SAVAŞLAR DOSYASI /// Kıvanç TERZİOĞLU : Türkiye ile Yunanistan savaşırsa


Kıvanç TERZİOĞLU : Türkiye ile Yunanistan savaşırsa

Mısır’la yaptığı (MEB) Münhasır Bölge Antlaşmasıyla, Türkiye’nin Libya’yla imzaladığı “Deniz Yetki Alanları” anlaşmasını yok sayan Yunanistan; Suudi Arabistan, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri gibi müslüman ülkelerin yanında siyonist İsrail ile Hristiyan Fransa ve diğer AB ülkelerinin desteğini alarak ülkemizi karasularına hapsetmeye çalışmakta ve Türkiye’nin bölgedeki egemenlik haklarını ihlal etmektedir. Batının şımarık çocuğu Yunanistan’ın uzun zamandan beri Ege’de, antlaşmalarla askersizleştirilmiş adaları silahlandırmak ve Ege’de aidiyeti anlaşmalarla Yunanistan’a devredilmemiş ada, adacık ve Kayalıkları işgal ederek fiili bir durum yaratmak suretiyle, Türkiye’nin güvenliğine ve ekonomik çıkarlarına zarar verme politikası izlemektedir. Tarihte Türklerle girdiği her savaşı kaybettiği için “yenik pehlivan güreşe doymaz misali şimdi de haklıymış gibi, arkasına aldığı destekle gerilimi tırmandırmaktadır. Malesef bu komşumuz, antlaşmalarla teminat altına alınmış taahhütlerini, yükümlülüklerini, mecburiyetlerini ihlal etmeyi alışkanlık haline getirmiştir. Askeri açıdan baktığımızda, Muhtemel bir savaşın akıbeti daha ziyade Deniz ve Hava Kuvvetleri tarafından belirlenecektir. Bu konuda Türkiye avantajlıdır. Yunan ordusunun Türkiye ile savaşarak adaları savunması, Batı Trakya’yı elde tutması ve harbi kazanması mümkün değildir. Belki kendilerince çılgın harekat planları yaparak Türkiye’ye zarar vermeyi hayal ediyor olabilirlerse de uygulamada çok ağır bir bedel ödeyebiliriler. Savaş tecrübesi bulunmayan, ülkemizi hedef alarak yapılanan Yunan Kara Kuvvetleri’nin ekipmanlarını, araçlarını nicelik ve nitelik üzerine değerlendirecek olursak, bakmayın siz onların yüksek perdeden tehditler savurmasına… 2020 yılı askeri güç sıralamasını yayımlayan “Global Fire Power’a” göre Askeri personel sayısı, her yıl askerlik çağı gelen genç nüfus, mevcut silah gücüne göre Türkiye ve Yunanistan’ın askeri güçleri karşılaştırıldığında Yunanistan açısından durum endişe yaratıyor. Türkiye’nin askeri bütçesi, silah sistemleri Yunanistan’a göre daha üstün. Ayrıca tarih boyunca görüldüğü gibi Türk milletinin vatan ve millet sevgisi, askerlik ve fedakarlık anlayışı, yıllardır süren askeri operasyon tecrübesi sebebiyle savaş azim ve iradesi çok yüksek. Yunanistan’a göre kat kat fazla olan genç nüfusu, savaş döneminde personel ihtiyacı yaratmayacak büyüklükte. Yunanistan her nekadar askerlerinin eğitimini Türk Düşmanlığıyla beslese de namlu karşısında evdeki hesap çarşıya uymuyor. Bizden söylemesi, gerisi onların bileceği bir şey…. Yunan Kara Kuvvetleri özellikle Leopard 2A6 HEL tankları ve ileride tedarik edebileceği 2A7+ tankları ile öne çıkmakla beraber, ateş desteği konusunda hem nicelik hem nitelik olarak oldukça iyi kundağı motorlu topa sahiptir.

ATACMS Block1 füzeleri piyadenin ihtiyaç duyduğu ateş desteği konusunda ellerini güçlü kılmaktadır. AH-64 Apache helikopterleri ortada Longbow radarı da olduğundan sayı olarak az olsalar da hava üstünlüğünün sahip olunduğu senaryolarda büyük bir etki yaratabilir.Düşman taarruz helikopterlerine karşı Longbow radarının varlığı karşı tarafı strateji değiştirmeye itebilir. Buraya kadar her şey oldukça iyi iken ZMA ve ZPT konusunda çok kötü durumdalar. Yüksek deliş kapasitesine sahip ATGM’lere sahip olan Yunanistan, bu silahları zorlu arazide varlık gösteremeyecek araçlara monte ederek ATGM’lerden beklenilen verimi elde etmekten çok uzaktır. Ekipman nezlinde en büyük zaafı lojistik ve tankların ihtiyaç duyacağı yakın ateş desteği üzerinedir. En güçlü olduğu alan ise ana muharebe tankları ve AH-64D’lerdir. ABD merkezli Global Fire Power (GFP) 2020 raporuna göre Türk Donanması Akdenize kıyısı bulunan donamalar arasında “MISIR, İTALYA, CEZAYİR ve FRANSA’nın ardından 5.nci sırada yer alıyor. Yunanistan oldukça geride kalıyor… Denizaltılarımız ve su üstü gemilerimiz milgem projesi sayesinde Yunanistan’dan daha üstün. Yunanistan’ın elinde Rus S-300 füze sistemleri bulunurken, Türkiye S-400’leri aldı. Türk Ordusunun envanterine giren yerli üretim İHA ve SiHA’lar avantaj sağladı. Türkiye elindeki ana açık deniz gemilerinde , deniz devriye uçaklarında, hava savunması kabiliyetlerinde (Gabya sınıfı gemilerden dolayı), taktiksel durum hakkındaki iletişim ve bilgilendirme (elektronik harp aracı CN-235EW, insansız hava araçları ANKA-S, ultra modern AWACS tipi MESA ve yer radarları), uydu ve ağ merkezli savaş operasyonları, siber saldırı uygulamaları ve psikolojik savaş (Afrin savaşında tamamen operasyonel uygulama) konularında Yunanistan’a karşı üstün. Türk Hava Kuvvetleri elindeki tüm uçakları istisna olmadan uçurabilmekte. Hava kuvvetlerinin bölge üzerinde kalış süresi bakımından Türkiye avantajlı, Yunanistan’ın en yakın hava üssü ise 700 km uzaklıkta (Kasteli). Türk Hava Kuvvetleri’nin elinde 7 adet KC-135R havada ikmal tankeri mevcut ki bu uçuş süresini iki katına çıkarabilir. Bu kabiliyet Yunan Hava Kuvvetlerinde yok. Yunanistan sadece 84 jet gönderebilir. (F-16C/Dblock52/M), (konformal yakıt tanklarından dolayı) ve (24 adet ekstra depoyla donanmış Mirage2000-5 uçakları-DELTA konfigurasyonlu) Geriye kalan uçaklar ise mesafe sorunu ile karşılaşıyor. Ekstra kapasiteli yakıt tanklarıyla sorunu çözmek de uçağın silah taşıma ve manevra yapma kabiliyetlerinde bir azalmaya neden olmakta. Sonuç Olarak; Yunanistan’in aleyhine bulunan kuvvet dengesi, savaşın sonucuna doğrudan etki edecek ve Türkiye’nin zaferiyle sonuçlanacaktır. Türkiye, kimseyi ötekileştirmeden iç cepheyi bir ve bütün tutmalı ve ATATÜRK’ün yolundan ayrılmayarak, dostları çoğaltıp, düşmanları azaltmalıdır.

KAYNAK……: (1) Yusuf Metin-06.09.2020)

Kaynak: https://www.oncevatan.com.tr/turkiye-ile-yunanistan-savasirsa-makale,49552.html

Önce Vatan Gazetesi

DARBELER DOSYASI /// Türkiye Askeri Darbesi : TÜrk Hükümetine Göre Suçlular CIA ve FBI


Türkiye Askeri Darbesi : TÜrk Hükümetine Göre Suçlular CIA ve FBI

08 Ağustos 2016

Türkiye Askeri Darbesi: Türk Hükümetine göre suçlular CIA ve FBI

Türkiye ve ABD arasındaki ilişkiler hızla kopma noktasına doğru ilerliyor. Gülen, ABD liderliğinde, Türkiye’deki askeri darbeyi planlamakla direkt olarak suçlanıyor. Eğer durum gerçekten böyle ise Türkiye ile ABD arasındaki ilişkiler soğumanın ötesinde tamamen kopabilir. Türkiye sadece ABD’den değil NATO’dan da tamamen ayrılma noktasına doğru hızla ilerliyor… RI

ISTANBUL – Türkiye Anadolu Haber Ajansının bildirdiğine göre; ABD’nin en büyük iki istihbarat servisi Türkiye’deki başarısız darbe girişimini yönetmekle suçlanıyor.

Anadolu Ajansının yaptığı habere göre, Türk Hükümeti yetkilileri, CIA – Merkezi İstihbarat Teşkilatı ve FBI – Federal Soruşturma Bürosunun, Gülen Hareketi mensuplarını birçok alanda eğittiğini iddia ediyor.

İddialar, ABD’de sürgünde yaşayan imam Fethullah Gülen ile ilgili. Türk Hükümeti, Gülen ve Türk ordusundaki taraftarlarını darbe girişimini yönetmekle suçluyor.

Ankara Gülen’in derhal ABD’den sınır dışı edilmesini talep etti, fakat Washington, sınır dışı etmek için, Gülen’in 15 Temmuz 2016 tarihindeki darbe ile ilişkisini ortaya koyan ‘sağlam deliller’ talep ediyor.

Türk yetkililerin yaptığı açıklamaya göre başarısız darbe girişimi esnasında en az 290 kişi hayatını kaybetti, hayatını kaybedenlerin 100’den fazlası darbe girişimine katılanlar.

İddiaya göre darbe girişimi, 17 Aralık tarihinde bazı savcılar ve güvenlik kuvvetleri tarafından yürütülen operasyonun devamı. 17 Aralık Süreci, 17 Aralık 2013 tarihinde açılan ve üst düzey hükümet görevlilerini hedef alarak, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Gülen’in aralarının açılmasına neden olan süreç.

Hükümete mensup bakanlar da dâhil Türkiye’de bazı çevreler, Washington’un ret etmesine rağmen, başarısız darbe girişiminde ABD’nin rolü olduğunu ileri sürüyorlar.

‘‘Bu darbe girişiminin hedefi, devleti bütün kurumlarını kapsayacak şekilde etkisiz hale getirmek ve hükümeti devirmekti ve CIA ile FBI tarafından eğitilen yargı ile emniyet kuvvetlerine mensup Gülen Hareketi mensupları bu darbenin içinde rol aldılar.’’

Ercan Caner, Elektrik ve Elektronik Mühendisliğinin yanı sıra, uçak ve helikopter lisanslarına sahiptir. Türkiye Hava Sahası Yönetimi alanında doktora tez çalışmalarını sürdüren Caner’in İnsansız Hava Araçları (2014) ve Taarruz Helikopterleri (2015) konulu makaleleri yayımlanmıştır. Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK), Birleşmiş Milletler (BM), Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) ve savunma sanayinde toplam 30 yıllık çalışma deneyimine sahiptir. Ercan Caner evli ve iki çocuk babasıdır.

Kaynak: http://french.xinhuanet.com/2016-07/28/c_135547705.htm

AKDENİZ BÖLGESİ DOSYASI /// Prof. Dr. Sema Kalaycıoğlu : Sorun Zincirinin Kritik Halkası Akdeniz ve Tükiye’nin Durumu


Prof. Dr. Sema Kalaycıoğlu : Sorun Zincirinin Kritik Halkası Akdeniz ve Türkiye’nin Durumu

16 Eylül 2020

Bugünlerde gerek Libya ve Suriye, gerekse Türkiye’nin Akdeniz’de geçen yılın son iki ayında ilan edip onadığı Libya-Türkiye Deniz Sınır Anlaşması ve doğal gaz aramaları yine çok taraflı müzakerelerin gündeminde.

Tarafların geçici veya kalıcı uzlaşma zeminlerinde buluşması, ortak bir strateji arayışına girmeleri, sıcak çatışmaların önüne geçmek için zaruri. Müzakere masalarına oturmadan önce, art niyet ve ön koşullardan vazgeçilmesi, karşılıklı sorun ve sıkıntıların ortaya konması, güven tazeleyici jestlerin teatisi ve tarafların birbirine eşit, dengeli ve makul zaman tanıması gerekli.

Doğu Akdeniz’de barışçıl çözüm odaklı bir yaklaşım geliştirilebilmesi için, önce sorunların kökenindeki gerçek amaçları saptamak, niyetleri okumak önemli. Türkiye ve Yunanistan; Türkiye ve Mısır; Türkiye ve İsrail arasındaki sorunlar sadece bir enerji kaynakları paylaşımı, deniz sınırları ve alanları rekabeti sorunu mu? Yoksa özellikle Yunanistan, Kıbrıs ve Türkiye açısından hem salgınla mücadelede, hem de ulusal ekonomi yönetimindeki beceriksizlikleri örtbas etmek için, bölgesel çatışmaları fitilleyerek ulusal kamuoylarını oyalama taktiği mi? Sorunlara karşı siyasilerin takındıkları ideolojik yaklaşım farklarının pragmatik amacında bu art niyetler görülürse, uzlaşmalar daha kolay sağlanır mı? Bu soruların hepsini ve aynı anda cevaplamak zor. Ama bildiğim bir şey varsa, o da hiç kimseye faydası olmayacak çatışmaların önüne geçilebilmesi için tarafsız bir mekanizma oluşturulması için geç kalınmamalı.

Eski Defterleri Yoklamanın da bir Mantığı Olmalı

Daha somut olmak gerekirse, çıkan, çıkarılan ve üzerine körükle gidilen yangınların ne kadarı çözümü zor topografik gerçeklere dayanmakta? Neden geçen yüzyılın anlaşmalarla sonlandırdığı düşünülen tarihi hesaplar, yeniden, siyasilere günlük malzeme oluyor? Ama bu sorunların ne kadarının kişisel kaprislerle, insanları ulusal hedefler etrafında saf tutmaya, muhalif düşünce ve açıklamaların önünü kesmeye, basit akıl yürütmeyi bile vatan haini ilan etmeye yönelik olduğunu ayırt etmek gerekli. Tabii en önemlisi siyasilerin iktidarlarını pekiştirmek için uzak veya yakın cephelerde çatışma çıkarmayı ve hatta bunları bahane göstererek seçim ertelemek, ömür boyu iktidarını ilan etmek girişimlerde bulunup bulunmayacaklarını düşünmek gerek. Ülkenin askeri ve sivil kaynaklarını, tam da küresel bir mali krizin, bölgesel,ulusal iktisadi, siyasi ve toplumsal inişin keskin yamacında, uzak cephelere tahsis etmenin amacı,orta veya uzun vadeli ali çıkarlar söz konusu olsa, bunun bir akil değerlendirmenin ve stratejik öngörünün ürünü olması gerekir.

Eğer, böyle bir öngörü olsaydı, Doğu Akdeniz’de Deniz Yetki Alanları (DYA) ile ilgili sınır belirlemek için hiç on beş-on altı yıl beklenir miydi? Yoksa 2010 öncesinde, Suriye ile ilişkiler ortak bakanlar kurulu toplantısı yapacak kadar içli dışlı, Beşar Esat’a “kardeşim” diyecek kadar içten ve sıcakken, Suriye ve hatta Lübnan ile DYA anlaşmaları kotarılmaz mıydı?

Türkiye’ye karşı hiçbir vefa borcu hesabı gütmeyen ve hatta imparatorluğun Filistin cephesi yenilgisinde amil rol oynayan Filistin’in haklarını savunacağım diye, 2010 da Mavi Marmara harekâtı ile İsrail-Türkiye ilişkileri bam teli gibi gerilecek yerde, o ülke ile işbirliği yapmak mümkün değil miydi? Yoksa İsrail’i önce Kıbrıs, Mısır ve Yunanistan’ın, sonra da İran tehdidini bertaraf etsin diye Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin(BAE) kucağına atmak başka bir hesap mıydı?

Sudan’da El Beşir’i, Venezuela’da Maduro’yu desteklemekte ve Mali’ye darbe sonrasında heyet göndermekte beis görmezken, El Sisi’ye diktatör diye saldırmak yerine, Mısır ile işbirliği yapmanın ulusal menfaatlere katkısı daha fazla olmaz mıydı? Hem Mısır, hem İsrail ile 2010 öncesinde DYA anlaşmaları imzalanabilseydi, şimdi Türkiye daha mı güçlü olurdu?

Çözüme Odaklanmak için

Şimdi Fransa, İspanya, Yunanistan, Kıbrıs, Malta ve Portekiz Türkiye’ye karşı, geçen haftadan (9 Eylül 2020) beri saf tutmakta. Hal böyleyken Akdeniz’de tamamen yalnızlığın pençesinde kıvranmamak, sadece Rusya ve AB den kavga ile ayrılan İngiltere’den medet ummanın muhtemel maliyetlerinden kaçınmak için bir an önce Türkiye’nin ve Akdeniz’deki muhalif ve muhatapları ile atacağı adımlar olmalı. Çözüm önerileri yuvarlak masa toplantılarında sarahaten konuşulmalı ve ortak çıkar paydalarına odaklanılmalı. Tabii bunun için başta Yunanistan olmak üzere tüm Doğu Akdeniz kıyıdaş ülkelerinin de olumlu adımlar atması önemli. Bunlar:

Yunanistan Açısından: Yakın bir tarihe kadar Yunanistan ile Türkiye arasında Doğu Akdeniz’de doğrudan bir anlaşmazlığın olmadığını hatırlamalı (Girit güneyindeki Gavdos Adası hariç ki 1997 yılında kesin bir çözüme erişilmişti). Bu konuda Yunanistan kendi hesabına neden şimdi Türkiye ile doğrudan çatışma isteğine kapılmıştır?Bence bunu sorgulamalı. Ayrıca hem Türkiye, hem de Yunanistan 1999 depremi sonrasında ulaştıkları dostluk ve dayanışmayı hiç unutmamalı ve bu Papandreou-İsmail Cem mirasını gözleri gibi korumalı.

Geçen ay Yunanistan ile Mısır arasında imzalanan DYA belirleme anlaşması, Türkiye ile müzakerelerin sağlıklı başlayabilmesi için dondurulmalı. Buna karşılık Türkiye’nin Kasım 2019 da Trablus hükumeti ile imzaladığı, fiili önemi meşkûk DYA anlaşması da en geniş sınırı gösterecek şekilde, referans olarak alınmalı. Bu müzakerelerde dış sınır olarak kabul edilmeli ve etrafında uzlaşma alanları saptanmalı (nitekim Türkiye sismik araştırma gemisini belirlenmiş sınırın yaklaşık 300-340 km doğusuna göndererek kendisine göre bir iç sınır tespitinde bulunmuştur).

Tüm Doğu Akdeniz Kıyıdaş Ülkeleri Açısından: Tüm Doğu Akdeniz kıyıdaş ülkeleri ortak bir amaç saptamalı. Bunun için hepsine eşitlik, adalet ve nispi denge ilkeleri gözetilereken ortak çıkarı sağlayacak işbirliği alanları düşünülmeli. Hepsi için aynı kurallar geçerli olmalı.

Doğal gaz ve petrol aramaları pahalı ve zaman isteyen projeler olduğu cihetle aslında ulusal kaynakların israf edilmeden kullanılabilmesi için teknik, mali ve lojistik işbirliği açısından gayet uygun projelerin bulunabileceği açıkken çatışma psikolojisinden çıkılmalı.

Devletle rarasında 740-750 km den az kıyı mesafesi olduğunda(ve adalar dolayısı ile çakışma alanları varsa) deniz sınırlarının müzakere ile ve hakkaniyete dayanarak belirlenmesi esası makul ve kabul görmüş bir kural olarak yeniden hatırlanmalı. Bu nedenle, ince ayarın ikili görüşmelerle yapılması ve çok taraflı müzakerelere bu ayar ile gidilmesi iyi olur.

Çok taraflı görüşmelerde şahsen AB, ABD, Fransa, Rusya veya hatta Almanya’nın arabulucu olmasından, farklı nedenlerle bir fayda ummuyorum. Bu ülkeler sadece yaraya tuz basıp, koşulları kendi lehlerine yontmaya çalışacak özellikte ve her koşulda bölgesel çatışmalardan nemalanan ülkeler. Bu nedenle, eğer önümüzdeki haftalardaki ikili görüşmeler, yakın bir tarihte çok taraflı ve teknik görüşmelere imkân hazırlarsa, bunlara Japonya veya Güney Kore gibi bölge dışı ülkelerin yön vermesinin tarafsızlık açısından fayda sağlayacağını düşünmek iyi bir fikir olabilir.

Mısır Libya için oyun değiştirici ve Libya’nın iki tarafını barıştırıcı bir ülke rolü oynayabilir. Dolayısı ile El Sisi’nin tarihin bu dönemecinde, Mısır’ın Libya ile olan eski hesaplarını bir kenara bırakarak, Haftar ve Sarraj’ı uzlaştırmayı hedeflemesi, bunun için Tobruk temsilciler meclisi başkanı Akila Saleh’ten destek alması ve ateşkesin devamını güvenceye alması iyi olur.

Türkiye Açısından: Türkiye’nin Mısır ve İsrail ile ilişkilerini normalleştirmesi, kendisine önemli bir açılım sağlayacaktır.Akdeniz yalnızlığını hafifletecektir. Bu bağlamda, Türkiye “inatla murat olmaz”atasözünün değerini hatırlamak zorunda. Ama bunun için de Türkiye mutlaka Doğu Akdeniz Gaz Forumu’na(East Med Gas Forum) a katılmaya davet edilmeli. Bu daveti İsrail’in yapmasının uygun olduğu düşüncesindeyim.

Yeni bir İsrail-Türkiye yakınlaşması Doğu Akdeniz’de oyunun yönünü çatışmadan barışa doğru çevirebilir. Buna BAE’nin İsrail ile imzaladığı anlaşmanın da bir engel olduğunu sanmıyorum. Eğer istek ve kararlılık varsa, yolu da bulunur.

Aynı şekilde Türkiye, Mısır ile uzlaşmanın ve bu ülke ile ortak deniz çıkarlarının belirlenmesi için bir yol arayışı içine girmeli. Kişiselleşmiş siyasi güç rekabeti ile tırmandırılan güvensizlik, mesafeli ve ortak çıkar odaklı görüşmelerlerayına oturtulmalı. Bunun için öncü heyetler için Mısır’ın çok itibar ettiği isimleri kendi emekli dışişleri ve askeri kadrolarımız arasında bulabiliriz.

Türkiye- Libya DYA anlaşması özellikle Libya lehinedir. Tobruk yönetiminin ve General Halife Haftar’ın bunun ayırdında olmaması, anlaşılabilir bir şey değil. Dolayısı ile bir şekilde Haftar ile Sarraj hükumetinin uzlaşma şifresi, Haftar’ ın bu konuda ikna edilmesinden geçmektedir.

Türkiye- Libya anlaşması esas itibarı ile tüm Akdeniz kıyıdaş ülkelerine bu savaş yorgunu ve perişan Akdeniz ülkesinin DYA alanlarına saygı göstermeye davet olarak kabul edilmelidir. Bu nedenle Yunanistan ve Mısır bir an önce hiçbir ön koşul olmadan Libya ile DYA anlaşmaları imzalayarak, bu ülkenin deniz haklarına saygı gösterdiklerini ispat etmeliler.

Ayrıca bunu yapmadan Girit açıklarında herhangi bir arama faaliyetine girişmekten imtina etmeliler. Mısır ve Yunanistan’ın Libya ateşkesinden yana tavır sergileyerek Trablus ve Tobruk arasında bir uzlaşmaya zemin hazırlamaya yardımcı olması, bu iki ülkenin Türkiye ile uzlaşmasına da katkıda bulunabilecek bir adım olur. Tabii Türkiye de, Libya’da kanayan yarayı durdurmaktan yana ise.

Çatışmasızlık ve Barış, Çatışma ve Savaşa Tercih Edilmeli

Tabii bölünmüş bir Libya’yı ve perişan bir Suriye’yi Ankara siyasi ikbal aracı olarak görüyorsa, bu bakış açısı hatasından artık uygun bir diplomatik manevra ile geri atması ülke çıkarına olacaktır. Ne Libya, ne de Suriye veya Doğu Akdeniz Gaz paylaşım sorunları, Türkiye’yi bölgesel bir güç yapacak hamleler değildir. Hiçbir zaman da olmayacaktır. Çatışma alanları Türkiye’nin sadece ekonomik gücünü siyasi saygınlığını ve askeri güvenilirliğini aşındırmakta. Yeterince geri dönüşü olmayan adım atılmıştır. Yenilerinden özenle imtina edilmelidir.

Bununla birlikte, Türkiye hep Akdeniz’de adil ve hakça bir kaynak paylaşımından söz etmektedir. Haklı bir yaklaşımla, neden diğer kıyıdaş ülkeler, ellerini kollarını sallayarak sismik araştırmalar yapabilirken, kendisinin ve Kuzey Kıbrıs’ın bundan mahrum bırakılmak istendiğini anlayamadığını belirtmektedir. Doğu Akdeniz kıyıdaşlarından kaynaklanan engelleme çabalarını kabul etmemekte ve meşru haklarını her zaman savunacağını açıklamaktadır. Bu arada her zaman için kaynak paylaşımında, nispi yararlanma (proportionality) ilkesine ve eşit uzaklık koşullarına uyma sözü vermektedir. Bunlar Türkiye’nin taraflarla müzakere masalarına oturmak konusundaki iyi niyetini göstermektedir.

Ayrıca Türkiye, bir kuruluş ve varlık güvencesi olarak kabul ettiği Lausanne anlaşması kurallarını ihlal ederek ulusal kıyılarına sadece birkaç kilometre uzaklıkta bulunan adaları silahlandıran Yunanistan’ın bu faaliyetlerini durdurmasını istemektedir. Statüsü belli olmayan ada ve kayalıklara sivil, asker ve canlı hayvan çıkaran Yunanistan’ın bu girişimlerini ağır tahrik, kıyılarına ve Kuzey Kıbrıs’ın varlığına tehdit olarak kabul ettiğini mükerreren açıklamaktadır. Başta Birleşmiş Milletler, NATO, ABD ve AB nin bu açıklamalara duyarsız kalmasının nedeni anlaşılabilir bir durum değildir.

Ancak bu noktada, Türkiye’nin “gambot diplomasisi” ni kendisinin ve Kuzey Kıbrıs’ın güvenlik endişeleri yüzünden fiilen sürdürmekte olduğunun dünyaya anlatamamasının nedeni sorgulanmalıdır. Ankara’nın uluslararası platformlarda neden siyasi saygınlık kaybına uğradığı sorusu mutlaka ciddi bir şekilde ele alınmalıdır.

Ayrıca Türkiye ekonomik olarak güçsüzleştikçe, toplumsal olarak kamplaştırıldıkça ve ideolojik saplantıların peşine takıldıkça, karşısına çeşitli tuzaklar ve ayırımcı muameleler çıkmasının kaçınılmaz olduğu artık fark edilmeli ve artık salgın sonrasında gerçekleşebilecek bir toparlanma ile yeniden kazanacağı ekonomik gücünü, önce kendi ulusal refahı, insanının iyi ve çağdaş eğitimi için kullanması hedeflenmelidir.

Ama en önemlisi, Akdeniz’de silahlı bir çatışma mutlaka engellenmeli.

SU & ENERJİ & DOĞALGAZ DOSYASI /// Dr. Aslan Yaman : Türkiye’nin Karadeniz’deki Doğalgaz Keşfini Romanya Nasıl Değerlendirmektedir ? Rakip mi ? Ortak mı ?


Dr. Aslan Yaman : Türkiye’nin Karadeniz’deki Doğalgaz Keşfini Romanya Nasıl Değerlendirmektedir ? Rakip mi ? Ortak mı ?

