geri gelmemek üzere Ege’nin öteki yanına atılmışlardı.”

Şayet 1919-20 Venizelos siyaseti başarıya ulaşacak olsaydı, Yunanistan; Rum, Türk, Slav, Arnavut, Ermeni ve Levantenlerden oluşan melez bir nüfusla, bir nevi Neo-Bizans İmparatorluğu haline gelecekti. Bereket versin bu siyaset başarısızlıkla sonuçlandı ve Türkiye ve diğer komşu memleketlerdeki Rumların anayurda akışı ve buna mukabil Yunanistan’daki Türk ve Bulgar’ları kendi memleketlerine gidişi sayesinde homojen bir Helen Devleti’nin doğuşu mümkün oldu. Öyle ki, geçmiş tarihinde Yunanistan, hiçbir zaman bu derece homojen ve sadece Rumlardan ibaret olmamıştı."

Mantıksal açıdan, Türkiye ve Yunanistan arasındaki sorunların giderilmesi her iki ülkenin de ulusal çıkarları açısından olumlu bir girişim olarak nitelendirilebilecekken, sorunun duygusal yönünün ağır basması ve her iki ülke arasında derin bir güvensizliğin yaşanmakta oluşu, sorunların adil, kalıcı bir dostluk ve iş birliği sağlayacak şekilde çözümlenmesini güçleştirmektedir.

İki ülke arasındaki güvensizliğin, uzlaşmazlığın sürmesinde tek etken olduğunu söylemek mümkün değildir. Gerçekte, Türkiye ve Yunanistan arasındaki güvensizliğin giderilmiş olduğu bir ortam içerisinde dahi bu uzlaşmazlıklardan söz edilebilir. Bu durum, özellikle, Türkiye ve Yunanistan arasındaki pek çok soruna yataklık eden Ege Denizi’nin konumundan kaynaklanmaktadır.

12 Mil meselesi ya da daha doğru bir ifade ile 6 milin üzeri: Türk-Yunan ilişkilerinde donmuş bir çatışma alanıdır.

Türkiye ve Yunanistan arasında yaşanan karasuları sorununun temelinde; Lozan Barış Antlaşması ile Ege Denizi’nde tesis edilen dengenin zaman içerinde Yunanistan lehine bozulması yatmaktadır. Yunanistan 1936 yılında tek taraflı olarak Lozan sırasında 3 mil olduğu kabul edilen karasularını 6 deniz miline çıkarmıştır. O dönem de Türk-Yunan ilişkilerine hâkim olan olumlu hava nedeniyle Türkiye, bu karara itiraz etmemiştir.

Türkiye de 1964 yılında Kıbrıs sorunu nedeniyle Yunanistan’ın Anadolu kıyılarına yakın adaları silahlandırması sonrasında karasularını 6 deniz miline çıkarmıştır.

Bu aslında çok büyük bir hatadır. Ege’de karasularının 3 milin üzerine asla çıkarılmaması, bu durumda açık deniz alanlarından çok büyük oranda Yunanistan’ın yararlanacağı belli iken, bu kararı alan Yönetimin ve bunu öneren resmi sorumluların çok iyi sorgulanması gerekir.

Ege de Yunanistan’a bırakılan adaların karasuyu yoktur, olamaz konu başlıklı makalemi okumanızı öneririm.(Bu makaleyi DENİZCİLK Başlığı altındaki bölümde bulabilirsiniz)

1974 Kıbrıs Barış Harekatı’ndan sonra Yunanistan Ege Denizi’nde açık deniz alanı olarak kabul edilen alanların büyük bir kısmını kendi egemenliğine almak için, karasularını 12 deniz miline çıkarma girişiminde bulunmuştur.

Türkiye 15 Nisan 1976 tarihinde Yunanistan’ın bu girişimini savaş sebebi (casus belli) sayacağını dönemin Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil tarafından yazılan bir mektup ile Amerika Birleşik Devletleri’ne (ABD) bildirmiştir.

Zaman içerisinde soğuyan mesele; 1982 yılında imzalanan Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (BMDHS)’nin kıyıdaş ülkelere karasularını 12 deniz miline kadar ilan etme hakkı vermesi ile tekrar gündeme geldi. Yunanistan, 1995 yılında Türkiye’nin taraf olmadığı sözleşmeyi yürürlüğe koydu.

Yunan Parlamentosu, 1 Haziran 1995 tarihinde kendi stratejisine uygun olan bir zamanda, Ege’de karasularını 12 deniz miline çıkarma hakkını saklı tuttuğunu ilan etti.

Yunanistan’ın Ege Denizi’nde karasularını 12 deniz miline çıkarması ile Ege Denizi’nin %40’ını oluşturan Yunan karasuları büyüklüğü %70’e yükselecek, açık deniz alanının büyüklüğü %51’den %19’a düşecektir. Nihayetinde Türkiye’ye Ege Denizi’nin %10’undan daha az bir alan kalacaktır.

Türkiye zorlayıcı diplomasi kapsamında; Yunanistan’ın Ege’nin büyük bir kısmına hâkim olmasının önüne geçmek için, 8 Haziran 1995 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) bulunan tüm parti temsilcilerinin ortaklaşa hazırladığı bildiri ile, Yunanistan’ın Ege’de karasularını 6 milin ötesine çıkarması halinde, bu durumun savaş sebebi sayılacağını, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ne askeri bakımdan gerekli olanlar da dahil olmak üzere tüm yetkilerin verileceğini beyan etti.

1997 yılında olası bir Türk-Yunan çatışmasının engellenmesi tansiyonun düşürülmesi maksadıyla, ABD’nin girişimiyle Madrid’de yapılan NATO Zirvesi öncesinde her iki taraf bir mutabakat metni imzaladı. Bu metne göre taraflar, barış, güvenlik ve iyi komşuluk ilişkilerinin geliştirilmesi, birbirlerinin egemenliklerine saygı gösterilmesi, anlaşmazlıkların, ortak rızaya dayanarak, kuvvet kullanımı ve tehdit olmadan, barışçıl yollardan çözülmesi konularında mutabık kaldılar.

AB ile ilişkilerin geliştirilmesine yönelik olarak Türkiye’nin çağrısı üzerine 2002 yılında Yunanistan ile ikili görüşmeler süreci başladı. Bugüne kadar yapılan toplam 60 görüşmede somut bir ilerleme kaydedilemedi.

‘Türkiye hep tepki veren ülke konumunda kaldı’

Karasuları sorunu, Türk-Yunan ilişkilerinde donmuş bir çatışma alanı olarak yerini muhafaza ederken, Yunanistan sürekli talepkâr, tehditkâr ve Ege’yi kendi çıkarları için şekillendirmek isterken Türkiye hiçbir zaman Proaktif olamamış, her seferinde Yunan talepleri ve istekleri karşısında savunma ya da cevap veren ülke pozisyonunda olmuştur.

Yunanistan 1936 yılından itibaren istikrarlı bir şekilde devlet politikası ile karasularını genişletirken, Türkiye devamlı tepki veren ülke konumunda kaldı. Türkiye’nin tepkisini yönlendiren ana etken Kıbrıs meselesi nedeniyle iki ülke ilişkilerinde yaşanan gerginlik oldu.

“Yunanistan, Türkiye’nin maruz bırakıldığı izolasyondan faydalanmaktadır.”

Doğu Akdeniz’de İsrail, Kıbrıs, Mısır ve Yunanistan arasında AB’nin de teşvikiyle oluşan koalisyon Türkiye’yi yalnızlığa itmiştir. Yunanistan, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de yaşadığı izolasyondan istifade ederek 12 mil konusunu tekrar gündeme getirmiş, daha sonra Doğu Akdeniz’de Münhasır Ekonomik Bölge sınırlarının belirlenmesinde Türkiye’nin görüşlerini dikkate almayacağını ifade etmiştir.

Yunanistan, dış politikasının tarihi seyrinden de anlaşılacağı üzere, Türkiye’yi hem Ege’de hem de Doğu Akdeniz’de çift cepheli bir gerginliğe zorlayarak inisiyatifi elinde tutmak istemekte, Türkiye’yi hem Ege’de hem de Doğu Akdeniz’de zorlayıcı bir dış politika sürükleyerek dengesini bozmaya çalışmaktadır. Böylece Türkiye’yi dünya nezdinde uluslararası hukuk kurallarını hiçe sayan mütecaviz ülke konumuna sokmak istemektedir.

Çünkü Yunanistan; karasularını 12 mile kadar çıkarma hakkının kendisine BM’nin verdiğini, Türkiye’nin casus belli kararı ile uluslararası hukuk kurallarını hiçe saydığını söylemekte, bu konuda AB başta olmak üzere uluslararası toplumunun desteğini beklemektedir.

Yunanistan zamanlaması ve hedefleri doğru belirlenmiş politik manevralar ile Türkiye’nin sinir uçlarına dokunmakta, uluslararası kamuoyunun tepkisini ölçmektedir.

Türkiye açısından ise 12 mil sorununun ele alınışı daha çok iç politikaya yöneliktir.

Denizdeki sorunlara ilave olarak; Yunanistan 40 yıldan bu yana özellikle Türkiye’ye tehdit teşkil eden teröristleri himaye etmekte, onları 3 ayrı kampta yetiştirmektedir.

1990’lı yıllarda Türkiye’’nin sert çıkışları sonucunda Abdullah Öcalan”ın Suriye’den çıkarılması sürecinde PKK Terörist başı Abdullah Öcalan’ı sığınacak ülke ararken himayesine almış, sıkışınca da onu Kenya’ya kaçırtmış, orada da Büyükelçiliğinde saklayabilecek kadar pervasızlaşabilmiştir. Yunan Büyükelçisi Kostulas daha sonra Kenya tarafından sınır dışı edilmiştir.

Pangalos; Atina’ya gizlice sokulan terörist örgüt lideri Öcalan’ı kurtarmak için Kenya’ya göndermiş, Nairobi’deki Yunanistan Büyükelçiliği’ne ait konutta 12 gün ağırlanmasını sağlamıştır. Terörist başı yakalanınca, Başbakan Simitis çaresiz kalarak sözde kendinden habersiz işler çevirdiği gerekçesiyle görevden almıştır. Daha sonra Kültür Bakanlığı’na atanan Pangalos, insan hakları konusunda Türk politikasını “Hitler’in izlediği politikalar” olarak tanımlayınca, Başbakan Simitis tarafından ikinci kez görevden alınmıştı.

Yunan Binbaşı Kalenderidis ise; Öcalan’ın Suriye’den çıkartılmasının ardından onu güvenli bir yere yerleştirme operasyonu için Yunan Gizli Servisi’nden aldığı talimatları uyguladığını, bu operasyon yüzünden Yunan hükümetiyle ters düştüğünü ve çeşitli suçlamalara da maruz kaldığını açıklamaktadır. Öcalan’ın Kenya’da biten yolculuğunun ardından Yunanistan’da yargılanan Binbaşı Kalenderidis bilahare Yunan ordusundan ayrılmak zorunda kalmıştır. Başarılı bir Yunan diplomatı olan Kostulas, Nairobi’den ayrılırken Kalenderidis’e şöyle demişti: "Ben, Yunan Büyükelçisi görevinden bir hırsız gibi ayrılıyor. Böyle bir kaderi ne ben ne de vatanımız hak etmedi."

3 Temmuz 1997”de Kırıkkale Mühimmat Fabrikası”nda 3 kişinin ölümüyle sonuçlanan yangın ve patlamanın PKK ile bağlantılı ve sabotaj şüphesiyle kovuşturulduğunda, sürülen izin Kalenderidis”e kadar uzandığı görülmüştür.

15 Temmuz Darbe girişimi sonrasında da FETÖ üyelerine yataklık yapan Yunanistan’da DHKP/C üyesi Şadi Naci Özpolat’ın Türkiye’ye iadesine ret kararı çıkarken helikopterle Yunanistan’a kaçan FETÖ teröristlerini himaye etmiştir.

Fanatik Yunan milliyetçisi olarak bilinen Kalenderidis casusluk suçundan Türkiye’de yargılanmış ancak siyasi bir kararla Yunanistan’a iade edilmiştir.

Yunanistan’daki PKK kadrolarıyla sıkı bir irtibat içinde olduğunu da Kalenderidis”in kendisi açıklamıştır.

Abdullah Öcalan Yunanistan ile iş birliği yaparken şu açıklamayı da yapmıştır;

"Gittiğimiz yol, aynı zamanda, onlarca yıldır Türk saldırılarına uğrayan Kıbrıs, Yunanistan gibi komşu ülkeler için bir fırsattır. Çünkü, Kürtlerin bağımsızlıklarını kazanmalarıyla, Türkiye binlerce yıldır Anadolu ve tüm bölgedeki egemenliğinin stratejik temelini kaybetmiş oluyor. PKK’nın devrimi, Türkiye ve Türklerin rolünü sınırlıyor ve yeni stratejik koşullar oluşturuyor."

Yunanistan aynen Suriye ve Libya gibi insanlığa karşı suç işleyen terör örgütlerini ülkesinde barındıran, bunlarla iş birliği yapan terörist bir devlettir.

Yunanistan ile yaşanacak olası bir kriz Türkiye’nin ekseninin Batı’dan Avrasya Bloğuna kaydırılması için öncelikle Rusya için bir fırsat olarak görülmektedir.

Yunanistan ile Türkiye arasında 200 yıldan bu yana yaşanan sorunlar, aşağıda özet bir tablo halinde sunulmuştur.

Bu tablo incelendiğinde kolayca görülecektir ki;

“Yunanistan her durumda sorun çıkartan, sorun yaratan ülke, Türkiye ise pek çoğunda hiç sesini çıkarmamış, çıkaramamış ve pasif kalan ülkedir. Türkiye bu olaylar sonucu Maddi anlamda hiçbir kazanç sağlayamazken Yunanistan sürekli olarak kara, deniz ve hava sahalarını genişletmiş, Türkiye’nin tüm düşmanları ile dostluk kurmayı kendi milli görüş ve ülküsü haline getirmiş ve bunu pervasızca uygulamıştır. Megali İdea Yunanistan’ın ezeli ve ebedi hayalidir.

15 Temmuz akşamı, Türkiye’de ki kargaşadan ve muhtemelen çıkmasını bekledikleri iç savaştan yararlanarak Kıbrıs’ta karşı bir harekât yapıp Kuzey Kıbrıs Topraklarını eline geçirmediği için pişmanlık duyan açıklamalar yapan Rum iktidar partisi DİSİ’nin bir milletvekili aynen şu beyanatta bulundu; “42 yılda elimize geçen bir fırsatı kullanamadık. Yazıklar olsun”. ‘Biz saldırsaydık Kuzey’e, Beşparmak Dağları’ndan Türk askerlerinin tamamını Girne’de denize dökerdik”.

15 Temmuz askeri darbe girişimi haberini alan Güney Kıbrıs’ın askeri anlamda teyakkuz durumuna geçmiş, Yunanistan Dışişleri Bakanlığı’nın yayınladığı ve 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı ile 15 Temmuz 2016 askeri darbe girişimi arasında bağ kurduğu belirtilen açıklama yapmıştır.

Aşağıdaki tabloda Türkiye için tasvibi mümkün olmayan tek olay, 6-7 Eylül 1955 olaylarıdır. Olaylar, Londra’da Kıbrıs görüşmeleri devam ettiği günlerde meydana gelmiştir. Grivas önderliğindeki EOKA, adada yaşayan İngiliz ve Türklere karşı terör saldırılarına başlamış, saldırılar kamuoyunda büyük bir öfkeye neden olmuştu. Bu sırada İngiltere, Türkiye ve Yunanistan’ı konuyu görüşmek üzere Londra’da toplanacak üçlü bir konferansa davet etmiş, Konferans 29 Ağustos’ta başlamış ve Dış işleri bakanı Fatin Rüştü Zorlu Türkiye’yi temsilen yerini almıştı.

Aslında bu olayda bile başlangıçta yine bir Rum ve EOKA Tehdidi olmasına rağmen Türkiye’de yaşanan olayları tasvip etmek ve onaylamak mümkün değildir.

TARİH OLAY YUNANİSTANIN YAPTIĞI TÜRKİYENİN YAPTIĞI
1830 YUNANİSTAN’IN BAĞIMSIZLIK İLANI Rusya’nın kışkırtma ve tahriki, İngiltere ve Fransa’nın arkasında durması sonucu Yunanistan Bağımsızlığını ilan etmiştir. Osmanlı, Ruslara karşı kaybettiği savaş nedeniyle buna razı olmak zorunda kalmıştır.
15 MAYIS 1919 YUNANLARIN İZMİRE ÇIKIŞI VE ANADOLUNUN İŞGALİNE BAŞLAMASI I.nci Cihan Savaşında taraf olmadığı halde İngiltere ve Fransa’nın ittirmesi ile Anadolu’yu işgale kalkmıştır. Kurtuluş Savaşı

Osmanlı Hükümeti tamamen sessiz kalmış, Mustafa Kemal (Atatürk) Samsun’a çıkarak Millî Mücadeleyi başlatmıştır.

1930 YUNANİSTAN’IN FIR HATTI İLANI FIR hattını 10 mil ilan etti. Hiçbir şey.
1936 YUNANİSTAN’IN KARA SULARINI 6 MİLE ÇIKARMASI Yunanistan Türkiye’ye danışma gereği duymadan tek taraflı bir uygulama ile Karasularını 6 mil ilan etti. Hiçbir şey.
1955 6-7 EYLÜL OLAYLARI İstanbul’da yaşayan gayrimüslimlere saldırıların düzenlendiği olaydır. Selanik’te ki Atatürk’ün evine bomba atıldığı iddiaları ile başlamış, daha sonra bir Türk Konsolosluk görevlisi patlamayı kendisinin yaptığını itiraf etmiştir Olaylar, Londra’da Kıbrıs görüşmeleri devam ettiği günlerde meydana geldi. Grivas önderliğindeki EOKA, adada yaşayan İngiliz ve Türklere karşı terör saldırılarına başlamış, saldırılar kamuoyunda büyük bir öfkeye neden olmuştu. Bu sırada İngiltere, Türkiye ve Yunanistan’ı konuyu görüşmek üzere Londra’da toplanacak üçlü bir konferansa davet etmiş, Konferans 29 Ağustos’ta başlamış ve Dış işleri bakanı Fatin Rüştü Zorlu Türkiye’yi temsilen yerini almıştı.
1974 KIBRIS HAREKATI Makarios’un Kıbrıs’ı Yunanistan’a ilhak etmek için Darbe yapması Türkiye Garantör Sıfatıyla adaya çıkmıştır.
1976 HORA KRİZİ 1974’teki Kıbrıs Barış Harekâtı sonrası Yunanistan bir araştırma gemisini Ege’ye gönderince, Türkiye de buna karşılık araştırma gemisi Hora’yı Ege’ye göndereceğini açıkladı. Yunanistan’ın “engelleriz” tehditlerine rağmen Hora, 12’si mürettebat 42 kişiyle birlikte 30 Temmuz 1976’da Ege sularına yöneldi. 7 Ağustos’ta Yunanistan Türkiye’ye “kıta sahanlığını ihlal etmek”le suçlayarak nota verirken, Türkiye iki gün sonra bir başka notayla “Yunanistan’ın kıta sahanlığının tanınmadığı”nı açıkladı.
1987 İKİNCİ HORA KRİZİ Yunanistan 28 Mart 1987 günü Ege Denizinde petrol aramalarına başlayacağını ilan etti. Yunanistan Başbakanı Andreas Papandreu’nun “Yunan kıta sahanlığına girmesi halinde Türk gemisine sözle değil fiille karşılık verileceği” açıkladı. Hora bu kez savaş gemileri eşliğinde tekrar Ege Denizine açıldı.

28 Mart’ta günü sabah saatlerinde Hora’dan “sismik çalışmalar başladı” mesajı gelmesinden kısa süre sonra Yunanistan’ın Ege’deki çalışmaları durdurduğunu açıklaması, iki ülke arasında yaşanan gerginliği muhtemel bir savaşa dönüşmeden bitirdi.

1980 DEN BUGÜNE KADAR SÜREKLİ YUNANİSTANÎN 3 AYRI KAMPTA TÜRKİYE İLE SAVAŞAN DHKP C MİLİTANLARINA EV SAHİPLİĞİ YAPMASI, ASALA TERÖRİSTLERİNİ VE MLKP TERÖRİSTLERİNİ EĞİTMESİ, PKK TERÖRİSTLERİNİ YETİŞTİRİP SURİYE’YE GÖNDERMESİ (1994 ve sonrası)

BURADA TERÖRİSTLER SİLAH, BOMBA VE SUİKAST EĞİTİMİ ALIYOR.

1- Lavrion kampı: Atina’ya 100 km mesafede. ASALA ve MLKP için de zamanında kullanılmış.