02 Eylül 2020

Romanya Petrol ve Gaz İşverenleri Federasyonu Dışİlişkiler Direktörü Daniel Apostol Agerpres’e verdiği demeçte, Türkiye’nin Karadeniz’deki doğalgaz üretim projelerinde Romanya’nın ortağ ıolabileceğini söyledi. (FPPG).

Cuma günü Türkiye, Karadeniz’de, Romen karasularındaki Neptun Deep’in çevresi yakınında 320 milyar metreküp olarak tahmin edilen doğalgaz rezervi bulunduğunu duyurmasını değerlendiren Romanya Petrol ve Gaz İşverenleri Federasyonu Dış İlişkiler Direktörü Apostol; "Türkiye’nin keşfi, Rusya Federasyonu dışında Karadeniz’e komşu devletlerin (ve burada Türkiye, Romanya, Bulgaristan, Ukrayna ve Gürcistan’ı kastediyorum) – Rusya’nın enerji baskısından kurtulma çabalarının bir parçası. Net ithalatçı olan Türkiye, bu keşiflerle önemli bir doğalgaz üreticisi ve ihracatçısı olabilecektir. Ancak,uzmanlara göre bu, gelecek en az beşyıl içinde olamayacak.

Romanya’nın Karadeniz’de kendi kontrolü içinde tuttuğu yerlerde yapmak istediği gibi, Türkiye bu yeni rezervin çıkarılması için küresel çaptaki büyük oyuncuları buraya çekebilir "dedi. Ona göre, “eğer Türkiye bir şekilde üretimde milli bir yol seçmez ve kendi üretim imkanlarıyla gaz üretmeye kalkışmazsa, dünyanın büyük üreticilerinin Boğaz’dan Karadeniz’e girişine tanık olabiliriz”.

"Fakat şuandaki sorun; açıklanan rezervin ne kadarının gerçekten üretime dönüşebileceğini tepit etmektir. Çünkü, uluslararası enerji piyasaları, küresel enerji döngüsünde hangi yılın üretim miktarının hangi fiyatlarla piyasaya girebileceğini bilmek isteyecektir. Ancak salgın nedeniyle, küresel petrol ve gaz piyasası son 100 yılın en büyük krizini yaşıyor, talep hacmi ve fiyatlarındaki tarihsel düşüşler yaşanırken yeni üretim alanlarına yatırım yapmaya daha az ilgi var" dedi. Apostol, Deloitte’un Romanya Petrol ve Gaz İşverenleri Federasyonu’na sunduğu bir araştırmaya atıf yaparak, Romanya’nın önümüzdeki on yıl içinde Karadeniz’den 20 milyar Doların üzerinde doğalgaz çıkararak enerji bağımsızlığı sağlayabileceğini hatırlattı. "Ancak, ne yazık ki, Romanya Parlamentosundaki popülist tutumlar, Karadeniz’deki stratejik yatırımcıların varlığını teşvik etmeyen bir yasal çerçeve oluşmasına yol açtı. Özellikle, Covid Salgını’nın petrol ve gaz sektöründeki krizi daha da derinleştirdiği ve yüksek belirsizlik nedeniyle birçok alanda yatırımcıları yatırım yapmaktan caydırdığı için, ‘treni kaçırma’ ve deniz tabanında keşfedilen yatakları kullanmak için doğru zamanı bulamama riski de gidere kartmaktadır.”

Apostol, “Türkler tarafından keşfedilen yataklar, Bulgaristan ve Romanya’nın deniz sınırlarının birleştiği bir bölgeye çok yakın ve Karadeniz’in sekiz yıl önce Petrom ve Exxon tarafından keşfedilen en büyük gaz sahası olan Romanya’nın Neptün Sahası’na çok uzak değil. "diye tamamladı. “Bu nedenle, komşu bir bölgede doğalgaz üretiminde rekabetin bir fırsat olabileceği düşünüldüğünde, Türklerin keşfi ekonomik bir tehdit olabileceği gibi, aynı zamanda derin deniz üretiminin geliştirilmesi ve çıkarılan hacimlere karşılık gelen bir ulaşım altyapısının geliştirilmesi için bir fırsat da olabilir”.

Öte yandan, uzmanlar; Türkiye’nin Romen yataklarının yakınında aktif bir şekilde var olmasının, Karadeniz sınırındaki bu ülkeyi, Romanya projelerinin gerçekleştirilmesinde olası bir ortak haline getirebileceğini, aynızamanda açık deniz platformlarına giriş ve çıkışların anahtarını elinde tutan stratejik bir ortak yapabileceğini söyledi.

Apostol’a göre, Türkiye’nin Karadeniz’deki keşfinden sonra nasıl ilerleyeceğinin tam olarak bilinmediği bir anda, Türk keşfinin Neptün projesini gerçekleştirme şansını azaltıp azaltmadığını söylemek için erken. Apostol "Dahaönce de ifade ettiğim gibi, bu bi tehdit olabileceği gibi aynı zamanda bir fırsat da olabilir. Şimdilik, Neptun Deep projesini gerçekleştirme şansı, popülizmin payına ve Bükreş’teki kararların bilgeliğinin nüansına bağlı"dedi. “Türkiye için bu, bölgede ihracatçı olmak, Rusya’ya bağımlılıktan kurtulmak için büyük bir şans”.

"Türkiye’nin enerji üreticileri ve ihracatçıları arasına katılması ekonomik kalkınması için büyük bir fırsat olabilir. Öncelikle, Türkiye, gaz ithalat hacmini önemli ölçüde azaltabilecek, böylece tasarruf edeceği kaynakları ekonomik kalkınma için ihtiyaç duyduğu alanlara tahsis edebilecektir. Elbette keşiften üretime gidecek uzun bir yol var ama bu doğalgaz rezervleri ticari döngüye girerse Türkiye Rusya, İran, Irak, Azerbaycan, Katar ve hatta ABD’den enerji ithalatına bağımlılıktan kurtulabilir. Uzmanlar bunun Türkiye’yi yılda yaklaşık 40 milyar dolar harcamadan kurtaracağına, cari açığı önemli ölçüde azaltacağına ve ulusal para birimi olan Türk lirasını güçlendireceğine inanıyor. Türkiye’nin enerji ithalatı, kronik cari açığının en önemli bileşenidir.” “Türkiye, böylece Karadeniz havzasındaki net enerji tüketicisi olmaktan enerji üreticisi ve ihracatçısına dönüşecek ve böylece Karadeniz’in girişinde en azından coğrafi olarak sahip olduğu stratejik konumunu güçlendirecektir”. “Öte yandan Karadeniz’de keşfedilen doğalgaz yataklarına jeostratejik açıdan bakıldığında, 10 yılı aşkın bir süre önce Türk Tuğamiral Cem Gürdeniz tarafından teori olarak yazılan ve Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından yeniden dile getirilen, Ankara’yı Karadeniz, Ege ve Akdeniz’de 462.000 km2 bir alanda egemenliğini dayatmaya teşvik eden "mavivatan" doktrinini daha da güçlendirecektir”.

Bu manzarada, Rusya Federasyonu Türkiye’de sahip olduğu ayrıcalığını kaybedecek ve Türkiye, Karadeniz’de artık Rusya ithalatına başvurmayacak önemli bir doğalgaz üreticisi olan bir "rakip" haline gelecektir. YenioyuncutarafındanyeriküçültülecekolanbölgedekidiğeruluslararasıdoğalgaztedarikçileriRusyailebirliktekaybedenlerolacak."Ancak, Küresel talepteki büyük düşüşe bağlı olarak bir iken önemli doğalgaz stokları ve düşük fiyatlar Türkiye’nin Karadeniz’de doğalgaz üretimine başlamasını geciktirebilir ve aynı bölgede gelecekteki yatırımlara ilgi düzeyinin azalması anlamına da gelebilir. Romanya, Karadeniz’in derin sularında gaz üretiminin başlamasını ne kadar geciktirirse, o kadar çok kaybetmek zorundadır, enerji bağımsızlığı ve bölgesel etki Karadeniz’de üretime başlayan herkes için büyük bir kazançtır "dedi.

Reuters, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Cuma günü yaptığı açıklamada, ülkenin 320 milyar metreküp doğalgaz içerecek bir Karadeniz sahası olan tarihinin en büyük doğalgaz yataklarını keşfettiğini belirterek, aynı bölgede başka kaynaklar bulunma olasılığının yüksek olduğunu da sözlerine eklediğini geçti. Bu keşfin yer aldığı Tuna-1 Kuyusu, Türkiye kıyılarının yaklaşık 150 kilometre açıklarında, Bulgaristan ve Romanya deniz sınırlarının Türkiye karasuları ile kesişme noktasında ve Karadeniz’de on yıllardır yapılan en büyük gaz keşfi olan Romanya’daki Neptün sahasının yakınında yer almaktadır. Neptün sahasında, Exxon Mobil ve OMV Petrom 42-84 milyar metreküp miktarında gaz keşfetmiş, ancak bu şirketler henüz nihai yatırım kararı vermemiştir.

http://www.financialintelligence.ro adlı siteden alınmıştır.

DİN & DİYANET DOSYASI /// Ercan Caner : Erdoğan’ın Türkiye’sinde Dinin İç ve Dış Politikadaki Yeni Rolü


Ercan Caner : Erdoğan’ın Türkiye’sinde Dinin İç ve Dış Politikadaki Yeni Rolü

E-POSTA : ercancaner

Elektrik ve Elektronik Mühendisliğinin yanı sıra, uçak ve helikopter lisanslarına sahiptir. Türkiye Hava Sahası Yönetimi alanında doktora tez çalışmalarını sürdüren Caner’in İnsansız Hava Araçları (2014) ve Taarruz Helikopterleri (2015) konulu makaleleri yayımlanmıştır. 36 yılı kapsayan TSK, BM ve NATO deneyimlerine sahiptir.

27 Ocak 2019

Yazar: Henri J. Barkey, Hoover Institution, 6 Aralık 2018

Çeviren: Ercan Caner, Sun Savunma Net, 27 Ocak 2019

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, geçtiğimiz günlerde verdiği bir demeçte, Müslüman Dünyasına liderlik edebilecek tek ülkenin Türkiye olduğunu iddia etmiştir. Bu basit cümle, Türkiye’nin mevcut İslamcı liderliğinin hırsları ve çelişkilerini ortaya koymanın yanı sıra, ülkenin temel tutumundan ne kadar geriye doğru gittiğini de göstermektedir. Erdoğan ve Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), aşırı İslamcı lider Necmettin Erbakan ve onun 1970’li yılların Müslüman Kardeşler örgütünden esinlenen hareket ve siyasi partisinin bağrından çıkmıştır. Erbakan, dünyayı İslam ile Batı; iyi ile kötü arasında süren bir Manichean mücadelesi olarak görmüş, bu nedenle de Batı karşıtı sert söylemleri, Türkiye’yi Batı kurumlarından uzaklaştırma gayretleri ve Osmanlı ruhunu yeniden canlandıran bir Türkiye yaratma arzusuyla daima İslam dünyası liderliğini hedeflemiştir.

Erdoğan da başlangıçta bu düşünceleri benimsemiş ve sonrasında da bir grup yakın arkadaşı ile AKP’yi kurmak üzere bir fırsatını bularak akıl hocası Erbakan ile bağlarını koparmıştır. Aslına bakılırsa Erdoğan ve yakın arkadaşları, Türk ordusunun Erbakan’ın iktidara gelmesine asla izin vermeyeceği kanaatine doğru bir şekilde varmışlar, kendilerini Müslüman Demokratlar olarak yeniden tanımlayarak, Erbakan ve mirasından uzaklaşmış ve 2002 yılında iktidara gelmeyi başarmışlardır.

Bununla birlikte, Erdoğan ve arkadaşlarının ilk seçim zaferinden günümüze kadar geçen 16 yılda Türkiye büyük bir dönüşüme uğramıştır. Erdoğan adım adım bütün kurumları, devlet-toplum ilişkilerini ve ulusal ideolojiyi kendi vizyonuna daha iyi uyacak şekilde yeniden biçimlendirmiştir. Erdoğan geçen 16 yıllık sürede Türk devletini, bütün sivil ve askeri kurumları ile şekillendiren, tanımlayan ve tahakkümü altına alan rakipsiz bir lider olarak otokratik bir sistem inşa etmiştir. Türkiye’nin kurucusu Atatürk’ten günümüze kadar geçen sürede, başka hiçbir lider, devlet ve toplum üzerinde kendi tercihlerini böylesine mükemmel bir şekilde dayatmayı başaramamıştır.

Recep Tayyip Erdoğan ve akıl hocası Prof. Dr. Necmettin Erbakan

Erdoğan, görkemli ve ihtiraslı bir ajandası olan klasik bir popülisttir. Hedefi; esas olarak Batı ile olsa da dünyanın geri kalanıyla kendisine üstünlük sağlayacak bir mücadele olarak algıladığı, sonuçta her ikisinden de faydalanacağını değerlendirdiği güçlü Türk milliyetçi tercihleri ile küresel İslamcı ajandasını birleştirmektir. Türk milliyetçiliği ve İslami vizyon içerde ve dışarda birbirine pek uyuşmadığından bir zorluk da bulunmaktadır. Türk toplumu dış görünüşte oldukça dindar görünse de İslami bir karakteri hiçbir zaman benimsememiştir. Türkiye’nin İslam dünyası liderliği için açıkça bastırması, başta Suudi Arabistan ve Mısır olmak üzere kesinlikle diğer ülkelerin sert muhalefetiyle de karşılaşacaktır.

Erbakan’ın birçok yaklaşımını benimsiyor olsa da Erdoğan’ın popülizmi kalın bir pragmatik çizgiyle ayrılmaktadır. AKP’nin Müslüman Demokratları muhafazakâr bir politik görünüm sergilerken, işe ilk başladıklarında demokratik değerler, politik açıklık ve ekonomik reformlar ile Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne yaklaştıracak bir siyasi strateji tasarlamışlardır. Türkiye siyasi açıdan bir bahar yaşarken sonuçlar gerçekten etkileyici olmuştur. Avrupa da bu gelişmelere olumlu tepki göstermiş ve uzun dönemde şüpheleri olmasına rağmen, Türkiye’yi o zamana kadar başarılamayan, aday ülke statüsüne yükseltmiştir.

Erdoğan ve partisi tarafından demokrasi yönünde atılan bu adımlar, Avrupa Birliği nezdindeki etkilerinin yanı sıra, kemikleşmiş Türk laik askeri devlet sistemini frenleme ve kontrol altına almakta da aynı derecede etkili olmuştur. Erdoğan ve arkadaşları sadece yüzde 34 oy oranıyla iktidarı ele geçirdiklerini ve ordu teşkilatının kendilerine karşı olduğunu çok iyi bildiklerinden, siyasi yaşamlarının, özellikle Batınınki olmak üzere dış destek kazanmaya bağlı olduğunun farkındaydılar. İşte bu faydacılığı esas alan pragmatik yaklaşımı, Erdoğan’ı akıl hocası merhum Prof. Dr. Necmettin Erbakan’dan ayıran en büyük özelliktir.

Bir zamanlar yakın dost ve olan ve AKP’yi birlikte kuran yol arkadaşları;
solda: Recep Tayyip Erdoğan, sağda Abdullah Gül.

Erdoğan ve yeni AKP yönetim kadrosunun yaptıkları analiz doğruydu; ordunun son yüksek sesli itirazı, karısı başörtüsü takıyor diye Erdoğan’ın sırdaşı ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığına karşı çıktığı 2007 yılında meydana geldi. Erdoğan ordunun blöfüne, AKP’nin oyların yüzde 46’sını alarak subaylara büyük bir ders verdiği ulusal seçimlerle karşılık verdi. Adalet ve Kalkınma Partisinin, Erbakan’ın kurduğu birçok partiye yapıldığı gibi Anayasa Mahkemesi tarafından yasaklanması gayreti de başarısızlıkla sonuçlanarak, askeri vesayetin Türk politikaları üzerindeki hâkimiyetini etkin bir şekilde sonlandırdı.

Ordunun yolundan çekilmesiyle Erdoğan, ağır ve emin adımlarla ülke içindeki gücünü pekiştirdi. Yapılan bir dizi anayasal referandumlarla, önce 2010 yılında yargı teşkilatı yenilendi ve sonrasında da mevcut icracı başkanlık sistemi onaylandı. 2018 yılına gelindiğinde, Türkiye’de bütün güç sadece onun yönetimi altında toplanmıştı. Temmuz 2016 başarısız askeri darbe girişimi de ona, 200 kadar general ve amiralin yanı sıra sayısız düşük rütbeli subayın devre dışı bırakılarak veya hapsedilerek, orduda geride kalanların temizlenmesi imkânını sağladı. Erdoğan, darbeyi kışkırttıkları gerekçesiyle; bir zamanlar orduya karşı ittifak kurduğu sürgünde yaşayan imam Fethullah Gülen ve devlet bürokrasisindeki sözde takipçilerinin de peşine düştü. Darbe girişimine karşı gösterilen kuvvetli tepkiden faydalanılarak çok sayıda gazete, yayın organı, sivil toplum kuruluşu, üniversite, okul ile liberal, solcu, Kürt ve Gülen yanlısı birçok ticari işletme kapatıldı veya Türk devleti tarafından el koyuldu ve on binlerce insan ağır cezalarla yargılanmak üzere mahkemelere gönderildi.

İktidarını sağlamlaştıran Erdoğan, Abdullah Gül gibi başlangıçta işbirliği yaptığı arkadaşlarından kurtuldu ve çevresini sadece ve sadece kendisine sadık olan insanlarla doldurdu. Erdoğan’ın yeni sistemini, sivil toplum örgütleri ve en önemlisi de basın, kendisine ve devlet ihalelerine bağlı işadamı elitleri yarattığı yönünde eleştirdi. Çelişkili bir şekilde, iktidarını sağlamlaştırma süreci devam ederken, 2010 yılında Erdoğan’ın söylemi birden değişti. Çok daha saldırgan, popülist, Batı karşıtı ve daha fazla dini ajandaya önem veren bir hal aldı. Geçmişte Türkiye’nin laik yapısı üzerinde ısrarcıyken giderek bunu dikkate almamaya başladı.

Temmuz 2016 başarısız askeri darbe girişimine direnen Türk halkı

Dini eğitim veren ve çok az seviyede laik bir müfredat uygulayan İmam Hatip okullarının sayısında dramatik bir artış yaşandı. Erdoğan, herkesin çok iyi bildiği gibi bu okulların sayısının artmasını, muhafazakâr kimliğe sahip bir toplumdan ateist öğrenci nesilleri yaratmasının beklenmemesi gerektiğini ifade ederek savundu. Bu gelişmelere paralel olarak Darwin teorisi de lise eğitim programlarından çıkarıldı.

Din ile devlet arasındaki ayrımı yavaş yavaş kaldırmanın bir yolu da din ve fetva işleri başkanlığı Diyanet’i çok daha fazla güçlendirmekti. Diyanet artık çok daha fazla göz önündeydi ve günlük hayata karışıyordu, ayrıca İmam Hatip okulları da Erdoğan’ın yeni dış politika aracı olarak boy göstermeye başlamıştı. Diyanet, yurt dışında, sadece Türklerin yaşadıkları yerlerde değil, Küba gibi yerlerde de cami inşasına girişti. Diyanet, Türk birliklerinin Suriyeli Kürtleri zorla uzaklaştırdığı Suriye’de de camiler inşa ediyordu. Bütün devlet kurumlarının 2019 yılı bütçelerinde azalmanın yaşandığı bir dönemde Diyanet bütçesinde yüzde 34 oranında bir artış yapıldı.

Arap Baharı esnasında, Türk dış politikasının giderek İslamlaştığına ve bölgesel liderliğe soyunduğuna yönelik belirtiler ortaya çıkmaya başlamıştı. O zamanlar Türkiye’nin dış işleri bakanı olan Ahmet Davutoğlu Arap Baharını, Araplar tarafından Türkiye’nin AKP’yi seçme başarısının yanı sıra Müslüman köklerine dönme çabalarına özentisi olarak nitelendiriyordu. Bu şekilde davranarak Türkiye, Davutoğlu’na göre; Orta Doğu, Afrika ve Asya üzerine odaklanan ve Batı hâkimiyetinin bütün kötülüklerini sona erdirmeyi hedefleyen yeni bir bölgesel düzen kurmaya çalışıyordu.

Erdoğan ve AKP’nin mücadelesi sadece Batı dünyası ile yarıştıkları bir uygarlaşma savaşı değildir, onların savaşı Atatürk, onun hatırası ve kurduğu laik ideolojiye de karşıdır. Bu savaş, yavaş yavaş yürütülen ve ilk cumhuriyet döneminin etkisini, daha geniş bir tarihe; modern Türkiye’yi Osmanlı ve Osmanlı öncesi Türk tarihine bağlayarak azaltmaya çalışan ve açık olarak sürdürülen bir mücadeledir. Elbette Atatürk döneminde getirilen ve laik askeri küçük bir kesim tarafından akılsızca dayatılan ve yeniden dayatılan tedbirler de bu yeni yorumu kolaylaştırmaktadır.

Erdoğan’ın İslamcılığa bariz dönüşü dâhice olsa da o hala bir pragmatisttir. Ülke içinde, teslim aldığı basın tarafından papağan gibi yinelenen Batı karşıtı söylemleri nefret doludur. Başarısız 2016 askeri darbesi ve Türkiye’nin ekonomik sancıları nedeniyle Birleşik Devletleri suçlamakta, Batı kurumlarına sövüp saymakta ve sık sık Yahudi aleyhtarı ifadeler kullanmaktadır. Yine de bütün bunlar, onun Washington yönetimi ve hatta Donald Trump gibi Müslümanlık karşıtı görüşleri ile bilinen biriyle ilişkilerini sürdürmesine engel olmamaktadır. Erdoğan, kendisi ve Türkiye için, Müslüman dünyası dâhil olmak üzere daha büyük bir uluslararası rol arayışında NATO üyeliğinin yanı sıra, dünyanın süper gücünün müttefiki olma ve mümkün olduğunda onunla emniyetli bir şekilde mücadele ettiği algılarının ona gerekli değerler olduğunu çok iyi bilmektedir. Bu hassas bir dengedir. Aynı yöntemleri Avrupa ile olan ilişkilerinde de uygulamaktadır, Nazi kalıntıları olarak tanımladıktan sonra Türkiye’nin refahının Avrupa ile iyi ilişkilere bağlı olduğu gerçeğini göz ardı edemeyerek, Hollanda ve Almanya ile ilişkilerini tam bir görev duygusuyla geliştirmiştir.

Erdoğan’ın, dinin rolü ve yeri hakkındaki düşüncelerini ifade etmek için, İslam dininin güncellenmesi gerektiğini öne sürdüğünde de yaptığı gibi gereğinden fazla zaman harcadığı bir gerçektir. Dindar bir nesil yaratma arzusu ile Müslüman dünyasının birleşme ve kendisini savunma ihtiyacı yönünde, iç ve dış politika alanında yaptığı önerilerde, Erdoğan daima dinin rolüne öncelik vermektedir. Türk basını daha şimdiden onu İslam dünyasının lideri olarak ilan etmiş ve hatta dış işleri bakanı, diğer Müslüman liderlerin Erdoğan’ı kıskandığını dahi ileri sürmüştür.

Erdoğan’ın, arka planda sadece kendi fikirlerini duyduğu böyle bir ortamda, hâlâ doğal arenası olarak kalan İslam dünyasında kendisini uluslararası olarak öne çıkarma gayretlerini artırması büyük bir olasılıktır, buna bağlı olarak; dış politikasındaki İslamlaşma da bütün formları ile hızlanacaktır.

Çevirenin Notları: Yazı aslına sadık kalınarak çevrilmiştir ve yazar ile yayıncı kuruluşun görüşlerini yansıtmaktadır. Yazının çevrilerek paylaşılması Sun Savunma Net sitesi ve çevirenin yazıda ifade edilen ve ileri sürülen görüşleri paylaştığı anlamına gelmemektedir. Orijinal metne aşağıdaki link üzerinden erişebilirsiniz.

SOYKIRIMLAR & KATLİAMLAR DOSYASI /// Ercan Caner : Türkiye’nin Süryani Soykırımı İslamcı Bir Suçtu


Ercan Caner : Türkiye’nin Süryani Soykırımı İslamcı Bir Suçtu

E-POSTA : ercancaner

Elektrik ve Elektronik Mühendisliğinin yanı sıra, uçak ve helikopter lisanslarına sahiptir. Türkiye Hava Sahası Yönetimi alanında doktora tez çalışmalarını sürdüren Caner’in İnsansız Hava Araçları (2014) ve Taarruz Helikopterleri (2015) konulu makaleleri yayımlanmıştır. 36 yılı kapsayan TSK, BM ve NATO deneyimlerine sahiptir.

03 Mart 2018

Türkiye’nin Süryani Soykırımı İslamcı Bir Suçtu

Kanlı zulmün başlamasından yüz yıl sonra bir soykırım sonunda tanınacak mı?

Geride bıraktığımız yüzyılda insanlık ailesi üç tane büyük ve görülmemiş trajedi yaşamıştır. Bu trajedilerden, büyük ölçüde yirminci yüzyılın ilk soykırımı olarak kabul edilen birincisi, ilk Hristiyan ulus olan siz Ermenilerin yanı sıra Katolik ve Ortodoks Suriyelileri, Süryanileri, Keldanileri ve Yunanlıları vurmuştur. Piskoposlar, rahipler, din adamları ve kadınlar, yetişkinler ve savunmasız çocuklar ve sakatlar dahi katledilmiştir. Papa Francis, 12 Nisan 2015.

Yazar: Mardean Isaac, Tablet, 8 Ocak 2018

Çeviren: Ercan Caner, Sun Savunma Net, 3 Mart 2018

Yüzyıldan biraz daha fazla bir zaman önce, içinde bulunduğumuz hafta, Türk ve Kürt birlikleri Süryani halkın antik çağlardan beri yaşamakta olduğu toprakları işgal etmeye ve onları katletmeye başladılar. Sadece katliam 1915 ile 1923 yılları arasında vuku bulmuş, 300,000 Süryani öldürülmüş ve çok sayıda kadın kaçırılmıştır.

Joseph Yacoub tarafından kaleme alınan, 2014 yılında Fransızca olarak yayımlanan ve 2016 yılında İngilizceye çevrilen ‘‘Kılıcın Yılı: Süryani Hristiyan Soykırımı’’ adlı kitap, soykırımı oluşturan olayların tarihsel akış içinde anlatıldığı en kolay bulunabilen kitap olmasının yanı sıra, soykırım olarak nitelendirilen olayların da kapsamlı bir incelemesini sunmaktadır. Lyon Katolik Üniversitesi siyasi bilimler bölümünden emekli olan Profesör Yacoub kitabında, soykırım faillerinin ve tanık olanların söylediklerini, kaynaklara dayandırarak anlatmaktadır. Olayların özünü yansıtmanın yanı sıra dikkatli bir şekilde analiz de eden ‘‘Kılıcın Yılı: Süryani Hristiyan Soykırımı’’ adlı kitap, neler olup bittiğinin kapsamlı ve derinliğine öğrenilmesi için gereklidir.

Süryani soykırımı her ne kadar ayrı olsa da aynı dönemde yaşanan Ermeni ve Yunan soykırımlarını da içine alan bir programın parçasıdır. Amaç, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu topraklarda, bölgedeki üç Hristiyan toplumunun varlığını sonlandırmaktır. Soykırım politikaları güçlü milliyetçi ideoloji veya geleneklerin bir uzantısı değildir. Türk milliyetçiliği, genellikle Orta Asya’da bir yerlere yerleştirilen, ırksal orijinlerine atavist bir anlam ihtiyacı ile Küçük Asya’yı zapt etme ve bir araya getirme ihtiyacını uyumlaştırmak için sürekli bir mücadele içinde olmuştur. Türkiye Cumhuriyeti ise bunun aksine, yeni ortaya çıkan Türk devletinin bölgesel sınırlarına uygulanan şiddetli cihat üzerine kurulmuştur. Türkiye’nin İslamlaşması, onun ulusal hâkimiyetini kurma faaliyetlerinden ayrılamaz.

Yacoub kitabında, yıkılmak üzere olan Osmanlı halifeliğinde, Sultan Hamid II (1876-1909) yönetimindeki iktidarın acımasız bir şekilde merkezileştirilmesi ve onun ayağını kaydıran ve imparatorluğu soykırım devrine sürükleyen Genç Türklerin milliyetçiliği gibi konulara da değinerek, soykırımdan onlarca yıl öncesindeki siyasi gelişmeleri de anlatmaktadır. Kitabın arka planı tümevarımsal çıkarsamalardan ziyade işin özünü yansıtmayı hedeflemektedir. Yacoub’un ana odak noktası, öldürme eylemlerinin detaylandırılmasıdır.

Çölü geçen Süryaniler.

Süryani soykırımındaki yöntemler kitlesel cinayet ve yağmanın yanı sıra kızların ırzına geçilmesi ve kaçırılmasıdır. Günümüzde İran topraklarında bulunan Urmiye kentinin Alman-Amerikan Papazı Hristiyan Pfander; Kürtlerin köylerde ele geçirdikleri herkesi öldürdüğünü yazmıştır. Fransız misyoner ve yazar Hyacinth Simon ise, Süryanilerin baltalarla öldürüldüğünü ve nehirlere atıldığını veya yarı infaz edilmiş durumda güneşin acımasızlığına terk edildiklerini dile getirmiştir. Bir Kürt; topraklarının Hristiyan köpeklerin mezarı olamayacak kadar temiz olduğunu ifade etmiştir. Papazlar inanılmaz işkence yöntemlerine maruz kalmışlar, bir papazın kafa derisi yüzüldükten sonra kafası kesilmiş, bir papaz ise kuru inek tezek yığınına bağlanarak diri diri yakılmış ve bir başkası da dua etmesi için diz çöktürülerek bıçaklanmıştır.

Diyarbakır gibi kentlerde cinsel kölelik ‘‘kadınların bir Türk’ten diğerine geçmesi’’ anlamına gelmektedir. Urmiye ölüm tarlaları ve Hakkâri gibi daha uzak bölgelerde ise silahlı adamlar, bazen can vermekte olan kızların dahi ırzlarına geçmişlerdir. Urmiye kentindeki Amerikan Tıp Departmanı, 12 yaş üstündeki hiçbir kadın veya kızın (bazen daha genç) şiddetten kaçamadığını gözlemlemiştir. Kaçırılan bütün Süryani kız, kadın ve çocuklar, Türkler tarafından Müslüman yapıldığından, bunların sayısını tespit etmek, ölenlerin sayısını tespit etmekten çok daha zordur. Süryanilerin kitlesel olarak kaçırılmaları nüfuslarını azaltmış ve üreme ile çoğalma kapasitelerini yok ederek, fetheden Müslüman grupların büyüme ve yayılmalarına hizmet etmiştir.

Joseph Yacoub tarafından kaleme alınan Kılıcın Yılı adlı kitap

Yacoub’un soykırımın tanınmasında en kilit rol oynayan yasal dayanaklar olan, merkezi planlama ve yönetim kanıtlarına dikkat çekiyor olması, ‘‘Kılıcın Yılı: Süryani Hristiyan Soykırımı’’ adlı eserin en kuvvetli özelliklerinden biridir. Yacoub, yaygın şekilde gözlemlenen ve birbirini tekrar eden cinayet süreçlerini ifşa etmektedir. Ana unsurlar; erkeklerin bilinmeyen yerlere götürülmesi ve infaz öncesinde; Osmanlı devletinin fermanının ve infaz edenlerin eylemleri ve ölenlerin kaderleri hakkında sesiz kalınması için Kur’an üzerine yemin edilmesini bildiren emrinin yüksek sesle okunmasıdır. Yacoub, olayları gözlemleyen ve tanık olanların “Türk yetkililerin yaptıklarının, önceden tasarlanan, tanımlanan ve canice bir amacı olduğu” yolundaki ifadelerine dayanarak, soykırıma iten gücün dağlardan ziyade, başkentte olduğunu doğruladığını ileri sürmektedir.

Soykırıma potansiyel tepkilerin tartışılması haberlerin yayılmasına neden olmuştur. Yacoub, hayatta kalabilen Süryanilerin kaderlerinin belirlenmesinde yer alan kurumlar ve aktörler ağının haritasının oluşturulmasında mükemmel bir çalışma sergilemiştir.

Modern anlamda milli politik bir varlık olarak ortaya çıkmalarının hemen sonrasında Süryaniler, onları çevreleyen düşmanlıkların üstesinden, Batının desteği ile gelmek istemişlerdir. Süryaniler, her ne kadar coğrafi açıdan hâlâ Avrupa’da var olsa da yaygın Hristiyanlığın hızla yok olduğu ve Birinci Dünya Savaşı ile birlikte tamamen ortadan kaybolacağı gerçeği ile yüz yüze geldiler. Kılıcın Yılı adlı kitabın en etkili satırlarından bir tanesi, Süryani Aramice yazan Süryani yazarların vardığı şu ortak kanı olmuştur: ‘‘İstisnasız her yazar, iki Hristiyan ülke olan Almanya ve Avusturya’nın kendilerini Türkiye ile aynı tarafta bulmasından duydukları şoku ifade etmektedir.

Hayatta kalabilmek için IŞİD terör örgütü ile savaşan Iraklı Süryaniler. Foto: CNN

19’uncu yüzyılda Süryani dış politikası ve kurumsal girişimlerinin temelini oluşturan Batıdan bir Hristiyan birliği beklentisi, uluslararası topluma yapılan dua gibi bir yaklaşıma dönüşmüştür. 1919 yılındaki Paris Barış Konferansından günümüze kadar geçen sürede Süryaniler, Süryani davasının ahlaki meşruiyetinin sonunda ödüllendirileceği yönünde derin ve trajik bir inançla, batılı güçlere itiraz ve müracaatlar sistemi içinde sıkışmış kalmışlardır.

İslami Devletin 2014 yılında, Orta Doğu’da önemli Süryani demografik yoğunlaşmasının olduğu son yer olan Irak’taki Nineveh Ovasını işgal etmesi sonrasında ‘‘güvenli bir yer’’ ve ‘‘uluslararası koruma’’ çağrıları, Süryani hareket ve davasının esasını oluşturmuştur. Raphael Lemkin’in yeni soykırım sınıflandırmasını açık bir şekilde listelediği kurbanları ‘‘arasında Hristiyan Süryaniler de bulunmaktadır’’ uluslararası koruma nosyonu ile ilişkilendirmesi çok önemlidir. Ulus devlet anlayışı, tazminatı uluslararası kurumların ahlaki güç ve yasal düzenlemeleri ile halledilebilen, kendine has ya da şahsına münhasır bir kitlesel katliam olarak adlandırılan bir utanç yaratmıştır.

Soykırım sonrası kaynak ve devlet meşruiyetinin yokluğu, suçun failleri yararına olmak üzere, Süryanilerin soykırımın tanınması yönünde halen sürmekte olan başarısızlıklarına, bazı istisnalar hariç, katkı sağlamaktadır. Bununla birlikte ABD Dışişleri Bakanlığı, Avrupa Birliği Parlamentosu ve diğer organlar, İslami Devlet terör örgütü tarafından son zamanlarda işlenen suçları soykırım olarak tanımışlardır. Bu olayların soykırım olarak nitelendirilmesinde, faillerin niyeti üzerine odaklanılmış ve Hristiyanlar dahil bir kısım dini gruplardan oluşan kurbanların çektikleri acılar, olayların soykırım olarak tanımlanmasında kullanılmamıştır. Soykırımın tanınmasından sonra Süryanileri güçlendirecek belirgin herhangi bir tedbir alınmamıştır.

1914-15 yıllarındaki olaylarda maalesef Kürt halkı da İslamiyet adına açık bir şekilde kullanılmıştır diyerek; Süryani, Ermeni halklarından ve Ezidilerden özür dileyen Ahmet Türk. 17 Aralık 2014. Foto: Yeni Akit

Soykırım, yükünden arınmış bir gelecek için geçmişi temizlemeyi hedefler. Hakkâri’de saldırganlar bu emellerinde neredeyse tamamen başarılı olmuşlardır. Binlerce yıl Süryaniler tarafından sürekli yerleşim yeri olarak kullanılan Hakkâri, bugün, büyük oranda ıssız bir kent görünümündedir. Faillerin soyundan gelenler büyük oranda bilmiyor olsalar da 250 kadar harabe durumdaki Süryani kilise ve manastırı, bugün Avrupa’da yaşamakta olan oğullar ve kızlar tarafından gizlice hatırlanan bir soykırımın sessiz anıtlarıdırlar.

Yerel Kürtler, çoğu kez kimlik kartlarında neden bir Hristiyan büyük anne adı olduğu hususunda bilgi veya merak eksikliği olduğunu itiraf etmektedirler. Süryani kiliselerindeki taşlarda rastlanılan hazine kazı talimatlarının yer aldığı kafa karıştırıcı geleneksel haç figürleri, örtülmeye çalışılan geçmişin ortaya çıkarılmasını tetikleyen bir durum arz ederek kişisel servet için mezarların açılmasını teşvik eden bir kazı parodisi sergilemektedir.

Türkiye kendi topraklarında herhangi bir soykırım yapıldığını kabul etmemektedir. Myanmar’da Müslümanlara yapılan zulmü soykırım olarak niteleyen Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 2009 yılında yaptığı bir konuşmada, Müslümanların soykırım yapmasının imkânsız olduğunu ifade etmiştir.

Süryanilere yapılan zulüm sürdürülürken, soykırım, Milliyetçi Kürt liderler ve özellikle de liderlik tarafından, bağımsız bir Kürdistan devletine olan ihtiyaç vurgusunun arkasına itilmektedir. Yacoub kitabında Kürtlerin, bir asır önce Türk yetkililerin planlı ve iyi yönetilen Kürdistan’da ilan edilen kutsal savaş çağrısına, büyük bir hevesle olumlu yanıt verdiklerini açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Ancak, kurbanların günümüze yönelik iddiaların geçerliliğini kanıtlamak için kâğıt para gibi istiflendiği dünyanın bir bölümünde, Süryani soykırım mirasının, ona ev sahipliği yapan toprakların mülkiyeti gibi, hala karmaşa içinde olması hiç de şaşırtıcı değildir.

Çevirenin Notları: Yazı aslına sadık kalınarak çevrilmiştir ve yazar Mardean Isaac ve yayıncı kuruluşun görüşlerini yansıtmaktadır. Yazının çevrilmesi ve bu sitede yayınlanması, Sun Savunma Net ve çevirenin yazıda ifade edilen ve ileri sürülen görüşleri paylaştığı anlamına gelmemektedir.

Yazının çevrilmesindeki maksat; Ermeni Soykırımı iddiaları ile mücadele eden Türkiye’nin gelecekte önüne çıkarılması olası bir diğer soykırım iddiasını yetkililere hatırlatmak ve gerekli önlemler için bugünden harekete geçmelerini teşvik etmektir.

Birbirinden tamamen farklı iki olay: Solda Yahudi Soykırımı, sağda Ermeni Tehciri

Osmanlı tarihinin en tartışmalı konularından bir tanesi olan ve ‘‘Ermeni Katliamı, Ermeni Soykırımı, Ermeni Tehciri’’ gibi birçok isimle adlandırılan 1915 Olaylarını ‘‘soykırım’’ olarak tanıyan ülkeler arasında; Uruguay, Kıbrıs Rum Kesimi, Arjantin, Rusya Federasyonu, Kanada, Yunanistan, Lübnan, Belçika, İsveç, İtalya, Vatikan, Fransa, İsviçre, Slovakya, Hollanda, Venezuela, Litvanya, Polonya, Şili, Bolivya, Çek Cumhuriyeti, Avusturya, Brezilya, Suriye, Bulgaristan, Lüksemburg, Paraguay, Ermenistan ve Almanya bulunmaktadır. Bu ülkelerin yanı sıra bazı kurum, organizasyon ve parlamentolar (son olarak Hollanda Parlamentosu) da 1915 Olaylarını soykırım olarak tanımaktadır.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (AİHM) Doğu Perinçek kararına bakıldığında iki husus öne çıkmaktadır: AİHM verdiği kararda, parlamentoların mahkeme ve tarihçilerin görevlerini üstlenemeyeceklerini ve 1915 Olaylarının Yahudi Soykırımına benzemediğini ifade etmiştir. Bunun anlamı 1915 Olaylarının kesinlikle soykırım olmadığıdır.

ABD eski Başkanı Ronald Reagan’ın danışmanı Bruce Fein’in Ermeni soykırım iddialarıyla ilgili olarak: “Beyaz Saray araştırma yaptı, Ermenilerin iki milyon Müslüman Osmanlı’yı katlettiği ortaya çıktı. Ermeniler, kendi arşivlerini açmıyor, çünkü bu gerçeğin ortaya çıkmasını istemiyor…” ifadelerini kullanmıştır.

ABD Başkanı Ronald Reagan’ın hukuk danışmanlığını yapan Bruce Fein, sözde Ermeni soykırımı iddialarının son derece asılsız olduğunu belirterek, Reagan’ın başkan olduğu 1981′de bu konunun Beyaz Saray tarafından araştırıldığını ve iddiaların asılsız olduğunun belgelendiğini söylemiştir.

Sözde Ermeni soykırımı iddiaları hakkında Bruce Fein’in açıklamaları: “Osmanlı İmparatorluğu’nun azınlıklara karşı “müthiş” sayılabilecek bir özen gösterdiği gerçeğini unutmamak gerekir. Azınlıklar, kendi dini özgürlüklerini ve hayatlarını son derece rahat bir şekilde sürdürdü. Ermeni terör çeteleri Birinci Dünya Savaşı sırasında Fransa ve Rusya ile birlikte Osmanlıları öldürdü. Bu rakamın iki milyon civarında olduğu bir gerçek. Ermeni kayıplarının ise 500 bin civarında olduğu araştırmalarla kanıtlandı. Burada asıl önemli konu, Ermenilerin ihanetidir. Osmanlı da kendisini savundu. Özellikle ABD’de yaşayan Ermeniler, soykırım yalanı ile büyük getiri sağlıyor. ABD yönetimi de büyük paralar döndüğü için Ermenileri karşısına almak istemiyor. Ermeniler ısrarla kendi arşivlerini açmıyor. Çünkü yıllardır soykırım yalanı ile dönen getirimi kaybetmek istemiyorlar. Arşivler açıldığı anda gerçek ortaya çıkacak.”

KYP (YUNAN GİZLİ SERVİSİ) DOSYASI /// Yunan istihbaratçı : Cihat Yaycı Türkiye’nin gelecek stratejisini belirliyor !!!


Yunan istihbaratçı : Cihat Yaycı Türkiye’nin gelecek stratejisini belirliyor !!!

02 Eylül 2020

Yunan istihbaratçı Savvas Kalenderis, çıktığı televizyonda Cihat Yaycı’nın kitabından bahsetti ve “Bir subay Türkiye’nin gelecek ulusal stratejisini belirlediğini görüyoruz, Yunanistan ise subaylarını hadım ediyor.” yorumunda bulundu.

Genelkurmay Başkanlığı emrine atandıktan sonra istifa eden eski Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanı Tümamiral Cihat Yaycı’nın kaleme aldığı kitaplar Yunanistan’da konuşulmaya devam ediliyor.

Cihat Yaycı Yunan medyasının gündeminden hiç düşmüyor

Cihat Yaycı, “Libya Türkiye’nin denizden komşusudur” başlıklı kitabından ardından ‘‘Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) Kavramı’ isimli kitabıyla da Yunan medyasının gündeminden hiç düşmüyor.

"MAVİ VATAN İDEOLOJİSİNİN BABASI"

Yunanistan’ın, "kara sularını yıllar önce 12 mile çıkararak Ege’yi kapalı deniz haline getirmesi gerektiği" iddiasında bulunan Kalendiridis, bunu yapmış olsaydı şu anda Türkiye ile Ege denizi özelinde yaşadığı sorunların hiç biri olmayacağını savunarak Yunan siyasi sistemine yüklendi. Kalenderidis, bu şekilde Yunanistan’ın geleceğinin baltalanmakta olduğuna işaret ederek, Müstafi Koramiral Yaycı’nın "Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) Kavramı" isimli kitabını eline aldı ve program sunucusuna göstererek "bugün sana Amiral Yaycı’nın yazdığı altı kitaptan birini getirdim" dedi. Program sunucusunun ağzından "Hah! Mavi Vatan ideolojisinin babası" sözleri döküldüğü dikkat çekti.

İŞTE PROGRAMDA CİHAT YAYCI’DAN BAHSEDİLDİĞİ ANLAR:

VİDEO LİNK : https://www.youtube.com/watch?v=GbiFGlApY6M&pbjreload=101

"BİZİ YÖNETENLER BİZE YANLIŞ MESAJLAR VERİYOR"

Yaycı’nın yakın zamana kadar Türk Deniz Kuvvetleri’nde aktif görevde bulunduğunu ancak istifa ettiğini anlatan Kalenderidis kitabın arka kapağını çevirdi ve kapakta yer alan Mavi Vatan haritasını göstermek için kameranın yakın plan çekim yapmasını istedi. Kalenderidis "Mavi Vatan, Ege’nin yarısına kadar yayılıyor, peki neden? Çünkü kara sularımızı 12 deniz miline çıkarmadık. Yani Türkiye’ye, taleplerde bulunabileceği boşluk bıraktık" dedi, sözü Türkiye-Libya muhtırasına getirerek şunları söyledi:

"Maalesef bizi yönetenler bize bu konuda yanlış mesajlar veriyor. Örneğin Milli Güvenlik Danışmanı Yardımcısı, Türkiye-Libya mutabakatı ile yaşamayı öğrenmemizi tavsiye etti. Aslında sanki Mavi Vatan’ın sınırlarını kabul ediyor gibi görünelim diyorlar."

"YUNANİSTAN’DA SUBAYLARI HADIM EDİYORUZ"

Programcının, "müsadenizle, bu kitap ne zaman yayınlandı, (Yaycı’nın) Tüm düşüncelerini mi içeriyor?" sorusuna karşılık Kalenderidis elindekinin, Yaycı’nın Nisan ayında yayınlanan son kitabı olduğuna işaret etti ve bu noktada Yunan subaylarla ilgili bir mesele olduğuna vurgu yaparak şunları söyledi:

Burada bir subayın, Türkiye’nin gelecek on yıllarının ulusal stratejisini belirlediğini görüyoruz. Aktif görevdeyken ve şimdi emekli iken… Görevdeyken de kitaplar yazdı. Şunu söylemek istiyorum: Biz Yunanistan’da subayları hadım ediyoruz (ellerini kollarını bağlıyoruz). Yunan subayların, 1967’deki darbeye aktif katılmaları ve açtığı ulusal felakette büyük katkıları ve sorumlulukları olması siyasi sistemi, Yunan subayları hadım etmeye; düşünmelerine, düşüncelerini ifade etmelerine veya kitap yazmalarına müsaade etmemeye sürükledi. (Yaycı’nın kitabını göstererek) Burada bir fark var. Yaycı altı kitap yazdı ve bütün kitapları da Doğu Akdeniz, Libya, Kıbrıs, Girit meseleleriyle ilgili.

"YUNANİSTAN TÜRKİYE KARŞISINDA BİR REHİNE KONUMUNDA"

Yunan istihbaratçı Savvas Kalenderis, Yunan televizyonunda sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Girit’in üçte ikisinin Türk, üçte birinin, yani aslında sadece Hanya’nın Yunan olduğunu söyleyen bu kişidir. (kitapta) bununla ilgili, daha sonra göstereceğim ilgili da harita var. Dolayısıyla, eğer Ege’de karasularını 12 deniz miline çıkarmış olsaydık, (bunun yapılmamasının) ki hiçbir haklı gerekçesi yok. Yunanistan, bugün 12 mil konusunda savaş sebebini dikkate alırsa, yarın başka bir konuda, daha sonra başka bir konuda daha savaş sebebi meselesiyle karşılaşır. Yani Yunanistan gerçekten Türkiye karşısında inanılmaz bir rehine konumuna düşüyor.”

Kaynak: Yunan istihbaratçı: Cihat Yaycı Türkiye’nin gelecek stratejisini belirliyor!

AMERİKA DOSYASI : ABD Yaptırımlarına Karşı Türkiye’nin Cevabı Ne Olmalı ???


ABD Yaptırımlarına Karşı Türkiye’nin Cevabı Ne Olmalı ???

01 Eylül 2020

Demokles’in Kılıcı

ABD Yaptırımlarına Karşı Türkiye’nin Cevabı Ne Olmalı?

ABD’nin şimdiye kadar Türkiye’ye uyguladığı silah ambargoları hep Ankara’nın işine yaramış, bu sayede silah sanayindeki millilik oranı %70’leri ulaşmıştır. Bundan sonraki ambargo veya kısıtlamaların da aynı istikamette etki göstereceği açıktır.

Osman Başıbüyük, Sun Savunma Net, 14 Aralık 2019 (Güncelleme: 01 Eylül 2020)

Türkiye-ABD İlişkileri Giderek Geriliyor

Türkiye, Rusya Federasyonu’ndan (RF) S-400 hava savunma sistemleri alarak bölgedeki askeri dengeyi lehine değiştirdi. Arkasından Barış Pınarı Harekâtı ile Suriye’ye girerek, Kürtlere devlet vadetme kandırmacasıyla bütün bölgeyi istikrarsızlaştırmayı amaçlayan İsrail’in planlarını bozdu. Bu durumdan en çok rahatsızlık duyan ülkelerden birisi de Suriye’nin parçalanmasıyla Kuzey Irak’tan Akdeniz’e bir enerji koridoru açmayı hayal eden Fransa’ydı. Doğal olarak bütün bu gelişmeler Washington üzerindeki Türkiye’yi cezalandırma baskılarını artırdı.

Sonunda ABD Senatosu Dış İlişkiler Komitesi, S-400 alımı ve Barış Pınarı Harekâtı sebebiyle Türkiye’ye yönelik hazırlanan yaptırım tasarısını geçtiğimiz günlerde kabul etti. Karşılık olarak Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, ABD’den yaptırım kararı gelmesi halinde; “Gündeme İncirlik de Kürecik de gelir, her şey gelir. Kötü senaryoyu varsayımlar üzerine konuşmak istemiyoruz” diyerek Türkiye’nin üst düzeyde karşılık vereceğini ilan etti. Bu arada ABD Senatosu sözde Ermeni soykırımı tasarısını kabul ederek gerginliği biraz daha tırmandırdı.

Baskı Kurma Stratejisi

Çavuşoğlu’nun söylemlerinden Türkiye’nin ABD’ye karşı elindeki en önemli iki kozun İncirlik ve Kürecik olduğunu anlıyoruz. Bu yazımızda İncirlik ve Kürecik’in ABD için ne anlama geldiğini anlatmaya çalışacağız. Ama önce Washington’un izlediği baskı kurma stratejiden kısaca bahsedelim.

Washington, hedef ülke üzerinde baskı kurmak için önce bir yaptırım kararını Kongre’nin alt kanadı Temsilciler Meclisi’ne getireceğini ilan ediyor. Sonra giderek tehdidin dozunu artırıyor. Bu arada kendisi zaman kazanırken karşı tarafa da zaman tanımış oluyor. Takiben sırasıyla Temsilciler Meclisi kararı kabul ediyor. Karar Senato’ya geliyor. Senato Kararı kabul ederse, Temsilciler Meclisi ile Senatonun yaptırım metinleri aynı olmadığı için ortak metin yazılması için yeni bir zaman ve dolayısıyla rakibe baskı imkânı yaratılıyor. Sonra karar Senato’da onaylanıyor. Son aşamada Başkanın onay süreci başlıyor. Başkan, yaptırım tasarını bekletebilir veya onaylamayarak Senato’ya geri göndererek yeni bir baskı adımı daha oluşturabilir. Anlayacağınız Washington yaptırım tehdidini hedef ülke üzerinde Demokles’in kılıcı gibi sallayıp duruyor.

Türkiye’ye yaptırım uygulayacaklarmış! Kıvırtıp duruyorlar! Arkadaş bu kadar top çevirmeye gerek yok! Maçanız yiyorsa inceldiği yerden kopsun! Fazla naz âşık usandırır! (Bu cümleyi tercüme ederlerken zorlansınlar diye yazdım)

Espri bir yana, bizim de benzer bir taktik uygulamamız gerekiyor. Karşı tarafın hamlelerine göre adım adım izlenmesi gereken bir stratejimiz olmalı. Örneğin Kıbrıs Barış Harekâtı nedeniyle ABD, Türkiye’ye ambargo uygulamaya başlayınca Ankara, 1975 yılında birdenbire bütün ABD üslerini kapatmıştı. Bu sefer ABD’ye karşı biz de kademeli yaptırımlar uygulamalıyız.

İncirlik’in Önemi Nükleer Silahlardan Kaynaklanıyor

Bu tespitlerden sonra şimdi sırasıyla İncirlik ve Kürecik’in ABD için ne anlama geldiğini açıklayalım. İncirlik üssü, kurulduğu 1954 yılından beri ABD’nin Ortadoğu’daki en önemli üssü oldu. Her türlü imkân ve kabiliyete sahip olan bu üsten ABD, stratejik bombardıman uçakları veya havada yakıt ikmali ile taktik av bombardıman uçaklarını kullanarak Ortadoğu, Kuzey Afrika, Kafkaslar veya Balkanlardaki hedef ülkelere operasyon yapabilir. İncirlik üssü, şu anki kriz bölgeleri Suriye, Irak ve Doğu Akdeniz’e yakınlığı sebebiyle Pentagon’un ateş gücünü bölgeye yönlendirmek için elinde tutmak isteyeceği en önemli üslerden birisidir.

Bütün bunların yanı sıra üste bulunan, NATO’ya tahsisli, ABD’ye ait, uçaklardan atılabilen B61-12 nükleer silahları, üsse ayrı bir önem katmaktadır. 1975 yılında bütün Amerikan üsleriyle birlikte kapatılan İncirlik üssünde nükleer silahların kalmasına ve ihtiyaç halinde kullanılmasına izin verilmişti. Üssün asıl önemi işte bu nükleer silahlardan kaynaklanmaktadır.

Daha önce yazmıştık ancak tekrar etmekte fayda var. Olası bir nükleer savaşta karşı tarafın nükleer silahlarını etkisiz hale getirmek en öncelikli hedeftir. Nükleer silahları etkisiz hâle getirmek için yine nükleer silahlar kullanılır. Örneğin RF ile ABD arasında çıkabilecek nükleer bir savaşta, İncirlik üssü ilk gün Ruslar tarafından nükleer silahlarla vurulacaktır. Barış döneminde bu üste bulunan nükleer silahlar, otomatikman Türkiye’yi Amerikan taraftarı yapmaktadır. Nükleer silahlar, Türkiye ile ABD arasındaki en önemli bağdır. Nükleer silahlar İncirlik üssünden çıkartılırsa iki ülke aradaki bağ da büyük ölçüde zayıflayacaktır[1].

Kürecik Radar Üssünün Asli Görevi İsrail’i Korumaktır

NATO’ya tahsisli olmasına rağmen tamamen ABD tarafından işletilen Malatya Kürecik’teki radar üssüne gelince, bu üs de Washington için olmazsa olmazlar arasındadır. Bu üsteki etkili menzili yaklaşık 1000 km olan radarın asli görevi bölgedeki balistik füze tehditlerini tespit etmektir. Balistik füzeler, ateşlendikten sonra dikine atmosfer dışına çıktıktan sonra hedeflerine yönelmektedir. Bu radar, balistik füzeleri ateşlenmesiyle birlikte takibe alarak hangi hedefe yönlendiklerini tespit edebilmekte ve hedef yakınındaki hava savunma sistemlerine bilgi aktararak, hava savunma sistemlerine reaksiyon süresi kazandırmaktadır. Bu radarın menziline bakıldığında gözlem altında tutulan asıl ülkenin Rusya değil İran olduğu görülecektir. İran’ın bölgede hangi ülke veya ülkelere balistik füzeler ile saldırabileceği düşünüldüğünde Kürecik radarının da kimi korumayı amaçladığı ortaya çıkacaktır. Kürecik radarının asli vazifesi, olası bir savaşta İran’dan İsrail’e atılabilecek balistik füzeleri tespit ederek, İsrail hava savunma sistemlerini önceden bilgilendirmektir.