2- Kinesa kampı: Atina’ya 1 saat mesafede. Ege denizi sahilinde, tek katlı, bahçeli, 4 oda 1 salon şeklinde hücre evleri var

3- Dileysi kampı: Oropo kasabasına bağlı. Sahile 250 mt uzaklıkta. Kampta 3 katlı bir bina ve 3 oda 1 salon şeklinde hücre evleri bulunuyor.

Ara sıra kınamak dışında HİÇBİR ŞEY
1995 KARASULARI 12 MİL İLAN ÇIKIŞI Yunan Parlamentosu, 1 Haziran 1995 tarihinde kendi stratejisine uygun olan bir zamanda, Ege’de karasularını 12 deniz miline çıkarma hakkını saklı tuttuğunu ilan etti. Yunanistan’ın Ege’nin büyük bir kısmına hâkim olmasının önüne geçmek için, 8 Haziran 1995 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) bulunan tüm parti temsilcilerinin ortaklaşa hazırladığı bildiri ile, Yunanistan’ın Ege’de karasularını 6 milin ötesine çıkarması halinde, bu durumun savaş sebebi sayılacağını, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ne askeri bakımdan gerekli olanlar da dahil olmak üzere tüm yetkilerin verileceğini beyan etti.
1996 KARDAK KRİZİ

Ocak 1996’da Figen Akat isimli Türk bandıralı kargo gemisinin Kardak Kayalıklarında karaya oturması sonucu, Yunan yetkilileri geminin kaptanıyla irtibata geçip yardım teklifinde bulundu. Bunun üzerine geminin kaptanı kayalıkların Türk karasularında olduğunu belirterek yardımlarını istemedi. Gemi kaza yerinden kendi motorlarıyla kurtulmayı başardı

Yunanistan çevre adalardan birisinin belediye başkanı yanında Yunan bir papaz ile birlikte Kardak adasının doğusundaki kayalıklara Yunan bayrağı dikip Yunan Marşını okudu. 27 Ocak’ta Türk gazeteciler Yunan bayrağını indirip kayalığa Türk bayrağı diktiler. Bunun üzerine Yunanistan Ordusu kayalıklara asker çıkarıp kayalıkları denizden abluka altına aldı. Türk SAT Timleri Batı Kardak Kayalıklarına ulaştı. Adadaki Yunan bayrağı Türk komandoları tarafından indirildi ve yerine Türk bayrağı dikildi. Daha sonra her iki taraf ta bayraklarını indirdi ve adalar boşaltıldı.
1999 PKK TERÖRİSTBAŞI ABDULLAH ÖCALAN’IN YUNANİSTAN TARAFINDAN HİMAYE EDİLMESİ Yunanistan önce ülkesinde sonra da Kenya Büyükelçiliğinde terörist Başı Abdullah Öcalan’ı saklamaya ve korumaya çalışmıştır. Türk MİT Teşkilatı Kenya’ya giderek Abdullah Öcalan’ı teslim almış ve Türkiye’ye getirmiştir.
2016 15 TEMMUZ DARBE GIRIŞİMİ 16 Temmuz 2016 sabahı, darbe girişimi başarısız olunca, 11308 kuyruk numaralı S-70 Sikorski helikopteriyle Yunanistan’a kaçan Binbaşı pilotlar Ahmet Güzel ve Gençay Böyük, Yüzbaşı pilotlar Abdullah Yetik, Feridun Çoban, Uğur Uçan ve Süleyman Özkaynakçı, Astsubay teknisyenler Bilal Kurugül ve Mesut Fırat adlı darbeciler Yunan makamlarınca korunmaya alınmış ve Türkiye’ye teslim edilmemiştir. Türkiye Düşmanlığının en bariz örneğini oluşturan bu Yunan tercihi karşısında, Türk Hükümeti her zaman olduğu gibi ABD, İngiltere ve Fransa’dan destek ve ilgi görememiştir.

Türkiye her zaman olduğu gibi yine bir şey yapamamıştır.

Türkler, Attilla’yı cengâverlikle, kahramanlıkla özdeşleştirirken; Batılı toplumların çoğu gibi Rumlar ise vahşetle, barbarlıkla bir tutar ve Türklere Attilla derler.

Türkiye ile Yunanistan liderleri ne zaman ve nerede masaya otururlarsa otursunlar, sonrasında Yunanlıların kendi aralarında yaptığı bir espri vardır:

‘‘Attila, yine Attilalığını gösterdi.’’

Yani, Türkleri görüşmelerde hep Barbar görürler, hep şahin görürler.

1987 senesinde MARPOL (Denizlerin Gemilerden Kirlenmesini Önleme Uluslararası sözleşmesi) için ülkemizi temsilen Atina’ya gitmiştim. İlk günkü görüşmelerde konu egemenlik alanları ve dolayısıyla karasularına gelince Yunan Delegasyonu ile aramızda ciddi bir tartışma oldu. Ertesi gün çıkan Yunan Gazetelerinde “Attila yine Atina’da” yazıyordu. Yani biz Barbarlar Atina’daydık.

Yunanistan Türkiye’yi ve Türkleri her zaman en büyük düşman görür.

“Düşmanımın düşmanı benim dostumdur diyerek tüm Türk düşmanlarını kucaklar ve kışkırtırlar”

Bu halklar kendilerine empoze edilmek istenen Düşmanlık Taleplerine karşı koyarak kendi siyasetçilerini ve Devlet uygulamalarını dostluk çizgisine çekmelidir. Okul kitaplarında yer alan birbirini aşağılayan ifadeleri kendi parlamenterlerine baskı yaparak kaldırtmalıdırlar.

Hükümetlerinin 200 yıllık bu düşmanlık politikasından herhangi bir ferdin etkilenmemesi mümkün müdür sizce?

Eğer mümkün diyorsanız LÜTFEN BU YAZIYI BİR KERE DAHA OKUYUN.

Esen kalın

KITA SAHANLIĞI DOSYASI /// E. KUR. ALB. ÜMİT YALIM : YUNANİSTAN VE FRANSA, TÜRK KITA SAHANLIĞI’NDA HAYDUTLUK YAPIYOR !…


E. KUR. ALB. ÜMİT YALIM : YUNANİSTAN VE FRANSA, TÜRK KITA SAHANLIĞI’NDA HAYDUTLUK YAPIYOR !…

*Tayyip Erdoğan, 15 Ağustos 2020’de, Rize’de katıldığı toplantıda Doğu Akdeniz’deki gerilim hakkında konuştu. Erdoğan, “Kıta sahanlığımızda haydutluğa asla boyun eğmeyeceğiz. Yaptırım ve tehdit dili karşısında geri adım atmayacağız. Mavi Vatan’ı aynı kararlılıkla koruyacağız” dedi.

*Ancak, Yunanistan ve Fransa, Türk Kıta Sahanlığı’nda yani Mavi Vatan’da haydutluk yapıyor. Hem de göstere göstere.

*Doğu Akdeniz’deki gerilim, Yunanistan’ın 06 Ağustos 2020’de Mısır ile Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) Anlaşması imzalamasıyla başladı.

*Yunanistan’ın Mısır ile MEB Sınırı Anlaşması imzalaması üzerine Türkiye, 10 Ağustos 2020’de 1024 / 20 numaralı NAVTEX yayınlayarak Türk Araştırma Gemilerinin Sismik Çalışma yapacağı sahaların coğrafi koordinatlarını bildirdi.

*Sismik Çalışma sahaları, Birleşmiş Milletler’e deklare edilen ve BM Genel Sekreterliği tarafından yayımlanan Türk Kıta Sahanlığı’nın içinde yer alıyor.

*Fransız savaş gemisi ve uçakları, Türkiye’nin NAVTEX ilan ettiği ve sismik araştırma yaptığı bölgede, Yunan savaş gemileri ile birlikte 13 Ağustos 2020’de Müşterek Deniz Tatbikatı yaptı.

*Tatbikat öncesinde duyuru yapmayan Yunanistan ve Fransa, Doğu Akdeniz’deki seyir güvenliği ile uçuş güvenliğini tehlikeye attı. 06 Ağustos 2020’de ilan edilen Sözde Yunan Kıta Sahanlığı yerine Türk Kıta Sahanlığı ve NAVTEX ilan ettiğimiz bölgede Askeri Tatbikat yapan Yunanistan ve Fransa, Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi ile uluslararası hukuku ihlal ederek haydutluk yaptı.

TÜRK KITA SAHANLIĞI’NDA, DİĞER DEVLETLER ASKERİ TATBİKAT VE ATIŞ YAPAMAZ !…

*Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (BMDHS) hükümleri, Sahildar Devletin Münhasır Ekonomik Bölge ve Kıta Sahanlığı’nda, diğer devletlerin Askeri Tatbikat ya da Manevra yapmasına, silah veya patlayıcı madde kullanmasına izin vermiyor.

*Malezya bile MEB ve Kıta Sahanlığı’nda, diğer devletlerin askeri tatbikat yapmasına izin vermezken, Yunanistan ve Fransa’nın, Türk Kıta Sahanlığı’nda askeri tatbikat yapmasına seyirci kalınması kabul edilemez.

Konu ile ilgili açıklamalarım ve belgeler eklerde gönderilmiştir.

Saygılarımla,

Ümit YALIM

Milli Savunma Bakanlığı eski Genel Sekreteri

DOKUMANI BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.

KITA SAHANLIĞI DOSYASI /// E. KUR. ALB. ÜMİT YALIM : YUNANİSTAN VE FRANSA, TÜRK KITA SAHANLIĞI’NDA HAYDUTLUK YAPIYOR !…


E. KUR. ALB. ÜMİT YALIM : YUNANİSTAN VE FRANSA, TÜRK KITA SAHANLIĞI’NDA HAYDUTLUK YAPIYOR !…

*Tayyip Erdoğan, 15 Ağustos 2020’de, Rize’de katıldığı toplantıda Doğu Akdeniz’deki gerilim hakkında konuştu. Erdoğan, “Kıta sahanlığımızda haydutluğa asla boyun eğmeyeceğiz. Yaptırım ve tehdit dili karşısında geri adım atmayacağız. Mavi Vatan’ı aynı kararlılıkla koruyacağız” dedi.

*Ancak, Yunanistan ve Fransa, Türk Kıta Sahanlığı’nda yani Mavi Vatan’da haydutluk yapıyor. Hem de göstere göstere.

*Doğu Akdeniz’deki gerilim, Yunanistan’ın 06 Ağustos 2020’de Mısır ile Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) Anlaşması imzalamasıyla başladı.

*Yunanistan’ın Mısır ile MEB Sınırı Anlaşması imzalaması üzerine Türkiye, 10 Ağustos 2020’de 1024 / 20 numaralı NAVTEX yayınlayarak Türk Araştırma Gemilerinin Sismik Çalışma yapacağı sahaların coğrafi koordinatlarını bildirdi.

*Sismik Çalışma sahaları, Birleşmiş Milletler’e deklare edilen ve BM Genel Sekreterliği tarafından yayımlanan Türk Kıta Sahanlığı’nın içinde yer alıyor.

*Fransız savaş gemisi ve uçakları, Türkiye’nin NAVTEX ilan ettiği ve sismik araştırma yaptığı bölgede, Yunan savaş gemileri ile birlikte 13 Ağustos 2020’de Müşterek Deniz Tatbikatı yaptı.

*Tatbikat öncesinde duyuru yapmayan Yunanistan ve Fransa, Doğu Akdeniz’deki seyir güvenliği ile uçuş güvenliğini tehlikeye attı. 06 Ağustos 2020’de ilan edilen Sözde Yunan Kıta Sahanlığı yerine Türk Kıta Sahanlığı ve NAVTEX ilan ettiğimiz bölgede Askeri Tatbikat yapan Yunanistan ve Fransa, Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi ile uluslararası hukuku ihlal ederek haydutluk yaptı.

TÜRK KITA SAHANLIĞI’NDA, DİĞER DEVLETLER ASKERİ TATBİKAT VE ATIŞ YAPAMAZ !…

*Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (BMDHS) hükümleri, Sahildar Devletin Münhasır Ekonomik Bölge ve Kıta Sahanlığı’nda, diğer devletlerin Askeri Tatbikat ya da Manevra yapmasına, silah veya patlayıcı madde kullanmasına izin vermiyor.

*Malezya bile MEB ve Kıta Sahanlığı’nda, diğer devletlerin askeri tatbikat yapmasına izin vermezken, Yunanistan ve Fransa’nın, Türk Kıta Sahanlığı’nda askeri tatbikat yapmasına seyirci kalınması kabul edilemez.

Konu ile ilgili açıklamalarım ve belgeler eklerde gönderilmiştir.

Saygılarımla,

Ümit YALIM

Milli Savunma Bakanlığı eski Genel Sekreteri

DOKUMANI BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.

GÖÇMEN DOSYASI : 350 Bin Bulgaristan Türkünün Baskı ve Zulümle 1989’da Zorla Türkiye’ye Göç Ettirilmesi


350 Bin Bulgaristan Türkünün Baskı ve Zulümle 1989’da Zorla Türkiye’ye Göç Ettirilmesi

Avrupa’da yaşanan en büyük göç olayı, zorunlu bir şekilde 1989’da Bulgaristan – Türkiye sınırında yaşandı.

bulgaristan komünist partisi’nin son genel sekreteri todor jivkov döneminde yaşanan göçtür 1989 göçü.

1984 aralık ayında müslümanların isimleri değiştirilmeye başlandı. bulgaristan’daki türklerin türk olmadığı iddia edildi. müslümanların yaşadığı yerlere imamlar gönderildi. onları ikna etmek için imamlar kullanıldı.

türkler en çok kircali’de yaşadığı için baskının en çok hissedildiği yer burasıydı. (ayrıca ilk türk milletvekili buradan çıkmıştır.) daha sonra kapı kapı dolaşarak silah zoruyla isimler değiştirilmeye başlandı. balkan savaşları sırasında pomaklara uygulanan politika şimdi türklere uygulanıyor. sünnet yasaklandı. suç olduğu için birçok müslüman mahkemelik oldu. hapse girenler bile oldu. belene hapishanesi bu olayların sembolü olmuştur. 1989 tarihli belene filmi bu olayları anlatır. hatta bu film, resmi yazışmalara girmiş ve göçü tetiklemiştir. bulgarlar da tepki olarak yeniçerilerle ilgili film çekmiştir.

bu politikaların nedeni müslüman nüfusun hızla artmasıdır. ayrıca buradaki türkler gayet eğitimli kimselerdi. kırsal kesimlerde yaşıyorlardı. bulgaristan tüm sosyalist rejimlerde olduğu gibi dışa kapalı bir ülkeydi. komunist partisi üyesi değilseniz yurtdışına çıkamaz, telefon edemediniz. sadece komunist ülkelerle ilgili haberler topluma verilirdi. anne babalar çalışmak zorunda olduğu için çocuklar kreşlere gönderiliyor. böylece türkleri asimile etmek daha kolay oluyordu.(bu uygulama birçok orta asya ülkesinde de uygulanır.) türkçe konuşmak ve camiye gitmek yasaktı. aslında bulgarlara da dini kısıtlamalar getirildi.

müslümanlar yönetici ve askeri kademede olamazdı. ayrıca hukukçu da olmazlardı. müslümanlar genelde eğitim ve tıp alanlarında çalışırdı. 1960’larda türk okulları kapatılmış ve türkçe yasaklanmıştı. 2 nesil dil ve dinden kopuk yetişti. türkler isim değiştirme politikasına direndi. özellikle erkekler belene, eski zağra gibi hapislere yolladılar. daha sonra siyasi suçlular aileleriyle göç ettirildi.

o dönemde türkiye ile diplomatik ilişkiler olmadığı için avrupa birliği ülkeleriyle irtibat kurup yardım istediler. dövülerek ve zehirlenerek öldürülenler vardır. birçok kayıp vardır ve bugün bunlar hala tartışılır. parti kararına göre müslümanlar gayrimüslim mezarlığına gömülmeye başlandı. müslüman mezarlıklarının taşları sökülüp üzerlerinden buldozerle geçildi. müslümanlar hristiyan usullerine göre gömülmeye başlandı.

1989 mayısında en çok direnenler göç ettirildi. turgut özal göçleri destekledi. naim süleymanoğu, turgut özal’ın himayesiyle örtülü ödenekten para alınarak kaçırıldı. parti baskısıyla türk sporcular kendi istekleriyle isim değiştirdiklerine dair bir mektubu türkiye’ye yollamıştım. turgut özal göçleri teşvik ediyordu. ‘tüm türkleri alabiliriz. isterse todor jivkov da gelsin’ demişti.

göçmenlerin barınması için avrupa’dan da yardım geldi. başakşehir’de evler yapıldı. basında avrupa’dan gelen yardımların çarçur edildiği yazılmıştı. türkler de gelenlere yardım etti. işsiz kalanlar da oldu.

10 kasım 1989’da todor jivkov düşürüldü. yeni hükümet sürecin yanlış olduğunu kabul etti. türkler yine türkçe konuşmaya başladı. kıyafetler serbest bırakıldı ancak bugün hala sokakta türkçe konuşulduğunda tepki gösterenler vardır. bu göçler bulgar ekonomisine büyük darbe vurmuştu. çünkü tarımsal üretim büyük oranda türklerin elindeydi. gelen eğitimli türkler ise türkiye’nin çok işine yaradı. tabi türklerin orada bıraktığı tarım arazilerine ise bulgarlar tek kuruş ödemeden sahip oldu.

komünist parti sonrası türkiye ile ilk defa diplomatik ilişkiler kuruldu. başbakan özür diledi. isimlerin geri alınması süreci uzun sürdü. davalar açıldı. şahit bulunması gerekti. türkiye’ye gelenler yeni soyadı almak zorunda kaldı. bugün bu sorunlar hala devam etmektedir.

DIŞ POLİTİKA DOSYASI /// E. KUR. ALB. ÖMER LÜTFİ TAŞCIOĞLU : TÜRK – YUNAN GÖRÜŞMELERİ VE LOZAN


E. KUR. ALB. ÖMER LÜTFİ TAŞCIOĞLU : TÜRK -YUNAN GÖRÜŞMELERİ VE LOZAN

Sözcü Gazetesinden Saygı Öztürk ve Yeniçağ Gazetesinden Ahmet Takan’ın değerli bir meslek arkadaşımız olan E. Kur. Alb. Ümit Yalım’ın Ege’de Yunanlılar tarafından gasp edilen Türk adaları konusunu haberleştirerek önemli bir hizmet yapmışlardır. Ancak bu kez durum biraz farklı. Saygı Öztürk verdiği haberde Lozan Antlaşmasının Yunanlılara devredilen adalar üzerinde asker ve ağır silah bulundurulamayacağı ve tahkimat yapılamayacağı konusundaki kısıtlamaları kaldırtmak üzere Yunanlıların Türkiye Cumhuriyeti yetkilileriyle görüşmek istediğini, Türk MSB’ nın da görüşmelere olumlu baktığını ve görüşmelerin gizli tutulacağını haber olarak veriyor.

Ayrıca haberde Batı Trakya Türklerinin kendi dini liderlerini seçmelerinin Yunanlılar tarafından engellendiğini ve bu konunun da görüşmelerde ele alınacağını bildiriyor.

Haber öyle bir mizansen içinde verilmiş ki Yunanlıların işgal ettiği Türk adaları üzerindeki Yunan hükümranlığının ve halen Yunanlılara ait olup da Lozan’a aykırı şekilde silahlandırılan adalar üzerinde Yunanistan’ın silahlandırma da dahil tam hakimiyetinin tanınması karşılığında Yunanistan’ın Batı Trakya Türklerine vermesi gereken ancak bugüne kadar vermediği bazı dini hakları vermesinin Türk tarafınca kabul edileceği intibaını veriyor.

Yunanlılar tarafından işgal edilen 18 ada ile bir kayalığın Türkiye’ye ait oluşu, Yunanistan tarafından Lozan’a aykırı şekilde silahlandırılan adaların silahsızlandırılmış statüsü, Yunanistan’a bırakılan adaların ve üzerlerindeki hava sahasının genişliğinin 3 mil oluşu ve Batı Trakya Türklerinin sahip olması gereken ancak verilmeyen hakları Lozan Antlaşmasıyla taahhüt altına alınmış vazgeçilmez haklardır. 1936 yılında Yunanistan karasularını 6 mile çıkarmış, Türkiye buna sessiz kalmıştır. 1964 yılında Türkiye’nin de karasularını 6 mile çıkarmasıyla Ege’de bugünkü statü oluşmuştur. Bunlardan bir kısmından zaten bugüne kadar vermiş olmaları gerektiği halde vermedikleri Türklere verilecek dini haklar karşılığında vaz geçilmesi vatana ihanete eş değerdir. Lozan’da kazanılmış haklardan vazgeçmek hiç kimsenin haddi değildir. Bu konuda yapılacak görüşmelerin kamuoyundan gizlenmesi Türk kamuoyunun Kıbrıs’ta Akıncı’nın Rumlarla yaptığı gizli anlaşmaları Rum ve Yunan basınından öğrenmesini hatırlatmaktadır.