Bu radarın diğer bir görevi ise Türkiye’yi gözetlemektir. NATO üyesi olan Türkiye, kendi radarları ile oluşturduğu hava resmini NATO ile paylaşmaktadır. Yani Türkiye’nin radarlarının gördüğü uçakları NATO karargâhı da görebilmektedir. Fakat Türkiye istediği izleri NATO’ya aktarmakta, istemediklerini filtreleyerek NATO’nun görmesini engellemektedir. Örneğin Barış Pınarı Harekâtı’na katılan uçaklarımızın nerede, ne yaptığı, NATO’ya gösterilmeyebilir. Ancak ABD’nin Kürecik’teki radarı, uçaklarımızın hangi üsten kalktığını, nerede operasyon yaptıklarını, tanker ve havadan erken ihbar uçaklarımızın nerede beklediğini biz istemesek de görebilmektedir. Üstelik bizim bu radar üzerinde hiçbir yetkimiz yoktur. Kontrol tamamen ABD’nin elindedir. Bu radarın kapatılması, İsrail’in savunmasını önemli ölçüde baltalayacak ve aynı zamanda ABD’nin içimizdeki gözünü kör edecektir.

Diğer yandan İran’a yönelik bir harekâtta muhtemelen bu radar, İran’ın vurmak isteyeceği hedefler listesinin tepesinde yer almaktadır. Dolayısıyla Kürecik radarının varlığı, İran’a yapılacak bir müdahalede Türkiye’yi istemeden savaşın içine çekme potansiyeli taşımaktadır.

Türkiye’nin ABD Yaptırımlarına Karşı Atacağı Adımlar

İncirlik ve Kürecik’in ABD için önemini bu şekilde özetledikten sonra olası ABD yaptırımlarına karşı kademeli olarak neler yapabileceğimizi şu şekilde sıralayabiliriz:

1) ABD’nin yaptırımlarına karşı ilk önce Kürecik radar üssü hiç vakit kaybetmeden kapatılmalıdır. Zaten bu radarın varlığı Türkiye için tehdit teşkil etmektedir.

2) Washington krizi tırmandırmayı tercih ederse ikinci aşamada İncirlik Üssü kapatılmalıdır.

3) Karşılıklı restleşme durumuna gelindiğinde inceldiği yerden kopsun diyerek Atlantik bağın son halkasını oluşturan nükleer silahlar ABD’ye geri gönderilmelidir.

Yaratıcı düşünüldüğünde çok daha başka tedbirlerin değişik sıralamalarla alınabileceği görülecektir. Burada yapılmak istenilen, Washington’a karşı kozlarımızın neler olduğunun anlaşılmasını sağlamak ve giderek tırmanan bir sıralama ile karşı tedbirlerin alınması gerektiğini vurgulamaktır.

Zorda Olan Türkiye Değil ABD’dir

ABD’nin yaptırımlarına karşı korkması gereken Ankara değil Washington’dur. Washington’un zorlamaları Türkiye ile ABD arasındaki bağları giderek kopma noktasına doğru ilerletecektir. Türkiye’de hiç kimse ABD gibi küresel bir gücün düşmanlığını kazanmak istemez. Ancak bu Ankara’nın seçimi olmayacaktır. Türkiye bekası için kendisini korumak durumundadır. Dünya dengeleri değişirken Washington’un dayatmaları, ister istemez Türkiye’yi RF, Çin ve İran’a yanaşmaya yönlendirir.

Türkiye-ABD ilişkilerinin bozulması en çok Putin’i sevindirecektir. Bir NATO müttefikini yanına çekmek, RF’ye çok ciddi avantajlar sağlar. Diğer yandan İncirlik ve Kürecik’in kapatılması, İran’ın Türkiye’den tehdit algılamasını giderek azaltacak ve iki ülke ilişkilerinin gelişmesini sağlayacaktır. Zamanla bu iki ülke İsrail’e karşı müttefik haline gelir. Türkiye, İran ve RF’nin beraber hareket etmesi, Çin’in bu üçlüyü dışarıdan desteklemesi, bütün bölge ülkelerini yeni oluşan bu kutba çekecektir. Böylece hem ABD’nin hem de Avrupa’nın, Ortadoğu, Kafkaslar, Kuzey Afrika ve Balkanlardaki etkinliği kırılacaktır.

Washington, Türkiye’yi kaybetmek istemiyorsa dikkatli davranmak zorundadır. Trump yönetiminin Türkiye’ye yaptırım uygulama konusunda baskı altında olduğu açıktır. Trump’ın hem Türkiye’yi çok üzmeyecek hem de baskı gruplarını susturacak bir formül bulması gerekmektedir. En iyi formülün Türkiye’ye yönelik bir silah ambargosu olabileceği gözükmektedir. Örneğin, Türkiye F-35 programından tamamen çıkartılabilir. Bu uçakları Türkiye’ye vermemek baskı gruplarını biraz olsun susturacaktır. Aynı zamanda ödediği parayı geri almak kaydıyla Türkiye de bu işten karşı çıkabilir. Böylece bir çeşit kazan kazan formülü yaratılmış olur.

Bu arada Türkiye’ye yönelik silah ambargosunun dozu artırılır ve Türkiye milli olarak geliştirdiği sistemlerin uluslararası piyasadan tedarik ettiği parçalarına ulaşamazsa bu sefer Ankara, Moskova ve Pekin’e yönelmek zorunda kalır. Bu sürecin devamı, Türkiye’nin RF ve Çin ile askeri ittifaka yönelmesidir. Bu konuyu da Türkiye’ye ambargo koymak isteyenlerin göz önünde bulundurması gerekir.

ABD’nin şimdiye kadar Türkiye’ye uyguladığı silah ambargoları hep Ankara’nın işine yaramış, bu sayede silah sanayindeki millilik oranı %70’leri ulaşmıştır. Bundan sonraki ambargo veya kısıtlamaların da aynı istikamette etki göstereceği açıktır. Washington’un olası yaptırımlar çerçevesinde Türkiye’ye F-35 savaş uçaklarını vermekten vaz geçmesi, bu projeye ayrılan kaynağın Milli Muharip Uçak TF-X’e aktarılmasını sağlayacaktır.

Washington’un Türkiye’ye yönelik bir başka seçeneği de ekonomik yaptırımlar olabilir. Ekonomik alanda yaptırım uygulanması, Türkiye-ABD ilişkilerini bir daha onarılmamak üzere bozabilir. Çünkü ekonomik zorluklar, Türkiye’yi giderek artan oranda Çin’e bağımlı hale getirecektir. Türkiye’nin 453 milyar dolar civarında dış borcu vardır. Ekonomik yaptırımlar sebebiyle Türkiye ciddi bir krize girerse, ekonomisini tamamen Çin’e açmak durumunda kalır. Bu durumda Çin, Türkiye’nin bütün ulaşım ve enerji alt yapısını kolayca ele geçirecektir. Giderek tırmanan ticaret savaşlarında Çin’in Türkiye ve coğrafyasında etkin olması hem ABD hem de AB’nin işine gelmeyecektir.

Washington’un şimdilik Türkiye’ye yönelik ilk tercihi sözde Ermeni soykırım tasarısını Kongresinde kabul etmek olmuştur. Türklerin işlemediği bir suçu sanki gerçekmiş gibi dünyaya ilan etmek sadece ve sadece Türk halkının gözündeki ABD algısını daha da kötüleştirmekten başka bir işe yaramayacaktır. Uluslararası baskı gruplarını tatmin etmek için ABD ulusal çıkarlarını göz ardı etmemelidir. Bu oyundan zararlı çıkacak Washington’dur.

Bizden söylemesi…

LİNK : [1] https://odatv.com/turkiyenin-kaderi-o-nukleer-silahlardan-kurtulmasina-bagli-0610161200.html

DEMOKRASİ DOSYASI /// Mehmet ASAL : TÜRKİYE’YE DEMOKRASİ KOLAY KOLAY GELEMEZ. NEDEN Mİ ???


Mehmet ASAL : TÜRKİYE’YE DEMOKRASİ KOLAY KOLAY GELEMEZ. NEDEN Mİ ???

Ocak 2017

Demokrasi, halkın egemenliğini bizzat ve doğrudan doğruya kullandığı yönetim türüdür. Halkın halk tarafından yönetilmesi anlamına gelir ki çoğunluğun mutlak hâkimiyetini reddeden, azınlıktakilerin siyasal ve kültürel haklarının kabul edilmesi gerektiğini savunan bir sistemdir. Burada sizleri uzun cümleler ve tanımlarla sıkmak yerine mümkün olduğunca kısa ve sonuca götürücü açıklamalar kullanacağım.

Bana göre “Demokrasi için dikkate alınması gereken altı temel kıstas” vardır:

  • Ülkenin Eğitim Seviyesinin yüksekliği,
  • Ülkenin Jeopolitik Konumu ve komşularıyla ilişkilerinin dengesi,
  • Laiklik anlayışı ve dinin tamamen siyaset dışına çıkarılması,
  • Ülkenin gelenekleri ve Demokrasi Mücadelesinin geçmişi,
  • Nüfus artışının kontrolü ve dengeli büyümeye geçilmesi,
  • Kişi başına düşen milli gelirin fazlalığı ve bunun bölüşümündeki adalet.

Yukarıdaki temel kıstaslara şöyle bir bakıp düşündüğünüzde, ülkemizde neden uzunca bir dönem daha Demokrasinin olamayacağı, herhangi bir detaya bile girmeden kolayca anlaşılabilir. Ancak daha ilk cümleden bir sonuca gitmek yerine bu kıstasları kısaca inceleyelim.

Ülkenin Eğitim Seviyesi:

Türkiye’de Eğitim Durumu. (DİE Sitesinden alınmıştır.)

EĞİTİM DÜZEYİ TÜM NÜFUSA ORANI AÇIKLAMALAR
İlkokul Mezunu % 32 İlkokul diplomalı
Okuma-yazma bilip okul mezunu olmayan % 23,76 Diplomasız
İlköğretim mezunu (8 yıllık) % 4,82
İlkokul mezunu (5 yıllık) % 13,6
ARA TOPLAM % 74,18 Cahil sayılabilecek kesim
Lise Mezunu % 18,1
Yüksek Okul/Fakülte Mezunu % 7,10
Yüksek Lisans Yapmış % 0,49
Doktora Yapmış % 0,13
ARA TOPLAM % 25,82 Aydın sayılabilecek kesim
TOPLAM % 100

Dünya üzerinde, halkının değil % 75’i, % 30-40’ı bile eğitimsiz tek bir demokrasi yoktur.

Ülkenin Jeopolitik Konumu ve komşularıyla ilişkilerinin dengesi:

Türkiye’nin kuzeybatısında Yunanistan ve Bulgaristan; Güneydoğusunda Suriye ve Irak; doğusunda İran ve Azerbaycan; Kuzeydoğusunda ise Ermenistan ve Gürcistan komşu olarak yer almaktadır. Bu ülkelerden Azerbaycan’ı bir tarafa ayırdığımızda kalanların;

  • Hepsinin ırkı farlıdır,
  • Hepsinin dini/mezhebi farklıdır,
  • Hepsinin dili ve bundan ötesi alfabesi bizden farklıdır,
  • Hepsi Türkiye’den daha fakirdir,
  • Hepsi Türkiye’den tarihsel çıkarlar peşindedir,
  • Türkiye’nin NATO’da Yunanistan dışında hiçbiri ile bir ortaklık anlaşması yoktur. Kaldı ki Yunanistan ile NATO İşbirliğimiz ve ortaklığımızın ne kadar güvenilir olduğu da her Türk’ün malumudur.

Siyasi Coğrafyacı ve jeopolitik uzmanları dünyanın kalbi olarak Kafkaslar ve Türkiye’nin bulunduğu coğrafyayı tanımlarlar. Nitekim Halford J. Mackinder ’in (1861-1947) Kara hâkimiyeti teorisi de, Nicholas J.Spykman, (1893-1943) Kenar Kuşak Teorileri de aynı coğrafyayı esas alır. 20.nci yüzyıl başlarında tartışılan ve kabul gören bu teoriler “Deniz Hâkimiyeti” (Alfred Thayer Mahan) ve” Hava hâkimiyeti” teorileri (Alb. Haevy Scitoklian )ile çürütülmeye çalışılmış ise de, bugün, 21nci yüzyılın başında, bu teorilere esas kalbin yerinde hiçbir değişme olmadığını ve hala dünyanın nabzının aynı coğrafyada attığını görmekteyiz.

  • 1970’li yıllarda tüm teoriler tasnif edilerek iki başlık altında toplanmıştır:
    1. Fiziki coğrafyaya dayalı teoriler: Kara Hâkimiyet Teorisi, Kenar Kuşak Teorisi.
    2. Salt kuvvete dayalı teoriler: Deniz Hâkimiyet Teorisi, Hava Hâkimiyet Teorisi.
  • Jeopolitiğin bir amacı, geleceğe ait hükümler çıkarmaktır. Jeopolitiğin asıl önemli özelliği ise uygulamaya yönelik oluşudur. Jeopolitik siyasi coğrafyayı siyasete bağlar.
  • Bunları niye anlatıyorum? ABD Fiziki coğrafyaya egemen olamadığından, salt kuvvete dayalı sistemlerle fiziki coğrafyalar üzerinde etkin olmaya çalışmaktadır. Yani aslında güç olanı başarmaya çalışmaktadır.
  • Oysa Türkiye, Dünyanın kalbi olan coğrafyada, politikalarını oluştururken dünyaya hâkim olabileceği bir siyaseti geliştirememekte ve Salt Güce sahip olan ülkenin suyuna gitmeye çalışmaktadır.
  • Bunun en büyük nedenlerinden biri de, daha önceki yazılarımdan birinde de değindiğim gibi, bizleri yöneten ve özellikle dış politika esasları konusunda karar verici durumda olan siyasilerin, jeopolitik ve buna bağlı jeostratejiyi bilmiyor ve bu konuda araştırıp eğitilmiyor olmalarıdır. Biraz amiyane tabirle, “Sandal kürekçisine uçak gemisi komutasını emanet etmek” le eşdeğerdir bu durum.
  • Bazı düşünürler jeopolitiği siyasi coğrafyanın içerisinde, siyasi coğrafyanın bir bölümü gibi görmek eğilimindedirler. Bu görüş, siyasi coğrafyayı olduğundan fazla, jeopolitiği de olduğundan daha dar bir alana yerleştirmek olur. Jeopolitik siyasi coğrafyanın bir devamıdır. Ancak daha geniş bir alanda ve daha çok sayıda konuyu içerir.
  • Daha anlaşılır bir ifade ile çok iyi bir coğrafyaya sahip olmak tek başına yeterli değildir, önemli olan o coğrafi avantajı uluslararası politikaya ile ülke çıkar ve menfaatlerine dönüştürebilmektir.
  • Aslında büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ün de yaptığı budur. Bu coğrafyada yer alan Rusya, İran gibi ülkeleri de yanına alarak, ya da en azından karşısına almayarak, batılı devletlere karşı büyük bir kurtuluş mücadelesi vermiş, ülkeyi ve milleti var etmiştir.

Türkiye’nin jeopolitik konumu; coğrafi konumda sayılan bütün özelliklere ek olarak; Avrupa Birliği, Rusya Federasyonu ile komşu olması; Kafkasya, Ortadoğu, Balkanlar gibi duyarlı ve sıcak kesimlerin bileşkesinde bulunması; çok önemi bir sınırlar ülkesi oluşu (Doğu kültürü ile batı kültürünün, Hristiyanlıkla İslamiyet’in liberal ekonomi ile yarı kolektif sistemlerin, demokrasi ile totaliter sistemlerin… Sınırında) bütün evrensel politikaların ya hareket noktası, ya hedefi, ya da en azından güzergâh üzerinde bulunması… Gibi çok güçlü özellikler içerir.
İşte Türkiye Atatürk’ten sonra bu önemi anlayamadığından, ülke her zaman Emperyalizmin hedefinde olmuştur ve bundan sonra da olacaktır. Komşularıyla ortak bir dil, din, kültür bağı ne yazık ki yoktur.

Emperyalist ülkelerin yayılmacı politikalarını en zor uygulayabileceği ülkeler tam demokrat ülkelerdir. Bu nedenle onlar bizim Demokrasi ile yönetilmemizi istemezler ve bu 7 benzemez komşu ile her zaman ülkemizi ve demokrasimizi aşındırmak, kendilerine yakın ve çanak tutacak SÖZDE DEMOKRAT OLİGARŞİK YAPILAR tarafından yönetilmemizi isterler.

Doğu Akdeniz’de aleyhimize petrol arar/aratır, PYD-PKK’yı kışkırtır, Ege Adacıklarının İşgaline sessiz kalır, Ermeni Soykırımı diye bir dayatmayı sürekli gündemde tutarlar. Buna karşı, Sosyal-Demokrat Hükümetlerin iş başında olması ve akıllı politikalar üretmesi gerekirken bizim gibi ülkeler, sağ ve muhafazakâr hatta din tandanslı parti ve liderlerince yönetilir, bu liderler BOP eş başkanlığı ile kandırılıp kafamıza çuvallar geçirilir, Seksen milyonluk ülke bir Twitter Mesajı ile aşağılanabilir.

Laiklik anlayışı ve dinin tamamen siyaset dışına çıkarılması:

Din kuruluşundan beri gerek Osmanlı Dönemi gerek genç Türkiye Döneminde, her zaman etkili olmuş ve Devlet İdaresinde İslami akımlar ve kayırmalar alenen yapılmış, laiklik ilkesi hemen hiçbir dönemde anlaşılamamış ve uygulanmamıştır.

Osmanlı’nın kuruluşundan bu yana, yönetimde din etkeni belirleyici rol oynamıştır.

Din; giderek genellik özelliğini koruyamamış, mezhep ve tarikat ayrımları din öğesinin yerine belirleyici olmuşlardır.

Tasavvufi tarikatların gerek halk üzerinde, gerekse asker-sivil yönetici bürokrasi üzerindeki belirleyici ve yönlendirici etkinliği; 19. yüzyılın ikinci yarısı ile 20. yüzyılın ilk çeyreğinde daha da öne çıkmıştır. Devlet-siyaset adamları, bilim adamları ve düşünürler arasında herhangi bir tasavvufi tarikatın bağlısı olmak, bir dergâha / tekkeye devam etmek, bir mürşide bağlanmak geçerli bir moda olmuştur.

Ne yazık ki, bu yüzyılda da aydınlar arasında aynı durum oldukça yaygındır. Ayrıca toplumun üst katmanları, salon toplantılarıyla bu tür gelişmelere öncülük etmektedirler.

Mevlevilerle Bektaşiler arasında öteden beri süregelen, devlet içinde egemenlik kurma, yönetim kadrolarını oluşturma yarışı vardır. Bu durum, her iki tarikatın da çok erken dönemlerden beri egemenlik kurmak için örgütlendiklerini, birçok devlet adamını yanlarına çektiklerini, bunlar yoluyla devleti yürütmede söz sahibi olduklarını veya söz sahibi olmak için çabaladıklarını göstermektedir.

Sünni tarikatlar Milli Mücadele’ye de yer yer karşı çıkıp, halifenin sesini dinlerken, Alevi toplumuyla Bektaşi ve Mevlevi tarikatlar Milli Mücadele’nin doğrudan içinde yer almış, emperyalizme ve halife-padişahlığa karşı M. Kemal’in önderliğindeki ulusal bağımsızlıkçı bir hareket yürütmüşlerdir.

Alevilikte kadın, Sünniliğin tam aksine, kesinlikle toplumdan tecrit edilmemiştir. O, toplumun eşit bir parçasıdır. Dini törenlerde dahi başını örtmez. Bu törenlerde kadınlar ve erkekler birlikte dans ederler ve hatta topluluğa saygı kuralını gözetmek koşuluyla içki dahi içebilirler.

Mustafa kemal Atatürk kadının toplum için önemini vurgulayıp bunları yasalar ile teminat altına almıştır. Ancak, 1938 den başlayarak Türkiye’de en ucuz ve kolay siyaset aracı “DİN SÖMÜRÜSÜ” olmuştur. Bu sömürü o kadar ileri gitmiştir ki 1986 dan sonra Sistematik bir şekilde tüm Ordu, Polis ile Hukuk Sistemi, Fetullah Gülen denen bir din bazın eline geçmiş ve ülkenin neredeyse “İran’ laşacağı” 15 Temmuz darbesi kıl payı atlatılmıştır.

Bundan gerekli dersler alınabilmiş, “DİN SİYASET DIŞI ALANA” çekilebilmiş ve “LAİKLİK UYGULANMAYA BAŞLAMIŞ” mıdır? Ne yazık ki hayır.

Oysa Demokrasinin olmazsa olmazı;

Laiklik anlayışı ve dinin tamamen siyaset dışına çıkarılması, kadının özgürleşmesi, kadının erkeğin köleliğinden ve hegemonyasından çıkartılmasıdır ki daha uzunca bir süre bu mümkün görülmemektedir.

Ülkenin gelenekleri ve Demokrasi Mücadelesinin geçmişi:

Ne yazık ki bu konuda da ümitli olabilmek mümkün değildir. Siyasi hayatı sürekli “Gericilik ve Askeri Müdahalelerle geçmiş” bir ülkenin elbette Demokrasi karnesinin de iyi olması beklenemez.

Cumhuriyetin ilanı ve Hilafetin kaldırılmasına kadar olan tarihi süreçte, iki ayrı defa Meşrutiyet İlanına rağmen Demokrasi alanında bir ilerleme kaydedilememesi ve gayretlerin sözde kalışı dışında Demokrasi ve Özgürlükler adına bir şey yapıldığını, inşa edildiğini söyleyebilmek mümkün değildir. Cumhuriyetin ilanı ile 1938 arasında geçen 15 yıllık sürede Demokrasi ve insan hakları, laiklik, erkek-kadın eşitliği alanında yapılan reform ve atılımlar, 1938’den sonra irticai hareketler nedeniyle tekrar geri gitmeye başlamıştır.

Dini Kuralların tüm topluma yaygın ve egemen olması isteği, hatta adı çok net söylenmese de ŞERİAT vurguları ve istekleri; bırakınız Demokrasiyi ileri götürmeyi, gemiyi sürekli denizin dibine doğru çekmek isteyen bir gemi demiri işlevi görmüştür.

Bugün modern demokratik yönetim sistemi ve anlayışı denildiğinde, genellikle Batılı sanayileşmiş ülkelerin gelişmiş, liberal demokrasi olarak bilinen seçimli demokrasi yöntemi anlaşılmaktadır.

İnsanlığın varoluşundan beri Klâsik Cumhuriyetçilik anlayışı, farklı iki temel problematikten hareket eden iki farklı ekol halinde gelişmiştir. Bunlardan biri, Atina, diğeri ise Roma Ekolü’dür.

Aristoteles tarafından temsil edilen ve insanı ancak siyasal topluma katılmak suretiyle beşeriyetini tamamlayabilecek ve gerçekleştirebilecek bir varlık olarak gören Atina Ekolü’nün temel problematiği, erdemli yurttaştır. Atina demokrasisinde yurttaşlık erdemi prensibi önemliydi ve bu prensip, siyasal topluma (site) adanmışlığı ve özel hayatın kamusal hayata tabi olmasını veya feda edilmesini gerektirmekteydi.

Cicero tarafından temsil edilen Roma Ekolü ‘nün temel problematiği ise, meşru yönetim tarafından güvence altına alınmış olan güçlü bir özgürlük idealidir.

17. ve 18. yüzyıllarda Avrupa’da mutlak monarşilerden demokratik yönetime geçişte, iki siyasal düşünce geleneğinin merkezi göze çarpar. Bunlardan biri cumhuriyetçilik, diğeri ise liberalizmdir.

Modern liberalizmin ve liberal demokratik düşüncenin ortaya çıkmasında, Yöneticiler (krallarla) başlıca sınıflar arasında meşru otorite alanıyla ilgili süre giden mücadeleler; köylülerin ağır vergilere ve diğer sosyal yükümlülüklere karşı isyanlar; ticaret, alış-veriş ve pazar ilişkilerinin yaygınlaşması; teknolojide (özellikle askeri teknolojide) kaydedilen ilerlemeler; başta İngiltere, Fransa ve İspanya olmak üzere ulusal monarşilerin konsolidasyonu; Rönesans’a özgü kültür ve düşünce yapısının gittikçe yaygınlaşması; din eksenli çatışmalar ve Katolikliğin evrenle ilgili iddialarına yönelen itirazlar; nihayet din ve devlet arasındaki mücadeleler gibi tarihi gelişme ve değişmelerin değişen ağırlıklarda payı vardır. Ancak, tüm bu dönemlerde cumhuriyetçi düşünce geleneğinin birikimi çok önemlidir.

Osmanlı’ya baktığımızda, 2 adet cılız ve sonuçsuz Meşrutiyet ilanı dışında hiçbir demokratik mücadele ve birikim görememekteyiz. Tüm ilerici adımlar ve mücadeleler de hep Ordu Eksenli olmuştur. Bu da Demokrasinin istediği ve uygun gördüğü bir durum değildir.

Batılıların yüzyıllarca süren mücadele, birikim, Fransız İhtilali, Reform hareketleri vb. gibi, vasıtalarla elde ettikleri Demokratik süreç ve sonuçlar, bizlere bu alanda mücadele etmemize gerek kalmadan büyük önderimiz Mustafa Kemal Atatürk tarafından armağan edilmiştir.

Ne yazık ki bizler bu armağanın kıymetini bilememiş ve hep geçmişe, Padişahlığa, Monarşiye ve Hilafete özenmiş ve bu uğurda ülkeyi ilerletmek yerine gemiyi tornistan çalıştırarak geriye çekmiş bulunmaktayız.

Nüfus artışının kontrolü ve dengeli büyümeye geçilmesi:

Bütün canlıların ortak özelliklerinden birisi de üreyebilmeleridir. İnsan haricindeki canlı topluluklarının artışı ekosistemler tarafından kontrol edilmektedir. İnsan zekâsı ve teknolojisi sayesinde böyle bir kontrolün dışında kalmayı başarmıştır. Canlıların en az üreyenlerinden birisi olmasına rağmen insan, dünya nüfus artışı günümüzün önemli sorunlarından biridir. Türkiye’nin de en önemli sorunu da, Nüfus artış politikasının yanlışıdır.

Nüfus artışı, gelişmiş ülkelerde % 0,5-1 civarında artarken, gelişmekte olan ülkelerde % 2-3 gibi yüksek oranlarda artmaktadır. Bu gelişme, dünyanın demografik yapısında önemli değişmelere ve sorunlara yol açmaktadır.

Halen 7 milyar civarında olan dünya nüfusunun 1 milyar kadarı gelişmiş ülkelerde, 6 milyardan fazlası da gelişmekte olan ülkelerde yaşamaktadır. Hızlı nüfus artışı, gelişmekte olan ülkelerde kaynakların yetmemesine, kalkınma hızlarının yavaşlamasına, ekonomik ve sosyal sorunların artmasına neden olmaktadır. Nüfus artışı ile birlikte ele alınması gereken en kritik nokta eğitimdir.

İçsel büyüme teorileri ile birlikte beşeri sermayenin ön plana çıkması, eğitimin ekonomik büyüme üzerindeki rolünün de tartışılmasına neden olmuştur. Eğitim ile ekonomik büyüme arasındaki ilişkiyi inceleyen çok sayıdaki çalışmada, eğitimin ekonomik büyümeyi pozitif yönde etkilediği sonucuna ulaşılmıştır.

Eğitimin teknolojik gelişme ve toplam faktör verimliliğini artırarak ekonomik büyümeye katkı sağladığı da çok açıktır. Ancak; Ekonomik büyüme sürecinde nüfus artışının rolü tartışmalıdır. Büyüme ve nüfus artışı ilişkisi birçok yönden araştırmacıların ilgisini çekmiştir.Konu üzerindeki görüşlerin çoğu, nüfus artışını ekonomik büyümenin üzerinde bir engel olarak görürken, bazıları da ekonomik büyümeyi hızlandırıcı etken olarak kabul etmektedir.

Nüfus ve büyüme üzerine yapılan çalışmaların büyük bir bölümü kalkınmakta olan ülkeler üzerinde yoğunlaşmıştır. Çünkü bu ülkeler sanayileşmenin henüz başlangıç dönemindedirler. Büyüme ile birlikte bu ülkelerin doğum oranlarında fazla bir artış görülmemiş, buna karşılık ölüm oranında meydana gelen düşüş ile birlikte nüfusları hızla artmıştır. Bu ülkelerde nüfus ile büyüme arasındaki ilişkinin belirlenmesi, geleceğe yönelik büyüme stratejilerinin oluşturulmasında oldukça önemlidir.

Türkiye’de bu alanda dikkat çeken bir örnek oluşturmaktadır.

Yurdumuz, eğitim alanında her yıl çok daha fazla derslik, okul, öğretmen ihtiyacı duyan bir ülkedir. Yani mevcut okulları ıslah etmek, modernleştirmek bir yana her yıl yeni okul binalarına, dersliklere ve öğretmenlere ihtiyaç vardır.

Oysa bir batı ülkesinde nüfus artmadığı veya çok az arttığı için, bu ülkeler yeni bina ve derslikler yerine mevcutları yenilemekte, öğretmenlerini yüksek lisans ve doktora programları ile eğitmekte ve modernize etmekte, böylece daha iyi bir eğitim sistemi sonucu yetişen verimliliği yüksek nüfus ile GSMH ‘arını arttırarak refah düzeylerini yükseltmektedirler.Türkiye ise her geçen yıl daha başarısız PISA neticeleri, Üniversite sıralamaları ve sonuçları ile Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’nün (OECD) küresel eğitim araştırmasında 76 ülke arasında 41. sırada yer almaktadır.

Kalkınmakta olan bir ülke olarak hızlı nüfus artışı en başta Eğitim de olmak üzere ülkemize sürekli KALİTESİZLİK getirmekte ve Kişi Başına Düşen Milli Gelir de hiçbir zaman refah düzeyine ulaşmamaktadır. Refah olmayan yerde Demokrasinin de gelişemeyeceği son derece açıktır.

Kişi başına düşen milli hasılanın fazlalığı ve bunun bölüşümündeki adalet:

Her ne kadar yukarıda son bölümde buna değinmiş olsam da Kişi başı milli gelir aslında ülkelerin gelişmişlik düzeyini belirler. Yani kişi başı milli gelir ne kadar fazla olursa, o ülkenin gelişmişlik seviyesi de o kadar yüksek olur.

Kişi başı milli geliri tanımlamak gerekirse, bir ülkenin gayri safi milli hasılatının (GSMH) o ülkenin nüfusuna bölünmesi sonucu ortaya çıkan sonuçtur denebilir.

Kalitesiz ve üretmeyen insan gücü, kişi başına düşen refahı sürekli aşağıya çeker ki bu da özellikle dengesiz ve bana göre kalitesiz nüfus artışının bir sonucu olarak ülkemizi sürekli fakir ülkeler liginde bırakır, bir üst lige yükselemeyiz.

Ülkemizde eğitimli ve refah düzeyi yüksek aileler tek ya da en çok iki çocukla yetinirken, eğitim seviyesi düşük ve gelir düzeyi toplum standardının altında kalan aileler, 3-4 hatta 5 çocuğa kadar sürekli olarak çoğalmaya teşvik edilmekte ve çoğalmaktadır. Üstelik bu teşvikin hiçbir bilimsel ve ekonomik açıklaması ve gereksinimi yokken tek itici ve çoğaltıcı gücü Dinsel Motif olmaktadır.

Böyle durumlarda; aynı ülkenin fertleri arasında gelir açısından uçurumlar oluşmakta, refah adil olarak bölüşülememektedir. Refah düzeyi yüksek kişiler Demokrasi ve kişisel haklarına önem verip bu uğurda maddi ve manevi fedakârlıklara katlanabilirken, gelir düzeyi düşük kişilerin tek beklentisi daha fazla kazanabilmek, hem de ne pahasına olursa kazanabilmek olabilmektedir.

Öncelik olarak Maddi Kazanca yönelme neticesinde, toplumda ahlak anlayışı da çöküntüye uğramakta ve yasal olsun olmasın her yol daha fazla kazanç için geçerli kabul edilebilmektedir. Bu da Demokratikleşme ve Adalet alanında en büyük çıkmazı oluşturmaktadır.

SONUÇ:

Sayfalarca sürebilecek bir incelemeyi size burada çok özet şekilde vermeye çalıştım. Aslında, zaten bildiğiniz pek çok hususu sizlere sadece toplu ve kısa bir şekilde hatırlatmak istedim.

Batı Ülkelerine gittiğimiz zaman oradaki “İnsan hakları ve özgürlükler” ile “Demokrasi” anlayışına imrenmekteyiz. Ancak unutmayalım ki bu hak ve özgürlükler, uzun ve ciddi mücadeleler sonucunda ve EĞİTİM DÜZEYİ BİZDEN ÇOK YÜKSEK fertlerin yaşadığı coğrafyalarda ter dökerek, çaba göstererek, birçok zorluğa göğüs gererek ve Demokrasi Mücadelesi verilerek kazanılmıştır.

“Hak verilmez alınır” deyişindeki kast edilen anlam da bu olsa gerek.

O zaman tekrar başa dönersek; “Türkiye’ye daha uzunca bir süre Demokrasinin kolay kolay gelemeyeceğini” söylemek sizce de bir kehanet mi olacaktır?

Esen kalın… Mehmet ASAL

MİLLİ SANAYİ DOSYASI /// MEHMET ASAL : TÜRKİYE SANAYİ DEVRİMLERİNİ NEDEN ATLADI ???


MEHMET ASAL : TÜRKİYE SANAYİ DEVRİMLERİNİ NEDEN ATLADI ???

YAZAN ve DERLEYEN: Mehmet Asal Mayıs 2020

Bazı Kısımları Mahfi Eğilmez’in Kitabından aynen alınmıştır.

(Değişim sürecinde Türkiye: Osmanlı’dan Cumhuriyet’e sosyo-ekonomik bir değerlendirme)

Avrupa, imparatorlukların dağılmasıyla ulus devletlere dönüşüp aydınlanmanın ardından sanayi kapitalizmine geçerken, Osmanlı İmparatorluğu hep bir ümmet devleti olarak kalmıştır.

Osmanlı; ne tam olarak aydınlanmaya girebilmiş ne de sanayi kapitalizminin getirdiği rüzgârı yakalayabilmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla aydınlanma ve sanayileşme atılımı gibi kazanımlar ortaya çıkmıştır. Ne var ki bunlar, toplumca bir çaba karşılığı elde edilmiş kazanımlardan çok, ilerici bir kadronun getirdiği düzenlemelerdi.

O nedenle de toplum tarafından tam olarak sahiplenilmediler. Son yüz yılda ülkemizde yaşanan sosyo-ekonomik evrim, başlangıçta ileriye doğru olsa da sonradan çok daha karışık bir görünüm içine girdi.

Bizde hiçbir zaman geniş bir sanayi burjuvazisi oluşamadı. Daha çok bir esnaf burjuvazisi oluştu.

Hiçbir zaman kapitalizm, ahbap-çavuş kapitalizmini aşamadı. Türkiye bazen Batı’ya bazen Doğu’ya, bazen ileriye bazen geriye doğru kararsız bir denge içinde savrulup durdu.

Osmanlı’nın başından beri yönetimde din etkeni belirleyici rol oynamıştır.

Din; giderek genellik özelliğini koruyamamış, mezhep ve tarikat ayrımları din öğesinin yerine belirleyici olmuşlardır.

Tasavvufi tarikatların gerek halk üzerinde, gerekse asker-sivil yönetici bürokrasi üzerindeki belirleyici ve yönlendirici etkinliği; 19. yüzyılın ikinci yarısı ile 20. yüzyılın ilk çeyreğinde daha öne çıkmıştır.

Devlet-siyaset adamları, bilim adamları ve düşünürler arasında herhangi bir tasavvufi tarikatın bağlısı olmak, bir dergâha / tekkeye devam etmek, bir mürşide bağlanmak geçerli bir moda olmuştur.

Mevlevilerle Bektaşiler arasında öteden beri gelen bir devlet içinde egemenlik kurma, yönetim kadrolarını oluşturma yarışı vardır.

Bu durum, her iki tarikatın da çok erken dönemlerden beri egemenlik kurmak için örgütlendiklerini, birçok devlet adamını yanlarına çektiklerini, bunlar yoluyla devleti yürütmede söz sahibi olduklarını ve söz sahibi olmak için çabaladıklarını gösterir. Bunun en yakın örneklerini de Türkiye 2002-2016 yılları arasında yaşamıştır.

Osmanlı’ya baktığımızda; Padişah I.İbrahim döneminden (1640- 1648) beri sarayda Mevleviler egemendirler.

3. Ahmed, 1703’de bir Yeniçeri ayaklanması sonucu yönetime getirildi. Padişahın Kılıç Kuşanma Töreni’nde Silahtar Ağa ile Nakibüleşraf bulunmasına karşın, asıl rolü Yeniçeri Ağası oynadı.

Bu tarih ve olay siyasal bakımdan Yeniçerilerin resmen Bektaşilerle birleştiği ve kendilerini "Bektaşi köçekleri" olarak niteledikleri tarihe rastlar.

Bektaşilerin, Mevlevilerin elindeki ayrıcalık ve yetkileri ele geçirdikleri biçiminde ilk görünüş Hasluck’a göre bu olaydır. Padişaha yasallık sağlayan güç böylece Yeniçeri-Bektaşi bütünlüğüyle simgeleşmiş olur. Böyle olmasına karşın sadrazamlık, şeyhülislamlık gibi en üst görevler hala Mevlevilerin elindedir.

18. yüzyılda siyasal alanda Bektaşilerle Aleviler arsında bir uzlaşma, bir alan ve görev paylaşımı, bir dengelenme kurulur. Böyle olmasına karşın, yine de bu yüzyıl boyunca padişahlık makamının yasallaştırması (meşrulaştırması) konusunda Alevi-Bektaşi yarışı sürer.

2. Mahmud Bektaşilere, tarihleri boyu en büyük darbeyi vurmuştur. Onun Yeniçeri ve Bektaşilere uyguladığı 1826 kırımı ve yasaklaması üzerine geri kalan Bektaşi ve Yeniçeriler özellikle Balkanlardaki Dere beylerle birleşerek son savaşlarını verirler. Yeniçeriler küçük esnaf ve halk kesiminin bir bölümünde Bektaşilik güçlenmesine karşın, 2. Mahmud ulemayı ve öteki Sünni tarikatları yanına alabilmiştir. Öyle ki, ulema arasında da Mevlevilik tutulmaktadır.

Yeniçerilik-Bektaşiliğin kaldırılışında da tüm Sünni tarikat şeyhleriyle, asker-sivil Sünni bürokrasi ve Sünni ulema padişahın destekçisi olmuş, Bektaşiliğin gücünü kırmada, dahası ortadan kaldırmada ortak hareket etmişlerdir.

Bektaşiler, yedikleri darbe sonucu Tanzimat dönemine kadar bellerini doğrultamamışlardır. Fakat ondan sonra Bektaşilik-Masonluk-Jön Türklük bağlantısı biçiminde yeniden gücünü toparlamış ve yönetime yön verme savaşımına başlamıştır.

Bektaşilik, Alevilik zemininde bir tarikat olmasına karşın, Mevlevilerin ancak bir bölümü Alevi eğilimlidir.

Bunlar zaten Sünni Mevlevilik içerisinde Alevi bir inanç çizgisi izlemişlerdir.

Mevleviler Sünni ve Ortodoks yanları nedeniyle zaman zaman yönetimlere ortak edilmişlerse de, Alevi ve Bektaşilere hiçbir zaman bu olanak tanınmamıştır.

Bektaşilerin asıl kaynağı Balkanlardaki ve Anadolu’daki köylülerdir. Eski Türklük özünü bağrında taşıyıp getirmiştir. Mevleviler ise, özellikle Anadolu kentlerinde etkin olmuş, kentli bir tarikattır.

Tarikatlarda, 2. Meşrutiyet’in ilanından sonra ayrışma olur. Sünni tarikatlar padişah ve halife yanlılıklarını açıkça ortaya koyarlar. Bektaşilerle Mevleviler padişah-halife karşıtı bir siyaset izlerler. İttihat ve Terakki Partisi’nin yönetimi yıllarında toplumda yapılan her ileri reformu desteklerler.

Sünni tarikatlar Milli Mücadele’ye de yer yer karşı çıkıp, halifenin sesini dinlerken, Alevi toplumuyla Bektaşi ve Mevlevi tarikatlar Milli Mücadele’nin doğrudan içinde yer alır, emperyalizme ve halife-padişahlığa karşı M. Kemal’in önderliğindeki ulusal bağımsızlıkçı hareket olarak savaşım yürütürler.

Mustafa Kemal, Alevi-Bektaşilerle "ittifak" kurar. Emperyalizmin ve ülkede gericiliğin temsilcisi padişah-halifeliğin gücü bu ulusçu, bağımsızlıkçı ve yurtsever bağlaşıklıkla kırılır.

İslam’daki tarikatların çoğu Anadolu’da kitle bulabilmiş, 11. yüzyıldan itibaren Türk toplumunun yerleştiği bu bölgede yayılabilmiş ve yandaş bulabilmişlerdir. Osmanlı’nın Yakınçağında özellikle askeri kesimler arasında Bektaşilik; yüksek yönetici kesimde Mevlevilik; ulema arasında Nakşibendilik; halk arasındaysa Kadirilikle Halvetilik daha çok tutunabilmiştir.
Bektaşiliğin liberal, laik, demokratik, ulusal bağımsızlıkçı niteliği bağımsızlık hareketinde bizzat yer alan kadrolarla harekete katılmıştır. Atatürk de bu inançtan olanlardan biridir.
2. Mahmud’un Bektaşi ve Yeniçeri yasağı, Bektaşi yazınının yeraltına çekilmesine neden olmuştu. Fakat 1869’dan itibaren yeniden basımlar başlamıştır.

Abdülhamid’in 1908’de Jön / Genç Türklerce devrilmesiyle Bektaşiliğin "küçük Rönesans’ı" başlar.

Son iki yüz yılda birçok paradigma değişimi yaşandı. Bunlar arasında her türlü sistemin değişmesine yol açan iki tanesi çok önemli:

Sanayi devrimi ve küreselleşme.

Batı dünyasında sanayi devriminin yarattığı paradigma değişimi, esnaf sınıfının bir bölümünün, birikimini ve kredi sistemini kullanarak sanayici veya tüccar konumuna geçmesini sağladı. Böyle bir birikimi olmayan ve kredi de kullanamayan esnaf da ücret karşılığı çalışan emekçi sınıfına geçti.

Sanayi devriminden önce de zengin çiftçilerin, tüccarların ve büyük esnafın oluşturduğu bir burjuva sınıfı vardı. Sanayi devriminden sonra sanayici olan esnafın da katılımıyla bu sınıfı oluşturanların hem sayısı hem de zenginliği arttı. Ve ilk kez sanayi ve ticaret burjuvazisi, aristokrasi ve emekçi sınıfının karşısında yeni bir sınıf olarak yer aldı.

Bu yeni burjuva sınıfı, bir yandan edindikleri eğitim ve kültür düzeyiyle aristokrasiye yakın bir yer edinirken bir yandan da esnafın çalışkanlığına yakın bir çalışma disiplininin içinde oldu.

Osmanlı İmparatorluğu, aydınlanmaya geçemediği, oradan da sanayi devrimine giremediği, dolayısıyla ekonomik yapıda bir paradigma değişimi yaşamadığı için Osmanlı esnafı böyle bir dönüşümden geçmedi ve esnaf olarak kalmaya devam etti.

Sanayi devrimine geçiş kısmen Cumhuriyetle birlikte başladı ve halen devam ediyor. Bu gecikmiş sanayi devrimine giriş, esnafın sanayi burjuvasına dönüşümünü henüz sağlayamadı. Aradan geçen 100 yılda gelinen noktada esnafın az sayıda bir bölümü sanayi burjuvası olurken daha çoğu ya esnaf burjuvası oldu ya da esnaf olarak kaldı.

Esnaflıktan sanayi burjuvalığı na değil de esnaf burjuvası konumuna geçen kuşakların kafası karışıktır. Bir yandan daha üst değerleri benimser görünse de bir yandan aklı hep daha alt değerler de takılı kalır.

Bunu, çocuğuna klasik piyano veya bale dersleri aldıran ama yalnız başına kaldığında arabesk müzik dinleyen ailelerin durumuna benzetebiliriz. Aradan 3-4 kuşak geçmeden bu kafa karışıklığı kaybolmaz.

Küreselleşme, paradigma değişimlerinin sonuncusu olmayacaktır. Küreselleşme ile birlikte soğuk savaş sona erdi, küresel sistemde Amerika Birleşik Devletleri ile Rusya ya da kapitalizm ile sosyalizm arasında bölünmüş, iki kutuplu olmuş dünya tek kutuplu hale geldi.

Soğuk savaş döneminde var olan dengelerin yok olmasıyla Amerika Birleşik Devletleri tek başına sistemin lideri konumuna geldi. Küresel sistemin Amerika Birleşik Devletleri’nin liderliği altında toplanması pek çok kişi tarafından coşkuyla destekten ve beklenen bir gelişmeydi. Kötülüğün lideri olarak görülen Sovyetler birliği dağılmıştı.

Beklentilere bakılırsa barış gelecek çekişmeler bitecek dünyanın geliri dünyanın ortak refahı için harcanacaktı. Ne var ki gelişmeler beklentilerle aynı yönde olmadı.

Amerika Birleşik Devletleri bu dönemde dünyaya liderlik edebilecek bir olgunluk içine girip barışa önderlik edemedi, hatta tam tersine birçok bölgesel savaşın ya düzenleyicisi ya da yönlendiricisi konumunda oldu.

Karşısında onu dengeleyecek bir gücün olmaması Amerika Birleşik Devletleri’ne küstahça hareket edebilme olanağı verdi ve Amerika Birleşik Devletleri bunu aşacak bir olgunluğa erişmediğini her fırsatta ortaya koydu.

Bugün geldiğimiz aşama soğuk savaşın sağladığı güç dengesinin, bugünkü dengesiz güç durumundan daha iyi bir durum olduğunu gösteriyor. Bütün bunlar bize gelecekte küreselleşmenin bir başka paradigma değişimi ile sona erebileceğini gösteriyor.

Türkiye Cumhuriyetin kurulduğu günden bu yana sosyal ekonomik ve kültürel bir değişim yaşıyor. Bu değişimin ekonomi açısından birçok dönüm noktası var. Değişimin giderek hızlandığı ve farklılaştığı son 35 yılda yaşamış dört dönüm noktası önemli.

Birinci dönüm noktası 1980’lerde başlayan ekonomik sistem değişikliğidir Türkiye 1980 lere kadar arada bir değişim denemesi geçirmiş olsa da kamu kesimi ağırlıklı karma ekonomik yapıyı 1980’lerden başlayarak özel kesim ağırlıklı hale getirmeye yöneldi ve bu alanda epeyce yol aldı.

İkinci dönüm noktası 2001 ekonomik krizidir. Bu kriz eski yapıyı, eski düşünceleri ve dayanaklarını büyük ölçüde tasfiye ederek paranın en kutsal değer hale gelmesine yol açtı. AKP’nin iktidara gelişinde 2001 ekonomik krizi son derece ağırlıklı bir rol oynadı.Birinci ve ikinci dönüm noktalarının geçilmesi sonuçta bir esnaf iktidarına zemin hazırladı.

Üçüncü dönüm noktası, Türkiye’nin Amerika Birleşik Devletleri’nin güdümünde ki büyük Orta Doğu Projesi’nde rol almasıdır. Bu Türkiye’yi Orta Doğu’dan uzak durmayı Öngören altın kuraldan uzaklaştıran tarihi bir karardır.

Dördüncü dönüm noktası çok uzun bir süreden beri Avrupalı olmayı hedeflemiş ve bu yolda Avrupa birliği ile tam üyelik müzakerelerine başlamış olan ülkenin küresel kriz sonrasında değişen eğilimleri sonucunda Avrupa’dan giderek uzaklaşmaya başlamasıdır.

Türkiye’de geçmişte sanayici büyük çiftçi tüccar asker ve bürokrat tek başına ya da birlikte temsil edilebilecek şekilde iktidar olmuştu. 1960’larda işçiler iktidar olacakmış gibi görünüyordu ama olmadı. Esnaf ise ilk kez 2002 sonunda iktidar oldu.

Özal iktidarı sırasında da iktidarda küçük bir payı olmuştu ama ilk kez tek başına iktidara gelmesi 2002 seçimiyle oldu.

Esnaf dediğimizde mutlaka iktidar sahiplerinin esnaf olması gerektiği anlaşılmamalıdır. Esnaflık tıpkı bürokratlık gibi biraz da zihniyet meselesidir. Esnaf hem emeği hem de sermayeyi temsil eder. Halkın içinde olduğu için dertlerini ve basit sorunlarını en iyi bilen kesimdir. Esnaf iktidarında; çözümler, destekler ve ilgi göçle gelip te bir türlü kentli olamamış olan, geleceği sıkıntılı algılayan insanlara yöneldi ve büyük oy desteği sağladı.

Türkiye’nin değişimi açısından hedef olarak aralarına girmeye çalıştığı Avrupalı devletlerden en büyük farkı, esnafın iktidar olması meselesidir.

Bu farklılığın temel nedenlerinden birisi Avrupa’da esnafın sayıca ve güç olarak çok geriye düşmüş olmasına karşılık Türkiye’de tam tersine sayıca artmış ve güçlenmiş olmasıdır.

Türkiye’nin içine girmeye çalıştığı Avrupa ailesinde hiçbir ülkede esnaf iktidarı söz konusu değildir. Ya sermayenin tarafındaki muhafazakârlar ya da emeğin tarafındaki sol partiler, ya da her iki kesimin oluşturduğu koalisyonlar siyaset dümenindedir. Dolayısıyla Türkiye’nin ekonomik sosyal ve kültürel değişimi aralarına katılmaya çalıştığı gruptan farklı bir yöne doğru hareketlenmiş bulunuyor.

Türkiye bu dönemde Amerika Birleşik Devletleri’nin güdümü ile Orta Doğu’nun liderine soyundu. Ne var ki bu liderliği yürütemedi. Başlangıçta Avrupa ailesine katılmayı hedeflemiş görünüyordu. Son dönemlerde tersi söylemler gündeme gelmeye başladı. Bir süre sonra çok daha net bir yön düzeltmesi olması kaçınılmaz görünüyor.

Yani Türkiye ya Avrupa’dan başka bir yöne doğru gidecek ya da Türkiye’yi yeniden Avrupa’ya yönlendirecek bir iktidar değişimi olacaktır.

AKP, iktidara ekonomik kriz sonucunda geldi. Ekonomi AKP’nin iktidara geldiği ortamdan daha kötüye gitmedikçe, insanlar o referans tarihindeki durumdan daha kötü duruma düştüklerini görmedikçe, AKP’nin ekonomi kökenli bir gelişmeyle iktidarı kaybetmesi pek olası görünmüyor.

Ekonomik krizlerde ilk ve en büyük darbeyi esnaf alır. Satışları düşer para kazanamaz hale gelir, hatta bir bölümü işini tasfiye eder. Esnaf ancak o zaman Siyasal iktidardan desteğini çeker. İlginç bir biçimde bugün esnaf, kendi iktidarına son verebilecek en önemli güç gibi duruyor.

AMERİKA DOSYASI /// Mehmet ASAL : ABD’NİN TÜRKİYE ÜZERİNDE BİTMEYEN OYUNLARI


Mehmet ASAL : ABD’NİN TÜRKİYE ÜZERİNDE BİTMEYEN OYUNLARI

10 Temmuz 2020

İkinci dünya savaşından sonra “yenidünya düzeni” olarak iki kutuplu bir dünya kuruldu. 1945 yılı Haziran’ında yapılan San Francisco Konferansı’yla İngiltere – dünyayı ‘düzenleme’ işini – Amerika Birleşik Devletleri (ABD)’ne devretti… O günden beri ABD, görevini tam olarak yapmaktadır. Gerçek şu ki, günümüzde ‘Orta Doğu’da yaşanan kargaşanın ve katliamların baş mimarı; ABD’nin küresel emperyalist siyasetidir! Güney sınırımızdaki tehlikeli ‘oyunlar’ ABD’nin Türkiye’ye bir ‘armağanı’dır!

Savaş sonrası Sovyetler Birliği’nin rejim ihraç etmesine karşılık, ABD dünyanın diğer ülkeleriyle ekonomik ittifaklar kurarak, bu rejim ihracını önlemeye çalışmıştır. Bu çerçevede IMF, Dünya Bankası ve GATT’ın kuruluşlarına şahit olduk. Sovyetler Birliğinin Türkiye’den Kars ve Ardahan’ı ve Boğazların denetimini talep etmesiyle birlikte, Türkiye ABD ile ilişkilerini sıkılaştırmış, Rusya’ya karşı ABD müttefiki olmaya karar vermiştir. SSCB’nin bu taleplerinin ardında dönemin CIA mensubu ajanların “istemenin tam zamanıdır” şeklinde Sovyet Liderine (Stalin) yem sunmuş ve onları kışkırtmış ve böylece Türkiye’yi ABD’nin kucağına çekmek isteyebileceğini hiç düşünmüş müydünüz? Stalin’in ölümünden sonra Sovyet hükümeti, 30 Mayıs 1953’te Ankara’ya yeni bir nota vererek, "Sovyetler Birliği’nin Türkiye’ye karşı hiçbir toprak iddiasında olmadığını beyan ederiz" açıklamasını bir de bu gözle değerlendirmemiz gerekir.

Türkiye güçlendikçe, bağımsız dış politikalara yöneldikçe; ABD, NATO, AB gibi emperyalist ülkelerin istekleri dışında hareket ettikçe ve zaman zaman ayaklarına/nasırlarına bastıkça Türkiye üzerinde oynanan oyunlar da biteceğe benzememektedir.

8 Temmuz 2020 günü ABD Dışişleri Bakanı Pompeo; ABD ve GKRY (Güney Kıbrıs Rum Yönetimi) arasındaki güvenlik ilişkileri kapsamında, Rum yönetimine askeri eğitim ve öğretim fonu sağlayacaklarını açıklamış ve “bu adım, Doğu Akdeniz’de istikrarı sağlama adına anahtar bölgesel ortaklarla ilişkileri geliştirme çabalarımızın bir parçasıdır." demiştir.

Biraz öncesine gidersek aslında ABD; 2019 yılı aralık ayında Kongresinde kabul edilen tahsisatlar yasa tasarısında, GKRY’ne belirli koşullar ve sınırlamalar altında silah ambargosunu kaldırmasını istemiştir.

Bu tasarıda ABD’nin müttefikleri arasında enerji güvenliğini sağlaması gerektiği kaydedilirken, Türkiye’nin Ada’da 40 bin askerinin bulunduğu, ABD’nin ambargosundan dolayı GKRY’nin Rusya ve başka ülkelerden silah aldığı, bunun da ABD’nin çıkarlarıyla uyuşmadığı belirtilmektedir.