Böyle bir anlaşmayla Lozan Antlaşması Yunanlılar lehine tadil edilirse anlaşmayı imzalayanlar Türk tarihine vatan haini olarak geçer.

Gazeteci bir haber yaparken kendi yorum ve değerlendirmesini de bu habere katmalıdır. Bunu yapmayıp sadece haberi vermek ciddi bir gazetecinin tarzı değildir.

Ben burada Sevr’in tarihin çöplüğüne atıldığını, onun yerine Lozan Antlaşması’nın Türkiye’nin tapu senedi olarak yerini aldığını uzun uzun anlatmayacağım. Ancak tarih savaş meydanında kazanılan hak ve toprakların masa başında politikacılar tarafından düşmana hediye edildiğinin örnekleri ile doludur. Bu yüzdendir ki Atatürk Mudanya Mütarekesine de, Lozan Konferansına da harp meydanından ayağının tozu ve barut kokusuyla gelen asker kökenli kişileri Heyet başkanı olarak görevlendirmiştir.

Bu konuda Üniversitedeki öğrencilerime verdiğim Cumhuriyet Dönemi Türk Dış Politikası Dersinin bazı bölümlerinin görsellerini bilgi için eklerde gönderiyorum. PPT sunularını izledikten sonra lütfen yorumu siz yapın.

Selam ve saygılar.

ÖLT

Sakarya Meydan Savaşı /// 98. Yıl Dönümünde Türk Milletinin Varoluş Mücadelesi : Sakarya Meydan Muharebesi


98. Yıl Dönümünde Türk Milletinin Varoluş Mücadelesi : Sakarya Meydan Muharebesi

23 Ağustos 1921’de, 98 yıl önce Türk tarihinin dönüm noktalarından biri sayılacak Sakarya Meydan Muharebesi başladı. Peki bu savaşta neler yaşandı? Hep birlikte o tarihi günleri hatırlayalım.

türk’ün melhame-i kübra’sı

ölüm kalım savaşına türk milleti, kadınıyla, erkeğiyle, genciyle, yaşlısıyla, binek ve taşıma hayvanıyla, süngüsüyle, ekmeğiyle, yani elindeki her şeyle girmişti. sakarya nehri, bütün gücüyle doğduğu kaynağından karadeniz’e doğru akarken, eskişehir ve ankara hudutlarında doğal bir sınır oluşturuyordu ve her iki taraf da, bu nehri savaşta kendi lehine kullanmaya çalışacaktı ama sakarya nehri, beşeri faktörlerin yanı sıra doğal bir unsur olarak türk milletinin yanında yer alacaktı. sakarya nehri’ni, türkü yok etmek için nihai nokta olarak gören yunan ordusu kurmay heyeti, bir balığın oltaya takıldığı gibi sakarya nehri’nin akarken çizdiği çengele takılacak ve o doğal sınırı kendi şark sınırı olarak konumlandırmak isteyecekti, tabii sakarya meydan muharebesi’nde türk taarruzu başlayana dek. sonra, batı anadolu’yu elinde tutmak isteyecekti, ta ki büyük taarruz‘a dek.

savaş hazırlıkları ve taraflar:

yunan tarafı

savaş öncesinde iyi durumda olan yunan ordusu, kuvvetini daha da arttırmak için aydın’dan 1 tugayı, izmir’den 3 evzon taburunu ve 1 tümeni, balıkesir’den 1 tugayı ve bursa’nın güneybatısından 1 tugayı daha cephe hattına kaydırdı. bununla da yetinmeyen general papulas*, kral i. konstantin‘den 1 ihtiyat tümenini daha cepheye sevk etmesini istemişti. gelen bu ihtiyat tümeni izmir’e ve uşak’a yerleşirken, o bölgeden yaklaşık bir tümenlik kuvvet daha cepheye kaydırıldı. kütahya-eskişehir muharebeleri’nde görev alan askerlerin yaklaşık 10.000 kadarı cephe gerisine çekildi ve yerlerine gelen daha iyi durumdaki birliklerle birlikte savaş öncesi yunan ordusu, 135.000 civarındaki rakamlara ulaştı. asker sayısında kendini iyice üstün konuma getiren yunan ordusu, bununla birlikte lojistik ve silah konusunda da türk ordusundan üstündü. türk ordusu, lojistiği at ve katır arabaları ile sağlarken, yunan ordusu, 900 kadar kamyona sahipti ve cepheye sürekli ve hızlı tedarik sağlayabiliyordu. nitekim bu lojistik avantajı, yunan ordusunu temmuz’da vuku bulan kütahya-eskişehir muharebeleri’nden 1 ay kadar kısa bir süre sonrasında en iyi konumuna getirmişti ve vakit kaybetmeden saldırıya geçebileceklerdi. yunan ordusu, 386 top, 1350 kılıç, 18 uçak, 4.000 subay, 3.800 hayvan, 840 kamyon ve yaklaşık 135.000 askeri* ile savaşa hazırdı.

türk kanadı

türk ordusu, lojistikteki zaafiyetini, iletişim ile gidermeye çalışıyordu. 7 ağustos’ta yayımlanan tekalif-i milliye emirleri, yaklaşan yunan taarruzu öncesi, orduyu en kısa sürede saldırıyı karşılayabilecek hale getirmek adına duyurulmuştu. mümkün olan en kısa sürede asker sayısını da arttırmak isteyen mustafa kemal paşa, ankara’daki ve civardaki bütün askerlere de cepheye gitme emri verdi. bu bölgedeki askerlerin birçoğu subaydı ve her biri bu çağrıya yanıt vererek derhal cepheye intikal etti. cephedeki subay sayısı 5.401’e ulaşmıştı ve asker sayısı da 96.326 olmuştu. ordu mevcudiyeti kısa bir sürede hatrı sayılır bir rakama ulaşsa da, sayı düşman karşısında halen yetersiz görünüyordu. türk ordusunun elindeki 196 top ve 1.390 kılıç da, yine yunan ordusunun savaş gereçlerine göre azdı ancak o dönemlerin tankı olan süvari sayısında ve tecrübesinde türk ordusu, yunan ordusundan daha iyi bir konumdaydı ama kılıç sayısındaki azlık, süvarilerimizin etkisini düşürecek gibi görünüyordu. türk ordusunun en iyi subaylarından olan fahrettin altay ise, süvarilerini bir orkestra şefi gibi yöneterek bu açığı kapatacaktı. başkomutan mustafa kemal paşa da, mareşal fevzi çakmak ve ismet paşa ile cephedeydi. türk ordusu, 96.326 er, 5.401 subay, 2 mareşal, 1 başkumandan, 196 top, 32.137 hayvan*, koca bir millet ve coğrafyası ile savaşa hazırdı.

savaş öncesi yayılma:

yunan tarafı

yunan ordusu, şimalden cenuba, alpu-hamidiye-seyitgazi hattından, başlangıçta 4 koldan, devamında sivrihisar’da 5. kola ayrılarak, operatif hedefi olan sakarya nehri’nin seyitgazi yönüne doğru kıvrıldığı konuma ilerleyecekti. bunu yaparken cepheyi 100 km. kadar bir uzunluğa ulaştıracaktı. porsuk çayına hem kuzeyden, hem de güneyden paralel olarak ilerleyen kol, hattın ilk kızışacak yerini oluşturuyordu ve türk ordusunu şimale çekmeyi amaçlıyordu. özellikle mihalıççık ve sivrihisar doğusunda, türk ordusunun ciddi bir direniş göstereceğini varsayan yunan ordusu, gücünün büyük kısmını bu bölgede toplamıştı. halbuki bu sahada düşmanla temasta bırakılan kuvvetler, yalnız süvari bölükleriyle yükü hafif ve küçük piyade müfrezelerinden ibaretti. ve bunlar düşmanın harekatını mümkün olduğu kadar geciktirecek, durduracak ve teması koruyarak geriye çekileceklerdi. bunun sonucunda yunan ordusu, hattını yeniden düzenlemeye gidecekti.

türk kanadı

türk ordusu, sakarya nehri’ni bir avantaj olarak kullanmak adına, cepheyi nehir kıvrımlarına şark yönünde paralel olarak oluşturdu. arkasında ankara düzlükleri bulunan türk ordusu, batı anadolu coğrafyasının doğal engellerinin bittiği son yer olan sakarya nehri’nin doğusuna, kendi vücudunu siper olarak sürmüştü. güneyden kuzeye, güney kısmında yoğun, merkez kısmında yakın ama seyrek ve kuzeyde de orta düzeyde bir yoğunluğa sahipti. mustafa kemal paşa, yunan ordusunun saldırı ağırlığı vereceği bölgelere göre hızla konum değiştirebilecek ama asla cephede gedik açmaya mahal vermeyecek şekilde orduyu cepheye yaydı. bu yayılış, hatt-ı müdafaa yoktur sath-ı müdafaa vardır cümlesinin ve taktiğinin savaş başlamadan evvel düşünüldüğünü kanıtlar. bu söz, orduyu teşvik etmenin yanı sıra, dünya harp tarihine altın harflerle kazınacak muazzam bir savunma sanatıdır. kanatlardan çevrilmekten korkan ve kanatlardan çevirmeyi denemek için cepheyi uzatan yunan ordusuna, kanatlardan saldırmak, cephe ardına sarkmak ve özellikle lojistiğe zarar vermek için türk süvarileri de, ağırlıklı olarak türk ordusunun cenubuna konuşlandırılmıştı.

iki tarafın da beklediği meydan muharebesi için, iki taraf da hatlarını çizmişti. yunan ordusu, özellikle avcı birlikleri ile neredeyse her noktadan cephede gedik açmaya çalışacak, türk ordusu ise, gedik açılsa dahi hattın ve ordunun dağılmasını önlemeye çalışacaktı. savaş çetin olacaktı ama iki taraf da, savaşın 22 gün ve 22 gece kadar uzun sürmesini beklemiyordu.

muharebe:

açılış evresi

13 ağustos tarihinde, fevzi çakmak ve mustafa kemal paşa’nın öngörüleri gerçekleşmişti. yunan ordusu kıpırdamaya başlamış, hatta harekete geçmişti. türk keşif birliklerinin, kurmay heyetine yunan ordusunun hareketlerini hem havadan hem de karadan gözleyip bildirmesi üzerine, yunan saldırısı bir baskın niteliğinde olmayacaktı. yunan ordusu, bu ilerleyişinde, öncü türk süvari birlikleri ve hafif piyadeleri tarafından 17-18 ağustos tarihlerinde karşılandı ve 23 ağustos’a kadar tacize uğrayıp küçük ama önemli zararlar görse de, ilerleyişi durdurmadı. papulas, büyük cihan harbi’nde vuku bulan kanlı siper savaşlarını duymuştu ve bu savaşın da tıpkı verdun, somme, çanakkale ve passchendaele gibi bir batağa saplanmasını önlemeyi birinci hedefi olarak belirlemişti. siper savaşları aylarca sürebilir ve her iki tarafta da, ufak kazanımlar için büyük kayıplara neden olabilirdi. yani yunan ordusu, sürekli bir taarruz içerisinde olacaktı. türk süvari birlikleri, yunan ordusunun sağ kanadına ve cephe arkasına sürekli saldırılar yaparken, yunan ordusuna zarar verip yunanı yıpratması üzerine papulas, genel yunan strateji değişikliğine gitti ve 23 ağustos’a kadar büyük çapta bir çatışma çıkmadı.

23 ağustos tarihinde, hat değişikliği tamamlanmıştı ve yunan ordusu saldırı pozisyonuna nihayet geçmişti. yunan ordusu, ağırlığını artık cenuba, kendi sağ kanadına, yani türk ordusunun sol kanadına vermişti. bu değişiklikteki amaç; türk ordusunun sol kanadını çökertmek, türk hattını dağıtmak ve ara vermeden derhal ankara’ya yürümekti. henüz yunan bu manevraya başlamadan önce ise mustafa kemal paşa, türk ordusunu bu değişikliğe göre konumlandırmıştı. harita üzerinde karadeniz’den akdeniz’e doğru neredeyse dik bir çizgi şeklinde pozisyon alan türk ordusu, artık sol kanadından ankara yönüne doğru açılarak, bir dik açı oluşturacak pozisyona gelecekti. bu stratejik yayılmanın muazzamlığı ise, savaşın açılış ve kırılma evrelerinde kilit rol oynayacaktı.

23 ağustos’un sabahında, yunan ordusu ilerleyişe geçti ve ilk sıcak temaslar sağlandı. artık iki ordunun da siklet merkezleri karşı karşıyaydı.

sakarya nehri’nin batısına gelen yunan ordusu, sert bir direniş ile karşılandı ancak yunan avcı birlikleri, inatla ilerlemeye çalışıyordu. 24 ağustos’a kadar aralıksız devam eden muharebe, bu tarihte yunan kanadı adına sonuçlar vermeye başlamıştı. öncü yunan birlikleri, beylikköprü üzerine yoğunlaştı, hatta nehri geçti. nehrin doğusuna geçer geçmez köprü başını tutmaya koyulurken, bir yandan da türk hattını kırmak adına taarruza devam edildi. nehri geçen öncü yunan birliklerine, türk ordusu hem şimalden hem de cenubtan bir baskın taarruzuna geçti ve hucüm eden yunan ordusu bir anda iki ateş arasında kaldı. kanlı çatışmalar sonucunda durdurulan öncü birlikler, köprü başına kadar itildi.

yunan ordusu, türk hattını vurmak adına, ağustos’ta yeni bir taarruza kalkıştı ve bu taarruz, bir öncekinden de büyük bir sayı ile yapıldı. papulas inatçıydı. haymana’nın 30 km kadar doğusuna taarruz eden yunan ordusunun bütün saldırıları karşılandı, sadece türbetepe’de yunan kazanımları oldu. işgal edilen türbetepe’de çatışmaya devam eden türk piyadeleri, hattan desteğe gelen 3 alaylık bir kuvvetle yunan pozisyonuna süngü hücumuna geçti ve yunan ordusu türbetepe’den de itildi. türk piyadesi, en az papulas kadar, hatta ondan kat kat inatçıydı. 25 ağustos’un son saatlerine kadar devam eden çatışmalar sonucunda yunan ordusu, nehrin doğusundaki ilk konumuna gerilemişti.

kesintisiz süren muharebe, 26 ağustos’ta yeni bir yunan genel taarruzu ile ateşini yükseltti. yunan ordusu bu kez bir buçuk tümen ile beylikköprü’nun kuzeyine ve iki tümen ile de yıldız ve devidemir’e ilerledi. ilk safhanın en kanlı çatışmalarından birisi haymana’da gerçekleşti ve haymana cenubunda yunan ordusu kazanımlar sağladı. diğer hatlarda ise türk ordusu pozisyonlarını zor da olsa koruyabilmişti.

27 ağustos’ta yeni kazanımlarına yerleşmeye çalışan yunan ordusu, ardı arkası kesilmeyen bir genel taarruza daha girişti. bir sonuç elde edemese de türk ordusu büyük kayıplar vermişti ancak yine de cephede tutunmayı bildi. bugünün ardından ankara’daki meclis’in kayseri’ye taşınması dile geldi. eğer savunma hattı geçilecek olursa, meclis işlevini sürdürmeliydi. enver paşa da batum’dan bu muharebe’nin sonucunu bekliyor ve ona göre hareket etmeyi planlıyordu.

28 ağustos’ta yunan ordusu, sakarha nehri’nin kıyısına iyice yerleşmişti ve beylikköprü üzerinden türk ordusunun cenubuna taarruza devam etti. yunan ordusu toprak anlamında pek bir kazanım elde edemese de, türk ordusuna büyük kayıplar verdirmeyi başarmıştı. bunun yanı sıra türk ordusunda firarlar başlamıştı ve cepheyi terk eden askerler oluyordu. türk ordusu buna rağmen inatla direniyor ve yunan ordusuna da büyük kayıplar verdirmeyi sürdürüyordu. yunan ordusunun yaptığı genel taarruzlar sonucunda ordunun en hızlı birliklerinin çoğu öldürülmüş ve yaralanmıştı. türk ordusu iyiden iyiye zayıflarken durum yunan ordusu için de pek parlak değildi.

29 ağustos ise yunan ordusunun artık türk ordusunu kırmak adına açılış evresindeki en büyük genel taarruzu başlamıştı. 7 gündür aralıksız savaşan iki ordu da yorulmuştu ama yunan, taarruzunda ısrarcı olmaya devam ediyordu, türk ordusu da savunmasında. yine beylikköprü’den başlayan yunan taarruzu, bu kez dikilitaş ve daha doğusundaki büyük gökgöz mevzilerine kadar sürdü. bu taarruz ile yunan, neredeyse meydan muharebesi boyunca kazandığı toplam topraktan daha fazla bir kazanım sağladı. bunun üzerine mustafa kemal paşa, ordunun merkezini derhal sarı halil ve kursak hattına çekti. dikilitaş’ta ilerleyen yunan ordusuna karşı alınan yeni pozisyon, yunan ordusunu yeni bir pozisyon almak zorunda bırakmıştı. yani yunan ordusunun bütün kazanımları, boşa kürek çekmek değimine karşılık gelmişti. yine harita üzerinde düşünecek olursak; kuzeyden güneye düz bir çizgi gibi inen türk savunma hattı, en güneyinde dik bir açı oluşturacak şekilde yeni bir hat oluşturmuştu. "hatt-ı müdafaa yoktur, sath-ı müdafaa vardır ve o satıh bütün vatandır!" vatansever bir söz olmasının yanı sıra bu söz, askeri terminolojiye tepeden inecek olan bir savunma stratejisiydi. türk hattı dağılabilir, gedik açılabilir ve yok olabilirdi, ama asla dağılamazdı. hatta herhangi bir nokta geçilse dahi, diğer hatlar direnişe devam edecek ve bozulan hat daha geride yeni bir pozisyonda hat kuracaktı. geleneksel meydan muharebeleri’nde yarılan bir hat derhal dağılır ve diğer hatlar sağlam olsa dahi kendisini yenilmiş sayar ve dağılırdı ama bu geleneksel bir savaş ve yöneteni geleneksel bir paşa değildi. bununla da yetinmeyen türk ordusu, savunma hattını daha geriye kurduğunda daha yoğun bir hat oluşturmuş oluyordu. türk ordusu, sırtını artık şimale vermişti ve cenubuna doğru savunma pozisyonu almıştı. papulas’ın öngörüsü, bu taarruz sonucunda yarılan türk hattının tamamen dağılması gerektiği yönündeydi. yalnız papulas’ın değil, muharebeyi takip eden bütün dünyanın öngörüsü böyleydi. papulas, hattı kısmen yarmasına yarmıştı ama beklediği asla olmayacaktı. türk ordusu inatla direnişe devam ediyordu.

"sönmüş görünen türk ruhu yedi günden beri sakarya kıyılarında bir alev gibi yanıyor. türkler dirilmiyorlar, yaşadıklarını ispat ediyorlar."

30 ağustos’ta türk savunma pozisyonuna göre güneyden kuzeye doğru yunan ordusu tekrar taarruza geçti. papulas, türk ordusunun yeni savunma hattını çabuk okumuştu ve merkezi olan sarı halil ve kursak bölgesinin yanı sıra türk hattının yeni sol kanadı olan büyükçalış mevzilerini hedef aldı. bu büyük genel taarruz da türk ordusu tarafından, kayıplarına rağmen uzaklaştırıldı. yunan ordusu, sadece çaldağı’nın garp yönüne kolayca girebilmişti ve bu bölgenin kazanımı, yunanı ümitlendirmeye yetmişti.

cephede kutlamalar yapmaya başlayan yunan ordusu, yeşeren ümitleri ile yeni bir taarruzu 31 ağustos’ta gerçekleştirdi. sivrihisar-günyüzü bölgesindeki kazanımlarını ilerleyen yunan ordusu çaldağı’ndaki kazanımlarını da geliştirdi.

kırılma evresi

31 ağustos sonuna kadar gelişen muharebeler sonucunda yunan ordusu, büyük kayıpları nedeniyle türk ordusunun sol kanadına taarruz yapmaktan vazgeçti. bunun yerine, nispete daha seyrek olan türk ordusunun sağ kanadına 1 eylül’de taarruza geçti. haymana ve dikilitaş yönünde gelişen bu taarruz, türk savunması tarafından son ana kadar karşılandı.

2 eylül tarihinde bu taarruz hız kesmeden tazelendi. bu taarruz ile çaldağı üzerindeki türk birlikleri daha doğuya çekilmek durumunda kalmıştı. çaldağı’nın hakimiyetini ele geciren yunan ordusu, görünüşte bütün muharebe sahasına hakim olan bu tepe sayesinde, savaşın gidişatını türk aleyhine döndürmüş gibi görünüyordu. gelin görün ki, bu çok yanlış bir düşünceydi.