GKRY kime karşı silahlandırılmakta ve eğitilmektedir? Rum komşularımız burada kendilerine oynanan oyunun da farkında değil midir?

1,2 milyon nüfusla ve ana vatanına 300 mil uzakta iken 83 milyonluk ve Türkiye’ye 40 mil mesafedeki ülkeye karşı silahlanabilecek kadar saf mıdır bu komşu?

Aslında burada ABD açısından öncelikle Ticari çıkarlar ve sonrasında da Lobilere şirin görünmek hedeflenirken, Türkiye’ye de “ayağını denk al, seni desteklemiyorum ve dostun değilim” mesajı çok açık olarak verilmektedir.

"Doğu Akdeniz Güvenlik ve Enerji İş birliği Yasası" olarak da bilinen ve bir bölümünde GKRY, İsrail ve Yunanistan’ın önemine vurgu yapılan tasarıda, Akdeniz, Ege ve Orta Doğu’da "tek taraflı, uluslararası hukuku ihlal eden ve iyi komşuluk ilişkilerini zedeleyen davranışlara karşı olunduğu" ifade edilmektedir. Yani Hedef Türkiye’dir.

ABD’de bulunan Yunan, Ermeni ve son zamanlarda da Yahudi Lobileri, tam bir Türk ve Türkiye düşmanlığı gütmektedir. Bunun altında Türkiye’nin bir İslam Ülkesi olması ve İslamofobi de yatmaktadır.

Türkiye 1952 yılında NATO’ya üye olmasının ardından ABD’nin stratejik ortağı olarak anılmasına rağmen ABD hiçbir zaman stratejik ortaklığın gerektirdiği şekilde olaylara bakmamıştır.

“Türkiye’nin NATO üyeliği, Soğuk Savaş şartlarındaki konjonktürel bir gelişmedir. Bahsi geçen dönemde Türkiye, NATO ittifakına dahil edilmiştir. Ancak hiçbir zaman müttefik olarak değerlendirilmemiştir. Nasıl ki uluslararası ilişkilerde “psödo-devlet (pseudostate)” şeklinde tanımlanan, devlet görünümündeki devletçiklerden bahsedilirse, Türkiye de NATO için bir müttefikten ziyade, müttefikimsi bir ülke konumunda olmuştur. NATO’ya girişi takiben Amerikan – Türk ilişkilerine bakılırsa hiç te memnun edici bir durum görülmez. Bunları özetle hatırlayalım:

  • 1962, Küba Krizi; İlk olarak Türkiye, 16-28 Ekim 1962 Küba Krizi esnasında ABD tarafından gözden çıkarıldı ve yalnız bırakıldı. Amerikan Hükümeti’nin Fidel Castro rejimini devirmek istemesi sonucu ABD ve SSCB, iki nükleer süper güç ilk defa karşı karşıya kaldı. ABD’ye ait bir U-2 casus uçağının 1 Mayıs 1960’ta düşürülmesiyle ABD-SSCB ilişkileri gerginleşirken Küba-SSCB dostluğu giderek sıkılaştı. SSCB 1962 sonbaharında Küba’ya Sovyet füzelerinin konuşlandırılmasına başlandı. ABD’de Türkiye ve İtalya’ya ya Nükleer füzeleri koymuştu. ABD 1959 yılında Türkiye ile anlaşmış, 1961 yılında Türkiye’ye Jüpiter füzeleri yerleştirmişti, (Füze durumları Türk halkına 40 yıl sonra açıklandı veya belgelendirildi.)
  • 1964, Johnson Mektubu; Amerika Birleşik Devletleri başkanı Lyndon B. Johnson tarafından Türkiye başbakanı İsmet İnönü’ye 5 Haziran 1964 tarihinde gönderilen, Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahalesini önlemek amacıyla yazılmış mektup ile Türkiye tehdit edildi. Önü kesildi ve harekât yıllarca geciktirildi. Bu da Kıbrıs’ta Türklere karşı Rumların katliam yapmasının önünü açtı. Mektupta, Türkiye’nin adaya tek taraflı müdahalesinin Türk ve Yunan tarafları arasında savaşa yol açabileceği ve NATO üyesi olan bu iki ülkenin savaşmasının kabul edilemez olduğu ifade edilmişti. Bu savaşın Sovyetler Birliği’nin de Türkiye’ye müdahale ihtimalini doğuracağı ve NATO’nun böyle bir durumda Türkiye’yi savunma konusunda isteksiz olacağı ima edilmişti. Ayrıca. ABD’nin Türkiye’ye sağladığı askeri malzemenin bu müdahalede kullanılmasına izin verilmeyeceği belirtilmişti. Mektubun ardından Türkiye müdahale kararından vazgeçmek zorunda kaldı. 10 yıl içinde Kıbrıslı Türkler katledildi. Yaşamakta oldukları 237 yerleşim yerinden 103’ünü terk ederek daha büyük ve nispeten güvenli olan yerleşim yerlerine sığındılar.
  • 1974, Kıbrıs Barış Harekâtı sonrası AMBARGO; Kıbrıs barış Harekâtı sonrası ABD, Türkiye’ye 5 Şubat 1975 tarihinde başlayan ve 3 yıl sürecek olan silah ambargosu uygulamaya başladı. Ambargo Türkiye’ye Amerikan silahlarının satışını ve askeri yardımını yasaklıyordu. İki müttefik ilişkileri bakımından bu ağır bir yaptırımdı. Emsali de yoktu. Türkiye o zor dönemde 60 dolarlık bir uçak parçasını 600 dolara alabiliyordu.
  • 1992, TCG Muavenet Olayı; 2 Ekim 1992 günü Türk muhribi TCG Muavenet durup dururken 2 adet Sea Sparrow mermisi ile bir ABD Uçak Gemisi USS Saratoga tarafından vuruldu 300 kişilik gemi kullanılmaz hale geldi. Gemi Komutanı dahil 5 şehit verildi. ABD, kurguladığı yenidünya düzeni içinde Ortadoğu’yu şekillendirecekti. Bunun için Türkiye’yi kaybetmemek ve iliklerine kadar kullanmak istemekteydi. TCG Muavenet’i vurarak “soğuk savaş dönemi sonrası liderliğimde yeni dünya düzeni kurulmaktadır, farklı yol arama kıpırdanmalarının farkındayım” Mesajı veriyordu. İkinci olarak ta “Çekiç gücün Türkiye’deki varlığı ve yapacağı görevler benim için hayati öneme haizdir. Engellenmesi kabul edilemez “diyordu.
  • 1993, 17 Şubat, Orgeneral Eşref Bitlis’in öldürülmesi; Eşref Bitlis’in uçağı, Türkiye, İran, Irak ve Suriye Dış İşleri Bakanlarının Şam’da bir araya gelmelerinden tam yedi gün sonra düşmüştü. Pentagon, ABD-İsrail ikilisinin karşısında olan bu üç ülkeyle Türkiye’nin iş birliğine girme ihtimaline karşı Ankara’yı uyarıyordu. Bu suikastın, CIA ve onlarla iş birliği içinde olan bazı Türkler tarafından organize edildiği çok açıktır. O günlerin gazetelerine bir göz atacak olursanız Eşref Bitlis’in neden hedef tahtasına oturtulduğunu çok daha rahat anlayabiliriz.
  • 1999, Fetullah Gülen’in Türkiye’ye karşı kullanılmak üzere ABD’ne kabulü; 1999 yılının mart ayında, 28 Şubat sürecindeki Türkiye’nin içinde bulunduğu siyasi atmosfer ve sağlık durumu bahanesiyle Amerika Birleşik Devletleri Fetullah Gülen’i CIA aracılığı ile Amerika’ya çağırdı. Eski Ankara Büyükelçisi Morton Abromowizt Gülen’in ileride Türkiye’ye karşı güçlü bir koz olarak Amerika’nın elinde tutulması gerektiğini açıklayan rapor yazmıştı. Göçmen Bürosu bazı zorluklar çıkardı ise de CIA aracılığı ile bunlar aşıldı. Gülen, o tarihten bu yana Pennsylvania eyaletindeki Salisburg kasabasında büyük bir malikâne de krallar gibi yaşamaktadır.
  • 2003, Çuval Olayı; 4 Temmuz 2003 günü Kuzey Irak’ın Süleymaniye kentinde karargâh kurmuş bulunan bir binbaşı komutasındaki 11 Türk Silahlı Kuvvetleri mensubu ve Türkmen mihmandarları, Irak’taki işgal kuvvetlerinin bir parçası olan Amerikan 173. Hava İndirme Tugayı’na bağlı askerlerce ve yanlarında peşmergelerin de bulunduğu bir şekilde sürpriz bir baskın sonucu derdest edildiler, başlarına çuval geçirildi ve 60 saat süresince alıkonularak sorguya çekildiler. Bu olayın sebebi, Irak krizi konusunda hükûmet tarafından 25 Şubat 2003’te TBMM’ye sunulup genel kurulda reddedilen ve tam adı "Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yabancı ülkelere gönderilmesi ve yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye’de bulunması için Hükümet’e yetki verilmesine ilişkin başbakanlık tezkeresi" nin reddedilmesinin intikamı idi. Tezkerede, en fazla 62 bin yabancı askeri personelin 6 ay süreyle Türkiye’de bulunması öngörülüyordu.
  • 2008, Balyoz ve Ergenekon Kumpasları; Fetullah Gülen ve CIA iş birliği ile ABD; 2008 yılında işbirlikçi Türk hâkim ve savcılarının da büyük komplo planları ile Türkiye’de ki aydın, çağdaş ve bağımsızlık yanlısı tüm ilerici subaylar ve aydınlar tasfiye edildi, rütbeleri söküldü, yıllarca hapiste yattılar. Bir kısmı da bu esnada hayatını kaybetti.
  • 2009, Kozmik Odaya girilmesi ve tüm harekât planlarının ABD’ne götürülmesi; 26 Aralık 2009 günü, ABD’li işbirlikçilerin kışkırtıp planlarını hazırladığı şekilde FETÖ Hainleri Ankara Bölge Seferberlik Başkanlığının Kozmik Odasına girdiler. Türkiye Cumhuriyeti için hayati önemi haiz onlarca Silahlı Kuvvetler Savaş ve hazırlık planını alıp kopyalayarak ABD’ne ve işbirlikçilerine ilettiler. Tüm savaş ve seferberlik planları ve kişiler ifşa oldu.
  • 2013, 17-25 Aralık olayları; Balyoz ve Ergenekon Kumpasları ile aydınları tasfiye eden Gülen ve CIA, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen 3 soruşturmada, iş adamı, bürokrat ve memurların da bulunduğu çok sayıda kişiye yönelik "kara para aklama", "altın kaçakçılığı" ve "kamu görevlilerine rüşvet" iddialı operasyonlara başladı. MIT Müsteşarı ve Başbakan Vatana ihanet suçlaması ile tutuklanmak istendi.
  • 2014 yılından itibaren YPG/PYD’ye destek, silah ve eğitim; PYD’yi terör örgütü olarak nitelendirmeyen ABD, PYD/YPG’nin seküler yapıya sahip bir bölgesel aktör olmasını ve Suriye’yi Bölme çabalarında bir güç olarak görmesi nedeniyle, YPG/PYD’yi Türkiye’nin karşı çıkmasına rağmen destekledi, bölge üzerindeki stratejik hamle ve çabaları ile YPG/PYD birliklerinin daha da güçlenmesine fırsat verdi. Suriye İç Savaşı’na küresel aktörlerin dâhil olması, YPG’ye uluslararası arenada kendisini tanıtma şansı verdi ve böylece daha fazla lojistik destek elde etme imkânı sundu. Yani Türk askerini ve vatandaşını hedef gözetmeksizin öldüren terör örgütü, sözde müttefikimiz ABD tarafından teşvik ve destek gördü.
  • 2015, 24 Kasım, Rus uçağının düşürülmesi; Türkiye – Rusya yakınlaşmasını istemeyen ABD ve CIA, FETÖ mensubu hain kişileri kullanarak Rus Su-24 uçağının Türkiye tarafından düşürülmesini sağladı. Bu olay ilişkileri ciddi biçimde etkiledi ve ekonomik olarak ta Türkiye’ye büyük zarar verdi. Neyse ki durum kısa süre sonra anlaşıldı ve ilişkiler normale döndü.
  • 2016, 15 Temmuz Darbe girişimi; hükümeti 17-25 Aralık 2013 operasyonu ile indiremeyen ve artık AKP ile de araları da iyice açılmış olan Fetullah Gülen; yine ABD ve CIA Desteği ile önceden Silahlı Kuvvetler kadrolarına soktuğu işbirlikçi hainleri kullanarak bir askeri darbe girişiminde bulundu. Amaç, Devleti ve ülkeyi ele geçirmek, kalan son ilerici ve aydınları bertaraf etmek, AKP’nin artık Fetullah Gülen’i dinlemeyen lider kadrosunu tasfiye etmekti. Böylece Humeyni’nin İran’a dönüşü gibi, Fetullah Gülen’in de Yavuz Sultan Selim tarafından Mısırdan getirtilen Halife kaftanını giyerek Türkiye’ye dönmesi ve yönetimi ele alması amaçlanıyordu.
  • 2016, 19 Aralık, Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Andrey Karlov’un öldürülmesi, FETÖ Terör Örgütü mensubu bir polis tarafından Ankara Çağdaş Sanatlar Merkezi’ndeki fotoğraf sergisi açılışı sırasında düzenlenen saldırı sonrası Andrey Karlov hayatını kaybederken, Ankara Çevik Kuvvet Şube Müdürlüğü’nde görevli saldırgan Mevlüt Mert Altıntaş özel harekat polisleri ile girdiği çatışma sonrası öldürüldü. Amaç Türkiye ile Rusya’nın arasını açmaktı. Suikastı planlayanlar CIA ve FETÖ.
  • 2016- Bugün, Fetullah Gülen’in iade edilmemesi; Türkiye’de ki 15 Temmuz Darbe girişimi planlayıcısı CIA – Fetullah Gülen’dir. Kırmızı Bültenle aranıyor olmasına rağmen ABD’nin Terör örgütü başını Türkiye’ye iade etmemesi, bunu gündeme dahi almamasının nedeni, bu darbeyi ABD ile ortaklaşa planlamış olmalarıdır. Dünyayı karıştırmak üzere Fethullah Gülen gibi onlarca Cemaat lideri ABD’de misafir edilmekte ve kullanılmaktadır. En azından bunlar nezdinde ABD itibarını ve güvenirliliğini de yok eder mi? CIA bu başarısız darbe girişimi sonucu ciddi bir itibar kaybetmiş ve Ortadoğu masasında tasfiyeler başlamıştır. Vietnam’dan sonraki ABD’nin en büyük hayal kırıklığıdır bu olay.
  • 2018, Rahip Brunson Krizi; ABD’li Pastör Andrew Craig Brunson’ın İzmir’de "terör örgütü adına suç işlemek ve casusluk" suçlamalarıyla yargılandığı davada Brunson, Ekim 2016’da sınır dışı edilmek üzere gözaltına alınmış ve Aralık 2016’da da Fethullah Gülen Cemaati’ne üye olmak suçlamasıyla tutuklanmıştı. Temmuz ayındaki duruşmada Brunson’ın tutukluluğu ev hapsine çevrilmişti. North Carolina eyaletinde doğan 50 yaşındaki Brunson, 23 yıldır eşiyle birlikte Türkiye’de yaşıyor ve Misyonerlik ve kışkırtıcılık faaliyetleri içinde idi. ABD için Misyonerlik faaliyetleri, 18.nci YY’dan itibaren sadece dini olmaktan çıkmış siyasi, ekonomik, sosyal, kültürel ve istihbarat boyutları olan bir tür nüfuz ve sömürü aracı haline gelmişti. Brunson, tutuklandığı sırada süresiz oturma izni başvurusunu sonucunu bekliyordu. ABD, Brunson’ın serbest bırakılmamasının ardından "insan hakları ihlallerinin sorumluları" oldukları gerekçesiyle İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ve Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’e yaptırım uygulamaya başladı. Başkan Donald Trump, daha sonra Türkiye’den çelik ve alüminyum ithalatına uygulanan gümrük vergilerini ikiye katladı. Türkiye de dolar fırladı, ekonomik kriz baş gösterdi. ABD gene yapacağını yaptı, Türkiye’yi tehdit etti.
  • 2019, 12 Aralık, ABD Parlamentosunun Ermeni Soykırım Yasasını Onaylaması; Kongre’nin alt kanadı olan Temsilciler Meclisi de 1915’te yaşananları soykırımı olarak tanıyan bir yasayı onaylamıştı. ABD Senatosu da tarihinde ilk defa bu yasayı onaylayarak, tarihi bir olaya siyasi görüş koyan, insafsız ve vicdansız bir kararı onaylayarak Türkiye Düşmanlığını açık ve seçik bir şekilde tüm dünyaya ilan etti. Aslında ABD yıllardır “Demoklesin Kılıcı” gibi (Efsaneye göre; Siraküza Kralı Dionysos, kral olmanın çok rahat ve güzel olduğunu savunan Demokles’e ders vermek için onu yemeğe davet eder. Onu ince bir sicimle tavana bağlanmış ağır bir kılıcın altındaki koltuğa oturtur ve ona iktidarın aslında ne kadar zor olduğunu gösterir.) Türkiye’nin kafasına doğru tuttuğu, her yıl Nisan ayı yaklaştığında önce Türkiye’yi tehdit edip sonunda onaylamayarak “Güya kıyak ağabeylik yaptığı” kozunu da kaybetmiş oldu. Tabii Türkiye’yi de tamamen kaybederek.

Tüm akıldışı, dostluk ve müttefiklik dışı girişimlerinde de başarıya ulaşamayan, Türkiye’yi güçsüz, tamamen kendisine bağlı “sözde Stratejik Ortak” yapamayacağını anlayan ABD’nin çuval giderek kendi ayağına dolaşmaya başladı.

Obama Başkan seçildiğinde, 4 Nisan 2009’da Türkiye’yi ziyaret etmişti. Ziyaret sonrası yapılan anketlerde ABD sempatimiz %50 seviyesinde idi. Oysa Obama, rengine ve Müslüman kökleri olduğuna ilişkin sempatimizi kullanarak bizleri istismar etti. Obama, Ortadoğu’nun tek “laik-sosyal-hukuk devleti Türkiye’ye karşı, kendi ülkesinin planlayıp organize ettiği “Ilımlı İslam modeli” ni dayatıp gitti.

Bugün artık “maymunun gözü açıldı”. Türkiye’de ve Türk insanında ABD karşıtlığı tarihin en yüksek düzeyine ulaşmış durumda. Bunu geri döndürebilmek te artık hiç kolay değil.

Buna rağmen ABD arayı düzeltmek yerine bu karşıtlığı sürekli olarak körüklemeye devam ediyor. ABD, Avrupa Birliği ve hatta NATO Türkiye’yi sürekli doğuya doğru itmekte ve yalnız bırakmaktadır. Türkiye’nin Yunanistan ile yaşadığı hiçbir sorunda ve Kıbrıs’ta Türkiye’ye hiç hak verilmemiş ve hep karşısında olunmuştur.

Bunun sonucunda Türkler, tarihte de örneği birçok kez görüldüğü üzere; vakur ve mağrur tavırlarıyla “Türkün Türk’ten başka dostu yoktur” sloganıyla bölgelerinde bir Bölgesel Süper Güç olmaya doğru ivmelenmektedir. Bknz. : https://www.youtube.com/watch?v=u390lW1XTLM

Bir süre önce bir Rus Televizyonundaki tartışmada da gündeme geldiği gibi, Türkiye yakın gelecekte kendi Nükleer Silahlarına sahip olacaktır, bence olmak ta zorundadır. Bknz. https://youtu.be/lrNfib2OdG8

Aslında yukarıda kronolojik ve özet olarak verilen olaylara bakıldığında ABD; Kore Savaşı da dahil, Uluslararası politikada kalıcı dostluklardan ziyade; çıkarların önemli olduğunu ve bu nedenle değişen koşullar temelinde şekillenen ortaklıklardan bahsedilebileceğinin en açık örneğini Türkiye’ye sürekli göstermiştir.

Türkiye son dönemde kuzey komşusu ve aslında çok daha fazla iş birliği içinde olması gereken Rusya ile yeni bazı çıkar ortaklıkları geliştirmiştir.

Bu iş birliği ABD’nin; kendi emperyalist çıkar ve amaçlarına hizmet ettiremediği, ya da ettirmekte zorlandığı Türkiye’ye karşı daha da düşmanca tavırlar almasına neden olmuştur.

Aslında ABD ile stratejik ortak konumunda olmaması, Türkiye için herhangi bir sorun teşkil etmemesi gereken bir durumdur. Türkiye’nin de bu tarihi gerçeklere göre kendini konumlandırması ve ABD’den pozitif yönde bir beklenti içerisinde olmaması gerekir. Aslında;

Türkiye, neden stratejik bir ortak arayışı içinde anlamak mümkün değildir.

Son dönemde gelişen Türkiye-Rusya yakınlaşmasına rağmen ne Rusya ne de ABD Türkiye’nin stratejik ortağı değildir ve olmamalıdır.

Akıllı Devletler, konjonktürel durumun gerektirdiği şekilde zaman zaman yan yana gelebilirler.

Aslında Türk – Rus ilişkilerine de bu gözle bakmak gerekir. Türkiye ve Rusya; Ortadoğu, Karadeniz ve Doğu Akdeniz’de örtüşen çıkarlara sahiptir. Ankara ve Moskova, örtüşen çıkarları doğrultusunda birlikte hareket etmektedir ki bu da son derece normaldir. Türkiye’nin ikili ilişkilerdeki heyecanlı yaklaşımına rağmen; Rusya itidalli tutumundan ödün vermemektedir. Bu da Türkiye için bir örnek ve alınacak ders olmalıdır.

“Rusya’nın PKK/PYD gibi terör örgütlerine ilişkin tutumu, ne yazık ki bizim istediğimiz noktada değildir. Bu da Moskova’nın, tıpkı ABD gibi kendi çıkarları doğrultusunda hareket ettiğini göstermektedir. “Aslında Türkiye’nin yapısal anlamda Rusya’yla ilişki kurmasına; yani ikili münasebetleri derinleştirmesine içinde bulunduğumuz ittifak sistemi de izin vermemektedir.

ABD, Ortadoğu’daki ulus-devletleri tasfiye etmek istemektedir.

ABD’nin bölgede kısa ve uzun vadeli çeşitli hedefleri vardır ve bu kapsamda ulus-devletleri tasfiye etmek istemektedir.

Arap Baharıyla başlayan süreç te buna işaret etmektedir.

Söz konusu plan; Libya, Mısır ve Irak gibi ülkelerde halihazırda uygulamaya geçirilmiş, Suriye’de de uygulanmak istenmektedir. Sonrasında da İran’ın hedef alınacağı kesindir.

Şu aşamada Türkiye açısından sıcak savaşa dönüşecek bir tehdit olmasa da ABD’nin Türkiye’ye uyguladığı baskı stratejilerinden vazgeçmediği ve geçmeyeceği çok açıktır. Bunun en yakın örneğini de 8 Temmuz günü ABD Dışişleri Bakanı Pompeo’nun GKRY ile ilgili yaptığı askeri eğitim anlaşmasına dair açıklama teşkil etmektedir.

“Türkiye-ABD ilişkileri, stratejik ortaklık seviyesinde asla değildir ve olmamıştır. Müttefiklik düzeyinde de değildir. Biz, ABD’nin gözünde müttefikimsi bir ülke durumundayız.”

“NATO’ya girmemiz stratejik bir hata olarak düşünülebilir. Ancak şu aşamada NATO’dan çıkılması bundan daha da büyük bir hata olur. Türkiye’nin NATO sistemi içerisinde bulunması sıcak savaşı engelleyici bir faktördür.

Bu nedenledir ki ABD; Türkiye’ye karşı Sıcak Savaşı değil, soğuk ve sinsi savaşı seçmek durumunda kalmıştır. Türkiye, bugüne kadar, orta büyüklükte bir devlet olarak denge politikası uygulamaya çalışmış, dengeyi göz ardı ettiği zamanlarda da çeşitli sorunlarla yüzleşmiştir.

Kıbrıs Barış Harekâtı sonrası ABD’nin Türkiye’ye uyguladığı silah ambargosunun ardından 13 Şubat 1975′te Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin kurulduğu açıklarken, yine aynı yıl Türkiye, ABD’ne nota vererek ABD Savunma İş birliği Anlaşması’nı yürürlükten kaldırmıştır. ABD’ye karşı en büyük gözdağı ise, Türkiye’deki bütün Amerikan üs ve tesislerinin TSK’nın “kontrol ve gözetimi” altına alınması olmuştur. (İncirlik hariç. onun statrüsü ve konumu farklıdır) 3 yıl süren silah ambargosu sonrası kendine çeki düzen veren Türkiye, savunma sanayini geliştirmeye başlamış ve 1975’te ASELSAN kurulmuştur.

Aslında ABD’nin Türkiye’ye karşı uyguladığı her düşmanca hareket Türkiye yi biraz daha kendine getirmiş, bazı yeni adımlar atılmış ve hepsinden de öncesine göre daha güçlenerek ve akıllanarak çıkılmıştır.

Tarihe dikkatli bakarsak, 250 yıllık geçmişi yüzkarası olaylarla dolu olan ABD’nin zulüm ve soykırımları saymakla bitmez.

Unutmayalım ki karşımızda Birleşik Devletler, bağımsızlığını ilan etmeyi başardıktan sonra, topraklarını genişletmek amacıyla, 1830 yılında çıkarılan “Kızılderili Tehcir Yasası ile bölgede yaşayan tüm yerlileri kendi topraklarından çıkarıp Kızılderili kellesi başına 5 $ ödeyen zalim bir ülkedir”.

Karşımızda; “Japonya’da yüzbinlerce sivilin üzerine atom bombası atabilen, büyük çoğunluğun ölümüne birçoğunun da yaralanmasına yol açan emperyalist ve acımasız bir devlet var.”

Başta Batılı güçleri desteklemek bahanesiyle Fransa’nın işgaline izin veren sonrasında kendi emelleri için “Vietnam’ı baştan sonra yakıp yıkan ABD, 3 milyon insanı kimyasal bombalarla hunharca katleden, 1955’de başlayan ve 1973’te son bulan 18 yıllık Vietnam işgalinde 643 bin ton bomba kullanan” bir ABD var.

1 Aralık 1955 Perşembe günü Otobüste Bir Beyaza Yer Vermediği İçin Tutuklanan Rosa Parks’ın yaşadıkları var. Bu makalenin yazarı ben, Mayıs 1979’da Florida Tampa’da iken otobüslere hala arka kapıdan binip arka tarafta oturmak zorunda olan Siyahi insanlar var.

ABD’yi ateşe veren protestolar beyaz bir polisin siyahi bir Amerikalıyı gözaltı sırasında boğarak öldürmesi gibi görülse de bu olayların arkasında, gelmiş geçmiş tüm yönetimlerin ırkçı tavırlarının birikiminden kaynaklanan bir kin ve hınç var. Bu görüntüleri tarihsel bir kalıtım olarak devam edegelen bir durum olarak sadece siyahilere değil, “ABD’deki “makbul beyazlar dışındaki tüm renkli ırklara ya da başka dini inançtaki insanlara karşı ayrımcılık yapan” bir ABD var.

Saddam Hüseyin “Kimyasal silah üretiyor” bahanesiyle 20 Mart 2003’te Irak’ı işgale başlayan, füze saldırılarıyla yerle bir eden, “Irak’ta 1 milyon sivil öldüren, 2 milyon Iraklının mülteci durumuna düşmesine ve Ortadoğu’nun kaosa sürüklenmesine neden olan” bir ABD var.

ABD başta olmak üzere emperyalistlerin uyguladığı her operasyon Türkiye’yi bölmek, yükselişinin önüne geçmek, ekonomik olarak diz çökertmek için planlanıyor.

Bu emperyalist, zalim, ayrılıkçı ve çıkarcı devletin hedefleri ve ilkeleri kolay kolay değişmeyecektir. Bu nedenle Türkiye çok dikkatli, çok akıllı ve tarafsız olmak ve bundan sonra ABD’nin kuracağı tuzaklara düşmemek zorundadır. Ancak ABD’ye karşı dikkatli olmak, yüzümüzü Batıdan doğuya çevirmek te olmamalıdır.

Soğuk Savaş sonrası dönemde Türkiye; yeni düzene dâhil olarak bunun yürütücüsü ABD’yle birlikte hareket etmeyi seçmiştir. Oysa şu anda, SSCB gibi tek ve belirgin bir tehdit kaynağı bulunmamaktadır. Bununla birlikte şimdi Türkiye, eskisinden daha fazla tehdit altındadır.

Türk ekonomisi eskisine göre oldukça güçlü olmakla birlikte, küreselleşme sürecinde rekabet edebilmek için gerek ABD ile gerekse AB ile dengeli ekonomik birliktelikler kurmak zorundadır.

Yüksek teknoloji ürünü askeri malzemenin sağlanabileceği en önemli kaynak yine de Batı’dır. Bu nedenle; Türkiye Batıdan kopmamak için iç sisteminde küresel değerler paralelinde önemli değişiklikler yapmak durumundadır.

Bu nedeenlerle klasik denge politikamızın değişmez ilkelerini hayata geçirmeye çalışmalı ve devam etmeliyiz.

AKDENİZ BÖLGESİ DOSYASI /// Prof. Dr. Sema Kalaycıoğlu : Akdeniz’e Taşınan Körfez ve Dahada Yal nızlaşan Türkiye


Prof. Dr. Sema Kalaycıoğlu : Akdeniz’e Taşınan Körfez ve Daha da Yalnızlaşan Türkiye

15 Ağustos 2020

Israil ve Birleşik Arap Emirlikleri(BAE) arasında imzalanan“ilişkilerin normalleştirilmesi”anlaşması, İsrail’i Körfez’e, Umman ve Suudi Arabistan yanı sıra, zaten Libya’da aktif olan BAE’i, bir kez daha Akdeniz’e taşımış oldu.

Yeni bir Bölgesel İşbirliği Dinamiği

BAE-İsrail anlaşmasının zamanlaması, Trump’ın Amerikan kamuoyuna, Biden’in, müstakbel yardımcısını seçmesine karşı verdiği bir mesaj. Ama Orta Doğu ve Kuzey Afrika (MENA) için yeni bir işbirliği dinamiği. Bir kere, kişiselleşmiş iktidarların egemen olduğu MENA coğrafyasında, şimdi Körfez’in pırıltılı zekâsı ön planda. Muhammed bin Zaed (MbZ), Körfez İşbirliği Konseyi (GCC) nin etkisini yitirmesinin ardından, Suudi Arabistan’a da yön veren beyin. Muhammed bin Salman’ın (MbS) ülkesinde yapmaya çalıştığı reformlarda olduğu kadar, Akdeniz çevresine barış ve istikrar getirme kararlılığının arkasında da MbZ in parmağı olduğu bir gerçek. İran Körfezindeki 7 emirlik piramidin[1] tepesindeki MbZ, 10 milyon nüfuslu petrol ve doğal gaz zengini ülkesini, ekonomik olarak çeşitlendirme kararlılığını artık İsrail ile birlikte sürdürecek. Liman işletmeleri, nitelikli sınai bölgeler, turizm ve otelcilik, teknoloji, telekomünikasyon, sağlık ve spor alt yapısı zaten hazır olan BAE nin İsrail’den beklentisi daha çok savunma sistemleri, yenilenebilir enerji alanları, tarım ve sulama teknolojileri ve akıllı şehir Mastar’ın hızla hayata geçirilmesi ile ilgili mühendislik desteği.

BAE nin nükleer enerji hamlesinin İsrail’de nasıl değerlendirildiğinin yankıları zaman içinde su yüzüne çıkacaktır. Ancak belki BAE’ye, Israil’in eskiyen Dimona nükleer santralini takviye etmesi için yeşil ışık yakılmıştır.Belki de BAE zaten o santralı İsrail ile birlikte işletecektir.Öte yandan İsrail için BAE ve Suudi Arabistan ile işbirliğinin, İran’a, hatta Türkiye’nin güvenilmez ve ideolojik olarak hasmani tutumuna karşı ABD nin de desteği ile elde edilmiş bir kalkan olduğuna şüphe yok.İran tehdidi ve Türkiye’nin uzlaşmaz tutumu devam ettiği sürece, İsrail gibi pragmatik bir ülke MbZ ve MbS nın dostluğunu korumaya özen gösterecektir.Bu bağlamda 2017 yılından beri gelişen temaslarla, Trump yönetiminin son anda yaptığı hamle, işlevsel ve bir “taşla bir kaç kuş vuran” bir hamle.

Mısır da Aynı Denklemin Önemli bir Parçası

Mısır ve İsrail ilişkileri zaten hem ticaret, hem siyaset, hem Doğu Akdeniz münhasır ekonomik alanları (MEA), hem de Sina ve Filistin terörü ile ortak mücadele bağlamında yakın ve daha fazla işbirliğini kaldırır nitelikte. Mısır’ın 2017 yılında Kızıldeniz Tiran ve Senafir adacıklarını Suudi Arabistan’a devri ile yeniden bu ülkeyle kurduğu dostluk bağları da şimdi İsrail’in hizmetinde.

Ayrıca Mısır-Suudi yakınlaşması, Suudi Arabistan’dan Mısır’a iyi bir kaynak akışı sağladı. 2013 ile 2016 yılları arasında Suudi Arabistan, BAE ve Kuveyt Mısır’a 30 milyar dolar mali yardım yaparak, el Sisi yönetimine Arap baharı sonrası rahat bir nefes aldırdı.Ayrıca bu üç ülke Körfez’de, Mısır için önemli birer ihracat pazarı olduğu gibi, işsiz Mısırlı için iş alanı. Her yıl ortalama 25 milyar dolarlık işçi döviz transferinin[2]bu ülkelerden Mısır’a mali imkân yaratması, BAE ve Suudi Arabistan’ın Mısır üzerinden de Akdeniz’e nüfuzu için açılan paralı yol gibi. İşte şimdi İsrail ve Mısır, yaptıkları anlaşma ve eriştikleri uzlaşma ile Körfez-Doğu Akdeniz işbirliğini yeni bir bölgesel işbirliği haline getirmek yolunda ilerlemekte. Suudi Arabistan ve BAE nin laikleşen çizgisi ve Müslüman Kardeşlere karşı birleşik bir cephe olma tutumu, Mısır için de, İsrail için de makbul. BAE ve Suudi Arabistan ikilisi, Libya’da da Mısır için bir rejim güvencesi ve sınır güvenliği. Bu işbirliği bir tek, İsrail, Filistin topraklarında yeni yerleşim alanları açmayı yeniden gündeme koyarsa yara alır. Belki de Arapların Filistin hassasiyeti Türkiye gibi olmadığı için ruhları bile duymaz, gözleri bile görmez veya belki umursamazlar dahi.

Türkiye’ninİyice Rakım Kaybeden “ Değerli Yalnızlığı”

Bölgenin tek laik ve demokratik ülkesi olarak tebarüz eden Türkiye, uzun bir süre bunu başarılı piyasa ekonomisi ile birleştirerek MENA için bir model olmuştu. 2001 krizinden başarı ile çıktığı yıllarda hep bunu nasıl başardığı sorgulanıyordu. Ama Türkiye özellikle 2010 dan sonra hem laiklik, hem de demokrasi açısından başka yöne savrulurken, bir de kısmen dış konjonktür, kısmen de kendi hataları sonucu ekonomik krizlerin pençesine takılınca, rakiplerine geniş bir alan bıraktı. Hele “sıfır” sorundan, çok cephede çoklu sorun sathı mailine girince, içine düştüğü yalnızlıkla bu alan daha da daraldı. MENA’nın iddialı, ancak maddi imkânları sınırlı ülkesi Mısır’ın laikleşme mücadelesi bu boşluğu dolduramaya yetemezdi. Ama BAE ve Suudi Arabistan’ın, modernleşmeyi laikleşen eğitim ve kadın hakları ile teşvik etmesi, Türkiye’nin rolünü kapmaya hazırlandıklarının işaretiydi. Aynı zamanda Umman Sultanlığından başlayarak, BAE ve Suudi Arabistan’ın, İran’ı yalnızlaştırmak ve İran tehdidine karşı safları sıkılaştırmak için İsrail ile yakınlaşmanın yollarını aramaya başlaması, genel olarak MENA’ya, özellikle de Doğu Akdeniz’ e, yeni işbirliği kapılarını araladı. Onlar birlikte kazanmanın yolunu seçerken Türkiye, MENA bölgesinde ve Doğu Akdeniz’de yalnız kaldı.

Katar ile birlikte yürüdüğü yollar,2010 yılından bu yana“bölgesel siyasi istikrar ve ekonomik refah için işbirliği” hedefini aşıp, ideolojik bir saplantıya dönüşünce, Katar siyasi olarak kaybedip, ekonomik olarak kazanmaya devam etse bile, Türkiye’ye her iki açıdan da kaybettirmeye başladı. Özellikle Libya’da Katar ile birlikte sürdürülen ve bölünmüş ülkeyi birleştirmekten ve tarafları uzlaştırmaktan çok, Trablus ve Tobruk yönetimleri arasındaki fayı derinleştiren Katar-Türkiye işbirliği, hem bölgenin, hem de AB nin tepkilerini Türkiye üzerinde yoğunlaştırdı.

Katar Türkiye’ye sıkışınca, 15-20 milyar dolarlık mali imkân sağlıyor olabilir.Buna karşılık, Türkiye ve Katar yönetimleri arasındaki kişiselleşmiş ilişkiler, Türkiye’ye karşı ciddi bir güven aşınması yaratmakta. Katar ile kol kola yürürken ana yoldan sapan Türkiye belki de BAE ve Suudi Arabistan’ı İsrail’e yakınlaştıran etkenlerden bir başkası. Açıkçası Katar hariç Körfez’in diğer ülkeleri, şimdi Türkiye’ye fersah fersah uzak.

[1]Abu Dabi, Dubai, Şarja, Acman, Um el-Kuvain, Fucayra ve Ras el Khaimah

[2] David, Butter (20 April 2020) “Egypt and the Gulf: Allies and Rivals”, https://www.chathamhouse.org/publication/egypt-and-gulf-allies-and-rivals

TÜRKİYE VE DÜNYA DOSYASI /// E. TÜMG. ARMAĞAN KULOĞLU : TÜRKİYE’NİN HEDEFİ BÖLGESEL GÜÇ OLMANIN ÖTESİNDE


E. TÜMG. ARMAĞAN KULOĞLU : TÜRKİYE’NİN HEDEFİ BÖLGESEL GÜÇ OLMANIN ÖTESİNDE

Türkiye’nin, Ermenistan’dan Irak’a, oradan Suriye’ye, Mavi Vatan kavramıyla Doğu Akdeniz’de Libya’ya kadar uzanan hattaki mücadelesine bakıldığında hedefinde, bölgesel güç olmanın biraz daha ötesinde etkin rol oynama istediğinin olduğu söylenebilir. Savunma sanayiindeki açıklamalar bu hedefini teyit eder mahiyettedir.

Türkiye hamlelerinde haklı

Türkiye kurtuluş mücadelesine 1922’de askeri zaferle noktayı koymuş, 1923’de en büyük müjdesi Cumhuriyetine kavuşmuştur. Lozan ve Montrö’yle egemenliğini sağlamış, “yok” olmaktan “var” olmaya dönmüştür. Cumhuriyet döneminde ilkeleri ve devrimleriyle modernleşme yönünde önemli adımlar atmış, ayakta kalmak için kıt imkânlarla büyük atılımlar gerçekleştirmiştir.

Türkiye zor bir coğrafyadadır. Emperyal güçler ve mağluplar, Türkiye’nin bu başarısını hazmedememiş, her fırsatta Türkiye’yi zor duruma sokmaya çalışmıştır. Zamanı geldiğinde de yok etmek isteyeceklerdir. Çevreden de kendilerine ortaklar bulmaktadırlar.

Türkiye’nin topraklarını, karasularını, kıta sahanlığını, münhasır ekonomik bölgelerini ve hava sahasını koruması, uluslararası hukuk çerçevesinde haklarına sahip çıkması kadar tabii bir şey olamaz. Türkiye’nin yapmakta olduğu eylemler tamamen bu kapsamdadır.

Türkiye bekasını sağlamak, hak ve menfaatlerini korumak için kesinlikle bölgesel güç olmak zorundadır. Ancak Türkiye’nin bulunduğu coğrafya ve jeopolitiği, etki ve ilgi alanı sınırlarını biraz geniş tutmasını gerektirmektedir.

Düşmanı azaltmak gerekiyor

Türkiye’nin sahip olduğu politik, ekonomik ve askeri gücünün, bu kadar geniş bir sahada istenen etkiyi gösterebilmesi için, sorun yaşadığı ülke sayısını mümkün olduğunca azaltmasında fayda görülmektedir. Bu ülkelerin başında İsrail, Suriye ve Mısır gelmektedir.

İsrail’le ilişkileri düzeltmek; ABD’deki Yahudi Lobilerini lehimize çevirerek ABD’yle ilişkileri yumuşatmak, Filistin konusuna daha etkin yaklaşabilmek, Doğu Akdeniz’de fikir ve menfaat birliği ortamı yaratmak demektir. Bu daha önce denenmiş ve faydası görülmüştür. İstenirse olur.

Suriye’yle ortak noktamız, Suriye’nin siyasi birlik içinde toprak bütünlüğüdür. Dolayısıyla PYD/PKK’yla mücadeledir. İlişki sağlanması Rusya ve İran’la ilişkilerimizin daha da güçlenmesine vesile olur. Dünya, Suriye yönetimini meşru görürken, bizim “Esat katil” dememiz bir fayda getirmemektedir. Çıkarlarımızı gözetmemiz, inattan vazgeçmemiz gerekir.

Mısır, önemli bir ülkedir. Sisi’nin darbeyle iş başına gelmesi bizi ilgilendirmez. Bütün ülkeler meşru görüp ilişki kurarken dışlamamızın bir yararı yoktur. Müslüman kardeşleri kendisine tehdit olarak görmesi de bizim konumuz olmamalıdır. İlişki kurulmalı, deniz yetki alanları konusunda kandırıldığı da hatırlatılmalı, çıkarlarımız ön planda tutulmalıdır.

Yunanistan’a güvenilmez

Osmanlı’yla bağımsızlık mücadelesinden bugüne kadar, doğuya doğru genişleme ve menfaat elde etme peşinde olan Yunanistan’la iletişimde son derece dikkatli olunmalıdır. İlişkilerimizin bozulduğu her ülkeyle dost olmaya ve işbirliği yapmaya çalışır. “Düşmanımın düşmanı dostumdur” anlayışıyla hareket eder.

Bir zamanlar Suriye’ye verdiği destek, PKK’ya sağladığı yardım, İsrail’le aramız bozulunca Girit’te uçaklarına eğitim olanağı vermesi ve GKRY’yle birlikte enerji kaynakları konusunda anlaşması, Türkiye ve KKTC aleyhindeki tutumu unutulamaz.

Batının şımarık çocuğu, sürekli olarak Doğu Akdeniz ve Ege’de, Türkiye’nin hak ve menfaatlerini gasp etmek için, Türkiye’nin ilişkilerinin bozuk olduğu ülkelerle işbirliği içinde hareket etmektedir. Ne tesadüftür ki bu ülkeler, Libya’da bizim karşımızdaki ülkelerin tamamı ve ondan da fazlasıdır.

Karşımızdaki düşman sayısını azaltmalı, dostlarımızı ve iletişim kurabilme/ işbirliği yapabilme imkânı olan ülke sayısını arttırmalıyız.

Tecrübeli ve meslekten olan diplomatlarımıza yetki ve olanak sağlayarak diplomasiyi güçlendirmeli ve onları ön plana çıkartmalıyız.

Bu arada, BAE uçaklarının Libya’da Vatiyye hava üssüne yaptığı saldırıyla Türkiye’nin kurduğu tesisleri tahrip etmesinin hesabının sorulmasını ve Yunanistan’a terk edilen 18 adanın geri alınması için yapılacak teşebbüsü de beklemekteyiz.

ZAFER BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN

28 Ağustos 2020 Yeniçağ Gazetesi

EGE ADALARI SORUNU DOSYASI : GİRİT ADASININ DÖRTTE ÜÇÜ TÜRKİYE’YE AİT, BİLİYOR MUYDUNUZ ???


GİRİT ADASININ DÖRTTE ÜÇÜ TÜRKİYE’YE AİT, BİLİYOR MUYDUNUZ ???

Sevgili Dostlar, daha önce duymamış olanlar ile bilmeyenler için ilginç gelecek, benim de yıllar önce öğrendiğim bir bilgiyi sizlerle paylaşmak istiyorum. Halen Ege ve Akdeniz’in birleştiği noktada yer alan, Akdeniz’in en büyük 5.nci, Doğu Akdeniz de Kıbrıs’tan sonraki de en büyük 2.nci adası olan, yüzölçümü 8,336 km²’lik Girit adasının dörtte üçü aslında halen Türkiye’ye aittir.

Adanın uzunluğu 260 km olup, genişliği ise Diyon burnu ile Litinon burnu arasındaki 60 km’lik en geniş mesafeden, doğu ucundaki Yerapetre kıstağında sadece 12 km’lik bir mesafe arasında değişmektedir. Girintili çıkıntılı sahil şeridinin toplam uzunluğu 1,000 km’ye ulaşmaktadır.

Yakın tarihimizde, Girit Adasının Hukuki statüsünü belirleyen 4 antlaşma vardır. Bunlar;

  • 30 Mayıs 1913 Londra Antlaşması,
  • 10 Ağustos 1913 Bükreş Antlaşması,
  • 14 Kasım 1913 Atina Antlaşması ve
  • 24 Temmuz 1923 Lozan Antlaşmasıdır.

Bahse konu bu antlaşmalara göre Girit Adası’nın yalnız dörtte biri Yunanistan’a aittir. Nedenine gelince;

30 Mayıs 1913 Londra Antlaşması ile Yunanistan’a Girit Adası’nın dörtte biri verilmiştir. Bu antlaşmada; Girit Adası’nın etrafındaki 14 adet ada, adacık ve kayalıklar Osmanlı Devleti’nin egemenliğinde bırakılmıştır.

Birinci Balkan Savaşı’ndan sonra 30 Mayıs 1913 ‘te Osmanlı Devleti ile Yunanistan, Bulgaristan, Karadağ ve Sırbistan arasında imzalanan Londra Antlaşmasının 4. maddesi ile ada toprakları müttefik devletlere (Yunanistan, Bulgaristan, Karadağ, Sırbistan) verilmiştir.

Yani diğer bir ifade ile; Londra Antlaşmasına göre Girit Adası üzerinde dört devletin paylı mülkiyeti vardır. Yunanistan’a Girit Adası üzerinde tek başına ferdi mülkiyet tanınmamıştır. 30 Mayıs 1913 Londra Antlaşması’nın hiçbir yerinde, Girit Adası’nın Yunanistan’a verildiği veya terkedildiği veya bağlandığına dair bir ifade yoktur.

10 Ağustos 1913 Bükreş Antlaşması ile Bulgaristan, Girit adası üzerindeki dörtte birlik hakkından feragat etmiştir. 1913 Bükreş Antlaşması da Yunanistan’ın Girit adası üzerinde tek başına ferdi mülkiyetinin olmadığını, başka devletlerle paylaşıldığını gösteren somut bir belgedir.

İkinci Balkan Savaşı’ndan sonra 10 Ağustos 1913’te Yunanistan, Romanya, Karadağ, Sırbistan ve Bulgaristan arasında Bükreş Antlaşması imzalanmıştır. Bulgaristan, 1913 Bükreş Antlaşması ile Girit Adası üzerindeki dörtte birlik hakkından feragat etmiştir. Bu da göstermektedir ki Yunanistan’ın Girit Adası üzerinde tek başına ferdi mülkiyeti yoktur, başka devletlerin de payı vardır, antlaşma onun bir kere daha somut belgesi mahiyetindedir. Zira Bulgaristan hakkından vazgeçerken herhangi diğer bir ülke lehine feragat ta bulunmamıştır. Üstelik bu antlaşma Yunan Başbakanı Venizelos tarafından da bizzat imzalanmıştır. Yunanistan lehine feragat (vazgeçme) yapılmadığı için Bulgaristan’ın Girit Adası üzerindeki dörtte birlik payı aslına rücu olmuştur. Yani anılan pay Osmanlı Devleti’ne geri dönmüştür. Bu benim söylediğim husus, tüm hukukçuların da tereddütsüz onaylayacağı hukukun temel kuralıdır.

14 Kasım 1913 tarihinde imzalanan Atina Antlaşması ile 1913 Londra Antlaşması hükümlerinin uygulanacağı kayıt altına alınmıştır. Yani böylelikle, Atina Antlaşması ile Girit adasının dörtte birinin Yunanistan’a ait olduğu bir kez daha doğrulanmaktadır.

Bükreş Antlaşması’ndan sonra Osmanlı Devleti ile Yunanistan arasında 14 Kasım 1913’te Atina Antlaşması imzalanmıştır. 1913 Atina Antlaşması’nın 15. maddesi ile Osmanlı Devleti ve Yunanistan, 30 Mayıs 1913 Londra Antlaşması hükümlerini, 5.Maddesi de dâhil olmak üzere uygulayacakları konusunda anlaşmıştır.

Bu antlaşma ile Girit Adası’nın dörtte birinin Yunanistan’a ait olduğu üçüncü defa teyit edilmiştir.

14 Kasım 1913 Atina Antlaşması’nın hiçbir yerinde, Girit Adası’nın Yunanistan’a verildiği veya terkedildiği veya bağlandığına dair bir ifade yoktur.

Gelelim 1923’e; 24 Temmuz 1923 Lozan Antlaşması ile Girit adasının sadece dörtte birinin Yunanistan’a ait olduğu bir kez daha teyit edilmiştir. Bilindiği gibi; Kurtuluş Savaşının kazanılmasından sonra Türkiye Cumhuriyeti ile İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya ve Sırp – Hırvat-Sloven Devleti arasında 24 Temmuz 1923’te Lozan Antlaşması imzalanmıştır.

Bu Antlaşması’nın 12. maddesi ile antlaşmaya taraf olan toplam sekiz ülke tarafından, 1-14 Kasım 1913 Atina Antlaşması’nın 15. maddesinin uygulanacağı teyit edilmiştir. Bahse konu bu teyit ile 30 Mayıs 1913 Londra Antlaşmasının uygulanacağı da kayıt altına alınmış olmaktadır. Yani dördüncü defa ve sefer de Lozan ile; 1913 Londra Antlaşması ile Yunanistan’a Girit adasının dörtte birinin verildiği doğrulanmıştır.

Bu kadar açıklama ve dört kere aynı şeylerin vurgulanmasından sonra sonuca gelirsek;

1923 tarihli Lozan Antlaşması’nın 12. maddesi ile başta Türkiye, Yunanistan ve İngiltere olmak üzere toplam sekiz devlet tarafından, Girit adasının yalnızca dörtte birinin Yunanistan’a ait olduğu teyit edilmiştir. Girit adası üzerinde Sırbistan, Karadağ, Bulgaristan ve Yunanistan, olmak üzere toplam dört devletin paylı mülkiyet hakkının olduğu bir kez daha kayıt altına alınmıştır.

1923 tarihli Lozan Antlaşması’nın 46. maddesi ile Osmanlı genel borçları paylaştırılmış ve antlaşmanın 12. ve 15. maddelerinde sözü edilen adaların payına düşen borçlarında, adaların katıldığı devletler tarafından ödenmesi kararlaştırılmıştır. Anılan 46. madde ile Yunanistan, Kuzey Ege Denizi’nde Taşoz – İkerya arasında bulunan toplam 9 ada ile Girit Adası’nın dörtte birinin payına düşen borcu ödemekle sorumlu tutulmuştur.

Yunanistan anılan borçları ödememiştir. Borçlarla ilgili 46. madde de Yunanistan’ın Girit Adası üzerinde sadece dörtte birlik mülkiyet hakkına sahip olduğunu açıkça görülmektedir.

Lozan Antlaşması’ndan Sonraki Dönem:

Sırbistan, Lozan Antlaşmasından sonraki süreçte Girit Adası üzerindeki dörtte birlik hakkından fiili olarak feragat etmiştir.

Karadağ da Lozan Antlaşmasından sonraki süreçte Girit Adası üzerindeki dörtte birlik hakkından fiili olarak feragat etmiştir.

Bulgaristan, Lozan Antlaşması’na taraf değildir. Ancak, 10 Ağustos 1913 Bükreş Antlaşması ile Girit Adası üzerindeki dörtte birlik hakkından yazılı olarak feragat eden Bulgaristan, Lozan Antlaşması sonrasında da Girit Adası üzerindeki hakkından fiili olarak feragat etmiştir.

Buraya kadar ki açıklamaları özetleyecek olursak;

Girit Adası’nın hukuki statüsünü belirleyen, 30 Mayıs 1913 Londra Antlaşması, 10 Ağustos 1913 Bükreş Antlaşması, 14 Kasım 1913 Atina Antlaşması ve 24 Temmuz 1923 Lozan Antlaşması’na göre Girit Adası’nın sadece dörtte biri Yunanistan’a aittir.

Bulgaristan, Girit Adası üzerindeki dörtte birlik payından yazılı ve fiili olarak; Sırbistan, Girit Adası üzerindeki dörtte birlik payından fiili olarak; Karadağ da Girit Adası üzerindeki dörtte birlik payından fiili olarak feragat etmiştir.

Bulgaristan, Sırbistan ve Karadağ tarafından yapılan feragat (vazgeçme), Yunanistan lehine yapılmamıştır.

Yunanistan lehine feragat (vazgeçme) yapılmadığı için Bulgaristan, Sırbistan ve Karadağ’ın Girit Adası üzerindeki toplam dörtte üçlük payı aslına rücu olmuştur. Yani anılan dörtte üçlük pay Osmanlı Devleti’ne geri dönmüştür.

Osmanlı Devleti’nin hak ve borçları küllî halefi yet yoluyla Türkiye Cumhuriyeti’ne geçmiştir. Girit Adasının hukuki statüsünü belirleyen uluslararası antlaşmalar ve uluslararası hukuka göre Girit Adası’nın dörtte üçü ve adanın etrafındaki ada, adacık ve kayalıklar, Osmanlı Devleti’nin küllî halefi olarak Türkiye Cumhuriyeti’ne aittir. (Külli halefler, miras bırakanın borçlarından dolayı kendi mal varlıkları ile sınırsız sorumludurlar. Cüzi halefler ise borçlardan sorumlu değildirler. Külli intikal asıl olduğu için hukukumuzda en az bir külli halef vardır.)

Yunanistan, 1999 yılında adaya, Türkiye’ye karşı kullanılmak üzere S-300 hava savunma Füze bataryası konuşlandırmıştır. Bu durumda yapılması gereken hukuki işlem şudur;

Yunanistan, Girit adasının dörtte üçü ile hâlihazırda adanın etrafında işgal altında tuttuğu Gavdos, Dionisades, Gaidhouronisi, Dhia, ve Koufonisi olmak üzere toplam 5 Türk Adasını boşaltarak Türkiye’ye teslim etmeli, Girit Adası’nın Türk bölgesinde kalan Heraklion Hava Üssü dahil olmak üzere bütün askeri birliklerini ve hava savunma füze bataryalarını tahliye etmelidir.

AB DOSYASI /// Ercan Caner : Türkiye’nin AB Üyeliğini Yeniden Değerlendirme Zamanı Geldi mi ???


Ercan Caner : Türkiye’nin AB Üyeliğini Yeniden Değerlendirme Zamanı Geldi mi ???