"daima özünü koruyan, aklını ve ileri görüşlülüğünü koruyan bir ordu için mevziin önemi yoktur. bir asker her yerde savaşır. tepenin üstünde, tepenin altında, derenin içinde de savaşır." -türk ordusu başkumandanı gazi mustafa kemal paşa

paşa, ordusuna, davasına ve kendisine güveniyordu. hatt-ı müdafaa yoktu, sath-ı müdafaa vardı. başkumandan’ına uyan türk ordusu, çaldağı’nın yunan ordusunun eline geçmesinden endişe etmedi ve çaldağı’nın 500-1000 metre kadar doğusuna, daha güvenli bir hatta yerleşip savunma düzenini tekrar kurdu.

3 eylül’de, yunan ordusunun bütün yorgunluğu ve sessizliği gün gibi ortadaydı. ufak çatışmalar sürse de büyük bir çarpışma vuku bulmadı. neredeyse bütün avcı birliklerini kaybeden yunan ordusu, ufak hazırlıklar içerisindeydi.

eylül’ün dördüncü gününde hazırlıklar sonuçlanmıştı ve elinde kalan iyi durumdaki saldırgan birlikleri ile türk ordusunun hem sağ kanadına hem de merkezine bindirdi. bu taarruz, yunan ordusu için felaket denebilirdi ve türk ordusu tarafından, büyük kayıplar verdirilerek durduruldu, devamında da uzaklaştırıldı.

yunan ordusu mağlup olmak üzereydi veya çoktan mağlup edilmişti. ama ne papulas, ne yunan ordusu, ne de bütün dünya bunu itiraf edemiyordu. bu sebeple 5 eylül’de toplayabildiği bütün yedek kuvvetleri ile son bir taarruza girişti. toplayabildiği kuvvet, türk ordusunun merkezini hedef almıştı ancak yine savunma tarafından sert bir yanıt ile durduruldu. yunan ordusu artık saldıramaz haldeydi. eli kolu kesilmiş olsa da kükremeye çalışan papulas, resmi raporunda kendince savaşı bitirmişti. raporunda türk ordusunu yendiğini ve nehrin doğusuna yerleştiğini beyan ediyordu. oysaki mustafa kemal paşa, planının birinci evresini henüz bitirmiş ve ikinci aşamaya başlanmamıştı bile. paşa’nın planının ilk aşaması, yunan’ı kendi istediği yerde savaşmaya zorlamak ve meydan muharebesini hiç aralık vermeden sürdürüp yunan ordusunu kırmaktı. ikinci evre ise, düşmanın üzerine atılmaktı ve artık başlıyordu.

kapanış evresi

6 eylül sabahında gün doğudan doğarken, yunan ordusunun artık harekete veya taarruza takati kalmamıştı. muharebenin başından bu zamana kadar savunma pozisyonunda kalan türk ordusu, taarruza hazırlanıyordu. günlerdir mütemadiyen saldıran yunan ordusu ile türk ordusunun durumları artık yer değiştirmişti. türk ordusu, yunan’ın direnişinin ne dereceye kadar kırılganlaşacağını tartmak icin derhal merkezinden taarruza geçti. iki tümenlik yunan cephesine taarruz eden türk ordusu başarılı olmuştu ve görünen o ki, genel bir taarruzun vakti gelmişti. 13 eylül 1683 günü viyana’da başlayan türk geri çekilmesi, ölüm kalım savaşının ardından, hiç kimse bunu beklemezken bitmişti ve bu da yetmezmiş gibi, türk ordusu taarruza geçmeye hazırlanıyordu.

eylül’ün 7’sinde yunan savunmasına yapılan tacizler, 8 eylül günü devam etti. türk kurmay heyetindeki genel görüş; artık düşman ordusunun tepelenme vaktinin geldiği yönündeydi. hazırlıklar daha köklü ve genel şekilde hızlandırıldı. 9 eylül günü hazırlıklar bütün türk hattında ivedilikle sürdü.

10 eylül günü, bütün cephede, özellikle beylikköprü’nün doğusunda bulunan yunan kuvvetlerine, mustafa kemal paşa’nın emri ile genel taarruz başlatıldı. bu taarruz, türk ordusuna kesin ve büyük sonuçlar sağladı. düşman mevzilerini türk topları dövüyor, süvariler akın halinde ilerliyor ve piyadeler süngü hücumuna kalkıyordu. bu bölgeyi işgal etmiş olan yunan ordusu, topunu ve tüfeğini terk edip beylikköprü yönüne kaçmaya başladı. papulas, kendi ordusunun artık saldıramayacağını fark ettiğinde, aynı şeyin türk ordusu için de imkansız olduğunu düşünüyordu ve bu bölgeye yerleşmeye başlamıştı. taarruza geçen türk ordusunun yarattığı tahribatlar sonucu yunan ordusu, acele bir şekilde geri çekilmeye başladı.

yunan ordusu sağ kanadı başta olmak üzere geri çekilirken, türk taarruzları giderek şiddetini arttırmıştı. öldü denilen bir millet, yaşadığını kanıtlamak istercesine, sanki günlerdir harp eden bir başkasıymış gibi saldırıyordu. geri çekilişi iyice zorlaşan yunan ordusu, büyük bir cesaret örneği göstererek, türk taarruzuna karşı koymaya çalışarak, geri çekilmeyi güvenli bir hale getirmeye çalıştı. 11 eylül günü geri çekilirken perdeleme taarruzu yapan yunan birlikleri, türk ordusu tarafından derhal kırıldı ve uzaklaştırıldı.

türk taarruzu 12 eylül’de de aralıksız devam etti. büyük bir direniş gösteren yunan savunmasına rağmen, türk süngüleri en önemli mevzileri ele geçirmeyi başardı. kartaltepe, beştepeler ve cenubundaki cephelerin türk ordusu tarafından ele geçirilmesi ile, yunan ordusu iyice çözüldü. perişan bir görünüme bürünen yunan ordusu, bir an önce nehrin garbına geçmeye çalışıyordu ve bütün tertibini kaybetmişti.

13 eylül’de güneş tepedeyken, sakarya nehri’nin doğusu, yunan unsurlarından tamamen arındırılmıştı. haberi alan meclis, imkansız görünen bu zafere inanamıyordu. yunan taarruzunun durdurulması bile herkesçe imkansızken, o orduya karşı saldırıya geçmek, görülse dahi inanılmayacak bir şeydi. ama türk ordusu, subayıyla eriyle, topuyla, silahıyla, süngüsüyle ve başkumandanı ile bunu başarmıştı. o satıh bütün vatandı!

"hürmet sana ey şan dolu sancağım
baştan başa arza hakim ol şahım
türk ordusu türk ordusu sayende
sakarya’da kurtuldu şan otağım

dünyalara bedeldir mah cemalim
allahına emanettir kemalim"

meydan muharebesi halen devam ederken, afyonkarahisar ve dinar bölgesinde bulunan türk birlikleri de uşak hattına taarruz etti ve yunan hattı ile köprülerini tahrip etti. yunan’ın geri çekilişini zorlaştırmak için yapılan bu taarruz, meydan muharebesinin kazanılmasına büyük katkı sağlamıştı. bu taarruz, düşman çekilirken bir kama gibi düşman hattına girdi ve üzerine gelen yunan birliklerini vurdu. sivrihisar’a kadar süren taarruzla türk ordusu, yunan başkumandan’ının merkez karargahına kadar girdi ve papulas’ın şahsi eşyaları dahil olmak üzere birçok şeyi ele geçirdi.

yunan ordusu, nehrin batısına itildikten sonra çekilmeye devam edecek durumda değildi ve toplanması gerekiyordu. bundan dolayı nehrin geçitleri kuvvetli bir şekilde tutuldu ve nehrin garbında toplanmaya başlandı. bunu gören mustafa kemal paşa, direkt olarak yunan ordusu üzerine saldırmak yerine, şimal ve garp yönünde, toplanma alanı dışından taarruz ederek geri dönüş yolunu kesme emri verdi. bu hareketin yaratacağı tehlikeyi fark eden yunan ordusu, nehrin savunmasından vazgeçip batıya doğru süratle çekilmeye başladı. yunan ordusu, mihalıççık ile sivrihisar arasında ve demiryolu güzergahını yeni toplanma alanı belirlemişti. aynı esnada türk ordusu, sakarya nehri’ni her noktadan geçmiş ve mihalıççık ile sivrihisar hattına yaklaşıyordu. önemli bir kısım türk kuvveti, mahmudiye-arapören civarındaydı, yani seyitgazi ile alpu’nun güneyine kadar ilerlemişlerdi. bir diğer kuvvet ise, şimalden kartaltepe’yi işgal etmiş ve doğruca alpu üzerine ilerliyordu. türk ordusunun aldığı bu saldırı pozisyonu, yunan ordusu için hiç de iç acıcı değildi. yunan ordusu buna tepki olarak, taarruz eden türk kuvvetinin sol kanadını kuşatmak amacıyla hızlı bir saldırı harekatı pozisyonuna geçti. yunan saldırıya başlamadan evvel, türk ordusu derhal bu stratejiye önlem aldı ve yunan ordusunu daire konumu aldırmaya zorladı. bunun üzerine son bir can havli ile merkezden yarma harekatı düzenleyen yunan ordusu, başarılı olamadı ve savunma pozisyonunda kalmaya karar verdi. taarruza bu sefer türk ordusu geçti ve yunan’ın savunma pozisyonu almasını engelledi.

ankara’nın 50 km. kadar yakınına ulaşan yunan ordusu, savaşı kaybetmiş ve geri çekilmişti. muharebeyi kazanan türk ordusu ise, başlangıçtaki büyük firarlar ve savaştaki kayıplar nedeniyle genel bir taarruza hazır değildi ancak artık yunan ordusu da taarruz edemez hale getirilmişti. ucu açık gibi görünse de sakarya meydan savaşı, kurtuluş savaşı’nın gordion düğümü idi ve ulu önder gazi mareşal mustafa kemal atatürk de tıpkı iskender gibi o düğümü kılıcı ve aklı ile kesmişti.

"efendiler! barış yoluyla haklarımızı elde etmek için her yola başvurduk. bu konuda hiçbir kusur etmedik. fakat, bizim bütün iyi niyetlerimizi ve ciddiyetimizi, medeniyet alemi önünde gizlediler. ve ancak ilkel kavimlere yapılabilir uygulama ile ve çocukça birtakım manasız tehditlerle bizi karşıladılar. efendiler! bütün dünyanın bilmesi lüzımdır ki: türk halkı, türkiye büyük millet meclisi ve onun hükmeti, uşak yerine konulmayı kabul edemez. her medeni millet ve hükümet gibi varlığının, hürriyet ve istiklalinin tanınması talebinde kesinlikle ısrarlıdır. ve bütün davası da bundan ibarettir!"

sonuçları:

yunanlara etkisi

yunan ordusu geri çekilirken, türklerin kullanabileceği hiçbir şey bırakmamak için demiryolları ile köprüleri havaya uçurdu ve birçok köyü yaktı. geri çekilirken türk sivil halkına karşı yaptığı tecavüzler, kundaklamalar ve yağmacılık sonucunda 1 milyonun üzerinde sivil türk evsiz kaldı. yunan kanadı, hala türklerin büyük bir saldırı düzenleyip kendilerini anadolu’dan atamayacağına emindi ve bölgedeki türk nüfusunu azaltma gayretine bütün vahşilikleri ile devam etti. mayıs 1922’de yunan ordusu başkomutanı general anastasios papoulas ve kurmay heyeti istifa etti. yerine general georgios hacianestis atandı. hacianestis, deli olduğu kadar ihtiyatlı da bir kumandandı ve batı anadolu’daki yunan hattını kuzeyden güneye uzatıp, iyice tahkim ederek izmir’i güvene almaya çalışacaktı. papulas’ın hatalarının farkındaydı ve aynı sonucu paylaşmak istemiyordu. gözden düşen papulas ise, 1930’lu yıllara kadar elefterios venizelos‘u destekledi. venizelos’un siyasi başarısızlıkları, papulas’ı da etkileyecek ve 1935’te bir askeri darbe hazırlığında olduğu suçlaması ile idam edilecekti.

türk kanadı

miralay fahrettin bey, miralay kazım bey, miralay selahattin adil bey ve miralay rüştü bey, mirliva rütbesine terfi etti ve paşa oldular.

atatürk’ün ise, sakarya meydan muharebesi’ne kadar askeri bir rütbesi yoktu. osmanlı devleti tarafından verilmiş olan rütbeleri, yine osmanlı devleti tarafından alınmıştı. nutuk’ta gazi paşa şu ifadeleri kullanır:

"sakarya muharebesi neticesine kadar, bir rütbe-i askeriyeye haiz değildim. ondan sonra, büyük millet meclisince müşir (mareşal) rütbesi ile gazi unvanı tevcih edildi. osmanlı devleti’nin rütbesinin, yine o devlet tarafından alınmış olduğu malumdur."

"o sevimli yüzün asla solmasın
hiçbir vakit kalbin yasla dolmasın
ey mert asker durma yürü ileri!
vatanımda tek bir düşman kalmasın

dünyalara bedeldir mah cemalin
allahıma emanettir kemalim!"

mustafa kemal paşa, sakarya meydan muharebesi’nin zaferinin ardından ankara’ya dönmekte iken, bir türbe başında dua edilmesi ve mevlit planlanmıştı. sözde, bu zaferin mimarı, o türbe idi. bunu haber alan gazi paşa hiddetlendi ve "mehmetçiğimin hakkını ve çabasını, burada yatan bir ölüye yediremem!" diyerek, vatanın kurtulmasında askerinin önemini vurgulamıştır. muharebenin kazanılmasıyla, türk milletinin savaşın kazanılacağına olan inancı kuvvetlenmiştir. istanbul’da, tüm camilerde sakarya’da şehit olan askerler için mevlitler okunmuştur. o ana kadar, ankara’ya mesafeli duran istanbul basınında dahi bir sevinç duygusu oluşmuştur. muharebenin sonunda, batı cephesi’ne bağlı birliklerin komuta yapısı değiştirildi. 1. ve 2. ordu kuruldu. grup komutanlıkları lağvedilerek yerine 1., 2., 3., 4., 5. kolordular ve kolordu seviyesinde kocaeli grup komutanlığı kuruldu. savaşın başında umutsuzca firar eden askerlerin yerine, yurdun dört bir yanından gönüllü askerler katılmış ve ordu revize edilmiştir. tekalif-i milliye emirleri, türk halkı tarafından zorunluluk şöyle dursun bir bayram havası olarak algılanmış ve orduya destek her geçen gün artmıştır.

dünyada etkisi

uluslararası toplumun,özellikle ingiltere’nin, tbmm güçlerine bakışı değişmiş ve yunanistan, arkasındaki ingiltere desteğini büyük ölçüde kaybetmiştir. türk direnişi, bütün dünya tarafından artık meşru olarak kabul edilmeye başlanmış ve davası destek görmüştür.

buhara cumhuriyeti‘nden türk meclisine üç kılıç gönderildi. kılıçlardan birisi mustafa kemal paşa’ya, diğeri de ismet paşa’ya verildi. bu kılıçlardan sonuncusu ise, izmir’i fetheden timur’a aitti. manevi değeri çok yüksek olan bu hediye, 1 sene sonra izmir’e giren ve izmir hükümet konağı’na, yaralı olmasına rağmen, türk bayrağını çeken şerafettin izmir‘e verilecekti.

güneş batmayan imparatorluk adı ile anılan britanya imparatorluğu, kuklası yunan krallığı aracılığı ile emperyalizmini anadolu’ya ve türk’e de ulaştırmaya çalışırken başarısız olmuştu. bu nedenle diğer sömürgeler de olan bitenin farkına varacak, tanrı gördükleri britanya’nın kanayabileceğini fark edecek ve kendi bağımsızlık savaşlarına girişeceklerdi. britanya için artık günbatımı ufukta görünüyordu.

devamı

anadolu’da hala büyük bir kuvvet bulunduran yunan ordusu, kazanımlarını elinde tutmaya çalışacak, türk ordusu ise vatan toprağında tek bir işgal kuvveti kalmayana dek taarruz edecekti. bu dualite içinde türk ordusu için kaçınılmaz olarak ilk hedef akdeniz görünüyordu. başkumandan gazi mareşal mustafa kemal paşa, 1 sene içinde orduyu düzenleyecek, ileri emrini verecek, büyük taarruz‘u başlatacak ve yunan’ı denize dökecekti. bununla da yetinmeyen türk ordusu, tarafsız bölge ilan edilen istanbul üzerine yürüyecek, çanakkale krizi‘ni çıkaracak, britanya hükümetinin düşmesine neden olacak ve mudanya mütarekesi ile bundan da alnının akı ile çıkacaktı. lozan antlaşması ise, türkün zaferinin nişanı ve türkiye cumhuriyeti’nin resmiyeti olacaktı. mustafa kemal atatürk’ün, mareşal fevzi çakmak’ın, ismet inönü’nün, bütün subaylarımızın, askerlerimizin her birinin, aziz şehitlerimizin ve gazilerimizin hepsini büyük saygı ile anıyorum. onlar olmasaydı hiçbirimiz ne sevebilir, ne üzülebilir, ne aşık olabilir, ne bir yerlere gelebilir, ne de kendi bayrağımız altında hür olabilirdik. kısacası insan muamelesi görmez ve yaşayamazdık. türk milleti, en buhranlı zamanlarından, büyük fedakarlıklar, kahramanlıklar ve vatanseverliklerle çıkmasını bilecekti.

"umutsuz durumlar yoktur, umutsuz insanlar vardır. ben, umudumu hiçbir zaman yitirmedim." –gazi mareşal mustafa kemal atatürk

en geç 10 eylül’de, türk ordusu başkumandanı gazi mustafa kemal atatürk’ün, izmir’e giren şanlı türk ordusu tarafından belkahve’de karşılandığı tarihte, büyük taarruz yazısı ile, türk kurtuluş savaşı’nın muharebelerini sonlandırmak dileğiyle.

TARİH /// Türk Tarihinin Kahraman Gemilerinden Biri : Mesudiye Zırhlısı


Türk Tarihinin Kahraman Gemilerinden Biri : Mesudiye Zırhlısı

Sultan Abdülaziz döneminde İngilizler tarafından yapılan ve birçok önemli görevde yer alan Mesudiye Zırhlısı hakkında bilinmesi gerekenler.

bir gemi düşünün; hem denizde, hem karada vatana hizmet ediyor, vatan savunmasına katkıda bulunuyor. böyle bir şey mümkün olabilir mi? söz konusu çanakkale ise, her şey mümkündür…

mesudiye zırhlısı, ingiltere’deki thames ironworks and shipbuilding company tersanelerinde üretilerek 1874 yılında suya indirildi. inşa edildiği dönemin en güçlü gemilerinden biriydi mesudiye. osmanlı donanmasının amiral gemisiydi. 1877-78 osmanlı-rus savaşı(93 harbi) ve 1897 osmanlı-yunan savaşı’nda hizmet verdi.

eskimişti, 1903 yılında italya’da cenova tersanelerinde bakıma alındı, modernize edildi. balkan savaşları’nda görev aldı. bu savaşlar sırasında imroz deniz muharebelerinde ağır hasar aldı. hasarları tam olarak giderilemediği halde mondros deniz muharebesi’ne katıldı, ardından şarköy’deki bulgar mevzilerini bombaladı… artık iyice yorulmuş ve bitmişti. 1. dünya savaşı başladığında donanma listesinden çıkarıldı. hurda olacağı günleri bekliyordu mesudiye.


fakat mesudiye’ye ihtiyaç duyuldu… büyük savaş başlamış, düşman çanakkale’ye hücum etmeye hazırlanıyordu. çanakkale boğazı’nı ve çanakkale müstahkem mevkii’ni denizden gelen taarruzlara karşı savunmak amacıyla 19. yy ortalarından itibaren boğazın her iki yakasına da tabyalar bataryalar ve çeşitli kaleler inşa edilmişti. fakat başlayan büyük savaşın şiddeti o kadar fazladır ki, çanakkale’yi savunmak için bu tabyaların yetersiz kalacakları düşünülür. bunun üzerine 1874 yapımı emektar mesudiye zırhlısı, çanakkale’ye gönderilir. mesudiye zırhlısı, çanakkale’deki sarısığlar koyu’ndan "yüzer tabya" olarak hizmet edecektir.

ayrıca mesudiye’nin bazı topları sökülerek baykuş tepe’de mevzilendirilir fakat mesudiye zırhlısı, daha doğrusu yüzer tabyası, çanakkale deniz savaşlarının ilk günlerinde 13 aralık 1914’te ingiliz b11 denizaltısı tarafından torpillendi. ağır hasar aldı ve alabora oldu. mesudiye zırhlısında görevli 34 askerimiz bu saldırıda şehit oldu.

lakin alabora olmasına rağmen mesudiye’nin görevi bitmedi. saldırıdan kurtulan mesudiye yüzer tabyasında görevli denizcilerimiz, baykuş tepe’deki batarya mevzilerine taşındılar. mesudiye, vatanı savunma vazifesine burada devam etti. 18 mart 1915 günü fransız donanmasının bayrak gemisi olan bouvet’in boğazın sularına gömülmesinde önemli rol oynadı. mesudiye batmıştı, ama mesudiye karadan da olsa vatanı savunmaya devam ediyordu…

AZINLIKLAR DOSYASI /// Bir Türkün, Fransız Şirketinde Türkçe Konuştuğu İçin Ceza Yemesiyle Başlayan Vagon-Li Olayı ve 6-7 Eylül Olayları


Bir Türkün, Fransız Şirketinde Türkçe Konuştuğu İçin Ceza Yemesiyle Başlayan Vagon-Li Olayı

Tarihimizdeki ilginç olaylardan biri için zaman makinemizi 1933 yılı İstanbul’una ayarlıyoruz.

paşa henüz sağken pera‘da wagon lits diye bir fransız şirketi vardı. biz ana yurdu demir ağlarla ördükten sonra bu fransız şirketi de yataklı vagonları işletirdi. haliyle fransız-türk karışık bir personeli vardı. bu fransız amcalar fransızca’ya büyük önem verdiklerinden her yerde fransızca konuşuyorlardı. tabii her yer denince kendilerinin beyoğlu’ndaki şirketleri wagon lits de buna dahil.

bir gün orada çalışan naci bey adında türk memurlardan biri, büyük bir hata(!) yaparak telefonda türkçe konuşuyor tebiyesiz. fransız müdürler de naci bey’e dönemin parasıyla 25 kuruş para cezası ve 15 gün uzaklaştırma veriyorlar. ama ufak bir ayrıntıyı atlıyorlar. başta da söylediğim gibi paşa henüz sağ. yıl 22 şubat 1933. cumhuriyet kurulalı 10 yıl olmuş. millet fransız vs işgalinin travmalarını daha üstünden atamamış.

kovulan memurun olayı basında da yer alıp duyulunca o dönemde var olan, peyami safa ve cahit arf gibi tanınmış yazar üyelerinin de bulunduğu milli talebe birliği toplaşıp cadde-i kebir’den tünele doğru giderek şirketin camını çerçevesini müdürlerini alaşağı etmiş. "sen nasıl türkçe’yi aşağılarsın" hesabı. camı çerçeveyi indirip "size yakışmaz" diyerek atatürk portresini alıp dönüş yolunda gördükleri yabancı firmaları da kırıp döküp evlerine dağılmışlar.