E-POSTA : ercancaner

Elektrik ve Elektronik Mühendisliğinin yanı sıra, uçak ve helikopter lisanslarına sahiptir. Türkiye Hava Sahası Yönetimi alanında doktora tez çalışmalarını sürdüren Caner’in İnsansız Hava Araçları (2014) ve Taarruz Helikopterleri (2015) konulu makaleleri yayımlanmıştır. 36 yılı kapsayan TSK, BM ve NATO deneyimlerine sahiptir.

27 Kasım 2017

Türkiye’nin AB Üyeliğini Yeniden Değerlendirme Zamanı Geldi mi?

Yazar: William Chislett, 14 Kasım 2016

Çeviren: Ercan Caner

Avrupa Birliği ve Türkiye ©AP Images/European Union-EP

Konu

Avrupa Komisyonu’nun, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üye olma şartlarını ne ölçüde karşıladığını ortaya koyan son Türkiye ilerleme raporu, 15 Temmuz 2016 askeri darbe girişimi sonrasında, Türkiye’de hukukun üstünlüğü, basın özgürlüğü ve insan hakları ilkelerinin iyice kötüleştiğini gösterdiğinden, iki tarafın da giriş sürecini sonlandırmayı değerlendirmesi uygun olabilir.

Özet

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, ABD’de sürgünde olan İslami imam Fethullah Gülen tarafından yönetildiğini iddia ettiği askeri darbe girişimini, muhaliflerini tasfiye etmek ve ülkeyi istediği şekilde yeniden şekillendirmek maksadıyla kullanmaktadır. Avrupa Birliğine giriş süreci tıkanmış durumdadır. Türkiye-AB ilişkileri neredeyse kopma noktasına gelmiştir.

Avrupa Komisyonu’nun, Türkiye’nin tam üye olmak için kriterleri karşılama durumunu ortaya koyduğu son yıllık ilerleme raporu (görüşmeler resmi başvurudan 18 yıl sonra Ekim 2005’de başlamıştır) öylesine kritiktir ki her iki tarafın giriş sürecini sonlandırmayı değerlendirmesi uygun olabilir.

Analiz

Türkiye’nin üyelik süreciyle ilgili 19’uncu ilerleme raporu, demokratik bir seçimle iktidara gelen Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı devirmek maksadıyla düzenlenen ve 265 kişinin hayatını kaybettiği, 15 Temmuz 2016 başarısız askeri darbe girişiminden dört ay sonra yayınlandı. Erdoğan darbenin suçunu bir zamanlar yakın dostu ve müttefiki olan, fakat iktidar savaşında aralarına kara kedi giren ve baş düşmanına dönüşen, Washington yönetiminden sınır dışı edilmesini talep ettiği, ABD’de yerleşik İslami imam Fethullah Gülen ve takipçilerinin üzerine yıkmıştır. O tarihten itibaren de Fethullah Gülen hareketi ile ilgileri ve darbeye katılma iddiaları nedeniyle ülkede çok geniş çaplı tasfiye, işten çıkarma, gözaltına alma ve tutuklamalar gerçekleşmiştir.

Darbenin haklı gösterilmesinin çok ötesinde, şaşırtıcı bir rakam olan 100.000’den fazla insan, ordu üst kademesi, yargı sistemi, okullar, üniversiteler ve bakanlıklardan geniş çaplı bir tasfiye hareketiyle uzaklaştırılmıştır. Gülencilerin kurumlara sızdığı ve hükümet tarafından ‘‘paralel devlet’’ olarak adlandırılan yeni bir devlet yarattıkları iddia edilmiş ve örneğin Dış İşleri bakanlığında görevli, aralarında bazı büyükelçiler de olan yaklaşık 300 kişi işlerini kaybetmişlerdir.

Eski dost yeni düşmanlar. Acaba ne kadar sürecek?

Devlet, silahlı kuvvetler ve yargıdaki büyük çaplı temizlik hareketinin yanı sıra, birçok kurum ve özel şirketler de kapatılmış, varlıklarına el koyulmuş veya devlet kurumlarına transfer edilmiştir. 20 Temmuz 2016 tarihinde, üç ay süreyle ilan edilen ve 3 Ekim 2016 tarihinde üç ay daha uzatılan olağanüstü hal ile basın susturulmuş ve diğer muhalif unsurlara, darbe öncesindeki duruma nazaran çok daha fazla baskı uygulanmaya başlanmıştır.

Kürtlerle yürütülen barış görüşmeleri kapsamında, Temmuz 2015 tarihinde çöken çözüm süreci sonrasında, Kürtlerin çoğunlukta olduğu ülkenin güneydoğusunda, Avrupa Birliğinin terörist organizasyon listesinde yer alan PKK[1] ile yeniden başlayan savaş ağır kayıplara neden olmuştur. Son tutuklamalarla, aralarında iki eş başkanın da olduğu, Kürt yanlısı Halkların Demokratik Partisi (HDP) üyesi 59 kişiden 53’ü gözaltına alınmışlardır.

Avrupa Birliği ve Türkiye, geçen Mart ayında, AB ülkelerine geçişte, Türkiye’yi kullanmakta olan mülteci akımını durdurmak üzere bir geri kabul antlaşması imzalamışlardır. Avrupa Birliği tarafından, Yunanistan’da bulunan sığınmacıları geri almak şartıyla, Türkiye’de bulunan yaklaşık 2.7 milyon Suriye ve Iraklı mültecinin durumlarını iyileştirmek için Türkiye’ye 6 milyar avro ve vize serbestliği sözü verilmiştir. Daha yapılması gereken çok şey olduğunu öne süren Avrupa Komisyonu, vize serbestisi için Ankara tarafından belirtilen Ekim 2016 sonu tarihini dikkate almamıştır. Antlaşma sallantıda görülmektedir.

Türkiye’nin AB’ye üyeliğini düzenleyecek olan 33 başlıktan, 11 yılda sadece 15’i (sonuncusu Aralık 2015’de) görüşmeye açılmış ve sadece bir tanesi geçici olarak kapatılmıştır. Türkiye’nin AB’ye katılım müzakereleri 3 Ekim 2005 tarihinde başlamıştır. Aynı tarihte, müzakerelerin usul ve esaslarını belirleyen Müzakere Çerçeve Belgesi de kabul edilmiştir. Türkiye’nin AB Katılım Müzakereleri, Müzakere Çerçeve Belgesi kapsamında, 35 başlık üzerinden yürütülmekte ve toplumsal yaşamın bütün alanlarını kapsamaktadır. 34’üncü ‘‘Kurumlar’’ ve 35’imci ‘‘Diğer Konular’’ başlıklarının müzakerelerin en son aşamasında ele alınması planlanmıştır.

Müzakerelere açılan 14 başlık, AB Konseyi ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin siyasi nitelikli engellemeleri nedeniyle bloke edilmiş durumdadır. 11 Aralık 2006 tarihli Avrupa Birliği Genel İşler ve Dış İlişkiler Konseyi’nde alınan karar uyarınca, Ek Protokol’ün uygulanması 8 fasıl için açılış kriteri, diğer tüm fasıllar için ise kapanış kriteri olarak belirlenmiştir. Bu nedenle, bilim ve araştırma başlığından sonra müzakerelere açılan hiçbir başlık, geçici olarak dahi kapatılamamıştır.

Türkiye’nin Ankara Antlaşmasına ek 2005 tarihli Ek Protokolü uygulamaması ve limanlarını Kıbrıs-Rum hava ve deniz trafiklerine açmaması nedeniyle, 2006 yılı sonunda açılması gereken sekiz başlık askıya alınmış ve Türkiye yükümlülüklerini yerine getirene kadar başka başlık açılmayacağı belirtilmiştir. Fransa ve Kıbrıs, tek taraflı olarak diğer başlıkların açılmasını engellemektedirler.

Türkiye’den Avrupa’ya durdurulmak istenen DÜZENSİZ (!) mülteci geçişi

Özellikle darbe girişimi sonrasında uygulanan tedbirlerin büyüklüğü ve kolektif doğası göz önüne alındığında, ne yazık ki yetersiz olan ve tam bir demokrasi için gerekli olan ‘‘hukukun üstünlüğü’’ ilkesine uyulmaması Avrupa Birliği’ni kaygılandıran hususların en başında gelmektedir. Özellikle yargının bağımsızlığı konusunda gerileme yaşandığı belirtilen raporda, bireysel cezai sorumluluğun; sadece güçler ayrımına tam olarak uyulması, yargının bağımsızlığı ve her insanın adil yargılama hakkıyla sağlanabileceği vurgulanmıştır.

Raporda ayrıca; Türkiye tarafından alınan bütün önlemlerin sadece durumun gerektirdiği ölçüde olması, her durumda gereklilik ve orantılılığın sağlanmasının güvence altına alınması gerektiği de vurgulanmıştır.

World Justice Project – WJP (Dünya Adalet Projesi)[2] tarafından, 2014 yılında 99 ülke arasında yapılan değerlendirme ve sıralamaya göre Türkiye, hukukun üstünlüğü sıralamasında 0.46 puanla 72’nci sırada yer almıştır.

WJP tarafından yapılan değerlendirmede 9 adet ana ölçüt dikkate alınmaktadır. Bu ölçütler:

  • Hükümet yetkileri üzerindeki sınırlamalar,
  • Rüşvetin yokluğu,
  • Hükümetin şeffaflığı ve hesap sorulabilirliği,
  • Temel insan hakları,
  • Toplum düzeni ve kişisel güvenlik,
  • Yasal düzenlemelerin adil ve etkin olarak uygulanması,
  • Sivil adalet ve yargı sistemi,
  • Etkin cezai adalet sistemi,
  • Resmi olmayan adalet (adet, gelenek, din vb.) sistemi.

WJP HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ SIRALAMASI – 2014 (99 ÜLKE)

© Copyright 2016 by the World Justice Project. The WJP Rule of Law Index and the World Justice Project Rule of Law Index are trademarks of the World Justice Project. All Rights Reserved. Requests to reproduce this document should be sent to Alejandro Ponce, The World Justice Project, 1025 Vermont Avenue, N.W., Suite 1200, Washington, D.C. 20005 U.S.A.

Aynı kurumun 2016 yılında yaptığı hukukun üstünlüğü sıralamasında ise Türkiye, küresel bağlamda 113 ülke arasında ancak 99’uncu sıradadır. Türkiye’nin bu değerlendirmede önünde yer aldığı ülke sayısı ne yazık ki sadece 14 adettir ve bu ülkeler: Kenya, Nikaragua, Honduras, Bangladeş, Bolivya, Uganda, Pakistan, Etiyopya, Zimbabve, Kamerun, Mısır, Afganistan, Kamboçya ve Venezüella’dır.

WJP tarafından yapılan 2016 yılı değerlendirmelerine göre toplam 113 ülke arasında Türkiye ayrıca: devlet güçleri üzerindeki kısıtlamalarda 108’nci, yolsuzlukta 58’inci, hükümetin şeffaflığında 96’ncı, temel insan haklarında 105’inci, düzen ve güvenlikte 98’inci, kanunlara uymada 84’üncü, insan haklarında 86’ncı ve ceza adaletinde ise 75’inci sıradadır.

Darbe girişimi öncesinde parlamento, Avrupa Birliği’ne girmek maksadıyla; reformları uygulamaya ve vize serbestîsi için gereken idari düzenlemeleri yapmaya başlamıştır, fakat günümüze kadar bu alanlarda ne yazık ki yeterli ilerleme sağlanamamıştır. Hukukun üstünlüğü ve temel insan haklarıyla ilgili olarak uygulanmaya başlanan birkaç düzenleme, Avrupa standartlarıyla uyumlu değildir. Avrupa Birliğ’ni rahatsız eden yasal düzenlemelerin en başında, HDP parlamento üyelerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması gelmektedir.

WJP HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ SIRALAMASI – 2016 (113 ÜLKE)

© Copyright 2016 by the World Justice Project. The WJP Rule of Law Index and the World Justice Project Rule of Law Index are trademarks of the World Justice Project. All Rights Reserved. Requests to reproduce this document should be sent to Alejandro Ponce, The World Justice Project, 1025 Vermont Avenue, N.W., Suite 1200, Washington, D.C. 20005 U.S.A.

PKK ile güvenlik güçleri arasında yeniden başlayan savaş, 1990’lı yıllarda olduğu gibi insan hakları ihlalleri ve orantısız güç kullanıldığı yönünde ciddi iddiaların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Ülkenin güneydoğusundaki halkı temsil eden birçok seçilmiş temsilci terörle bağlantılı suçlamalar nedeniyle, bazıları olağanüstü hal kararnameleriyle açığa alınmış veya tutuklanmıştır. Kürt probleminin politik yolla çözülmesi tek yol olmalı, hükümet otoriteleri yeniden önemli faktörler haline gelmeye başlayan, uzlaşma ve yeniden inşa hususlarını da dikkate almalıdırlar.

Yargı sistemi üzerindeki eleştiriler oldukça fazladır. Rapora göre yüksek mahkemelerin yapı ve kompozisyonunda yapılan yaygın değişiklikler Avrupa standartları ile uyumlu değildir. Hâkim ve savcıların, Gülencilerle birlikte hareket ettikleri iddiasıyla görevden uzaklaştırılmaları ve bazı durumlarda tutuklanmaları devam etmektedir. 15 Temmuz 2016 başarısız darbe girişimi sonrasında her beş hâkim ve savcıdan bir tanesi görevden uzaklaştırılmış ve mallarına el koyulmuştur. Ankara ayrıca, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararlarına aykırı olarak, olağanüstü hal kapsamında bazı suçlar için gözaltı süresini 30 güne çıkarmıştır.

İnsan haklarına saygıyla ilgili olarak da, darbenin hemen sonrasında işkence ve kötü muamele ile ilgili olarak çok ciddi iddiaların olduğu da bildirilmektedir. Raporda, ifade özgürlüğü konusunda, ciddi şekilde kötüleşmeler olduğu savunularak, özellikle de ulusal güvenlik ve terörle mücadele hükümlerinin seçici ve keyfi uygulanmalarının, ifade özgürlüğünü olumsuz yönde etkilediği vurgulanmıştır. Basına vurulan son darbede, Türkiye’nin en eski gazetelerinden olan muhalif Cumhuriyet Gazetesinin editör ve 12 üst düzey yetkilisinin, Gülen hareketi adına suç işledikleri gerekçesiyle, bazılarının evlerine yapılan baskınlar sonrasında tutuklanmalarıdır.

Türk Gazeteciler Birliği Genel Sekreteri Sibel Güneş’e göre darbe girişimi sonrasında 170’den fazla medya organı kapatılmış ve 105 gazeteci tutuklanmıştır. Yetkililer 700 gazetecinin basın kartlarını da iptal etmiştir. Cumhuriyet Gazetesinden tutuklananlar arasında karikatür sanatçısı Musa Kart da bulunmaktadır. Darbenin çok öncesinde Erdoğan (2004-2014 yılları arasında başbakan), korkutan otoriterliğini eleştirenleri acımasızca takip etmesiyle ün yapmıştır.

Mücadele etmek için ortada bir plan olmasına rağmen, rüşvet hala birçok alanda yaygın durumdadır. Türkiye 2013 yılında 177 ülke arasında 50 puanla 53’üncü sırada olduğu sıralamadan 2015 yılında 168 ülke arasında yine 50 puanla 68’inci sıraya gerilemiştir. 2016 yılında ise 133 ülke arasında 47 puanla 58’inci sıradadır.

Kıbrıs Barış Harekatı, Çıkarma sonrasında ilerleyen TÜRK BİRLİKLERİ, 1974

Kıbrıs meselesine gelince, raporda Türkiye’nin Ankara Protokolu gereklerini yerine getirmesi uyarısında bulunulmakta, yani Avrupa Birliği’ne 2004 yılında katılan Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tanıması talep edilmektedir. Kuzey kısmı 1974 yılında ele geçirilen[3] ve o tarihten beri Türkiye’nin işgali altında olan adanın yeniden birleşmesi, tek başına AB üyeliği için bir şart olmasa da Brüksel ile gergin olan ilişkileri yumuşatacağı kesindir.

Pragmatik Mustafa Akıncı’nın[4], Nisan 2015 seçimlerinde, daha katı olan Derviş Eroğlu’nu geçerek, dünya tarafından tanınmayan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin cumhurbaşkanlığına seçilmesi adanın yeniden birleşmesi yönündeki ümitlerin artmasına neden olmuştur.

Hem Mustafa Akıncı hem de Nikos Anastasiades[5], 2004 yılında yapılan Annan Planı Referandumunda[6], adanın yeniden birleşmesi yönünde oy kullanmışlardır ve dünyanın en uzun süreli çatışmalarından bir tanesini sonlandırmak için yürütülen görüşmelerin hassas bir aşamasındadırlar. 2004 yılında yapılan halkoylamasında; Kıbrıs Rum Halkının referanduma katılım oranı % 88 olmuş, kabul yönündeki oylar sadece % 24.17’de kalmıştır. Asıl ilginç olan, % 87 oranı ile halkoylamasına katılan Kıbrıs Türk Halkının, Annan Planına % 64.90 oranında ‘‘EVET’’ oyu kullanması olmuştur.

Sonuç

Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki ilişkiler kopma noktasında olmasa da çok düşük bir seviyededir. Erdoğan’ın mı havlu atacağı yoksa Avrupa Komisyonun mu katılım müzakerelerini askıya alacağı tartışılırken, Avrupa Komisyonu ilk adımı atma cesaretini göstererek, stratejik sonuçları olacağı kesin olan bir hamle yapmış ve Türkiye’nin AB’ye katılım müzakerelerini askıya almıştır. Türkiye’yi yıllardır gemide tutmak Avrupa Birliğinin bir oyunudur fakat Türkiye açısından bakıldığında bunun da bir sınırı vardır.

Türkiye’nin AB’ye katılım müzakerelerini durdurmak AB’nin iknaya dayanan yumuşak güç politikası için büyük bir darbe olacaktır. Bugüne kadar katılım müzakerelerine başlayan bütün ülkeler, önünde sonunda AB’ye tam üye olarak kabul edilmişlerdir. Fakat Erdoğan, sürekli olarak Avrupa Birliği yetkililerinin eleştirilerini önemsememiş ve hatta görmezden gelmiş, onlarla alay etmese de genelde terörle mücadele adına Avrupa Birliğinin kırmızı çizgilerini hep aşmıştır. Bu ayın başlarında yaptığı bir konuşmada Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Avrupa Birliğinin Türkiye’yi 53 yıldır kapıda beklettiğini hatırlatarak, artık Türkiye ile AB arasındaki göbek bağını kesme vaktinin geldiğini ifade etmiştir. Brüksel’in uzun bir süreden beri Türkiye üzerine herhangi bir baskı uygulama gücü kalmamıştır.

Erdoğan 2004 yılında kaldırılan idam cezasını yeniden uygulama tehditlerini ileri götürür ise bu katılım müzakerelerinin otomatik olarak askıya alınmasını tetikleyecektir. Böyle bir durum mülteci antlaşmasını tehlikeye sokacak ve Batı dünyası Türkiye ile sınır komşusu olan Suriye ve Irak’ta sözde İslami Devlet ile savaşırken, Türkiye ile ilişkileri derin bir krize sokacaktır değerlendirmelerinin yaapıldığı sırada, yukarıda belirtildiği gibi Avrupa Komisyonu, AB açısından cesur bir hamle yaparak, Türkiye ile katılım müzakerelerini durdurma kararı almıştır.

AB katılım müzakerelerini ileri götürmek ve Erdoğan’ın demokratik özelliklerini son bir teste tabi tutmanın bir yolu da, AB için temel değerler olan hukuk ve temel haklar, güvenlik ve özgürlüklerle ilgili başlıkları görüşmeye açmaktır. Fakat bu başlıklar Kıbrıs tarafından bloke edilmiştir.

Önemli tarihler

Eylül 1959: Türkiye’nin üyelik için Avrupa Ekonomik Topluluğu’na (AET) başvurması.

Eylül 1963: Ekonomik işbirliği ve Türkiye ile AET arasında Gümrük Birliğini gerçekleştirmek üzere Birleşme Antlaşmasının imzalanması.

Nisan 1987: Türkiye’nin resmi başvurusunu AET’ye yapması.

Ocak 1995: Türkiye-AB Gümrük Birliği Antlaşması’nın imzzalanması.

Aralık 1999: Avrupa Konseyi’nin Türkiye’yi aday ülke olarak tanıması.

Aralık 2004: Avrupa Konseyi’nin Türkiye ile katılım müzakerelerini başlatmayı kabul etmesi.

Ekim 2005: Üyelik müzakerelerinin başlaması.

Aralık 2006: Türkiye, Birleşme Antlaşması Katma Protokolu’nun bütün gereksinimlerini ayırım yapmaksızın karşılayana kadar, Avrupa Konseyi’nin ilave sekiz başlığın açılması ve açılan başlıkların hiç birisinin kapatılmaması kararını alması.

Mayıs 2012: Avrupa Komisyonu ve Türkiye’nin Türkiye için pozitif ajanda uygulamasını başlatması.

Kasım 2013: Bölgesel politikalar ve yapısal enstrümanların koordinasyonu konulu 22’nci altbaşlığın, 14’üncü altbaşlık olarak açılması.

Aralık 2013: AB-Türkiye geri kabul antlaşmasının vize serbestisi görüşmeleri ile paralel olarak imzalanması.

Ekim 2014: AB-Türkiye geri kabul antlaşmasının yürürlüğe girmesi.

Mart 2015: Avrupa Komisyonu ve Türkiye’nin üst düzey enerji diyaloğunu başlatması.

Mayıs 2015: Avrupa Komisyonu ve Türkiye’nin 20 yıllık Gümrük Birliği antlaşmasını modernize etmek ve AB-Türkiye ikili ticaret ilişkilerini geliştirmek üzere anlaşması.

Kasım 2015: AB-Türkiye Liderler Toplantısında iki tarafın, AB ve uluslararası standartlarla tam uyumlu, Türkiye’den Avrupa’ya düzensiz mülteci geçişlerini sonlandırmak üzere bir Ortak Aksiyon Planını hayata geçirmek üzerinde anlaşması.

Aralık 2015: 17 numaralı ekonomik ve mali politikalar konulu başlığın 15’inci başlık olarak açılması.

Ocak 2016: AB-Türkiye üst düzey enerji diyaloğunun başlaması.

Mart 2016: AB ve Türkiye’nin Kasım 2015 tarihli Ortak Aksiyon Planı ortak metni üzerinde anlaşması.

Nisan 2016: İlk AB-Türkiye üst düzey ekonomik diyaloğunun yapılması.

Mayıs 2016: Türkiye’nin vize serbestisiyle ilgili gereksinimlerini karşılama durumunu yansıtan 3’üncü raporun yayınlanması.

Haziran 2016: Finansal ve bütçe başlıklı 33’üncü başlığın 16’ıncı başlık olarak açılması.

Eylül 2016: 18 Mart 2016 tarihli AB-Türkiye Bildirisinin üçüncü raporunun yayınlanması.

Çevirenin Notları: Analiz aslına sadık kalınarak çevrilmiştir. Yazının yayınlanması sonrasında Avrupa Komisyonu katılım müzakerelerinin durdurulması yönünde bir karar almıştır. Çeviren tarafından ilave açıklama ve grafikler eklenmiştir. Yazının orijinaline aşağıdaki linkten erişilebilir.

LİNK : http://www.realinstitutoelcano.org/wps/portal/web/rielcano_en/contenido?WCM_GLOBAL_CONTEXT=/elcano/elcano_in/zonas_in/ari79-2016-chislett-has-time-come-to-reconsider-turkey-eu-membership

Çeviren: Ercan Caner Elektrik ve Elektronik Mühendisliğinin yanı sıra, uçak ve helikopter lisanslarına sahiptir. Yüksek lisans derecesini 2012 yılında Gazi Üniversitesi’nden Avrupa Birliği – Türkiye İlişkileri alanında alan Caner, halen Türkiye Hava Sahası Yönetimi alanında Haliç Üniversitesi’nde doktora tez çalışmalarını sürdürmektedir. Bir yazılım firmasında proje yöneticisi ve havacılık projeleri alan uzmanı olarak çalışan Caner, Asliye Ceza Mahkemelerinde havacılık bilirkişiliği görevini de yürütmektedir. Yazı ve çevirilerini academia.edu ve sunsavunma.net sitelerinde paylaşan Caner evli ve iki çocuk babasıdır. İngilizce bilen ve Fransızca okuyabilen Caner’in İnsansız Hava Araçları (2014) ve Taarruz Helikopterleri (2015) konulu makaleleri yayımlanmıştır. 39 yılı kapsayan TSK, Birleşmiş Milletler, NATO ve savunma sektör deneyimlerine sahiptir.

[1] Kürdistan İşçi Partisi (Kürtçe: Partiya Karkerên Kurdistanê / پارت ی کار که‌رێن ی کوردستان, ) veya Kürtçe isminin kısaltmasıyla PKK, Türkiye‘nin doğu ve güneydoğusu, Irak‘ın kuzeyi, Suriye‘nin kuzeydoğusu ve İran‘ın kuzeybatısını kapsayan bölgede devlet kurmayı amaçlayan ve bu amaçla söz konusu toprakların Türkiye sınırları dahilinde kalan kısmına sahip olabilmek için askeri hedeflere, köy korucularına ve sivillere karşı stratejik ve sansasyonel eylem yapan yasa dışı bölücü silahlı örgüt-Wikipedi.

[2]Microsoft’un kurucusu Bill Gates’in de sponsorları arasında bulunduğu World Justice Project (Dünya Adalet Projesi), hukukun üstünlüğünün dünya çapında geliştirilmesi maksadıyla çalışmalar yürüten bir kuruluştur. Türkiye Barolar Birliği’nin de destek verdiği Dünya Adalet Projesi, 2006 yılında Amerikan Barolar Birliği’nin girişimleri ile kurulmuştur. Projeye, Uluslararası Barolar Birliği (IBA) ve Uluslararası Avukatlar Birliği (UIA) gibi kuruluşlar da destek vermektedir.

[3]Ankara Kıbrıs’a yaptığı müdahelenin 1960 tarihli, Kıbrıs, Yunanistan, Türkiye ve Birleşik Krallık arasında imzalanan Garantörlük Antlaşmasına uygun olduğunu iddia etmiş ve müdahaleyi, Kıbrıs’ı Yunanistan’a ilhak etmeyi hedefleyen askeri darbeye tepki olarak gerçekleştirdiğini öne sürmüştür.

[4]Mustafa Akıncı KKTC cumhurbaşkanı seçilmesinin ardından Kıbrıs sorununa insan hakları temelinde, siyasi eşitliğe dayalı bir çözüm bulunmasını ve Türkiye ile anavatan-yavruvatan ilişkisinin değişmesini istemiş ve ‘Kıbrıslı Türklerin kendi ayakları üzerinde durabilmesi ve kendi kendilerini yönetebilmesi gerektiğini’ söylemiştir.

[5]Nikos Anastasiadis (Yunan: Νίκος Αναστασιάδης , 27 Eylül 1946,) Demokratik Seferberlik Partisi lideri ve Kıbrıs Cumhuriyeti‘nin yedinci devlet başkanı. 27 Eylül 1946 yılında, Kıbrıs‘ın Limasol şehrinde doğmuştur, mesleği avukatlıktır. 1981 yılında Kıbrıs Temsilciler Meclisi‘ne, 1997’de Demokratik Seferberlik Partisi‘nin liderliğine seçilmiştir. 2013 Kıbrıs cumhurbaşkanlığı seçimlerini % 58 oyla kazanmıştır – Wikipedia.

[6]2004 Annan Planı Halkoylaması, Kıbrıs Adası‘nda yaşayan ve 1963‘den bugüne ayrı olan iki toplumu iki kesimli tek devlet bünyesinde birleştirmek maksatıyla dönemin Birleşmiş Milletler genel sekreteri Kofi Annan tarafından hazırlanan plan için 24 Nisan 2004 tarihinde yapılan halkoylaması. -Wikipedia.