"nerde bu devletin kolluk gücü, onlar ne yapmış?" demezler mi adama? derler. ama 6 7 eylül olayları‘nda olduğu gibi gereken(!) dersin halk tarafından verilmesi beklenmiş ve sonrasında kırık döküğü toplamak için gelinmiş.

cumhuriyet tarihinde de uzak köşelere konan olaylardan biri olmuş. ve ironik biçimde tarihe wagon lits olayı şeklinde değil, türkçede okunduğu gibi vagon li olayı şeklinde geçmiş.

olay sonrasında pera bölgesindeki birçok yabancı şirket türkçe isim kullanmaya başlamış ve yeniden "vatandaş, türkçe konuş!" kampanyası başlatılmış.

O İki Kara Günü Yaşayanların Ağzından : 6-7 Eylül Olayları

6-7 Eylül 1955 tarihinde, İstanbul’da yaşayan azınlıklara yönelik korkunç bir yağma ve tahrip hareketi başlatıldı. Yakın tarihimizin en büyük kara lekelerinden biri olan bu vahim olayları bizzat yaşayanların ağzından okuyalım.

Olaylar böyle başlamıştı

1955 yılında, milliyetçi güçlerin kıbrıs politikasına halk desteği sağlamak amacı ile uydurduğu bir yalan haberin (atatürkün evinin bombalanması) gazetelerde yayınlanmasının ardından galeyana gelen halkın azınlıklara yönelik şiddet hareketi.

olaylar yatıştıktan sonra çok sayıda sol görüşlü aydın olaylara sebep olmaktan tutuklanmışlardır.

guru

istanbulda özellikle beyoğlu ve büyükadada yaşayan azınlıklara yönelik katliam ve yağma hareketinin olduğu günler. tarihi sanırım 1955’ti. lefter, toto karaca, ara güler gibi isimler de zarar görmüştür yağmalardan.

ancak en büyük zarar tarihte türkiyenin hanesine yazılmıştır. atanın evi selanikte bombalandı haberi üzerine patlak vermiştir. intikam hareketidir. haber asılsız çıkmıştır. haber doğru çıksa da kabullenilemeyecek bir durumdur.

oztokyolu

Yaşayanlar anlatıyor

"ortalık velveleye verilince dükkandan çıkıp hızlı adımlarla eve gidiyordum. 10-15 kişi peşime takıldı. nasıl oluyorsa rum olduğumu hemen anladılar. cüzdanımı çıkardım ve ‘alın. hepsi sizin olsun. saatimi de alın. helal olsun.’ dedim. buna yanaşmadılar. ‘önce ifadeni alalım sonra paranı da alırız’ dediler.

o sırada genç yağız bir delikanlı belirdi. polisti. bıyıkları yeni terliyordu. tertemiz bir anadolu çocuğuydu. silahını çekti ve adamların üzerlerine doğrulttu. ‘utanmıyor musunuz ulan milletin rızkına göz koymaya? adamı rahat bırakmazsanız hepinizi gebertirim siktirin gidin lan burdan’ dedi. şakası yoktu. silahını en öndeki, grubun başı olduğu belli olan adama doğru doğrultarak yaklaştı. bense çok korkmuştum ve bu delikanlıyı izliyordum.

başardı… adamlar bana dokunamadan taksime doğru giderek kalabalığa karıştılar.

bense bu genç delikanlıya bir teşekkürden daha fazlasını borçluydum…"

6 eylül 1955 cihangir-istanbul

olayı anlatan: dedem.

aris anastasiadis

çok çok yakınım ve olayı bizzat gözlemlemiş birinin ağzından:

" 1955 yılında ben 9 yaşındaydım. 6-7 eylül gecesi ailemle birlikte izmir-istanbul seferi yapan "adana" vapurundaydım. sabah istanbul’a indiğimizde etrafta bir telaş ve karaköy’deki bazı dükkanların önünde atılmış çeşitli eşyalar gördük. henüz gazete falan almamıştık.

levent’teki evimize gitmek üzere taksiye bindik. ilk olarak taksicinin babama olayları kendine göre anlattığını hatırlıyorum.

levent’e o zaman direkt olarak şimdiki metro girişinin olduğu çarşı caddesinden giriliyordu. o caddenin o sabahki halini dün gibi hatırlıyorum. şimdi yeni eczane’nin bulunduğu dükkanın yanında istanbullu bir rumun sahibi olduğu "tadal" pastanesi bulunuyordu. geceki güruh, pastanede cam çerçeve bırakmamış, pastalar, tatlılar vs. sokak ortasına saçılmıştı. pastacı, zaten geçilen yazda bizim de akranımız olan oğlu niko’yu hatırladığıma göre tetanoz’dan kaybetmişti. onun üzerine bir de bu felaketle karşılaşmış oluyordu.

neyse, evimize vardık. benim mahallede en iyi arkadaşım, karşımızdaki evde oturan benden bir yaş büyük stefo idi. babası beyoğlu’nda gömlekçilik yapıyordu. babam hemen onlara hallerini sormaya uğradı. tabii adamın dükkanı da paramparça edilip yağmalanmıştı.

olayların o gece de devam edeceği endişesi herkeste vardı. bir tedbir olarak stefo ve ablası artula geceyi bizde geçirecekti. abla yukarıda kızkardeşimle yatarken biz de bodrum katta stefo ile yer yatağında yattık.

sonradan babamın anlattığına göre, ellerinde isim listeleri ve el fenerleri ile bir grup geceleyin evleri teker teker dolaşarak gayrımüslim aramayı sürdürmüşler, hatta babam karşımızdaki evde türklerin oturduğunu, o anda seyahatte olduklarını söyleyip grubu uzaklaştırmış.

ertesi gün, teyzemle birlikte taksim’e gittik ve galatasaray’a kadar, o yerlere saçılmış eşyaların arasından yürümeye çalıştık. 2 gün geçmesine rağmen hala ortalık mezbele gibiydi. güz sancısı filmindeki sahneler abartı değil.

bu olaylardan sonra, en azından benim tanıdığım rumlar, yavaş yavaş hazırlıklarını yaparak, en önce çocuklarını yunanistan’a gönderdiler, sonra da evlerini eşyalarını haraç mezat satarak yurtlarından ayrıldılar. kalanlar da, 1964 kıbrıs olaylarından sonra gittiler maalesef.

bu olaylar bende derin bir iz bıraktı. o zamanlar tramvay’da otobüste rumca konuşanlara o çocuk halimizle gaza gelip "vatandaş türkçe konuş" sloganı attığımızı düşününce utancımdan yerin dibine geçiyorum. (ermeni ve yahudiler kendi dillerinde pek konuşmazlardı)

1950-60’ların o çok kültürlü, kozmopolit istanbul’undan işte bu günlere geldik.

olayları kimin düzenlediğine gelince, o sırada sivil polis olan dayımın kendilerine hiçbir şekilde güruha müdahale edilmemesi emrinin verildiğini söylediğini hatırlatayım."

6-7 eylül olaylarının belli bir bölümünü bizzat yaşamış birinden anılar böyle.

malachi constant

"onbeş gün önce gol attığımda omuzlardaydım”

o gün ise kayalar ve boya tenekeleriyle karşılaştım. en kötüsü harçlık verdiğim çocuklar evime saldırdı. evde ne pencere, ne kapı kalmıştı. kızlarım küçüktü, onları öldürmeye kalktılar. istanbul’dan emniyet müdürü evime geldi. gece gördüğü manzara karşısında ‘aman allahım’ demişti.

çok sordular kim yaptı diye, ama o gün de söylemedim, bugün de söylemeyeceğim.

(lefter küçükandonyadis)

Lefter

fenerbahçeli futbolculardan melih ılgaz, anlatıyor:

"lefter için endişelendik ve büyükada’ya gittik. ibrahim kösem, niyazi tamakan ve şükrü ersoy birlikte lefter’i korumak için onun evinde kaldık." fenerbahçe’nin o zamanki kalecisi şükrü ersoy da şöyle anlatıyor: "lefter’i korumak için bir gece evinde kaldık, ertesi gün birlikte idmana gitti. birçok yabancı asıllı istanbul’u terketti ama, o gole devam etti."

keşke istanbul’da yaşayan halk , katliama uğrayan bu insanlarımızı koruyabilseydi.

kimlanbussg

iki gündür kız arkadaşımın suratına bakamamama neden olan olaylardır.

hoş kendisi bu olaylar yüzünden kimseye kin gütmüyor ya da negatif yaklaşmıyor ama ailesinin başına gelenleri de kolay kolay unutamıyor. düne kadar sadece bir kere konusu açılmıştı, onda da "tamam ya bitmiş olay. geçti gitti“ diye geçiştirmişti. geçen akşam ailesi ile konuştuktan sonra biraz yüzü düşünce eğer kendisini kötü hissetmeyecekse anlatmasını rica ettim. olaylarla ilgili bilgim olmasına rağmen zamanında olayları yaşamış bir aileden gelen kişiden duymak istedim. o da saolsun mümkün olduğunca ailesinden öğrendiklerini bana aktarmaya çalıştı.

yaşananlar:

dedesinin beyoğlu‘nda bir dükkanı varmış, kumaş alıp satıyormuş. dediğine göre çok da seveni varmış bölgede. kendisi de istanbul aşığıymış (hala fırsat buldukça gitmeye çalışıyormuş istanbul’a). evlerinin tam olarak nerede olduğunu bilemedi ama anladığım kadarıyla galata taraflarında oturuyorlarmış. dedesinin kız kardeşi de eşiyle birlikte galatasaray lisesi’nin orda.

dönemin politik gerginliklerinden ötürü dedesi zaten bir şeylerin olacağını sezmiş ama bu kadar da büyüyeceğini düşünmüyormuş. hatta dedesi kardeşini arayıp selanik’teki evlerini temizlemesini, belki bir süreliğine tatil bahanesi ile gelebileceklerini söylemiş. bu arada kız arkadaşımın annesi yeni doğmuş ve dayısı da 3 yaşındaymış.

olaylar ilk başladığında dedesi dışarıdaymış. ne olduğunu tam anlayamamış. bir arkadaşı "bizi öldürmeye geldiler" diyince hem ailesini merak ettiği hem de kendisini korumak için eve koşmaya başlamış. o ana kadar gördükleri kadarıyla olaylara karışanların arasında beyoğlu’nda daha önce görmediği tipte insanlar varmış. daha çok istanbul dışından gelmiş gibi görünen bu kişiler etraftaki her şeyi yakıp yıkıyorlarmış. dedesi, beyoğlu’ndan tanıdığı bir kaç türk esnaf arkadaşının koruması sayesinde (ellerine türk bayrağı alıp dedesini araya almışlar, sanki onlar da saldırıyorlamış gibi hızlı hızlı yürümeye başlamışlar) zarar görmeden evine ulaşabilmiş. evin kapısında türk bayrağı asılıymış ve ailesi evde yokmuş. adam korkudan ne yapacağını bilemez haldeyken bir türk komşusu gelmiş ve ailesini kendi evine götürdüğünü, kilerde sakladığını söylemiş. önce dedesi ailesinin yanına gitmiş ve onların güvenliğinden emin olduktan sonra kız kardeşine de bakmak için dışarı çıkmak istediğinde arkadaşı bırakmamış. "teo dışarı çıkarsan seni öldürürler“ diye adamla kavga ederek, hatta diğerlerinin de adamın ellerini bağlaması ile zorla evde tutmuşlar. bir arkadaşı dedesi yerine kendisinin bakacağını ve haber getireceğini söylemiş.

tam 3 saat boyunca o kilerde korkarak beklemişler ailecek. o sırada eve girenler çıkanlar, dışardan haber getirenler… giden arkadaşları bir türlü geri dönememiş henüz. o geri dönemeyince de dedesi iyice meraklanmış. bir süre sonra ortalık hafiften sakinlemişken eve nasıl getirdilerse yine aynı şekilde çıkarmışlar dedesini. yakılmış, yıkılmış beyoğlu’nun içinden geçerken dedesi ağlamamak için kendisini zor tutmuş. kız kardeşine giderken dükkanlarının önünden geçmişler. sağlam tek bir şey kalmamış içeride. ne var ne yoksa ya kırmışlar ya da alıp sokaklara saçmışlar. "cana geleceğine mala gelsin“ demiş ama ekmek kapısını o halde görünce içinden bir şeyler kopmuş. ama esas şoku kız kardeşinin evine gelince yaşamış.

apartmanın kapısı açıkmış ve binadaki camların büyük bir kısmı içerdeki eşyaları dışarı atarlarken kırılmış. o anda kendini kaybetmiş dedesi ve bağırıp, ağlayarak katları çıkmaya başlamış. kız kardeşinin evinin kapısı açıkmış… içeri girdiğinde bütün eşyaların kırıldığını, parçalandığını ya da dışarı atıldığını görmüş. içerden bir ağlama sesi geliyormuş sadece. içerdeki odaya girdiğinde kız kardeşini köşede ağzı yüzü kan içinde ağlarken, eşini de yatağın üzerinde baygın bir şekilde bulmuş.

dediğine göre apartmana giren yağmacılar zorla kapıları kırıp içeriye giriyor, evde birileri varsa önce dövüyor sonra da evleri yağmalıyorlarmış… kız kardeşinin eşi de kapıyı tutup direnmeye çalışınca bunlar daha da hırslanmışlar ve adamı öldüresiye dövmüşler (o dayaktan sonra adam sakat kalmış zaten). kız kardeşi de yapmayın diye bağırıp kocasını kurtarmaya çalışırken onu da dövmüşler. bir tanesi tecavüz etmeye yeltenmiş ama şanslarına gruptaki bir iki kişi boşver gidelim diye tecavüzcüyü durdurmuşlar.

türk komşularının yardımıyla 3 arabayla istanbul’dan kaçmayı başarmışlar, sonra da selanik’e taşınmışlar.

hayatımın en uzun yarım saatlerinden birisiydi sanırım. o anlattıkça ben ne yapacağımı, ne diyeceğimi bilemedim. şu anda evlerindeki genç nesil dışında hepsi çok iyi türkçe biliyor ama sanki yasaklanmış gibi gittiklerinden beri konuşmamışlar. bunun nedeni "nasıl bizi atarsınız" nefretinden öte "hani biz kardeştik" diye kırılmaları.

dediğim gibi bir kin ya da nefret yok ama kırgınlıkları çok fazla. anlatırken mümkün olduğunca objektif olmaya çalışsa da kız arkadaşımın ses tonunda ve anlatışında hissedebildim bu durumu. şimdi ne diyebilirsin ki? yarım saat yanyana konuşmadan oturduk öylece…

TARİH /// Türk Olup Olmadıkları Çok Konuşulan, Roma’nın Tohumunu Atan Uygarlık : Etrüskler


Türk Olup Olmadıkları Çok Konuşulan, Roma’nın Tohumunu Atan Uygarlık : Etrüskler

İtalya’nın Tiber ile Arno nehirleri arasında yer alan Etruria bölgesinde yaşamış ve MÖ 6. yüzyıla kadar varlığını sürdürmüş bir halk Etrüskler. Pek çok tarihçinin, Roma İmparatorluğu’nun tohumunu atan uygarlık dediği Etrüsklere bir bakalım.

etrüskler hakkında genel bilgi

italya’da ikamet etmiş, varlığını mö 6. yüzyıla kadar sürdürmüş bir halktır. heredot, etrüsklerin anadolu menşeili bir halk olduğunu belirtir ve lidya bölgesinden (ege bölgesi civarları) italya’ya göç ettiğini nakletmiştir. özellikle bulundukları bölge itibarıyla roma imparatorluğu’nu inanç sisteminden hukuk sistemine, oradan teknik yöntemlere kadar etkilemişlerdir. bir nevi roma imparatorluğu’nun atası olarak sayabiliriz ve imparatorluğa ait örgütlenmelerde çok sayıda etrüks izine rastlamaktayız.

bildiğimiz kadarıyla mö 8. yüzyıldan itibaren italya’nın toscana bölgesinde önemli bir uygarlık kurdular. etrüsk sanatını irdelediğimizde roma’daki özellikle heykel alanında yer alan portre realizmi, etrüsk menşeili bir özelliktir. hatta ve hatta bizans dönemi ait gerek imparatorluk, gerekse halk yaşantısından kesitler sunan resimlerde yer alan tasvir yöntemleri, renk kullanımı gibi unsurların prototipi etrüskler dönemine dayanmaktadır.

her antik toplumda olduğu gibi mezar anıtları üzerinde ölüm kültüyle ilgili kavramları bağdaştırabileceğimiz sahnelere rastlamaktayız. mezar anıtları üzerindeki resimlerde yaşama sevinciyle dolu bir hayat anlayışı bu ölüm kültüne bağlanabilir.

etrüsk resimlerindeki genel karakteristiği incelediğimizde hareketli sahnelerle bezenmiş sahneler karşımıza çıkmaktadır. dans eden, savaşan, şölene gelen insanlar genel olarak işlemiştir. insan figürlerinin yanı sıra aslan, boğa, yunus balığı gibi hayvanlara da tasvirlerde yer verilmiştir.

etrüsk ressamlarını tarihteki ilk empresyonist eğilimli ressamlar olarak algılamamızı sağlayacak hızlı çizim teknikleriyle doğadan ve hayatın içinden sahneler tasvir etmişlerdir.

toparlayacak olursak tarih sahnesinde yer almış en kadim ve en gelişmiş devlet teşkilatlanma sistemlerinden birini kurmuş olan roma imparatolru’ğu, etrüsklerin yarattığı kültürel, siyasal ve sosyal temel üzerine kurulmuş ve gelişmiştir.

mogollarin timur

özgür bir cinsel kültüre sahip olduğu bilinen bir topluluk aynı zamanda etrüskler

haklarındaki yazılı kaynakların azlığı nedeniyle romalı ve yunanlıların aktardığı bilgi ile sınırlı olsak da, bırakmış oldukları eserler toplumlarının en azından cinsel kültürünün okunabilmesini sağlıyor.

okuduğum kaynaklar diğer toplumların etrüsk kültürünü dejenere bulduğunu söylüyor. eş değişimlerine, sonsuz cinsel özgürlüğe, bunun açık tasvirleri ve buna bağlı olarak cinsel eylemlerin umuma açık olarak yaşanıyor olmasına, mezarların dahi erotik resimlerle süslenmesine bağlı olarak.

şu örnekten gidelim:

bu, italya’da monterozzi mezarlığı’ndan çıkarılmış bir resim. mezarda, bunun gibi birçok resim varmış. sanat tarihçileri, bu durumun etrüsk kültüründeki açık cinselliğin kanıtı olduğunu söylüyorlar.

resimdeki kişilerin bir kadın ve bir erkek olduğu düşünülüyor. boğa da zaten bereket sembolü. saldırır pozisyonda olması onun bereket anlamı ile ilişkilendirilebilir. hikayeye dahil edilmiş yani.

nekropolislerin tamamı cinsel tasvirlerle süslü. neden bir mezarlık cinsel resimlerle süslenir kısmı tartışmalı ama etrüsk kültüründe cinsel eylem yaşam ve ölüm arasındaki geçişte bir aktarım kanalı olmalı şeklinde yorumlanıyor sanat literatüründe.

insan başka mantıklı açıklama getiremiyor zaten. cinsel enerjinin öte dünyayla bir ilgisini kurmuş olmalılar.

konu ilginizi çekiyorsa etruscan erotic art konusunda onlarca resim bulabilirsiniz. bazıları sizi güldürecektir, önden uyarayım tamamı +18.

carriebradshaw

etrüskler türk mü?

eldeki verilere bakalım. etrüsklerin türk olup olmadığı konusunda bir şey söyleyebilmek için, ilkin anakronizmden kurtulup "etrüskler" diye anılan kitlenin doğudan batıya göç ettiği ve italia’da yerleştiği dönemde yeryüzünün herhangi bir yerinde "türk" olup olmadığı ya da ilişkili olduğu düşünülen doğulu halkın daha sonraki "türk" kimliklendirmesine ne için uygun olduğu incelenmelidir. bunun için eldeki verilere yani ya metinlere ya da arkeolojik buluntulara bakmak lâzımdır. burada şu hususun altını çizmekte fayda var: çoğu kere edebî kültür, arkeolojik buluntuların verdiği bilginin ötesinde bilgi vererek geçmişi aydınlatır. örneğin etrüsk kültürü ve etrüsklere ilişkin tek kaynağımız olan roma edebiyatındaki metinler olmasaydı (ki bu tarz bir beşerî ilim sahasında "olmasaydı" türünden bir ifade kullanmak farazîdir) etrüsklerin anadolu’dan italia’ya göç ettikleri savı da bu denli kuvvetli savunulamazdı. çok açıkça biliyoruz ki, roma edebiyatının güneşi vergilius bize etrüsklerin anadolu’dan italia’ya göçtüğünü anlatıyor. bunu yaparken elbette kendine ve dönemin edebî anlayışına uygun olarak, üslubunca bilgi veriyor. bu edebî aktarımın önemi, romalıların etrüskleri tam anlamıyla kendileri için genesis yani "kurucu-ata" gördüklerini göstermesidir.

augustus’un gerçekleştirmeye çalıştığı kültür reformu çerçevesinde millî ülküleri canlandırmak için kaleme alınan aeneis’in kurucu ata aeneas üzerinden roma’yı anadolu’ya bağlaması, bu dönemdeki romalıların açıkça etrüsklere bağlanma arzusunu gösterir. o hâlde herodotos’un etrüsklerin italia’ya geliş yönüne ilişkin savları bir kenara, i.s. 1. yy.’da saygın entelektüellerin ve imperium idaresinin romalıları anadolu’yla ilişkilendirmesi, anadoluluk bakımından türklerle etrüskleri kaynaştırabilir. bazı norveçlilerin de kendilerini troyalı ve doğal olarak etrüsk gördüğünü okuyoruz; önemli olan anakronizme kaymadan hangi kaybolmuş milletle, hangi dayanaktan ötürü kaynaşmaktır. bana kalırsa bugün birisinin çıkıp türklüğünden ötürü etrüsk kültürüne sahip çıkması, illa ki yapacaksa, anadolululuğunu ortaya koyup bu kültüre sahip çıkmasından daha tutarlı değildir. çünkü eldeki veriler bize "türk" belirleniminin etrüsklerin henüz tarih sahnesinden yitmediği dönemde söz konusu olmadığını gösteriyor. tarihsel yolculuklarını i.ö.3000’lerden başlatan uzmanlar varken, bu etrüsklerin bugünkü herhangi bir "türk"e genesis teşkil etmesi bana anlamlı gelmiyor. çünkü bugün kendisine "türk" diyenin 15 kuşak önce ermeni, yahudi, suriyeli, fenikeli vs. olup olmadığını bilmiyoruz. bugün kendisine "ermeni" ya da "rum" diyen kişinin bile gerçekten (ki bunun gerçeği nedir, o da ayrı mesele; ermenilik, rumluk, kürtük, türklük tek bir ağaçtan yetişmiyor ki; hepsinin bir yerden geldiğini söyleyen sadece din) "ermeni" olup olmadığını bilmiyoruz. çünkü kültürler ve kavimler-arası kaynaşmalar, bize kökü bulma konusunda köstek oluyor. i.s. 1. yy.’da roma’daki kimi aydınlardan kalma metinlerde etrüsklerden sadece "eskiler" şeklinde bahsedilirken, onlar bile henüz yitmemiş etrüsk sülalelerini kendi ataları olarak görmezken, bunca karman-çorman olmuş bir insanlık tarihinde köken ilişkilendirmelere girişmenin mantıklı olduğunu sanmıyorum.

BİYOGRAFİ DOSYASI /// Türk – Japon Dostluğunun Simgesi Haline Gelen Japon İş İnsanı: Torajiro Yamada


Türk – Japon Dostluğunun Simgesi Haline Gelen Japon İş İnsanı: Torajiro Yamada

1866-1957 yılları arasında yaşamış olsan Japon iş insanı Torajiro Yamada’nın yeri Türkler için çok ayrı.

osmanlı padişahı ikinci abdülhamit’e 1615’te japonya’da iki büyük samuray grubu arasında gerçekleşmiş savaşta kullanılan zırhlı samuray kıyafeti ile samuray kılıcı hediye eden, mustafa kemal atatürk’e japonca dersi veren, türk – japon dostluğunun simgesel ismidir torajiro yamada.

torajiro yamada, 1866 doğumlu japon iş insanıdır. türkler ile ilk teması ise ertuğrul fırkateyni’nin batması sonucu osmanlı ve japonya devletleri arasındaki bağın daha da kuvvetlenmesiyle başlar. bu tarihten sonra japonlar, şehitlerimizin aileleri için yardım kampanyaları düzenlemeye başlarlar ve yamada da ülkesinde bu yardım kampanyalarına öncülük eden isimlerden biri olur. 1892’de de istanbul’a gelir.

Ertuğrul

buraya geldiğinde padişah ikinci abdülhamit’in huzuruna çıkar ve padişaha japon imparatoru tarafından hediye olarak gönderilen samuray zırhını takdim eder. 1600’lü yıllardan kalma çok değerli bir zırhtır bu ve günümüzde topkapı sarayı müzesi’nde sergilenmektedir.

torajiro yamada, daha sonra istanbul’da kalmış ve türk kültürünü öğrenmeye başlamıştır. aynı zamanda japonya ile osmanlı arasında kültürel ilişkileri geliştiren bir fahri konsolos görevi de görür. yine iki devlet arasındaki ticarî ilişkilerin de gelişmesine katkıda bulunan yamada, galatasaray lisesi’nin yanına "shop nakamura" adlı bir dükkan da açarak burada ipek, tütün, porselen vb. ürünlerin ticaretini yapmıştır.

bu dönemde ikinci abdülhamit’in isteğiyle harbiye öğrencilerine japonca dersi vermiştir. bu dersi alanlar arasında mustafa kemal de vardır.

torajiro yamada, padişah ikinci abdülhamit’e baba yadigarı bir samuray kılıcı da hediye etmiştir. bu kılıç da asırlardır o sülalede bulunan değerli bir kılıçtır.

birinci dünya savaşı döneminde ülkesine dönen yamada yine de türkler ile irtibatını hiçbir zaman kesmemiştir ve osmanlı’nın yerine türkiye cumhuriyeti kurulduktan sonra da japonlarla ilişkilerimizde en önemli figür olmaya devam etmiştir.

kendisiyle ilgili resmî belgelerle kanıtlanamayan ama çokça dile getirilen iki iddia vardır. birincisi, kendisinin istanbul’dayken padişah ikinci abdülhamit’in isteği ile müslüman olup "abdülhalil" ismini aldığıdır. ikincisi ise, tokyo’daki ilk cami olan 1932 inşa tarihli tokyo camisi’nin yapımı için atatürk’ten destek istediği ve atatürk’ün de cami yapımı için kendisine yardımda bulunduğudur.

ERMENİ SORUNU DOSYASI : Türk Üniversitelerinin Katkılarıyla Alma nya’da Düzenlenen Sözde Ermeni Soykırımı İçin Avrupa Yaklaş ımları Çalıştay, ABD, Büyük Destek


Türk Üniversitelerinin Katkılarıyla Almanya’da Düzenlenen Sözde Ermeni Soykırımı İçin Avrupa Yaklaşımları Çalıştay’ına ABD’den Büyük Destek Var

PROF. DR. RIDVAN KARLUK

LİNK : https://www.turkishnews.com/tr/content/2017/09/21/turk-universitelerinin-katkilariyla-almanyada-duzenlenen-sozde-ermeni-soykirimi-icin-avrupa-yaklasimlari-calistayina-abdden-buyuk-destek-var/

Avrupa Akademisi ve Lepsiushaus Potsdam Üniversitesi geçen hafta Berlin’de Ermeni Soykırımı İçin Avrupa Yaklaşımları (Past in the Present European Approaches to the Armenian Genocide) konulu bir Çalıştay düzenlemiştir. Türkiye için sözde Ermeni soykırımı önemli bir sorun olmasına rağmen Türk basınında bu konu yer almamıştır. İlk ilanda Çalıştay’ın ev sahiplerinden birisi Sabancı Üniversitesi idi. Türkiye’den diğer katılımcılar ise Koç, Bilgi, Kemerburgaz (Altınbaş), Ankara Sosyal Bilimler Üniversiteleridir.

Çalıştay’a Sabancı Üniversitesi’nin katkıda bulunacağı ve ev sahipliği yapacağı anlaşılınca Üniversite, geniş bir kesimden tepki almıştır. Koç Üniversitesi Çalıştay’a katılacak olan akademisyenin işine 6 ay önce son verdiklerini açıklamıştır. Sabancı Üniversitesi ise “Biz ev sahibi değiliz” diyerek işin içinden çıkmış, Çalıştay’ın bilimsel bir çalışma olduğunu, akademisyenlerinin çalışmalarının kısıtlanamayacağını, istedikleri Çalıştay’a katılabileceklerini açıklamıştır.

Çalıştay’ın hangi amaçla yapılacağını önceden tahmin ettiğim için Kemerburgaz Üniversitesi’nden katılması öngörülen öğretim üyesi hakkında Rektör, meslektaşım Prof. Dr. Çağrı Erhan’a bir bilgilendirme notu gönderdim. Sayın rektörden gelen cevap aşağıdadır:

“Sayın Hocam merhaba,

Nazan Hanım ücretsiz izinle yurt dışında bulunmaktadır. Toplantı programının en son halinde şu an araştırma yapmak için bulunduğu kurumun adını kullanmaktadır. Tebliğci değil tartışmacıdır. Söz konusu konferansla uzaktan yakından ALTINBAŞ ÜNİVERSİTESİ’nin ilgisi yoktur. Şahıs olarak da bu konuda hangi çizgide bulunduğum izahtan varestedir. Konferansla ilgili daha önce bana yollanmış hiçbir maile, konu kurumumuzu ilgilendirmediği için, cevap vermedim. Sizin dostluğunuza istinaden cevaplıyorum. Bu vesileyle saygılarımı sunuyorum.

Prof. Dr. Çağrı Erhan”

Çalıştay’dan haberdar olunca, Türkiye’den katılacak olanlara biri İngilizce olan iki çalışmamı göndererek görüşlerimi açıkladım, bu konuda objektif olmalarını sağlamak istedim. Bunlardan sadece Ankara’dan katılacak olan öğretim üyesinden cevap gelmiştir. Çalıştay’a sadece “soykırım var” diyenler çağırılmış, karşı görüşü savunanların başvuruları ise kabul edilmemiştir. Çalıştay’ın konuşmacıları arasında bulunan Sabancı Üniversitesi öğretim üyesi Hülya Adak ve Koç Üniversitesi öğretim üyesi Zeynep Türkyılmaz Ermeni Diasporası’na çok yakın isimlerdir.

Hülya Adak, Ermeni Soykırımı’na Eleştirel Yaklaşımlar: Tarih, Siyaset, Estetik başlığı ile 1-4 Ekim 2015 tarihlerinde Sabancı Üniversitesi’nin ev sahipliğinde İstanbul’da yapılan toplantının organizatörleri arasındaydı. Zeynep Türkyılmaz ise Kaliforniya Üniversitesi’nde (University of California at Los Angeles-UCLA) eğitim almış, 2009’da doktorasını vermiştir. UCLA, Atatürk’ü, ayaklarının altında bir kız çocuğu cesediyle poz vermiş olarak gösteren ve üzerine İnkarın Yüzü (Face of Denial) yazan dokümanı montajlayarak yayınlayan üniversitedir.

Hülya Adak ve Zeynep Türkyılmaz hakkında; Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Devletin Kurum ve Organlarını Aşağılama (TCK md. 301), Devletin Birliğini ve Ülke Bütünlüğünü Bozma (TCK md. 302) ve Temel Milli Yararlara Karşı Faaliyette Bulunmak İçin Yarar Sağlama (TCK md. 305) maddeleri kapsamında suç duyurusunda bulunulmuştur.

Bu akademisyenlerin akademik özgürlük adı altında Türk milletini karalamaya hakları yoktur. Mahkeme Kararı olmadan yapılmayan bir sözde soykırım için Türk milleti suçlanamaz.

Katılımcı öğretim üyelerinin ve destek veren üniversitelerdeki diğer öğretim üyelerinin bir kitabı okumalarını öneririm: Ohannes Kaçaznuni, Taşnak Partisi’nin Yapacağı Birşey Yok, Kaynak Yayınları, 2005. Kitap, 1915 yılında Ermeni isyanlarını örgütleyen Taşnak Partisi’nin Başkanı ve 1918 yılında Erivan’da kurulan Ermenistan’ın ilk Başbakanın 1923 yılında partisinin Bükreş’te toplanan kongresine sunduğu rapora dayanmaktadır. Ermenilerin insanlık dışı katliam yaptıkları kitapta yer aldığı için Ermenistan’da yasaklanmış, İngilizce baskıları da Batı kütüphanelerinden toplatılmıştır. Türkiye aleyhine olan bir Çalıştay’da Sabancı gibi dünya sıralamasına giren seçkin bir Türk Üniversitesi’nin adının program afişinde geçmesi hoş olmamıştır.

Michigan Üniversitesi’nden Prof. Dr. Ronald Grigor Suny, Prof. Dr. Fatma Müge Göçek ve Prof. Dr. Gerard Libaridian’ın katkılarıyla Ermeni-Türk Çalışmaları Atölyesi (Workshop on Armenian-Turkish Scholarship: WATS) ilk defa 2000 yılında düzenlemiştir. Daha sonra 2000-2013 döneminde Şikago (2000), Michigan (2002), Minnessota (2003), Salzburg (2004), New York (2005), Cenova (2008), Kaliforniya (2010) ve Amsterdam’da (2013) yapılmıştır. Bu etkinliklere karşıt görüştekiler alınmamıştır. 9’su, Türkiye’de Ermeni Soykırımı’na Eleştirel Yaklaşımlar: Tarih, Siyaset, Estetik başlığı ile 1-4 Ekim 2015 tarihleri arasında Sabancı Üniversitesi’nin ev sahipliğinde İstanbul’da gerçekleştirilmiştir.

Hülya Adak; Berlin Hür Üniversitesi (Haziran 2016-), Potsdam Üniversitesi (Haziran 2016), Carleton Üniversitesi, Ottawa (Haziran 2016-Haziran 2017), Edebiyat, Sanat ve Kültür (ICSLAC) Karşılaştırmalı Araştırmalar Enstitüsü, Freie University of Berlin, (2012- 2013), Şikago Üniversitesi’nde (1993-2001) çalıştığı dönemlerde sözde Ermeni Soykırımı tezini savunmuştur. Adak, Prof. Fatma Göçek ve Prof. Ronald Suny ile birlikte Ekim 2015’de İstanbul Richmond Otel’deki WATS 2015 etkinliğinde de görev almıştır.

WATS toplantıların en önemli özelliği, Ermeni Soykırımı yoktur diyen karşıt görüştekilerin toplantılara alınmamasıdır. Toplantıyı haber alınca katılım başvurusunda bulundum ama hayal kırıklığına uğradım. Çünkü başvurum reddeldildi. Gerekçe ise çok komikti: Yer darlığı. Bana gönderilen cevap aşağıdadır:

“[WATS 2017- Past in the Present: European Approaches to the Armenian Genocide] Registration Roy Knocke [knocke@lepsiushaus-potsdam.de] 05 Eylül 2017 Salı 10:2 Dear Sir or Madam, Unfortunately, due to some space problems and therefore limited number of participants, the WATS-organizing committee cannot enable your registration. We apologize for the inconvenience and refer to the video captured presentations of the panels. Kind regards, Roy Knocke, Wissenschaftlicher Mitarbeiter Lepsiushaus Potsdam,Große Weinmeisterstraße 45 14469 Potsdam, Telefon: 0331 – 58164511 und 0176 – 76527624Fax: 0331 – 58164519, Email: knocke

Web: http://www.lepsiushaus-potsdam.de/index.php?page=roy-knocke.”

Çalıştay’a alınmayan sadece ben değilim. Dr. Ali Söylemezoglu da benim gibi toplantıya alınmayanlardandır. Söylemezoğlu’nun şahsıma gönderdiği mail şöyledir:

“Berlin’deki Çalıştay meselesi şöyle oldu. Çalıştay’ın yapılacağını işittiğimden 4 Eylül günü hem faks ve hem de mektupla Lepsius Haus’a başvurup katılacağımı bildirip kaydedilmemi ve neticeyi bana eposta ile bildirmelerini rica etmiştim. Aradan iki hafta geçip de ses seda çıkmayınca telefon ettim, bu defa ‘ben burada yeni işe başladım, bilgim yok’ diyen bir genç cevap verdi ve ‘kayıtlar kapandı’ dedi. Bunun üzerine Hosfeld’in kişisel eposta adresine yazıp Çalıştay’a katılacağımı ve olumlu cevabını beklediğimi bildirdim. Buna da cevap vermediler.

Başka işlerim olduğundan Cuma akşamı değil de Cumartesi günü saat 9:15 gibi Çalıştay’ın yapılacağı Europäische Akademie’ye gittim, resepsiyondaki hanıma selam verip içeri girdim. Kimsin, nesin diye sormadı. Ben de paltomu gardıroba asıp salona girdim. Tahminen 25-30 kişi vardı ve salonun yarısından çoğu boştu. İsviçreli Prof. Kieser Talat Paşa hakkındaki tebliğini İngilizce olarak okuyordu. Gayet harc-ı alem şeyler anlattığından not almaya değer bulmadım. Daha sonra Kieser’e ‘sana ayrılan vakit bitti’ dediler, o da tebliğini tamamlamadan yerine oturdu.

Ardından orta yaşlı gözüken bir hatun kişi kürsüye gelerek konuşmaya başladı. Daha hangi konuyu işlemek istediğini anlayamadan genç bir hanım yanıma gelerek İngilizce ‘biraz gelir misiniz?’ dedi. Peşine düşüp kahvaltı ettikleri salona gittim, orada Lepsius Haus’ta istihdam edildiğini bildiğim Lepsius Haus websitesindeki fotoğrafından Roy Knocke isimli şahıs (bana mail gönderen kişi) olduğunu tahmin ettiğim zat-ı muhterem ‘siz kayıtlı değilsiniz, bu toplantıya katılamazsınız’ dedi.

Kaydımı yaptırttığımı söyleyince ‘Hosfeld size eposta ile katılamayacağınızı bildirdiydi’ dedi, ben ise böyle bir eposta almadığıma işaret ederek dedim ki ‘burası ne biçim akademi, akademi demek farklı fikirlerin tartışıldığı yer demektir, siz ise bırakın tartışmayı, farklı fikirden bir kişinin dinleyici olarak katılmasına bile tahammül edemiyorsunuz’. Karşımdaki ise ‘bu Çalıştay’ı tertip eden Europäische Akademie değil, onlar yalnızca mekanı tahsis ettiler’ dedi.

Ben de Almanca olarak ‘bu usülle başarılı olmanız mümkün değildir’ mealinde ‘so kommen Sie auf keinenen grünen Zweig’ diyerek ayrıldım. Hadise bundan ibaret. Kanaatimce karşı tarafın bizim sessizce dinlememizden bile bu kadar çekiniyor olması iddialarının ne kadar çürük temellere dayandığını gayet iyi bildiklerine işaret etmektedir. Fikir düzeyinde yenik düştüler, fakat propaganda düzeyinde henüz bizden üstünler. Dr. Ali Söylemezoglu, Peterstal 18 47051 Duisburg.”

Çalıştay’a Türkiye’den katılan öğretim üyelerine 19 Mart 2012 tarihinde Marmara Grubu Vakfı toplantısında sunduğum bildirimi göndererek onları aydınlatmak istedim ama başarılı olamadım. Bildirimden aldığım aşağıdaki değerlendirmeleri, belki şimdi okuyabilirler diyerek sizlerle paylaşıyorum. Katılımcılar, Türk diplomatlarını şehit eden Ermeni canilerinin Hocalı’da nasıl soykırım yaptıklarını kendi ağızlarından okusunlar da utansınlar.

“Sözde Ermeni soykırımını gündeme getirenler, Hocalı’da Ermenilerin yaptıklarını neden görmezden gelmektedirler? Katliamda babası ve 22 aile üyesini kaybeden 20 yaşındaki Zarife Guliyeva, Hocalı katliamının 20’nci yıldönümü sebebiyle Nicolas Sarkozy ve Serj Sarkisyan’a birer mektup göndermiştir. Sarkozy’ye yazdığı mektupta, ‘Siz söyleyin, eğer bu soykırım değilse, sormak lazım soykırım nedir?’ sorusunu yönelten Guliyeva, 1915 olaylarıyla ilgili Ermeni iddialarının reddinin suç sayılmasının öngören yasanın tasarısın Fransa Senatosu tarafından kabul edilmesinden sonra Azerbaycan halkının Sarkozy’nin taraflı olduğunu düşündüğünü açıklamıştır.

Guliyeva, Serj Sarkisyan’a gönderdiği mektupta ise Azerbaycan’ın işgal altında bulunan Hocalı kasabasında Ermeni askerler tarafından yapılan soykırım sebebiyle Sarkisyan’ın yapacağı itiraf durumunda, Azerbaycan-Ermenistan ilişkisi ve Yukarı Karabağ sorunun çözümünde yeni bir sayfanın açılabileceğini belirtmiştir.

Ermeni güçleri 1992 yılının 25 Şubat’ı 26 Şubat’ta bağlayan gece Hocalı kasabasında 83 çocuk, 106 kadın ve 70’den fazla yaşlı dahil olmak üzere toplam 613 Azeri Türkünü öldürülmüş, 487 kişi bu saldırıda ağır yaralanmış, 1275 kişi rehin alınmış, 150 kişi kaybolmuştur.

Cesetler üzerinde yapılan incelemelerde cesetlerin yakıldığı, gözlerinin oyulduğu, başlarının kesildiği görülmüştür. Eski ASALA eylemcilerinden Monte Melkonian, Hocalı’ya yakın bölgede Ermeni askeri birliklere komutanlık yapmış ve katliamdan bir gün sonra Hocalı çevresinde gördüklerini günlüğünde anlatmıştır.

Melkonian’ın ölümünden sonra Markar Melkonian kardeşinin günlüğünü Benim Kadeşimin Yolu (My Brother’s Road: An American’s Fateful Journey to Armenia, I. B. Tauris,2005) isimli kitapta Hocalı katliamı için şunları yazmıştır: Hocalı stratejik bir amaç olmasından başka aynı zamanda bir öç alma eylemiydi. Büyük Ermenistan idealistlerinden ve İnterpol tarafından (1994 Bakü metro bombalaması suçu) tüm dünyada aranan Zori Balayan 1995 yılında yayınlanan Ruhumuzun Canlanması (Heaven and Hell, Los Angeles 1997, Yerevan 1995) kitabında (s. 260-262) Hocalı’da soykırımın yapıldığını şöyle itiraf etmiştir:

Arkadaşımız Haçatur’la ele geçirdiğimiz eve girerken askerlerimiz 13 yaşında bir Türk çocuğunu pencereye çivilemişlerdi. Türk çocuğunun bağırışları çok duyulmasın diye, Haçatur çocuğun annesinin kesilmiş memesini çocuğun ağzına soktu. Daha sonra 13 yaşındaki Türk’e onların atalarının bizim çocuklara yaptıklarını yaptım.

Başından ve karnından derisini soydum. Saate baktım, Türk çocuğu yedi dakika sonra kan kaybından öldü. İlk mesleğim hekimlik olduğu için hümanist idim, bunun için de Türk çocuğuna yaptığım bu işkencelerden dolayı kendimi rahatsız hissetmedim. Ama ruhum halkımın yüzde birinin bile intikamını aldığım için sevinçten gururlanırdı. Haçatur daha sonra ölmüş Türk çocuğunun cesedini parça parça doğradı ve bu Türk’le aynı kökten olan köpeklere attı.

Akşam aynı şeyi üç Türk çocuğuna daha yaptık. Ben bir Ermeni vatansever olarak görevimi yerine getirdim. Haçatur da çok terlemişti, ama ben onun gözlerinde ve diğer askerlerimizin gözlerinde intikam ve güçlü hümanizmin mücadelesini gördüm. Ertesi gün biz kiliseye giderek 1915’te ölenlerimiz ve ruhumuzun dün gördüğü kirden temizlenmesi için dua ettik. Ancak biz Hocalı’yı ve vatanımızın bir parçasını işgal eden 30 bin kişilik pislikten temizlemeyi başardık.”

Osmanlı Devleti 27 Mayıs 1915 tarihinde devlete isyan eden Ermenileri tehcire (göçe) tabi tutarken, bölgenin dışında yaşayan Ermeniler yerlerinde kalmış, 30 Aralık 1918’de tehcire tabi tutulanlar geri dönmüşlerdir. Lozan Anlaşması ile 1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti kurulmuş ve sorun Lozan Anlaşması’nın imzalanmasıyla çözümlenmiştir.

Tarihte kalan tehciri soykırıma dönüştürme çabalarının altında Sevr (Sevres) Anlaşması’ndaki büyük Ermenistan hayali yatar. Tıpkı 25 Eylül’de Barzani’nin referandum yaparak kurmak istediği büyük Kürdistan gibi.

Sevr Anlaşması, Birinci Dünya Savaşı sonrasında İtilaf Devletleri ile Osmanlı İmparatorluğu arasında 10 Ağustos 1920 tarihinde Paris’in batı banliyösü Sevr kasabasındaki Seramik Müzesi’nde (Musée National de Céramique) imzalanmıştır. Bu müze, Türkiye için Anlaşma’nın imzalandığı yer olması bakımından önemlidir. Bir diğer önemi de Ermenilerin müzenin önüne 8 Mart 2001 tarihinde sözde Ermeni Soykırım Anıtı dikmesidir. Anıtın üzerinde “1915’te Jön Türk Hükümeti tarafından Birinci Dünya Savaşı’nda soykırıma uğratılan 1,5 milyon Ermenin anısına” yazılıdır. Bu ifade Auschwitz- Birkenau toplama kampının önünde de vardır. Bir farkla: 1,5 milyon Yahudi 1,5 milyon Ermeni olarak değiştirilmiştir. Bu, uluslararası intihaldir.

Sevr Anlaşması, günümüzde en az Lozan Anlaşması kadar önemlidir. Çünkü Anlaşma’da Kürdistan’ın ve de Batı Ermenistan’ın kurulmasına ilişkin hükümler vardır. Sevr Anlaşması’nın 62-63’ncü maddeleri Kürdistan ile ilgilidir. Kürdistan, Lozan Anlaşması ile tarih olmuştur.

Sevr Anlaşması’nın 88-93’ncü maddeleri Ermenistan ile ilgilidir. Anlaşma’da Kars, Erzurum dahil ülkenin Doğusu tümüyle Bağımsız Ermeni Cumhuriyeti adıyla Ermenilere verilmiştir. Paris Barış Konferansı sürecinde Ermenistan’ın sınırları konusu ABD Başkanı Woodrow Wilson’un hakemliğine bırakılmıştır. Wilson, General James G. Harbord başkanlığındaki bir Amerikan heyetini incelemelerde bulunmak üzere 1919 sonbaharında Türkiye’ye göndermiştir. 1919 Eylül ve Ekim aylarında Türkiye’de incelemeler yapan Harbord, vardığı sonuçları bir raporla ABD Kongresi’ne sunmuştur.

Rapor’da; Türkler ile Ermenilerin barış içinde yüzyıllarca yan yana yaşadıkları, tehcir sırasında Türklerin de Ermeniler kadar acı çektikleri, Ermenilerin Türkiye’de hiçbir zaman çoğunlukta olmadıkları ve olaylara ilişkin acıklı ve korkunç iddiaların yanlış olduğu tespit edilmiştir. ABD Kongresi rapor üzerine 1920 Nisan ayında Ermenistan’a mandater olunmasını reddetmiştir. Fakat Başkan Wilson 22 Kasım 1920’de Trabzon, Erzurum, Van ve Bitlis illerini Ermenistan’a vermiştir.

Batı Ermenistan da, tıpkı Kürdistan gibi Lozan Anlaşması ile tarih olmuştur.

Ermenistan Milli Marşı’nda ”Topraklarımız işgal altında, bu toprakları azat etmek için ölün, öldürün” yazılıdır. Karabağ’da katliam yapan Ermeni kuvvetlere komutanlık yapan bugünkü Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan’dır. Erivan´da yapılan Gelişen Ermenistan Partisi’nin 4’ncü Kurultayına katılan Serj Sarkisyan’ın, “Bağımsızlık Karabağ halkının seçimidir. Uluslararası hukuk dahi bu konuda farklı yaklaşım ortaya koyamaz” dediğini unutmayalım.

Sevr Anlaşması, Atatürk’ün ifadesiyle Türk Milleti’ne kurulan büyük suikasttır. Lozan Anlaşması ile Kürdistan ve Büyük Ermenistan hayali bitmiştir. Lozan Anlaşması Türkiye Cumhuriyeti’nin tapusudur. Tapu delme hareketine Ermeni diasporasına çok yakın olan bazı Türk akademisyenlerin katkıda bulunması üzücüdür. Mesut Barzani de Kırım’ı örnek alarak 25 Eylül’de aynı amaçla referandum yapmaya kararlı görünmektedir.

Tüm bu çabalara rağmen Türkiye Cumhuriyeti, Lozan Anlaşması ile garanti altına alınan tapuyu deldirmeyecek güçtedir ama Türkiye’ye yönelik sistematik saldırılara mutlaka organize bir şekilde cevap verilmelidir.

Aşağıda, Başbakan Binali Yıldırım ile Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’a 15 Eylül’de yazılan, Çalıştay’a katılanları aklayan ve Türkiye’yi eleştiri yağmuruna tutan şikayet dolu mektup, ABD’den gönderilmiştir. Acaba Türkiye’deki muhataplar bu mektuba ne cevap verecekler, merak etmekteyim.

September 15, 2017

Prime Minister Binali Yıldırım Office of the Prime Minister Başbakanlık 06573 Ankara Turkey

H.E. Recep Tayyip Erdoğan President of the Republic of Turkey T.C. Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği 06689 Çankaya, Ankara Turkey

Dear Prime Minister Yıldırım and President Erdoğan: We write on behalf of the Middle East Studies Association (MESA) of North America and its Committee on Academic Freedom to express our deep concern about the Council of Higher Education’s (YÖK) steps to prevent scholars based in Turkey from participating in a conference in Berlin entitled “Past in the Present: European Approaches to the Armenian Genocide.” We consider this action to be an assault on the academic freedom of scholars in Turkey and a disturbing new instance of a broader trend of stifling scholarship on topics deemed taboo by your government. MESA was founded in 1966 to promote scholarship and teaching on the Middle East and North Africa. The preeminent organization in the field, the Association publishes the International Journal of Middle East Studies and has nearly 3000 members worldwide. MESA is committed to ensuring academic freedom and freedom of expression, both within the region and in connection with the study of the region in North America and elsewhere. The Workshop on Armenian Turkish Scholarship (WATS) is an academic workshop series that was founded by the University of Michigan in 2000 as the “first forum where Turkish, Armenian and other historians could conduct an informed debate” relating to the controversy surrounding the relocation of Ottoman Armenians during World War One. The latest workshop in this series is scheduled to take place on 15-18 September at the European Academy Berlin and is being co-organized by the University of Michigan, USC Dornsife Institute of Armenian Studies and Lepsiushaus Potsdam, under the auspices of Dr. Martina Münch, Minister for Science, Research and Culture of the State of Brandenburg. The topic of the conference has come under sustained attack by ultra-nationalist political leaders in Turkey. Doğu Perinçek, the head of the ultra-nationalist “Vatan Partisi,” and a long-time denier of the Armenian Genocide in the international arena, declared that the conference will “serve imperialism and the interests of Kurdistan,” the latter of which he has termed “the second Israel.” Following Perinçek’s denunciation of the workshop, the event was targeted in a broad campaign by right wing, nationalist and pro-government media in Turkey. Perinçek has threatened to go to Berlin on 14 September, to join the workshop, provide his own “presentation”

Re: Workshop on Armenian Turkish Scholarship (WATS) Page 2 September 15, 2017 (despite not being an invited participant) on what he deems to be the “truth” of the events of 1915. As part of his broader campaign against the conference, Perinçek brought the topic and list of participants to the attention of YOK, which subsequently rescinded permission for Turkey-based academics to travel to the conference. In line with this policy, Dr. Murat Cankara, who is on the faculty at the Ankara Social Sciences University, was subjected to a travel ban preventing him from participating in the conference. In addition, ultra-nationalist Turkish diaspora organizations, in apparent coordination with Perinçek’s party, have mobilized against the conference and are threatening a show of force at the Lepsuishaus, the main organizer of the event in Germany. No doubt, anyone who attends the conference is at risk of being filmed/photographed, blacklisted, and hounded by social media trolls in Turkey. The smear campaign led by the daily Aydınlık, associated with Perinçek and his party, targets the private Koç and Sabancı Universities and accuses especially the latter of treason. The atmosphere of intimidation and threats has grown so alarming that the cancellation of the conference is being considered. We strongly condemn the private and public harassment of academics for their planned participation in this conference and call on YÖK to immediately reverse its policy of preventing academics from traveling from Turkey to attend the conference.

The conduct of independent research and the presentation of research findings at academic meetings are, of course, fundamental to academic freedom. Targeting academics on the grounds that their research findings are not in line with the official government position on a matter of historical significance and banning academics from presenting their findings at conferences are clear violations of academic freedom.

Such violations of academic freedom by Turkish authorities are all the more disturbing when considered in light of Turkey’s reputation, until recently, of aspiring to maintain a standard of protection of civil and political rights in keeping with the European Convention of Human Rights.

The events surrounding the WATS conference in Berlin represent another depressing instance of your government’s failure to respect basic human rights’ protections under Turkish law despite Turkey’s clear international obligations. As a member state of the Council of Europe and a signatory of the European Convention for the Protection of Human Rights and Fundamental Freedoms,

Turkey is required to protect freedom of thought, expression and assembly. Turkey is also a signatory to the Universal Declaration of Human Rights, the International Covenant on Civil and Political Rights, and the Final Act of the Conference on Security and Cooperation in Europe (OSCE), all of which protect the rights to freedom of expression and association, which are at the heart of academic freedom.

Moreover, the rights being trampled in these actions are enshrined in articles 25-27 of the Turkish Constitution. We urge your government to take all necessary steps to reverse the decision taken by YÖK and restore the right of Turkish academics to travel to the Berlin conference and other international scholarly meetings to present their findings.

In the aftermath of the 16 April referendum, your government has an opportunity to restore confidence in its commitment to democratic rights and freedoms by taking steps to protect academic freedom, right to education, freedom of expression and freedom of association.

Re: Workshop on Armenian Turkish Scholarship (WATS) Page 3 September 15, 2017

Thank you for your attention to this matter. We look forward to your positive response.

Yours sincerely, Beth Baron

MESA President Professor, City University of New York

Amy W. Newhall

MESA Executive Director

cc:

İsmail Kahraman, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı (President of the Turkish National Assembly) Abdülhamit Gül, Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanı (Justice Minister of the Republic of Turkey) Yekta Saraç, Türkiye Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) Başkanı (President of the Turkish Higher Education Council) Elena Valenciano, Chair of the European Parliament Subcommittee on Human Rights, Barbara Lochbihler, Vice-Chair of the European Parliament Subcommittee on Human Rights, Monika Kacinskiene, Member of the Cabinet of Federica Mogherini, High Representative of the European Union for Foreign Affairs and Security Policy Johannes Hahn, Commissioner for European Neighborhood Policy and Enlargement Negotiations Nils Muižnieks, Council of Europe Commissioner for Human Rights Kati Piri, Member, Committee on Foreign Affairs, European Parliament Zeid Ra’ad Al Hussein, United Nations High Commissioner for Human Rights David Kaye, United Nations Special Rapporteur on the promotion and protection of the right to freedom of opinion and expression Kishore Singh, United Nations Special Rapporteur on the right to education Serdar Kılıç, Turkish Ambassador to the United States John R. Bass, United States Ambassador to Turkey”

LİNK : https://mesana.org/pdf/Turkey20170915.pdf, https://www.gazete.taz.de/article/?article=!5449040, https://mirrorspectator.com/2017/09/18/turkish-government-harasses-international-scholars-berlin/

Yazar Prof. Dr. Sadık Rıdvan Karluk

1948 yılında Eskişehir’de doğdum .1970’de Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdim. Kısa bir süre Maliye Bakanlığı ve Sayıştay’da çalıştıktan sonra 1972 yılında Eskişehir İTİA İktisat Bölümü’nde akademik kariyere başladım. 1975’te doktor, 1979’da doçent oldum. 1975 – 1976’da İngiltere Sussex Üniversitesi’nde doktora üstü çalışmalar yaptım.

1982 yılında Devlet Planlama Teşkilatı Başbakan Turgut Özal’ın direktifleri doğrultusunda kurulan AET Genel Müdürlüğü’nün (şimdiki AB Bakanlığı) başkanlığını yaptım. 1984 – 1985 döneminde İktisadi Kalkınma Vakfı Yönetim Kurulu üyeliğinde bulundum, 1982 – 1985 yılları arasında İstanbul Ticaret Odası Yönetim Kurulu Başkanı’na (Nuh Kuşçulu) danışmanlık yaptım. Bu dönemde Türkiye’de Yabancı Sermaye Yatırımları konusunda iki kitabım (biri İngilizce) ile İhracatta Vergi İadesi kitabım İTO tarafından yayınlandı.

1985 yılında Paris’te OECD nezdinde Türkiye Büyükelçiliği’ne Planlama Müşaviri sıfatıyla tayin edildim. Görev yaptığım dönemde Türkiye’yi 4 Komite’de temsil ederek, Türkiye’de kalkınmakta olan bölgeler konusunda OECD’nin önemli bir araştırmasının (Regional Problems and Policies in Turkey) basılmasına katkıda bulundum. 1990 yılında yurda dönüşümde DPT Müsteşar Müşavirliği’ne getirildim. Daha sonra Başbakanlık Başmüşavirliğinde Türkiye ile Türk Cumhuriyetlerinin ekonomik ilişkilerinin gelişmesinde bir model olan “Türk Ödemeler Birliği” kurulması için bir proje geliştirdim.

1991 yılında profesörlüğe atanarak Anadolu Üniversitesi’ne geçtim. Anadolu Üniversitesi’nde Türkiye Ekonomisi, Uluslararası İktisat, Uluslararası Ekonomik Kuruluşlar, Avrupa Birliği, Avrupa Birliği Türkiye İlişkileri , Dış Ticaret Teorisi ve Politikası, Uluslararası Entegrasyonlar derslerini kendi eserlerimi esas alarak yürüttüm. Akademik kariyerimde 23 yüksek lisans, 16 doktora tezi yönettim. Bu öğrencilerim arasında çeşitli üniversitelerde görev yapan çok sayıda profesör, doçent ve yardımcı doçent bulunmaktadır. Üniversite Senato ve Yönetim Kurulu üyeliği yaptım, İktisat Fakültesi Dekanlığım döneminde AÖF kapsamında bulunan tüm iktisat kitaplarının yeni formata göre yazılmasına yazar ve editör olarak katkıda bulundum.

İkinci (1981), Üçüncü (1992) ve Dördüncü (2004) Türkiye İktisat Kongrelerine bildiri sunarak katılan tek öğretim üyesiyim. Dördüncü Türkiye İktisat Kongresi Bilim Komisyonu üyeliği yaparak Türk Sanayici ve İşadamları Vakfı (TÜSİAV) Bilim Kurulu Başkanlığı görevinde bulundum. 1996 yılında TOBB Milletlerarası Ticaret Odası (International Chamber of Commerce: ICC) Uluslararası Ticaret ve Yatırım Politikaları Komisyonu’nda (Commission on Trade and Invesment Policy) ICC Türkiye Temsilciliğine getirildim. Son 10 yıldır TOBB ICC IFO World Economic Survey kapsamında her üç ayda Türkiye ekonomisindeki gelişmeler ile ilgili olarak gönderilen sualnameleri cevaplandıran 12 uzmandan biriyim.

“Uluslararası Ekonomi: Teori ve Politika”, “Türkiye Ekonomisi: Cumhuriyetin İlanından Günümüze Yapısal Değişim”, “Avrupa Birliği”, “Türkiye Avrupa İlişkileri: Bir Çıkmaz Sokak” ve “Uluslararası Kuruluşlar” başlıklı temel ders kitaplarım dahil yayınlanmış 24 kitabım, 300’den fazla makalem, 12 ortak ve 3 çeviri eserim vardır. Beş ders kitabım (642-908 sayfa aralığında) 42 baskı yapmıştır. Tüm üniversitelerde ders kitabı ve yardımcı kitap olarak okutulmaktadır.

Ortak yazarlı bir ders kitabım TÜBA üniversite ders kitapları 2012 yılı telif ve çeviri eser ödülü olmak üzere 6 “bilimsel araştırma ödülüne” sahibim. Diğer araştırma ödüllerim şunlardır: 1984: Enka Vakfı, “Türk Ekonomisinin Dünya Ekonomisine Entegrasyonu,” Bilimsel Araştırma Yarışması Üçüncülük Ödülü, 1982: Türkiye Milli Kültür Vakfı: Teşvik Armağanı, Dal: İktisat, 1981: İktisadi Kalkınma Vakfı, “AET ile İlişkilerimizin Atatürkçü Ekonomik Politika Açısından Değerlendirilmesi,” Behçet Osmanağaoğlu İnceleme Yarışması Birincilik Ödülü, 1979: Pamukbank, “Dışsatımın Özendirilmesinde Ticari Bankalarımızın Yeri” Bilimsel Araştırma Yarışması İkincilik Ödülü.

ABD ABI Enstitüsü’nün Yılın Eğitimcisi (Man of the Year 2011) ödülü sahibiyim. Özgeçmişim WHO’s WHO Dünya, Asya ve Türkiye baskılarında yer almıştır. (Who’s Who in Asia 2012, Asya’da Kim Kimdir 2’nci baskı, 01/11/2011, Who’s Who in the World 2011, Dünyada Kim Kimdir, 28’nci baskısı, 03/12/2010, Günümüz Türkiyesi’nde Kim Kimdir, 01/05/2005). Özgeçmişim Turkischer Biographiscer Index/Turkish Biographical Index’te (2004, s.563) yer almıştır. Google Akademik’te 1.070 (05.02.2018) atıfım vardır.

Eskişehir Sanayi Odası, Eskişehir Ticaret Odası, İstanbul Sanayi Odası, Ankara Ticaret Odası, Ankara Sanayi Odası, Kayseri Sanayi Odası, İşveren Dergisi, İktisadi Kalkınma Vakfı Dergisi gibi oda dergilerinde yazılarım yer almıştır. Türkiye’de yayınlanan çok sayıda bilimsel derginin hakem heyetinde yer almaktayım. Ders kitaplarım: 42 baskı yapmış olup 3.884 sayfadır. Ana sayfa » Yazarlar » Prof. Dr. Rıdvan Karluk » Türk Üniversitelerinin Katkılarıyla Almanya’da Düzenlenen Sözde Ermeni Soykırımı İçin Avrupa Yaklaşımları Çalıştay’ına ABD’den Büyük Destek Var

DERİN DEVLET DOSYASI : TÜRK DERİN DEVLETİNİN KAHRAMANLARI – ABDULLAH ÇATLI VE HİRAM ABAS


Kirli ve Derin Siyasi Tarihimizde Önemli Yer Tutan Eski İstihbaratçı : Hiram Abas

1932-1990 yılları arasında yaşamış olan eski MİT Müsteşar Yardımcısı Hiram Abas, yakın Türkiye tarihinin önemli figürlerinden biriydi.

tam adı mustafa hiram abas olan, mason olan dedesi ve babası nedeniyle ismini hiram abiff’ten alan efsane istihbaratçı.

şiddetli bir anti-komünist olarak bilinirdi. istanbul saint joseph fransız lisesi’ni bitirdikten sonra okumak için fransa’ya gitmiş, burada tutunamayınca dönüşte istanbul üniversitesi siyasal bilgiler fakültesi’ne girmiştir.

daima magnum 357 model çok sevdiği silahını kullanırdı. gençliğinde boks yapmış ve bu sporda oldukça başarılı olmuştur. kirli ve derin siyasal tarihimizin önemli bir yerini doldurmaktadır. türkiye’nin gelmiş geçmiş en iyi nişancısı olduğu söylenir.

hayatı, soner yalçın tarafından bay pipo adlı kitapta ustalıkla anlatılmıştır.

sanver

özal dönemimin en ünlü mit ajanı hiram abas, mit’in sivilleşmesi adımlarının en büyük aktörüdür. birçok yurt dışı operasyonun kilit ismi olarak kitaplarda geçmiştir.

yardımcısı mehmet eymür ile birlikte mit raporu olarak geçen ünlü belgeyi basına sızdırmakla suçlanır ve bu nedenle mit’ten uzaklaştırılmıştır. babalar operasyonu nedeniyle birçok ünlünün özel yaşamını deşifre etmiştir.

ziverbey köşkü ve ankara’da birçok işkenceli sorgulaması olduğu iddia edilmiştir. yurt dışı operasyonlarda birçok kadınla ilişkisi olduğu ve bu ilişkiler nedeniyle bazı operasyonları tehlikeye attığı belirtilmiştir.

rickshaw

sonradan kitap olarak da basılmış olan "nato’s secret armies (operation gladio and terrorism in western europe)" isimli akademik çalışmada hiram abas’tan şöyle de bahsedilir:

"abas, birleşik amerika devletleri’nde gizli operasyonlar alanında eğitildi ve bir mit ajanı olarak ilk kötü ününü beyrut‘ta, 1968 ila 1971 yılları arasında israil gizli servisi mossad ile işbirliği içinde çalışarak filistinliler’e ( – "filistin halkına" olarak da okuyabilirsiniz) karşı başarılı bir şekilde uyguladığı sayısız kanlı saldırı ile elde etti. sabahattin savaşman, eski mit müsteşar yardımcısı, duruşmada bunu doğrulayarak şunları da ekliyordu: "(abas) lübnan‘da cia ile ortak yürütülen operasyonlarda yer alan, onlardan yüklü ücret ve ikramiyeler temin eden, filistin kamplarındaki solcu gençleri hedef alan ve faaliyetlerde gösterdiği başarı sonucu mükâfatlandırılan bu kişi (…)". türkiye’ye dönüşünden sonra, cia ile yakın ilişkileri sayesinde mit hiyerarşisi içinde hızla yükselen abas; cia tarafından elde tutulmaya|çalıştırılmaya ve hassas terör operasyonlarına ( – şirket|cia tarafından) dahil edilmeye devam edildi. öyle ki, akıl hocası cia istasyon şefi duane clarridge italya’daki cia istasyonunun başına atandığında dahi, abas’ın kariyeri durmaksızın devam etti. clarridge, başkan ronald reagan ve cia şefi bill casey’e doğrudan bağlı olarak çalıştığı 1981’de dahi abas ile olan iletişimini kesmemişti."

kulkke

hiram abas, özal’ın yapacağı bir suriye ziyareti öncesi, öcalan’ın şam’da kaldığı apartmana kadar bildiklerini, sürekli fiziki ve teknik takip yapıldığını belgelerle özal’a iletmiş; bunun üzerine özal’la birlikte suriye gezisine katılmıştır.

turgut özal, hafız esad’la yaptığı temaslarından ardından, esad’dan şam’ı gezdirmesini ister. bu geziye önceden kararlaştırdıkları gibi hiram abas’ı da dahil eder. derken şam’da bulunan öcalan’ın yaşadığı semte kadar gelinir. özal tam bu sırada abas’tan aldığı işaret üzerine esad’dan öcalan’ın teslim edilmesini ister.

hafız esad’ın öcalan’ın bulunduğu yerle ilgili resmi bir bilgisi olmadığını söylemesi üzerine hiram abas, şoföre durmasını söyler. özal da hafız esad’a: "haydi inip beraber görelim şu dairede kim var?!" deyince hafız esad’ın rengi atar. daha sonra bölgenin güvenli olmadığını söyleyerek özal’ı uzaklaştırır.

bu olaydan birkaç ay sonra 1988’de önce kartal demirağ, özal’a suikast düzenler; eylül 1990’da da hiram abas öldürülür.

godot yu hacklerken

hiram abas, 26 eylül 1990 tarihinde, çiftehavuzlar mahur sokak’ta arabasının içinde, 7.65 çapında bir silah kullanılarak arkasından vurulmak suretiyle öldürüldü. eylemi dev-sol üstlendi.

öldürüldüğünde mit müsteşar yardımcılığı’ndan emekliydi. çalışma hayatı boyunca anti-komünistliği ve solcu düşmanlığıyla ünlenmişti. öyle ki mossad ve cia’den yüklü maaşlar aldığı dedikoduları gırla gidiyordu. yükselmesinde mossad ve cia ile olan ilişkilerinin olduğu da çok göze batmıştı. filistin’deki solcu katliamında da başrolde olması da bunu doğruluyor aslında. bu nedenle de emekliliği sonrası dev-sol’un ilk hedefi durumdaydı.

Yakın Türkiye Tarihinin En Kilit İsimlerinden, Derin Devlet Ajanı Abdullah Çatlı’nın Hayatı

1956’da doğan ve 3 Kasım 1996’daki, sırrı hala çözülemeyen Susurluk Kazası’nda hayatını kaybeden derin devlet ajanı ve kontrgerilla mensubu Abdullah Çatlı’nın hayatının kısa bir özeti.

kimilerine göre, türkiye’nin al capone’cuğu; (ki aslında capone’dan çok daha imtiyazlı, zira muazzam bir devlet himayesini uhdesinde barındırır) polis, asker, mafya, siyasetçi, korucu ve itirafçılardan oluşan "gladio" düzeneğinin en seçkini, bıçkını; kutsal devlet adına envaiçeşit operasyonlara katılımcı olmuş milliyetçi türk büyüklerinin reisi.

nevşehir’in çat köyünde, mübadele ile yunanistan’a göçmüş rumlardan kalma konağı mesken tutmuş bir kalaycı dedenin torunu; geçimini kah nakliyecilik kah da küçük esnaflıkla temin eden beş çocuklu bir babanın en büyük evladı.

ülkücülüğe sempati ile yaklaşan her liseli genç gibi o da nihal atsız’ın “bozkurtların ölümü” ve “bozkurtların dirilişi” romanları (yoksa benimsenen tabiri ile türk ırkçılığının teorisi mi deseydim) ile ülkü ocakları derneğinde tanışmıştı ve yine ek olarak judo ve tekvando kurslarında bir aslan parçası olmak için uğraş vermişti.

kutsal devletin komünistlerle savaşının, ankara’da meydan muharebeleri şeklinde seyri esnasında, muhtemelen başbuğ türkeş’in takdir ve onayı ile, 21 yaşında, “ülkü ocakları derneğinin ankara şube başkanlığı”na oturan ve böylelikle, "reis" lakabını da ilk defa kimliğine tescil ettiren bozkurt kumandanı.

ilerleyen zamanlarda, başkentte sergileyeceği üstün vatanperverlik hizmetlerinin karşılığı olarak, kendisindeki vatanına / milletine tapma gücünü ve cevherini keşfetme olanağı yakalayan gizli eller tarafından, memleketin büyük davalarında kullanılmak üzere latin amerikalarda ve abd’de envaiçeşit kurslardan geçirilmek üzere uzak diyarlara yollanacak olan, uzaktan kumanda ile harekete geçen "yok et" mekanizmasının milliyetçi tetiği.

bu süreç ve görevle ilgili olarak; çatlı’nın tetikçilerinden mehmet ali ağca, 1997 yılında, kanal d’de yayınlanan bir programdaki röportajında şöyle demiş idi:

“çatlı, kostarika’da (bu kısmı karıştırmış olduğu, çatlı’nın puerto rico’da eğitim aldığı bülent ecevit tarafından aynı programda düzeltilmişti) kısa ama yoğun bir anti-terör eğitim görmüştü. mükemmel derecede karate ve ingilizce biliyordu. sahte pasaport ve kimlik düzenlemede uzmandı. faşist kanadın türkiye’yi 12 eylül’e sürükleyenlerindi. yabancılar tarafından eğitilip, ordunun katılmayacağı ya da bölüneceği bir iç savaş olasılığına karşı sağ örgütlerin başına konuldu. sağ tarafı yönetecek şeflerinden biriydi.”

70’li yıllarda alparslan türkeş’in, muhsin yazıcıoğlu’ndan sonraki ikinci adamı; türkiye işçi partili 7 öğrencinin öldürüldüğü bahçelievler katliamı’nın maşası / tertipleyicisi; 16 mart 1978 istanbul üniversitesi’ndeki bombalı saldırının delikanlı milliyetçisi; abdi ipekçi cinayetinin perde arkası silüeti.

12 eylül darbesi’nden sonra, kullanılarak bir kenara atılan ve gizli eller tarafından yurt dışına çıkılması teşvik edilen, geçimi devlet tarafından temin edilen sivil memur. (mehmet el katmış/ susurluk araştırma komisyonu raporundan) bu yurt dışı ikameti sırasında yine kendisine görevlendirilen bu manadaki en büyük eylemini asala’ya karşı veren, (ki, rivayete göre başbuğ alparslan türkeş ve dava(!) arkadaşlarının tahliyesi ve ülkücüler hakkındaki idam kararlarının durdurulması şartıyla göreve talip oldu.) lakin, görmedim/ tanımadım/ bilmem efektleri ile kulağı seyirtilen yeşil ne ki türlüsünden pasaportlu sivil emniyet uzmanı.

bu ani silah ve iş ortağı oral çelik’in susurluk davası ile ilgili olarak meclis araştırma komisyonundaki beyanı ile süsleyelim isterim:

“abdullah çatlı, büyük bir adamdı. onunla birlikte ermeni asala örgütüne karşı, avrupa’da tam 28 eylem gerçekleştirdik. her eylem için devletten onar bin dolar aldık. ama paramızın tamamını alamadık; son işimizin ücreti ödenmedi. devletin bize on bin dolar borcu var.”

80’li yıllarda başlayan özelleştirme furyasının katalizörlüğünde terörizminde özelleştirilmesinden nasiplenen; vatan ve milletin bekası adına ücreti mukabilinde kurşun atanların girişimciliği ile kurulan organize suçlar holdinginin müellif ve ortağı olarak anılan yüce ülküdaş.

avrupa uyuşturucu kumpanyasını geliştirip sürdürdüğü süreçte 1986 yılında fransa’da suçüstü yakalanıp eroin kaçakçılığından hüküm giyen, iki yıl hapis yatan, akabinde, hakkındaki yedi yıllık cezayı çekmek üzere isviçre polisine teslim edilen ve lakin, kendisinin hamisi ve yandaşları tarafından burada fazla tutulmasına fırsat kalmadan türkiye’ye kaçırılan şerefli vatan evladı.

yurda geldikten sonra da pkk ile mücadele görevini üstlenen; bitip tükenmez üstün hizmetlerine yenilerini ekleyen, bu manada, tansu çiller’in başbakanlığı döneminde, apo’ya karşı tertipelenen başarısız suikast girişimindeki ekip içinde de yer alan ve rivayete göre, yaklaşık 50 milyon doları lübnan, suriye ve israil’de bu amaç için haraç mezat eden üniformasız vatan neferi.

ne yazık ki, yüce tanrı kendisinin türk milleti için vermiş olduğu üstün hizmetlerine karşı kayıtsız kalmadı. “iyiler erken ölür” kaidesini hayata geçirdi ve bu sevgili kulunu huzuruna aldı. hem de ağrısız sancısız anında bir sonla; kapkara bir mercedes içinde bir yanında yine şerefli türk silahşörlerinden hüseyin kocadağ, bir yanında da güzellik kraliçesi gonca us olduğu halde… bir de aynı araçta kazaya uğrayan, kürt aşiret reisi sedat bucak vardı, henüz vadesini doldurmadığından bu şanlı ölümle tanışma fırsatını yakalayamamıştı. ilah-i takdir!

bu vakayı, vatanın yılmaz savunucularından, şeflerin şefi, dönemin içişleri bakanı mehmet ağar şu vecizesi ile ölümsüzleştirmiş idi:

“kocadağ, herhalde suçluyu yakalamış, teslim etmek üzere istanbul’a getiriyor idi. yoksa devletin başka türlü çatlı ile bir arada olması mümkün değildir.”

kadere bakınız ki, çatlı öldükten sonra, yıllar yılı kendisini kullananlar dahil, koltuğu yüksekte olanlar, yüksek türk sosyetesi, türk asilzadelerinden çoğu kimse onu tanımadı.

lakin işin aslının öyle olmadığı korkut eken’in istanbul devlet güvenlik mahkemesi’nde verdiği şu beyanla anlaşılıyor idi:

“…çatlı ile beni, 1988’de, mit daire başkanı tanıştırmıştı. ancak ağır suçlardan dolayı arandığını bilmiyordum. emniyetteyken çatlı yurtdışı haber kaynağımızdı…”

sözün kısası; "bir dönemin türk büyükleri" isimli kitabın önemli sayfalarını işgal eden zat-ı muhteremdir, kendileri.

olmayanaergi

Papa Suikastı detayı

her ne kadar mehmet ali ağca, ısrarla "abdullah çatlı bu işte yok" dese de papa suikastinin baş aktörü olduğunu düşünüyorum. en azından lojistik destek açısından. aynı zamanda ağca olaydaki ikinci tetikçinin kankası oral çelik olduğunu söylediğinde asıl olaylar başlar.

– suikastten sonra italyan savcılardan martella, çatlı’nın arkadaşı yalçın özbey ile almanya’da temasa geçer ve kısaca ona " ağca’nın bu suikastı sovyetler adına bulgarlarla birlikte işlediği yönünde tanıklık yaparsan sana deli para veririrz." der. yalçın özbey de kabul eder ve mahkemeye çıkarılır.

diğer savcılardan biri de o sıralarda fransa’da cezaevinde olan çatlı ile temasa geçer ve ona da "gel tanıklık yap, seni yargılamayacağız" diyerek ikna eder ve çatlı mahkemeye çıkarılır.

– kameraların önünde çatlı mahkemeye getirtilir ve ağca sağına, özbey de soluna oturtulur, yüzleşme gerçekleştirilir. çatlı’yı gören ağca ve özbey adeta mahvolmuş gibi olurlar. bi titremedikleri kalır. özellikle özbey ağzını bile açamaz ve daha önce verdiği ifadeleri reddetmek zorunda kalır.

– ve çatlı kameraların önünde ikisini de bakışlarıyla konuşmalarıyla tehdit eder. oral çelik’in olay esnasında kendi yanında olduğuna, özbey’in para karşılığı böyle bir ifade verdiğine mahkemeyi resmen ikna eder ve mahkeme oral çelik dosyasını kapatır. daha sonra kızına yazdığı mektupta büyük ihtimal bu olaya ve asala operasyonlarına atfen "avrupa’yı hoplattım" diyecektir. isteyenler youtube’dan görüntüleri izleyebilir. adam resmem mahkeme huzurunda adamlarına racon kesmiş.

Abdullah Çatlı’nın mahkemedeki konuşması

VİDEO LİNK : https://youtu.be/dA7dCJFI1wk

– işin acı yanı bu olay 1985’te cumhuriyet gazetesine "büyük reis çatlı" başlığıyla haber olur ama uğur mumcu dışında kimsenin dikkatini çekmez.

– bu adam 80 ile 90 arasında resmen bütün istihbarat servisleri tarafından korunmuştur. hatta isviçre polisi bunları yakaladığında çok ilginç bir şey olur. interpol tarafından aranan adama sahte kimlik, pasaport verip, ceplerine harçlık koyup yollar.

– susurluk komisyonunda ortaya çıkan "çatlı 80 öncesinde de kullanıldı" ifadesinden sonra olay araştırılıyor.

bana kalırsa asker-mit ve kontrgerilla tarafından kendisine talimatlar verilmiş, esrarengiz yüzbaşı mehmet ali çeviker tarafından silah/bomba vs desteklenmiş ve darbeye giden süreçte ne kadar sansasyonel eylem varsa hepsini planlamıştır.

bu konuyla ilgili saint pierre’nin kurtları kitabı, uğur mumcu’nun papa mafya ağca ve soner yalçın’ın kitapları okunabilir…

tükiye tarihinde böylesine bir katilin avrupa’da ve türkiye’de böylesine korunması içimi acıtıyor. o zamanlar gerçekten bambaşkaymış…

belki şimdi olaylar daha farklı ama aynı mantıkla hala devam ettiğine inanıyorum…

türkiye yakın tarihinin en acı olaylarından ve en kilit adamlarından biri bence…